İlk Örnek Böyle Verildi


Bundan on dört asır evvel İslâmın doğuşunu zaruri kılan sebep ve şartları tetkik ederken, o günkü dünyanın iki büyük devletindeki idari ve adli durum dikkatimizi çekmektedir.


Biri, ateşe tapan İran Şehinşahlığı, diğeri, koyu Hıristiyanlığı temsil eden Roma İmparatorluğu.
Bir gün İran hükümdarı, yeni koyduğu vergileri anlatmak için halkı topladığı bir meydanda konuşurken, fakirin birinin şöyle bir feryadına muhatap oluyor:


– Efendimiz, Suyu kurumuş kuyulardan, meyve vermeyen ağaçlardan, ekin bitmeyen tarlalardan da vergi alacağım. diyorsunuz; benim gibi hep kuraklık arazide yaşayan bir fakir bu ağır yükün altından nasıl kalkabilir?..


Halkın içinde şahsına hakaret edildiğini, adaletinin küçümsendiğini ileri süren İran hükümdarı, zavallı fakiri kalabalığın gözleri önünde ateşe attırarak yaktırmaktan asla vicdan azabı duymuyor, ne kadar haklı ve masum olursa olsun dilek ve rica sahibinin canına kıymakta tereddüt göstermiyordu.


İslamın doğduğu günlerde ateşperest İranda adalet, devlet ile halk arasındaki münasebet bu fecaatte idi.

Ne halk hükümdardan adalet isteyebiliyor ve ne de hükümdar milletin yalvarıp inlemesine bir değer vermek ihtiyacını duyuyordu.


O günkü koyu Hıristiyan Doğu Roma İmparatorluğunun merkezi olan İstanbulda da, durum aynı fecaatte idi. İmparator, Süleyman aleyhisselamı geçmek iddiası ile inşasına başlattığı Ayasofya Kilisesinde, ülkesinin bütün halkını kamçı zoru ile çalıştırmak istiyor; bu cebri mesaiye iştirak etmek istemeyenler, Sultanahmed Meydanındaki hipodromda yağız atların kuyruklarına bağlanarak paramparça ettiriliyordu. Bu vahşetleri derin bir çaresizlik içinde seyreden diğer işçiler, zaruri bir tevekkülle gece gündüz kralın angaryasında bedava çalışmaya devam zorunda kalıyorlardı.


O günkü dünyanın yönetim hali aşağı yukarı böyleydi.

İşte burada birazcık durup da bir de İslâmın getirdiği devlet ve hükümet anlayışına, halkın hükümete, hükümetin halka karşı takındığı tavra bir göz atacak olursak, durumun diğer devletlerle mukayese edilmeyecek kadar faklı olduğunu müşahede ederiz.


Şöyle ki:

İslamın yüce Peygamberi ve en dirayetli devlet idarecisi, Müslümanları mescidine toplayarak hesap verdiği bir hutbesinde:

– Ey Müslümanlar, idarenizde bulunduğumdan beri kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun.


– Kimin namusuna sövmüşsem, işte şerefim, gelsin sövsün.

– Kimin malını almışsam, işte malım, gelsin alsın.

– Sakın içinizden biriniz demesin ki, hakkımı alacaktım; ama Resulüllahın darılacağından korktum, çünkü benim inancımda ve yaradılışımda hakkını isteyene darılmak yoktur.

Bundan sonra Allahın Resulü şöyle devam ediyor:

– Şunu iyi biliniz ki, benim en çok sevdiğim kimse, benden hakkını alan, yahut da helal eden kimsedir; ancak bu şekilde Rabbimin huzuruna -üzerimde başkasının hakkı olmadan- tertemiz çıkabilirim.


Bu sırada dinleyenlerden biri ayağa kalkarak:

– Ya Resulallah! Benim zatınızdan üç dirhem alacağım var.” diyor ve bu isteğinden dolayı yanındakiler onu asla ayıplamadıkları gibi, kendisi de hiçbir korku ve endişe hissetmiyor. Halbuki diğer milletlerde bu hareketin cezası en azından ya diri diri ateşe atılmak, yahut da vahşi atların kuyruklarına bağlanarak dere tepe sürüklettirilip paramparça ettirilmek iken, Allahın Resulü, bakınız ne diyor:

– Biz kimseyi yalancılıkla itham etmeyiz, söylediğin doğru mu, eğri mi, diye yemin de teklif etmeyiz. Fakat şu anda hatırlayamadığım bu borcum nereden kaldı, hatırlatır mısınız?


Adam cevap veriyor:

– Hani size bir fakir gelerek para istemişti de, sizde bulunmadığından emriniz üzerine ben vermiştim!


Bu izahtan sonra Resulüllahın cevabı şu oldu:

– Amcamın oğlu Fazlı, borcumu hemen ver!


Görülen odur ki:

20 Nisan 571de dünyayı şereflendiren Efendimizin bir yönetici olarak yaptığı bu tarihi konuşması, doğumundan 1400 sene sonra da insanlığın ufkunda bayrak bayrak dalgalanmaktadır. Beşeriyet varabilse, Onun gösterdiği bu hem Hakka, hem de halka hesap veren yönetim idealine varacaktır.

Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun