Kâ’b bin Mâlik (r.a.)

Hayat baştan sona imtihanlarla doludur. Bilhassa müminler bu neviden imti­hanların en şiddetlileriyle karşı karşıyadırlar. Bu itibarla, ömrünün büyük bir kısmını istikamet üzere ve İslami hizmetlerin ön safında geçiren bir müminin, bir gün gelip de nefsin hilelerine kapılmayacağı hususunda en küçük bir temi­natı mevcut değildir. Eski hayatına ve hizmetlerine bakıp da, hayat imtihanını muvaffakiyetle tamamladığını düşünmek büyük bir hata olur. Çünkü ömür bit­mediği müddetçe imtihan da bitmemiş demektir. Hayatının büyük bir kısmını en parlak hizmetlerde geçirmiş de olsa, bir mümin son nefesini de aynı şuur içinde vermedikçe, mesuliyetlerinin bittiğini düşünmemelidir. Peygamberler­den sonra insanların en mükemmelleri olan sahabiler bile bu hakikatin dışında değildir. Ama yapılan bir hatanın hemen tövbe ve istiğfar ederek temizlenmesi, şüphesiz, böyle bir tehlikeyi ortadan kaldırır. Bunun örneği, Ashâb’dan Hz. Kâ’b bin Mâlik’in hayatında görülmüştür.

Hz. Kâ’b, Ensar’dandı. İkinci Akabe Biatı’nda bulunmuş, Bedir Savaşı dışında Pey­gamberimizle birlikte bütün harplere katılmış kahraman bir sahabiydi. Pey­gamberimiz onu Talha bin Ubeydullah (r.a.) ile kardeş yapmıştı. Kâ’b (r.a.), Uhud Savaşı’nda çok büyük kahramanlıklar göstermiş, 11 yerinden yaralanmış­tı.

Hz. Kâ’b’ın hâli vakti yerindeydi. Tebük Gazvesi’ne gidilecekti. Daha önceki gazalarda gidilecek yeri hiç söylemeyen Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bu defa Müslümanları topladı ve Tebük’e sefer yapılacağını haber verdi. Mevsim sıcak­tı ve meyveler olgunlaşmıştı. Herkes hummalı bir şekilde sefere hazırlanırken Hz. Kâ’b, “Hazırlığı ne zaman olsa yapabilirim!” diyerek kendi işleriyle oyalan­dı. Öyle ki, Peygamber (a.s.m.) yola çıktığı zaman Kâ’b’ın hiçbir hazırlığı yok­tu. Hemen hazırlanmak üzere evinden çıktı, ama hiçbir şey yapamadan döndü. Kendisi bunu şöyle anlatır:

“Yola çıkıp arkalarından yetişmeyi düşündüm. Keşke yapmış olsaydım! Fa­kat bu da mümkün olmadı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bu gazaya gittikten sonra insan­lar arasına çıktığımda kendime arkadaş olarak ancak münafıklık damgası vu­rulmuş kimseleri yahut Allah’ın mazur gördüğü âcizleri görmem beni keder­lendirdi…”

Tebük’e varıncaya kadar onun ismini anmayan Hz. Peygamber, orada Kâ’b’ın ne yaptığını sordu. Müslümanlardan biri, “Elbiselerine ve boyuna bakıp gurur­lanması onu cihat yolundan alıkoydu!” deyince, Ashâb’dan Muâz bin Cebel he­men müdahale ederek Kâ’b hakkında iyilikten başka bir şey bilmediklerini söy­ledi. Bu cevap üzerine Hz. Peygamber sükût etti.

Sefer sona erip de Müslümanlar Medine’ye doğru harekete geçince, Kâ’b’ı müthiş bir endişe ve telaş kapladı. Re­sû­lul­lah dönünce ona ne diyeceğini düşü­nüyordu. Bu arada aklına birçok mazeret geliyor, ama o Re­sû­lul­lah’a yalan söylemeyi nefsine yediremiyordu. Nitekim “Re­sû­lul­lah’ın Medine’ye geldiği” ha­beri ulaşınca Kâ’b doğruca Peygamberimizin huzuruna gidip ona hakikati oldu­ğu gibi söylemeye karar verdi. Yanına vardığında selam verdi. Re­sû­lul­lah dargın kimseler gibi acı bir tebessümle ona, niçin gazadan geri kaldığını sordu. Kâ’b şu cevabı verdi:

“Yâ Re­sû­lal­lah! Allah’a yemin ederim ki, sizden başkası, yani ehl-i dünyadan birisi­nin yanında bulunsaydım, özür beyan ederek onun gazabından kurtulabi­leceğimi zan­nederdim. Zira söz söylemesini bilirim. Vallahi biliyorum ki, bu­gün yalan söyleyip sizi memnun etsem de Allah sizi bana gücendirebilir! Eğer doğrusunu söylersem siz bana kızacaksınız; lakin ben doğruyu söylemekle Al­lah’tan hayırlı netice beklerim. Yemin ederim ki, gazadan geri kalmam için hiç­bir özrüm yoktu. Hiçbir zaman, sizden ayrılıp kaldığım zamandakinden daha kuvvetli ve zengin değildim.”

Hâlbuki Kâ’b’ın gözleri önünde 80 kadar kişi yalan mazeretlerle Pey­gamberimizin huzuruna çıkmışlar, Peygamberimiz de bunların bu mazeretleri­ni kabul ederek onlar hakkında istiğfar etmiş ve kalplerinde yatan niyeti Allah’a havale etmişti. Fakat Kâ’b, Allah ve Resûl’ü huzurunda doğruluktan ayrılma­dı.

 Bu cevaptan sonra Re­sû­lul­lah ona, Allah’ın hükmü vahyedilinceye kadar bek­le­me­sini söyledi. Onunla birlikte iki sahabiye daha aynı şey söylenmişti. Bu zatların hâlleri etrafa yayılınca, herkes onlara yabancı gibi davranmaya başladı. Diğer iki sahabi evlerine kapanmayı tercih ederken, Kâ’b cemaatle namazlara iştirak etti, çarşıları dolaştı. Ama hiç kimse onunla konuşmuyordu. Re­sû­lul­lah’a yakın yerlerde oturmaya dikkat ediyor ve bu esnada onun çehresine bakmaya çalışıyordu. Ama her defasında Peygamberimiz ondan yüzünü çeviriyordu. Bu hâlden iyice bunalan Kâ’b, amca oğlu Ebû Ka­tâde’ye gitti ve ona, “Ebû Katâde! Allah için soruyorum: Allah’ı ve Resûlünü ne kadar sevdiğimi biliyor musun?” diye sordu. Cevap alamadı. Birkaç defa daha sordu. Ebû Katâde kısa cevap ver­di: “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” Bunun üzerine Kâ’b mahzun bir şekilde, gözyaşları içinde oradan ayrıldı.

Günler geçti, haftalar birbirini kovaladı. Kimse kendisiyle bir tek kelime ko­nuş­muyor, Kâ’b işin nereye varacağını bilemiyordu. Bu arada, Kâ’b’ın imtihanı­nı daha da çetinleştiren bir hadise ortaya çıktı: Kâ’b 50 gün devam eden bu ıstırap verici bekleyiş devresinde Gassan’daki Kıptî liderlerinden bir mektup aldı. Mektupta şöyle deniyordu.

“Efendinizin size uygunsuz muamelede bulunduğunu duydum. Allah sizi, hu­kukun çiğnendiği ve kıymetin bilinmediği bir yerde bırakmasın. Yanımıza ge­lin, size ikramlarda bulunuruz.”

Bir tarafta haftalardır yüzüne bakmayan bir Peygamber ve kendisiyle konuş­mak tenezzülünde bile bulunmayan arkadaşları, diğer bir tarafta da izzet, ikram ve haşmet teklif eden bir davet vardı. Düşman, Kâ’b’ın bu zayıf ânını değerlen­dirmek istiyordu. Böyle sıkıntılı bir zamanda böyle cazip bir teklife kim hayır diyebilirdi? Fakat Kâ’b tereddütsüz, Re­sû­lul­lah’ı tercih etti. Ve Kıptî liderinin mektubunu yırtıp attı.

Tam bu esnada, Kâ’b’ın durumunu daha da zorlaştıran bir emir daha geldi: Peygamberimizin gönderdiği bir elçi ona, zevcesinden uzak durmasının istendi­ğini haber veriyordu. Kâ’b hanımını boşamayacak, ama ondan ayrı yaşayacak­tı.

Çile biteceğine daha da şiddetleniyordu. Aynı emir diğer üç sahabeye de gönderilmişti. Fakat bu emir de Kâ’b ve arkadaşlarının Re­sû­lul­lah’a bağlılığı­nı sarsmadı. İşledikleri hatanın pişmanlığı içinde bütün ruhlarıyla Allah’a yal­varıp istiğfar ediyorlardı. Ama müminler cemaatinden ayrılmak, Allah ve Resülünü terk etmek akıllarından bile geçmiyordu. İmanları böyle bir davranışa müsaade etmiyordu. Bundan sonrasını Kâ’b Hazretleri şöyle anlatır:

“Ahalinin bizimle konuşmalarının yasaklandığı günden 50 gece sonrasında, gecenin sabahında sabah namazını kıldım. Ruhum çok sıkılmış ve bulunduğum yere sığamaz bir vaziyette oturuyordum. Âdeta yerle gök arasında sıkışmış ve gidecek hiçbir yeri kalmamış gibiydim. Tam bu esnada bir ses işittim: ‘Ey Mâlik’in oğlu Kâ’b, müjde, müjde!’ Kurtuluş günü gelmişti. Hemen secdeye ka­pandım.”

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sabah namazından sonra, bu üç sahabinin tövbelerinin kabul edildiğini halka ilan etmişti. Bunun üzerine sahabiler müj­deyi kardeşlerine ilan etmek için yarışırcasına koştular ve Kâ’b’la birlikte diğer iki sahabiye müjdeciler gönderdiler. Haberi alan Kâ’b hemen Re­sû­lul­lah’ın ya­nına koştu. Bu esnada yolda karşılaştığı sahabiler sevinç içinde onu tebrik edi­yor, “Allah’ın affı sana mübarek olsun!” diyorlardı. Peygamber’in yanına varıp selam verdiğinde, Re­sû­lul­lah yüzü sevinçten pırıl pırıl parlayarak şöyle dedi:

“Annen seni doğurduğundan beri üzerinden geçen günlerin en hayırlısıyla se­ni müjdelerim!”

Daha sonra Hz. Kâ’b, mallarının meşguliyet sebebiyle seferden geri kaldığını söyle­ye­rek, tövbesini tamamlamak için malının tamamını sadaka olarak ver­mek istedi. Bunun üzerine Tevbe Sûresi’nin 103. âyeti nazil oldu. Âyette, onla­rın malından zekât alınması emrediliyor, bu suretle Hz. Kâ’b ile iki arkadaşının kendilerini temize çıkaracakları ve mallarına bereket verileceği belirtiliyordu. Böylece, sahabilerin tövbelerinin kabulünden dolayı sevinçten yüzü ay parçası gibi parlayan Peygamber Efendimiz, Hz. Kâ’b’a, malının bir kısmını kendisine ayırmasını tavsiye buyurdu. Bunun üzerine Hayber’deki arazisini elinde bıraka­cağını söyleyen Kâ’b şöyle dedi:

“Allah beni ancak doğruyu söylemem sayesin­de kurtardı. Hayatta kaldığım müddetçe doğruyu söylemek de tövbemin tama­mıdır.”

Görüldüğü gibi, insanların en mükemmellerinden biri, diğer bütün müminlerin cemaat hâlinde yekvücut olarak iştirak ettikleri bir gazaya ihmali yüzünden katılmayınca Allah’ı ve Resûlünü darıltma tehlikesiyle karşı karşıya geliver­miştir. Nitekim Re­sû­lul­lah iki aya yakın bir zaman içinde yüzüne hiç bakma­mış, müminler bu müddet zarfında onunla hiç konuşmamışlardır. Küçük bir ih­mali onu, “önceki gazalarda kazandığı sevap ve itibarın silinmesi” gibi müthiş bir neticenin eşiğine getirivermiştir. Eğer samimiyeti ve doğru sözlülüğü ile kalbinin derinliklerinde duyduğu pişmanlık hissi ve tövbesi olmasaydı, önceki hiz­metleri belki de işe yaramayacak, onu büyük bir hüsrana götürebilecekti.

Peygamberimizin şairlerinden olan Hz. Kâ’b, Hicret’in 50. yılında Muâviye’nin (r.a.) hilafeti zamanında 77 yaşındayken vefat etti.[1]

Allah ondan razı olsun!

_______________________________________________
[1]Sîre, 4: 175-181; Müsned, 3: 456-459; Üsdü’l-Gàbe, 4: 247-248; Müstedrek, 3: 441.

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Kategori:
Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun