VAHDET

VAHDET : “Birlik.”
KESRET : “Çokluk.”

“Tevhid ve vahdette cemâl-i ilâhî ve kemâl-i Rabbanî tezahür eder.” Şualar, 7

Bu hikmet dolu cümle bizim için küllî bir tefekkür dersidir. Konunun devamında bu küllî tefekküre üç tane harika misâl verilir: Şifa, rızık ve hidayet.
Bu nimetler, tek bir insan için düşünüldüğünde de yine Allah’ın Rezzak olduğunu, Şâfî olduğunu ve Hâdî olduğunu gösterirler, ama bu ihsanlara mazhar olanların tamamı birden nazara alındığında, aynı hakikatler daha mükemmel olarak ve çok daha ileri bir mârifetle insanın kalp âlemine ve ruh dünyasına hükmederler.
Bu üç misâli bütün hâdiselere ve bütün mahlukata tatbik edebiliriz.

Hayat verme, ölümü tattırma, şekil verme, güzelleştirme, ikram etme, mağfiret etme, aziz etme, zelil kılma ve daha nice hâdiselere mazhar olan bütün fertleri birlikte düşündüğümüzde, sırr-ı vahdetle, karşımızda çok daha yüksek ve çok daha geniş tefekkür tabloları ve mârifet levhaları buluruz.
“Tevhid ve vahdette cemâl-i ilâhî ve kemâl-i Rabbanî tezahür eder.” cümlesine bu nazarla baktığımızda, kâinatın tamamını bir kitap, bir fabrika yahut bir insan-ı ekber olarak değerlendirebilir ve bu kitabın harflerini, bu fabrikanın aletlerini ve bu muhteşem insanın organlarını tek tek tefekkür etmekten elde edeceğimiz marifetin çok daha fazlasını elde edebiliriz.

İhlâs Risalesinde bir misâl geçer; ittifaktaki kuvveti, harika bir şekilde ders verir: Üç tane elif (bir) ayrı ayrı yazıldıklarında “üç” kıymetinde iken, yan yana geldiklerinde “yüz on bir” olurlar.
Bu vecizenin konumuzla da yakın ilgisi vardır. Burada, vahdetten kıymet doğmuştur. Kâtip, üç tane bir rakamını yan yana getirmekle onlara ayrı bir kıymet kazandırmıştır.
Bu rakamlar ne kendilerini yazmaya, ne de bir araya gelmeye güç yetirecek hâlde değildirler. Bu kemâl, sadece ve sadece kâtibin bir lûtfudur.

Aynı risaleden bir başka misâl:
İslâm’a hizmet edenlerin ittifak hâlinde çalışmalarının büyük neticeler doğuracağı bir “fabrika misâliyle” güzelce ortaya konulur. Aynı misâli konumuza şöyle tatbik edebiliriz:

Bir fabrikadaki herhangi bir âletin tek başına kıymeti bir ise, fabrikada vazife almakla kazandığı kıymet, yüzlerdir, binlerdir. Fabrika sahibi, o âletleri, makineleri, çarkları bir araya getirmekle onları ayrı bir kemâle eriştirmiştir. Fabrikanın bütün müştemilâtı bu kemâlden hisselerini alırlar.

Şimdi bu hikmetli misâllerin ışığında kâinata ve ondaki hâdiselere nazar edebiliriz:

Tek başına kalmış bir “göz” düşünelim; bir de o gözü bir bedende vazife görürken seyredelim. İkinci hâlde bedenin tümüyle bir alâka kurmuş ve yüzüne takıldığı kimse âlim ise ilme, sanatkâr ise sanata hizmet etmeye başlamıştır. Bedendeki vahdetten her organ gibi o da şeref kazanmış, kemâl bulmuştur.

Bu azaların her birinin müstakil birer tespihi vardır ama, bedene cüz olmakla tespihleri küllîleşmiştir. Artık onlar, oruçtan da hisse alırlar, namazdan da, ilim tahsilinden de şeref kazanırlar, cihat etmekten de.

Bedendeki bütün organlar, hücreler, hisler bir tek ruhun emrine girmekle vahdete ererler. Ve bir tek isimle yâd edilirler: İnsan.

Bu isim, kesret içinde vahdetin ifadesidir.

Bir kitaptaki herhangi bir harf de kendine göre bir varlığa sahiptir, kâtibini kendi ölçüsünde bildirir, tanıttırır. Ama o harf, kitapta vazife almakla ayrı bir kemâle ermiş, ayrı bir kıymet kazanmıştır.

Kitaptaki on binlerce kelime kesreti ifade eder, ama o kesretten vahdet doğmuş ve onlar artık bir tek isimle yâd edilmeye başlanmışlardır: Kitap

O kitabın taşıdığı mânâlardan, ilim ve irfan âlemine ettiği hizmetlerden her bir harf de hisse alır; o kemâlden o da nasiplenir.

Kâinat kitabı da bunun gibidir. Semâdaki her yıldızın, her gezegenin, zemindeki her dağın, her derenin, deryadaki her balığın, ormandaki her hayvanın ayrı bir ibadeti, ayrı bir tespihi ve ayrı bir kemâli vardır. Bunların bir araya gelmesiyle kâinat kitabı ortaya çıkar. O kitaptaki her harf, her cümle nice kemâllere erer, nice mânâlar kazanır.
Güneş, tek başına düşünüldüğünde de yine güzeldir. Ama gezegenleriyle bir araya gelip vahdete erdiklerinde ayrı bir kemâle kavuşur, ayrı bir güzelliğe erişirler.

Bu vahdet sayesinde, o sistem bir fabrika gibi çalışır ve başta insan olmak üzere nice canlıları, nice bitkileri meyve verir. İşte bu kemâlden güneş de kendine lâyık hissesine alır. Bu ikinci kemâl, güneşin tek başına haiz olduğu kemâlden, rakamlara sığmayacak kadar ileridir.

Gövdenin, dalın, yaprağın, çiçeğin ve meyvenin de ayrı ayrı güzellikleri vardır, ama ağacın esas güzelliği, kâmil mânâda, ancak bu güzelliklerin bir araya gelmesiyle kendini gösterir.

Bir çiçekten tek bir yaprağı da koparıp seyretseniz, ruhunuza yine güzellikten bir nur doğar, gönlünüze yine bir sürur iner. Ama yaprakların bir araya gelmesiyle ortaya ayrı bir güzellik çıkar.

Bu güzellik daha kâmil, daha üstündür; kalp ve ruhu kendine daha çok celp eder ve çeker.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Kategori:
Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun