Hırsızlık cezası herkes için adil mi?
Farazi bir fıkıh sorusu:
Hırsızlık haddinin tüm şartlarının (nisab, hirz, şüphe yokluğu, ikrar vb.) eksiksiz oluştuğunu varsayalım. Senaryo: Bozkırda yaşayan biri, kıtlık veya zaruret yokken, sırf hırsızlık amacıyla bir ziynet eşyası çalar ve suçunu itiraf eder. Bozkırda yaşam fiziksel güce bağlıdır. Elini kaybeden kişi obaya yük sayılarak dışlanabilir ve kıtlıkta açlıktan ölebilir. Bu, kibirden değil, hayatta kalma mücadelesinden kaynaklanabilir. Şehirdeki biri ise aynı cezadan sonra hayatını sürdürebilir. Böylece aynı ceza, bozkırdaki kişi için fiilen ölüm cezasına dönüşebilir. Sorularım: Bu sonuç İslam'ın adalet anlayışıyla nasıl bağdaştırılır? Aynı suçu işleyen iki kişiden biri hayatını sürdürürken diğeri dolaylı olarak ölüme mahkûm oluyorsa bu, orantısal eşitsizlik değil midir? Fıkıh, bu sonucu cezanın düşürülmesi veya tazire çevrilmesi için gerekçe sayabilir mi? Temel itirazım: Bence orantısal eşitsizlik adaletsizliktir. "Herkese aynı ceza uygulanıyor, dolayısıyla adildir" denebilir. Ancak aynı muamele her zaman adil değildir. Örneğin doktor, bünyeleri farklı iki hastaya aynı dozda ilaç verirse zayıf olan ölebilir. Herkese aynı dozu vermek, doktorun kararını adil yapmaz; doz kişiye göre ayarlanmalıdır. Benzer şekilde, bir ceza şehirdeki kişi için telafi edilebilirken bozkırdaki kişi için ölümcül sonuç doğuruyorsa yalnızca eşit uygulanması adaleti sağlamaz.
Sonuç: Fıkıh bu itiraza nasıl cevap verir? Adaletin eşit muamele değil, koşullara uygun orantılı muamele olması gerektiği görüşüm yanlış mı? İslam'ın adalet anlayışı farklıysa akıl ve vicdanla nasıl bağdaştırılabilir? Bu durum İslam'ın kendi içinde çelişki oluşturmaz mı?
Değerli kardeşimiz,
Öncelikle ifade edelim k, hırsızlık cezasının amacı, insanların ellerini kesmek değil; hırsızlığı önlemek, kişiyi bu suçtan uzaklaştırmak ve toplumun mal güvenliğini korumaktır. Nitekim Kur’an’da kısas hakkında, “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara, 2/179) buyrulmuştur.
Kısas hükmü, insanların hayatını sona erdirmek için değil, öldürme suçunu caydırarak hayatları korumak içindir. Kişi, haksız yere birini öldürdüğünde kendisinin de kısasla cezalandırılabileceğini bildiği için bu suçtan vazgeçebilir; böylece hem mağdurun hem de failin hayatı korunmuş olur.
Hırsızlık cezası da benzer şekilde değerlendirilebilir. Bu cezanın amacı, kişiyi hırsızlıktan uzaklaştırmak, onu günahtan alıkoymak ve toplumun mal güvenliğini sağlamaktır. Hiçbir zaruret veya geçerli mazereti bulunmadığı halde hırsızlık yapan ve suçun hukuken sabit olduğu kişiler hakkında öngörülen cezanın uygulanması, toplumda caydırıcılığın sağlanmasına hizmet eder.
Had cezalarının toplum huzurunda ve alenen infazı ise hadlerin uygulanmasının ıslah edici ve suçun işlenmesini önleyici etkisinden azami ölçüde faydalanmayı amaçlar.
Sorunuza gelince:
Fıkıh usulü ve İslam hukuk felsefesi (Hikmet-i Teşri / Makasıdü'ş-Şerîa) penceresinden bakıldığında, sorduğunuz soru adaletin niteliği ve hukukun evrenselliği açısından oldukça derin ve makul bir zihinsel sorgulamadır.
İtirazınızın özü şudur:
"Maddi eşitlik (herkese aynı cezanın verilmesi) ile orantısal/nisbi eşitlik (cezanın kişisel sonuçlarının eşitlenmesi) arasındaki fark."
İslam hukukçuları (fukaha) ve fıkıh usulcüleri bu tür durumları ve itirazları göz önünde bulundurarak çok net ilkeler geliştirmişlerdir. Fıkhın bu itiraza verdiği cevabı, gerekçelerini ve mantıksal zeminini şu ana başlıklar altında özetleyebiliriz:
1. Hadd Cezalarının Mahiyeti: Tazminat Değil, Kamu Düzeni ve Caydırıcılık
İslam hukukunda cezalar iki ana kategoriye ayrılır:
Şahsi hakları ilgilendirenler (Kısas, tazminat): Burada mağdurun durumu, zarar gören şahsın şartları göz önüne alınır.
Kamu hakkı (Allah hakkı) olanlar (Haddler): Hırsızlık (Sirkat) haddi doğrudan toplumun mülkiyet güvenliğini korumayı hedefleyen kamu hukuku cezasıdır.
İslam hukukçularına göre Hadd cezalarının temel amacı caydırıcılıktır (zerc). Eğer ceza, kişinin mesleğine, yaşadığı coğrafyaya, sosyal statüsüne veya fiziki yapısına göre kişiselleştirilirse (örneğin bozkırdakine daha az, şehirdekine daha çok), cezanın kanuniliği ve objektifliği ilkesi zedelenir.
2. Kanun Önünde Eşitlik ve Keyfiliğin Önlenmesi
Doktor örneğiniz son derece sezgisel ve güçlü görünse de hukuk alanında birebir karşılığı yoktur.
Tıpta amaç kişiyi iyileştirmektir: Bu yüzden dozu bünyeye göre ayarlamak zorunludur.
Hukukta amaç adil ve tarafsız düzeni korumaktır: Eğer yargıç (kadı), "Seni bozkırda yaşıyorsun, elini kesersem aç kalırsın, cezanı hapse çeviriyorum; ama şehirdekine el kesme uyguluyorum" derse, bu durum kamu vicdanında "Şehirliye haksızlık yapıldı, bozkırdakine imtiyaz tanındı" algısı oluşturur.
Nitekim Hz. Peygamber (asm) Efendimizin "Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa elini keserdim" hadis-i şerifi, sosyal konum, sınıf veya coğrafi ayrıcalıkların cezanın uygulanmasında dikkate alınmayacağını bildirir. (bk. Buhârî, Hudûd, 12)
3. Zaruret, Kıtlık ve Suç Öncesi Şartlar
Varsayımınızda "Kıtlık veya zaruret yokken sırf hırsızlık amacıyla çaldı" denmektedir. Fıkıhta tam da bu nokta can alıcıdır:
Açlık/Kıtlık Riski Varsa (Şüphe ve Zaruret):
Hadis-i Şerifte, "Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)." Buyurulmuştur. (Ebû Dâvud, Salât,14)
Hz. Ömer (r.a.) kıtlık yılında hırsızlık haddini askıya almıştır.
Varsayımınızdaki Durum: Kişinin önünde zaruret yokken, sırf arzularıyla hırsızlık yapmış, riskleri bilerek suçu işlemiştir. Bozkırdaki kişinin, elini kaybettiğinde karşılaşacağı zorlukları suçu işlemeden önce bilmesi ve hesaba katması gerekir. Caydırıcılık mekanizması tam olarak burada devreye girer.
4. Toplumun Mükellefiyeti ve Sosyal Dayanışma
Fıkıh, cezayı izole bir dünyada uygulamaz. İslam toplumunda bir kişinin organını kaybetmesi veya sakat kalması durumunda:
1. Ailesi ve obası o kişiye bakmakla yükümlüdür (Nafaka hukuku).
2. Obanın sakat kalan birini ölüme terk etmesi fıkhen harama ve cinayete yakın bir suçtur.
3. Eğer obası bakmazsa, devlete ve ilgili kurumlara o kişiye bakma yükümlülüğü düşer.
Dolayısıyla İslam hukukuna göre, ceza uygulandıktan sonra kişinin "dolaylı olarak ölüme terk edilmesi" cezanın kendi doğasından değil, çevresindeki insanların İslami yükümlülüklerini ihlal etmesinden kaynaklanır. Sistem, cezanın ölüme dönüşmesine izin verecek sosyal altyapısızlığı kabul etmez.
Fıkıh Açısından Sorularınızın Doğrudan Cevapları
Bu durum orantısal eşitsizlik değil midir?
Hayır. Cezada orantı, suçun ağırlığı ile cezanın ağırlığı arasındadır (Eşit suça eşit ceza). Cezanın sosyal veya coğrafi yansımalarındaki farklar "orantısızlık" değil, yaşam koşullarının doğal sonucudur.
Fıkıh bunu tazire çevirme gerekçesi sayar mı?
Hayır. Tüm şartlar (nisab, hirz vb.) eksiksiz oluşmuşsa ve hiçbir şüphe yoksa kadı/yargıç takdir yetkisini kullanarak Hadd cezasını Tazire çeviremez.
Akıl ve vicdanla nasıl bağdaşır?
Kanunların objektifliği ve suçların caydırıcılığı ancak standart uygulamayla sağlanabilir. Eğer coğrafi zorluklar cezayı düşürme sebebi sayılsaydı, bozkırda mülkiyet hakkı tamamen korumasız kalırdı.
Özetle:
Düşünceniz (orantısal eşitlik), modern rehabilitasyon hukuku açısından anlaşılabilir bir argümandır. Ancak İslam hukukunda Hadd cezaları, "bireysel iyileştirme"nin yanında "toplumsal düzeni ve mülkiyet emniyetini sarsılmaz kılma" gayesi ve hedefi taşır. Kanunun kişiye özel esnetilmesi adalet değil, hukuk emniyetinin yok olması olarak görülür.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet