Kur'an bebeğin kemiklerinin etlerden önce yaratıldığını söylemesi bilime aykırı mıdır?

Tarih: 13.10.2014 - 00:40 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kur'ân-ı Kerim'in mucize olduğunu, müsbet ilimlerdeki keşiflerden istifade ederek gösteren birçok çalışma yapılmıştır. Fakat Cidde'deki Melik Abdülaziz Üniversitesi Rektörü Dr. A.Ömer Nasif başta olmak üzere, birçok ilim adamı bu mevzuda yapılan çalışmalardan bazılarının ya Kur'ân-ı Kerimi doğru anlamamak veya söz konusu ilim yönünden eksik veyahut hatalı olmak tarzında tutarsız olmalarını göz önünde bulundurarak bu tip çalışmalara karşı ihtiyatlı, çekingen davranıyorlardı. Teklifleri karşısında, hem dini hem de ilmî yönden büyük bir titizlik ve ciddiyetle, bu konuların incelenmesine mutabakat ettiler.

Melik Abdülaziz Üniversite'sinde araştırmalar başladı. İlk önce Embriyoloji ilminden başlandı. Kur'ân ve hadis nasları ile müfessir ve hadis şârihlerinin onlara yaptıkları izahlar derlendi. Sonra, iyice emin olmak için lügatlara müracaat edildi Seleften olan âlimlerimiz, bir tek nassa bakarak hüküm vermez, aynı konudaki nasların hepsini gözönünde bulundurarak neticeye varırlardı. Bu çalışma da öyle yapıldı.

İncelemelerin neticelerini konferans konusu yapan ve çalışmada rol alan öğretim görevlisi Zendani diyor ki: Bundan sonra, ikinci safhada anatomi sahasındaki mütehassıslarla temas kurduk; ayet ve hadislerin ışığında mevzuları tasnif ettik.

O mütehassıslara bizim derlediğimiz bilgileri söylemeksizin: "Şu mevzuda ilmin vardığı netice nedir?" diye sorarak müteaddit mevzularda onlardan bilgi aldık. Onlann verdiği bilgilerin dinî yönden yapılan araştırmalarla uygun olduğunu görünce hayret ve hayranlık içinde kaldık.

Bu durum, meselâ kemik ve et konusunda da tekrarlandı. Onlara sorduk: "İnsanın, ana karnında yaratılışında önce kemikler mi, yoksa et mi yaratılır?" Hepsi de "Kemikle et aynı zamanda gelişir." dediler. Fakat Kur'ân böyle demiyordu. Ayrı ayrı zamanlarda olduğunu bildiriyordu. Bunun üzerine, bir de kitaplarına müracaat etmelerini rica ettik. Her biri kitaplarını karıştırmaya başladı. Bilâhere teker teker şöyle dediler: "Affedersiniz, hâfızamıza güvenerek cevap vermekle yanılmışız. Önce kemikler teşekkül ediyor, hemen arkasından et giydiriliyor. Durum süratle cereyan ettiğinden, aynı anda meydana geldikleri zannına kapılmışız." Nitekim Kur'ân bu hususta:

"Sonra nutfeyi (spermayı) alaka(1) (embriyo), alakayı bir çiğnemlik et, bir çiğnemlik eti kemik hâline getirdik ve hemen arkasından kemiklere et giydirdik; sonra da onu daha başka bir yaratılışa tâbi tuttuk.'' (Mü'minun, 23/14)

buyuruyor. Böylece mesele vuzuha kavuşmuştu. Daha sonra, embriyoloji ve nisâiye sahasında dünyaca meşhur on beş kadar mütehassısa da bu konuları sorduk. Farklı bir şey söyleyene rastlamadık.

Daha sonra, bu sahada dünya çapında ünlü alimler listesi içinde çok araştırmalarını tesbit ettiğimiz Bifur adlı birinin adını öğrendik. Bu zatla görüşme imkânsız gibi görünmekle beraber Kanada'daki Suudi Arabistan Kültür Ateşeliği vasıtasıyla görüşme imkânı doğdu. Onu gökte ararken yerde bulmuştuk. Biz de mevcut olan bilgileri kendisine hiç bahsetmeksizin seksen soru sorduk. Cevapladıktan ve o cevapları da kaydettikten sonra dedik ki: "Sizin söyledikleriniz elimizdeki Kur'ân ve hadiste mevcuttur." Bifur: "Böyle ise doğrusu müthiş bir şey!" dedi. Kendisine: "Ama siz kitabınızda bundan hiç bahsetmiyorsunuz. Orta Çağ'da bunlara dair hiçbir şeyin bilinmediğini yazıyorsunuz. Evet, o çağ batıda karanlık bir çağ olabilir, ama bizde aydınlık bir çağdır." dedik. Bifur: "Delil bende değil, sizde olduğunu söylüyorsunuz. Buyurun, açıklayın." dedi işin sonunda ne oldu, bilir misiniz?

Bifur, Suudi Arabistan Üniversitelerinin Tıp Fakültelerinde; "Embriyolojinin Kur'ân ve hadiste bulunan bilgilere uygunluğu." mevzuundaki konferansını verdi. Bifur, daha sonra şöyle dedi: "Mevzuun dünyada insaflı olan bütün otoriterlerini davet edip meseleyi onlara da göstereceğim." Bize bir takım isimler kaydettirdi, onları davet ettik. Geldiler; kendileriyle görüştük. Görüşme şöyle oldu:

Ekim 1983 de Suudi Arabistan 8. Tıp Kongresi toplandı. Toplantının panelinde "Kur'ân ve hadiste ilmî mûcizeler" bulunuyordu. Kongereye 2.500 tabip katıldı. Embriyoloji ve Nisaiye sahasında dünya çapında yedi tabip tebliğ sundular, tartıştılar. Üç gün boyunca devamlı surette "Tıp şunu keşfetti, Kur'ân da şöyle diyor" dendi durdu. Ekranda ceninin (embriyo) durumu görünüyor, peşinden âyet ve hadisler geliyordu.

Derken, beklenmedik bir hâdise oldu: Hâdiseye şahid olan kongre üyesi Zendani bir taraftan durumu tesbit eden video kasetini harekete geçirirken, diğer tarafdan o fevkalâde heyecanlı sahneyi âdeta yeniden yaşayarak şöyle demeye devam etti:

"Bu müzakerelerin sonunda Prof. Tataca ayağa kalktı: (Bu zat da kongre çalışmalarında rol almıştı. Kendisi Tayland Çiengmai Üniversitesinde Embriyoloji bölüm başkanıdır. Ülkesine döndükten sonra Tayland'daki üniversitesinde Kur'ân ve Hadisteki ilmî mucizeyi anlatan bir konferans verdi sonra da bize, işte bu videokasetini gönderdi. Kasette de görüleceği üzere Tataca, konferansının sonunda, kendisini dinleyen üniversite öğretim elemanlarına ve dinleyicilere şöyle diyor.) İşte şimdi şu gerçeği açıklamanın tam yeri ve zamanıdır: Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur ve Hz. Muhammed de O'nun Resulüdür. Böylece İslâma girdiğimi ilân ediyorum!"

Tataca sonra şöyle diyor: ''Burada kongreye katılanların da hepsi gerçeği biliyorlar. Bildiklerini açıklamıyorlar. Benim kanaatlerimi paylaşıyorlar. Fakat ülkelerinden, milletlerinden çekiniyorlar."

Zendâni ilâve ediyor diyor ki, "Tataca Müslümanlığını açıklarken, dinleyiciler büyük bir sürur içinde görünüyorlar. Onların yüzlerinde İslâm’ın tesirinin ne olduğunu okumaya çalışıyordum. Yüzlerindeki sevinç, içlerindeki duygunun ifâdesi olmalıydı."

Bu kongre çalışmalarında bulunanlardan biri de "tüp bebek" adı verilen çalışmayı gerçekleştiren Prof. Robert Edwara idi. Kur'ân'da ilmî mucizelere ait konuşmaları takib ediyordu. Sonunda çıkarken dedi ki: "Muazzam, muazzam!" Arkasından da kendisine refakat edenlere şöyle diyordu: "Bu metodla düşünürseniz, 20-30 sene sonra bir cihanşümûl medeniyetin zuhur etmesini beklememiz gerekir."

Bazı çalışmalarından bahsedeceğimiz Amerikalı Profesör Marshall Johnson duygularını: "Bu gerçeklere biz sahib olsaydık dünyayı ayağa kaldırırdık, yani dünyada duyurmadığımız kimse kalmazdı." diyerek dile getirmekteydi.

Sıra Prof. Marshall'ın keşfettiği, Kur'ân'la mutabakat hâlindeki bir başka hakikata gelmişti

Prof. Marshall'a göre nutfe safhasında cenin teşekkül eder ve bedenindeki bir bene varıncaya kadar, ebeveyninden tevarüs edeceği her şey kesinleşir. Böylece nutfe safhasında, müstakbel mahlukun sıfatları belirlenir. Bu safhada yaratmak; "takdir" etmek, bir ölçüye göre şekil vermek mânâsına gelir. İşte şu âyette bu safha anlatılır:

"Kahrolası insan, ne kadar da nankördür! Allah onu hangi şeyden yarattı? Nutfeden (zigottan) onu yarattı, ona şekil verdi." (Abese, 80/18-19)

 Bu şekil vermeye erkek veya kız olması dahildir ki, şu âyette bu durum açıkça görülür:

"O, çift olarak, erkeği ve dişiyi, atıldığı zaman nutfeden (spermadan) yarattı." (Necm, 53/45–46)

 Demek ki, çocuğun erkek veya kız olması tamamen erkeğin spermasına bağlıdır. Bu ise ancak 1940'lı yıllarda cinsiyet tayininde rol oynayan kromozomların keşfedilmesinden sonra öğrenilmiştir.

Prof. Marshall, ceninin alaka safhasındaki durumunu gösterirken şöyle diyor:

Nutfe bir müddet sonra alaka (pıhtılaşmış kan, su sülüğü, asılan nesne), daha sonra mudğa, yani dişle çiğnenmiş görünümdeki et hâline gelir. O, bunu söylerken bir yandan da elektron mikroskopla ceninin gerçek resmini gösteriyordu. Mudğa safhasında cenin bir santimetre boyundadır. Ben bu safhadan bahsetmeyeceğim; zira benden önce konuşan meslekdaşım bundan bahsetti Fakat size mudğanın anatomik yapısını anlatacağım (Prof. bunu söylerken canlı resim gösteriyordu. Resimde mudğada, başın ve diğer bütün organların başlangıç halinde teşekkül etmiş olduğu görülüyordu. Ama bu organlar henüz son şekillerini almış değildir.) Burada, Prof. Marshall'ın sözünün arasına girerek ilave edelim ki: Kur'ân bu safhayı da şöyle bildirir:

"... Sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et (mudğa) parçasından yarattık ki (kudretimizi) size açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirli bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz." (Hac, 22/5)

 Bu merhaleden sonra, bu varlığın bebek olarak dünyaya gelip gelmeyeceği belli olur. Düşük vakalarının büyük ekseriyeti işte bu mudğa safhasında meydana gelir. Bu sözleri işitenler, durumun niçin böyle olduğu hakkında hayrete düştüler.

Beşinci haftasına gelen, yani otuz beş günlük insan suretinde henüz ağızla burun tam ayrı olmayıp birbirine girmiş vaziyettedir. Gözler yan taraflardadır. Boyun henüz bariz değildir vs...

Müteakiben kırk iki günlük ceninde gözler ön tarafa gelmiş, parmaklar belirmeye başlamıştır. Baş yukarı kalkar burun ağızdan, bud bacaktan ayrılmaya başlamıştır. Kulaklar bariz hale gelip yukarıya doğru yönelmiştir.

Sekizinci haftaya gelmiş cenin ise, tam bir insan suretini alır. Bu da tasvir (suret verme) işinin yedinci haftada, yani kırk ikinci günden itibaren başladığını gösterir.

On altı ayrı yoldan nakledilen ve Sahih-i Müslim'deki bir hadiste:

"Rahimde yerleşen nutfe (sperme) kırk iki günlük olunca Allah bir melek göndererek ona suret verdirir, gözünü, kulağını, etini, derisini ve kemiklerini yaratır. Sonra da melek 'Yarabbi erkek mi olacak dişi mi?' der. Bundan önce cenin, bir mudğa topluluğudur.(2)

İnsanın yaratılışının üçüncü safhasının "takdir" olduğunu görmüştük. Sonra ise belli belirsiz yaratılış, sonra da organların yaratılışı geliyor: Sekiz haftalık bir ceninin hacmi çok küçüktür. Dış tenasül organları haricinde bütün azalan yaratılmıştır; bunlar henüz belirgin değildir. Fakat kemikler ince ve yumuşaktır, sertleşmemiştir, kıkırdak durumundadır; et pembe şeffaftır. Sistemler vazifesini yapmamaktadır; hacim henüz düzgün şeklini almamıştır.Meselâ, baş, cismin üçtebiri kadar büyüklüktedir. Halbuki hilkati tam olan çocukta bu nisbet beşte bir ölçüsündedir.

CİNSİYETİN TAYİNİ:

Bu safha on ikinci haftadan itibaren başlar. Bu safhanın en müthiş hususiyeti ceninin mahiyetindeki değişiklikle vaki olan gelişmedir. Yumuşak kemikler sertleşir. Et, değişik bir vaziyete bürünerek kas şeklini alır. Cinsiyet belli olur, dış tenasül organları da belirir. Demek ki, sekizinci haftada kemiğe et giydirme sona erer. Yani (kemiğe et giydirdik, sonra da onu bir başka duruma dönüştürdük) gerçeği tahakkuk eder. Ama cenin aynı kaldığı halde, hilkatinin mahiyeti değişir.

Bütün bunlar bedende cereyan eden safhalardır. Ama bir de ruh verilmesi vardır.

Hatırlayacağınız gibi dişilik veya erkeklik nutfe safhasında belli oluyordu. Dişi ve erkeğin dış tenasül organları ise 11–12. haftalar arasında ortaya çıkıyordu. Bu nasıl böyle oluyor?

İşte burada da Yüce Beyan'ın bildirdiği ile ilmin keşfettiği arasında tam bir ittifak vardır. Zira cinsiyetin tayini birkaç merhalede olur: Birincisinde "takdir" seviyesinde belli olur. Erkeklik alameti olarak sadece "Y" kromozomu vardır. Fakat erkeklik alametini (Y kromozomu) aldığı halde ikinci safhada dişi olan ceninler bulunduğu gibi, dişilik alameti "X" kromozomunu aldığı halde müteakip safhada erkek olan ceninlerde bulunur. Yüzdeyüz bir kesinlikle ceninin akıbette fonksiyon gören bir dişi veya erkek olabileceğini söylememiz mümkün değildir.

RAHİMLERİN GAYBI:

Konuşmayı yapan sonunda, şu âyetle sözünü bitirdi:

"Biz insanı çamurdan elde edilen bir süzmeden yarattık. Sonra onu bir nutfe olarak sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi alakaya, alakayı mudgaya çevirdik. Mudgayı kemiklere çevirdik. Kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık." (Müminun, 23/12- 14)

İşte bütün bunlar, ilim adamlarının göremediği meçhul bir gayb idi. Evet rahimlerdeki bir gayb idi. Ama yukarıda anlatıldığı üzere, bugün bu müşahede edilen bir durum oldu.

Müslim World News'dan 

(1) Alaka: Yapışkan, ilişgen nesneye denir. Bu özelliğinden ötürü kan ve hususiyle pıhtılaşmış kana da alaka denir. Yapışkanlığı sebebiyle sülüğe de alaka denir. Sülükdeki yapışıp tutunma ve gıdasını bu sayede temin etme özelliği burada çok dikkate değer. (Krş. Elmalılı, Alak süresi tefsirinde)
(2) Hadis, Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Kader'de yer alıp 2645. sıradadır. Aynı yerde 2644. hadis 40 veya 45 günlük bir müddet geçmeden, 2645. hadisin tarihi "40 küsur gün', kaydını ihtiva eder ki, hafif bir esneklik bırakıldığı, bunun da değişik vakaları bildirmeye matuf olduğu söylenebilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun