İlahi irade, kader ve insan iradesi nasıl uyumlu olabilir?

Tarih: 26.04.2026 - 12:51 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Allah’ın iradesi her şeyi kuşatır ve sonucu yaratır, kader ise bunun önceden Allahtarafından bilinmesidir. İnsan ise bu plan içinde tercih yapma özgürlüğüne sahiptir: kul seçer, Allah o seçimin sonucunu yaratır. Bu yüzden insan sorumludur, ama güç ve yaratma Allah’a aittir.

Örneğin, asansörde yukarı da aşağı da hangi kata gideceğini sen seçersin; ama seni hareket ettiren sistemdir. Bu yüzden hareketi yapan sistem olsa da sorumluluk düğmeye basana aittir.

Aynı şekilde insan cüz’î iradesiyle tercihini yapar, Allah ise küllî iradesi ve kudretiyle sonucu yaratır. Bu yüzden yaratan değil, tercih eden sorumludur.

Yaratılış ve İlâhî İrade

Yaratılışı anlamada anahtar kelimelerden biri iradedir. İrade, istemek demektir. İrade, aynı zamanda Allah’ın sıfatlarından biridir. Kuran-ı Kerimde ilâhî iradeyi beyan sadedinde meşiet ve ihtiyar kelimeleri de kullanılır. Bunlardan meşiet O’nun dilemesini, ihtiyar ise O’nun seçmesini ifade eder.

Aklı başında hiçbir insan, bu kitabın kendiliğinden var olduğunu düşünmez. Bu kitabın varlığı bundaki manaları ölçüp biçen ve belli bir sistem dâhilinde yazan yazarını gösterir. Yazar, böyle bir konuyu ele almak istemiş ve bu kitap onun istediği şekilde meydana gelmiştir. Bu misal gibi, içinde bulunduğumuz muhteşem âlem de yüce yaratıcının iradesinin bir tecellisidir. O, âlemi bu özelliklerde yaratmayı dilemiş ve yoktan var etmiştir.

Allah, fail-i muzdar değil, fail-i muhtardır. Yani herhangi bir şeyi yapmak veya yaratmak zorunda değildir, ne dilerse onu yapar.

Bir kısım düşünürler akıllarıyla Allah’ın varlığına ulaşmakla beraber O’nun iradesini göz ardı ederek “Güneş varsa ışığının olması kaçınılmazdır” misali, “Allah varsa âlem de ezeli olarak vardır” sonucuna ulaşmışlardır. Hâlbuki bir şeyi yapma potansiyeli, o şe­yin varlığını zorunlu kılmaz. Mesela yazı yazmayı bilmemiz, zorunlu olarak yazıyı mey­dana getirmez. Zaten iradenin işi böyle hâllerde tercihte bulunmaktır. Bize ira­deyi verenden iradeyi selbe çalışmak, çok garip bir durumdur. Allah, elbette kendi koyduğu kanunların mahkûmu değildir.

İnsan her ne kadar irade sahibi ise de imkânları kısıtlı ve gücü de sınırlı olduğu için her dilediğini gerçekleştiremez. Allah ise sınırsız bir ilim ve sonsuz kudret sahibi olduğundan, dilediğini dilediği gibi yapmasına, dilediğini dilediği şekilde yaratmasına bir engel yoktur. Keza O’nun iradesini kısıtlar bir şekilde “şöyle yap!” veya “böyle yapma!” diyecek bir üst merci de yoktur. Kur'ân âyetleri bu durumu şöyle anlatır:

“Allah dilediğini yaratır.”[1]

“Şüphesiz Allah dilediğini yapar.”[2]

“Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.”[3]

İlâhî İrade ve Kader

İlâhî irade, âlem ve âlemdeki durumlar için bir kader programı belirlemiştir. Bunu, bir saray yapılmazdan evvel projesinin yapılmasına benzetebiliriz. Âlem, daha vücut sahasına girmeden Allah’ın ilminde vardı. O, ilim ve iradesiyle her şeyi belirledi, sonra da yarattı. Mesela şu âyet bir cihetiyle insan dünyasındaki erkek-kadın olarak yaratılışın kader yönünü ifade eder:

“Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. Dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine erkek çocukları bahşeder. Yahut o çocukları erkekler ve kızlar şeklinde verir. Dilediği kimseyi de kısır kılar. Şüphesiz O, Alîm - Kadîr’dir. (Her şeyi hakkıyla bilir, her şeye gücü yeter.)[4]

İlâhî kader programında, insanların erkekli - dişili olarak yaratılması uygun görülmüştür. Bunun sonucu olarak dünyanın hemen her yerinde erkek ve kadın nüfusu dengeli olarak devam etmektedir. Yoksa doğacak çocuğun cinsiyetini belirlemek insanların iradesine bırakılsaydı büyük sıkıntılar meydana gelirdi.

Not: İnsanın erkek veya kadın olarak yaratılması tamamen ilâhî tercihtir. Ama erkek veya kadının iman etmesi veya inkâr etmesi, şükür veya nankörlükte bulunması ise tamamen kendilerine bırakılmış bir durumdur. Diğer âlemde insana “Neden erkek oldun?” veya “Neden kadın oldun?” diye sorulmayacak, ama “Neden iman etmedin?”, “Neden nankörlükte bulundun?” diye sorulacaktır.

İlâhî İrade Hikmetle İşler

Allah, Kur'ânî ifadeyle “la yüs’el” olmakla beraber,[5] O’nun iradesi hikmete tabidir. Yani yaptığını hikmetle yapar, yarattığını hikmetli bir şekilde yaratır. Bu yüzden her işi güzel, her eseri mükemmeldir. Şu âyete bu çerçevede bakabiliriz:

(Allah), yarattığı her şeyi güzel yaptı.”[6]

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler” şiiri, bu manaların şiir diliyle güzel bir tercümanıdır.[7]

Şu âyeti, ilâhî iradenin hikmetle cereyan ettiğine bir misal olarak değerlendirebiliriz:

“Şayet Allah kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Lakin O, dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarına Habir - Basirdir (onların hallerinden haberdardır ve onları hakkıyla görendir).”[8]

Yani, dilese her insana bol bol rızık verirdi, o zaman kimse kimseye muhtaç olmazdı. Ama bu, “Böyle bir durum insanlar için daha iyi olurdu” anlamına gelmez. Zira o zaman insanlar daha da azgınlaşır, bütün bütün günahlara dalarlardı. Hâlbuki kiminin zengin kiminin fakir, kiminin amir kiminin memur olmasıyla hayatın çarkı döner, gördüğümüz bu hareketli ve renkli hayat manzaraları meydana gelir.

Her Bir Varlık İlâhî İradeden Haber Verir

Öldükten sonra dirilmenin bir misali olarak bahardaki canlanmaya dikkat çeken şu âyet, konumuz olan ilâhî irade yönüyle de ele alınabilir: “Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine!”[9]

Her varlık bir cihetten Allah’ın rahmet eseri olduğu gibi, bir başka cihetten O’nun ilminin eseridir, bir başka cihetten ise O’nun iradesinin eseridir. Çünkü bilmeyen birisi, bir eser meydana getiremez. Öte yandan yapmayı bilen birisi iradesini kullanmasa o eser yine vücuda gelmez.

Her bir varlığın ilâhî iradeden haber vermesine yağmur ve rüzgâr örneklerinden bakabiliriz:

Su, hayattır. Yağmurun zamanı, mekânı, miktarı ve keyfiyeti gibi durumlar tamamen ilâhî bir tercihtir. O, dilediği zaman, dilediği yere, dilediği miktarda ve dilediği keyfiyette yağmur gönderir. Pek çok âyet bu manaları ders verir. Mesela:

“Her şeyin hazineleri (depoları) bizim yanımızdadır. Ama biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.”[10]

İşte yağmur hazineleri Allah’ın nezdindedir. Bir ayda indirdiğini bir günde gönderse büyük seller olur. O zaman yağmur rahmet olmaktan çıkar, bir azaba dönüşür. Meşhur Nuh Tufanı bunun en çarpıcı bir örneğidir. Göklerin ve yerin orduları elinde olan Allah, göğü ve yeri harekete geçirir. Gökten bardaktan boşanırcasına devamlı yağmur yağar, yerden ise sular fışkırır. Bunun neticesinde, o âsi kavim sular altında kalarak cezasını bulur, sadece Nuh'un gemisine binen ehl-i iman kurtulur.

Kur'ân-ı Kerîm, tufanın neticesini şu haşmetli ifadelerle bildirir: "Ey arz, suyunu yut! Ey semâ, sen de suyunu tut!" Bu ateşkes emrinin verilmesinden sonra, arz suyunu yutar, semâ suyunu tutar, hayat normale döner.

Keza rastgele esiyor zannedilen rüzgâr, Allah'ın iradesine göre eser. Dağlar gibi bulut kümelerini yüklenip muhtaç yerlere sevkeder. Rüzgâr, dünyadaki sistemin olmazsa olmazlarındandır. Allah dilediğinde bir rahmet esintisi olur, insanları ferahlatır. Yine O dilediğinde bir azap kamçısı olur, onları cezalandırır. Meselâ, Âd Kavmi sekiz gün art arda esen şiddetli rüzgârla cezalandırılır. Evleri harabeye dönerken, kendileri de içi boş kof hurma kütükleri haline getirilir.[11]

İlâhî İradeyi Anlamada İnsan İradesi

İnsanda ilâhî sıfatların numuneleri vardır. Ondaki ilim, irade ve kudret gibi sıfatlar, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin yansımalarıdır. Bunların asılları Allah’tadır, bizde ise -güneşin ışığının aynada görülmesi misali- yansımaları bulunur. Mesela bir ev yapmak istediğimizde o evin ölçülerini ve özelliklerini belirler, ona göre evi inşa ederiz. İnsan bu misalden hareketle Allah’ın iradesini anlamada şöyle diyebilir: “Nasıl ki ben bu evi şu şu özelliklerde yapmayı tercih ettim, Allah da âlem sarayını kendi dilediği özelliklerde yaratmayı tercih etmiştir.”

Önemli bir nokta: Âmâ birine “Hayatta en hayret ettiğin şey nedir?” diye sormuşlar. “Birisinin sesini duymadan kimin geldiğini söylüyorlar, bunu nasıl yaptıklarını bir türlü anlayamıyorum” demiş.

Allah bize ilim, irade ve kudret gibi kendi sıfatlarından vermiştir. Bunlar, O’nda olan sıfatları anlamamız içindir. Yoksa bu sıfatların numuneleri bizde olmasa, O’nun sıfatlarını anlayamazdık. Mesela Allah şöyle bildirir: “Yaratan bilmez mi?”[12] Biz Allah’ın bütün mahlûkatını bilmesini şöyle anlayabiliriz: “Ben kendi yazdığım kitabımda ne var ne yok biliyorum. Allah da âlem kitabında neler yazdığını elbette bilir.”

Bize verilen ilim, irade ve kudret gibi sıfatlar, -hâşâ- Allah’ı kendimize kıyas etmek için değildir. Çünkü -mesela- Allah’ın iradesi zatındandır, bizim irademiz O’nun vermesiyledir. O’nun iradesi nafizdir, dilediği şey dilediği gibi olur, ama bizim irademiz nakıstır, bir şeyi irade etmemiz o şeyi meydana getirmeye yetmez…

İlâhî İradenin Özellikleri

Allah’ın iradesinin bir kısım özellikleri vardır. Mesela:

1. İlâhî irade zatîdir

Allah’ın iradesi kendi zatındandır, yani bir başkasının vermesiyle değildir. Bu durum, aslında O’nun diğer sıfatları için de geçerlidir. İnsanın iradesi ve diğer sıfatları ise zatından değildir, Allah’ın vermesiyledir.

2. İlâhî irade insanın iradesine benzemez

Allah’ın diğer sıfatları insandaki sıfatlara benzemediği gibi, iradesi de onun iradesi gibi değildir. Bu noktada “O’nun misli (O’na benzer) bir şey yoktur.”[13] âyetini esas almak gerekir. İkisine de irade denilmesinde şunu unutmamak gerekir: Tesmiyede iştirak, mahiyette iştiraki gerektirmez. Yani ismin aynı olması, mahiyetin de aynı olması demek değildir. Mesela Allah meliktir,[14] kendilerine melik (hükümdar) denilen kimseler de vardır.[15] Ama Allah’ın melik olmasıyla, kendini bile idareden aciz bir kimsenin melik olması elbette aynı şey olamaz. Benzeri bir durum, irade sıfatı için de geçerlidir.

3. İlâhî irade nafizdir

İnsanın iradesi kudreti müstelzim değildir, yani bir şeyi dilememiz o şeyin olmasına yetmez. Mesela kış içinde baharı temenni ederiz, ama bu temenni baharı getirmez. Allah’ın iradesi ise kudreti de istilzam eder, yani dilediği şey O’nun dilemesiyle dilediği şekilde meydana gelir. İnsanın işlerinde ise irade gereklidir, ama tek başına irade yetmemektedir.

4. İlâhî irade şümullüdür

Yüce Allah şöyle bildirir: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır”[16]

Onun rahmeti her şeyi içine aldığı gibi, iradesi de her şeyle alâkalıdır. Hadisin ifadesiyle “Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz.”[17] Dolayısıyla, şu âlemde O’nun dilemediği bir şeyin var olması, O’na rağmen bazı olaylar meydana gelmesi düşünülemez.

İlâhî İrade Olası Durumları Da İçine Alır

Bir yönüyle irade, nice ihtimaller ve olası durumlar arasında birine yönelmektir. Mesela bu insan bildiğimiz özelliklerle yaratılmıştır. Ama bu insan -faraza- on metre boyunda, kanatlı, tek gözlü, ortalama bin yıl yaşayan bir varlık olarak da yaratılabilirdi. Allah’ın ilmi, olası bütün bu durumları kuşatır.

Bazı âyetlerde böyle olası durumlara yer verilmiştir. Mesela:

“Bizim önümüze geçilemez. İstesek sizin yerinize emsalinizi getiririz ve bilmediğiniz bir yaratılışta (biçimde ve vasıfta) sizi inşa ederiz.”[18]

“İçtiğiniz suyu gördünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dilesek onu acı bir su yapardık…”[19]

Yani Allah dilese bu insanı çok farklı bir biçimde ve vasıflarda yaratırdı. Keza dilese gökten mücessem rahmet olan yağmur yerine acı bir su gönderirdi. Ama böyle yapmamakta, insanı bu bildiğimiz şekliyle yaratmakta, yağmuru da bir ab-ı hayat olarak göndermektedir.

İnsanların Fiillerinde İlâhî İrade

İnsanın fiilleri ilâhî irade olmadan meydana gelmez. İnsanın amelleri, Allah’ın ona bu konuda güç vermesi ve fiilleri için gerekli olan sebep ve âletleri yaratmasıyla gerçekleşir. Şu âyetler, bu manayı ifade eder:

“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”[20]

“Allah her şeyin yaratıcısıdır.”[21]

“Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı.”[22]

Cenab-ı Hak insanın cüz'î iradesini, külli iradesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani insan bir şeye yönelir, Allah ise neticeyi yaratır. Asansörde yukarı çıkmamız veya aşağı inmemiz için bize düşen iş ilgili düğmeye basmaktır. Bizi çıkaran veya indiren ise asansördür. Bu durumda iniş veya çıkışın olması için düğmeye basmak bir şart-ı âdidir. Gereklidir, ama tek başına yeterli değildir. Onun gibi Allahu Teâlâ insana manen şöyle demektedir: "Ey kulum! Kendi tercihinle hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise sorumluluk sana aittir!"

Bunu şöyle bir misalle daha iyi kavrayabiliriz: Bir çocuğu omuzuna alsan, onu tercihlerinde serbest bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen. Çocuk da yüksek bir dağı istese, sen de götürsen, çocuk üşüse veya düşse elbette seni sorumlu tutamaz, “Beni buraya sen getirdin” diyemez.[23]

Görüldüğü üzere, insanın iradesinin ucunun ilâhî iradeye bağlı olması, onu sorumlu olmaktan kurtaran bir durum değildir. Ancak arif olan insan, bunu derûni olarak idrak ettiğinde Rabbine daha ciddi bir şekilde müteveccih olur. Başarılı olduğu hallerde “Ben yaptım, ben ettim” diyerek gururlanmak yerine Hz. Süleyman gibi “Bu, Rabbimin lütfundandır” der.[24] Ayrıca, yapmayı düşündüğü işlerle alâkalı olarak “inşaallah: Allah dilerse” demeyi bir âdet haline getirir.[25] Hz. Şuayb gibi “Muvaffakiyetim ancak Allah’ın yardımı iledir”[26] diyerek başarılarını tamamen Allah’ın bir ihsanı olarak görür.

Çirkinliklerin ve İstenmeyen Olayların İlâhî İrade ile Alâkası

Âlemde yaratılan her şey ve meydana gelen her bir olay, O’nun ilmi ve iradesi dairesinde cereyan eder. O dilemese -faraza- şeytan diye bir varlık olmaz, o dilemese âlemde hastalık, kıtlık, savaş gibi durumlar meydana gelmezdi. Bu bağlamda şu âyetlere bakabiliriz:

"Şayet Rabbin dileseydi, elbette yeryüzünde olanların hepsi iman ederdi."[27]

Allah’ın bunu dilememesi, imtihan sırrına bakar. O, zaten tamamen itaat halinde olan melekleri her tarafta var etmiştir. İnsanı ise dilerse iman edecek, dilerse de inkâr edecek bir tabiatta yaratmıştır.

Bir de şu âyete bakalım:

“…Şayet Allah dileseydi, birbirleriyle savaşmazlardı. Lâkin Allah dilediğini yapar.”[28]

Âyette insanların birbiriyle savaşmaları nazara verilmekte, Allah dileseydi savaşsız bir dünyanın gerçekleşeceği ifade edilmektedir. O, dilese insanları melekler gibi yaratırdı, o zaman kimse kimseyle bir problem yaşamazdı. Yeryüzü her türlü fitnelerden uzak cennet misal bir yerleşim alanı olurdu. Ama -tabir caizse- yüce Allah renklilik murat etmiş, insanı hür ve serbest kılarak kabiliyetlerinin açığa çıkmasını dilemiştir. Böyle olunca, iyiler çıktığı gibi, kötüler ve kötülükler de çıkmaktadır. Meselenin bu yönünü kitabımızın “Teodise Problemi” başlıklı kısmında ayrıntılı olarak ele aldık. İlgili kısım okunduğunda bu derin mesele çok daha net bir şekilde vuzuha kavuşmuş olacaktır.

İlahî İrade ve Biz

Bir kitap, müellifinin tercih ettiği cümlelerle yazılır. Bir bina, ustasının tercih ettiği şekilde inşa edilir. Onun gibi şu uçsuz bucaksız kâinat kitabı ve hayranlıkla seyrettiğimiz şu muhteşem âlem sarayı tamamen Allah’ın iradesiyle vücut bulmuştur. Her varlık O’nun sonsuz ilminden ve sınırsız kudretinden haber verdiği gibi, O’nun nafiz iradesinden de haber verir. Dilediği olmuş, bildiği ama dilemediği ise olmamıştır.

Onun iradesi ezel canibinde tecelli edip sonrasında âlemi kendi seyrine bırakmış değildir. Âlem makinesi her an O’nun iradî tecellilerine mazhardır. Hatta insanların fiilleri bile ilâhî irade ile doğrudan bağlantılıdır. İnsan, Allaha rağmen bir şey yapamaz. Ancak insan, sorumlu olabilmesi için fiillerinde serbest bırakılmıştır. Yaptığı fiiller Allah’ın irade ve kudretinin tecellisiyle meydana gelir. Ama bunları tercih etmek insana bırakıldığından, kişinin kendisini bir robot misali “kader mahkûmu” olarak görmesi doğru değildir. Şu âyet, tam bir kavl-i fasl yani işi bitiren söz olarak bu ince noktayı ifade eder:

“Eğer nankörlük ederseniz, (bilin ki) Allah'ın size ihtiyacı yoktur. Ama kulları için küfre razı olmaz. Eğer şükrederseniz, sizin için buna razı olur.”[29]

Yani iman da küfür de, şükür de nankörlük de Allah’ın yaratmasıyladır. Allah’ın imana ve şükre hem izni hem de rızası olmakla birlikte, küfre ve nankörlüğe izni var, rızası yoktur. Dolayısıyla, iradesini iman ve şükrü tercihe yöneltenler muvaffak kılınacak, ödüllendirilecekler, küfür ve nankörlüğü tercihe yöneltenler ise, bu tercihleri sebebiyle ceza göreceklerdir.

İlâhî iradeyi bilen insan, kendi iradesini O’nun rızası çerçevesinde yönlendirmeye çalışır, muvaffak olduğu işlerde gurura kapılmaz, başarılarını Allah’tan bilir. Öte yandan kendi iradesinin acizliğini görür, başarıları için her daim dua eder.


[1] Nur, 24/45.

[2] Hac, 22/14.

[3] Maide, 5/1.

[4] Şûra, 42/49-50.

[5] İlgili Kur'an âyeti şöyle der: “O, yaptığından ‘la yüs’el’dir (suale tâbi değildir). İnsanlar ise sorulacaklardır.” (Enbiya, 21/23).

[6] Secde, 32/7.

[7] İbrahim Hakkı, Marifetname, Haz. M. Faruk Meyan, Bedir Yay. İst. 1999, s. 761-762.

[8] Şûra, 42/27.

[9] Rûm, 30/50.

[10] Hıcr, 15/21.

[11] Hâkka, 69/6-7.

[12] Mülk, 67/14.

[13] Şûra, 42/11.

[14] Mesela bkz. Haşir, 59/23.

[15] Mesela bkz. Yusuf, 12/43.

[16] A'raf, 7/156.

[17] Ebû Dâvûd, Sünen, Edeb, 101.

[18] Vakıa, 56/60-61.

[19] Vakıa, 56/68-70.

[20] İnsan, 76/30.

[21] Zümer, 39/62.

[22] Saffat, 37/96.

[23] Bkz. Nursi, Sözler, s. 468.

[24] Neml, 27/40.

[25] Bkz. Kehf 18/69, Yusuf 12/99, Kasas 28/27…

[26] Hûd, 11/88.

[27] Yunus, 10/99.

[28] Bakara, 2/253.

[29] Zümer, 39/7.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun