Ateizm nasıl bir hayat sunar?

Tarih: 14.04.2020 - 20:00 | Güncelleme:

Soru Detayı

İslam'ın sunduğu hayat ile Ateizm'in sunduğu hayatı kıyaslar mısınız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İman; hayata anlam katar. İnançsızlık ise boşluk ve can sıkıntısı verir.

İnsanların hayatta kalmaları ve ağır hayat şartlarını sürdürmeleri ancak yaşamaya değer bir amaca sahip olmalarıyla mümkündür. Yani ulaşılacak amacın, hayatın yükünü çekmeye değer olması lazım.

Bunun içindir ki İlkçağ felsefecilerinden günümüze kadar sayısız düşünlerin en temel sorusu, hayatın anlamının ne olduğudur. Daha doğrusu hayatta uğruna yaşamaya değer şeyin ne olduğudur. Çünkü yeme-içme, evlenme, iş, araba ve ev sahibi olmak gibi hedeflerin kişiyi tatmin etmediği bir gerçektir. Zira tüm bunlara ve daha fazlasına sahip olan inançsız kişilerin, bu amaçlarına ulaştıktan sonra kendilerini boşlukta hissetmeleri buna açık bir delildir.

Nitekim inancı olmayan zengin insanlar kısa bir zaman sonra hayatın yükünü çekemeyip ya uyuşturucuya sığınıyor veya intihara kalkışıyor. Emekli olup, dünya hayatının zevklerini tadamayan inançsız yaşlıların ötenazi istemelerinin ve onlarca sanatçı ve şarkıcının genç yaşta hayatın bir anlamı yok diye intihar etmesinin en önemli nedeni budur işte: Allah’tan kopuk bir hayatın anlamsızlığı.

Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şöyle izah eder:

Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın, cismiyle zahirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?” (Lemalar, 17. Lema)

Ama inançlı bir insanın ebedi hayat gibi, Allah’ın rızasını kazanmak gibi bir amacı olduğu için, dünyayı ahiretin bir tarlası gibi görür. Son nefesine kadar çalışma ve kazanma arzusu ile ahiretine daha çok erzak götürme çabası ona hayatı anlamlı ve çok değerli kılar.

İmanlı bir insan için hayat her zaman yaşamaya değerdir.

Belirsizlik, kaos ve güvensizlik insanı en çok huzursuz eden şeydir. Bunun panzehiri kainatın sahibine sığınmaktır.

İnsanın dünya hayatında en çok ihtiyaç duyduğu şeylerin başında huzur, güven ve emniyet gelir. Bunun için de belirsizliklerden, kaostan ve kontrol edemediği güçlerden korkar, tedirgin olur.

Oysa ki kişi ne kadar güçlü, eğitimli ve zengin de olsa başta kendi bedeni olmak üzere hayatını kontrol etmekten acizdir. Ciğerine yerleşen bir mikrobu oradan çıkaramadığı gibi, doğal felaketleri de önlemekte gücü yetersizdir. Her an iktidarını aşan olaylarla karşı karşıyadır.

Bu durum, kişide sürekli bir kaygı, korku ve tedirginlik oluşturur. Allah’a imanı olmayan felsefeci, yazar ve diğer düşünürlerin birçoğunun hayatının sonlarına doğru aklını kaçırması veya bunalıma girmesinin nedeni işte bu kaygı ve korku halidir.

Bugün Allah’a inanmayanlar, imansızlıktan kaynaklanan bu kaygı durumunu ya medeniyet fantaziyelerine ya uyuşturucuya veya aşırı dünya meşguliyetleriyle unutmaya çalışmaktadırlar. Korona gibi bir salgından dolayı evlerine kapanan, kısmen de olsa meşguliyet ve diğer eğlencelerinden uzak kalanların depresyona girmesi, öfke krizleri yaşaması, içindeki boşluğu şiddet veya benzeri yollarla telafi etmeye çalışması bu gerçeği göstermektedir.

Buna karşılık imanlı bir insan, kainatta bir kaosun değil, düzenin hakim olduğunu, hiçbir şeyin başıboş olmadığını, her şeyin dizginlerinin Allah’ın elinde olduğunu bilir. Gücünün sınırlı olduğunun idraki içinde, neyi kontrol altına alıp ve neyi alamayacağını bilir, gerekli önlemleri aldıktan sonra yaratanına teslim olup emniyet ve güven içinde hayatını devam ettirir.

Zira, inançlı bir kimseye onun inancı şu müjdeyi verir:

"Sultan-ı Kainat birdir. Her şeyin anahtarı Onun yanında, her şeyin dizgini Onun elindedir. Her şey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.” (Sözler, 23. Söz)

İman insana güçlü bir benlik algısı, imansızlık ise değersizlik verir.

Psikoloji ilmine göre, insanların sağlıklı bir ruh haline sahip olmaları için güçlü bir benlik algısına sahip olmaları gerekir. Yani kişinin kendisini değerli, önemli görmesi ve güçlü bir aidiyet duygusu taşıması gerekir.

Allah’a inanmayan bir ateist için, insan maymundan everilerek bugünkü haline ulaşmış, öldükten sonra da çürüyüp toprak olacak tesadüf oyuncağı bir yaratıktır. Kendisini böyle gören bir insanın benlik algısı da bu düzeyde olacak. Kendisini böyle gördüğü için çevresindeki insanlara bakışı da aynı doğrultuda olacaktır. Değeri makamda, parada, beden yapısında vb gördüğü için, bunları kaybolması durumunda ise, ciddi anlamda bir psikolojik krize girmektedir.

Oysaki inançlı bir insan, “iman insanı insan eder, belki de sultan eder” inancı içinde kendisini değerli gördüğü için yüksek bir benlik algısına sahiptir. Kendisini halife-i arz, kainat sahibinin en nazdar misafiri ve nazırı gördüğü için başka bir yerden değer arayışına girmez. Hiçbir insanın, kurumun ona vereceği dünyevi zarar, yapacağı bir kötülük onun kendilik değerine zarar vermez. Her zaman her durumda Yüce yaratıcısına intisabından dolayı kendisini değerli göremeye devam eder.

Risale-i Nur külliyatında insanın nasıl bir değere sahip olduğu şöyle anlatılıyor:

“İNSAN:

Şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi, 

• Ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi, 

• Ve kainat Kuran’ının âyet-i kübrası, 

• Ve İsm-i Âzamı taşıyan âyetü’l-kürsîsi, 

• Ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri, 

• Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru, 

• Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur, 

• Ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı, 

• Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,..

• Ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı, 

• Ve semâ ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrâyı omuzuna alan, 

• Ve önüne iki acip yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı, 

• Çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî, 

• Ve Kâinat Sultanının İsm-i Âzamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi’ bir âyinesi, ve hitabât-ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hassı, 

• Ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı, 

• Ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksatları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir biçare zîhayatı, 

• Ve istidatça en zengini, 

• Ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde, 

• Ve bekàya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekàya karşı arzusunu tatmin etmeyen, 

• Ve ona ihsanlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu’cize-i kudret-i Samedâniye ve bir acûbe-i hilkat, 

• Ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden, böyle yirmi küllî hakikatlerle Cenâb-ı Hakkın Hak ismine bağlanan,..” (Nursi, Sözler, 25. Söz)

Özetle:

İman nuruyla kainatın en değerli varlığı olan insan, yine iman nuruyla kainatın en mutlu, en huzurlu ve en saadetli varlığı olarak yücelerin yücesine çıkar.. İki cihan saadetine ulaşır.

İnkar karanlığıyla kainatın en değersiz varlığı olan insan ise, yine küfür karanlığıyla kainatın en mutsuz ve en huzursuz varlığı olarak aşağıların aşağısına düşer.. İki cihanda da kaybedenlerden olur..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun