Çocuklarda Sorumluluk Duygusu ve Kişilik Gelişimi



"O DAHA ÇOCUK, KENDİ BAŞINA KARAR VEREMEZ"

‘Sorumluluk’ kelimesi bize ne anlam ifade ediyor? Bir başka
deyişle, sorumluluğunu bilen bir çocuktan neler bekleriz?

İlköğretim dördüncü sınıfa giden bir öğrencinin annesi çocuğuyla övünürken şöyle
diyordu: "Benim oğlum sınıfının birincisidir. Derslerini bitirmeden içi
rahat etmez. Sözümüzden dışarı çıkmaz. Nazik ve saygılıdır. Odası ve eşyaları
daima temiz ve düzenlidir. Boş zamanlarında müzik dersleri aldırıyoruz, çok
iyi piyano çalar. Elimizden geldiğince ona herşeyin en iyisini vermeye çalışıyoruz.
Kısacası, beyefendi, benim oğlum sorumluluklarını bilen bir çocuktur."

Anneyi dinledikten sonra, "Hanımefendi," dedim, "bu saydığınız
özellikler bizim pedagojik anlamda ifade ettiğimiz sorumluluk kavramına girmez.
Biz, sorumluluk derken daha başka şeyler kastederiz. Pedagojide çocuğunuzun
müzik dersleri alması fazla önemli değildir. Önemli olan, müzik dersleri almaya
kendisinin karar verip vermediği, yani buna istekli olup olmadığıdır."bebek

Anne bu açıklamamı anlamsız bulmuş olacak ki, itiraz etti:
"O daha çocuk efendim, kendisi nasıl karar verecek?" (Evet, anne babaların
çocuk adına karar verirken sığındıkları savunma budur: "O daha çocuk, kendi
başına nasıl karar verecek?")

Anneye sordum: "Çocuğunuzun derslerine yardım eder misiniz?"

Hanımefendi gururla cevap verdi: "Elbette, dersleri o kadar ağır ve ödevleri
o kadar çok ki, bizim yardımımız olmadan bitiremez." (Evet, çoğu anne babalar
da böyle yapıyor, çocuklarının ödevi bitmeden içleri rahat etmez.)

Sormaya devam ettim: "Çocuğunuz yazılı veya sözlü bir sınavdan düşük not
aldığını söylese ne yaparsınız?"

Anne böyle bir soru beklememiş olacak ki, şaşırdı. Sesini yükselterek, "Benim
çocuğum zayıf not almaz" dedi, "çünkü o çok çalışıyor." (Evet,
çoğu ailelerde çocuğun zayıf not alma özgürlüğü yoktur. Zayıf alan çocuk sorumluluğunu
yerine getirmemiş sayılır, bu yüzden cezayı veya en azından azarlanmayı hak
etmiştir.)

Sorumluluk ile kişilik birbirini tamamlayan iki özelliktir. Kişilik sahibi olunmadan
sorumluluk kazanılamaz. Peki, nedir kişilik? Söz sahibi olmak, kendi başına
karar verebilmek, istemediği bir teklifle karşılaştığında ‘hayır’ diyebilmek,
adam yerine konmak, kendisine saygısı ve özgüveni olmak, sevildiğini ve önemsendiğini
bilmek... Bir öğrenci çok çalışıyor, iyi notlar alıyor, anne babasına ve öğretmenlerine
karşı saygılı davranıyor olabilir; bu onun sorumluluk sahibi biri olduğu anlamına
gelmez.

Sorumluluk duygusu ana rahminde başlar dersem, fazla abartmış olmam. Son araştırmalar,
ana rahmindeki embriyonun annenin duygularını hissettiğini ve paylaştığını gösteriyor.
Buna göre, irade dışı ana rahmine düşmüş bir embriyo annenin hamileliği arzu
etmediğini hissedecek, doğumdan sonra anneye karşı evlatlık sorumluluğu duymayacaktır.

"ONUN İÇİN DOĞRU OLANI YAPIYORUZ"

İstenen ve arzu edilen bir çocukta neden sorumluluk duygusu
gelişmez? Çünkü, anne baba, "Çocuktur, anlamaz; biz onun adına doğru olanını
yapıyoruz" diyerek çocuğun bütün sorumluluklarını üzerlerine alırlar. Yemeğinden
giyimine, ev ödevlerine, hobi ve arkadaş seçimine kadar, çocuk adına herşeye
anne baba karar verir. Bu kararlara uyan çocuk sevilir, uymayan çocuk sevilmez.
Eğer anne "Tabağındakini bitirmeden sofradan kalkmayacaksın!" diyorsa,
yemeği sevmediği veya tok olduğu halde tabaktakini bitiren çocuk, söz dinleyen,
sevilen, uysal, sorumlu bir çocuktur. "Hayır, ben bu yemeği sevmiyorum;
sevmediğim bir yemeği bitirmek zorunda değilim!" diyen çocuk da sevilmeyen,
dikbaşlı, sorumsuz bir çocuktur. Bir gün erkek kardeşimin evinde iken, gelin
hanımın elinde yemek dolu kaşıkla çocuğu kovaladığını gördüm. Sizin anlayacağınız,
zorla yemek yedirmeye çalışıyordu. Gülerek çocuğa seslendim: "Koş aslanım,
yakalanma; acıkma özgürlüğü adına koş!"

Konferanslarımda hanım dinleyicilerime (kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla
kabilinden) diyorum ki: "Eğer yemek seçen, her yemeği beğenmeyen mızmız
bir kocanız varsa, bunun sorumlusu kaynanalarınızdır. Adamcağıza çocukluğunda
acıkma özgürlüğü tanımamış, zorla ağzına mama ve yemek tıkıştırmışlardır."

Anne baba ile çocuklar arasında, kişilik ve sorumluluktan kaynaklanan problemler
çoğunlukla ilkokuldan sonra başlıyor. İlkokul sıralarında bize gelip de çocuklarının
ders çalışmamasından ve söz dinlememesinden yakınan veliler çok azdır. Anne
baba ile çocuk arasındaki çatışmalar neden daha önce değil de ortaokul ve lise
sıralarında ortaya çıkar acaba?

Millî
Eğitim Bakanlığı müfettişleri ilkokul ve ortaokul kelimelerini telaffuz etmemize
kızıyorlar, "İlkokul ve ortaokul yok; ilköğretim var!" diyorlar. Kendi
açılarından haklı olabilirler, ancak çocuk davranış bilimleri açısından bir
yıl bile uzun bir zamandır. Öyle ki, çocuk gelişimini anlatırken bazen aylara
inmek zorunda kalırız. Sekiz yıl gibi uzun bir zamanı ‘ilköğretim’ adı altında
nasıl tek peryotta ele alabiliriz? İlkokul ile ortaokulu ayırmadığımız zaman
‘ön-ergenlik’ çağını anlatamayız.

Çocukların ders çalışmamaları ve söz dinlememeleri, bir başka deyişle anne baba
ile çatışmaya girmeleri, ön ergenliğe geçişte (12-14 yaşlarda) başlıyor. Bu
da, tahmin edeceğiniz gibi, ortaokul sıralarına rastlıyor. Peki, ergenliğe geçişte
bütün çocuklar anne baba ile çatışma yaşar mı? Hayır, hepsi yaşamaz. Kişiliği
gelişmiş, kendine güveni olan, ailede kendisine değer verildiğini ve sevildiğini
bilen, sorumluluk duygusu kazanmış çocuklar ergenliğe geçişi kolay atlatırlar.
Bu çocuklara ders çalışmalarını hatırlatmaya, tepelerine dikilip ödevlerini
yaptırmaya gerek kalmaz.

Çocukta kişilik gelişimi doğumdan itibaren başlar ve altı yaşlarında büyük çapta
tamamlanmış olur. Buna göre bir çocuk okula ya silik, bağımlı, gölge bir kişilik
ya da kendine özgüveni olan, sorumluluk sahibi, bağımsız bir kişilik kazanmış
olarak başlar.

Gölge kişilikli çocuk anne baba yardımı olmadan ödevlerini yapamaz. Devamlı
anne baba kontrolünde ders çalışır. Okulda öğretmeninden ‘aferin’ veya ‘yıldız’
aldığı zaman eve gelir gelmez anne ve babasına aldığı ‘aferin’i ve ‘yıldız’ı
haber verir, onları sevindirir. Çünkü bu aferin veya yıldız kendisine ait değil,
anne babaya aittir. Güdümlü bir kişiliğe sahip çocuklar ders çalışma alışkanlığı
kazanamadıkları gibi, aldıkları başarılardan da zevk duymazlar. Başarı gibi
görünen bütün çabaları anne babalarını memnun etmek ve onların sevgisini kazanmak
içindir. Sınavda zayıf aldıkları zaman, zayıf aldıkları için değil, anne babanın
sevgisini ve desteğini kaybetmekten korktukları için üzülürler.

"HAYIR, ÖYLE DEMEK İSTEMİYORSUN"

Anne baba olarak çocukların duygularını rahatça ifade etmelerine
izin vermediğimiz zaman ilk hatamızı işlemiş oluyoruz. Dört yaşlarında bir kız
çocuğu, yeni doğan kardeşini kıskandığını şu sözlerle açığa vuruyordu: "Anneciğim
bu çirkin bebeğin ağlamaları beni sinir ediyor, götürüp hastaneye geri verelim."
Anne, gülerek, "Aslında bunu yapmamızı istemiyorsun, değil mi? Daha bu
sabah kardeşini sevdiğini söylemiştin, unuttun mu?" diyerek çocuğun duygularını
bastırıyordu. Anne burada gerçek dışı davranmış, çocuğun duygularını inkâr etmişti.
Bu yaklaşımla çocuğun kıskançlık duygusunu yok edeceğini zannediyordu. Anne,
çocuğun duygularını inkâr etmek yerine şöyle diyebilirdi: "Neden onu hastaneye
geri götürmemizi istiyorsun? Yoksa onu senden daha çok sevdiğimizi mi sanıyorsun?"

Bir öğretmen arkadaş anlatıyor:yardim

"Okumuş insanlar olarak biz bile çocuk eğitiminde hata
yapıyoruz. Dün akşam, ilkokul üçüncü sınıfa giden kızımla eşim arasında geçen
bir çatışmaya şahit oldum. Kızım yatmaya giderken annesi bağırdı: ‘Ödevini yaptın
mı?’ Çocuk kızgın bir ses tonuyla ‘Evet yaptım!’ diye karşılık verdi. Annesi,
‘Ama ben görmedim’ dedi. Çocuk sesini iyice yükselterek, ‘Yaptım diyorum ya!’
diye bağırdı. Kızım tepki göstermekte haklıydı, annesi kendisine güvenmediği
için onuru incinmişti. Ancak eşim mantıklı düşünmek yerine otoritesini kullanmaya
yöneldi: ‘Bacak kadar boyunla annene nasıl cevap veriyorsun, gelirsem yanına
o bağıran ağzını yırtarım!’ Çocuğun yanında eşimi eleştirmek istemediğim için
yumuşak bir sesle, "Hanım, kızımız yalan söylemez, yaptım diyorsa yapmıştır,
birbirinizi üzmeyin" dedim. Eşim aynı kızgınlıkla bana döndü. ‘Bu çocuğu
sen şımartıyorsun! Senden yüz bulduğu için bana böyle cevap veriyor,’ dedi.
Bu şartlar altında problemi çözmek mümkün değildi. Ne yapacağımı bilemedim.
Üçümüz de gergin bir gece geçirdik."

Çoğu anne babalar çocuğa nasıl yaklaşacaklarını bilemiyorlar.
Kaş yapayım derken göz çıkardıklarının farkında değiller.

"O ZAYIF ALIYOR, BEN ÜZÜLÜYORUM"

Çocuk ilkokula başladığı günden itibaren, sanki okula başlayan
kendileriymiş gibi, bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Ödevini yapmadığı
zaman anne baba huzursuz olur. Çocuğun tepesine dikilip ödevini yaptırmadıkça
içleri rahat etmez. Aslında çocuk adına sorumluluğu üstlenme tâ bebeklikten
itibaren başlar. Anne yedirir, anne giydirir, anne tuvalete götürür. Çocuk adına
herşeye anne baba karar verir. Çocuğa seçme hakkı verilmez. Tok olduğu halde
anne elinde kaşık çocuğun ağzına zorla mama tıkıştırır. Üşümediği halde üstüste
kazak giydirerek çocuğu terletir. Çocuğa hediye verildiğinde, çocuktan önce
anne baba atılır: "Amcaya teşekkür et."

Her ihtiyacı anne baba tarafından karşılanan, devamlı neyi nerede ve nasıl yapacağı
kendisine hatırlatılan, yanlış yaptığında azarlanan ve kınanan çocuklar gölge
bir kişiliğe sahiptir. Anne babaya sormadan bir iş yapamazlar, kendilerine güvenleri
yoktur. Karşılaştıkları bir problemi çözmekte güçlük çekerler. Böyle çocuklarda
okul korkusu çok yaygındır, okula uyum sağlamakta zorluk çekerler.

Sorumluluk duygusu kişilik gelişimiyle doğrudan orantılıdır.
Duygularını, tepkilerini rahatça ifade etmesine, gerektiğinde ‘hayır’ demesine
izin verilmeyen çocuklarda bağımsız bir kişilik gelişmediği için sorumluluk
duygusu da kazanamazlar. Aşırı korumacı ve müdaheleci anne babalar çocuklarında
köle bir kişilik geliştirdiklerinin farkında değildir. Kendi anne babalarından
böyle gördükleri için çocuk yetiştirmenin doğru yolu bu zannederler. Baskı ve
yönlendirme ile büyüdükleri için kendi duygularıyla bile nasıl başa çıkacaklarını
bilemezler.

Yeni evlenen okuyucularıma derim ki, bari anne ve babalarınızın
düştüğü hatalara siz düşmeyin. Çocuk eğitiminde yapılan hataları sonradan telafi
etmek mümkün değildir, çünkü çocuğun kişiliğine işlemiş bulunmaktadır. Aşırı
koruma ve müdahele ile çocuklarınızın kişiliğini öldürmeyin. Ölü kişilikli,
köle ruhlu insanların ne kendisine, ne insanlığa bir faydası olur. Köle zihinli
insanlar, emir almaya ve aldıkları emri yerine getirmeye alıştıkları için ancak
dikta rejimlerinin işine yarar.

Ali ÇANKIRILI

11330 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun