Bazı hadislerde geçen "İnanarak ve sevabını Allah'tan umarak" ifadelerini nasıl anlamalıyız? Ummamız ve istememiz gereken tek şey Allah rızası değil midir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Elbette esas olan Allah rızasıdır. Zaten, O'na İnanmak ve sadece O'ndan beklemek de, yapılan işlerin Allah rızası için olduğunun bir göstergesi olacaktır.

Hadislerde, soruda geçenlere uygun ifadeler geçmektedir. Bu hadislerden iki tanesi şöyledir:

“Kim inanarak ve karşılığını sadece Allah’tan umarak Kadir Gecesini ihya edip ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.”(Buhari, İman: 35; Tirmizî, Savm: 1)

"Kim, inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."(Buhari, İman 28, Müslim, Sıyam 203)

Amel ve ibadetlerin makbul olabilmesi için iki önemli şart vardır. Bunlardan birincisi Allah'a iman; ikincisi, ihlas ve samimiyet. Yani bir işi Allah rızasını gözeterek, karşılığını sadece Allah'tan bekleyerek yapmak, riya ve gösterişe kaçmamak. Bu iki husus hadislerde “imanen” ve “ihtisaben” kelimeleriyle ifade buyurulmuştur.

"İmanen" kelimesi; inanılması gerekli olan her şeye, oruçla alakalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte Allah’ın rızasına bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.

Evet, biz Allah’ın kullarıyız; Allah da bizim mabudumuzdur. Bizim O’na karşı yaptığımız şeyler O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. İbadetler de, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdardır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir.

Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını gördüğüne, dualarını işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, "Verirse verir, vermezse vermez." gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icabet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz "vermez" diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O’na inanmaktır. İnanacağız ki; samimiyetle ellerimizi kaldırdığımız zaman Allah onları boş çevirmez, yüzümüzü kara çıkarmaz, bizi mahcup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmemize vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, "imanen" kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.

"İhtisap" kelimesi de sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfatı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve gösterişlere girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır.

Gerçi, Sahabi anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Allah’tan dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; O’nun hakkı olduğu için kulluğumuzu O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, vazifemiz olduğu için onları eda etmeliyiz.

Haddizatında, Cenâb-ı Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, "Siz bana kullukta bulunun, ibadetlerinizi yerine getirin -ki bu sizin vazifenizdir-, ben de öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim." demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; "Kulluğunuzu yaparsanız benim üzerimde hakkınız olur." demiştir. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah’tır.

Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz.

Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, "ihtisap" tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için ibadet etmek gerektiğini ve mükâfatı O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.

"İnsan, inanmadan nasıl ibadet eder?" diye bir soru akla gelebilir.

Doğrudur. Ne var ki, gerçekten inanmadığı halde inanmış görünüp şu veya bu gerekçeyle birtakım güzel işler ve ibadetler yapanların varlığı da bir gerçektir.

Öte yandan insan, bir şeyin hak ve doğru olduğuna inanır ve yapar. Fakat ihlas ve samimiyetle değil, riya, gösteriş, korku, itibar vs. gibi birtakım geçici gerekçelerle yapar. Bu tür davranışlar her ne kadar ibadet ve iyilik gibi görünse de, onları işleyeni maksadına ulaştırıcı nitelik ve kıvama sahip değildir. Daha açık bir ifadeyle bu davranışlar makbul değildir.

İşte hadislerde işin çok önemli olan bu yönüne dikkat çekilmekte, ibadetlerin farziyyetine, faziletine, faydasına yürekten inanarak ve karşılığını sadece Allah'tan bekleyerek yani tam bir ihlas ve samimiyetle yapan kimselerin, geçmiş günahlarından arındırılacaklarını müjdelemektedir.

Alimler "geçmiş günahları" ifadesini "küçük günahlar" diye yorumlamışlardır.

Allah'a iman etmek ve mükafatını O'ndan beklemek (ihtisab) her ibadetin sıhhat ve makbuliyet şartıdır.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Allah rızası için yapılan ibadetle cenneti kazanmak veya azabtan kurtulmak amacıyla yapılan ibadet arasında fark var mı?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun