Hz. Peygamberin, Allah’tan başkasına uymayacağı kesinken neden uyarı alıyor Allah’tan?

Soru Detayı

​(Bakara 120  Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: "Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur." Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.
Bu ayette Allahu teala Peygamberimizi uyarmıştır, Peygamberimiz zaten Allah’tan Cebrail aracılığıyla vahiyler alıyor onun yolunun doğru olduğunu biliyor, kendisinin peygamber olduğunu biliyor ve Allah’tan başkasına uymayacağı kesinken neden uyarı alıyor hala Allah’tan?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: "Asıl doğru yol ancak Allah'ın yoludur." Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır.” (Bakara, 2/120)

Alimler bu ayetin bir çok şeye delalet ettiğini söylemişlerdir. Bunlardan biri de soruda geçen konuya cevap niteliğindedir:

Allah'ın bir kuluna, yapmayacağını bildiği bir iş konusunda, tehditte bulunması caizdir. Örneğin, Allah, Hz. Peygamber (asm)'in Yahudi ve Hristiyanların heva ve heveslerine uymayacağını biliyordu. Bununla beraber, onu bundan dolayı tehdit etmiştir. Bunun bir benzeri de Allah'ın, "Eğer müşrik olursan amellerin boşa gider." (Zümer, 65) ayetidir. Hz. Peygamberi bu fiilden men edenin veya men eden şeylerden birinin bu tehdit olması ihtimalinden dolayı, bu tehdidin yapılması yerinde olmuştur. (bk. Razi, Mefatih, ilgili ayetin tefsiri)

Ayrıca bu hitapta iki şekil söz konusudur:

1. Bu hitap baştan beri hitabın kendisine yönelik olması dolayısıyla Hz. Peygamber (asm)'e yöneliktir.

2. Hz. Peygambere yönelik olmakla birlikte kasıt onun ümmetidir. (bk. Kurtubi, Tefsir, ilgili ayetin tefsiri)

"Din" diye çevrilen millet kelimesi, "Allah'ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah'a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip gelenekleştirilmiş şekli" anlamına gelir.

Başka bir tanıma göre millet, Allah'ın koyduğu kuralları ve ilkeleri, din de kişinin uyguladığı kuralları ve ilkeleri ifade eder.

Buna karşılık dinin aslî biçimine olduğu gibi, az çok yozlaştırılmış şekline de millet denilebilir. Nitekim ayette millet kelimesinin, ikisi de tahrife uğramış olan Yahudilik ve Hıristiyanlık için kullanılmış olduğunu görüyoruz.

Milletin dinden bir başka farkı da, sadece bir peygambere veya bir topluluğa nispet edilebilir olmasıdır. Mesela "İbrahim'in milleti, Hristiyan milleti, İslam milleti" denilebildiği halde "Ahmet'in milleti, Ali'nin milleti" denilmez; buna karşılık din kelimesi her durumda kullanılır. Ayrıca Allah'ın dini (dînullah) denilir, fakat Allah'ın milleti (milletullah) denilemez. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "mll" md.)

Bir önceki “Doğrusu (ey Peygamber), biz seni hak ile desteklenmiş bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Yakıcı azaba mahkum olanlardan sen sorumlu değilsin.” mealindeki 119. ayette buyurulduğu gibi, Hz. Muhammed (asm), gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar için bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine'deki Yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber'e ve İslâm'a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu di­nin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir.

Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir.

Bu yol ise Allah'ın yoludur; O'nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ resulüne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık Yahudilerin veya Hristiyanların arzularına uymak, İslâm'la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah'ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur.

Ayette bu uyarıyı ifade eden bölümde Hz. Peygamber'e hitap edilmekteyse de, onun böyle bir sapma göstermesi mümkün olmadığından asıl muhatap Müslüman bireyler ve topluluklardır.

Yahudilerle Hristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça Müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kuran-ı Kerîm'in bu tespiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir.

Nitekim Müslümanlar kendi topraklarındaki Ehl-i kitaba karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta zaman zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, Müslüman İspanya'nın (Endülüs) işgalinden başlamak üzere istila ettikleri bütün İslam ülkelerinde yahudi ve hıristiyan yönetimler Müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir.

Ayrıca Hristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi Hristiyanlaşmış Türkleri benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkleri hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat'tan bu yana Türklerin göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima sonuçsuz kalmış ve Türklerin aleyhine işlemiştir,

Hıristiyan dünyanın diğer Müslüman milletler, hatta Hristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hristiyan Batılılar'ın Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, Müslümanları da Hristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm'a ve Müslümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmakta; bu yüzden bir kısmı iyi niyete dayalı dinler arası diyalog ve benzeri teşebbüsler de ya sonuçsuz kalmakta veya Müslümanlar aleyhine bir komplo şüphesini haklı çıkaran işaretler taşımaktadır.

Bütün bu tespitler Yahudilere ve Hristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir.

Her iki aşırılık da en başta Kuran-ı Kerîm'in öğretisine aykırıdır. Zira Kuran Müslümanlara bir taraftan "Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur" (Mâide 5/8) derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz ayette görüldüğü gibi, "Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır" der.

Şu halde Müslümanlar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm'ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bîr kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme iradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır. (bk. Kuran Yolu, ilgili ayetin tefsiri)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
305 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun