Kendisine bir talep gelmeden, riyaset ve makama talip olmak haram mıdır?

Tarih: 02.06.2009 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Eskiden beri bazı takva sahibi zatlar, şekli ne olursa olsun, resmî görevleri kabul etmeyi takvayla bağdaştırmamışlardır. Özellikle resmî görevlere talip olmayı hiç uygun görmemişlerdir. Bunun sakıncalı oluğunu düşünmüşlerdir.

Bazı devirlerde, istemeden de olsa bir görev tevdi edildiği zaman, genel olarak onu kabul etme zorunluluğu vardı. Kabul etmeyenler sıkıntılara maruz kalabiliyorlardı. Bu sebeple, takva sahibi alimler, teklif edilen görevi kabul etmekle, baştan görevi talep etmek arasında fark olduğunu düşünmüşlerdir. Kolay kolay reddedilmeyen bir görevi kabul etmek, bir anlamda “haramı helal kılan bir zaruret” olarak görülebilir. Fakat kendi isteğiyle talip olmak  -fazla dindar olmayan- amirlerin suyuna gitme riski ve sorumluluğu söz konusudur.

Fakat zaman içinde bu görüşler değişmek zorunda kaldı. Çünkü, İslam nazarında dünya hayatı da çok önemlidir. İslam'ın önemli hükümleri dünya hayatının tanzimine dairdir. Herkes resmî görevlerden kaçınırsa, bu hayatın fesada gitmesi kaçınılmaz olur. Bu sebeple bugün resmî görevler birer farz-ı kifâye olarak değerlendirilebilir.

• Bu görevlere talip olmak, niyetlere göre farklı boyut kazanabilir. Kişinin bütün maksadı, Allah'ın rızasını kazandıracak şekilde hakka ve halka hizmet ise ve kendisini de talip olduğu göreve gerçekten ehliyetli görüyorsa böyle bir talebin sevabı olduğunu düşünüyoruz. Yok eğer maksadı nüfuz ve menfaat temin etmek ise, -özellikle de ehliyeti de yoksa- tabii ki bunun vebali çoktur.

• Bediüzaman'ın özet ifadesiyle “Hizmet aşkıyla yoğrulmamış her türlü resmî görev / amiriyet ve memuriyet bir nevi maaş dilenciliğidir.”

• Şunu da belirtelim ki, cenaze namazı kılmak için imam aranırken, orada bulunan işin ehli kimselerin ortaya çıkıp göreve talip olmaları da -cenaze namazı gibi- bir farz-ı kifaye, hatta bazen bir farz-ı ayın olur.

• İdarecilik de toplum hayatı açısından zarurîdir; bazı kimselerin önde bulunmaları, insanları hayra sevketmeleri, beşerî münasebetleri düzenleyip halkın nizam ve intizamını sağlamaları lazımdır. Tabiî ki, bir köy muhtarsız, bir kasaba kaymakamsız, bir il valisiz ve bir devlet başkansız olmaz. Bu açıdan, en küçük bir topluluğu idare etmekten dünya devletler muvazenesini sağlamaya kadar her sahada reislerin, başkanların, idarecilerin olması şarttır. Şu kadar var ki, bu zarureti kabul etme ve işi ehline vererek onun gereğini yerine getirme başka bir meseledir, insanın kendisini bazı mevkilere ehil görmesi ve onu elde etmek için yanıp tutuşması çok daha başka bir meseledir. Bu itibarla, insan riyâseti bir zaruret olarak kabul etse bile, şahsı adına onu hiç istememeli, bu konuda çok hakperest davranarak meseleyi emin ellere teslim etme gayreti içinde bulunmalıdır.

• Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, insanda bulunan mal ve makam düşkünlüğünün ne kadar zararlı olduğunu şöyle beyan buyurur:

Mala ve mevkie düşkün bir adamın dînine verdiği zarar, bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarardan daha büyüktür.” (Tirmizî, Zühd, 43)

Ashâb’dan Ebû Zer -radıyallâhu anh-, birgün Peygamber Efendimiz’e: “Yâ Rasûlallâh! Beni vâli tâyin eder misin?” demiş, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise şöyle karşılık vermiştir: “Ey Ebû Zer! Sen zayıf bir adamsın. İstediğin vazîfe ise büyük bir emânettir. Bu emâneti ehil olarak alan ve üzerine düşeni yapanlar müstesnâ, aslında bu vazîfe kıyâmet gününde bir rezillik ve pişmanlıktır.” (Müslim, İmâre, 16)

Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- başka bir hadislerinde:

“Şu gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur.” (Tirmizî, Menâkıb, 35)

buyurmasına rağmen ve onun ahlâkını, karakterini, zühde meylini, dünyâya hiç değer vermeyişini iyi bildiği hâlde, onu idâreciliğe tâyin etmemiştir. Zîrâ “ahlâkî fazîlet” ile “idârecilik dirâyeti” farklı şeylerdir. Nice fazîletli kimseler vardır ki, idârecilik kâbiliyetleri yoktur.

İnsanların riyâset husûsunda sâhip oldukları hırs ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu husustaki tavrı ile alâkalı olarak, Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’ın anlattığı şu hâdise çok mânidardır:

Amcamın oğullarından ikisiyle Allâh Rasûlü’nün huzûruna girmiştim. Onlardan biri: "Yâ Rasûlallâh! İdâresini Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği vazîfelerden birine bizi âmir tayin et!” dedi. Öteki de benzeri bir şey söyledi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Vallâhi biz, tâlip olanı veya vazîfe hırsı bulunanı yönetici yapmıyoruz!” (Buhârî, Ahkâm, 7; Müslim, İmâre, 15)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinden herhangi bir vazîfe talep etmemiş olan Ebû Mûsâ Hazretleri’ni ise Yemen’e vâli tâyin etti. Çünkü o, vazîfeye tâlip olmamış, Rasûlullâh Efendimiz (sav) onda müşâhede ettiği liyâkate istinâden kendisine bu emâneti tevdî etmiştir.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da hilâfet makâmına geçip halk kendisine bey’at ettikleri vakit, minbere çıkarak şöyle buyurmuştur:

“Ben, hiçbir zaman hilâfet istemedim, ona rağbet etmedim. Gizli ve âşikâr hiçbir şekilde bunu Allâh’tan dilemedim. Çünkü hilâfette benim rahatım yoktur.”

Bu ifâdeler, riyâsete karşı mü’min gönüllerde bulunması gereken sarsılmaz îman tavrını ve idâreciliğin, toplumun imkânlarıyla zevk u safâ içinde saltanat sürmek değil, topluma hizmet etmek olduğunu ne güzel beyân etmektedir.

Bir makâma tâlip olmadığı hâlde o makâma getirilen ve samîmiyetle gayret gösteren kimselere Allâh Teâlâ yardım eder. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Abdurrahmân bin Semüre -radıyallâhu anh-’a şu tavsiyede bulunmuştur:

“Ey Abdurrahmân! Emîrliğe tâlip olma! Eğer senin talebin üzerine sana emîrlik verilirse, istediğin şeyin sorumluluğu sana yüklenir. Eğer sen tâlibi olmadan sana emîrlik verilirse, o işte yardım görürsün.” (Buhârî, Eymân, 1; Müslim, İmâret, 19)

Kişinin hakkını veremeyeceği bir vazîfeyi hırsla talep etmesinin fecî bir âhiret felâketi olduğu, yine bir hadîs-i şerîfte şöyle ifâde buyrulmaktadır:

“Siz memuriyet alma husûsunda pek istekli davranacaksınız. Hâlbuki (elde etmek için) çırpındığınız o vazîfe, kıyâmet gününde bir pişmanlık sebebi olacaktır.” (Buhârî, Ahkâm 7. Ayrıca bk. Nesâî, Bey’at 39, Kudât 5)

Bu hususta bütün ümmete büyük bir vazîfe düşmektedir. Bu ise, emânetin tevdî edileceği liyâkatli kimseleri en güzel bir şekilde yetiştirmek ve onları uygun mevkîlere tâyin etmektir. Riyâsete tâlip olmak, yukarıda arz edilen sebeplerden dolayı hoş görülmemekle birlikte, gerekli vasıfları hâiz kimselerin îcâb ettiği zaman bundan kaçmamaları, bilakis gönüllü olarak hizmete koşmaları gerekir. Bunun en güzel misâlini Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- sergilemiştir. O, zindandan çıkıp Mısır Melîki’nin has adamı olduktan sonra, büyük kıtlıkların beklendiği ülkenin mâlî işlerini en iyi idâre edebilecek kişinin kendisi olduğunu görmüş, bu vazîfeye tâlip olmuş ve Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edildiği üzere Mısır Melîki’ne:

“Beni ülkenin hazînelerine tâyin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işleri iyi bilirim.” demiştir. (Yûsuf, 12/55)

Bu âyet-i kerîmeden, âdil ve liyâkatli bir kimsenin, idârî bir vazîfeyi talep etmesinin câiz olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca âyet-i kerîme, hak ve adâletin hâkim kılınıp bâtılın ve zulmün defedilmesi için başka çâre kalmadığı zaman, idâreyi ele almanın gerekliliğine de işâret etmektedir. İşte Yûsuf -aleyhisselâm-, tâlip olduğu vazîfeyle ilgili bütün meziyetlere sâhip olduğu için, zarûrete binâen ve mes’ûliyet duygusu ile mâliye nezâretine tâlip olmuştur. Yûsuf  -aleyhisselâm-’ın bu husustaki takvâ ve dirâyetini gösteren sayısız misâllerden biri şöyledir:

Bir gün Yûsuf -aleyhisselâm-’a: “Sen, hazînelerin sâhibi ve tasarrufçusu olduğun hâlde niçin kendini aç bırakıyorsun?” diye sorulmuş, O ise: “Ben doyarsam, aç olanları unutmaktan korkarım.” cevâbını vermiştir.

Bu bakımdan riyâset makâmında bulunanlar, kendilerine emânet edilen toplumun en alt kademesinde bulunanların maddî-mânevî hayat şartlarını ve içinde bulundukları iptilâlar sebebiyle dûçâr oldukları hâlet-i rûhiyeyi de dikkate alarak, onların yaşantısıyla âhenkli ve mütenâsip bir hayat sürmelidirler.

İdârecilerde bulunması gereken kalbî dirâyetin en güzel numûnelerini, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtında seyredebiliriz. O, dâimâ kifâyet miktârı ile geçinir, hattâ çoğu zaman fakr u zarûret içinde yaşar, ashâbını doyurmadan kendisini doyurmazdı. Ümmetinin sevincini kendi sevincine tercih ederdi. Mescid-i Nebevî’nin inşâsında mübârek sırtında taş taşımış, bir sefer esnâsında ateş yakmak üzere ashâbıyla odun toplamış, bizzat ve fiilen hizmet etmek sûretiyle bütün idârecilere örnek olacak ulvî numûneler sergilemiş ve:

“Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” (Deylemî, Müsned, II, 324)

buyurmuştur. Böylece ashâbının yaşadığı şartları bizzat yaşamış, onların sevinciyle sevinmiş, derdiyle dertlenmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Yönetici kimsede olması gereken özellikler ve İslam'a göre yönetici anlayışı...
"Yönetici ve İdareci Peygamber Olarak Hz. Muhammed (sav)"

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun