Her bakan görür mü?

Tarih: 21.04.2026 - 15:32 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Anlatılır ki, akıl hastanesine yeni gelen birisi, bir topluluğun sıraya girip bir pencereden dışarıya baktıklarını görmüş. O da merakla kuyruğa girmiş. Sıra kendine geldiğinde pencereden bakmış bakmış, ama boş bir duvardan başka bir şey görememiş. Önündekine “Ben baktım ama bir şey göremedim. Siz burada ne görüyorsunuz?” diye sormuş. O da demiş: “Biz yıllardır bakıyoruz henüz bir şey göremedik, sen bir defa bakmakla göreceğini mi sanıyorsun?”

Yunus Emre -bu bağlamda âdeta hayatı özetler bir şekilde- bir şiirinde şöyle der:

“Dünya bir penceredir.

Her gelen baktı geçti.”[1]

Temsildekiler akıl nimetinden mahrumdurlar ve boş bir duvara bakmaktadırlar. Bizler ise akıllı varlıklar olarak zerreden yıldızlara kadar her biri aklı hayran bırakan sanat inceliklerine sahip şu âlemi seyir ve temaşa etmekteyiz. Görebilenler için şu âlem, her satırı binler manalar ifade eden muhteşem bir kitaptır.

İnsan dünyaya hiçbir şey bilmez bir halde gelir. Ama ruhunda âdeta sonsuza açılan bir bilgi kapasitesi vardır. Göz, kulak gibi duyuları onu âleme muhatap eder. Gördükleriyle, duyduklarıyla daima yeni yeni şeylere muhatap olur. Bunları aklıyla ve tecrübeleriyle değerlendirir. Böylece duyulara hitap eden âlemin ötesinde manalara açılır. Kendi bilgi birikimini ömür boyu kullandığı gibi, topyekûn beşerin bilgi birikimi olan bilimlerden de yararlanır, âlemdeki kanunları ve sırları görmeye ve bulmaya çalışır. Kendi iç dünyasında bu bilgileri yoğurur, âleme ve âlemde olup biten durumlara karşı bir bakış kazanır. Bunu yaparken düşünen insanların ortaya koyduğu felsefeden de istifade eder.

Öğrendiği her şey onun hayretini artırır. Ama bilim ve felsefe ile işin içinden tam da çıkamaz. Çünkü eşya ve olayları hemen herkes “kendi birikimi, hayat felsefesi, hususi mizacı…” gibi etkenler altında değerlendirmektedir. Bu durumda aklının yanı sıra kalbiyle ve vicdanıyla dine yönelir, onun rehberliğinden yararlanır.

Feridüddin Attar, Mantıku’t-Tayr isimli eserinde şöyle bir temsil anlatır:

Hüdhüd isimli kuş, diğer kuşları Kaf Dağının ardındaki padişahın has sarayına, huzuruna davet eder. Kuşların bir kısmı sudan bahanelerle bu daveti reddeder. Diğerleri Hüdhüd’ün rehberliğinde yola koyulurlar. Sefer esnasında zaman zaman mola verilir. Bir kısım kuşlar mola verilen yerin güzelliğine dayanamayıp daha ileri gitmek istemezler, “Burası bize yeter” derler. Diğerleri yola devam ederler. Fakat yol uzundur. Uçsuz-bucaksız çöller aşılacak, engin deryalar geçilecektir. Kuşların büyük bir kısmının kondisyonu bu seferi tamamlamaya yetmez, yolda vefat ederler. Neticede otuz kuş seferi başarıyla bitirir, huzura kabul edilirler.[2]

Bu temsil, insanın gerçeğe yönelmesi ve onu bulmaya çalışmasının bir sembolü gibidir.

Değerli mütefekkir Cemil Meriç, gerçeğe ulaşmanın zorluğunu metaforik bir üslupla şöyle ifade eder:

"Bir adam meçhule tırmanıyordu. Sisyphe'e[3] benziyordu uzaktan.

Bir adam meçhule tırmanıyordu topraktan.

Arkası uçurum, yanları duvar.

Kaç sabah güneşle selamlaştılar, kaç akşam yıldızlar fenerleri oldu, bilmiyor.

…Ve adam tırmanıyordu. Musa'nın gözünü kamaştıran nur, kavurdu gözbebeklerini... Ve meçhule tırmanan adam, kelime oldu."[4]

İnsanoğlunun düşünce tarihi, bir yönüyle gerçeği arayış tarihidir. İnsan, bir taraftan ruhunun derinliklerine ulaşmak isterken diğer taraftan mikro ve makro âlemin esrar perdesini aralamaya gayret gösterir.

"Büyük cevapları bulanlar, büyük soruları olanlardır." [5] Varlık âleminin sırlarını çözmeye çalışmak, insanın en ulvî zevklerinden biridir. Hatta denilebilir ki, insan bu yolda gayret göstermekle insandır. Bu sebeple, daha fazla gecikmeden bilim, felsefe ve dinden istifade ederek âlemin sırlar perdesini aralamaya başlamalıyız.


[1] https://yunusemresiirleri.com/siir/sular-hep-akti-gecti.html

[2] Bkz. Feridüddin Attar, Mantıku't- Tayr. Eser Abdülbaki Gölpınarlı tarafından iki cilt olarak Türkçeye tercüme edilmiştir. MEB. Yay. Ankara, 1990.

[3] Sisyphe, efsanevi bir kraldır. Cehennemde iri bir kayayı dik bir dağın tepesine çıkarmak zorundadır. Tepeye varır varmaz, kaya aşağı yuvarlanır... Bu zorlu uğraşı böylece sürer gider. Gerçeğin zirvesine çıkmak da bunun gibidir. Bkz. Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay. İst. 2005, s. 277.

[4] Meriç, Bu Ülke, s. 179.

[5] Selahaddin Şimşek, Özdeyişler, Zafer Yay. İst. 1996, s. 42.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun