İslam kadın hakları konusunda yeterli midir?

Soru Detayı

- Genel olarak baktığımızda zaten var olan ve bir çoğu kötü olan Arap âdetleri üzerinde sadece bazı düzeltmeler yapılarak, kadına çok da anlaşılmayan bazı haklar verilmiş, ama bunların her zaman ve her yerde kadının eksiksiz hakları olduğunu söyleyebilir miyiz?
- Yani erkeğin her zaman ve her yerde hakları belliyken, tarih boyunca mağdur olabilen kadın haklarından yüzlerce yılda bir gelen kitapta daha fazla bahsedilmesi gerekmez miydi?
- İslam deyince belki abartı olabilir, ama en kötü ihtimali düşünürsek küçük yaşta evlendirilen, çok eşli bir yuvası olan, boşanma hakkı olmayan, hangi konuda olduğu belli değil, ama "gerektiğinde dövebilirsiniz" denilen bir kadın olabiliyor.
- Detaylarıyla incelendiğinde aslında tek eşliliği desteklediğini söyleyebiliriz, ama diğer konularda açık hiçbir şey yok. Kızların küçük yaşta evlendirilmesine, dövülmesine karşı hiçbir şey belirtmiyor, mağdur olmadan boşanabileceği bir hakkı bile vermiyor. Bu yaptığım yorum birçok insanın yapabileceği bir yorumdur, o yüzden soruyorum, son din olan İslam gerçekten kadın hakları konusunda yeterli midir?
- Özellikle günümüzde dünya çapında değerlendirdiğimizde İslam kadını yeterince koruyabilmiş midir, yoksa yanlış anlaşılabilecek şeylerde dahil olmak üzere kadınlardan çok üstü kapalı bir şekilde mi bahsetmiştir?
- Bir de sadece bu konuyla alakalı değil, ama İslam neden birçok insanın yanlış anlayabileceği bir kitap göndermiş, neden herkesin aynı şeyleri anlayacağı bir kitap göndermemiştir? Mesela, bu kadar yıl sonra bir insan neden bir şeyleri anlamak için uğraşmak zorundadır?
- Yeni hiçbir şey yok, her şey çok sıradan ve günümüz insanı mucizelerle dolu anlaşılması zor ve tartışmalı ayetleri olan bir dinin gerçek olup olmadığı konusunda emin olamayabiliyor. Geçmişteki insanların inanması daha kolay değil miydi?
- Bu şekilde haksızlık olmuyor mu, bugünün insanı için daha yeni şeyler olması gerekmiyor muydu?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Önce şunu belirtelim ki, bu konuyu burada detaylandırmamız mümkün değildir.  Bu sebeple, biz burada ancak konunun anlaşılmasına yardımcı olacak bazı hususları maddeler halinde arz etmeye çalışacağız:

Bunu da sorudan anlaşılan iki farklı soruya cevap olarak belirleyeceğiz:

Birinci soru: İslam’da kadın haklarına gereken yer verilmiş midir?

1) Kadın haklarının, hem de erkek haklarıyla karşılaştırmalı bir ifadeyle aynı ölçüde ifade edilmesi genişliği ile birlikte her asırda uygulanabilirliğine imkân sağlamıştır. Aşağıda meali verilen ayetin ifadesinde bu gerçeği görmekteyiz:

“Erkeklerin hanımları üzerinde bulunan hakları gibi, hanımların da kocaları üzerinde meşru çerçevede hakları vardır. Şu kadar ki, erkeklerin onların üzerindeki hakları bir derece daha fazladır. Unutmayın ki Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara, 2/228)

Bu karşılıklı haklar, bir ailenin huzur ve mutluluğunu sağlayan her türlü davranışla, her türlü ödev ve görevlerle ilgilidir. Ahlaki açıdan, karşılıklı saygı ve sevgiden tutun, birbirinin hasbel-beşer olacak kusurlarını görmezlikten gelmeye kadar;  her türlü maddi-manevi zarar vermekten kaçınmaya, konuşmalarında incitici sözlerden uzak durmaya kadar, bir aile için gereken bütün fedakarlık ve samimiyetin tezahürlerini ihtiva eden geniş bir ifadedir.

“Erkeklerin onların üzerindeki hakları bir derece daha fazladır” mealindeki ifadeden maksat, mirastaki farklılık ve cihatla mükellefiyettir.

İslam alimleri farklı ve ilginç şeyler anlamışlardır:

Mesela, Zeyd b. Eslem, bundan “erkeğin emrine itaati” anlamışken, Şabi bunu “erkeğin kadına mehir vermekle yükümlülüğünü” anlamıştır.

Mucahid’e göre, bu ifadeden maksat, mirastaki farklılık ve cihatla mükellefiyettir.

İbn Abbas ise, bundan “erkeğin kadına karşı daha toleranslı davranmasını; örneğin kendisinin kadına karşı sorumlu olduğu hakkını tastamam yerine getirmekle beraber, onun kadının üzerindeki hakkı kadın tarafından noksan bırakıldığı takdirde bunu müsamaha ile karşılamasını” emreden bir kriter olarak anlamıştır. (bk. Maverdi, ilgili ayetin tefsiri)

Razi, erkeğin değişik yönleri itibariyle kadından daha güçlü olduğunu, kadının Allah’ın ona bir emaneti olduğunu belirttikten sonra, bu ifadenin erkekler için ciddi bir tehdit ve kadınlara haksızlık etmemeleri yönünden onlara ciddi bir uyarı niteliğinde olduğunu ifade etmiştir. (bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri)

Görüldüğü gibi, ilk etapta  erkeğe farklı bir üstünlük derecesi, ayrıcalıklı bir hak gibi görünen bu ifadenin tamamen kadının lehinde, erkeğin aleyhinde bir kriter olarak kabul edildiği görülmektedir.

2) Hz. Peygamber Veda hutbesinde kadınlarla ilgili şunları söylemiştir:

“Kadınlar hakkında Allah’tan korkun! Onları Allah’ın birer emaneti olarak aldınız. Allah’ın hükmüyle onları kendinize helal yaptınız. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, hoşlanmadığınız(mahrem olmayan) hiç kimseyi yatak odanıza almamasıdır. Şayet böyle bir şey yaparsa (bir terbiye ve caydırıcılık maksadıyla) incitmeyen/kırıp dökmeyen bir tarzda dövünüz (hadisin bu ifadesi, ayetteki dövmenin gerekçesini de açıklamaktadır). Onların sizin üzerindeki hakları ise, uygun bir şekilde yedirip, giydirmek, onların geçimini sağlamaktır.” (İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

3) İslam öncesi devirde kadınlar dünyanın her tarafında olduğu gibi Arap kültüründe de bir eşyadan, erkeği eğlendiren bir hizmetçiden pek fazla bir farkı yoktu. İslam gelince kadını hanım efendi, erkekle bir elmanın iki parçası gibi gördü ve gördürdü.

İbn Aşur’un da ifade ettiği gibi, örneğin,

“Eğer karı kocanın birbirinden ayrılacaklarından endişe ederseniz, o vakit, kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf işi düzeltmek isterlerse, Allah onları uyuşmaya muvaffak buyurur. Şüphesiz Allah  alîm ve habîrdir/her şeyi bilir, bütün maksatlardan haberdardır.”(Nisa, 4/35)

mealindeki ayette erkekle aynı konuma sahip bir kadın var ve ona verilen değer, o güne kadar hiç bir sistemde görülmemiştir. (ibn Aşur, Bakara:228. ayetin tefsiri)

4) İslam’ın kadına sağladığı haklar konusunda İslam aleminin değişik bölgelerinde pek çok müstakil eser yazılmıştır. Bunlardan Suleyman Ateş hocanın yazdığı “İslam’da kadın hakları” adlı eserinin kapağında da yer alan bu satırların önemli olduğunu düşünüyoruz:

“İslam kadını toplumdan ayırıp dört duvar arasına kapatmamıştır. Peygamber devrinde müslüman kadın, hemen bütün toplumsal faaliyetlere etkin biçimde katılmıştır. Sonradan koyulaştırılan uygulamayı İslam’a mal edip kabahati İslam’a yüklemek büyük bir hatadır.

Batı toplumlarında  yakın zamana kadar evlenen kadının mülkiyeti kocasına geçerdi. En ileri ülke sayılan İsviçre'de bile kadınlara oy hakkı ancak birkaç yıl önce verilmiştir.

Oysa İslam, on beş asır önce kadına, bütün işlemleri yapma hakkı verdiği gibi, nikah esnasında konulacak bir şart ile kocasını boşama hakkı dahi vermiştir ki bunlar, o günkü dünya koşullarıyla karşılaştırılırsa kadın yararına büyük devrimlerdir”

Sitemizde de bu konuyla ilgili epey malumat vardır. Oraya bakılabilir.

İkinci soru: Kur’an neden herkesin bir çırpıda anlayacağı şekilde değildir?

1) Kur’an bir prensipler kitabıdır. Bu sebeple konularının ana teması işlenmiş, detaylara girilmemiştir. Bu temel hususlara bakanlar her zaman anlayabilecekleri detayları görebilirler. Hukuk, sosyal hayat, ekonomi, psikoloji, ahlak, ibadet, tasavvuf, kelam-felsefe konusunda Kur’an’ı referans alarak yazılan milyonlarca eserin varlığı bu gerçeğin açık delilidir.

2) Kur’an kıyamete kadar gelen bütün insanlara hitap ettiği için, her asırda her kesimden insanların ders alacağını sağlayacak şekilde tercih edilen bir ifadeyle pek çok hakikatlere parmak basmıştır. Bu sebeple herkes her şeyi çok açık olarak görmeyebilir.

3) İslam’da insanların gayreti dünya ve ahiretteki kazanımların yegâne kriteridir.

“İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.” (Necm, 53/39)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

Buna göre, kim fazla cehd-u gayret gösterir, aklını fazla kullanır, bilgisini fazla arttırırsa onun sevabı o nispette fazla olur. Aynı zamanda din imtihanın ana kaynağı olan Kur’an’da her şeyin basit bir şekilde olmaması bu imtihanın bir gereğidir. Bununla alimler ile cahiller, çalışkanlar ile tembeller ayırt edilir.

4) Bugün uzmanlar, hafıza ve aklı aktif hale getirmenin önemli bir yolunun da bilmece-bulmaca gibi zor bazı konuları çözmekle mümkün olduğunu söylüyorlar. Kur’an’da müteşabih denilen bazı kapalı  hususların bulunması insan zekası, aklı ve hafızasının aktivitesi açısından da büyük önem arz etmektedir.

5) Genel olarak bir çok ayette vurgulandığı üzere, Kur’an’ın açık bir kitap olduğu ifade edilmesine rağmen, pek de öyle açık olmadığı meselesini incelerken, özellikle, Kur'an'ın açık-seçik olmasının boyutunu irdelemekte fayda vardır.

Evvela Kur'an'da yer alan söz konusu "tafsil / açıklık / açık-seçik / açıklama"dan maksat, herkesin her konuyu kendi başına anlayabilecek açıklıkta olduğunu düşünmek mümkün değildir. Böyle bir anlayış, pratikteki realitelerle açıkça çelişmektedir. Çünkü yüz binlerce tefsirin varlığına rağmen, yine de Kur'an'ın bütün sırlarının tamamen anlaşılamadığı, inkâr edilemez bir gerçektir.

Kur'an-ı Hakîm'in gün geçtikçe yeni yeni gerçeklere kaynaklık etmesi, âdeta zamanın ihtiyarlanması nispetinde kendisinin kapsam olarak gençleşmesi ve değişik hakikatleri muhataplarına bildirmesi; bu kadar gelişen ilmî birikimlere rağmen, hâlâ araştırmacılar tarafından her gün Kur'an-ı kerim'de açıklamaya ve incelemeye muhtaç yeni bakir sahaların keşfedilmesi, söz konusu "açıklık" kavramının sanıldığı kadar açık olmadığını, aksine başka anlamlarının olduğunu göstermektedir.

Bunları teker teker söz konusu etmek, böyle küçük bir soru-cevap hacmine sığdırmak mümkün görünmemektedir. Bu sebeple genel bir bakış açısını sağlayacak  bir kaç noktaya dikkat çekmekte fayda vardır:

a. Kur'an'ın, "âyetleri açıklanmış kitap" olarak vasıflandırılması, onun herkes tarafından bilinebileceğini değil, konuların Allah tarafından gerçeğe uygun olarak açıklandığını ifade etmektedir.

b. Meşhur tâbirle ve daha doğru varyantıyla: "hem Arapça hem de Râbça" olan Kur'an ayetlerinin açıklığı da Rabçadır. Eğer öyle olmasaydı, Arapçayı bilen herkesin birer allame; birer Zemahşerî, Sekkâkî, Fahruddin Râzî, Kadı Beydâvî  vs. olması gerekirdi.

c. "Şüphesiz, biz onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik." (A'râf, 7/52) ayetinde geçtiği üzere, Kur'an'daki bu "açıklama" işi, ilmî kurallara bağlı olarak yapılmıştır. Onların bilinmesi ise ilmî birikimlere muhtaçtır. Her çağdaki bir takım yeni yorumların getirilmesi, farklı bilgi birikiminin bir yansımasıdır.

d. Şimdi şu ayete bakınız:

"Biz, geceyi ve gündüzü birer ayet (delil) olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin nimetlerini araştırmanız, ayrıca yılların sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin karanlığını silip (yerine eşyayı) aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik. İşte biz her şeyi açık açık anlattık." (İsrâ, 17/12)  

Evet biz iman ediyoruz ki, Allah Kur’an’da bu konu dahil her şeyi açık açık anlatmıştır. Ancak biz bir şeye daha iman ediyoruz; o da şudur: Bu ayette söz konusu edilen ve açıklanmış olduğu ifade edilen hususları, -itiraf etmeliyiz ki, bir parça astronomi ve coğrafya bilgimize rağmen- tamamen anlayamıyoruz. Demek oluyor ki, "açıklık" kavramı, farklı kesimlere farklı bir boyutu ile boy göstermektedir. Normal bir vatandaş, yılın aylarını ve günlerini sayarak, bir takvim dahilinde disiplinli bir hayat sürebilir. Ancak uzman bir bilim adamı bu konuda çok farklı şeyler bilebilir ve Allah'ın o hayret verici sanatı ve azameti karşısında secde edebilir.

e. Kur'an'ın pek çok ayetinde ilme ve ilim erbabına özel bir önem atfedilmiştir. Halbuki, eğer bilenlerle bilmeyenler Kur'an'ı anlamada aynı seviyede olsalardı, ilmin hiçbir değeri olmayacaktı. Bu ise bir safsatadır. Demek Kur'an'ın bilen kimseler tarafından açıklanmaya ihtiyacı vardır.

Bütün bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, Kur’an’ın açık bir beyana sahip olması, rastgele herkesin anlayacağı tarzda olduğu anlamına gelmez. Kur’an’ın açık ifadesiyle, Hz. Muhammed (asm)’in tebliğden başka bir görevinin de Tabyin / Kur’an’ı açıklama olması, bu gerçeğin açık göstergesidir. Tarih boyunca İslam alimleri, Hz. Peygamber (asm)'in tebliğ vazifesini yürüttükleri gibi, tebyin / açıklama vazifesini de sürdürmüşlerdir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun