Ülkemizin durumu nedir, küfür üzere miyiz?

Tarih: 29.12.2016 - 03:57 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Yakın bir dostum tevhid hakkında bana tebliğde bulunuyor. Arkadaşımın dediklerini araştırdım ve sanki tüm hocalar bu konuyu saklıyormuş gibi geldi. Elle tutulur bir şey bulamadım. Söylediği, ülkemiz tağuti bir ülkedir, ben bu ülkenin menfaati için dua etmem, asker olmam, imamının arkasında namaz kılmam, oy kullanmam, bu konuları bilmeyen ve bilmeden uygulayan küfür içindedir diyor. Ayetleri gösterince de kafam karışıyor.
- Ayetlerle hüküm sabittir diyor. Ayetler Bakara 256, 257 Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir. Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar. (bu ayeti askere gitmemek, oy kullanmamak, imam arkasında namaz kılmamak, tümüyle demokrasiyi reddetmeye bağlıyor) Nisa 60,76 Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandığını zanneden kimseleri görmedin mi?
- Onu (şeytanı) inkâr etmekle emrolundukları halde tagutun önünde muhakeme olunmayı istiyorlar. Ve şeytan, onları uzak bir dalâletle saptırmak (dalalete düşürmek) istiyor. Doğru yolda olanlar, Allah’ın yolunda savaşırlar ve kâfir olanlar ise tagutun yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır. (demokrasiyle savaşmak, ülkemizin menfaati için dua etmemek, askere gitmemek, hatta mahkemeye başvurmamak) maide 60 De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah'ın lanetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymunlar, domuzlar ve tağuta tapanlar çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri (durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha ziyade sapmış bulunanlardır ülkemiz tağut ülkesi ise ayetler sabit arkadaşımın dediği doğrudur.
- Kaynaklı açıklamalarınız bekliyorum.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Devlet ve Rejim: Devlet Gemisi 

Maksadı daha açık ve anlaşılır bir şekilde ifade edebilmek için devleti bir gemiye benzetebiliriz. Geminin kendisi toprak unsuru (vatan), yolcuları insan unsuru (halk, millet, ümmet), mülkiyet ve idaresinin yalnızca içindekilere ait bulunması istiklal (bağımsızlık) unsuru, kaptan ve yardımcılarının seyir planı ve rotası ise rejimdir, yönetim biçimidir.

Geminin seyri, yolcularının çoğunluğunun isteği doğrultusunda olur, diğerleri de buna müdahale etmezlerse mesele yoktur. Ya yolcular iki veya daha fazla guruba ayrılır, her biri rotaya müdahale etmeye kalkışırsa yahut da bir azınlık hileye veya güce dayanarak geminin yönetimini ele geçirirse birden fazla mesele var demektir. 

Yolcuların guruplara ayrılıp yönetimi ele geçirebilmek için aralarında mücadele etmeleri geminin yapısına ve istiklaline zarar vermedikçe normal karşılanabilir. Mücadele gemiye zarar verecek boyutlara vardığında bütün gurupların ellerini çenelerine koyup düşünmeleri gerekir. Fahr-i Kâinat (asm) Efendimizin, gemi benzetmesini de ihtiva eden bir hadisi konumuza ışık tutmaktadır. Şöyle buyuruyorlar:

"Allah'ın koyduğu sınırları (hukuku, düzeni) koruyanlarla korumayanların misali, kura çekerek bir geminin farklı katlarına (kimileri üst kata, kimileri alt kata) yerleşen yolcu guruplarıdır. Alt katta bulunanlar, suya ihtiyaç duydukça üst kata çıkıp buradakileri rahatsız ettikleri için geminin dibinden bir delik açarak su ihtiyaçlarını buradan karşılayalım dediklerinde, üst kattakiler bunlara mani olurlarsa hepsi (bu arada gemi) kurtulurlar, engellenemezlerse tamamı batar, helak olurlar." (Buhârî, Şirket 6; Şehâdât 30; bk. Tirmizî, Fiten 12)

Bu hikmetli benzetmeden çıkan sonuca göre devlet gemisi içinde yer alan bütün siyasî ve ideolojik gurupların gemiyi gözleri gibi korumaları, devletin toprak, insan ve istiklal unsurlarına bir zarar gelmemesi için işbirliği yapmaları din, akıl ve maslahat gereğidir. Toprak, insan ve istiklal -ümmete ait bulunan- millî servet ve değerlerdir; dinin başlıca amaçları içinde işte bu değerleri korumak da vardır. Korumada önceliği yönetime verelim demek de makul değildir; çünkü gemi olmazsa yönetim de olmaz. 

Yolculara (millete) rağmen geminin yönetimini ele geçiren ve dümeni istedikleri yöne kıran kaptan ve yandaşlarına karşı verilecek mücadelede de bu düstur geçerlidir; yönetim ve rejim unsuru yabancıların eline geçti diye gemi ve yolcular (toprak, insan ve istiklal) değerini yitirmez, unsur olma vasıflarını kaybetmezler; yani bu takdirde devlet, başkalarının devleti olmaz, yolcuların "yönetimi gasbedilmiş" gemisi gibi olur.

Bu durum ve şartlar içinde yolculara düşen, gemilerini gözleri gibi korumak ve fırsat bulduklarında -gemiye zarar vermeden- yönetimi ele geçirmek ve gâsıpları işten uzaklaştırmaktır. 

Bir de yolcuların, doğru rotada olan bir gemi bulduklarında gemilerini terk ederek ona taşınmaları seçeneği düşünülebilir. Ancak bu seçenek de -gemiyi bir daha geri almamak üzere, tamamen- terk etme niyetiyle kullanılamaz; çünkü gemi, yolcuların en değerli varlıkları arasındadır, onu başkalarına bırakma hakları yoktur. 

Sonuç: Devlet gemisi (insan, toprak ve istiklal) korunacak, rejim bunlara zarar verilmeden meşrûlaştırılacaktır. 

Dârulislâm 

Bu konu geçmiş devirlerde İslâm ülkesinin (dârulislâm) hangi şart ve durumlarda küfür ve harb ülkesine dönüşeceği meselesi çerçevesinde ele alınmış ve tartışılmıştır.

Tartışmaya katılan âlimler (müctehidler) kabaca iki guruba ayrılmışlardır:

Birinci gurup hakimiyet unsurunu esas almış, şeriatın hakim olmadığı, hakim olmaktan çıktığı ülkeleri harb ve küfür ülkesi saymışlar

İkinci gurup (Hanefiler bu gurup içinde yer alırlar) bir kere İslâm ülkesi olmuş bir memleketin yeniden küfür ve harb ülkesine dönüşebilmesi için orada;

- Müslümanların mal ve can güvenliğini kaybetmeleri,
- Hiçbir islâmî uygulamanın kalmaması,
- Ve ülkenin tamamen harb ülkeleri ile çevrilmiş bulunmasını
(bu üç şartın birlikte gerçekleşmesini) şart koşmuşlardır.

İkinci guruba göre ülkede, yasama, yürütme ve yargının İslâma göre olmaması elbette meşrû ve kabul edilebilir değildir; ancak Müslümanların vazifesi bu yüzden ülkeyi küfür ve harb ülkesi sayarak bunun gereğini yerine getirmek değildir; aksine İslâm ülkesini, içine düştüğü uygunsuz durumdan kurtarmak için gayret göstermek, emri bi'l-ma'ruf vazifesini yerine getirmektir. 

Ben gemi benzetmesinde bu ictihadı tercih etmiş oluyorum.

Bir ayet mealini ölçü olarak alırsak "Herkesin bir yönü vardır, ona yönelir, hayırda ve iyide yarışın." (Bakara, 2/148) buyuruluyor. İctihadlar işte bu yönlerdir ve bu yönlerin tamamı -kıblede ihtilaf edenlerin farklı yönlere yönelerek kıldıkları namazda olduğu gibi- kıbledir. Hepimiz ictihadımıza göre kıbleye yönelelim ve Hakk'a, yalnızca O'na kullukta yarışalım. 

Fitne 

Açık veya kapalı (zımnî) olarak ülke, millet, teşkilat, bağımsızlık ve hakimiyet (yönetim şekli ve düzen de buraya dahildir) unsurlarını ihtiva etmeyen bir devlet tarifine rastlanamaz; rastlanırsa bu tarif eksik demektir.

İmdi bu unsurlardan biri, özellikle münakaşa konumuz olan düzen (yönetimin dayandığı esas, rejim) arızaya uğradığı, yerli veya yabancı birileri veya çoğunluk tarafından değiştirildiği, İslâma göre gayrimeşrû bir şekle sokulduğu, milletin bu rejime karşı olanlarına veya olması gerekenlere dayatıldığı takdirde devlet yok mu sayılacaktır? Diğer unsurlar önem ve değerlerini kayıp etmiş mi olacaktır? Devletin asıl sahipleri, bu diğer unsurların tehlikeye girmesi halinde tepkisiz mi kalacaklardır? Bozulan ve değiştirilen düzeni yeniden meşrûiyyet çizgisine getirmek üzere harekete geçerken devletin diğer unsurlarını -mesela bağımsızlığını, milleti, ülkeyi- tehlikeye atabilecek midir? 

Bu son soru yazının başlığı ile de alakalıdır.

İslâm müctehidleri devlette, "kamu düzeninin bozulmasına, anarşinin hakim hale gelmesine, ülkenin ve milletin varlık ve bütünlüğünün tehlikeye girmesine" fitne demişler, "zâlim ve gayrimeşrû" yönetime karşı isyan vazifesini açıklarken fitne kavramı üzerinde de durmuşlar, isyanın meşrûiyyetini fitne ile bağlantılı kılmışlardır. 

Ümmetin büyük çoğunluğu, tarih boyunca fitne çıkmasın diye zâlim ve gayrimeşrû yönetimlere karşı isyan etmemişler, ya "sabır", yahut da "temekkün" yolunu tercih etmişlerdir.

Sabır, işi Allah'a havale etmek, dua ve niyaz ile O'nun ıslah etmesini beklemektir.

Temekkün ise Allah'ın kullarına verdiği ıslah vazifesini fitnesiz olarak yerine getirebilmek için hazırlanmak ve uygun zamanı kollamaktır. Hz. Hüseyin'in kıyamını temekkün davranışının dışında görenler ve onu -şartları hesaba katmadan- zulme karşı ayaklanmanın imamı kabul edenler bize göre yanılmaktadırlar. Hz. Hüseyin şartları inceden inceye değerlendirmiş, zamanı kollamış, planını -kendisini destekleme sözü veren binlerce kişiye göre- hazırlamış, sonra da harekete geçmiş, ancak hiyanete uğramıştır. 

İslâm müctehidlerinin, "devletin diğer unsurlarını tehlikeye atmamak için ıslah ve isyanı ertelemeleri" bizim tezimizi desteklemektedir.

İslâma göre zulme ve gayrimeşrû düzene muhalefet devam edecek, ancak devletin diğer unsurları da korunacak, fitne hesaba katılacaktır. 

- Bir kimsenin dinden çıktığına, kâfir olduğuna kim neye göre karar verecek?

Tekfir, (bir müminin dinden çıktığına hükmetmek ve bunu açıklamak) iki taraf için de tehlikeli olduğundan [Peygamberimiz (asm), “Bu itham isabetli değilse sahibine döner.” buyurduğu için] bu konuda çok ihtiyatkâr olmak ve en küçük bir ihtimali bile değerlendirerek müminin dinden çıkmadığına hükmetmek gerekiyor ve bu husus muteber kaynaklarda da böylece açıklanmış bulunuyor.

Diyelim ki bir kimse, bir müminin sözüne veya davranışına bakarak onun dinden çıktığına hükmetti, bu kanaate vardı; peki o, bu sonuca vardı diye mümin, gerçekte ve Allah katında da dinden çıkmış olur mu?

Bu konudaki kaide de şudur: “Şu söz veya fiilden dolayı filan kişinin kâfir olması lazım gelir (lüzum) demekle o kişi kâfir olmaz, eğer mümin kendi iradesi ve kararı ile dinden çıkarsa, bunu benimserse (iltizam) o zaman kâfir olur.” Osmanlıca'da bu kural şöyle ifade edilmiştir:

“Lüzûm-i küfür küfür değildir, iltizam-ı küfür küfürdür.”

Bazıları bu cümleye “lüzum beyyin olursa küfür gerçekleşir” şeklinde bir istisna getirmişlerdir; bunun da manası şudur: Eğer kişinin söz ve davranışında onun kâfir olduğuna hükmetmemek için hiçbir ihtimal ve yorum kapısı yoksa, dinden çıktığı bu kadar açık (beyyin) ise o zaman kâfir olduğuna hükmedilir. Ancak bu istisna bile bütün kaynaklarda yoktur, birinci cümle ile yetinilmiştir.

Diyelim ki bir mümin, kendi hür irade ve beyanı ile ve benimseyerek dinden çıktı; bunun böyle olduğuna ve kendisine kâfir muamelesi yapılmasına ancak soruşturmadan sonra hakim karar verebilir. Sıradan bir kimsenin bir mümini tekfir etmesi ona kâfir muamelesi yapılması sonucunu doğurmaz.

- Mürted olan (dinden çıkan) bir kimse öldürülür mü ve kim tarafından?

Öldürülür diyenlere göre buna hakim karar verir ve infazı da devletin ilgili birimi tarafından yapılır. Bu görüşe göre dinden çıkmak, seküler sistemlerdeki vatana hıyanet suçuna benzemektedir.

Görüşlerine ve yorumlarına katıldığım bazı alimlere göre “Dinde zorlama yoktur” kuralı, hem bir kimseyi dine sokmada hem de dinde tutmada geçerlidir. İman, inanmak, bir dini benimsemek zorla olmaz, eğer insan zorlanırsa, canı, malı, namusu… tehlikeye düşerse iman etmiş gibi görünür ama aslında inanmaz; kezâ dinden dönen öldürülür derseniz bu defa da aslında dinden döndüğü halde mümin görünen, iki yüzlü münafıkların oluşmasına sebep olursunuz; şu halde dine girmek de, bir dine girdikten sonra onda sebat etmek de zorlamayla sağlanamaz. Eğer dinden çıkanı öldürürseniz kişiyi, girdiği dinde zorla tutma yolunu seçmiş olursunuz ki, hem bu iman muteber değildir hem de “dinde zorlama yoktur” kuralı ihlal edilmiş olur.

Bu görüşü savunanlara göre dinden çıkan bir kimse müminlere düşman olan ve onlarla savaşan bir topluluğa katılırsa işte bu takdirde o da diğer muharib düşmanlar gibi ölümü hak etmiş olur.

IŞİD / DEAŞ insanları mürted ilan ederken de önüne geleni bu hükme dayanarak öldürürken de İslam'ın, yukarıda açıklanan kurallarını çiğnemekte, bu güzel dinin imajına da zarar vermektedir.

Suçta ve Cezada Ferdî Sorumluluk

“Hiçbir suçlu ve günahkâr başkasının suç ve günahını yüklenmez. İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder. Ve çabasının karşılığı ileride mutlaka görülecektir. Sonra kendisine karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm, 53/38-41)

Meâlini verdiğim âyetlerde hem cezâî sorumluluğun ferdî (bireysel) olduğu hem de insanın kazancının, elde edeceği faydanın ancak kendi emeği, gayreti ve çabasına bağlı bulunduğu ifade edilmektedir.

Cezâî sorumluluğun ferdî olduğu konusunda İslam hukukunda farklı bir anlayış ve yorum yoktur. İlkel toplumlarda ve medeniyet çağında yaşadıkları halde ilkel atalarından kalan bazı kötü mirasları devam ettiren çevrelerde bu altın kurala riayete etmeyenler, kan ve intikam davası güdenler, birinin işlediği suçtan dolayı onun masum (suçsuz, günahsız) yakınlarını cezalandıranlar olmuştur ve hâl da vardır.

İslam adına terör eylemi yapanlar bu ayetleri ve bu tartışılamaz kuralı da ihlal ediyor, kendilerine göre suçlu saydıkları insanlar yanında masumları da yaralıyor, katlediyor, büyük zararlara sebep oluyorlar.

IŞİD / DEAŞ'in yaptığı terör eylemlerinde ve katliamlarında “mürted ilan etme” hükmünü kullandığı biliniyor. Başka yazılarımda İslam'ın iman esaslarına inanmış, dinden çıkmayı aklından bile geçirmemiş insanları temelsiz bazı iddialar ve ithamlarla tekfir etmenin ve mürted saymanın İslam'da yeri olmadığını açıkladım ve buna yeri geldikçe devam edeceğim.

Farz-ı muhal (olmazı varsayarak) onların mürted saydıkları insanlara karşı terör eylemi yaptıkları düşünülse bile, yaptıklarının yine İslam'da yeri bulunamaz; çünkü terörün gözü kördür; çoluk, çocuk, hayvan, masum ayırmadan vurur, öldürür, yaralar; bunları da mürted saymak hiçbir yoruma göre mümkün değildir.

Âyetlerin ikinci kısmı cezada değil de kazançta ve menfaatte sa'y kanunu adı verilen “emek-kazanç” ilişkisini açıklıyor. Başka âyetlerde, hadislerde, fıkıhta ve uygulamada insanların, kendi emekleri ve çabaları olmadan da mülk, kazanç ve menfaat elde ettikleri, bunun miras, bağış, tasadduk, zekat gibi meşru olanları da bulunduğu için tefsirciler âyeti, çelişki görüntüsünü giderecek şekilde yorumlamak durumunda kalmışlar ve farklı açıklamalar yapmışlardır.

Ben de şöyle anlıyorum:

İnsan bir kazanç ve menfaat elde etmek istiyorsa bunun tabii ve garanti yolu o kazancı ve menfaati elde etmenin bedelini ödemektir; yani sa'ydir, emektir, çabadır. Kazancın tabii ve garanti olan bu yolunu deneyenler mutlaka sonuç alırlar; eğer borçlular hak edenin alacağını ödemezlerse devlet zorla alır ve hak sahibine verir, devlet de bunu yapmazsa ebedî âlemde Allah alır ve hak sahibine verir. İşte bu manada ve bu sonuçları doğuran emek, çaba ve gayretin sağladığını başka bir yoldan sağlamak mümkün değildir. Miras, bağış, tasadduk, hediye vb.lerine bel bağlayanlar ve bunları bekleyerek çalışmayı, emek vermeyi ve çabayı terk edenler hüsrana uğrayabilirler.

Evlâdın ana babası için yaptıklarından dünyada ve ahirette faydalanmak vardır, müminlerin birbirine şefaatleri de vardır; ancak bunlar da garanti değildir; ya olur ya olmaz, bunlara güvenerek vazifesini yapmayanlar da sa'y kanununu ihlal etmiş olurlar. Ayrıca bir insanın hayırlı evladı, yakınları ve dostları varsa bunları edinmek için elden gelen yapılmış ve bu manada sa'y gerçekleşmiş demektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dâru'l-harp (dârülharp) olmanın şartları nelerdir, Türkiye dârülharp ...
Türkiye İslam devleti mi? Neden İslam ülkesi olduğumuzu ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun