Kadın konusunda en çok merak edilenler

1 Kadınlar için kaş almak, kaşları yolmak, bacak ve yüzdeki kılları gidermek, kaşların arasında ve kenarlarında biten kılları almak caiz midir?

Cenab-ı Hak her insanı ayrı bir güzellikte yaratmıştır. Birlik mührünün açıkça okunduğu insan simasındaki güzellik, fıtrî ve tabiî olanıdır. Bunu muhafaza etmek, sahip olduğu özellik ve güzelliklere şükredip, Allah'ın uygun görüp ihsan ettiği kadarına razı olmak kulluğun bir derecesi ve işaretidir.

Bunun için hayatî ve zarurî bir maslahat yoksa, vücutta bulunan mevcut durumu değiştirmeye gitmemek lâzımdır. Çünkü böyle rast gele yapılan bir tasarruf insanı ağır bir mesuliyet altına sokabilir.

Bir zaruret yokken insan bedeni üzerinde yapılan değişiklikleri şiddetle yasaklayan Peygamberimiz (a.s.m.), başına ilâve saç takana, cildine dövme yapana ve yaptırana, güzelleştirmek maksadıyla dişini inceltip seyrekleştirene, kaş ve kirpiklerini yolan kadınlara, Allah'ın yarattıklarını değiştirdikleri için ilahi rahmetten uzak kalmış olacaklarını bildirmiş ve ikazda bulunmuştur.

Fıkıh alimleri bu hadisten hareket ederek, yüzünde sakal ve bıyık biten kadının onları gidermesinin caiz olacağını; ancak kaşları inceltmenin, tabi şeklinden çıkarmanın, kirpikleri düzeltmenin veya takma kirpik kullanmanın caiz olmadığını belirtirler. Çünkü diş, kaş ve kirpik birer aza mesabesindedir. Aslında olmayıp sonradan biten yüzdeki kıllar ise bu sınıfa girmediğinden, kadının bunları gidermesin de bir mahzur görülmemektedir. Aynı şekilde kadının bacağındaki kılları gidermesinde de bir mahzur yoktur. Çünkü bu kaş gibi bir uzuv mesabesin de değildir.

Fıkıh kitaplarına baktığımızda şu hükmü görmekteyiz:

– Kadını çirkinleştiren yüzdeki tüyler alınır. Erkeklerde görülen sakal, bıyık gibi şeylerin kadınlarda görülmesi halinde; alınması câizdir.

“İbn-i Âbidin, sakal ve bıyığın kadında fıtrat olmadığını, bu sebeple (eğer çıkarsa) kesilmesinin (müstehab) olacağını beyan etmiştir! Bu kılları gidermenin en uygun yolu tıraş olmak değil, ağda, pudra veya benzeri tıbbî şeylerle yolmaktır.” (Kadın İlmihali, Mürşide Uysal, s. 370)

Anlaşılan odur ki, dindar hanımın kendini beyine karşı cazip duruma getirmesi müstehabdır. Beyini yabancıların cazibesinden korumuş olma hikmeti de vardır bunda.

Kaşların arasında ya da kaşların kenarlarında biten kıllara gelince:

"Normal kadın kaşının bir şekli (normal sayılan şekilleri) vardır. Bunların dışına çıkan, göze sakil (çirkin) gelen, sahibini çirkin gösteren ve bu yüzden onu rahatsız eden fazla kıllar alınabilir. Normal kaşları, modaya uyarak inceltmek, yerlerini değiştirmek... caiz görülmemiştir." (Prof. Dr. Hayreddin Karaman)

Kadınların yüzlerindeki kılları yolması, kaşlarını inceltmesi, kirpiklerini uzatması konusunun şer'i hükmü İslam alimlerini bir hayli meşgul etmiştir. Hz. Peygamber'in (sas) bu konu ile ilgili bir hadisinde;

"Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lanet etsin." (Buhari, 'Libas', 84; Müslim, 'Libas', 120)

buyurmuş olması, bu ifadenin hangi fiilleri kapsadığı İslam hukukçuları arasında tartışma konusu olmuştur.

Alimlerin çoğuna göre; kadının kocasına güzel gözükmek için ve onun izni ile yüzünde, kadınlara mahsus olmayan tüylerin (sakal, bıyık tüyleri) bitmesi halinde bunları alması, güzelleşmek için makyaj yapması, kaşlarının etrafındaki dağınık tüyleri (iki kaş arası, etrafı) alması caiz olup, hadisteki yasak, kadının dışarı çıkmak için, yabancılar için yüz kıllarını yolması ve kaşlarını alması ile ilgilidir.

Malikiler ve bir grup alim ise, bunu yaratılışı değiştirme olarak değerlendirdiğinden hiçbir şekilde caiz görmemekte veya mekruh saymaktadır.

Sonuç olarak, hadiste yasaklanan kıl koparmayı, herhangi bir hastalık veya illet sebebiyle kadının yüzünde sonradan biten ve yüzünü çirkinleştiren yüz kıllarını (sakal, bıyık kılları) koparma değil de, başkalarına güzel görünmek maksadıyla kaşları inceltmek veya yukarı kaldırmak için kaş kıllarını yolmak, almak olarak anlamak daha doğrudur.

İnsan, Allah'a inandığı, inanması ölçüsünde Rabb'inin kendisine emanet ettiği vücudundan ötürü saygılı olması, nimetlerine şükürle karşılık vermesi gereğindendir. Bunun için Müslüman hanımın, Allah'ın (cc) yüzüne verdiği güzelliği bozmadan muhafaza etmesi esere olan saygısının, ruh ve gönül huzurunun manevi ışıltısını yüzüne aksettirerek güzelliğine güzellik katabilmesi ise, eserin sahibi Yüce Allah'a olan sevgisinin ifadesidir. (Dr. Jale ŞİMŞEK)

2 Cünüpken veya hayızlı iken kılları, tırnakları ve tüyleri kesmek, kaş aldırmak caiz midir?

Cünüp kimse gusletmedikçe (cünüpken) tıraş olmamalı, tırnak kesmemeli, bedeninden herhangi bir parçanın ayrılmasına sebep olmamalıdır. Bunları gusledip temizlendikten sonra yapmalıdır.

Cünüp olan kimsenin yıkanmadan tıraş olması ve tırnak kesmesi haram olmasa da iyi değildir. İmam-ı Gazali, İhyâü Ulum ed-Dîn kitabında şöyle diyor:

Cünüp olan kimsenin tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını temizlemesi, kan aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun değildir. Çünkü âhirette bütün vücud geri döneceğinden yıkanmadan kesilen veya tıraş olunan şey cünüp olarak dönecektir.(Mügni' I-Muhtaç, I/75; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar)

- Niçin cünüpken değil de yıkandıktan sonra yapmalı bunları?

İnsan mükerremdir ve onun mükerrem olan bütün azalarına itina ve saygı gösterilmelidir. Bu, tırnak da olsa, ait olduğu bedenden kirlilik halindeyken ayrılmamalıdır. İşte bu incelikten dolayı insan bedeninden kıl, tüy, tırnak parçaları gibi şeyleri cünüpken kesip atmamalıdır.

Şayet cünüpken tıraş olur, tırnak keser, bedeninden herhangi bir parça ayrılmış olursa guslüne bir zarar da gelmez, mani filan da olmaz. Sadece (mekruh) işlemiş olur. Bu da böylece biline.

Muayyen ve lohusa hâli devam eden hanımlar için de böyledir. Onlar da bu müddet içinde böyle bir temizlik yapmamalı, bu halden çıktıktan ve guslettikten sonra böyle temizliği yapmayı tercih etmeliler.

Şayet yaparlarsa elbette bir şey de lazım gelmez. Gusül (arz ettiğimiz gibi) sahih olur. Bir vesveseye kapılmaya da gerek yoktur. Kadınlar adet ve lohusa dönemine girmeden önce beden temizliğini yapmaya özen göstermelidir. Ancak özellikle lohusa döneminin uzun olması nedeniyle beden temizliğine tekrar ihityaç olursa bunlar için bir özür olabilir.

3 Kadınlar regilken, yani adetliyken (adet / hayız döneminde) dua okuyabilir mi?

“Kadınlar namaz kılamadıkları âdetli ve lohusa oldukları günlerde;

1. Kur’ân-ı Kerim okuyabilirler mi?
2. Âyetü’l-Kürsi ve İhlâs okuyabilirler mi?
3. Besmele, kelime-i tevhid, kelime-i şehadet, salavat-ı şerife, tesbih ve zikir çekebilirler mi?
4. Dini kitapları okuyabilirler mi?
5. Radyodan dinledikleri Kur’ân’ı içlerinden tekrarlayabilirler mi?
6. Arapça Besmele yazabilirler mi?”


Bu soruların tamamına toplu olarak şöyle cevap vermeye çalışalım:

Cünüp, âdetli veya lohusa olan kadın, Kur’ân âyetlerinden hiç birini okuyamaz, caiz değildir. Bu hususta Resulullah (a.s.m.) şöyle buyururlar:

“Cünüp ve âdetli kadın Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.”1

Yani sırf Kur’ân-ı Kerim okumak niyetiyle bir âyetten daha az bile okuyamaz. Ancak dua, senâ, Allah’a sığınma, zikir veya bir işe başlangıcında yahut öğretmek maksadıyla Kur’ân’dan bazı âyetleri okumak caizdir.

Meselâ, bir ulaşım aracına binerken okunması sünnet olan şu ayet / dua gibi:

“Sübhânellezî sahhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn (Her türlü noksandan münezzehtir o Allah ki, bunu bizim hizmetimize verdi, yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi.”2

Ve yine araçtan inerken de şunun okunması gibi:

“Rabbenâ enzilnî münzelen mübâreken ve ente hayrü’l-münzilîn (Ey Rabbim, beni hayır ve bereketi bol bir yere indir. Misafir ağırlayanların en hayırlısı Sensin).3

Bir musibet ve ölüm haberi alınca,

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn (Muhakkak biz Allah içiniz ve muhakkak yalnız Ona dönücüleriz).4

Yine bir işe başlarken “Bismillâhirrahmânirrahîm” demek, şükür maksadıyla “Elhamdülillah” demek de bu kabildendir.

Aynı şekilde Fâtiha, Âyetü’l-kürsî, Felâk, Nâs ve İhlâs Sûrelerini zikir maksadıyla, Allah’ı hatırlamak düşüncesiyle okumak haram değildir.

Mâlikî mezhebine göre, hayızlı ve lohusa olan kadının az miktarda Kur’ân okumasında bir mahzur bulunmamaktadır. Bu az miktar da yukarıda adı geçen sûreler miktarıdır. Bu meseleye delil olarak; kadınların uzun süre bu halde kalmış olduklarından dolayı istihsânen caiz görmüşlerdir.

Hanbeli ve Hanefi mezhebine göre, Kur’ân-ı Kerim'in kelimelerini heceleyerek, harf harf okumak caizdir. Çünkü böyle bir okuyuş “kıraat”e girmemektedir. Yine tilavet olmadan Mushafa bakmayı, sesini çıkarmadan içinden okumasını da caiz kabul etmişlerdir. Çünkü bu durumda da kıraatten (okumaktan) söz edilmez.5

Bütün bu görüşler müçtehid imamların çeşitli delillere dayanarak vardıkları içtihad farklılıklarıdır ve hepsi de doğrudur.

Bunun yanında, Kelime-i Şehâdet, Kelime-i Tevhid, istiğfar, salavat-ı şerife gibi tevhid ve zikir cümlelerini bir veya birden fazla okumak caizdir.

Hanımların bugünlerde Kur’ân-i Kerim'in dışında tefsir, hadis ve fıkıh gibi dinî kitapları ellerine almaları İmam-ı Âzama göre caizdir. Ancak bu kitapların içinde bulunan âyetlere el sürmemeleri gerekir.
Kur’ân âyetlerinin bu durumda iken yazılması meselesinde el-Feteva’l-Hindiyye’de şu kayıtları okuyoruz:

“Cünüp veya hayızlı olanların yazmakta oldukları satırların arasına Kur’ân’dan bir âyet yazmaları mekruhtur. Fakat yazdıkları bu âyetleri okumazlarsa mekruh olmaz."

“İmam-ı Muhammed ise, bu kimselerin Kur’ân yazmamaları bana göre en sevimli davranıştır, diyerek bu hususta ihtiyatlı ve dikkatli olmayı tavsiye etmektedir.”

Buna göre, Besmele de Kur’ân’dan bir âyet olduğundan hayızlı iken yazılmaması daha isabetli olur.

Bu arada hangi mezhebe bağlı olursa olsun, bu haldeki bir kadın Kur’ân’ın bir âyetine bile el süremez. Ancak Kur’ân’a yapışık olmayan temiz bir bez ve kâğıtla tutabilir.

Dipnotlar:

1 İbni Mâce, Tahâret: 105.
2 Zuhruf Sûresi, 13.
3 Mü’minûn Sûresi, 29.
4 Bakara Sûresi, 256.
5 Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1: 288-9.
6 İbni Mâce, Tahare: 119.
7 Bidâyetü’l-Müctehid, 1:110; el-fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, 1: 422.

4 Dinen kadının çalışmasında bir sakınca var mıdır?

Kadının çalışmasını engelleyen herhangi bir yasak bilmiyoruz. Ancak kadının çalışırken uyması gereken bazı kurallar vardır. Bu kurallara uymazsa haram işlemiş olur.

İslam’da, insan olmaları bakımından, erkekle kadın arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir; her ikisi de eşit derecede Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına muhataptır. Erkek olsun kadın olsun, bütün insanlar yeryüzünü imar etmek ve orada Allah’a kulluk etmekle yükümlüdürler.

İslâm’da, insanlık ve Allah’a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığı gibi, temel hak ve sorumluluklar açısından da kadın erkek ayrımı bulunmamaktadır. Dinimizde, erkeğe tanınan temel hak ve hürriyetler, aynı derecede kadına da tanınmıştır.

Buna göre yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme; kişi hürriyeti ve güvenliği; vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti; mülkiyet ve tasarruf hakkı; meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunma, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (asm)'in kadınlardan biat almasının zikredilmesi (Mümtehine, 60/13), İslâm’da kadının iradesinin bağımsızlığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu itibarla kadın olmak, hak ehliyetini ve fiil ehliyetini daraltan bir sebep değildir. Sahip olduğu hakların, kocası ya da başkası tarafından ihlal edilmesi halinde, kadının hakime başvurarak haksızlığın giderilmesini isteme hakkı bulunmaktadır.

İslâm'da kadının konumu ve hakları konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı, kadının sosyal hayata katılması, çalışması ve kamu görevi üstlenmesi noktalarında odaklaşmaktadır.

İslâm'a göre, kural olarak kadın, ev içinde ve dışında çalışabilir; ailesinin ihtiyaçlarını sağlamada kocasına yardımcı olabilir. Şartlara ve ihtiyaçlara göre, aile hayatında eşlerin rollerinin değişmesi de mümkündür. Önemli olan hayatın huzur ve düzen içinde geçmesi, ihtiyaçların karşılanmasında bireylerin imkan ve kabiliyetlerine uygun sorumlulukları dengeli şekilde üstlenmeleridir. Bazı kaynaklarda yer alan Hz. Peygamber (asm)'in, evin iç işlerini kızı Hz. Fatıma'ya, dış işlerini ise damadı Hz. Ali'ye yüklemiş olması (İbn Ebî Şeybe, Musannef, X/165, No: 9118; XIII/284, No: 16355; Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-i İslamiyye, II/484), Müslümanlar için bir aile modeli oluşturma amacına yönelik bağlayıcı bir kural değil, ihtiyaç, örf ve âdete dayalı tavsiye niteliğinde bir çözümdür. Kaldı ki, ev hanımının ailesine ve topluma katkıları küçümsenemeyecek kadar önemli bir iştir.

Kadın, mali ve ticarî alanlarda erkeklerle eşit konumda olup, kadın olması sebebiyle herhangi bir kısıtlamaya maruz değildir; ticaret ve borçlar hukuku alanında erkeklerin sahip oldukları bütün hak ve yetkilere sahiptir. İslâm dininde erkek–kadın ayrımı yapılmaksızın, çalışıp kazanmak teşvik edilmiş,

"İnsan için ancak çalıştığı vardır." (Necm, 53/39);

"… Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allâh'ın lutfundan nasibinizi isteyin..." (Nisa 4/32)

buyurulmuştur. Çalışma kapsamında değerlendirilen ticaret ile ilgili,

“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” (Nisa, 4/29) âyeti ile

“Sizden herhangi birinizin ipini alıp da dağdan sırtına bir bağ odun yüklenerek getirip satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.”(Buhârî, Büyû’ 5)

hadisinde kadın-erkek ayrımı söz konusu değildir. Dinimizin insanlar arası ilişkilerde ve ticarî hayata ilişkin koyduğu açıklık, dürüstük, güven, doğru sözlülük, sözünde durma, şart ve akitlere bağlı kalma, karşı tarafın zayıflığı, bilgisizliği ve sıkıntıda olmasını istismar etmeme gibi genel ilkelerine bağlı kalmak şartıyla, erkek ve kadın herkes helal ve meşru yollardan kazanç elde etme hakkına sahiptir.

Bu açıklamalar ışığında kadın hem çalışabilir, hem de çalışamaz diyebilirriz. Şartları bulunursa çalışabilir, bulunmazsa çalışamaz.

Bir kadının iş yerinde çalışması için belli başlı şartlardan biri, tesettürüne mani olunmaması, vekar ve ciddiyeti hafife alınmamasıdır. Aynı zamanda bu iş yerinde başka insanlar da bulunması ve kadın tek erkekle başbaşa kalmamasıdır.

Zira bir kadın bir erkekle başbaşa kalırsa, üçüncülerinin şeytan olacağını Efendimiz (asm) bildirmiştir. Hem böyle bir yalnızlıkta halvet vaki olduğundan, erkeğe mehr-i misil gibi maddî ceza, kadına da tâzir gibi dinî ceza terettüb eder.

Demek oluyor ki, ihtiyaç içinde olduğundan çalışmak zorunda kalan kadın, tesettürüne, iffet ve vekarına halel gelmeyen ciddi iş yerinde çalışabilir. Çevredeki yabancı erkeklere bu tesettür ve vekar içinde ciddi şekilde muhatap olabilir. Bu şartların yok olduğu yerde kadının çalışma şartı da yok demektir.

Zaten çalışıp kazanma mecburiyeti erkek içindir. Kadın evinde oturur, çoluk çocuğuna bakar. Erkek ise dışarda çalışıp çabalayarak kadının ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalır. Bizim sözünü ettiğimiz şartlar, herhâlde böyle hâmisi olmayan, ihtiyaç içinde çırpınan kadınlar içindir. Kocası izin vermeyen kadın zaten çalışma hakkına da sahip sayılmaz. Kocasının kazancıyla idare etmesi şart olur, yahut beyinin izni gerekir.

Bir kadının yabancı bir erkeğin evinde veya iş yerinde çalışması İslâm'ın emrettiği şekilde olursa, yani birkaç kadın ile birlikte veya açık bir yerde çalışırsa beis yoktur. Ama, kapalı bir yerde, yalnız olarak yabancı bir kimse ile birlikte kalacak olursa, halvet olduğundan haramdır (el-Fıkıh 'ala'l-Mezahip el-Arbaa, III/125).

İlave bilgi için tıklayınız:

- Kadın erkek birlikteliğinde dikkat edilmesi gereken konular nelerdir? Kız arkadaşlarla konuşmanın bir sakıncası var mıdır?..

5 Adetli veya lohusa kadının dinen yapamayacağı şeyler nelerdir? Kadının adet döneminde tırnak ve saç kesmesi yasaklanmış mıdır?..

Âdetli veya lohusa kadına yasaklanan şeyler şunlardır:

1. Namaz kılmak. Âdetli veya lohusa kadının namaz kılması câiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s), Fâtıma binti Ebî Hubeyş'e "Hayız gördüğün zaman namazı bırak ve hayız hâlin sona erince, kanı temizleyerek guslet ve namaz kıl." buyurmuştur. Buhâri'deki rivâyet şöyledir: "Âdetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl." (Buhâri, Hayz, 19, 24, Vüdû, 63; Müslim, Hayz, 62; Ebû Davûd Tâhâret, 109).

Âdetli kadın, kılamadığı namazı kaza etmez, orucu ise kaza etmesi gerekir. Hz. Âişe (ra) şöyle demiştir:

"Biz Rasûlullah (s.a.s) devrinde âdet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk." (Buhârî, Hayz, 20; Ebfı Dâvud Tahâre,104; Tirmizî, Savm, 67; Nesaî, Hayz,17; Siyâm, 64).

2. Oruç tutmak. Âdet gören veya lohusa olan kadın oruç tutmaz. Delil yukarıdaki Hz. Âişe (ra) hadisidir. Ancak oruç borcu, onların üzerinden düşmez; daha sonra kaza etmeleri gerekir.

3. Tavâf. Hz. Peygamber (asm), hac sırasında âdet gören Âişe (ra)'ye şöyle buyurmuştur:

"Hayız gördüğün zaman, temizleninceye kadar Beytullah'ı tavaf dışında, hacıların yaptığı diğer hac ibadetlerini yap." (Buhârî, hayz,1, 7, Hacc, 71, Edâhî, 3, 10; Müslim, Hacc,119,120; Ebû Davûd, menâsîk, 23).

4. Kur'an-ı Kerîm okumak. Mushafa el sürmek ve onu taşımak.

"Ona (Kur'ân'a) tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez." (Vâkıa, 56/79)

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"İddetli kadın ve cünüp olan, Kur'ân'dan hiç bir şey okuyamaz." (Tirmizî, Tahâre, 98; İbn Mâce, Tahâre, 105).

Hanefilere göre, bir kılıf içindeki Kur'ân'a el sürmek ve taşımak hayızlı ve cünüp için mümkün ve câizdir. Yine ilimle uğraşan kimse, tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zarûret yüzünden elbisesinin yeniyle veya eliyle tutabilir. Kur'ân yapraklarını abdestli çevirmek müstehaptır. Yine bu yaprakları okumak için bir kalemle çevirmek de câizdir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l İslâmî ve Edilletuh, I, 471).

5. Mescide girmek, orada eğleşmek ve itikâfa çekilmek. Hadiste şöyle buyurulur:

"Hiç bir hayızlı veya cünüp mescide giremez." (İbn Mâce, Tahâre, 92; Dârimî, Vudû',116).

Şâfiî ve Hanbelîler, hayızlı ve lohusanın kirletmemek şartıyla mescitten karşıdan karşıya geçmesini câiz görürler. Hz. Peygamber (asm)'in Âişe (ra)'ye böyle bir izin verdiği nakledilmektedir. (Müslîm, Hayz, I1-13; Nesâî, Tahâre, 172, Hayz, 18; İbn Mâce, Tahâre, 120).

6. Cinsel temasta bulunmak veya göbekle diz kapağı arasını okşamak (istimtâ). Bunu delili âyet ve hadistir. Âyette şöyle buyurulur:

"... Hayız halinde iken kadınlardan uzaklaşın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın..." (Bakara, 2/222).

Uzaklaşmaktan (İ'tizal) maksat, onlarla cinsel teması bırakmaktır. Yine hayızlı hanımıyla ne derece ilgilenebileceğini soran bir sahabeye Allah elçisi şöyle cevap vermiştir:

"Senin için göbekten üst taraf serbesttir." (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâı, I/277).

Hanbelilere göre, göbek-diz arasında cinsel temas dışında serbesttir. Delil şu hadistir:

"Hayızlı kadına, cinsel temasın dışında her şeyi yapabilirsiniz." (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahâre, 16).

Hanefi, Şâfiî ve Mâlikilere göre, hayızlı veya lohusa olan eşiyle cinsel temasta bulunan erkeğe keffâret gerekmez. Ancak tövbe ve istiğfar etmesi gereklidir.

7. Boşama. Hayız hâlindeki kadını boşamak câiz değildir. Ancak buna rağmen boşama geçerlidir ve bid'î tâlak adını alır. Âyette;

"Boşayacağınız zaman, eşlerinizi iddetlerine doğru boşayın." (Talak, 65/1)

buyurulur. Yani içinde iddet meşru olan bir sürede boşayın demektir. Çünkü, ay hâlinin geri kalan kısmı iddetten sayılamaz. Allah elçisi, Abdullah b. Ömer'e, eşini temizlik günlerinde veya gebe iken boşamasını bildirmiştir.(eş-Şevkânî, a.g.e., VI/221)

Geniş bilgi için bk. el-Kâsânî, a.g.e., I/44; İbnü'l-Hümâm, a.g.e., I/54, 57, 61; eş-Şirâzî, el-Müheneb, I/38, 45; İbn Kudâme, el-Muğnî, I/306 vd.; İbn Âbidîn, a.g.e., I/158,162, 268, 274; eş-Şevkânî, a.g.e., I/276, 278, 280, 777; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1985, I, 469 vd.).

İlave bilgi için tıklayınız:

Cünüpken veya hayızlı iken kılları, tırnakları ve tüyleri kesmek, kaş aldırmak caiz midir?..

6 Hayız ve istihaze hakkında bigi verir misiniz, hayızın süresi ne kadardır? Âdet günlerinde değişiklik olabilir mi?

Gerek başlangıç ve bitiş yaşları, gerekse asgari ve âzami süresi bakımından hayız, fizikî bünye, kalıtım, çevre ve iklim şartlarına bağlı olarak kadından kadına önemli değişiklikler gösterebilir. Bununla birlikte fakihler, birçok dinî ve hukukî hükmü yakından etkilediği için, bu süreleri belirleme yönünde bazı tesbitlerde bulunmuşlardır.

Âdet kanamasının en az ve en çok süresi konusunda ileri sürülen rakamlar da böyle olup mükelleflere pratik bilgi ve çözüm vermeyi amaçlamaktadır. Bu rakamlar fakihlerin tecrübe birikimlerine göre verilmiş süreler olup, bu konuda fiilî âdet görmenin başlaması ve sona ermesi esastır.

Tıp ilminin önemli gelişmeler kaydettiği günümüzde, kadının âdet çağı ve dönemiyle ilgili bilgiler, konunun uzmanlarından öğrenilerek, dinî hükümlerin buna dayandırılması gerekir.

Bugünkü tıbbî bilgiler, âdet süresinin de üç-altı gün civarında olduğunu ifade etmektedir. Bununla birlikte fizikî bünye, psikolojik durum ve çevre şartlarına bağlı olarak kadınların âdet çağı ve süresi farklılık taşıyabilmektedir.

On günden fazla olan âdet günleri özür sayılır. İki âdet hâlinin arasında on beş gün geçmişse, ondan sonra gelen kan hayız kanı olarak değerlendirilir.

Kadınlar âdet hallerine çok dikkat etmelidirler. Çünkü bu haller, onların birçok din görevleri ile ilgilidir. Bu konu ile ilgili başlıca meseleler şunlardır:

Kadınlar en az dokuz yaşlarında büluğ çağına erer ve âdet görmeye başlarlar. Elli veya elli beş yaşlarında da "Sinn-i İyas" denilen "âdet görmeme" devresine girerler. Bu yaştan daha önce âdetten kesilen kadınlar da vardır.

Âdet müddetinin en azı üç gündür (yetmiş iki saattir). En çoğu da on gün, (iki yüz kırk saat)... Bu iki zaman arasında görülecek kanlar, âdet kanı sayılır. Bu zaman içinde devamlı olarak kanın gelmesi gerekmez, ara sıra kesilebilir. Örnek: Bir kadın üç gün kan gördükten sonra iki gün kanı kesilse ve arkasından üç gün daha devam etse, bu sekiz günün hepsi âdet gününü teşkil etmiş olur.

İki âdet arasındaki temizlik hâline "tuhr" (temizlik) hâli denir. Bunun müddeti on beş günden az olamaz. Fakat bundan çok olabilir. Tuhr hâli, aylarca ve senelerce devam edebilir. Böyle temizlik hâli devam eden kadına "Münteddetü't-Tuhr" (Temizliği devamlı) denir.

Meydana gelen kanamanın âdet hükmünde kabul edilmesi için iki temizlik dönemi arasının en az on beş gün ve fasılalı da olsa kanamanın üç günden az, on günden fazla olmaması gerekir. Âdetin en azı üç gün, en çoğu on gündür. Âdetli günler bitip gusül yapılmadan cinsel ilişkiye girmek caiz değil, yani haramdır. Kur'an’da bu açıkça belirtilmiştir.

"Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever."(Bakara, 2/222)

Bazı kadınların âdet günleri, sayılan belli günlerdir. Örnek: Her ay beş veya yedi veya dokuz gün âdet görürler. Böyle bir kadına "mu'tade" denir. Bir âdet, bir kez meydana geldiği üzre kararlaşmış olabilir. Şöyle ki: Henüz âdet görmeye başlayan bir kız, ilk kez sekiz gün kan görse, sonra yirmi iki gün temiz olsa, bu şekilde âdeti kararlaşmış olur. Ondan sonra devamlı olarak kendisinden bir hastalık sebebiyle kan gelecek olsa, onun hem âdet günleri, hem de temizlik günleri her ay o şekilde hesab edilir.

Bazı kadınlarda âdet günleri değişik olur. Şöyle ki: Bir ay beş gün diğer ay altı gün âdet görebilirler. Bu durumda ihtiyatlı hareket etmek gerekir. Böyle bir kadın, altıncı gün oldu mu yıkanır, namazlarını kılar ve eğer ramazansa orucunu tutar; çünkü bu altıncı gündeki kanın illet (istihaze) kanı olması muhtemeldir. Fakat bu altıncı gün çıkmadıkça, cinsî münasebette bulunamaz, boşanmışsa iddeti dolmuş sayılmaz. Çünkü bu altıncı günün kanı, hayız kanı olmak ihtimali vardır.

Bir âdetin değişmiş olması için, ona aykırı iki âdet hâli görülmelidir. Örnek: Her ay beş gün âdet gören bir kadın, sonra iki kez dört gün veya iki kez altı gün kan görse, onun âdeti beş günden dört güne veya altı güne geçmiş olur.

Sonuç: Âdet, bir defa ile yerleşir, iki defa ile değişebilir. Bununla beraber İmam Ebû Yusuf'a göre, âdet bir defa ile değişmiş sayılabilir. Buna yeni âdetin eskisini bozup onun yerini alması anlamında "fesh-î âdet" de denilmektedir.

Belli günler devam eden bir âdete aykırı olup da on günden fazla devam etmeyen kanlar, âdet kanı sayılır. Bu halde âdet değişmiş olur. Örnek: Her ay yedi gün kan gören bir kadın, sonra on gün kan görse, hepsi hayız kanı sayılır. Bu halde âdeti yedi günden on güne geçmiş olur. Fakat belli günlerden sonra gelen kan, belli günlerle toplandığı zaman on günden fazla olursa, yedi günden ziyade olan kanlar hayız kanı sayılmaz, istihaze (illet) kanı olur. Şöyle ki: Böyle yedi gün kan gören bir kadın sonradan on bir veya on iki gün kan görmeye başlarsa, bunun âdet edinilmiş yedi günlüğü hayız kanı olur. Sonraki dört veya beş günü istihaze (illet) kanı olur.

Yine: Her ay başından itibaren beş gün âdet görmekte olduğu farz edilen bir kadın, bu âdeti üzere kan gördüğü gibi, bundan iki gün veya üç gün veya beş gün önce de kan görmüş olsa, bunların hepsi âdet sayılır; çünkü âdet sayısı on günü geçmemiştir. Fakat kan görme günlerinin tümü bu şekilde on günden fazla olursa, yalnız âdeti olan o beş günde gördüğü kan hayız kanı sayılır, âdet edindiği günlerden fazla olan bütün kanlar istihaze (illet) kanı sayılır.

Âdet görmekte olan bir kadından, bir hastalık sebebi ile devamlı olarak kan gelecek olsa, onun hayız ve temizlik hallerindeki belli günlerine göre hüküm verilir. Örnek: Her ay başından itibaren on gün kan gören bir kadın, ondan sonra yirmi gün veya altı aydan noksan olmak üzere şu kadar ay ve gün temizlik üzere olsa, onun âdeti böyle kararlaşmış olur. Sonra böyle bir kadından devamlı olarak kan gelse, yine eski şekli üzere her ayın ilk on günü hayız, diğer yirmi günü veya şu kadar ay ile günü de temizlik hâli sayılır. Fakat temizlik müddeti tam altı ay veya daha ziyade bulunmuş olursa, temizlik müddeti altı aydan bir saat noksan kabul edilir ki, bu müddet, gebelik hâlinin en az zamanıdır.

Yine: Yeni hayız görmeye başlayan bir kızın âdeti kararlaşmaksızın kanı akıp devam etse, her aydan on günü âdetine sayılmış olur. Diğer yirmi günü de temizlik müddeti kabul edilir.

Bir hastalık veya önemsememe neticesi âdet günlerini unutmuş olan bir kadına "mütehayyire" denir. Böyle bir kadının gördüğü akıntı kesilmeyecek olsa, onun âdeti hakkında kuvvetli olan görüşü ile işlem yapar. Kuvveti fazla olan bir görüşe sahib değilse, ihtiyat olan yolu benimser. Boşanmış ise, iddeti için on gün, temizlik müddeti de altı aydan bir saat noksan olmak üzere takdir edilir. Diğer bir görüşe göre: Temizlik müddeti iki ay kabul edilir. Bunun namaz ve oruçları üzerinde ayrıntılı bilgi vardır. Bu konu ile ilgili geniş bilgi, İmam Sarahsî'nin "Mebsûd" isimli kitabında vardır.

Âdet görme çağına gelen bir kız, ilk kez görmeye başladığı kandan dolayı hemen namazını bırakır ve oruçlu ise, orucunu kaza etmek üzere sonraya bırakır. Evli ise, cinsi ilişkide bulunmaz. Böyle bir kıza "mübtedie" denir. Bu kan üç günden az bir zaman içinde kesilirse, hayız kanı olmadığı anlaşılır. O zaman bırakıp kılmadığı namazları kaza etmesi gerekir. İmam Azam'dan nakledilen bir görüşe göre, ilk başlayan bu kan üç gün devam edip de hayız kanı olduğu bilinmedikçe, namazı terk etmez ve orucuna da devam eder.

Hayız müddeti içinde gelen kan tamamiyle kesilmedikçe, âdet son bulmuş olmaz. Bu kan, siyah, kırmızı, yeşilimtrak veya sarı olabileceği gibi, bulanık ve toprak rengi de olabilir. Âdetini tamamlamış olan bir kadından gelecek akıntı bembeyaz bir renkte bulunur.

Bir kadının görmekte olduğu âdetini, kocasına karşı inkar etmesi veya gerçeğe aykırı olarak âdet gördüğünü söylemesi helal değildir.

Âdet görmekte olduğunu söyleyen bir kadın, iffetli ve saliha bir kadın ise, sözü kabul olunur; değilse kabul olunmaz. Ancak doğru söylediğine inandırıcı bir hâl olursa, kabul edilir. Mesela, söylediği söz, âdetinin başlangıç zamanına rasgelmişse, o hâlde dediği kabul olunur.

Hayız ve nifas müddetleri dışında, rahimden akan kana istihaze yani, hastalık kanı denir. İstihaze kanı, hayız ve nifas kanından farklıdır. Bu kan, damardan geldiği için, ince ve kokusuzdur. Tıpkı burundan vesaire âzalardan akan kan gibidir. Bir özür ve hastalık kanıdır.

İstihaze kanı, ne oruca, ne de namaza engel değildir. Cinsî münasebete de mâni olmaz. Ancak istihaze hâlindeki kadınlar, özürlü hükmünde bulunurlar. Özürlülerin tâbi olduğu hükümlere uygun olarak ibâdetlerini yaparlar.

Asr-ı saâdette bir gün bir kadın Peygamberimize gelerek:

"Benden devamlı kan gelir, namazı bırakayım mı?" diye sormuştu. Peygamberimiz (asm) de cevaben:

"Hayır, o damardaki bir hastalıktandır, hayız değildir. Âdet vaktin gelince namazı bırak, âdet hâlin geçince guslederek temizlen ve bundan sonra her vakit namazı için ayrı abdest alarak namazlarını kıl. Tekrar âdet hâli gelinceye kadar böyle yapmaya devam et."(bk. Mehmet DİKMEN, İslam İlmihali)

buyurmuşlardı. Bu rivayet, istihaze hâlinin özür hâline ait hükümlere tâbi olduğunu açıkça göstermektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- HAYIZ...

- İSTİHAZA...

7 İslam dininde kadınların pantolon giymesi günah mıdır?

Konuya farklı açılardan bakanlar farklı hükümler verebilirler. Her açının kendine göre hükmü olması da mümkündür. Ben de arz edeceğim açılardan bakacak, kendi görüşümü netleştirmeye çalışacağım. Takdir size aittir. Uygun bulursunuz, yahut da yanlış telakki edersiniz. İkisi de mümkündür.

Bugün giyim kuşamda tam bir karmaşa yaşanmaktadır. Ne erkek ne de kadın giyimi geçmişteki gibi net ve tam ayrılmış değildir.

Bunu şunun için arz ediyorum. Gerçekten de hanımların giyim kuşamında birinci ölçü tesettür ise, ikincisi de erkek giyimi olmaması, erkek giyimine benzememesidir. Efendimiz (asm)'in ikazı da bunu açıkça ifade etmektedir.

"Erkeklerden kadın giysisi, kadınlardan da erkek giysisi giyerek karşı cinse benzeyenlere..."(bk. Buhari nr:5751, ebu Davut nr:4098, Ahmet b.Hambel nr:3149, Nesei nr:9161)

diye başlayan hadiste lanet bedduası vardır.

Bu ikazı unutmayan hanımlar, giyimlerinde birinci olarak tesettürü esas aldıkları gibi, ikinci olarak da erkeğe benzememeyi esas alırlar. Kimliklerini korumak isterler.

Toplumun böyle bir kimlik korumasına ihtiyacı da kesindir. Cinsiyet karışımı söz konusu olacak nerdeyse.

Ancak bugün erkek giyimi eskisi kadar kesin belirlenmiş değildir. Pantolon artık sadece erkek giyimi olmaktan çıkıp kadınların da büyük ölçüde giyimi haline gelmiştir.

Nitekim Suudi Arabistanlı erkeklerin de kadın giyimine benzeyen entarilerle dolaştıkları bilinmektedir. Demek ki sabit bir erkek giyimi, tartışmasız mevcut değildir.

Bence bugün kadının giydiği pantolonun erkek giyimi olmasından önce, dar olup olmadığı, üzerini örten bir başka şeyin giyilip giyilmediği esas alınarak konuya bakılmalıdır.

Beden hatlarını belli etmeyecek genişlikteki pantolonun üzerine üst kısmı örten bir şey giyiliyorsa, artık bunun erkek giyimi olduğunu düşünmemek gerekir. Çünkü tesettürü daha iyi sağlamak özelliği söz konusudur.

Pantolon üzerine giyilen elbisenin ayaklara kadar inmesi tercih edilmelidir. Ancak giyilen pantolon dar değilse diz kapaklarına inen bir örtü giymek de yeterlidir. Bununla beraber kadın, tesettüründe takvayı esas almasına dikkat etmelidir.

Kadının pantolon giyinmesi Peygamberimiz(asm)  döneminde de vuku bulmuştur. Nitekim Efendimiz aleyhisselam İmam-ı Ali ile (Baki) mezarlığında iken yan yoldan bir kadının, bindiği eşek üzerinde giderken yağışlı hava sebebiyle ayağı kayan eşekten düştüğü görülür. Derhal yüzünü başka tarafa dönen Efendimize:

"Kadın sirval giymiş, bir yeri açılmadı!" derler.

Bunun üzerine Efendimizin (asm), bindiği eşekten düştüğü hâlde bir yerinin açılmasını önleyen sirvali giyen hanımlara dua ettiği duyulur.

Bu anlayış içinde pantolona baktığımızda üzerinde bir giyim olması halinde Efendimizin (asm) duasına mazhar olan bir giyim şekli dolduğunu düşünmek yanlış olmasa gerektir.

Çünkü geniş pantolonun da, arabaya binip inerken, merdivenden inip çıkarken, sirval gibi tesettürü temin ettiği bilinmektedir.

Nitekim siyerde Efendimizin (asm) sirval satın aldığı kaydı da vardır. Bizzat kendisinin giydiği görülmediğine göre, yakınlarına hediye etmek için almıştır diye düşünmek de mümkündür.

Sirval, Anadolu hanımlarının vücut hatlarını belli etmeyecek bollukta giydikleri şalvarı hatırlatıyor insana. Bu kadar bolluktaki şalvardan kimsenin şikayeti de olmamaktadır. Ben konuya böyle bakmaktayım.

Siz bu bakışı zorlaştırıcı da bulabilirsiniz, kolaylaştırıcı da görebilirsiniz. Bu biraz da sizin içinde bulunduğunuz şartlar ve kendi ruh halinizle ilgili olabilir. 

8 Başörtüsünün hükmü nedir? Başı açık gezmek insanı nasıl bir tehlikeye götürür?

Bu hususta Kur’an-ı Kerim'de iki ayet mevcuttur. Bu ayetlerde Cenab-ı Hak gayet açık bir şekilde mealen şöyle buyurmaktadır:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.”(1)
“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar, zinetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler.”(2)

Ayetlerde mü’min kadınların nasıl örtünecekleri, hangi yerlerini açabilecekleri açıkça belirtilmiyor. Fakat şu mealdeki hadis-i şerif ayetleri tefsir ediyor. Peygamberimiz (a.s.m.) baldızı Hz. Esma’ya hitaben,

Ey Esma! Bir kadın âdet görmeye başlayınca el ve yüzünden başka yerini yabancılara göstermesi caiz değildir.”(3)

Demek ki, büluğ çağına gelmiş olan Müslüman bir hanımın başını kapatması hem Allah’ın hem de Peygamberin emridir. Yani yüz kısmı açık kalacak şekilde başın kalan kısmını, boyun ve göğüsleri örtmek farz-ı ayndır. Açmak ise, bir farzın terki sayıldığından haramdır. Allah ve Resulünün emrini dinlemediği için günahkâr olmakta büyük bir mes’uliyet altına girer. Günahkâr olan kimse, bu günahından kurtulmak için tövbe istiğfar eder, Allah’tan affını diler.

Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar. İşte onların mükafatı, Rablerinden bir mağfiret ve ağaçları altında ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Güzel amel yapanların mükafatı ne güzeldir.”(4)

Demek ki, bir tövbenin kabul olması, bir günahın affa liyakat kazanması için, hiçbir mazeret yokken o günahta ısrar edilmemesi şartı aranmaktadır.

Bu husustaki bir hadisin meali şöyle:

Mü’min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahtan el çeker, Allah’tan günahının affını dilerse, kalbi o siyah noktadan temizlenir. Eğer günaha devam ederse, o siyahlık artar. İşte Kur’an'da geçen ‘günahın kalbi kaplaması’ bu manadadır.”(5)

“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır.” sözü, mühim bir gerçeği dile getiriyor. Şöyle ki,

Bir günahı işlemeye devam eden insan, zamanla o günaha alışır, terk edemez bir hale gelir. Bu alışkanlık onu gün geçtikçe daha büyük manevi tehlikelere sürükler. Günahın uhrevi bir cezasının olmayacağına inanmaya, hatta cehennemin bile olmaması gerektiğine kadar gider.(6)

Böyle bir tehlikeye maruz kalmamak ve şeytanın telkinlerine kanmamak için, bir an önce tövbeyi icap ettirecek günahı terk ederek ,insanın kendine çeki düzen vermesi gerekir.

Dipnotlar:

1) Ahzap, 33/59.
2) Nur, 24/31.
3) Ebu Davut, Libas 33.
4) Al-i İmran Suresi, 135-136,
5) İbn-i Mace, Zühd, 29.
6) Lem'alar s7, Mesnev-i Nuriye, s.115.

9 Lazer epilasyon caiz midir?

Kadın ve erkekte örtünmesi gereken yerlere avret denir. Dört çeşit avret vardır:

1. Erkeğin erkeğe nisbetle avreti,
2. Kadının kadına nisbetle avreti,
3. Erkeğin kadına nisbetle avreti,
4. Kadının erkeğe nisbetle avreti. 

1. Erkeğin erkeğe nisbetle avreti: Diz ile göbeğin arasıdır. Diz ile göbeğin arasındaki yerlere bakmak haramdır. Cumhuru ulemaya göre böyledir. Malikîlerin bazılarına göre baldır avret değildir.

2. Kadının kadına nisbetle avreti: Kadının kadına nisbetle avreti, yine diz ile göbeğin arasıdır. Ne hamamda ne başka yerde diz ile göbeğin arasındaki kısma bakmak caiz değildir.

3. Erkeğin kadına nisbetle avreti: Mahremi olduğu takdirde yine diz ile göbeğin arasıdır. Na mahrem, yani yabancı ise kimi diz ile göbeğin arası, kimi bütün vücudu avrettir, diyor. Şafiî mezhebi bu görüştedir. Yani nasıl erkeğin kadına bakması haram ise kadının da erkeğe bakması haramdır.

4. Kadının erkeğe nisbetle avreti: Şafiî ve Hanbeli'ye göre "yüz ve el dahil bütün vücut avrettir." Hanefi ve Malikî mezheblerine göre ise yüz ve el müstesna bütün vücut avrettir.

Avret olan yerlere bakmak haram olduğu gibi mes etmek, yani dokunmak da haramdır. Doğum ve tedavi gibi bir zaruret varsa, ihtiyaç nisbetinde müsamaha edilir.

* * *
Cenab-ı Hak her insanı ayrı bir güzellikte yaratmıştır. Birlik mührünün açıkça okunduğu insan simasındaki güzellik, fıtrî ve tabiî olanıdır. Bunu muhafaza etmek, sahip olduğu özellik ve güzelliklere şükredip, Allah'ın uygun görüp ihsan ettiği kadarına razı olmak kulluğun bir derecesi ve işaretidir.

Bunun için hayatî ve zarurî bir maslahat yoksa, vücutta bulunan mevcut durumu değiştirmeye gitmemek lâzımdır. Çünkü böyle rast gele yapılan bir tasarruf insanı ağır bir mesuliyet altına sokabilir.

Bir zaruret yokken insan bedeni üzerinde yapılan değişiklikleri şiddetle yasaklayan Peygamberimiz (a.s.m.), başına ilâve saç takana, cildine dövme yapana ve yaptırana, güzelleştirmek maksadıyla dişini inceltip seyrekleştirene, kaş ve kirpiklerini yolan kadınlara, Allah'ın yarattıklarını değiştirdikleri için ilahi rahmetten uzak kalmış olacaklarını bildirmiş ve ikazda bulunmuştur.

Fıkıh alimleri bu hadisten hareket ederek, yüzünde sakal ve bıyık biten kadının onları gidermesinin caiz olacağını; ancak kaşları inceltmenin, tabi şeklinden çıkarmanın, kirpikleri düzeltmenin veya takma kirpik kullanmanın caiz olmadığını belirtirler. Çünkü diş, kaş ve kirpik birer aza mesabesindedir. Aslında olmayıp sonradan biten yüzdeki kıllar ise bu sınıfa girmediğinden, kadının bunları gidermesin de bir mahzur görülmemektedir. Aynı şekilde kadının bacağındaki kılları gidermesinde de bir mahzur yoktur. Çünkü bu kaş gibi bir uzuv mesabesin de değildir.

Fıkıh kitaplarına baktığımızda şu hükmü görmekteyiz:

– Kadını çirkinleştiren yüzdeki tüyler alınır. Erkeklerde görülen sakal, bıyık gibi şeylerin kadınlarda görülmesi halinde; alınması câizdir.

“İbn-i Âbidin, sakal ve bıyığın kadında fıtrat olmadığını, bu sebeple (eğer çıkarsa) kesilmesinin (müstehab) olacağını beyan etmiştir! Bu kılları gidermenin en uygun yolu tıraş olmak değil, ağda, pudra veya benzeri tıbbî şeylerle yolmaktır.” (Kadın İlmihali, Mürşide Uysal, s. 370)

Anlaşılan odur ki, dindar hanımın kendini beyine karşı cazip duruma getirmesi müstehabdır. Beyini yabancıların cazibesinden korumuş olma hikmeti de vardır bunda.

- Erkekler yüzlerindeki kılları aldırabilirler mi?

Erkeklerde çıkan ve erkeğin fıtratından olan sakal ve bıyık gibi kıllar, kadında çıktığı takdirde bu kılların aldırılması caizdir. Zira sakal ve bıyık kadının fıtratından sayılmadığı için alınabilir, hatta bu tür kılların alınması müstehaptır. Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüyünü alması veya aldırması caiz değildir. Bu, "Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lânet etsin..."  hadisindeki yasak kapsamına girer.

Erkekler ise sakal ve bıyık dışında yanaklarında çıkan göze çirkin gelen fazlalık kıllarını, fıkıh kitaplarımızda “muhannes” ismiyle geçen “kadınlaşmış erkekler”e benzememek şartıyla aldırabilirler.  

- Erkekler ve kadınlar epilasyon yaptırabilirler mi?

Epilasyon, iğne vb. ile tüy diplerinin yakılması ve tüylerin tekrar çıkmasının önlenmesi uygulamasına verilen isimdir. Bu uygulama özellikle yüzlerde ve hormon bozukluğu sebebiyle anormal şekilde çıkan kıllarda uygulanır.

Erkeklerin vücudundaki kıllara epilasyon yaptırması haram olmasa da uygun değildir. Bunun istisnası, erkeğin görünümünü bozan, göze çirkin gelen hormon bozukluğu gibi sebeplerden dolayı vücutta görülen ve fıtrattan olmayan fazlalık kıllardır. Bu tür durumlarda erkekler epilasyon yaptırabilirler.

Kadınlar, kaşlara dahil olmayan fazlalık tüyleri, yüzünde çıkan ve kadının fıtratından olmayan bıyık, sakal gibi tüyleri bu uygulamayla aldırılabilir. Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüylerini kesmesi caiz olmadığı gibi, bu türden tüylere bu uygulamanın yapılması da caiz değildir.

Kadınların, kollarındaki ve bacaklarındaki kılları kesmesi caizdir. Bu takdirde bu kıllara epilasyon uygulamasını yaptırması da caizdir.

Epilasyon uygulamasında kadınların mahremi olmayan erkeklere bu uygulamayı yaptırması, caiz değildir. Çünkü bu durum bir hastalık hâli veya bir zaruret hâli değildir. Zaruret olmadığı takdirde bir kadının mahremi olmayan erkeklere avret yerlerini göstermesi caiz değildir.

Eğer epilasyon uygulamasını yapacak kimse bayan ise, bu takdirde kadının kadınlara karşı olan avret sınırlarını gözetmek gerekir. Yani epilasyon yaptıracak bir bayanın, diz kapağıyla göbeği arasını, karşısındaki bayan da olsa göstermesi caiz değildir.

10 Kadının hakları nelerdir? İslamın kadınlara bir baskı ve kısıtlama getirdiği iddialarına ne dersiniz?

İslam öncesi devirlerde kadın bir insan bile sayılmıyordu. İslam dini, kadını olması gereken konuma yükseltmiştir. Özgürlük kişinin, nefsinin ve şeytanın istediği gibi yaşaması değildir. Aksine onu yaratanın istediği gibi yaşamasıdır. Çünkü, Allah'ın isteğine uymayan kişi, nefsinin veya şeytanın isteğine uymuştur.

Kadının genel haklarını kısaca açıklamaya çalışalım:

"Birisine bir kız çocuğu müjdelenirse, üzüntüsünden yüzü simsiyah kesilir..." (Nahl, 16/58 )

Bu âyette Allah (c.c.) cahiliyyet insanının kadına bakışını anlatır ve takbih eder. Halbuki,

"Allah diledigine kız, dilediğine erkek, dilediğine ikisini birden verir, dilediğini de kısır yapar." (Şûrâ, 42/49)

Kadın da tıpkı erkek gibi doğar, erkek gibi insan yavrusudur. Şefkatte ve hediyede aralarını ayırırlarsa, anne baba sorumlu olurlar. Peygamberimizin (asm) vasiyyetini gözetmemiş olarak şefaatten mahrumiyeti hak ederler. Cahiliyyet duygularının insanlarda zaman zaman depreşeceğini bildiği için, Efendimiz (asm) kız çocuklarının, eğitimini özellikle vurgular ve

"Üç, iki, hattâ bir kız çocuğunu, haklarını koruyarak yetiştiren babanın, Cennette kendisiyle beraber olacağını." (Ibn Mâce, edep 3)

duyurur. Çocuğun kız doğmasında da erkekte olduğu gibi, "Şükür" olarak "akîka" kurbanı kesilir. Ismi güzel verilir, zorunlu eğitimi yaptırılır. Gerekli cinsel bilgileri anneden alır. Kur'ân'da ve Sünnette ilme teşvik eden hiç bir nas, kadınları bundan ayırmaz. Tersine, ihmale uğrayacaklarını bildiği için, Peygamberimiz (asm) özellikle kadın eğitimini tavsiye etmiş, haklarının korunmasını emretmiştir. Onun devrinde "müctehid" olan kadınlar yetişmiştir. (Meselâ Resûlüllah'ın (asm) zevceleri Âişe validemiz bunlardan biridir.)

Kadın hiçbir konuda erkekten ayrı tutulmadan büyütülmüş ve yetiştirilmiş, sıra evlenmesine gelmiştir. Damat adayını görmesi bir hakkı ve aynı zamanda bir sünnettir. Beğenmezse reddeder, velîlerin ve damat adayının ısrarı hiçbir şeyi değiştirmez.

Evlenirken ağırlığını koyar, damat adayından istediği kadar "mihir" alır. Mihir onun Allah tarafından belirlenmiş en tabii hakkı ve hayat garantisidir. Harcama sahası, meşru çerçevede tamamen kendi iradesine bağlıdır. Mihrini, ya da varsa diğer mal varlığını, hayır yolunda harcayabileceği gibi ticarî işletmelerde kullanabilir, şirketler kurar, şirketlere hisse senetleriyle ortak olur, kazanır ve kazandığını da istediği yerde harcar. Çünkü kendi sosyal güvenliği, kocaya varmakla garanti altına alınmıştır. Ev için ve kendisi için gerekli bütün zarûri harcamalar erkeğin sırtınadır. Erkek, elbiseni ya da süs malzemeni kendi kazancınla al, diyemez. Kendi varlığı ölçüsünde kadının nafakasını sağlamak zorundadır. Sağlayamayacaksa evlenemez. Evlendikten sonra sağlamazsa kadının boşanma talebi olumlu sonuçlanır.

Kocası onu tahkir edemez, onun hayat arkadaşı olduğunu unutmamak zorundadır, darılıp evinde yalnız bırakamaz.

"Erkeğin en hayırlısı, kadına en iyi davranandır." (bk. Buhâri, nikâh 43; Müslim, fedâil 68)

Evde hanımıyla şakalaşmak, eğlenmek ve onu eğlendirmek kocanın görevlerindendir.

Kadının hak-hukuk tanımayıp isyan etmesi dışında, sudan bahanelerle erkek karısını dövemez, [Karının dövülmesi konusunda (Nisâ, 4//34) âyeti ve tefsirlerine bakılabilir. (Örnek olarak bk. Ibn Kesîr IV/257; Kurtubî VI/170,172,173; Elmalı IV/1351; Ebû Dâvûd, menâsik 56; Ibn Mâce, menâsik 84; Müslim hac 147; Tirmizi, Rada'11; Ebû Dâvûd, menâsik 56; Halebî Sağîr s. 395; Halebî Kebîrs. 621; Canan, Terbiyesi, s. 391] Kıskançlığından hastalığından kaynaklanan şüphesinden ötürü karısını anî baskınlarla rahatsız edemez.

Peygamberimiz (asm) bir hadîslerinde ailesinden uzun zaman ayrı kalan birisinin, haber vermeden gece ansızın eve gelmesini yasaklamıştır. Bunda ayrıca koltuk altı, etek tıraşı ve süslenip taranmayla kocasına hazırlık yapabilme imkânı bulması da, sebep olarak zikredilmiştir. Bu konuda bir hadîs-i şerîfin meâli şöyledir:

"(Uzaklardan) geceleyin geldiğinde hanımmn yanına girme ki, bıçak kullanıp tıraş olsun, dağınıksa tarasın. (gelişine hazırlansın)." (Buhârî, nikâli 121,122; Müslim, radâ' 58, imâret 181,182; Dârimî, nikâh 32, cihâd 163)

Hadîs şerhleri buna sebep olarak bir de, eve geceleyin aniden girmesinin, hanımının ihanetinden şüphelendiği anlamına gelebileceği ihtimalini gösterirler.

- Kocanın karısını cinsel yönden tatmin görevi de vardır. Peygamberimiz (asm), karısını düşünmeden, işini bitirerek hemen inen insanları horoza, yani hayvana benzetmiş ve sevişip okşama olmadan cinsel ilişkiye geçilmemesini tavsiye etmiştir. [Deylemî'den, Gazâlî, Ihyâ IV/52. Ayrıca bk. Suyutî, el Camiu's-Sağîr (Fethu'I-Kadîr ile) VI/323)] Çünkü erkek bakmakla hemen tahrik olabilir, ama kadın cinsel ilişkiye ancak uzun bir okşama döneminden sonra hazır hale gelir. Iyi bir erkek, karısını bu işe hazırlamayı başarabilen ve kendi doyduğu gibi onu da doyurabilen erkektir. Cinsel ilişkide sadece kendisini düşünen erkekler, karşısındakine zulmettiklerini ve işkence ederek zevk aldıklarını unutmamalıdırlar.

- Evlendikten sonra bir yıl içerisinde hiç cinsel ilişki yapamayan erkekten kadının ayrılma hakkı vardır.

Kadın "peşin mihrini" almadan kendisini erkeğe teslim etmeyebilir.

- Kadının nafakası gibi, tedavisi ve ilâç harcamaları da kocaya aittir. Kadın ekmek yapamayan birisi ise, erkek hazır ekmek almak zorundadır. Süslenmesini istiyorsa, süs malzemeleri ve koku masrafi erkeğe aittir. Yılda yazlık ve kışlık olmak üzere iki takım elbise erkeğe aittir. Anlaşmazlık söz konusu olursa elbisenin nitelikleri mahalli idarelerce tesbit edilir. Kadın, kocası sefere çıkarken, gelmediği günler için nafakasına, ondan kefil alabilir. Âdetli günlerinde kocasından ayrı yatmak isterse, ayrı bir yatak istemek hakkıdır.

- Durumuna göre kadın kocasından hizmetçi isteyebilir. Hizmetçinin ücreti kocasına aittir. Örfe göre kadınların yapmaması ayıplanan ev işleri dışında kadın, hiçbir iş yapmak zorunda değildir.

Ihtiyaç duyarsa kocasıyla aylık nafaka miktarında anlaşırlar. Yetmediğini anlarsa artırmasını ister, koca kabul etmezse mahkemeye başvurabilir.

- Kadın kocanın yakınlarını istemediği takdirde, kocası onu müstakil bir evde oturtmak zorundadır. Buna sebep olarak, kocasıyla oynaşmak ve yararlanmak arzusuna, onların bulunmasının engel olacağı gösterilmiştir. Hattâ cinsel ilişkiyi bilmeyecek kadar küçük olan çocuğu dışındakiler için de aynı sebeble ayrı odalar istemek, kadının hakkıdır.

- Kadının, haftada bir kez anne-babasını ziyaret hakkı vardır, erkek buna engel olamaz.

Erkeğin haklarına bir zarar vemeyen meşru işlerde; kadının meşru çerçevede çalışmak hakkıdır.

Âdet ve lohusalıktan ötürü hamama gitmek istediği takdirde, hamam parasını erkek verir, ancak hamamda avret yerlerinin açılmamasına riayet edilmediği biliniyorsa, kadın hamama gönderilmez.

"Ric'î" (dönülebilir) ya da "bâin" talakla boşanan karısının her türlü nafakasını, iddeti içerisinde erkek verir.

Bu söylediklerimiz bütün fıkıh kitaplannda, kadının erkek üzerindeki hakları sayılırken açıklanan konulardan sadece birkaç örnektir. Sonra bunlar birer tavsiye niteliğinde değil, yaptırımı olan kanûni haklardır. Karadeniz'de, Anadolu'da. şurada-buradâ kadınlar çalıştırılıyor ve ancak erkeğin yapabileceği zor işler altında eziliyorlarsa, bunun suçu İslam'ın değil, Islâmı onların hayatından uzaklaştıranların olsa gerektir.,

- Bir seçim söz konusu olduğunda, kadının seçme hakkının bulunduğunu çoğu Islâm bilginleri söylemişlerdir. Çünkü onların böyle bir hakkının olmadığına dair hiçbir delil yoktur. Kaldı ki seçme, "bey"at"tan ibarettir. Halbuki, Peygamberimiz (asm) kadınlardan da bey'at almıştır. (bk. Mümtahine, 60/12 âyeti ve tefsirleri.) Hz. Ömer (ra)'den sonra seçilecek halife için, evlenmemiş genç kızlar dahil, herkesten fikir alınmıştır.[bk. Muhammed Hamîdullah, Islâm Müesseselerine Giriş Ist.1981, s. 112 (Ibn Kesîr'den nakil)]

- Nihayet kadın öldüğünde kefeni de kocasına aittir.

(Özet olarak sunduğumuz bu maddelerin daha geniş bir açıklaması için bk. Ibn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, Mısır 1380 / 1960. Ayrıca bütün fıkıh kitaplarının nafaka bölümleri ve özellikle Serahsî, Mebsût V/180 vd.)

Görüldüğü gibi kadın geçim konusunda hiçbir derdi ve endişesi olmayan, yani alabildiğine sosyal güvenliği bulunan bir insandır. Ve bütün bunlar bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda mahkeme kararı ile belirlenecek olan kanunî haklardır. Yoksa Islâm'da karı-koca birbirinden devamlı hak koparmak için çekişip duran iki düşman kutup değildirler. Birbirlerini tamamlayan, birbirlerine yardım eden, destek olan, huzur ve moral kaynağı oluşturan, bir bütünün iki yarım parçasıdırlar. Tıpkı Peygamberimizin (asm) ev işlerine yardım etmesi, Hz. Ali (ra) ile eşi Fatıma (ra) arasında iş bölümü yapması gibi.

AİLEDE KADIN:

İslâm, yaratılış itibarıyla kadın ve erkeğin eşit olarak yaratıldığını bildirir:

"Ey insanlar; doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..." (Hucurat, 49/13).

Yine İslâm dini kadın ve erkek arasında bir ayrımın söz konusu olmadığını, doğum, ölüm ve daha sonraki hayatlarında bu iki cinsin birbirinden üstün bir tarafı olmadığını beyan eder. Çünkü insan Allah huzuruna yardımcısız, tek başına çıkarak, hesabını kendisi verecektir (Meryem, 19/93). İman sahibi, salih amel işleyerek Allah yolundan ayrılmayan kadınların durumu Kur'an'da "ahirette ebedî bir hayat sürüp Cennete gidecek kişiler" arasında zikredilir (Nahl, 16/97).

Kadınla erkek arasındaki farklılık uzviyetten ileri gelmekte ve kadınların zayıf, hassas varlıklar olduğu belirtilmektedir. Bunun için fert ve toplum hayatında bu iki cinsin fonksiyonlarında farklılıklar görülmekte ve bunda da kadının korunduğu ortaya çıkmaktadır. İslâm dini cahiliyyet hayatı inançlarında olduğu gibi kadını ne aşağılara itmiş ne de maderşahi (ailede kadının hâkimiyetinin geçerliliği) bir modelle aile yaşantısının sürdürmüştür. O, öyle bir aile modeli çizmiştir ki, bu ailede bütün aile fertlerinin ayrı ayrı görevleri bulunmakta ve bu görevlerinde kesinlikle biribirlerine karşı haksızlık görülmemektedir. İslâm düzeni aile hayatına getirdiği yenilikle adalette çığır açacak nitelikte bir modeli benimseyerek erkeğe ve kadına aile içerisinde baskı unsuru olabilecek ailenin zararına tüm davranışları ortadan kaldırmıştır.

İslâm aile reisi olarak bu görevi erkeğe vermiştir.

"Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler (ailenin reisidirler). Bu sebepledir ki Allah bazılarını (erkekleri) bazılarınızdan (kadınlardan) üstün kılmıştır. Bir de (erkekler onlara) mallarından infak etmektedirler..." (Nisâ, 4/34).

Yine Allah Teâla başka bir âyette

"...(Erkeklerin kadınlar) üzerindeki (hakları) gibi kadınların da erkeklerin) ma'ruf şekilde lehlerine de (hakları) vardır. Erkeklerin ise kadınların üzerinde bir dereceleri vardır. Allah, aziz (mutlak galib)dir, hakîm (gerçek hüküm ve hikmet sahibi)dir." (Bakara, 2/28)

buyurarak, aile reisliği görevini erkeğe vermiştir. Erkeğin aile reisliğinde, ailenin ihtiyaçlarını karşılamak ve aileyi her türlü dış tesirlerden koruma görevi de söz konusu olduğu için ona büyük sorumluluk düşer. Buna karşılık erkek aile içerisinde kadının şahsi malına karışamadığı gibi ona bazı yükümlülükler yükleyemez. Hatta kadın çocuğa bakmak istemezse kocasından bir bakıcı bile isteyebilir ve ev işlerini yapmayabilir. Ama buna rağmen bu tür ev ile ilgili iş ve sorumluluklar kadının takvasının göstergesi olduğundan Peygamberimiz (asm) tarafından teşvik edilmiştir. Kadın erkeğin meşru dairedeki emirlerine itaat etmekle mükellef tutulmuştur (Ebu Davud, Nikâh, 40).İslâm aile hayatının devamı karşılıklı hakların korunmasıyla mümkündür.

"Sizin kadınlar üzerinde haklarınız, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır." (Tirmizi, Radâ', 11).

Karşılıklı haklarda kadının teslimiyeti ve itaatinden maksat ise kocasına karşı vazifelerini meşru dairelerde yerine getirmesidir.

KADININ KOCASI ÜZERİNDEKİ HAKLARI:

Erkek ailenin geçimini sağlamakla görevli olduğu için kadının maddi ihtiyaçlarını karşılamak ve bunu da İslâm dairesi içerisinde gerçekleştirmek zorundadır (Nisa, 4/34). Erkek kadınla iyi geçinmek ve onun haklarını korumakla yükümlüdür:

"...Onlarla (zevcelerinizle) iyi geçinin. Şayet onlardan hoşlanmadınızsa (sabredin). Olur ki bir şey hoşunuza gitmez de Allah (ü Teâlâ) onda birçok hayır takdir etmiş bulunur. (Olur ki Allah size onlardan hayırlı evlâd ihsan eder, yahud, aranızda muhabbet oluverir)." (Nisâ, 4/19).

İslâm, her şeyden önce erkeğe verilmiş olan "aileyi yönetmek ve reislik yetkisini" kötüye kullanmayı yasaklar. Bundaki amaç aile düzeninin korunmasıdır. Bu bakımdan erkeğin bu şekilde bir imtiyazı kadın üzerinde zulümkâr bir şekilde kullanması caiz değildir. Ancak böyle bir ilişki sonucu kadın ve erkek arasındaki ilişkiler normal seyrinde gidebilir.

İslâm, kadının sosyal ilişkiler yönünden yeteneklerini ve yeterliliğini, mümkün olan azami düzeyde meşru daireler içerisinde kullanmasına izin verir. Yine bu sosyal çerçevede en güzel şekilde Müslümanlara yardımcı olması için çalışma ve faaliyetleri yerine getirme, ilim öğrenme özgürlüğünü verir (Buhârî, İlim, 36;İbrahim Cemal, Müslüman Kadının Fıkıh Kitabı, terc. Beşir Eryarsoy, İstanbul 1987, s. 483 vd.).

"Kadın eğe kemiği gibidir. Eğer onu doğrultmaya kalkarsan kırılır. Mutlu olmak istersen o eğrilikle birlikte kabul et." (Buhârî, Nikâh, 79).

"Sizin en hayırlınız hanımına karşı en iyi olandır." (Tirmizi, Radâ, 11; İbn Mace, Nikâh, 50).

Bu hadislerden Peygamberimizin (asm) kadınlar konusunda Müslümanları sürekli uyardığı ve onlarla iyi geçinmeyi tavsiye ettiğini öğreniyoruz. Kadın dövülmez, nasihat edilir. Yalnız kadın âsî olur erkeğini İslâmî ölçülerde dinlemezse ve mahrem olmayan kimselerle oturup kalkar ve erkeğin malını savurganlıkla harcar, aile sırlarını dışarı çıkarırsa önce uyarıda bulunulur, bunun şiddeti biraz arttırılır ancak yine fayda sağlamıyorsa duruma göre korkutmak için biraz dövülebilir (Nisa, 4/34). Ancak bu da fayda vermiyorsa dövülmemelidir.

KOCANIN KADIN ÜZERİNDEKİ HAKLARI:

"Erkekler kadınlar üzerinde yönetici (kavvâm) dırlar. Çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır ve çünkü erkekler (kadınlara) mallarından harcamaktadırlar.İyi kadınlar; gönülden boyun eğenler ve Allah'ın korunmasını emrettiğini kocasının bulunmadığı zamanlarda koruyanlardır... " (Nisa, 4/34).

Kadınlar kocalarına karşı itaatli ve saygılı olmalıdırlar ki, koca da aile içerisinde gereği gibi vazifelerini yapabilsin. Kadın meşru şartlarda kocasına itaat etmekle mükelleftir. Ayrıca yaptığı ev işleri ve çocuk yetiştirme ise kadının takvasını artıran hususlardır. Çünkü İslâm böyle bir sorumluluğu kadına şart koşmamış, teşvik ederek Allah'ın rızasını kazanacaklarını bildirmiştir.

Erkekler kadınlardan, kadınlarda bulunmayan bazı doğal nitelik ve güçlere sahip oldukları için üstündürler. Yoksa bu onların şeref ve fazîlet bakımından üstün oldukları anlamına gelmez (Mevdûdî, Tefhimu'l Kur'an, I, İstanbul 1986, s. 317, 318).

"Kadın beş vakit namazını kılar, yılda bir ay orucunu tutar, ırzını korur ve kocasına itaat ederse, cennet kapıları ona açıktır." (Buhârî, Miskat, II/202).

Yalnız buradaki itaat Allah'ın emirleri çerçevesinde olacağından, kocanın bunu hiçe sayması durumunda kadının kocasına karşı itaatı gerekmez. Çünkü Allah'a itaat, kocaya itaatten önce gelir.

Ailede karı-koca arasında karşılıklı tatmin gerekli olan bir ihtiyaç olduğundan her iki tarafın bunu gözardı etmesi doğru değildir. Normal hallerde kadın kocasının bu durumunu bilmeli ve ona karşı saygılı olmalıdır. İslâm yaradılış bakımından kadın ve erkeğin eşit olduğunu savunur. Erkek-kadın eşitliğinde dünyaya ait cezalarda da fark bulunmaz. Kadına karşı işlenen suçlarla, erkeğe karşı işlenen suçların cezası aynıdır. Mirasta kadının erkeğin yarısı kadar hisse alması kadını küçültücü bir hareket olmadığı gibi eşitsizlik de değildir. İslâm'ın kadına bakışı ve erkeğin onun işlerini çekip çevirmekle yükümlü oluşu, evliliğinden önce gerekli harcamaları yapma görevini kadının velisine vermiş olması, evliliğinden sonra ise bu harcamaları kocasına yüklemiş olduğu hususu bilindiğinde, Allah'ın bu konuda ne gibi bir hikmet murad ettiği açıkça anlaşılır.

Kadın, almış olduğu mirastan erkeğe sadece gönül rızası ile olanın dışında hiç bir şey harcamamakta serbesttir. Buna karşılık erkek, her durumda harcamak görevi ile yükümlüdür. Böylelikle kadın miras almakla birlikte ona el de sürmeyebilmektedir (İbrahim Cemal, a.g.e. s. 485).

Allah Teâlâ kadını evin sahibesi olarak yaratmıştır. Erkek ailenin geçimini sağlamak, mal kazanmakla görevli olduğu gibi, kadın da bu malları evin işlerini gereken şekilde yürütmek üzere harcamakla yükümlüdür. Çünkü kadın, kocasının evinin çobanıdır. Bunun dışında İslâm, evin dışında kalan görevlerin hiçbirinde kadını yükümlü tutmaz. Kur'an,

"Ve evlerinizde oturunuz..." (Ahzâb, 33/33)

âyetiyle kadını evinde oturmaya teşvik etmiştir. Ancak bazı hallerde kadının evin dışına çıkması gerekebilir. Meselâ; kadının işlerini görüp gözetecek erkeğin bulunmaması, yahut ailenin içinde bulunduğu sıkıntılar dolayısıyla evin dışında çalışmak zorunda kalması, erkeğin geçim sıkıntısı içerisinde bulunması, hasta olması, geçimi sağlamaktan âciz olması bu türden şart ve durumlarla karşı karşıya kalınması halinde İslâm hukukunda bir genişlik ve bir çıkar yol söz konusudur.

"Allah, siz kadınlara ihtiyaçlarınız için dışarı çıkmanıza izin vermiştir." (Buhârî-Müslim).

Ancak bütün bunlara karşın içinde bulunduğumuz koşullarda ne kadar İslâmî ölçülere uyarsa uysun Müslüman bir kadın çarşıda, sokakta, iş hayatında kötülerin gözünden kendini koruyamamaktadır. O bakımdan geçimi zor şartlar içerisinde olsa da kadınlar sokaklardan uzak olmalıdır.

İslâm kadına evinde görev vererek, çalışma problemini ortadan kaldırmaktadır. İslâm, harem ve selâmda ihanete uğrayan insan ruhunu aynı anda kurtaracaktır.

Kaynaklar:

- Seyyid Kutub, İslâm Kapitalizm Çatışması, İstanbul 1988, s. 129;
- Said Havva, İslâm, terc. Said Şimşek, Ankara ts., s. 197 vd;
- Mustafa Sibai, Kadının Yeri, İstanbul 1988, s. 57 vd.;
- Abdullah Nasuh Ulvan, İslâmda Aile Eğitimi, I, s. 221 vd.;
- Ömer Ferruh, İslâm Aile Hukuku terc. Yusuf Ziya Kavakcı, İstanbul 1976, s. 228 vd;
- Hz. Peygamber ve Aile Hayatı, Komisyon, İstanbul 1989, s. 171 vd.;
- M. Ali Haşimi, Kur'an ve Sünnette Müslüman Şahsiyeti, terc. Resul Tosun, İstanbul 1988, s. 63 vd.
  (Şamil İslam Ans., Kadın Md.)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kadınların örtünmesi neden şart, erkek için örtünme ile bayan için örtünme neden farklı?

11 Hayızlı kadın ile cinsel ilişkinin sınırları nelerdir?

Muayyen (hayızlı) halde bulunan bir kadınla beraber olmanın bazı sınırları var. Bilindiği gibi, bir koca hanımıyla normal vakitte beraber olabilir. Bunun da İslamın izin verdiği kadının üreme organından olması gerekir. Fakat kadın muayyen halde iken, kocası ile istediği rahatlıkta sevişemez. Çünkü, üreme organından sevişmesi ve cinsel muamelede bulunması caiz değildir.

Bununla beraber; bir erkek, kendi hanımı muayyen halde olsa bile öpebilir ve okşayabilir. Özellikle erkek, kadının belden yukarısı için istediği şekilde muamelede bulunmasında dinen hiçbir sakınca bulunmamaktadır.

Adet halinde sevişmek, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetlerindendir. Arzulanmaya ve şehvetsiz de olsa sevilmeye muhtaç olan kadın, her ay belirli bir süre adetli günlerinde ilgisiz kalmaktan ve sevimsiz olduğu şeklindeki üzücü şartlanmalardan ötürü rahatsız olabilir. Onun için bu günlerinde kadınları ilgisiz bırakmak doğru değildir.

Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor:

" Eşleri olan bizlerden biri adet gördüğü zaman Allah'ın Resulü (göbekle dizler arasına örten) genişçe bir örtü örtünmesini emreder, sonra da onun göğüslerine yönelirdi." (Nesai, 1/189.)

Erkek, adetli karısının dizkapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Karısının eliyle, ya da vücudunun başka yerleriyle tatmin olabilir ve diz kapağı - göbek arasından da örtü varken yararlanabilir. Bunda hiç bir sakınca olmadığı gibi, hem kendini boşaltıp haramdan koruduğu, hem de âdetli iken bir bakıma hasta olan ve yalnızlık hissedebilmesi muhtemel bulunan eşiyle ilgilendigi için, bu sevap ve yapılması gereken bir davranıştır. Efendimizin, bütün hanımlarına, onlar hayızlı iken bu şekilde yaklaştığı rivayet edilmiştir.

Hatta bazılarına göre âdetli hanımıyla cima dışında herşeyi yapabilir. Imâm Muhammed bu görüşdedir. İmam Muhammed, "Kan gelen yerden sakınılması şartı ile her taraftan faydalanılması helaldir." demiştir. İmamı-ı Şafi'de bu görüştedir. Bu durumda kan gelen yerin örtülü olması, açık olmaması lazım. Bunu yapan kimselerin de kendilerinden emin olması gerekir. (bk. İslam Fıkhı Ansiklopedisi; Büyük Kadın İlmihali, Rauf Pehlivan, Gonca Yayınevi, 1993)

Kadın, hayız döneminde orgazm olması halinde gusül abdesti alması şart değildir. Adet dönemi bittikten sonra gusül abdesti alabilir.

12 Estetik ameliyatı yaptırmak günah mıdır?

"Bugün estetik veya güzelleştirme ameliyatı" olarak bilinen operasyonlarla vücut üzerinde yapılan değiştirmeler daha çok burun, çene, göğüs ve yüzü hedef alır. Bu, ruh ve ahlâk güzelliğinden ziyade, şekil ve görünüşe önem veren maddeci anlayışın teşvik ettiği bir musibettir.

Esas olarak, akl-ı selîm sahibi bir insan Allah'ın kendisine ihsan ettiği vücut elbisesine razı olur. Çünkü organların yerli yerinde yaratılmış olması, en uygun bir şekilde vücuda yerleştirilmesi insanın şükretmesine kâfidir. İnsan hiçbir emek harcamadan, hiçbir masraf yapmadan kendisinde mevcut olan güzellik ve özelliklerle yetinmeli, yaratılışı değiştirecek şekilde daha da "cazipleştirme" düşüncesiyle vücudunu sun'î bir biçime sokmaya yeltenmemelidir.

Meseleye dinî açıdan bakıldığında üç husus karşımıza çıkmaktadır:

Birincisi, bu işlem şeytânî bir vesveseden kaynaklanmaktadır. Nitekim Şeytan Hz. Âdem (as)'e secde etmeyip Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılınca şöyle demeye başladı:

"Onlara muhakkak emredeceğim de Allah'ın yarattıklarını değiştirecekler... Kim Allah'ı bırakarak şeytanı dost edinirse, şüphesiz, açıktan açığa büyük bir ziyana düşmüş demektir."1

İslâmdan önceki Araplar şeytanın bu vesvesesine kulak vererek, ciltlerini maviye boyarlar, putları adına çocuklarının başında bir miktar saç bırakırlardı.

Peygamber Efendimiz (asm) de birtakım işlemlerde vücutta değişikliklere yönelik hareketleri tasvip etmemiştir. Buharî ve Müslim'de rivayet edilen hadislerde, güzellik için vücuda dövme yapanın, yaptıranın, dişlerini yontarak inceltip seyrekleştirenlerin, kaşının kıllarını yolarak inceltenlerin, peruk takanların, Allah'ın yarattığını değiştirenlerin İlâhî rahmetten uzak oldukları haber verilmektedir.2

Gerek bu işlemleri yapan ve yaptıranlar, gerekse bugünkü şekliyle yüz ve diğer organlarda estetik ameliyata başvuranlar, Allah tarafından kendilerine verilen şekil ve güzelliği kabul etmeyerek kadere itiraz etmekte ve ilâhî sanatı beğenmemektedir. İşte hiçbir mazeret ve ciddî sıhhî bir sebep yokken, sırf güzellik düşüncesiyle estetik ameliyatı yaptırmak meşru görülmemektedir.

Meşru görülmemesine sebep olan ikinci husus, bedene eziyet verip, azap ve ıztıraba sokmaktır. Eskiden olduğu gibi dövme yaptıranlar, dişlerini inceltip seyrekleştirenler; şimdilerde de estetik ameliyat yaptıranlar vücutlarını eziyet ve tehlikeye sokmakta, Allah tarafından kendilerine emanet olarak verilen bedene eziyet etmektedir. Ameliyatta bıçağın altına yatan, narkoz verilerek uyuşturulan insan büyük ölçüde tehlikeyle yüz yüze gelmektedir. Halbuki Cenab-ı Hak "Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın."3 buyurarak bu nevi işleri yasaklamaktadır.

Üçüncü husus da, bu ameliyat çok pahalıya yapıldığından büyük bir israfa yol açmasıdır. Üstelik bu israf hakikat ve öz için değil, görünüş ve şekil için yapılmıştır. Bugün birçok insan müzmin hastalıklardan kurtulmak için para temin edip ameliyat olamazken, sırf vücudu güzelleştirmek için estetik ameliyat olanlar milyonlarca para dökmektedir. İsraf da haramdır.

Ancak meşru ve mâkul bir mazeret varsa mesele farklılık arz eder. Meselâ doğuma dayalı olarak "tavşan dudak" denilen yarık dudaklı doğanlar veya benzeri bedenî bir kusuru olanlar istisna grubuna girmektedir. Yangın, trafik kazası veya benzeri bir kaza sonunda bedeninde bir kusur olanlar da aynı şekilde mütalâa edilmektedir. Yani böyle bir kusuru olan kimse, toplum içinde psikolojik bir sıkıntı çekiyor, aşağılık duygusuna kapılıyor, şahsiyeti rencide oluyor; bu hali kendisini hakir ve çirkin gösteriyorsa; böyle bir ârızanın giderilmesi bir çeşit tedavi mahiyetini taşır.4 Dolayısıyla bu ameliyatta bir mahzur yoktur.

Burunda et oluşması halinde bunu aldırmak da caizdir. Çünkü Allah dinde bizim için bir zorluk kılmamıştır. Yukarıda mealini verdiğimiz hadisteki "güzellik için" kaydı meseleye açıklık getirmektedir. Yani estetik ameliyat ve vücuttaki değişiklikler önemli bir kusur ve arızayı gidermek niyeti ile değil de, güzelleşme kasdıyla yapılırsa haram olur; bir zararı ve çirkinliği gidermek niyetiyle normal hale getirmek için yapılırsa caiz olur.

Buna göre nefes almasına engel olan burun etini aldırmak tedaviye gireceğinden, dinen bir sakıncası olmaz.

Kaynaklar:

1. Nisâ Sûresi, 119.
2. Müslim, Libas: 119-120; Buhârî, Libas: 82, 85.
3. Bukara Sûresi, 195.
4. Umdetü'l-Karî, 22: 63; el-Kardâvî, İslâmda Helâl ve Haram, s. 103.

(bk. Mehmed PAKSU, Helal – Haram)

13 Yeni doğan çocuk için yapılması gerekenler nelerdir; isim koyarken nelere dikkat etmek gerekir?

1. DOĞUMDA OKUNACAK BİR DUA VAR MIDIR?

Doğum, yerine göre hayatî tehlike arz eden bir ameliyat olabilir. Böylesine ciddî bir olay, elbette sadece mânevi dua ile geçiştiritlemez. Önce maddi tedbirler alınır, yâni gereken ebeye, doktora gidilir, alâka ve muayenesi temin edilir; bundan sonra sıra manevî tedbire, yâni duaya gelir.

Nasıl sadece doktor kesin şifaya vasıta değilse, sadece dua da öyle kesin şifaya sebep olmaz. Zira ikisini de Rabbimiz emretmekte, hem maddî hem de manevî tedbiri dinimiz istemektedir. Birini icra edip ötekini ihmal eden, elbette yarım iş yapmış olur. Tek kanatlı kuşun uçtuğu kadar başarı temin edilir.

Maddî tedbirden sonra alınacak manevî tedbiri, yâni okunacak duayı, Efendimiz (asm) şöyle tavsiye buyurmuştur:

"Doğum yapacak hanımın sıhhat ve kolaylıkla doğumunu yapması niyetiyle, önce Âyete'l-Kürsî okunur, sonra Felâk ve Nâs sûreleri okunur. Bunlardan sonra da şu âyet okunur:"

"İnne Rebbekümülahüllezi haleka's-semâvâti ve'l-arda fî sitteti eyyâmin, sümme'stevâ ale'l-arşi, yuğşi'l-leyle'n-nehâra yetlübühû hasîsen. Ve'ş-şemse ve'l-kamere ve'n-nücûme müsahharâtin bi-emrih, elâ lehü'l-halku ve'l-emru. Tebârekellahü Rabbü'l-âlemîn."

"Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!" (A'raf, 7/54)

Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) kızı Fâtıma (r.anha) validemizin doğumunda bu duayı okutmuş, netice sevindirici şekilde huzurlu ve sıhhatli bir doğum olarak tecelli etmiştir, Mübarek nesil Hazret-i Hasan ve Hüseyin (ra) efendilerimiz böyle dualarla dünyaya gelmişlerdir.

Sıhhatli bir doğum haberini alınca Allah'a şükretmek, konu komşuda bulunan yoksullara yardım etmek, münasip olan bîr cömertliktir. İçki içmek, içirmek, kumar oynamak, ahlâk bozucu eğlenceler tertip etmek ise nimete karşı nankörlük mânâsına gelen bir anlayışsızlıktır.

2. ÇOCUĞUN KULAĞINA EZAN ve KAMET OKUMAK GEREKİR Mİ?

Hz. Ebu Rafi anlatıyor: 

"Hz. Hasan (ra) dünyaya geldi zaman Hz. Peygamber (a.s.m)'in onun kulağına ezan okuduğunu gördüm." (Ebu Davud, Edep, 107; Tirmizî, Edahî, 16; Ahmet b. Hanbel, VI/9, 291).

Hz. Peygamber (a.s.m)'in doğan çocuğun sağ kulağına ezanı, sol kulağına da kametin okunmasını tavsiye ettiğine dair rivayetler de vardır. (bk. Gazalî, İhya, II/55; Zeynu'l-Irakî, Tahricu Ahadisi'l-İhya, İhya ile birlikte).

Çocuk dünyaya geldikten sonra ilk fırsatta dinî bilgisi olan kimse çağrılır, çocuk kucağına verilir. Sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunur. Sonra da şöyle dua etmesi sağlanır;

"Allah'ım, bu yavruyu İslâm fidanlığında biten güzel bir fidan olarak büyüt, İslâmî hayatta ebedî ve sabit kıl."

Bu sıralarda çocuğuna bakan ana-baba, İbrahim Aleyhisselâm'ın oğulları İsmail ve İshak'a bakarken okuduğu şu duayı okurlar:

"Elhamdülillahillezî vehebe lî ale'l-kiberi İsmâile ve ishak. İnne Rabbî lesemîu'd-duâ."

"Bana bu evladı ihsan eden Allah'a hamd eder, minnet ve şükranlarımı takdim ederim..." (İbrahim, 24/39)

3. ÇOCUĞA YEDİRİLECEK İLK GIDA (TAHNİK):

Yeni doğan çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek ağzına vermek, dudağına sürmek Sünnet-i seniye’dir. Bunu sâlih bir kimsenin yapması ise menduptur. Kuru üzüm ve şeker gibi tatlılarla yapılabilirse de kuru hurma ile yapmak müstehaptır, daha faziletlidir.

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki:

“Yeni doğan çocuklar Resulullah'a -sallallahu aleyhi ve sellem- getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için duâ eder ve ağzında yumuşattığı hurmanın suyunu çocuğun ağzına sıkardı.” (Müslim: 2147)

Görüldüğü üzere Resulullah Efendimiz, (sav) yeni doğan çocuğun midesine ilk inen gıdaya dikkat etmekte ve bunun ana sütünden başka bir şey olmasını istemektedir. Nitekim çeşitli rivayetler, bu ihtimamı sadece kendi torunları için göstermeyip bir prensip olarak bütün Müslüman çocuklarına uyguladığını ifade etmektedir.

4. ÇOCUĞUN SAÇININ TIRAŞ EDİLMESİ VE AĞIRLIĞINCA GÜMÜŞ SADAKA VERİLMESİ:

Resulullah (sav) buyurdular ki: 

"Her çocuk, akika kurbanı ile rehinelenmiştir. Bu kurban, (doğumunun) yedinci günü, onun adına kesilir. (O gün) saçı da traş edilir ve çocuğa isim de verilir." [Ebu Davud, Edahi 21, (2837, 2838); Tirmizi, Edahi 23, (1572); Nesai, Akika 5, (7, 166)]

Resulullah (sav), Hz. Hasan (ra) için akika olarak bir koyun kurban etti ve: 

"Ey Fatıma!" dedi, "Çocuğun başını tıraş ettir ve saçının ağırlığınca gümüş tasadduk et!" Bu emir üzerine saçı tarttık, ağırlığı bir dirhem veya buna yakın bir şeydi. [Tirmizi, Edahi 20, (1519)]

Cafer İbnu Muhammed babasından o da Hz. Fatıma (ra)'dan rivayet ettiğine göre, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in, Zeyneb'in, Ümmü Külsüm (ra)'ün saçlarını tarttı. Bunların ağırlığınca gümüş tasadduk etti. [Muvatta, Akika 2, (2, 501)]

Sünnet olan saçın kesilmesidir. Ancak saçı kesmeden de saçın ağırlığınca sadaka verebilirsiniz, bunun da sevabı vardır. Tam sünnete uygun olan saçın kesilip ağırlığınca sadaka verilmesidir.

5. DOĞUM KURBANI KESİLİR Mİ? ÇOCUĞUN SÜNNET YAŞI KAÇTIR?

İslamiyet gelmezden önceki cehalet devri insanlarına kız çocukları dünyaya geldiği haber verilince üzülür, karamsarlığa düşerlerdi; oğlan çocuğu haberi verilince ise, sevinip kurban keserlerdi. Kestikleri kurbanın kanını da yavrunun yüzüne, başına sürerler, bu adeti devam ettirirlerdi.

İslâmiyet gelince, Resûl-i Ekrem (asv) Hazretleri, bu adetlere çekidüzen verdi. Kötülerini kaldırdı, iyilerini de islah ederek devam ettirdi.

Nitekim, cahiliyye devri insanlarının yalnız oğlan çocukları için kestikleri kurbanı, kız çocuklarına da teşmil eden Peygamberimiz (sav), (Ebû Dâvud, Edâhî 21; Tirmizî, Edâhî 17; Nesâî, Akîka 3,) onların çocuğun başına kan sürmeleri yerine, misk ve za'feran gibi güzel kokular sürmelerini tavsiye buyurdu.

Bu sebeble Müslümanlar, çocukları dünyaya geldiğinde Allah'a hamd ve şükür maksadıyla isterlerse kurban keserler; çoluk-çocuk, eş-dostla güzel sohbetler yapar, tatlı ziyafetler hazırlarlar. Bu çocuk, ister oğlan, isterse kız olsun, durum değişmez. Sâdece oğlan için sevinç alâmeti gösterip, kız için üzüntü ve memnuniyetsizlik izhar etmek, İslamî bir anlayış olmaz. Olsa olsa, cahiliyye devri insanlarına lâyık bir zihniyet olur.

Kaldı ki, evlâdın hangisinin daha hayırlı ve sadık olacağı da belli olmaz. Bazen oğlan faydalı olacak sanılır, ama o tam tersine yaramaz çıkar; ihtiyarlıkta ana-baba kıza sığınır, ondan fayda görür.

Fıkıh kitaplarında (Akîka, Nesîke) adıyla geçen bu çocuk kurbanını kesme günü, muayyen değildir. Bazen çocuğun doğuşunun yedinci günü kesilir, bazen yedi yaşına kadar müddeti uzatılır.

Akîka kurbanının sünnet olduğunu söyleyen diğer mezheblere mukabil, Hanefilere göre, mubahtır. Malî durumu yerinde olan keser, olmayan da kesmez. Ne kesen ve ne de kesmeyen bir suâle maruz kalmaz, bir manevi kaybı olmaz.

Bu kurbanın kemiklerinin kırılmayacağını söyleyenlere mukabil, kırılmasını tavsiye edenler de vardır. Çocuk mütevazi olsun, diye kemiklerinin kırılması tefeülen tercih edilebilir. Her ikisi de caizdir, niyete bağlıdır.

Kurban kestikten sonra, etinden eş-dost, akraba, bilhassa fakirler istifade etmeli, belli bir sevince sebep olmalıdır.

Ayrıca çocuğun İslâmî ve sıhhatli bir hayat üzere olması niyetiyle, civarda bulunan muhtaçlara hususî yardım yapılır. Sadaka verilir. Bu sadakanın miktarını, sadakayı verenin malî durumu tayin eder. Herhalde verilen miktar, bir kimsenin işine yaramalı, bir ihtiyacını karşılamak, yahut onunla bir eşya alınabilmelidir.

Peygamber Efendimiz (sav) böyle yapmıştır: "Bu sadakanın sevabı hürmetine, çocuğun İslamî bir anlayış içinde ömür sürmesi niyaz edilir, kaza ve belalardan mahfuz kalması dileğinde bulunulur."

Doğumla başlayan bir mükellefiyet daha vardır, O da oğlan çocuğunun sünnet ettirilmesidir.

Çocuğu sünnet etmenin belli yaşı yoktur. Muhite, çocuğun sıhhatine, beden yapısına göre değişebilir. Herhalde yedi yaşını geçmemeli, bulûğ çağına kadar yaklaşmamalıdır. Çünkü, bundan sonra mahremiyet devresi başlar. Haramlık söz konusu olur.

Sünnet zamanında icra edilen merasimlerde, evlâdı kendilerine ihsan eden Allah'a isyan manasına gelen bir taşkınlık ve şaşkınlıkta bulunulmamalı; bir takım günahlar işlenip, haramlara düşülmemelidir.

Şayet, gerek çocuğun doğumunda, gerekse sünneti sırasında, bir takım günahlar işlenir, haramlar irtikab edilir; içki içmek, kumar oynamak, kadın-erkek karışık eğlencelere dalmak gibi isyanlara sapılırsa, en azından nankörlük edilmiş, nimete karşı küfranda bulunulmuş olunur.

Bunun bir mânâsı, kendilerine çocuk ihsan edip, o güne erişmeyi nasip eden Allah'a karşı nankörlükte bulunmak, "Sen bize böyle evlâd ihsan edip lütufta bulundun, biz de sana isyan edip nankörlükte bulunuyoruz."demektir.

Müminler, böyle bir hataya düşmemeli, sünnet merasimlerinde mevlid okutmayı, eşe-dosta yemekler yedirip, muhtaçları giydirmeyi esas almalı; içki içmek, kumar oynamak gibi nankörlük mânâsına gelen kötülüklere sebebiyet vermemeli, şükür gününde şükürsüzlüğe sapmamalıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Çocuklara isim verme ve isim verirken dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?

14 Dinimizde bir bayanın makyaj yapması, boya sürünmesi caiz midir?

İslâm Dinî, bazı şartlarla süslenmeye ve boyanmaya cevaz vermiştir. Bilindiği gibi, müçtehit imamlar devrinde, günümüzde kullanılan boya ve makyaj malzemelerinin çoğu yoktu. Ancak bu anlamda kına ve bazı bitkilerin köklerinden ya da çiçeklerinden elde edilen boyalar eksik değildi. O nedenle belirtilen konuda yaptıkları içtihad ve tesbitlerde daha çok genel hükümler koydular ve yeni yeni çıkacak süslenme malzemeleri hakkında uygulanacak esasları tesbit ettiler.

Kadın veya erkek, birbirlerine (nikâhlısına) kendi yuvaları içinde daha çekici görünebilmek için süslenebilirler, bunda bir sakınca yoktur. Ama başka kadın veya erkeklerin dikkatini çekmek için bunu yaparlarsa kerahet vardır, hattâ bu kerahet onların niyet ve davranışlarına göre haram da olabilir.

Kadınların Süslenmesi: Kadınlar, deri üzerinde bir tabaka oluşturmayan boyalarla kocalarına şirin görünmek için boyanabilirler. Bugünkü tabir ile aşırı olmamak şartıyle makyaj yapabilirler.  Sokağa çıkarken ve kendilerine nikâh düşen erkeklerin görecekleri yerlerde bu tip süslenmeleri terk etmeleri ve tesettüre uymaları gerekir. Bunun aksini yapmak caiz değildir.

Günümüzde kadınların tırnaklarını uzatıp oje ve benzeri boyaları sürmelerinin iki sakıncası vardır: Biri, tırnakları uzatmak kesinlikle mekruhtur. Diğeri, tırnak üzerinde bir tabaka oluşturup abdest ve gusülde suyun deriye nüfuz etmesini engellediğinden, kadının bu durumda aldığı abdest ve yaptığı gusül sahih olmaz. O halde kadınlara bu hususta tavsiye edilen şudur: Kadın annedir ve ev hanımıdır. O ancak kocasına şirin ve çekici görünmesi için süslenir. Tırnaklarını boyamaz, çünkü yemek pişirir, çamaşır yıkar, abdest alır ve gusleder. Yüzünü belirtilen amaçla, yani kocası için süsler ve temizliğe azamî derecede riâyet ederse, sevap kazanır. Erkeğin de aynı temizlik ve çekicilik içinde hazırlanması bu anlamda sünnettir.

Ayrıca kadınların saçlarını kendilerine nikâh düşen erkeklere göstermesi haramdır. Güzel görünmesi için boyanıp süslemesi bu günahı daha çoğaltır. Müslüman bir hanımefendi, boy abdesti almak ve namaz için abdest alması gerektiğinden, boyanın suyu geçirmeyecek derecede olması, dolayısıyla boy abdestinin ve namaz abdestinin olmaması anlamına gelir. Öyleyse yalnız kocasına güzel görünmenin dışında süslenmeleri doğru değildir. Kocası için süslenmiş ve boyanmışsa su geçirmeyen cinsten boyaların mutlaka temizlenip ondan sonra abdest alınması gerekir. (bk. Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Celal Yıldırım, IV/209-210)

15 Âdet / hayız / regl halindeki kadın Kur'an-ı Kerim ve mealini okuyabilir mi; okurken başı örtmek gerekir mi?

Kadınların başı açık meal okumaları caizdir. Âdet halindeki kadınların da meal okumaları caizdir. Çünkü meal Kur'an-ı Kerim'in aslı gibi değildir.

Cünüp, âdetli veya lohusa olan kadın Kur’ân âyetlerinden hiç birini okuyamaz, caiz değildir.

Şayet içerisinde hem Arapça Kur'an, hem de meal birlikte bulunuyorsa, bu şekildeki Kur'an'ı hayız halindeki kadın veya abdestsiz bir kimse eline alamaz. Hayız halindeki kadınlar içerisinde Arapça Kur'an bulunmayan mealleri alıp okuyabilirler.

Bu hususta Resulullah (a.s.m.) şöyle buyururlar:

“Cünüp ve âdetli kadın Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.”1

Yani sırf Kur’ân-ı Kerim okumak niyetiyle bir âyetten daha az bile okuyamaz. Ancak dua, senâ, Allah’a sığınma, zikir veya bir işe başlangıcında yahut öğretmek maksadıyla Kur’ân’dan bazı âyetleri okumak caizdir.

Meselâ, bir ulaşım aracına binerken okunması sünnet olan,

“Sübhânellezî sahhara lenâ hâzâ vemâ künnâ lehû mukrinîn. (Her türlü noksandan münezzehtir o Allah ki, bunu bizim hizmetimize verdi, yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi.”2

Aynı araçtan inerken de,

“Rabbenâ enzilnî münzelen mübâreken ve ente hayrü’l-münzilîn. (Ey Rabbim, beni hayır ve bereketi bol bir yere indir. Misafir ağırlayanların en hayırlısı Sensin)."3

Bir musibet ve ölüm haberi alınca,

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. (Muhakkak biz Allah içiniz ve muhakkak yalnız Ona dönücüleriz)."4

Yine bir işe başlarken “Bismillâhirrahmânirrahîm” demek, şükür maksadıyla “Elhamdülillah” demek de bu kabildendir.

Aynı şekilde Fâtiha, Âyetü’l-kürsî, Felâk, Nâs ve İhlâs Sûrelerini zikir maksadıyla, Allah’ı hatırlamak düşüncesiyle ezberden okumak haram değildir.

Mâlikî Mezhebi'ne göre, hayızlı ve lohusa olan kadının az miktarda Kur’ân okumasında bir mahzur bulunmamaktadır. Bu az miktar da yukarıda adı geçen sûreler miktarıdır. Bu meseleye delil olarak; kadınların uzun süre bu halde kalmış olduklarından dolayı istihsânen caiz görmüşlerdir.

Hanbeli ve Hanefi Mezhebi'ne göre, Kur’ân-ı Kerim'in kelimelerini heceleyerek, harf harf okumak caizdir. Çünkü böyle bir okuyuş “kıraat”e girmemektedir. Yine tilavet olmadan Mushafa bakmayı, sesini çıkarmadan içinden okumasını da caiz kabul etmişlerdir. Çünkü bu durumda da kıraatten (okumaktan) söz edilmez.5

Bütün bu görüşler müçtehid imamların çeşitli delillere dayanarak vardıkları içtihad farklılıklarıdır ve hepsi de doğrudur.

Bunun yanında, kelime-i şehâdet, kelime-i tevhid, istiğfar, salavat-ı şerife gibi tevhid ve zikir cümlelerini bir veya birden fazla okumak caizdir.

Hanımların bu özel günlerde Kur’ân-i Kerim'in dışında tefsir, hadis ve fıkıh gibi dinî kitapları ellerine almaları İmam-ı Âzama göre caizdir. Ancak bu kitapların içinde bulunan âyetlere el sürmemeleri gerekir.

Kur’ân âyetlerinin bu durumda iken yazılması meselesinde el-Feteva’l-Hindiyye’de şu kayıtları okuyoruz:

“Cünüp veya hayızlı olanların yazmakta oldukları satırların arasına Kur’ân’dan bir âyet yazmaları mekruhtur. Fakat yazdıkları bu âyetleri okumazlarsa mekruh olmaz. İmam-ı Muhammed ise, bu kimselerin Kur’ân yazmamaları bana göre en sevimli davranıştır, diyerek bu hususta ihtiyatlı ve dikkatli olmayı tavsiye etmektedir.”

Buna göre, besmele de Kur’ân’dan bir âyet olduğundan hayızlı iken yazılmaması daha isabetli olur.

Bu arada hangi mezhebe bağlı olursa olsun, bu haldeki bir kadın Kur’ân’ın bir âyetine bile el süremez. Ancak Kur’ân’a yapışık olmayan temiz bir bez ve kâğıtla tutabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hafızlık yapan bayanlar, hayızlı günlerinde Kuran okuyabilirler mi ...

Kaynaklar:

1. İbni Mâce, Tahâret: 105.
2. Zuhruf Sûresi, 13.
3. Mü’minûn Sûresi, 29.
4. Bakara Sûresi, 156.
5. Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1: 288-9.
6. İbni Mâce, Tahare: 119.
7. Bidâyetü’l-Müctehid, 1:110; el-fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, 1: 422.
(bk. Mehmed PAKSU, Aileye Özel Fetvalar)

16 Sübyanlık diye bir şey var mıdır?

"Sübyan" kelimesi "çocuklar" anlamına gelir. Subyanlık -daha doğrusu ümmü subyan- ise, çocuklara bir çeşit cinlerin musallat olma hastalığıdır.

Şuna dikkat etmek gerekir ki, eskiden tıp bilimi gelişmemiş olduğundan, çocuklarda meydana gelen bazı psikolojik veya biyolojik rahatsızlıkları da rahatlıkla "sübyan" olarak adlandırabiliyorlardı.

Bizce, şekli ne olursa olsun çocuk rahatsızlığında, önce mutlaka bir çocuk uzmanı doktora göstermek gerekir. İcap ederse, daha sonra bir psikiyatriste götürmek lazımdır. Çünkü, diğer metotlarda çok suistimaller olur, teşhislerin büyük çoğunluğu -tecrübeler göstermiş ki- yanlıştır. Örneğin çocuğun kusması, ağzından salyanın akması bu hastalığın belirtisi olarak kabul edilmektedir.(bk. Er-Rahmetu fi’t-Tbbi ve’l-Hikme, s.249). Halbuki bu günkü tıpta, bunlar çok daha farklı olarak değerlendirilmektedir.

Muska konusuna gelince:

"Muska" kelimesi bazı hastalıkları, kötülükleri ve nazarı uzaklaştırmak için boyna asılan veya üstte taşınan yazılı kağıt; üç köşeli şekilde katlanmış şey; üç köşeli bir nüsha manalarında kullanılır.

Muska kelimesinin aslı "nüsha"dır. Arapça "nüsha"dan Türkçeye bu şekilde, değişerek geçmiştir. Buna Kuzey Afrika'da "hurz", Doğu Arabistan'da "hamaya", "hafiz" yahut da "maâza", Türkiye'de "muska", "nusha" veya "hamail" denir. Hadis ve fıkıh kitaplarında, "rukye" olarak geçmektedir.

Muska, genellikle olası bir hastalıktan korunmak veya tedavî amacıyle yazılarak taşınır. Çoğunlukla üçgen biçiminde meşin, teneke, gümüş ve altın kalplar içine konarak boyna asılır ya da kola takılır. Dört köşeli veya kalp biçiminde kaplara da konan hamail, bütün İslâm dünyasında yaygın biçimde kullanılmaktadır.

Muskalara yalnızca sûre, ayet, hadis veya bir dua yazıldığı gibi, Allah'ın, meleklerin, efsanevî kişilerin adları, anlaşılmaz tılsımlı sözler, simgeler, yıldız işaretleri, rakamlar, rumuz ve işaretler, insan ve hayvan resimleri ile garip harf şekilleri de yazılıp çizilmiştir. Sûre, ayet, hadis ve duanın yazıldığı muskalar İslâm dönemine; diğerleri ise, İslâm'dan önceki batıl inanç ve hurâfelere aittir.

Müslümanlar arasında muskalara 113. sûre olan Felak, 114. sûre olan Nâs, Yasin, Fâtiha sureleri, Âyetü'l-Kürsi (Bakara, 2/256), Âyetü'l-Arş (Tevbe, 9/129), diğer çeşitli ayet, hadis ve dualar yazılır.

İslâm fıkhı âlimleri, zararı gideren şeyleri üçe ayırmışlardır:

Birincisi, açlık için ekmek yemek ve susuzluk için su içmek gibi kesin olanlarıdır.
İkincisi, tıbbî tedâvilerin bir kısmı gibi muhtemel (maznûn) olanlardır.
Üçüncüsü de okuyarak tedâvi gibi, etkisi ihtimalli olanlardır.

Zararı gidereceği kesin olan şeyi kullanmak farz ve onu terketmek haramdır. Muhtemel olanı yapmak iyidir. Ancak onu terketmek haram değildir. Üçüncü türünü yapmak da caizdir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1970, IX, 6395 vd.).

Dolayısıyle İslâm'a göre nazar, korku ve benzeri bazı psikolojik hastalıklar için sûre, ayet, hadis ve duaları okumak ve yazıp bir yere asmak caiz kabul edilmiştir.

Her şeyden önce İslâm dini, insan sıhhâtinin korunmasına ve hastalandığı zaman tedâvî görmesine son derece önem vermiştir. Ebu Hureyre, İbn Abbâs ve İbn Mesûd'tan rivâyet edildiğine göre, birisi Hz. Peygamber (asm)'in huzuruna gelerek, "Ya Rasûlallah, gerektiğinde tedâvi olalım mı?" diye sormuş. Hz. Peygamber (asm) bu soru üzerine:

"Ey Allah'ın kulları tedâvi olunuz. Yüce Allah ihtiyarlığın dışındaki her hastalığın şifâsını da yaratmış." diye buyurmuştur. (Buhârî, Tıb, 1; et-Tirmizî, Tıb, 2)

Ebu Sâîd kanalıyla rivâyet edilen bir hadiste, Hz. Peygamber (asm)'in Muavvizeteyn* (Felak ve Nas) sûreleri nazil oluncaya kadar, insan ve cinlerin nazarlarından Allah'a sığındığı açıklanmaktadır (et-Tirmizî, Tıb, 16; İbn Mace, Tıb, 33).

Hasta olan bir insanın dua etmesi ve okuması câiz olduğu gibi, salih kimselere bunu yaptırmak da câizdir. Hz. Aişe (r.anha)'dan şöyle rivâyet edilmiştir:

Hz. Peygamber (asm) hasta olan akrabalarının üzerine okuyarak sağ eliyle onları sıvazlar ve şöyle derdi: 'Ey Allah'ım, ey insanların Rabb'ı, şu hastalığı götür, şifâ ver, şifâ veren sensin. Senin vereceğin şifâdan başka şifâ yoktur. Hastalığı ortadan kaldıracak bir şifâ ver.'" (İbn Mace, Tıb, 35, 36).

Bu ve benzeri rivâyetlere göre, okuma ve yazma sûreti ile tedâvî caizdir. Ancak bunun için bazı şartlar vardır. Bu şartları şöyle sıralamamız mümkündür:

1. Okunan ve yazılan şey sûre, ayet, hadis veya manası anlaşılan dua olacak.

2. Manası bilinmeyen birtakım isim, harf, resim ve işâretler kullanılmayacak.

3. Tıbbi tedâvide olduğu gibi, burada da şifâ verenin yalnız Allah olduğuna inanılacak; O'ndan başkasından hiçbir şey umulmayacaktır.

4. Sevdirmek veya nefret ettirmek gibi, tedâvi ile alakası olmayan şeyler için yapılmayacaktır. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, IX, 6397).

Dikkat edilecek diğer bir husus da muska yazarken veya yazdırırken, İslâm'a muhalif olan her şeyden uzak durmak gerekir. Ölçü İslâm ve niyet Allah'ın rızası olmalıdır.

Âlimlerin çoğunluğu, okuma veya yazma yolu ile tedâviden ücret almayı câiz görmüş, bunu haram kabul etmemişlerdir (et-Tirmizî, Tıb, 20; el-Aynî, Umdetu'l-Kari, V, 647). Ancak bunu istismar etmemek gerekir.

Yukarıdaki şartlara uygun olarak yazılan muskaları kullanmak ve taşımak caizdir. İslâm dini açısından herhangi bir sakıncası yoktur; fakat bu şartlara aykırı olarak yazılan ve taşınan muskalar, Allah'a ortak koşma (şirk) anlamına gelebileceğinden, kesinlikle yasaklanmış, haram kabul edilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Muska taşımak ve Ayet-el Kürsi okuyup üflemek caiz mi? 
Dua hastayı iyileştirir mi, iyileştirmez m?...
Cinleri öpmek caiz midir?..
Cinlerin şerrinden Allah'a sığınmak nasıl olmalıdır?..

17 Kadın sesi erkeğe haram mıdır? Kadının konuşma adabı nasıl olmalıdır?

İslâmiyet kişiyi fitne ve fesada sürükleyen görüntü, davranış ve hâllere karşı koruyucu tedbirler alır. Çünkü İslâm'da insanın safiyet ve vakarının muhfazası ve bozulmaması esastır. Bu tedbir ve koruma hem erkek için, hem de kadın için eşit seviyede düşünülür.

Diğer yandan insana verilmiş olan özellik, kabiliyet ve farklılıklar bir başkasının vebal altına girmesine sebep olmamalı, yanlış duygulara kapılmasına meydan vermemeli, nefsini azdırmamalıdır. Yaratıcı tarafından kadına ihsan edilen sesi de bu çerçeve içinde düşünmek gerekir. Esas itibariyle başta insan olmak üzere hiçbir varlığın sesi mutlak olarak haram ve günah sınıfına sokulmaz. Çünkü yaratılışında bir haramlık mevcut değildir. Bunun içindir ki, hiçbir âyet ve hadis kadının sesini haram kılıcı bir hüküm bildirmez.

Başta Hanefi ve Şâfiî imamları olmak üzere, mezhep sahibi müçtehid imamlarımızın kanaatleri de bu merkezdedir. Hattâ bütün fıkıh kitaplarında şu hükmü görüyoruz:

"Cumhura göre kadının sesi avret değildir. Yani bütün müçtehidlere göre kadının sesi haram değildir."

Şâfiî mezhebi âlimleri ve diğer müçtehidler şöyle derler:

“Kadının sesi avret değildir. Çünkü kadın alışveriş yapar, mahkemede şahitlikte bulunur. Bunun için sesini yükselterek konuşmak zorunda kalır."1

Kadının sesinin avret olmadığının gerekçesi, İslâm'ın ilk uygulamalı devri olan Saadet Asrıdır. Yani Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ve sahabilerin uygulayış biçimidir. Bu uygulanış biçimi üç şekilde görülüyor:

Birincisi: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sahabi hanımlarla konuşması, onların sorularına cevap vermesi, şikâyetlerini dinlemesi, ihtiyaç ve taleplerini karşılamasıdır.

Bir örnek olması bakımından şu hadis-i şerifi nakledelim:

Amr bin Şuayb rivayet ediyor:

Bir kadın yanında kızı ile birlikte Resulullaha (a.s.m.) geldi. Kızın kolunda iki altın bilezik vardı. Resulullah (a.s.m.) kadına sordu:

“Bu bileziklerin zekâtını veriyor musun?”

Kadın, “Hayır, vermiyorum.” diye cevap verdi.

Bunun üzerine Resulullah (a.s.m.) tekrar sordu:

“Peki, kıyamette bu iki bilezik yerine Allah’ın sana ateşten iki bilezik taktırması hoşuna gider mi?”

Kadın iki bileziği hemen çıkarıp Resulullaha (a.s.m.) uzattı ve “Bunlar artık Allah ve Resulüne aittir.” dedi.2

İkincisi: Sahabiler gerek Peygamberimiz (asm)'in hanımlarına, gerekse diğer hanım sahabilere hadis ve benzeri durumlarda soru sorarlar, konuşurlar ve bazı konularda bilgi alırlardı.

Üçüncüsü: Yine Sahabe döneminde kadınlar, halifelere şikâyetlerini dile getirirler veya dinî meselelerde diğer sahabilere bilmediklerini sorup öğrenirlerdi.

Bu mesele için de bir örnek verelim:

Kadının biri Hazret-i Ömer’e gelerek, 
“Yâ Emîrelmü’minîn! Kocam geceleri ibadet eder, gündüzleri de oruç tutar.” şeklinde şikâyette bulundu. 
Hazret-i Ömer, 
“Ne demek istiyorsun? Kocanı geceleri ibadet etmekten ve gündüzleri oruç tutmaktan alıkoymamı mı istiyorsun?”
Bunun üzerine kadın başka bir şey söylemeden çıkıp gitti ve biraz sonra bir daha gelip aynı şikâyetini dile getirdi. Hazret-i Ömer, kadına yine aynı cevabı verdi. Bu durumu gören Kâ’b bin Sûr söze karıştı ve
Yâ Emîrelmü’minîn, kadının hakkı var. Cenab-ı Hak erkeğe dört kadınla evlenebileceğine müsaade ettiğine göre, dördüncü gün kadının hakkıdır.” dedi.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer (ra) kadının kocasını çağırtıp dört günde bir oruç tutmamasını ve her dört gecede bir kadının yanında yatmasını emretti.3

Ancak diğer bütün mübah meselelerin mahiyet değiştirip mahzurlu bir hal almasında olduğu gibi, kadının sesi meselesinde de aynı durum söz konusudur. Kadının sesi mübah, masum ve meşru olmasına karşılık hangi sebeplerden dolayı “avret” olur, nasıl olursa yasak sınıfına girer, yabancı erkeklerin dinlemesi haram olur?

Kadının sesi yaratılışı icabı dikkat çekicidir. Özellikle ses normalin dışında bir tonda çıkarsa birtakım mahzurları beraberinde getirmektedir ve dinî tabiriyle “fitneye” sebep olmaktadır. Demek ki, haram olan sesin kendisi değil de, kontrol dışı bir mahiyet taşımasıdır.

Ahzab Sûresinin 32. âyet-i kerimesi bu husustaki ölçüyü Peygamber (a.s.m.) hanımlarının şahsında şöyle veriyor:

“Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, yabancılarla câzibeli bir şekilde konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan kimse bir ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin.”

Müfessir Vehbi Efendi bu âyeti tefsir ederken, şöyle izah getirmektedir:

“Söylediğiniz söz fitneye sebep olmasın. Yani cazibeli ve ecânibi şüpheye düşürecek bir halde edalı ve naz ü istiğna ile söylemeyin.” 

Elmalılı’nın ifadesiyle “Yayılarak, kırıtarak, sınık, yılışık” olduğunda “kalbi çürük, kötülüğe meyilli kimseler” bir ümide kapılırlar. Bundan dolayı da günaha girilmiş olur.

Vehbe Zühaylî bunu normal konuşmalardan ziyade dinî muhtevada da olsa aynı gerekçe ile mahzurlu görür:

“Kadının, Kur’ân şeklinde de olsa, coşkulu ve nağmeli olarak okumakta iken seslerini işitmek haramdır. Çünkü bunda fitneye sebep olma korkusu vardır.”4

İbni Âbidîn ise meseleye şu şekilde bir açıklık getirir:

“Tercih edilen görüşe göre kadının sesi avret değildir. Yalnız zekâsı kıt olanlar zannetmesinler ki, ‘biz kadının sesi avrettir demekle konuşmasını kasdetmiyoruz. İhtiyaç halinde ve benzeri durumlarda kadının yabancı erkeklerle konuşmasına cevaz veriyoruz. Yalnız kadınların yüksek sesle konuşmalarını, seslerini uzatmalarını, yumuşatmalarını ve nağmeli bir şekilde okumalarını caiz görmüyoruz. Çünkü bunlarda erkekleri kendilerine meylettirmek ve şehvetlerini tahrik etmek vardır. Kadının ezan okuması da bundan dolayı caiz olmamıştır.”5

Bizim de katıldığımız hükmü Faruk Beşer Hoca veciz bir şekilde şöyle dile getirir:

“Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici, büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil, güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada sesini fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa, ya da nağmeli sözlerle normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale getirirse, sesi avret olduğundan değil de, fitneye sebep olacağından haram olur. Vakarlı ve karşısındakine ümit kestirici edayla konuşursa haram olmaz."6

Son olarak zamanımızın müfessirlerinden Muhammed Ali es-Sabûnî’nin yorumuna yer verelim:

“Açıkça görüldüğü gibi, eğer fitneden emin ise kadının sesi haram olmaz. Ancak, erkeklerin, kadınları fitne ve fesada götüren hallerden uzak tutmaları gerekir.”7

Sorudaki unsurlara gelince, şiir ve ilahide ses incelip kalınlaştığı, nağmeli olduğu ve câzip bir mahiyete büründüğü için, yabancı erkeklerin duyacağı şekilde söylemek beraberinde mahzurları taşımaktadır.

Hanımların sesli olarak zikretmeleri de şayet yabancı erkekler duyacaksa, yine aynı kategoriye girmekte ve birtakım yanlış duyguların uyanmasına sebebiyet vereceğinden, ezanda olduğu gibi müsaade edilmemektedir. Ancak kendi aralarında sesli olarak Kur’ân okumalarında ilâhi söylemelerinde ve zikretmelerinde haliyle mahzur olmaz.

Dipnotlar:

1 Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, 2: 167.
2 Tirmizî, Zekât: 12.
3 Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 349.
4 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1: 467.
5 Reddü’l-Muhtar, 1: 272.
6 Hanımlara özel ilmihal, 314.
7 Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, 2: 167.

(bk. Mehmed Paksu, Aileye Özel Fetvalar)

18 Kadın da ihtilam olur mu? Kadından meni gelir mi?

Erkek olsun kadın olsun ihtilam olur. Meni dışarıya çıkarsa gusül icab eder. Erkek için bu hal tabii olduğu gibi kadın için de tabiidir. Ancak bu hal kadınlarda az görülür. İmam Muhammed`e göre kadın ihtilam olur. Fakat meninin dışarıya çıktığını görmezse ihtiyaten yıkanması daha iyidir. Çünkü kadından çıkan meninin geri dönmesi muhtemeldir.

"Peygamberimizin eşlerinden Hz. Ümmü Seleme yanında Ümmü Süleym adındaki hanım Peygamberimize (asm) gelerek şöyle sorar:

- Ya Resulullah! Rüyasında kocasının kendisiyle cinsi yakınlıkta bulunduğunu görürse, kadının gusletmesi gerekir mi?

Bunun üzerine Ümmü Seleme, Ümmü Süleym'e şöyle der:

- Baltayı taşa vurdun ya Ümmü Süleym! Resulullah huzurunda kadınları küçük düşürdün. Allah iyiliğini versin!..

Ümmü Süleym'de şu cevabı verir:

- Şüphe yok ki Cenab-ı Hak, gerçeği öğrenmek için utanmayı emretmez. Bizim bilemediğimiz bu durumları Peygamberimize sormamız, onları bilmememizden daha hayırlıdır.

Bunu üzerine Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:

- Çıkmaza esas giren sensin. Allah senin iyiliğini versin ya Ümmü Seleme, rüyalanan kadının menisi geldiği zaman yıkanması gerekir." (bk. Ebu Davut,Taharet 95 ; Tirmizi Taharet 82)

Doyum (Orgazm): Gerilimin sonunda, kadın denetleyemediği ve denetlemek istemediği gerilimin kendini aştığını hisseder. Genelde şu şekilde algılanır: Kadının leğen boşluğu derinlerinde dölyolunun orgazm manşeti denilen bölümünde, birbirini takip eden kasılmalarla orgazm kendini belli eder. Sanki bir silkinme nöbeti gibi olur. Orta dereceli bir orgazmda kadın 3-5, kuvvetli bir orgazmda 8-12 kere kasılma hisseder. Başta karın bölgesi kasları olmak üzere hepsi kasılır. Makat çevresi adalelerinde de şiddetli kasılmalar olur.

Kadında orgazma ulaşmaya bazı yörelerde “gelme” denir. Bu “gelme” erkekteki boşalmaya uyar. Fakat her kadın ve erkeğin her cinsel birleşmede aynı zamanda orgazma ulaşması mümkün değildir.

Kadının “gelme”si sırasında kadından da bir sıvı (meni) gelir. Bu 0.2-50 ml arasındadır. Fakat pek çok kadın bunun farkında değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Gusül gerektiren haller nelerdir? İnsandan çıkan sıvıların (meni, mezi, vedi) hükmü nedir?..

19 Âdetli (hayız iken) veya lohusa kadınla cinsel ilişkinin kefareti var mıdır, varsa ne kadardır?

Önce bunun sağlık açısından, sakıncalı, tıbben mahzurlu, tiksinti ve her iki taraf için de eziyet verici bir iş olduğunu söylemeliyiz.

"Sana hayızlı ile cinsel ilişkiyi soruyorlar. De ki, bu (her iki tarafâ da) eziyet verici bir şeydîr. Onlar âdetli iken onlardan ayrılın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Iyice temizlendiklerinde Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin. Allah çok tövbe edenleri ve tertemiz'olanları sever." (Bakara, 2/222)

Görüldüğü gibi âdetli eşi ile cinsel ilişkiyi Allah yasaklamıştır ve bu yasağın haram kılma anlamına geldiği söylenmiştir. Her şeye rağmen şeytana uyar ve bu çirkin haramı işlerse, ikisi de isteyerek yapmışsa ikisi de günah işlemiş olur. Ikisinin de pişmanlık duyup tövbe etmesi ve istigfar etmesi gerekir.

Hz. Ebû Bekir Efendimize (ra) birisi bunu sormuş ve: "Istigfar et (bağışlanma dile) ve bir daha da yapma." cevabını almıştır. Biri istemeden diğeri onu zorlayarak yapmışlarsa, sadece zorlayan günahkâr olur. Işin fetvâ açısından hükmü budur. Ancak bir veya yarım dinar (bir dînar, yaklaşık 4.5 gr. altın demektir) sadaka vermesi müstehap (hoş ve daha temizleyici) bir davranış olur.

Allah Resulu (asm) buyuruyor:

"Karısıyla hayız halinde, adetin ilk günlerinde ilişkide bulunursa bir dinar, son günlerinde bulunursa yarım dinar sadaka verir." (Nesai, Taharet 182)

Fıkıh kitaplarında şöyle geçmektedir: 

"Eğer kan kırmızı veya siyah ise bir dinar, sarı ise yarım dinar sadaka vermesi müstehap olur." (Mavsili, el-Ihtiyâr I/28; El-Muhit - Serahsi)

İlave bilgi için ttıklayınız:

DİNAR...

20 Kadınlar adet döneminde neden ibadet yapmaz?

İslamiyet kolaylık dinidir. Kadınların bu dönemlerinde kolaylık olsun diye ibadet mükellefiyeti kalkar. Bunun illeti Allah'ın bu şekilde emretmiş olmasıdır; hikmeti ise temizlik ve kolaylık yönündendir.

Adet hali ile lohusa olan kadınların bu durumları son bulunca yıkanmaları farzdır; cünüp olan bir kişinin yıkanması gibi. Bunun hikmeti temizliktir. İlleti ise Allah’ın emridir.

Bu konunun en açık delili şu ayettir:

“Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever.” (Bakara, 2/222)

Ayrıca hayızlı ve nifaslı kadınların bu durumları son bulunca yıkanmaları lazım geldiğini bildiren pek çok hadis vardır. Bu ayetin tefsirlerine ve hadis kaynaklarında belirtilmiştir. (Bu hadis ve rivayetler için bakınız: Buhari Hayz bölümü; Müslim, Hayz Bölümü; İbni Kesir, Tefsir ilgili ayetin tefsiri)

Ayrıca Peygamberimizin (asm) ve sahabe hanımlarının uygulamaları da ayrı birer delildir.

Kadınlar, gerek hayızlı günlerinde, gerekse lohusalık müddeti içinde kılamadıkları namazları kaza etmezler. Cenab-ı Hak bir lütuf ve kolaylık olarak kadınların bugünlerdeki namaz borçlarını affetmiştir. Çünkü Allah kullarına kolaylık ister, zorluk istemez. Oysa kadın ortalama olarak ayda bir hafta âdet görmekte ve bu durum yılda üç ayı bulmaktadır. Yılda üç aylık kaza namazı ise insana ağır gelir. Bu hususta Hazret-i Âişe (ra) validemiz şu hadisi rivayet ediyor:

Bir kadın Hz. Âişe’ye sordu:

“Hayızlı kadının hayızdan temizlendikten sonra hayız zamanında kılamadığı namazları kaza etmesi gerekir mi?”

Hz. Âişe şöyle cevap verir:

“Sen Haruriyye misin (Haricilerden misin?). Biz Peygamberin (a.s.m.) yanında hayız âdetini görürdük, sonra temizlenince guslederdik. Peygamber (a.s.m.) namazı kaza etmemizi bize emretmezdi.” (İbni Mâce, Taharet: 119)

Fakat oruç böyle değil, Ramazan orucu yılda bir ay olduğundan daha sonra bir hafta, on gün oruç kazasını yapmak pek o kadar zor gelmez.

Hayız ve nifas hâlindeki kadından her türlü namaz mükellefiyeti düşer.

Kadınlar hayız-nifas hâlinde oldukları müddet zarfında, namaz kılmaları kendilerine haram olur. Hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bu namazları; kadınlar sonradan kaza etmek mecburiyetinde de değillerdir.

Cenâb-ı Hak, fazl ve kereminden onları böyle bir mükellefiyetten afvetmiştir. İslâm dîni gerçekten kolaylık dînidir. Hayız ve nifaslı kadınların namaz borçları hakkındaki hükmünde de, bu kolaylık prensibini apaçık görmekteyiz.

Çünkü, hayız hâli kadınların her ay mübtelâ oldukları ve bir haftaya yakın zamanlarını meşgul eden eziyetli bir durumdur. Bu arada pek çok vakit namazlarını da kılamamış haldedirler. Kadının devamlı olarak kocasının ve çocuklarının hizmeti yanısıra, evinin temizlik ve bakımıyla da uğraştığı malûmdur. Bu durumda olan bir kadının, mecburen terkettiği pek çok vakit namazlarını sonradan kaza etmek zorunda kalmasının, ona ne derece ağır ve zahmetli geleceği apaçık meydandadır.

Nifas hâli için de durum aynıdır; yirmi gün, otuz gün, hattâ kırk gün namazını terketmek zorunda kalan bir kadının, bütün bu birikmiş namazları kaza edebilmesi ne kadar meşakkatli olacağı bedihîdir. İşte, âlemlere rahmet olan İslâmiyet, büyük bir kolaylık olarak, kadınların, hayız ve nifas hâlinde iken kılamadıkları bütün namazları afvetmiştir.

Hayız ve nifas hâlindeki kadınların namaz kılmaları haram olmakla birlikte, tesbih, zikir ve duada bulunmaları câizdir. Hattâ hayız ve nifas hâlindeki bir kadının, mümkün ise ve vakti de müsait ise, her namaz vaktinde abdest alıp, bir vakit namaz kılacak kadar kıbleye karşı yönelerek oturması, bu süre içinde, tesbih, tevhid ve tehlil ile meşgul olması müstehab bile görülmüştür.

Bu şekilde o, hem Rabbini unutmamış ve ibadet zevkini kaçırmamış; hem de Allah'a ibadet hususunda -elinden gelseydi- ne derece arzu ve iştiyak içinde olduğunu da göstermiş olur. Bu güzel ve temiz niyeti sebebiyle, o kadına hayatında en güzel ve en feyizli kıldığı namazın sevabı yazılacağı rivâyetlerden anlaşılmaktadır. (İbn Abidin, Menhelü’l-vâridîn min bihâri’l-feyz ale’z-Zuhri’l-müteehhilîn fî mesâili’l-hayz)

Hayız-nifas hâlindeki kadınlara, namaz kılmak gibi oruç tutmak da haramdır. Ancak namazdan farklı olarak, tutamadıkları günleri, temizlendikten sonra kaza etmeleri gerekmektedir. Çünkü, oruç, namaz gibi devamlı olmayıp senede bir ay olduğundan, kadınların tutamadıkları birkaç günlük oruç borçlarını sonradan kaza etmeleri, onlara pek fazla bir zahmet ve meşakkat yüklemez. Bu bakımdan namaz borçları afvedildiği halde, oruç borcu baki kalmış, sonradan kazası istenmiştir. Âişe validemiz bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

"Bize hayız ve nifas hâlleri geldiğinde, Hz. Resûlüllah (asm) tutmadığımız oruçlarımızı kazâ etmemizi emir buyururlardı. Kılmadığımız namazların ise kaza edilmesini emretmezlerdi." (bk. Neylü'l-Evtar, 1, 279-280; Sübülü's-Selam, 1, 105)

Hayız-nifas hâlinde olan kadının kocası ile cinsî münasebette bulunması da haramdır. Bu halde yapılan bir cinsî birleşme, büyük günahlardan (günâh-ı kebâir) sayılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

"Sana kadınların hayız (âdet) hallerini de soruyorlar. De ki: O (hayız) bir ezâdır. Binaenaleyh siz hayız hâlinde kadınlardan çekilin. Temizleninceye kadar onlara yanaşmayın." (Bakara, 2/222).

Âyette geçen kadınlara yaklaşmama emrinin ne mânâ ifade ettiğini Enes'den (ra) rivâyet edilen bir hadîs-i şerîf şu şekilde açıklamaktadır:

"Yahudiler kadın hayız gördüğü vakit onlarla birlikte yeyip içmezlerdi. Peygamber (asm) ise bu hususta:

"Her şeyi yapın, yalnız cinsî münasebet müstesna..." buyurdular." (bk. Müslim, Hayz 16; Nesaî, Tahâret, 18)

Hayız-nifas hâlinde iken kadınla cinsî temasda bulunmak dinî yönden olduğu gibi, tıbbî yönden de çok mahzurludur. Kadın bu hallerde hasta hükmündedir. Son derece itinalı bir bakıma ve temizliğe muhtaçtır. Yorulmaktan büyük ölçüde kaçınmalı, mümkün mertebe istirahat halinde olmalıdır.

Ayrıca hayızlı kadının dışarı yaydığı ağır koku, erkeği kadından tiksindirmeğe de sebeb olabilir. Bu bakımdan bu nazik dönemde yapılacak cinsî münasebetler, kocayı hanımından tiksindirip soğutabileceği gibi, pek çok kadın hastalıklarına da sebebiyet verebilir.

Meselâ: Bugün Avrupa'da kadınlarda çok sık görülen rahim kanserlerinin mühim bir sebebi de, ay hâlinde kadınların kocalarıyla cinsî münasebette bulunmaya devam etmeleri olarak tesbit edilmiştir. Bir erkeğin hayız hâlinde olan hanımına yaklaşması haram olduğu gibi, kadının ona boyun eğmesi de haramdır. Eğer, karı-koca bu halde iken, cinsî münasebette bulunurlarsa, her ikisinin de tövbe ve istiğfar etmeleri gerekir. Ayrıca bir veya yarım dinar miktarında altın veya onun bedelini de fakirlere sadaka olarak vermelidirler. [Bir dinar, bir miskal (4 gr.) ağırlığında bulunan altın sikkedir].

Hayız hâlinde olan kadından yatağını ayırmak câiz değildir. Bu tarz davranış, Yahudilerin mezhebidir. Yahudiler ay hâlindeki kadından yataklarını ayırdıkları gibi; onlarla yanyana oturmaz, beraber yemek bile yemezlerdi. Silindikleri havluları bile ayırırlardı. İslâmiyet bu haksız ve bâtıl âdeti kaldırmış, ay hâlindeki kadınla yatmayı, pişirdiği yemeği yemeyi, aynı havluya el, yüz silmeyi mekruh dahi saymamıştır.

Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle buyurur:

"Ben hayızlı iken Nebî (asm) mübarek başını kucağıma yaslar, sonra Kur'an okurdu." (Buhârî, Hayz, 2, 3; Nesâî, Tahâret, 173, 174)

Diğer bir rivâyet:

"Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine âdetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi" (Müslim Hayz, 14)

Bu hadîslerden anlaşılıyor ki, hayız hâlindeki kadınlar necis (pis) değillerdir. Nifas hâlinde olanlar da böyledir. Bu haller sadece birer hadestir. Yani bâzı dinî mükellefiyetleri ifaya mâni şer'î birer kirlilik hâlidir. Yoksa neces, yani, hakikî pislik hâli asla söz konusu değildir.

21 Kadının çalışması caiz midir; bunun için kocasının izni gerekli midir?

İdeal olanı, kadının çalışmamasıdır. Yani dışarıda yabancıların yanında çalışmaya mecbur kalmamasıdır. Çünkü kadının evindeki çalışması kendisine yetip de artar bile.

Zaten evindeki çalışması da bir bakıma nafile ibadet hükmünde bir meşguliyettir. Hanımların bu konuda imtiyazlı durumları vardır. Beyine gönül rızasıyla hizmeti, çocuklarına bakması, onlarla gece gündüz haşir neşir olması nafile ibadetten başka bir manaya gelmez. Bu kudsiyette bir çalışma ise, düşünen bir hanımefendi için tatmin edici olsa gerektir.

Çünkü bu çalışma, yuvasında huzur, amel defterinde de sevaba vesiledir. Ancak ekonomik şatların zorlamasıyla yabancıların yanında çalışmaya mecbur kalan hanımları da görmekteyiz.

Bir mühim nokta da, çalışacak hanımın beyi ile olan durumudur. Hanımının çalışması beyinin izin ve rızasına bağlıdır. Beyinden izin çıkmaz, rızası söz konusu olmazsa hanımın çalışması meşru da olmaz makul de görülmez.

Bu izni vermeyen beyden, hanımın makul ve meşru isteklerine cevap verip vermediği araştırılır. Zaruri ihtiyaçları temin ediyor, mecburi olan istekler eve getiriliyor da hanım bunlara kanaat etmiyor, daha fazlasını, daha lüks ve israflısını talep ediorsa, buna çalışma gerekçesi olarak bakılamaz. İhtiyaç üstü istekte bulunan hanımın arzularına haklılık payı verilmez.

Bu konuda bazı hadisler bizi uyarmaktadır:

Âhir zamanda lüks ve israf alıp yürüyecek. Öyle ki, ihtiyaç olmayan şeyler dahi zaruri ihtiyaç talakki edilir hale getirilecek. Bu durumda hanımlar, kızlar, oğullar ailenin reisini, isteklerini karşılama konusunda zorlayacaklar... Helal kazançla bu istekleri karşılayamayan evin reisi de bu defa helal haram sınırlarını tanımaz hale gelecek, ne bulursa almaya çalışacak. Böyece aile reisini, çocuklarıyla ailesi, uhrevi yönden felakete sürüklemiş olacaktır. Demek ihtiyaç anlayışı çok değişecek...

Hadisin bu ikazı aile bireylerini ciddi şekilde düşündürmeli, çevrenin telkin ettiği ihtiyaç olmayan şeyleri de ihtiyaç gibi görmekten uzak kalmalı, helal lokmayla iktifa etmeye nefsimizi razı etme basiretini göstermeliyiz. Aksi halde beyi bırak hanımın çalışması dahi geçinmeye yetmeyecektir.

Kadının kazancı kendine aittir. Eğer koca kadına çalışması için izin verirse kazancına ortak olamaz.

Çalışmak zorunda kalan kadınlar için akla ilk gelen temel şartlar şunlar olsa gerektir:

1. Çalışma yerine gidip gelirken ve iş yerinde fitne olmayacak, hanımı ve yakınlarını zihnen rahatsız edecek ahlaki davranışlar mevcut bulunmayacaktır. Yani çalışma ortamında emniyet ve ciddiyet bulunacaktır.

2. Çalışan hanım yabancı bir erkekle iki ikiye muhatap olmayacak, baş başa kalma gibi mecburiyetler söz konusu hale gelmeyecektir. Bu konuda Efendimiz (asm)'in ikazı her zaman hatırda tutulacaktır:

"Bir kadınla yabancı bir erkek, iki ikiye muhatap olur, baş başa kalırsa bunların üçüncüsü şeytandır!"(Buhârî, Nikâh, 111, 112; Müslim, Hacc, 424)

3. Tesettürlü bulunmak, namahreme tesettürsüz muhatap olmak zorunda kalmamak.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Dinen kadının çalışmasında bir sakınca var mıdır? Erkeklerin içinde yanyana çalışması dinen caiz midir?..

22 Kulaktaki küpe deliği kapanırsa, gusül abdestine mani olur mu?

Boy abdesti dediğimiz “gusül”de vücudun her tarafını yıkamak farzdır. Göbek çukuru, parmak araları, kulak delikleri, kasıklar vs. ovularak yıkanması ise sünnettir.

Kulak delikleri eğer çok kapalı ise, suyun gitmesine engel varsa bu durumda o deliklere suyun ulaşması için ovalamak gerekir. Şayet su ulaşıyorsa, küpe takması şart değildir. Yani gusül abdesti alırken önemli olan kuru yerin kalmamasıdır. Yoksa küpe şart değildir. Ayrıca küpe takınca o bölgeyi yıkamak ve ovalamak yine şarttır. Ancak küpe olunca suyu ulaştırmak biraz daha kolay olabilir. Küpe takmaya zorlamak doğru değildir. Küpeyi takmak gerekir diyenler varsa, bunlar kulağın küpeyle daha kolay yıkanacağını ümit ettikleri için söylüyorlar. Küpe takmak guslün farzlarından biri değildir

Bu delikler kulak etlerinin birleşmesiyle kapanmışsa, bunları tekrar deldirip içini yıkamak gerekmez. Bu delikler kirle dolmuşsa, temizlemek mümkünse temizlenir. Mesela; bu deliklere küpe kolaylıkla takılıyorsa, küpe takarak arası temizlenebilir. Bundan fazlası için zorlamak gerekmez, gusle mani değildir.

23 Adet döneminde olan bir kadın, abdest aldıktan sonra yarım saat içinde namaz kılabilir mi?

Adet dönemindeki bir kadın için, abdest aldıktan sonra yarım saat içerisinde namaz kılınabilir diye bir durum söz konusu değildir. Adet döneminde namaz kılınmaz. Bahsettiğiniz konunun doğruluk payı yoktur.

Âdetli veya lohusa kadının namaz kılması câiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s), Fâtıma binti Ebî Hubeyş'e

"Hayız gördüğün zaman namazı bırak ve hayız hâlin sona erince, kanı temizleyerek guslet ve namaz kıl."

buyurmuştur. Buhâri'deki rivâyet şöyledir:

"Âdetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl." (Buhâri, Hayz, 19, 24, Vüdû, 63; Müslim, Hayz, 62; Ebû Davûd Tâhâret, 109).

Âdetli kadın, kılamadığı namazı kaza etmez, orucu ise kaza etmesi gerekir. Hz. Âişe (ra) şöyle demiştir:

"Biz Rasûlullah (s.a.s) devrinde âdet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk." (Buhârî, Hayz, 20; Ebfı Dâvud Tahâre,104; Tirmizî, Savm, 67; Nesaî, Hayz,17; Siyâm, 64).

Adet döneminde kadın hiç bir şekilde namaz kılamaz. Diğer yandan zikir çekebilir, dua edebilir; bunlara bir mani yoktur. Hatta özel günlerindeki bir bayanın kıbleye doğru oturarak zaman zaman tesbih çekmesi, dua etmesi isabetli bir davranış olur; böylelikle adet gördüğü günlerinde bu şekilde manen beslenmiş olur.

Hayızlı ve nifaslı kadınların veya cünüplerin kunut vs gibi çeşitli duaları okumalarında, tesbih ve tehlil kelimelerini söylemelerinde ve Hazret-i Peygambere salât ve selâm getirmelerinde hiçbir mahzur yoktur.

Hayız ve nifaslı halde olanlar, Kur'an-ı Kerîm'i okuyamamakla beraber, onu dinleyebilirler.

Hayızlı olanlara dua konusunda bir sınırlama getirilmemiştir, her türlü duayı okuyabilirler.

İlave bilgi için tıklayınız:

Adet (hayız) halindeki kadın Kur'an-ı Kerim'in mealini okuyabilir mi? Okurken başı örtmek gerekir mi?

24 Kadının devlet başkanı, hakim ve vali olması ile ilgili, 'Bir kavmin başına kadın hükümdar gelirse, o kavim helak olmaya mahkumdur.' şeklinde bir hadis-i şerif var mıdır?

Evet, böyle bir Hadis-i Şerif vardır:

"İşlerini bir kadına bırakan topluluk asla felah bulamaz." (Buhârî, Meğâzî, 82, Fiten, 18; Tirmizî, Fiten, 75; Nesaî, Kudât, 8; Ahmed b. Hanbel, V/43, 51, 38, 47).

Hanefilere göre, kadının mâlî konularda hâkimlik yapması caizdir. Çünkü günlük muamelelerde onun şahitliği geçerlidir. Ancak had ve kısas cezasını gerektiren davalarda kadın hâkim görev yapamaz.

Çoğunluk fakihlere göre ise, hâkimlikte ve devlet başkanlığı görevinde erkek olmak şarttır. Kadın kazâ ve devlet başkanlığı görevini üstlenemez; delil yukarıda verilen hadistir.

Aynı hadis bazı rivâyetlerde;

"Kendilerine bir kadını devlet başkanı (melike) yapan bir topluluk asla felah bulmaz."

şeklindedir. Devlet başkanlığı kazâ görevini de kapsadığı için buradaki rivâyet farklılığı, sonucu etkilemez. Klâsik fıkıh kaynaklarında kadının kazâ görevi dışında tutulmasının gerekçesi şöyle açıklanır: Kazâ görevi tam görüş sahibi olmayı, uyanık bulunmayı, bir de hayat olayları karşısında tecrübe kazanmış olmayı gerektirir. Kadının ise tecrübesinin azlığı ve hayat olaylarının içinde bulunmayışı çok önemlidir. Diğer yandan hâkimin, fakihler, şahitler ve hasımlardan bir takım erkeklerle oturum yapması gerekir. Kadına, fitne korkusu yüzünden erkeklerle oturum yapması ise yasaklanmıştır.

Allah Teâlâ, kadınların şahitliği konusunda onların bir özelliğini şöyle belirler:

"Erkeklerinizden iki de şahit yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa, razı olacağız şahitlerden bir erkekle iki kadın yeter. Böylece kadınlardan biri unutursa diğerinin hatırlatması (sağlanmış olur)." (Bakara, 2/282).

Bu duruma göre kadınlar İslâm devlet başkanlığı veya vâlilik görevi için de elverişli bulunmazlar. Çünkü ne Hz. Peygamber (asm) ne dört halife ve ne de ondan sonra gelenler, herhangi bir kadına yargı veya vâlilik görevi vermemişlerdir. (bk. İbn Rüşd, II/449; eş-Şirbînî, IV/375; İbn Kudâme, IX/39).

Ancak günümüz mü'min kadınlardan İslâmî ölçüler içinde eğitim görmüş, hukuk formasyonunu tamamlamış, Müslümanların karşılaştığı problemlerin şer'î fetvalarını verecek dirayeti kazanmış, İslâm toplumunu yakından tanıyan, sosyal olayları yakından izleyerek tecrübe kazanmış olan bilgin hanımlar için, yukarıdaki gerekçeler önemini kaybetmiş olabilir.

Diğer yandan herkese açık olan duruşma salonlarında, sanık, şahit, davacı, davalı, bilir kişi ya da duruşmayı izleyenlerin kendilerine ait özel yerlerde oturmakta oluşu, erkek kadın ihtilât endişesini ve iffetle ilgili fitne korkusunu da kaldıracak yapıdadır.

Bununla birlikte toplumun en çirkin olayları, zulüm, haksızlık ve sert anlaşmazlıklar mahkemelerde sergilendiği için erkeğe göre daha nazik, daha ince duygulu bir ruha sahip olan mü'min kadının, fıtratına uygun olan başka meslekleri tercih etmesi maslahata daha uygun olsa gerektir. Kadının bu hassasiyeti valilik ve devlet başkanlığı gibi konularda da geçerlidir. Bu konuda İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922) şöyle demiştir:

"Kadının her konuda mutlak olarak hakimlik yapması caizdir. Çünkü kadının müftî olması caiz olunca, hâkim olmasının da caiz olması gerekir." (ez-Zühaylî, VI, 483).

İşte bu ve buna benzer konulardan dolayı, kadının hakimlik yapması ve devlet başkanı olması konusunu kabul etmeyenler olduğu gibi, gerekli şartları taşımak kaydıyla bir sakıncasının olmadığını söyleyen alimler de vardır. Kadının devlet başkanı olmasının caiz olduğunu kabul edenler,

"Yönetimlerini kadına teslim eden bir toplum iflah olmaz."

anlamındaki hadisi genel olarak bütün milletleri ve kadınları değil, bu sözün söylenme sebebi olan özel bir devlete yorumlamışlardır. Onlara göre Hz. Peygamber (asm) bu sözüyle, başkanı bir kadın olan Sâsânî Devletinin kısa süre sonra yıkılacağını haber vermektedir. Nitekim bu devlet, kısa bir süre sonra yıkılmıştır. Yoksa bütün zamanları ve idarecileri kadın olan bütün devletleri kasdetmemiştir, diyerek yorumlamışlardır.

Diğer alimler ise bu hadisin bütün zamanları ve milletleri için aldığını söyleyerek kadınların hakim, vali ve devlet başkanı olamayacakları şeklinde yorumlamışlardır.

Bu konuda Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından verilen karar şöyledir:

“İslam’da insan olmaları bakımından, erkekle kadın arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir; her ikisi de eşit derecede Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına muhataptır. Erkek olsun kadın olsun, bütün insanlar yeryüzünü imar etmek ve orada Allah’a kulluk etmekle yükümlüdürler. İslâm’da insanlık ve Allah’a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığı gibi, temel hak ve sorumluluklar açısından da kadın erkek ayrımı bulunmamaktadır. Dinimizde, erkeğe tanınan temel hak ve hürriyetler, aynı derecede kadına da tanınmıştır."

"Buna göre yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme; kişi hürriyeti ve güvenliği; vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti; mülkiyet ve tasarruf hakkı; meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunma, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir."

"Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber'in kadınlardan biat almasının zikredilmesi (Mümtehine, 60/13), İslâm’da kadının iradesinin bağımsızlığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu itibarla kadın olmak, hak ehliyetini ve fiil ehliyetini daraltan bir sebep değildir. Sahip olduğu hakların, kocası ya da başkası tarafından ihlal edilmesi halinde, kadının hakime başvurarak haksızlığın giderilmesini isteme hakkı bulunmaktadır. İslâm'da kadının konumu ve hakları konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı, kadının sosyal hayata katılması, çalışması ve kamu görevi üstlenmesi noktalarında odaklaşmaktadır."

1. Kadınların Ticaret ve İş Hayatına Girmesi

"İslâm'a göre, kural olarak kadın, ev içinde ve dışında çalışabilir; ailesinin ihtiyaçlarını sağlamada kocasına yardımcı olabilir. Şartlara ve ihtiyaçlara göre, aile hayatında eşlerin rollerinin değişmesi de mümkündür. Önemli olan hayatın huzur ve düzen içinde geçmesi, ihtiyaçların karşılanmasında bireylerin imkan ve kabiliyetlerine uygun sorumlulukları dengeli şekilde üstlenmeleridir. Bazı kaynaklarda yer alan Hz. Peygamber'in, evin iç işlerini kızı Hz. Fatıma'ya, dış işlerini ise damadı Hz. Ali'ye yüklemiş olması(1), Müslümanlar için bir aile modeli oluşturma amacına yönelik bağlayıcı bir kural değil, ihtiyaç, örf ve adete dayalı tavsiye niteliğinde bir çözümdür. Kaldı ki, ev hanımının ailesine ve topluma katkıları küçümsenemeyecek kadar önemli bir iştir."

"Kadın, mali ve ticarî alanlarda erkeklerle eşit konumda olup, kadın olması sebebiyle herhangi bir kısıtlamaya maruz değildir; ticaret ve borçlar hukuku alanında erkeklerin sahip oldukları bütün hak ve yetkilere sahiptir. İslâm dininde erkek – kadın ayrımı yapılmaksızın, çalışıp kazanmak teşvik edilmiş,"

"İnsan için ancak çalıştığı vardır." (Necm, 53/39);

"… Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allâh'ın lutfundan nasibinizi isteyin..." (Nisa 4/32)

buyurulmuştur. Çalışma kapsamında değerlendirilen ticaret ile ilgili

“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” (Nisa, 4/29) âyeti ile,

“Sizden herhangi birinizin ipini alıp da dağdan sırtına bir bağ odun yüklenerek getirip satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.”(2)

hadisinde kadın erkek ayrımı söz konusu değildir. Dinimizin insanlar arası ilişkilerde ve ticarî hayata ilişkin koyduğu açıklık, dürüstük, güven, doğru sözlülük, sözünde durma, şart ve akitlere bağlı kalma, karşı tarafın zayıflığı, bilgisizliği ve sıkıntıda olmasını istismar etmeme gibi genel ilkelerine bağlı kalmak şartıyla, erkek ve kadın herkes helal ve meşru yollardan kazanç elde etme hakkına sahiptir."

2. Kadının Yöneticiliği

"Bazı kaynaklarda kadının kamu görevi üstlenmesini sınırlandıran görüş ve hükümler yer almaktadır. Ancak bu görüş ve hükümler, nasların açık ifadelerinden kaynaklanmayıp, fakihlerin içinde bulundukları sosyokültürel ve ekonomik şartları göz önünde bulundurarak ulaştıkları sonuçlardır. Hz. Peygamber (asm) devrinden itibaren kadınlar, öğretmenlik, memurluk, doktorluk, hemşirelik, zabıta memurluğu gibi çeşitli özel ve kamu işlerinde çalışmışlardır. Nitekim Hz. Ömer, Medine pazarına Şifa b. Abdullah'ı denetim görevlisi olarak tayin etmiştir. Bu konuda, hemen bütün fakihler görüş birliği içindedirler. Bununla birlikte, hakimlik ve üst düzey yöneticilik yapmaları konusunda önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. İslâm hukukçularının çoğunluğu kadından hakim olmayacağı kanaatindedirler. Ancak bu görüş, açık bir nassa dayanmayıp, toplumun gelenek ve telakkilerinden kaynaklanmaktadır."

"Hanefiler ve İbn Hazm, kadınların şahitlik yapabildiği dava türlerinde hakimlik de yapabileceği görüşündedirler. Taberî ve Hasan-ı Basrî gibi İslâm bilginleri ise, kadınların hakim olmasına hiçbir dinî engelin bulunmadığını kabul etmişlerdir. Bunlar da göstermektedir ki, klasik dönem İslâm bilginleri, kendi devirlerindeki bilgi, kültür ve tecrübe birikimlerinden hareketle, kadınların hakim olmalarıyla ilgili kanaatlerini ortaya koymuşlardır. Klasik fıkıh kaynaklarında, kadınların üst düzey kamu yöneticisi olamayacaklarına dair görüşler yer almaktadır. Bunlar da, yine fakihlerin kendi devirlerindeki bilgi, kültür ve tecrübe birikiminden kaynaklanmaktadır."

"Hakimlik ve yöneticilik, toplumda önemli bir kamu görevi olduğundan, İslâm hakim ve yönetici olarak görevlendirilecek kişilerin, bu görevleri hakkıyla yürütebilecek niteliklere sahip olmaları üzerinde durmuş, cins, yaş veya renklere göre bir ayırım yapmamıştır. Hz. Peygamber ve sahabe döneminde kadınlar, henüz haklarındaki olumsuz yargılar tamamen silinmemiş olduğu halde içtihat etmiş, hüküm ve fetva vermiş, bir nevi hakimlik ve yöneticilik yapmış, savaşlara katılmış, yönetimin kararlarını etkileyecek ölçüde siyasi faaliyetlerde bulunmuşlardır."

"Ancak kadınların da sahip oldukları hak ve yetkilerin uygulamaya geçirilmesi ve kadınların sosyal hayatta aktif rol üstlenmeleri, tamamen sosyoekonomik ve kültürel şart ve ihtiyaçlarla ilgilidir. İslâm bu konuda temel hak ve ilkeleri belirtmekle yetinmiş, geri kalan kısmı Müslüman toplumların kendi gelişim seyrine terkedilmiştir. Aynı şekilde klasik kaynaklarda, devlet başkanı olmanın şartları arasında erkek olmak zikredilmekte,

"Yönetimini kadına teslim eden bir toplum iflah olmaz."(3)

hadisi delil getirilmekte ve bu görüşü desteklemek amacıyla, devlet başkanının ordunun başında sefere çıkması, cuma hutbesini okuması ve namazı kıldırması gerektiği ileri sürülmektedir. Her kamu görevinde olduğu gibi devlet başkanlığı için de liyakat şart olduğundan, devlet başkanlığına getirilecek kişinin cinsiyetine değil, bu göreve layık olup olmadığına bakılır. Diğer taraftan, devlet başkanının ordunun başında sefere çıkması, cuma hutbesini okuması ve namazını bizzat kıldırması gerekmez. Bunların, görevlendireceği kişiler tarafından yaptırılması mümkündür."

"Yönetimlerini kadına teslim eden bir toplum iflah olmaz." anlamındaki hadise gelince, Hz. Peygamber bu sözüyle, başkanı bir kadın olan Sâsânî Devletinin kısa süre sonra yıkılacağını haber vermektedir. Nitekim bu devlet, kısa bir süre sonra yıkılmıştır."

"Diğer taraftan Kur'an-ı Kerim'de, Sebe' Melikesi Belkıs'tan bahsedilirken herhangi bir olumsuz ifadeye yer verilmemiş olması, tarihte ve günümüzde başında kadın olduğu halde güçlü bir şekilde varlığını devam ettiren ülkelerin bulunması, Hz. Peygamber'in bu sözününün genel hüküm içermediğini göstermektedir. Bu bakımdan İslâm'da kadının, kamu görevi yapmasını yasaklayan açık, kesin ve bağlayıcı bir nas yoktur. Bu itibarla, gerekli fıtrî donanımı haiz, liyakatli kadınların devlet başkanlığı da dahil, her türlü yönetimde görev almasında dinî açıdan bir sakınca yoktur."

3. Sonuç

Yukarıda zikredilen açıklamalar ışığında;

a) İslâm'da, erkeklere tanınan temel hak ve hürriyetlerin, aynı derecede kadınlara da tanındığına, kadın olmanın, hak ve fiil ehliyetini daraltan bir sebep olmadığına,

b) İslâm'ı öngördüğü temel prensip ve hükümlere, genel ahlak kurallarına uyulmak kaydıyla, kadın-erkek herkesin, çalışma, ticaret yapma ve iş hayatına katılma hakkına sahip olduğuna,

c) Gerekli fıtrî donanımı haiz, liyakatli kadınların devlet başkanlığı da dahil, her türlü yönetimde görev almasında dinî açıdan bir sakınca olmadığına,” Karar verildi."

Kaynaklar:

1. İbn Ebî Şeybe, Musannef, X/165, No: 9118; XIII/284, No: 16355; Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-i İslamiyye, II/484.
2. Buhârî, Büyû’ 5.
3. Buhârî, Megazî, 82; Tirmizî, Fiten, 75.

25 Kadının, dininin ve aklının eksik olduğu konusunda bir hadis-i şerif olduğu doğru mudur? Eğer doğruysa bu kadınlara hakaret ve haksızlık olmaz mı?

Önce bu meseleye esas teşkil eden bir hadis-i şerifin mealini okuyalım. Sonra da konuyla ilgili sorulara cevap vermeye çalışalım:

Ashab-ı Kiramdan Ebû Said el-Hudri anlatıyor: Bir Ramazan veya Kurban Bayramıydı. Resul-i Ekrem Efendimiz bayram namazlarını kıldığımız namazgaha geldi. Bir tarafta kadınlar da bulunuyordu. Onların yanından geçti ve şu hitapta bulundu:

"Ey kadınlar, sadaka veriniz istiğfarı çok yapınız. Çünkü bana cehennemlikler gösterildi, çoğu sizler idiniz."

Bunun üzerine o kadınlar: "Ya Resulallah, bizler ne yaptık da cehennemliklerin çoğu bizden olmuş." diye sordular.

Resulullah (a.s.m.) şöyle cevap verdi:

"Çünkü sizler ötekine berikine çokça lanet eder, kocalarınıza karşı nankörlükte bulunursunuz. Ne gariptir ki, kendine hakim akıllı ve dinine bağlı bir kimsenin aklını, sizin kadar eksik dinli hiçbir kimsenin çelebildiğini görmedim."

Kadınlar tekrar sordular: "Aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir, Ya Resulullah?"

Resulullah (a.s.m.) "Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı değil midir?" diye sordu.

Kadınlar "Evet!.." cevabını verdiler. Resul-i Ekrem Efendimiz izah etti ve tekrar sordu:

"İşte bu aklın eksikliğinden hayız gördüğü zaman [günlerce bekler] namaz kılmaz, Ramazan`da bir müddet oruç tutmaz değil mi?"

Kadınlar, "Evet!.." dediler.

[Hadis için bk. Buhârî, Hayz 6, Zekat 44, İman 21, Küsûf 9, Nikah 88; Müslim, Küsûf 17, (907), İman 132, (79); Nesâî, Küsuf 17, (3, 147); Muvatta, Küsuf 2, (1, 187)]

Cevap 1:

Hadis-i şerifte kadınların aklı ve dini noksan olduğuna işaret edilmiştir. Akıllarının noksanlığına delil olarak, malî konularda iki kadının şahitliğini bir erkek yerine sayan ayet (Bakara, 2/282) gösterilmiştir. Dinlerinin noksanlığına ise, aybaşı gören ve loğusa olan kadının bu halinde namaz, oruç gibi ibadetlerden uzak kalması, delil getirilmiştir. (bk. Buharî, Hayız, 6).

Bu hadisi doğru anlamaya ihtiyacımız vardır. Çünkü, pratikte bazı kadınların bazı erkeklerden daha akıllı olduğu ortadadır. Bu nedenle konunun anlaşılması için birkaç noktaya işaret etmekte fayda vardır:

a. Hadisin içinde geçen bazı noktalar, burada söz konusu edilen aklın noksanlığı, geri zekâlı olma anlamında olmayıp, duygusal taraflarının daha fazla olduğuna işarettir. Hadiste bu konu açıklanırken, kadınlara hitaben: “Siz çok lanet okuyorsunuz, kocanızın/yakınlarınızın iyiliklerini inkâr ediyorsunuz.” şeklindeki ifade bunu göstermektedir. Çünkü, kızgınlık anında başkasına lanet okumak veya gördüğü iyiliğini inkâr etmek, duygusal hareket edildiğinin en bariz göstergesidir.

b. Kadınların duygusal olarak yaratılmasının hikmeti ise, onların annelik özelliklerinde saklıdır. Çünkü, çocukların kahrını çekmek, onları büyütmek, ancak, ciddi bir fedakârlık, denizler gibi çağlayan bir şefkat, bir sevgiyle mümkündür. Bunlar da birer duygudur. Annelerin birer şefkat kahramanı olmaları için verilen bu duyguların, elbette yan etkileri de olacaktır. İşte onların, o ince ruhları, o fedakâr vicdanları, o sevecen gönüllerinin tamamen aksi istikametinde cereyan eden, aşırı duygusallılarının sonucu ortaya çıkan durumlar ise bu yan etkinin bir negatif yansımasıdır.

c. Hadiste kadınların akıllarının noksanlığına delil olarak gösterilen ayette geçen “Tedılle” kelimesi, ”unutma”yı ifade etmektedir.(bk. Kurtubî, III/397). “Unutkanlık” gerekçesi ise, işin başka boyutunu da ortaya koymaktadır. Yani burada gerçekten akılları noksan kadınlar değil, büyük çoğunlukla karşılaşacakları, gebeliğin, loğusalığın, özellikle de her ay söz konusu olan ay hâlinin, kadının psikolojisi üzerindeki tesiri inkâr edilemez. Bununla birlikte, psikoloji ve özellikle de jinekoloji bilim dalı uzmanlarınca yapılacak ciddi bir araştırma, bu konuda önemli gerçekleri ortaya çıkaracaktır.

d. Hükümler çoğunluğa göredir. Bu gün yüzde doksan aile bireyleri, erkek ve kadın olarak, kadınların daha alıngan, daha sabırsız, daha duygusal, işine gelmediği zaman, bazı iyilikleri, güzellikleri -bile bile- inkâr etmeye daha meyyal, ufak meseleleri bile büyütüp problem hâline getirmeye daha yatkındır. İşte, duyguların öne çıktığı bir durumda, akıl devreden tamamen veya kısmen çıkar. Bu da aklın noksanlığı olarak ifade edilir.

e. Bu duygusal tarafın pozitif bir ayrımcılığı da vardır. İşin ehli olan âlimler, bir erkeğin, kırk yılda ancak varacağı bir velayet mertebesine, bir kadının kırk günde yetişebildiğini söylemektedir.

“Cennet annelerin ayakları altındadır.” hadisinde de bu pozitif ayrımcılığı görüyoruz.

Demek ki, Allah’ın adaletinden şüphe etmemek gerekir. Mükâfat ve ceza ile, yapılan fiiller arasında adil bir ölçüden ziyade, merhamet dolu bir ölçü vardır.

Buna göre her insan maddi ve manevi konumuna, içinde bulunduğu şartlara göre hesaba çekilecektir. Öyleyse kadın kadınlığına ve kendine verilen diğer özelliklere göre; erkek de yine erkekliğine ve kendine verilen diğer özelliklere göre hesaba çekilecektir. Hiç kimse yapmadığından hesaba çekilmeyeceği gibi, yapamayacağı şeyden de sorumlu tutulmayacaktır. Her insanın kendine özel bir hesabı, bu hesaba göre de bir karşılığı vardır.

“…Allah kullarına, zulmetmez.” (Âl-i İmran, 3/182; Enfal, 8/51; Hacc, 22/10)

“…Rabbin kullarına zulmedici değildir.” (Fussilet, 41/46)

“Şüphe yok ki Allah kullarına zerre kadar zulmetmez.” (Nisa, 4/40)

“Şüphe yok ki Allah insanlara zulmetmez fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus, 10/44)

Umum mülkün yegane sahibi, tek hâkimi Allahü Azi-müşşân'dır. O Sultan-ı Ezel ve Ebed kendi mülkünde elbette dilediği gibi tasarruf eder. Amma O Âdil-i Hakîm ve Rahîm-i Mutlak'ın bütün tasarrufat-ı hakîmane, rahîmâne ve âdilânedir. Hiç kimse O'nun mahlûkatına O'ndan başka şefkatli ve merhametli olamaz.

Cevap 2:

Hadis-i şerifte açıkça görüleceği üzere, Peygamber Efendimiz (asm), kadının dininin eksik oluğunu âdet gördüğü zaman bazı ibadetleri yapamaması olarak izah ediyor. Bu hâl kadının yaratılışında mevcuttur. Her kadın her ay belli günler âdet görür. Bu günlerde bazı ibadetleri yapamaz. Bu ibadetlerin bir kısmından muaf tutulmuş, bir kısmını da daha sonra kaza edebileceği esası getirilmiştir.

Âdet günlerinde kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz, hac ibadetini eda ederken farz olan ziyaret tavafını yapamaz. Oruç ve tavafı daha sonra kaza ederken, kılamadığı namazlardan muaf tutulmuştur. Bu arada bir çeşit ibadet olan Kur'an'ı ele alma, okuma ve camiye girme gibi işleri de yapamaz.

Malum günler içinde bu ibadetleri yapamayan kadın, belli bîr müddet için de olsa bazı dinî hizmetlerden, vazifelerden ayrı durmaktadır. Görünüşte dinî yaşayışında bir eksiklik bulunmaktadır. Çünkü namaz, oruç ve hac İslâm dininin beş esasından üç mühim rüknünü teşkil etmekte, dolayısıyla bazı vakitler bunları yapamayan kadın erkeğe göre eksik olmaktadır.

Demek ki, buradaki noksanlık nisbîdir. Senenin bütün günü beş vakit namazı kılabilen, Ramazan boyu bir aylık orucu tutabilen Müslüman bir erkek, Müslüman kadına göre bu ibadetleri eksiksiz yapma bakımından mükemmel olmakta; kadın da nakıs kalmaktadır. Yani, meselâ her ay bir hafta âdet görebilen bir kadın sene içinde yaklaşık üç ay namaz kılmamakla, bu hususta erkeğe nisbetle nakıs kalmaktadır.

Ancak bu noksanlık keyfiyet bakımından değil, kemiyet bakımındandır. Yani kadın bu zaman zarfında namaz kılmamakla aynı zamanda bir farzı yerine getirmektedir. Çünkü kadının âdet günleri içinde sözünü ettiğimiz ibadetleri yapmaması farz, yapması ise haramdır. Demek ki, kadın namaz kılmazken de bir çeşit ibadet yapmakta; yine Allah'ın emrine uymakta, dolayısıyla sevabını o cihetten almaktadır.

Meseleye bu cihetten baktığımızda, kadının ibadetteki eksikliği başka bir yolla telâfi edilmektedir.

Diğer taraftan hadis-i şerifte kadınlar kötülenmiyor, erkekler dikkate sevk ediliyor. Aklı başında, dinine bağlı erkeklerin kadınlar vasıtasıyla fitneye kapılmamaları, imanlarına zarar vermemeleri istenmektedir. Çünkü günümüzde pek çok örneklerini gördüğümüz gibi, erkeklerin bir kısmı kadınlara uyarak dinî yaşayışlarında eksiklik göstermektedir.

Cevap 3:

Her bir insanın, bu âlemde içinde bulunduğu farklı hayat şartları, fert, aile ve akraba dairelerinde karşılaştığı ayrı ayrı mes'eleleri, maişet (geçim) noktasındaki değişik problemleri ve nihayet içinde bulunduğu memleketin kendisine has içtimaî yapısıyla ayrı bir dünyası vardır. Hikmetlerini hakkıyla bilemediğimiz, fakat âdil olduğundan da şüphe etmediğimiz bu İlâhî taksimatın neticeleri ahirette, yüce adalet gününde sergilenecek, Zilzâl Sûresi'nde de beyân buyurulduğu gibi, zerre kadar hayır ve zerre kadar şerrin hesabı orada görülecektir.

Bu dünyada faydalı sanılan birçok hâller, orada mes'uliyetinin ağırlığı ile kulun büyük bir yükü olurken, zahmet ve meşakkat olarak görünen nice hâdiseler -sabretmek şartıyla- orada günahların affına vesile olacaktır.

Haşir meydanı, hayvanların bile gerek insanlardan ve gerekse birbirilerinden olan haklarının alınacağı, hattâ bir kâfirin Müslümanda olan hakkının dahi hesaba katılacağı bir yüce adalet divânı olarak insanları beklemektedir. Hayvanların birbirinde olan küçük haklarını bile, mahiyetini bilemediğimiz hassas bir teraziyle tartan O Âdil-i Mutlak, elbette ki insanları da o mutlak adaletiyle muhakeme edecektir.

Zerre kadar şerrin dikkate alınacağı o adalet gününde, İlâhî adalete iftira edenlerin de hesaba çekileceği gözden uzak tutulmamalıdır.

“Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği kadar teklif eder.” (Bakara, 2/286)

buyurmakla, kullarına çekemeyecekleri yükleri teklif etmediğini açıkça bildirmektedir. İnsanın bedeninin takat getiremeyeceği veya mal varlığının kâfi gelmeyeceği yükler olduğu gibi, aklının da tek başına erişemeyeceği hakikatler vardır. Bunların hepsi, kullara çekemeyecekleri yüklerin yüklenmediği hakikati içerisindedir.

Konuyu bazı misâllerle açıklayalım:

- Ayakta duramayacak kadar hasta olan bir kimse, namazını oturarak kılar.

- Oturamayacak ve kımıldayamayacak durumda bulunan bir hastanın ise namazı te'hire kalır.

- Ramazan'da unutarak yemek yiyen kimsenin orucu bozulmaz.

- Kendisine zorla haram bir şey yedirilen kimse mes'ul olmaz.

- Fakir bir Müslümana hacca gitmek ve zekât vermek farz değildir.

Misâller çoğaltılabilir. Bunlar Cenâb-ı Hakk'ın Âdil-i Mutlak olduğuna ve kulları için takat getiremeyecekleri yükler takdir etmediğine birer delildir.

Allahü Teâlâ mutlak- adaletiyle kullarının mes'uliyetlerini bedenî ve malî durumlarıyla olduğu gibi, içinde bulundukları şartlarla, imân hakikatlerini kavrama ve İslâmî hükümlere vâkıf olabilme imkânlarıyla da sınırlandırmıştır.

Cevap 4:

Konuyla ilgili hadisden çıkarılacak bazı dersler:

1. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde kadınları manen en ziyade ziyana atan fıtrî zaaflarına dikkat çekmektedir. "En ziyade" diyoruz, çünkü cehennemdeki çokluklarının sebebi bu zaafa bağlanmaktadır. O zaaf da: Kötü sözü çabukça, çokça sarfetmeleri, kocalarına karşı nankörlükleri, erkeklerin aklını çelici olmalarıdır. Erkekleri günaha attıkları için, sebep olmadan dolayı kendilerine mesuliyet gelmektedir.

Aynı durum karşı cins için de geçerlidir. Yani erkelerin de kadınlar adına yapacakları hatalardan dolayı sorumlu olmaları söz konusudur.

2. Hadis, ilk nazarda, kadınlara karşı her zaman her yerde görülen hafife alıyor bir tavır taşıyor gibi gelebilir. Fakat aslında, bunu söylemek hadisteki inceliği kavramamak olur. Resulullah, kadınlarda tabii olarak mevcut, fakat farkında olamadıkları zaaflarını göstererek, şuurlu olarak o zaaflarının üzerine gidilmediği takdirde hasıl edecekleri zararın büyüklüğüne dikkat çekmiştir. Şöyle ki:

Kadınlar annelik gibi, şefkat ve hissilik gerektiren bir vazife üzere yaratıldıkları için, birkısım hissiliklerde erkeklere göre daha üstündürler. Bu hissi güçlülüğün, beraberinde getirdiği yan zaaflar var. Bu zaaflar hususunda şuurlu olunmaz, irade ile yönlendirilmez ve tabii hâllerine bırakılırsa, sahibini zarara atıcı olumsuz sonuçları olacaktır. Resulullah cehennemdeki sayı çokluğunun bu fıtrî zaaftan ileri geldiğini belirtmiştir.

Sözünü ettiğimiz fıtrî zaaf ayet-i kerime ile gündeme getirilmiştir: Onların şehadeti, birçok meselede erkeğin şehadetinin yarısına denktir:

"...Erkeklerden iki şahid yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa, o hâlde razı (ve doğruluğuna emin) olacağınız şahidlerden bir erkekle iki kadın (yeter. Bu suretle) kadınlardan biri unutursa öbürünün hatırlatması (kolay olur)..." (Bakara, 2/282).

Alimler, ayette geçen "biri unutursa diğerinin hatırlatması" ibaresinin, kadınların hadiseyi zabt yönüyle zayıf olduklarına delil olduğunu, Cenab-ı Hakk'ın bu ibare ile onların zaafına dikkat çektiğini söylerler. Mülk suresinde her şeyin gerçeğini, yaratanın bileceği belirtilir:  يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ  "Yaratan mı bilmeyecek?" (Mülk, 67/14).

3. Kadınların aklen nakıs olduklarını söylemek; onları levmetmek, kınamak veya onlara herhangi bir hakaret manası taşımaz. Çünkü bu, yaratılıştan gelen bir hususiyettir. Bunun zikri, o zaafın getireceği fitneye karşı uyarma, tedbirli olmaya çağırma gayesini güder. Nitekim, abdest sırasında hususi dikkat sarfedilmediği takdirde, kuru kalma tehlikesine maruz olan ökçeler için Aleyhissalâtu vesselam "Ateşte yanacak o ökçelere yazık!" demiştir. Aslında sadece ökçeler değil, diğer abdest uzuvlarına da "ateşten yazık" vardır. İyi yıkanmazlarsa, diğer organlardan dolayı da aynı sakıncalı durum söz konusuudr. Bu "iyi yıkanma" riskinin acı neticesi, iyi yıkanmama tehlikesine en ziyade maruz olan ökçeler zikredilerek gündeme getirilmiş, dikkatlere arzedilmiştir.

Kadınlar, kendilerini çokça ateşe atan zaaflarından habersiz olduklarını "Niye cehennemliklerin çoğunu kadınlar teşkil ediyor?" şeklindeki sorularıyla ortaya koymuş olmaktadır.

4. Dikkat çekeceğimiz bir incelik, hadiste kadınların aklen nakıs olmaları sebebiyle ateşle tehdit edilmemiş olmalarıdır. Ateş tehdidi, "kötü sözü çok yapmaları", "kocalarına karşı küfranları", "erkeklerin aklını çelici olmaları" sebebiyle yapılmıştır. Yani kadın olduklarıdna dolayı değil, sayılan bu özellikleri yapmalarıdnan dolayı kınanmışlardır. Öyleyse bu kınama sadece bu günahları işleyenleredir.

Aynı şey dinî noksanlık için de söylenebilir. Bu da fıtrî bir durumun neticesidir. Hayız hâlinde Allah'ın yasaklaması ile namaz kılmazlar, oruç tutmazlar, dolayısıyla bu hâl dahi onlar hakkında bir levm, bir ayıplama tahkir ifade etmez. Kâmil ve nakıs olma işi nisbî bir durumdur. En mükemmele göre "kâmil-mükemmel" de noksan sayılır. Öyleyse hayız halinde namaz kılmayan kadın, kılana nisbetle dinen nakıstır. Ancak kadınlar hadiste tavsiye edilenleri yapmak suretiyle bu eksikliklerini telafi edeceklerdir.

5. İmam, halka sadaka verme emrinde bulunabilir.

6. Kadınlar namazgâhta hususi bir kısımda bulunabilir.

7. İmam kadınlar topluluğuna özel olarak va'z ve nasihat edebilir.

8. Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük etmek haramdır.

9. Kötü sözü (lanet, beddua, kehanet, kırıcı kelam..) çokça kullanmak da haramdır. Nevevî bu hadise dayanarak nankörlük ve kaba sözlülüğü büyük günahlardan saymıştır.

10. Lanet, yani Allah'ın rahmetinden uzak olmasını temenni etmek, muayyen bir şahıs hakkında ise caiz değildir.

11. Dinden çıkarmayan bir kısım günahlar hakkında "küfür" kelimesini kullanmak caizdir. Bu kullanış tağliz ve korkutma gayesini güder. Bu çeşit tağliz (ağır sözlerle caydırma) işi, hadislerde bazan imanın olmadığı şeklinde yapılmıştır. Bunlar da aynı maksatla korkutmak ve ilgili hatadan sakındırmak içindir.

12. Nasihatta, reddedilen, ayıplanan vasfın yok edilmesi için, ağır tabirler kullanılabilir (tağliz). Ancak bunun belli bir şahsa yönelik olmaması gerekir.

13. Sadaka, yardım ve iyilik yapmak, azabı yok eder, kullar arasındaki günahlara kefaret olur.

14. Akılda, fazlalık noksanlık olabilir. Herkesin aklı eşit değildir. Bunu, kadınlar hakkında kabul etmenin, onlara bir levm olmadığını. Azab da akıl noksanlığına değil, nankörlük, kötü söz, insanların aklını çelme gibi davranışlara bağlıdır.

15. Dinin noksanlığı sadece günaha sebep olan davranışlardan ileri gelmez. Dinin noksan oluşu, (Nevevî'ye göre) izafi bir hâldir.

16. Talebe hocasına, tabi olan metbuuna (tabi olduğu amirine) anlamadığı şeyi sorabilir, itiraz edebilir.

17. Hadis, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yüce ahlakını, müsamahasını, insanlara karşı rıfk ve mülayemetini de göstermektedir. (bk. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi.)

26 Düşük yapmış veya kürtaj olmuş kadın lohusa hükmünde midir? Düşük ve düşük yapma, gebelik ve lohusalık gibi konularda bilgi verir misiniz?

Önce kısaca bilgi verip, detaylı açıklama yapmayı uygun görüyoruz:

1. Fıkıh kaynaklarında bu konuyla ilgili şu ifadelere yer verilmektedir: Nifasın / Loğusanın itibar edilmesi için, çocuğun büyük kısmının çıkması gerekir. Bu tamamen parçalar halinde de olsa loğusalık için yeterlidir. Hatta parmaklar veya tırnaklar gibi  insanın yapısından bazı şeyler açıkça belli olan bir düşük ardından da  loğusalık süreci başlamış olur. (bk. V. Zuhaylî, 1/466)

Bu tespit herkes için daha kolay ve daha kesin bir yoldur. Düşük için de belli bir zaman dilimi hesabından çok, bir insan şeklini hatırlatan bir uzvun gözle görülmesi metodu daha uygun olsa gerektir. Eğer düşen çocuğu görme durumu olmamışsa, doktora veya ebeye sorarak karar verilebilir.

2. Şayet düşüğün organları belirlenmiş ise, anne lohusa sayıldığından kanı kesilmedikçe cinsi ilişkide bulunmak caiz değildir. Namazları kılmaz, oruçları da tutmaz. Farz oruçları sonra kaza eder. Ama organlar teşekkül etmemiş ise cinsel ilişki yasak olmamakla beraber, kan devam ettiği takdirde cinsel yaklaşım sağlıklı olmaz. Bu durumda oruçlarını tutması ve namazlarını da kılması gerekir.

Lohusalık müddeti kadından kadına değişir. Bazı kadınlarda bu süre, bir gün dahi olabilir. Lohusalık süresi, kanın kesilmesiyle son bulur. Lohusalığın asgarî süresi yoktur; azamî süre ise kırk gündür. Doğumdan sonra kırk gün geçtiği halde kan devam ediyorsa, artık bu kan nifas kanı değil, özür kanıdır. (bk. Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II/331)

3. Kürtaj da düşük çocuk hükmündedir. Çocuğun azası belli ise kadın lohusa olur.

Düşük: İslâm Hukukunda "sakt" kelimesiyle anlatılan düşük, sadece organları belirmiş olan düşüktür. Ama bütün organların belirmiş olması şart değildir. Saç ve tırnak gibi bazı organlarının belirmesi, çocuk sayılması için yeterlidir. Böylece bir kısım organları belirmiş çocuğu düşen kadın, bununla lohusa olur ve normal doğumla ilgili bütün hükümler onun için de geçerli olur. Meselâ iddeti sona erer, çocuk düşmeden önce gördüğü kan âdet kanı olmaz.

Organları Belirsiz Düşük

Hiçbir organı belli olmayan düşük, çocuk sayılmaz ve bununla çocuğa ait hükümler geçerli olmaz. Böyle bir düşükle gelen kan; nisaba ulaşırsa, yani âdetin en az miktarı olan üç gün sürerse ve öncesinde de bir tam temizlik geçmişse âdet kanıdır. Bu iki şarttan biri, ya da her ikisi eksikse hastalık kanıdır.

Organları Belirgin Olup Olmadığı Bilinmeyen Düşük

Kadın, meselâ tuvalette düşük yaptığı için, organlarının belirgin olup olmadığını bilmemesi halinde; bu düşürme olayı âdet günlerinin başlangıcına rastlamış ve bununla kan devam etmişse: âdet günleri sayısınca namaz ve orucunu kesinkes terkeder. Çünkü bu günlerinde ya âdetlidir ya da lohusadır. Sonra yıkanır ve temizlik âdeti kadar süre namazlarını şüpheli bir şekilde kılar. Çünkü lohusa olma ihtimali de vardır. Sonra âdeti kadar süre namazlarını yine kesinlik ifade eder tarzda kılmaz. Çünkü yine ya lohusadır veya adetlidir. Sonra yıkanır ve temizlik âdeti kadar süre -kırk günü doldurmuşsa- kesin tarzda kılar, doldurmamışsa dolduracak kadar sürede şüpheli bir şekilde, doldurduktan sonrakileri de kesin olarak kılar. Sonra bu minval üzere devam eder.

Eğer âdet günlerinden sonra böyle bir düşük yapmışsa; bu düşük, temizlik günlerine rastladığı için, temizlik âdeti kadar gün namazını şüpheyle kılar. Sonra âdetine rastlayan günlerde kesin olarak bırakır. Çünkü ya lohusadır ya da âdetlidir.

Bu son iki maddede anlatılan meselede göz önünde bulundurulan şey, şüpheye yer vermemek ve ihtiyatli olanla amel etmektir.

Hamile kadınla cinsel ilişki, tıbbî bir sakınca tespit edilinceye kadar serbesttir.

Özet Olarak Lohusalık

1. Lohusalık, ağacın meyve vermesi gibi, kadının olgunluğunu, en şerefli görev olan anneliğini ve sağlıklılığını anlatan doğal bir haldir.

2. Lohusalığın en azına sınır yoktur, en çoğu ise kırk gündür. Buna göre doğumundan bir iki saat sonra kanı kesilen ve kırk gün içerisinde bir daha akmayan kadın temizdir. İbadetini yapar, cinsel ilişkide bulunabilir. Kırk günden sonra kan aksa da temiz sayılır.

3. Doğum yapan kadın birinci doğumunda kaç gün kan görmüşse o, onun lohusalık âdeti olur. Ondan sonraki doğumda kırk günü aşacak şekilde kan görürse, hesabını birinci âdetine göre yapar. Ancak ikinci doğumda kırk günü aşmamak üzere, birinciden farklı gün kadar kan görürse, bu âdet haline gelmiş ve âdeti değişmiş sayılır.

4. Lohusa namaz kılmaz, oruç tutmaz, Kur`ân okumaz, Mushafa dokunmaz, mescide girmez, Kâbe`yi tavaf etmez, cima şeklinde cinsel ilişkide bulunmaz. Kılmadığı namazı kaza etmez, ama tutmadığı orucu sonra kaza eder.

5. Organları belli düşük de çocuk sayılır ve anne onunla da lohusa olur.

6. Organları belli olmayan düşük, âdet ya da hastalık sayılır, lohusa sayılmaz.

7. Bir batından birden çok doğumlarda, lohusalık birinci doğumdan itibaren başlar.

Modern Tip ve Lohusalık

a) Gebelik ve Lohusalık:

Gebelik yaşı, âdet yaşıyla paralellik gösterir. Bir hanımın âdet gördüğü her yaş içerisinde gebe kalma şansı vardır. Hattâ âdetten kesildiği halde bir yıl içerisinde yine gebe kalan hanımlara rastlanmaktadır.

Gebelik süresi 280 +/-10 gündür. Ya da normal âdet gören hanımın son âdet tarihine yedi gün eklenilip, üç ay geriye gidilerek hesap edilir. Çıkan tarihten on dört gün önce, ya da sonra olabilir.

Örnek:

Son âdet tarihi: Yaklaşık doğum tarihi:

5.4.1986 12.1.1987 +/-14 gün

26.12.1986 3.10.1987 +/-14 gün

Daha geç olabileceğini iddia edenler de vardır, ama bu geçersizdir. Bu hanımlarda geç yumurtlama olmuş ve bunlar geç gebe kalmışlardır.

Gebeliğin yedinci aydan önce sonuçlanması düşük olarak değerlendirilir.

Doğacak çocuğun cinsiyeti, gebelik süresini etkilemez.

Gebe niçin âdet görmez diye sorulabilir:

Gebelerdeki homional sistemin çalışması çok farklıdır. Bunlarda yumurtlama olmaz. Östrojen-progesteron hormonları her siklus esnasında giderek artar ve âdet görürken en düşük seviyeye iner. Gebelikte ise bu hormonlar gittikçe artar ve bunlara ek olarak koryonik gonodotropin hormonu salgılanır. Uterus`un endometrium dokusu gebeliğin oluşması ve devamı için hazırlanmıştır, fakat dökülmemektedir. Bu nedenle âdet görülmez. Gebelik sırasındaki kanamalar âdet kanaması değildir. Düşük tehdidi kanamasıdır. Son aylarda olan kanamalar ise esin (plasenta) yerleşme bozukluğunu veya erken ayrılmasını düşündürür.

Bazan gebe kalındıktan bir ay sonra hafif kanamalar olabilir. Bu da kesinlikle âdet kanaması değildir. Bunu ispatlayan durum ise, kanamadan hemen sonraki ilk on beş günde yapılan gebelik testinin olumlu olmasıdir. Gebeliğin kendine özgü psikolojisi ve bu konuda dikkat edilmesi gereken noktalar vardır: Gebeliğin oluşması ile birlikte anne vücudunda organık ve psikolojik birçok değişiklikler olur. Bir taraftan anne olmanın mutluluğunu hissederken, diğer taraftan da altına girmis olduğu sorumluluğun dışarıdan göründügü kadar basit olmadığını farkeder.

Gebeliğin ilk ve son üç ayı tehlikeli aylardır. Anne adayı, hareketlerini dikkatle ayarlamalıdır. Yine ilk üç ayda birçok gebede bulantı ve kusma görülür. Bazan kusmalar kilo kaybettirecek kadar fazla olabilir. Bu devrede kullanılabilecek ilaçların da oldukça sınırlı olması, gebeye yardımı iyice azaltır. Bunun dışında halsızlık, başdönmesi, vücudun çeşitli bölgelerinde ağrılar (baş, bel, kemik ve kuyruk sokumu gibi), ayaklara ani kramp girmeleri görülebilir.

Gebelerin ve süt veren annelerin beslenmesi oldukça önemlidir. Özellikle vitamin, protein ve minerallerden zengin gıda almaları gerekir.

Gebeler psikolojik açıdan da oldukça hassas bir devreye girmişlerdir. Kısaca pireyi deve yapan bir tutum içerisindedirler. Davranışları daha hoşgörü ile karşılanmalı, doğum korkusu, anne olma korkusu ve her türlü korku ve endişelerini giderecek şekilde samimi ve müşfik olmalı, problemlerini sabırla, sükûnetle dinleyip gerekli şekilde yardımcı olmalıdır.

Lohusalığa Gelince:

Doğumdan sonra gelen kanın özellikleri konusunda şunlar söylenebilir:

Gebelikten önce rahim altmış-yetmiş gram ağırlığında bir organdır. Gebelik sonunda bir kilograma erişir. Bu gelişme rahimin endometrium tabakasında da olmaktadır. Çünkü buraya bebeğin plasentasi (eş) yapışarak bebeğin beslenmesini sağlar. Doğumdan sonra eş (plasenta) ayrılınca uterus, açılan damarların ağızlarının kapanması için derhal büzülmeye, sıkışmaya başlar. İlk kanamalar bu esnada damardan gelen kandır. Bazı nedenlerle bu sıkışma olayı olmazsa annenin hayatı ölümle sonuçlanır. Uterusun devamlı kazılması ve endometriumun beslenme hadisesinin olmaması nedeniyle; desidua denilen endometrium dökülmeye başlar. Bu dökülen doku artıkları fibrin, serum, lenf ve akyuvarlardan oluşmuş yara salgısıdır. Başlangıçta koyu kırmızı renktedir. Gün geçtikte rengi açılır. Nihayet kirli-beyaz akıntı ile sonuçlanır. Lochia dediğimiz akıntının gelmesi kişiden kişiye çok farklıdır. Bir-iki haftadan birbuçuk aya kadar devam edebilir.

b) Gebe ve Lohusa Ile Cinsel İlişki:

Gebe ile cinsel ilişkide, ilk üç ayda, düşüklere sebebiyet vermemek için, son iki ayda ise erken doğuma veya mikrop kapmaya engel olmak için dikkatli davranmak gerekir. Şayet kanama ve sanci gibi şikâyetler oluyorsa, kesinlikle münasebette bulunmamalıdır.

Doğumdan sonra rahim içerisi tamamen yara haline dönüştügü için lohusa ile ilişki kesinlikle zararlıdır.

1) Yaraya kolaylıkla mikrop yerleşebilir, rahim içerisine ve vücuda yayılır.

2) Lohusanın genel vücut direnci çok düşmüştür. Atılacak yanlış bir adım, annenin ömür boyu sakat kalmasına veya hayatını kaybetmesine sebep olabilir.

"Doğum sırasında üreme organları, özellikle rahim ve hazne berelenir, çok defa yırtıklar oluşur. Bu sırada kadınla yakınlıkta bulunmak kadını pek fena örseler, mikropların hemen faaliyete geçmesi, bir çok önemli kadın hastalıklarının oluşmasına sebep olur. Onun için rahim ufalmadan, kadının üreme organları tabiî halini almadan, kadına kesinlikle yanaşmamalıdır. Tolstoy, bu zamanlar kadını rahatsız eden erkeği ayıplıyor: "Bir erkek, gebe bir kadını sevgili diye severken onun bir anne olduğunu unutmamalı. Bir kadın hem bir sevgili, hem yorgun bir anne, hem de hasta bir insan olmaya bir anda tahammül edemez." (Dr. Cemal Z.Ö.)

c) Gebeye ve Lohusaya Tavsiyeler:

- Beslenme:

Dengeli ve ölçülü olmalıdır. Gebeliğin başından sonuna kadar on-on iki kilo alınmalıdır. Bazı besinlere aşırı düşkünlük, bazılarından tiksinti, veya abur-cubur yemek, kişiyi zararlı bir hale itebilir. Her gebe kendi alışkanlıkları ve ekonomik durumu ile başlı başına bir program dahilinde yeterli protein, yağ, vitamin, karbonhidrat ve mineral almalı. Gebeliğin altıncı ayından itibaren tuz azaltılmalı, kalsiyum bakımından zengin gıdalar (süt, yoğurt, peynir gibi) alınmalıdır.

- İlâç:

İlâç almak, sakıncalıdır. Özellikle organların teşekkül devresi olan ilk üç ay çok dikkatli olmalı, gerekli hallerde doktora başvurulmalı ve tavsiyelerine mutlaka uyulmalıdır.

- Sigara:

Düşük ve erken doğumlara sebep olmakta, zekâ yönünden bebeği olumsuz yönde etkilemektedir. Bu yüzden sigara alınmamalı, hattâ sigara içilen bir odada dahi bulunulmamalıdır. Zira bu doğacak çocuğun istikbali açısından önemlidir.

- Çalışma:

Normal bir gebenin günlük yaşantısını değiştirmesi düşünülemez. Yalnız ani ve sert hareketlerden kaçınmalı, ağır yük kaldırmamalı, yukarılara doğru uzanmamalı, uzun ve sarsıntılı yolculuklardan kaçınmalıdır.

- Vücut Bakımı:

Çok soğuk, çok sıcak su ile yıkanmamak ve uzun süre banyoda kalmamak şartı ile banyo yapmalı ve temizliğe dikkat etmelidir. Karın bölgesindeki çatlaklara mani olmak için yağlı bir krem veya badem yağı kullanılabilir.

Gebelik ve süte hazırlik göğüslerde büyümeye sebep olur. Meme başlarındaki direnci artırıp, emzirmede problem çıkmaması açısından meme başlarını sık sık sabunlu su ile yıkayıp meselâ badem yaği sürülebilir. Halk arasında yaygın olan alkolle silme alışkanlığı, sertleşmelere ve çatlamalara sebep olacağından tavsiye edilmez.

- Diş Bakımı:

Çok önemlidir. Gebe kalmadan gerekli tedavi yapılmalı, devamlı temiz tutmaya gayret etmelidir. İlk ve son üç ayda mümkün olduğu kadar müdahaleye dikkat edilmelidir.

Çocuk doğuran annenin çocuğunu bizzat emzirmesi çok önemlidir. Bu, çocuk ve anne arasındaki ilişkiyi güçlendirir. Emziren anne, vazifesini yapmanın huzuru içerisindedir. Anne sütüyle bebeğin hastalıklara karşı dayanıklılıgı sağlanır. Anne sütü, süt çocuklarında gördüğümüz en kötü hastalık olan ishalden korur. Bebek ise, anne kucağında olmanın mutlulugu ve rahatlığı içindedir. En az altı ay sırf anne sütü atmalı, altı aydan sonra ise yaşına kadar süt ve yardımcı mamalar almalıdır.

(İzmir Tıp Fakültesi araştırması olarak verilen haberde; kadınlardaki meme kanserinin daha çok (% 19 daha fazla) ilk doğumunu otuz yaşından sonra yapanlarda görüldüğü açıklandı. Bu konuda, doğum yapmama ve çocuğunu emzirmeme de başta gelen sebeplerden olarak söylendi).

İlave bilgi için tıklayınız:

DÜŞÜK YAPMA

27 Kadının yaratılışı nasıl olmuştur?

Kur'an-ı Kerim'in açık ifadesiyle ilk insan Hz. Âdem'dir. Cenab-ı Hak onu yaratırken toprak unsurunu tercih etmiş, ondan yaratmış, daha sonra da ruh vermiştir. İlahi hikmet, hem Hz. Âdem'e bir can yoldaşı olması hem de insan nevinin üreyip çoğalması için Havva validemizi yaratmıştır.

Nisa Sûresinin 1. ayet-i kerimesinde bu yaratılış, "O insandan eşini vücuda getirdi." mealindeki cümlesiyle ifade edilir.

Meşhur tefsirlerde bu ayet açıklanırken şöyle denilir: Cenab-ı Hak, Havva'yı Hz. Âdem'in sol kaburga kemiğinden yarattı. O sırada Hz. Âdem'i hafif bir uyku tuttu. Bir müddet sonra uyandığında Hz. Havva'yı gördü. İlk anda şaşırdı, sonra çok sevindi. Kalbi hemen ona ısındı ve aralarında bir ünsiyet ve ülfet meydana geldi.

Bu mesele hadis-i şeriflerde açıkça beyan edilir. Bu hususta rivayet edilen iki hadis-i şerifin meali şöyledir:

Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor. Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:

"Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. O, memnun olacağın bir tarzda dosdoğru devam edemez. Eğer ondan faydalanmak istiyorsan, bu eğri hâliyle birlikte faydalanırsın. Tam arzuna göre düzeltmeye kalkarsan onu kırarsın. Onun kırılması da boşanmasıdır."

Hz. Ebû Hüreyre'nin başka bir rivayetinde de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar:

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden, bir meseleye şahit olduğu, gördüğü zaman ya hayır konuşsun veya sussun. Kadınlar hakkında iyilik ve hayır tavsiye ediniz. Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Kaburga kemiğinin en eğri tarafı da üst tarafı, uç kısmıdır. Eğer onu doğrultup düzeltmeye kalkışırsanız, onu kırarsınız. Kendi hâlinde bırakırsanız daima eğri kalır. Öyle ise birbirinize, kadınlara iyi davranmayı tavsiye ediniz."(1)

Hadis-i şerif, ilk kadın olması itibariyle Hz. Havva' nın, dolayısıyla bütün kadın sınıfının hem maddi bakımdan yaratılışına hem de huy, karakter, tabiat, mizaç ve bünyesine işaret etmektedir. Hz. Havva ilk kadındı. Cenab-ı Hak onu bir hikmet eseri olarak Hz. Âdem'in bir parçasından yaratmıştı. Daha sonraki bütün kadın ve erkekler bu iki insandan türemiş, çoğalmıştır.

Gerek Hz. Âdem'in yaratılışında, gerekse daha sonra Havva validemizin yaratılışında nasıl bir yaratılış kanunu, hangi hikmete binaen cereyan etmiştir, bilemiyoruz. Bu, kudret-i İlahiyeyi göstermesi yanında, aynı zamanda insan yaratılışına babayı birinci derecede, anneyi de tali, ikinci derecede gösteriyor. Yani çocuğun teşekkülüne sebep olan sperm erkekten geldiğinden, bu durumda baba birinci derecede rol oynamaktadır. Elmalılı merhumun ifadesiyle "Telkihi yapan erkek ve alan kadın olmak haysiyetiyle erkek mukaddem, kadın tali bulunuyor."(2)

Ayrıca ilk erkek olan Hz. Âdem'in, ilk kadın olan Havva'nın yaratılışı tamamen istisnai bir durumdur. Şu noktayı da önemle belirtmek gerekir: Bilim adamlarımızın ifadesine göre insanın her hücresinde, program bazında, bütün organlarının karakterleri mevcuttur. Hangi şey yaratılacaksa ona ait özelliklerin ortaya çıkmasına izin verilir, diğerleri baskı altında tutulur. Buna göre, Hz. Havva'nın yaratılışında kaburga kemiğinden bir hücre, temel olmuş olabilir. Bu hücre bir saç hücresi yahut ciğer hücresi de olabilirdi. İlahi hikmet bunu böylece takdir etmiştir.

Dipnotlar:

(1). Müslim, feda: 59-60.
(2). Hak Dini Kur'an Dili, II/1274.

28 Peygamberimizin hanımları hakkında bilgi verir misiniz?

HZ. PEYGAMBER’İN HANIMLARI:

1. Hatice (ra):

Hz. Peygamber’in (sav) ilk evlilik hayatı, Hz. Hatice validemizle başlar. Onunla evlendiğinde, Efendimiz’in yaşı 25, hanımının yaşı ise, 40’tır. Yani aralarındaki yaş farkı, on beştir. Onun, Hz. Peygamberin yanındaki yeri, diğerlerinden biraz farklıdır. Risâletini tebliğde O’nun yanında olmuş, bütün insanların terk edip, O’nunla alay ettiklerinde O’na teselli vermiş, hattâ Hz. Peygamber’e ilk vahiy gelmesi esnasında böyle bir şeyle ilk karşılaşmanın verdiği heyecanla ürpermesi karşısında, hiç tereddüt etmeden şu gönül okşayıcı ve heyecan yatıştırıcı sözleri söylemiştir:

"Sana müjdeler olsun! Allah’a yemin ederim ki, Allah seni hiçbir vakit utandırmayacaktır. Çünkü sen, akrabana bakarsın, sözün en doğrusunu söylersin, işini görmekten aciz olanların ağırlığını yüklenirsin. Fakire verir, kimsenin kazandırmayacağını kazandırır, misafiri en iyi şekilde ağırlarsın, Hak yolunda zuhur eden hâdiseler karşısında, halka yardım edersin."

Bu nâdide kadın, aynı zamanda ilk Müslümanlardandır. Vahyin nüzulünün onuncu yılında, hicretten üç sene önce vefat etmiştir. Allah Resulü (sav), Hz. Hatice’nin ölümü karşısında bir hayli üzülmüştü. Hz. Peygamber’in amcası ve müşriklere karşı koruyucusu olan Ebu Talib ile kendisiyle sükûnet bulduğu eşi Hatice’nin vefatı gibi üzücü olaylar peş peşe geldiği için bu yıla, hüzün yılı denilmiştir.

Resulullah’ın bu evliliği 25 yıl sürmüş, İbrahim dışındaki bütün evlatları da yine bu nâdide kadından olmuştur. Vefatı esnasında Resulullah’ın yaşı 50’dir. Yani Hz. Peygamber evlilik hayatının büyük bir kısmını ve aynı zamanda gençlik ve olgunluk yaşlarını, sadece ve sadece, kendisinden on beş yaş büyük olan bir kadınla geçirmiştir.

2. Sevde binti Zem’a (ra):

Bu hanımı da ilk Müslümanlardandır. Kocası Habeşistan’a yapılan hicretten sonra vefat etmiş olup, kimsesiz kalmıştı. Efendimiz (sav), onunla evlenerek, bu kalbi kırığın da, yarasını sardı; onu perişan olmaktan kurtardı ve ona enis oldu. Zaten sadece Efendimiz’in nikahı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu. Ve Allah Resulü’yle evlendiğinde yaşı 55’ti. Buradan da anlaşılacağı üzere, bu evlilikteki asıl amaç, kimsesiz ve yardımcısız kalan bir kadının elinden tutmak, emin bir yuvaya kavuşturmaktı.

3. Aişe (ra):

Resulullah (sav)’ın bâkire olarak evlendiği ilk ve tek kadındır. O, daha sonra halife olacak olan Hz. Ebubekir’in biricik kızıdır. Ayrıca, Hz. Aişe çok zeki bir nâdire-i fıtrat ve nübüvvet dâvâsına tam vâris olabilecek yaratılışa sahip bir kadındı. Evlendikten sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleri de göstermiştir ki, O muallâ varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, her yönüyle Hz. Peygamber’i temsil etmeye çalışıyordu.

O’nun Hz. Aişe ile evliliği, yanından hiç ayrılmayan, çektiği sıkıntılara beraberce katlanan, mağara arkadaşı Hz. Ebubekir için en büyük bir mükâfat idi.

4. Hafsa binti Ömer (ra):

Hz. Hafsa dul bir kadındır. Kocası Bedir Savaşı’nda şehid edilmiş bir mücahittir. Kocasının vefatına üzülmüş, yalnız başına kalmıştır. Babası Hz. Ömer, kızını önce Hz. Osman’a evlenmesi için teklif etmiş, ancak O kabul etmemiş, Hz. Ebubekir’e teklif etmiş, O da kabul etmemiştir. Daha sonra da duruma şahit olan Allah Resulü (sav) fazla beklemeden O’nunla evlenmek istediğini bildirmiş ve evlenmiştir. Bu evlilik de, zaruretlerin getirdiği bir evlilik olup, bununla o yüce insan Hz. Ömer’in gönlü hoş edilmiş, kocasının ölümüne üzülen ve yalnız kalan birisinin bu yalnızlığı giderilmiştir.

5. Zeynep binti Huzeyme (ra):

Resulullah (sav) Hafsa’dan sonra bu kadınla evlenmiştir. Onun kocası da Bedir’de şehit edilmiş olan, Ubeyde b. Hâris’tir. Yalnız başına ve kimsesiz kalan bu mübarek kadının yaşı da 60’tır. Bu kimsesizlik zamanında, kendisine yardım edecek bir ele şiddetle muhtaçtır. Onu bu ihtiyaç içerisinde gören şefkat ve merhamet Peygamberi, onu da nikâhlayarak kendi kanatları altına almak istemiştir. Zaten evlendikten iki yıl sonra da vefat etmiştir.

Altmış yaşındaki bir kadınla evlilikte dünyevî bir arzunun bulunması elbette mümkün değildir. Bu evlilikteki tek gaye de, yalnız başına kalan birisine bir yardım eli uzatmaktan ibarettir.

6. Ümmü Seleme (ra):

Bu da ilk Müslümanlardan olup, Habeşistan’a hicret edenlerdendir. Daha sonra da Medine’ye hicret etmiş, çok sevdiği ve kendisine sıkıntılı hicret yolculuklarında arkadaşlık yapıp, yanından hiç ayrılmayan biricik eşini Uhud Savaşı’nda şehit vermiştir. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Hz. Ebubekir ve Ömer uzatırlar. Ancak o, bu talepleri reddeder.

Daha sonra evlilik teklifini Resulullah (asv) yapar ve bu teklif kabul edilir. Böylece yetimleri, sıcak bir yuvaya kavuşmuş, babalarının ölümünden duydukları üzüntüyü, Allah Resulü vesilesiyle unutmuş, hiçbir zaman gerçek bir babayı aratmayacak bir babaya kavuşmuş oldular.

Ümmü Seleme de Hz. Aişe gibi dirayet ve fetaneti olan bir kadındı. Bir mürşide ve mübelliğe olma istidadındaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli onu, himayeye alırken, diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve irşad medresesine kabul ediliyordu.

Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Resulullah’ın, bir sürü çocuğu olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini, başka hiçbir şeyle izah edemeyiz.

7. Ümmü Habîbe (Remle binti Ebî Süfyan) (ra):

Mekke’de küfrün bayraktarlığını yapan Ebû Süfyân’ın kızıdır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmaya muktedir Yüce Rabbimiz, gelecekte müminlerin annesi konumuna yükselecek bu kadına, İslâm’ın bidayetinde imanı nasip etmişti. Mekke’nin zor şartlarında inancını yaşayamayınca, kocasıyla birlikte Habeşistan’a hicret etme mecburiyetinde kalmıştı. Ancak bu esnada kocası önce Hristiyan olmuş, sonra da ölmüş, Ümmü Habibe yalnız başına kalmıştı. Allah Resulü (sav) durumu öğrenince Necâşi’ye haber göndererek, tek başına kalan bu hanımın kendisine nikahlanmasını istedi. Durumu öğrenince fevkalâde sevinen Ümmü Habibe’nin nikahı, Necâşi huzurunda kıyılmış oldu.

Şayet Hz. Peygamber (sav) böyle yapmayacak olsaydı, yalnız ve kimsesiz bu kadın, ya Mekke’ye dönecek babasının ve ailesinin şiddetli zulümleri karşısında dinini bırakacak, ya Hristiyanlardan yardım dileyecek, ya da kapı kapı dilenip hayatını sürdürecekti. Ancak bu evlilikle en güzel yolu seçmiş oluyordu.

Bu evlilik vesilesiyle, o gün için Müslümanların ve Peygamber (sav)’in azılı düşmanı olan Ebû Süfyan, inananlara yaptığı işkenceyi hafifletmiş, içinde Hz. Peygamber’e karşı olan azılı kini birazcık dahi olsa dinivermişti. Daha geniş dairede ise, Emevîlerle bir akrabalık te’sis edilmiş oldu ki, bu da onların Müslümanlığa girmelerini kolaylaştıran bir unsur oldu. Bundan sonra Ebû Süfyan hâne-i saâdete rahatlıkla girip çıkma avantajına sahip olarak, Müslümanlığı daha yakından tanıma fırsatını bulup, sonunda iman dairesine girmiş oldu.

Açıkça görüldüğü gibi bu evlilikte de, kimsesiz kalan birinin yardımına koşup, onun elinden tutma, onun vesilesiyle Müslümanlara yapılan işkenceyi hafifletme ve azılı düşman biriyle akrabalık kurup, onun imana gelmesine vesile olma vardır.

8. Cüveyriye binti Hâris (ra):

Müslümanlar, yapılan Müreysi gazvesinde galip gelmiş, pek çok ganimet elde edilmiş, bunun yanında 700 kadar da esir alınmıştı. Esirlerin içinde, Benî Mustalik kabilesinin başkanının kızı olan Cüveyriye de bulunuyordu. Cüveyriye, Hâris b. Dırar’ın kızı idi. Hâris, Mustalikoğulları Yahudilerinin reisi idi. Cüveyriye önce Musâfi b. Saffan’la evlenmiş, Musâfi, Müreysi Muharebesi’nde ölmüştü. Cüveyriye, Hz. Peygamber (sav)’e müracaat ederek hürriyete kavuşmayı talep etmiş, Resulullah da onun fidyesini bizzat kendisi vererek hürriyete kavuşturmuştur. Babası gelip kızını götürmek isteyince, o Müslüman olarak Medine’de kalmayı tercih etmiş, bilahare de Resulullah ile nikahı kıyılmıştır.

Resulullah (sav)’ın bu evliliğinden sonra, Abdulmuttaliboğullarının hissesine düşen esirler salıverilmiş, diğer Müslümanlar da bu durum karşısında, Resulullah ile akrabalık bağı bulunan bir kabilenin insanları esir edilemeyeceği düşüncesiyle alınan bütün esirleri salıvermişlerdir.

Hz. Peygamber (sav)’in bu evliliği de altmış yaşları dolayındadır. Bu evlilikte O, önemli bir kabileyle akrabalık kurmayı hedeflemiş, pek çok esirin serbest bırakılmasını sağlamış, bundan da önemlisi pek çok Yahudi’nin İslâm’la şereflenmesine vesile olmuş ve kocası savaşta ölen, dolayısıyla İslâm’a ve Müslümanlara aşırı bir şekilde kinle dolu bir hanımı, şefkat kanatlarının altına alarak onu müminlerin anası mertebesine yükseltmiştir.

9. Safiyye binti Huyey (ra):

Asıl adı Zeynep’tir. O dönemde Arabistan’da reislere düşen ganimet hissesine Safiyye denilmektedir. Bu kadın da Resulullah (sav)’ın hissesine düştüğü için Safiyye adını almıştır. Ana-babası, Yahudilerin ileri gelenlerindendi. Hatta babası Nadiroğullarının reisi, annesi de Kureyza oğullarının reisinin kızıydı. Hayber Gazvesi’nde, babası, kocası ve kardeşi öldürülmüş, kabilesinden pek çok kimse esir alınmıştı. Safiyye, İslâm’a karşı aşırı bir şekilde kin ve nefretle doluydu.

Savaş sonrası Resulullah onu kendi nikahına alarak, yumuşamasını sağlamış oldu. Bu evlilikle de Yahudilerin önemli bir bölümüyle akrabalık kurulmuş, onların Müslümanlığı yakından tanımaları imkânı sağlanmış, düşmanların kötü bir kısım emellerinin, önceden bilinmesi kolaylaşmış ve Müslümanlığın sınırları bu vesileyle genişlemeye yüz tutmuştur.

10. Mâriyetü’l-Kıbtiyye (Ümmü İbrahim) (ra):

Resulullah (sav) İslâm’a davet için etraftaki hükümdarlara mektuplar gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı Mukavkıs’tı. Mukavkıs, elçiyi güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber’e birtakım hediyelerle birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, Müslümanlık hakkında malûmat sahibi olduktan sonra, İslâm’ı seçmişlerdi. Bunlar Medine’ye varınca, Resulullah Mariye’yi kendisine almıştı. Bilahare azad ederek, onunla evlenmiştir ki, oğlu İbrahim, işte bu hanımındandır.

Bu evlilik, bütün Mısırlılar üzerinde büyük bir te’sir icra etti. Müslümanlarla Mısır’daki Bizanslılar arasında çıkan savaşta, Mısırlılar tarafsız kalmış, Bizanslılara arka çıkmamışlardır. İşte bunun sebeplerinden birisi de, kendi milletlerinden olan bir kadının, Hz. Peygamber’le evli oluşudur.

11. Meymûne binti Hâris (ra):

Asıl ismi Berre olup, Resulullah tarafından Meymûne olarak değiştirilmiştir. Hz. Peygamber (sav)’in son evliliğidir. Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber’le Müslümanlar, Mekke’ye tavaf ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimiz’in amcası Abbas, Allah Resulü’ne Meymûne’yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymûne, Abbas’ın baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler: "Demek ki, Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve hayır duyguları besliyor." yorumunu yaptılar.

Bu evliliği yaptığında da Resulullah, altmış yaşları civarındadır. Gayesi, yine dul kalan bir kadına yardım elini uzatma, Müslüman olduğu hâlde Mekke’de müşriklerin içinde kalan birini bu sıkıntıdan kurtarma ve Mekkeliler’e karşı bir jest yapma vardır.

12. Hz. Zeyneb bînti Cahş (ra)

Hz. Zeyneb, peygamberlikten yirmi yıl yıl önce dünyaya gelmiş, Efendimizin  hala kızı idi. İlk iman edenlerdendir.. Asıl adı Berre idi. Resulullah (sav) onu Zeyneb olarak değiştirmiştir. Babası Beni Esed kabilesinden Burre, annesi Efendimizin halası Ümeyye binti Abdulmuttalib'tir. O, Mekke'den Medine'ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Medine'ye hicret ettiğinde bekardı. Efendimiz onu evlâtlığı Zeyd b. Harise ile evlendirdi.

Bilindiği gibi, Mekke dönemi daha ziyade iman esaslarının, Medine dönemi ise İslâmî hükümlerin tesis ve tahkim dönemidir. Bu dönemde cereyan eden olaylar, ya geçmişten gelen toplumda yer etmiş batıl bir hükmü kaldırıyor, yerine yenisini koyuyor, ya da yepyeni bir hüküm ihdas ediyordu.

Hz. Zeyneb'in gerek Efendimizden önce Hz. Zeyd'le evlendirilmesinde, gerekse daha sonra Efendimizin onunla evlenmesinde, diğer hanımlarından farklı, Cahiliyet Dönemi adet ve geleneklerini kaldıran hükümler ortaya çıkmıştır.

Peygamber Efendimizin evliliklerinde gerek o zamanın münafıkları, gerekse yeni zamanın dalalet ehli tarafından en çok dile dolanılıp itiraz edilen Hz. Zeyneb'le olan evliliğidir. Ayrıca çok önemli hükümlerin ortaya çıkmasına sebep olan bir evliliktir. Bütün bu sebeplerle bu evliliğin nikâhı bir "akd-i semavi"dir. yani bizzat Cenab-ı Hak tarafından kıyılmıştır...

Cahiliyyet döneminde kölelik ve imtiyazlı sınıf kavramı en koyu biçimde yer etmişti. Bunun ortadan kaldırılması ve insanların Allah katındaki üstünlüğünün sınıf, rütbe, ırk farklılığıyla değil, takva ile olacağı vurgulanmalıydı. Bunun için en hassas konulardan biri olan evlilik ile bu yanlışın kaldırılması gerekliydi.

Efendimiz (sav) Zeyneb gibi asil soylu ve güzel bir kızı, kendi azad ettiği hizmetçisi Zeyd ile evlendirmekle bu alanda bir adım atmak istemişti. Ancak toplumdaki yaygın kanaatlerin etkisiyle olacak ki, Zeyneb ve kardeşleri önce bu evliliği uygun görmediler. Hür bir kadının, azatlı bir köle ile evlenmesi o günkü geleneğe uymuyordu.

Zeyneb, Resulullah'a, "Ya Resulallah, ben senin halanın kızıyım, ona varmaya razı değilim, üstelik ben Kureyş'liyim." diye görüşünü beyan etti. Resulullah, Zeyd'in kendi yanındaki ve İslâmdaki değerini anlatıp, aslında ana baba tarafından asil ve soylu bir kimse olduğunu belirti.

Derken, Ahzab suresinin 36. ayeti nazil oldu:

"Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."

Bunun üzerine Zeyneb, "Ben Allah ve Resulüne asi olamam!.." diyerek bu evliliği kabul etti.

Fakat bu evlilik iyi yürümedi. Aralarında samimî bir sevgi ve saygı oluşmadı. Zeyneb, dindar ve Allah'tan korkan bir kadın olmasına rağmen, güzelliği, asaleti ile iftihar ediyor, azatlı bir köle olan kocasına iğneleyici sözler söyleyip tepeden bakıyordu.

Hz. Zeyd, artan bu geçimsizliğe dayanamadı. Efendimize müracaat ederek karısını boşamak istediğini söyledi. Efendimiz çok müteessir oldu. Çünkü bu evliliği isteyen bizzat kendisi idi. Toplumun yanlış algılamalarını kırmak istiyordu. Bu sebebten her defasında Zeyd'e "Karını tut, boşama." diyordu. Ancak her şeye rağmen bu evlilik bir seneden fazla sürmedi. Zeyd, sonunda karısını boşamak zorunda kaldı.

Aradan bir süre geçtikten sonra, sıra Cahiliyette yaygın bir başka yanlış adetin kaldırılmasına gelmişti. Bu da evlâtlıkların, öz evlât gibi kabul edilmesi, dolayısıyla onların hanımları da babalıkların öz kızı hükmünde telâkki edilmesi yanlışı idi.

İslâm, evlâtlık kurumunu temelden değiştirmişti. Ayet-i Kerime bu konuda gayet açıktı:

“Onları, yani evlâtlıklarınızı babalarının ismine nisbet ederek çağırın. Bu Allah katında daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar zaten sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.” (Ahzab, 33/5)

Bu ayet nazil olduktan sonra Zeyd, artık Zeyd bin Harise diye babasına nisbet edilerek çağrılmaya başlandı. Evlâtlığın kaldırılmasından sonra, evlâtlık hanımlarının da öz kız gibi olmadığı ortaya çıkmış oldu. Ancak bunun bir örnekle de ispatlanması ve kökleştirilmesi gerekiyordu. Bu da Hz. Peygamber (sav)'in, Hz. Zeyneb'Ie evlenmesi ile mümkün olacaktı. Ancak yerleşik bir adeti ortadan kaldırırken ortaya çıkacak fitne ve dedikodular Efendimizi düşündürüyordu. Ama İslâm'ın getirdiği bu prensip, kesinlikle kendi üzerinde uygulanacaktı. Bundan kaçınılamazdı. Nitekim bu hususu Kur'an-ı Kerim şöyle dile getirir:

"Hani Allah'ın iman nasib ederek ikramda bulunduğu ve senin de azad edip evlâtlık edinerek ikramda bulunduğun kimseye sen, 'Hanımını bırakma, Allah'tan kork.' diyordun. Sen o zaman, Allah'ın açıklayacağı bir şeyi bildiğin halde, insanların dedikodusundan korkuyordun. Halbuki Allah korkulmaya daha layıktır. Sonra Zeyd o hanımla alâkasını kesince Biz onu sana nikahladık. Ta ki evlâtlıkların boşadığı hanımlarla evlenmenin mü'minler için günah olmadığı anlaşılsın. Allah'ın emri işte böylece yerine getirilmiştir."(Ahzab,33/37)

Bu ayetin nazil olmasından sonra, Hicretin 5. yılında, Zeyneb, otuz beş yaşında iken Efendimiz (sav) ile semavi bir akitle evlenmiştir.

Nitekim bu evlilik üzerine münafıklar boş durmadı. "Muhammed, oğlunun karısının haram olduğunu bildiği halde, kendi oğlunun hanımını nikahladı!" demeğe başladılar. Bunun üzerine Ahzab suresinin 40. ayeti nazil oldu:

"Muhammed, hiçbirinizin babası değildir, O Allah'ın Resulüdür ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah ise her şeyi hakkıyle bilir."

Peygamberler ümmetleri için bir nevi baba hükmünde olup, onlara kendi babalarından daha büyük bir şefkatle baktıkları halde, bu neseb itibariyle bir babalık değildir. İşte ayet-i kerime bu sebeble peygamberlerin ümmetlerinden hanım almasının akla, ilme ve tabiata uygun düşmeyen bir durum olmadığını açığa çıkarıyordu. Böylece İslâm, evlâtlıkla öz evlâd hukukunu birbirinden ayırıyordu. Ancak bu adet o kadar köklü ve yerleşik idi ki, o gün Müslümanlar arasında bile kimse böyle bir evliliğe cesaret edemezdi. Bu yüzden o günkü münafıklar bu evliliği dillerine dolamış, çeşitli senaryolar üretmişlerdir. Hatta bu evliliği Efendimizin -haşa- nefsaniyetine düşkünlüğüne delil göstermek istemişlerdir.

Bu evliliği nefsanî ve şehevanî telâkki edenlere Üstad Bediüzzaman'ın veciz ve susturucu cevabı şöyledir:

"Yüz bin defa haşa ve kella. O damen-i muallaya, şöyle pest şübehatın eli yetişmez. Evet, on beş yaşından kırk beş yaşına kadar hararet-i gariziyenin galeyanı hangamında ve hevesat-ı nefsaniyenin iltihabı zamanında, dost ve düşmanın ittifakıyla kemal-i iffet ve tamam-ı ismetle Hatice'tül Kübra (ra) gibi ihtiyarca bir tek kadınla iktifa ve kanaat eden bir zatın, kırktan sonra, yanı hararet-i gariziye tevakkufu hengamında ve hevesat-ı nefsaniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivaç ve tezevvücatı, bizzarure ve bilbedahe, nefsanî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenit olduğunu zerre kadar insafı olana ispat eder bir hüccettir." (Risale-i Nur Külliyatı, l/357)

Hz. Zeyneb'i daha önce bakire iken de tanıyan Efendimiz (sav), onu Zeyd'le evlendirmeden önce de evlenebilirdi. Buna bir engel yoktu. Demek ki, bu evlilikte toplumda yaygın eski yanlışların düzeltilmesi ve yeni bir takım hükümlerin yerleştirilmesi gibi önemli hikmetler vardır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Peygamber efendimiz (s.a.v)in çok evliliği ve evinin ezvac-ı tahirat okulu olması...  

- Peygamber Efendimizin (asm) çok evlenmesinin hikmetleri nelerdir?

29 Kadının kocasına secde etmesi ve kadının dövülmesi ile ilgili hadisler olduğunu duyuyoruz; bunlar ne derece doğrudur? İslam'da kadına verilen yer, değer bu mu?

Secde hadisine uydurma demek mümkün değildir; hem muteber kaynaklarda rivayet edilmiştir hem de metninde bir sakatlık yoktur. Irak taraflarına gidip gelen bir sahâbî orada insanların, saygı göstermek için üst yöneticilere secde ettiklerini görmüş, Hz. Peygamber (asm)'in buna onlardan daha layık olduğunu düşünmüş, dönünce bu düşüncesini Peygamberimize (asm) açmıştı, şöyle buyurdular:

- Ben vefat ettikten sonra kabrimin yanından geçsen, ona secde eder misin?
- Hayır.
- Öyleyse (yaşarken de ölümlü olduğu bilinen insanlara) secde etmeyin. Eğer bir kimseye secde edilmesini emredecek olsaydım, Allah, kadınlara karşı erkeğe bir hak verdiği için ona secde etmelerini emrederdim. (Ebû Dâvûd, Nikah, 40; Şerhi Avnu'l-Ma'bûd, 6/177; Tirmizî, Radâ', 10)

Metinden de anlaşılacağı üzere, hadisin asıl konusu Allah'tan başkasına (fani, yaratılmış varlıklara) secde edilemeyeceği ile ilgilidir. Bu münasebetle Peygamberimiz (asm), kadınların üzerlerindeki koca hakkının da önemine vurgu yapmıştır. Başka âyet ve hadislerde de kocanın üzerindeki kadın hakkı anlatılmıştır.

Erkeklerin hakkı, bir derecelik üstünlüğü "aile reisliği" ile ilgilidir. Koca hem ailenin geçimini sağladığı, hem de aileyi temsil, koruma ve yönetme bakımından daha uygun bulunduğu için, ailenin reisi olması uygun görülmüştür.

İslam insanın dünya ve ahirette mutluluğunu sağlamak üzere gelmiş ilâhî bir dindir. İnsanın varlığı, yaratılış gayesinin gerçekleşmesi ancak bir topluluk içinde olabileceği için, dinin hükümleri arasında "topluluğun düzeni" ile ilgili talimat ve tavsiyeler de bulunmuştur. En küçük fakat en önemli topluluk birimi ailedir; o da küçük bir topluluk olduğu için düzen gerektirmiş, bu sebeple aile fertlerinin birbirlerine karşı konumları, hak ve sorumlulukları belirlenmiştir.

Peygamberimiz'in (asm) çocuklarla ana baba, karı ile koca, fert ile onun hısım ve akrabası arasındaki bağ, karşılıklı haklar ve sorumluluklar üzerine söylediklerini bu çerçeve içinde anlamak gerekirken bazı erkekler, geçmişte ve günümüzde "kadının kocasına itâatı" konusundaki hadisleri çerçevesinden saptırmışlar, karılarına zulmetmek, onları esirler, hatta köleler haline getirmek için kullanmışlar; yemek tuzlu oldu diye, kadın yatağa veya çalışmak üzere tarlaya gelmedi diye... onu azarlamış, hatta dövmüşler, bu selahiyeti de İslam'dan aldıklarını söylemişlerdir.

Evet Hz. Peygamber'in (asm) hadisleri arasında,

"Kulun kula secde etmesi caiz olsaydı kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim.",

"Bir koca karısını yatağına çağırır da -karısı gelmezse- sabaha kadar ona melekler lanet eder.",

"Kadın evinize, istemediğiniz bir kimseyi sokarsa onu yola getirmek üzere -başka çare kalmadığında- hafifçe dövebilirsiniz."

mealindeki hadisler gibi uyarıları, teşvik ve irşatları vardır. Ama Kur'an'da ve sünnette

"eşlerimize karşı makul ve meşru davranmamız",

"onlara evlilik bağı içinde maddi veya manevi zarar vermekten uzak durmamız",

"ya iyilikle, güzellikle evli kalmamız yahut da yine iyilik ve güzellikle ayrılmamız"

emredilmiştir.

Velileri tarafından sevmedikleri, istemedikleri kimselerle evlendirilmiş kızlar ve kadınların nikahlarını Peygamberimiz (asm) iptal etmiştir. Kendi kızı Hz. Fâtıma, kocası Ali'nin ikinci evliliğine razı olmamış, O da (asm) kızının tarafını tutmuş, damadına "ya Fâtıma'yı boşamasını yahut da ikinci evlilikten vazgeçmesini" söylemiştir. Zaman zaman Hz. Fâtıma ile kocası tartışmışlar, küsmüşlerdir; bu durumda Sevgili Babası kızına "sana melekler lanet eder, hemen barış, dediğini yap" buyurmamış, Hz. Ali karısını dövmeye kalkışmamış, Peygamberimiz (asm) aralarına girerek onları barıştırmış, normal evlilik hayatına dönmelerini sağlamıştır.

Bizzat kendi eşleri dini emir konusu olmayan bazı hususlarda ona itiraz etmişler, ondan yapmak istemediği bazı şeyleri istemişler, bir müddet küs kalmışlar, sonra konuşarak anlaşmış, barışmış ve mutlu hayata dönmüşlerdir. Hz. Peygamber (asm) çok yaygın bulunan "kadın dövme olayını" yasaklamış, birden gelen bu kesin yasaklama alışılan düzeni bozduğu için bilahare "evlilik hukukuna riayet etmeyen kadına karşı son çare olarak ve hafif olmak şartıyla" izin vermiştir; ancak kendisi ömrü boyunca eşlerine bir fiske vurmamış,

"Karılarını dövenler hayırlılarınız değildir.",

"Akşam bir yatağı paylaşacağınız eşlerinizi nasıl hayvanlar gibi dövebiliyorsunuz?!." buyurmuştur.

Aile hayatının düzgün yürümesi, kocanın otoritesini kötüye kullanmaması kadar kadının da kadınlığını istismar etmemesi için yapılmış tavsiyeleri, tek taraflı olarak ve bağlamlarından kopararak alan ve karşı tarafa zulmeden, baskı yapan kimseler, Allah ve Rasulü'nün murat ve maksatlarının dışına çıktıklarını bilmelidirler. Ve bilmelidirler ki, hiçbir beşere (bunun içinde koca, ana, baba ve devleti yönetenler de vardır) itaat mutlak değildir. Hiçbir kimseye haksız olan, meşru olmayan emir ve isteklerinde itaat edilmez. Eğer bir kadın kocasına kırılmışsa, onun gül yaprağından nazik gönlü örselenmiş, kalbi incinmişse kocanın yapacağı şey "Hemen dediğimi yap, ben reisim, bana itaat edeceksin, etmezsen sana melekler lanet ederler..." demek yerine "En iyileriniz kadınlarına en iyi davrananlarınızdır." hadisine uyarak onun gönlünü almak, meseleyi açık yüreklilikle ve sevgiyle çözmektir.

Allah sevgisine ulaşmanın yolu O'nun örnek olarak gönderdiği Kâmil İnsan'a uymak, onu hayatta rehber edinmek, izinden asla sapmamaktır. O'nun söylediklerinin bir kısmını alıp bir kısmını almamak yerine, sözlerini bir bütün halinde ve maksadına da dikkat ederek alıp uygulamaktır. Eğer bu yapılır, bu yol ve usul takip edilirse Müslümanlar ölmeden, cennete gitmeden de -dünyada olabilecek ölçüde- mutlu olur, mutlu yaşarlar.

Cevap 2:

Dinimiz Allah'tan başkasına secdeyi şiddetle yasaklamış ve haram kılmıştır. Rasülullah aleyhissalatü vesselam İslami esaslara göre işleyecek ailedeki kocanın hukukunun büyüklüğünü ifade etmek için böyle mübalağalı bir üsluba baş vurmuştur. (İbrahim Canan, Kütüb-i Siite, X/65) Yani kocanın kadın üzerindeki hakkını ifade etmek için böyle söylemiştir.

Buna benzer ifadeleri hadislerde görmek mümkündür. Örneğin,

"Ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her gün beş defa dişlerini misvaklamalarını emrederdim."

hadisi de bunun gibidir. Yani bu söz misvağın farz olduğunu değil önemli olduğunu göstermek içindir. Ayrıca "şöyle yapanın imanı yoktur, şunu yapan mümin değildir," gibi hadisler de tamamen o işin öneminden dolayı söylenmniştir. Yoksa o işi yapanın kafir olacağı anlamına gelmez.

İşte kadınların aile içerisindeki huzur ve güvenlerin kocalarının meşru isteklerine uymalarıyla olacağını anlatmak için Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) bu şekilde ifade buyurmuşlardır.

TATMİNDE TÂCİL: Cinsî arzunun tatmin edilmesi prensibinin icâbı olarak tebettül yasaklandığı, erken evlenme teşvik edildiği gibi cinsî arzu doğduğu vakit ihtiyâcın imkân nisbetinde gecikmeden def'i de bir başka tavsiye olmaktadır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):,

"Sizden biri hanımına arzu duyarsa, hanımının âcil bir meşguliyeti bile olsa ona gitsin (hâcetini görsün)."

Bir başka rivâyette:

"Sizden biriniz, güzel bir kadın görür de hoşuna giderse derhâl ehline gelsin, zira uzuvların hepsi birdir. Ehlindeki öbüründekinin aynıdır." der.

Bu kaydettiklerimiz açısından bakınca, evliliğin mühim gâyelerinden birinin, gerek kadın ve gerekse erkeklerin cinsî tatminleri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim rivâyetlerde eşlerin bu açıdan birbirlerine olan vazifelerinde ihmâlde bulunmamaları hususunda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ısrâr etmiştir. Kadının kocasına karşı vazifeleri sayılırken: "Nefsini taleb ettiği zaman (fırın üzerinden) (veya doğum hâlinde dahi olsa) icâbet etmesi" de zikredilir. Buhâri'nin bir tahricinde: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

"Erkek hanımını yatağa çağırdı zaman, kadın gelmekten imtinâ ederse, sabaha kadar melekler lânet okur." diye terhib eder.

Kezâ kadının nâfile oruç için kocasından izin alma zarûreti de bu maksatla konmuştur.

Kadının erkeğe karşı durumu tavzih edildiği gibi, kadınlara karşı da kocalarının durumlarına vuzuh getirilmiştir. Onların da bu yöndeki ihtiyaçlarının görülmesine ehemmiyet verilmiştir. Daha önce Ebu'd-Derdâ ile ilgili olarak zikredilen hadiste geçen: "(...)senin ehline karşı da vazifelerin var (...)" tâbirini şârihler izah ederken, bu vazifeler zımnında cimâyı da zikrederler.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zevcî muameleyi değil kötülemek, cimâ da dâhil ehline karşı vazifelerini ibâdet, zühd gibi maksatlarla terkedenleri hoş karşılamamış, hareketlerini tenkid etmiştir. Bu tenkide uğrayanlardan Abdullah İbnu Amr İbni'l-As, Osman İbnu Maz'ûn, Ebu'd-Derdâ'nın isimleri bilhassa meşhurdur. Enes'in rivâyetinde kendilerini ibâdete daha çok verebilmek için geceleri namaz kılıp, gündüzleri oruç tutmaya ve kadınlarını da terketmeye azmeden üçlü bir gruba -ki bunlar Hz. Ali, Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs, Osmân İbnu Maz'un'dur- şunları söyler:

"Allah'a kasem ederim ki Allah'tan en çok korkanınız ve onun yolunda en muttaki olanınız benim. Buna rağmen (hem) oruç tutar (hem) yerim. Namaz da kılar, istirahat da ederim. Kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir."

Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs'ın gündüz oruç, gece namazla meşgul olan ailesini ihmâl ettiği haberi kulağına gelince kayıtsız kalmayıp, kendisini görerek duyduğunun doğru olup olmadığını sorar. "Evet doğrudur." cevâbı üzerine: "Öyle yapma (bâzan) oruç tut, (bâzan) ye. Gece namaz da kıl, uyu da. Zira cesedine karşı vazifen var, gözlerine karşı vazifen var, zevcene karşı vazifen var." der.

Bu ve benzeri hadislerde beyân edilen, kocanın karısına karşı yükümlülükleri arasında cimânın da yer ettiğinde ulemâ ittifak etmekle birlikte, mikdârı hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Her biri görüşünde âyet ve hadisde gelmiş olan bir nassın tevil ve tefsirine istinâd eder. Yukarıdaki hadisin şerhinde Aynî şu özeti sunar:

"Kadının kocası üzerindeki haklarından biri kendisi ile cimâ etmesidir. Ancak miktârında ihtilâf edilmiştir. Bâzısı: Bir defâsı vâciptir dedi. Bâzısı: Her dört gecede bir defa, bâzısı da ayda bir defâ vâciptir der. "

ibnu Hazm:

"Kişiye karısı ile cimâ farzdır, gücü yeterse her temizlik devresinde en az bir sefer olmalıdır. Aksi takdirde Allah'a âsi olur (...)" demiştir.

Ahmed İbnu Hanbel'in Mâlik'den rivâyetine göre "kişi hanımı ile cimâyı özürsüz olarak terkedecek olursa, istese de istemese de cimâ edinceye kadar kendi hâline bırakılmaz, yâhut boşandırılır, zîra onun davranışı kadın için zararlıdır." Ahmed de bu görüştedir.

Ebû Hanife:

"Berâber gecelemeleri emredilir, (gerisine karışılmaz)" der.

Sevrî:

"Kadın kocasından bu hususta şikâyetçi ise üç gün kocaya, bir gün ve gece de kadına tahsis edilir." der.

İmâm Şâfiî ise, biraz farkla:

"Cimâ hususunda herhangi bir vecibe konmaz, hanımın nafakası, kisvesi ve hanımıyla berâber kalması farz olur." demiştir.

Kemalpaşazâde, meşhur kitabında, meseleyi sıhhat açısından ele alarak, kişinin yaş ve bünye durumuna göre faydalı ve zararlı miktarların tablosunu sunmaya çalışır.

Bir kısım rivâyetler Hz. Ömer (radıyallahu anh)'in etbâının cinsî hayatları ile yakînen ilgilenip, bâzı tedbirler aldığını göstermektedir.

Abdurrezzâk'ın tahricine göre Hz. Ömer (radıyallahu anh)'e bir kadın gelerek:

"Ey müminlerin emîri kocam gündüzleri oruç tutar, geceleri de namaz kılar." der. Hz. Ömer de

"Kocan hakkında iyi senâda bulundun." cevâbını verir. Fakat orada bulunan Ka'b İbnu Sevr söze karışarak:

"Bugünkü kadar dehşetli bir şikâyet, böylesine hoş bir düşmanlık görmedim." deyince, Hz. Ömer de:

"Sen böyle anladıysan aralarında hükmet." der. Sevr:

"Ey müminlerin emiri, Allah dörde kadar kadınla evlenmeyi helâl kıldığına göre, her birine dört günde bir gün tahsis edip, o gün onunla yiyip içecek ve onunla geceleyecek demektir. Şu halde bunun kocası da her dört günde bir sefer bunun yanında kalmalıdır." der.(İbn Hacer el-Askalani, el-İsabe fi Temyizi Sahabe; İbn Sa'd, Tabakat, 7/92; Abdurrezzak, Musannef, 7/148)

Fakat İbnu'l-Kayyim'in Ahbaru'n-Nisâ'da zikrettiği bir rivayete göre, karısının "kendisine az temâs ettiğine dâir" şikâyeti üzerine Hz. Ömer'in hükmüne mürâcat eden bir erkek için de: "Bir kimse her temizlik vaktinde bir temâs da bulunsa hakkını edâ eder." hükmünü verir.

Hz. Ömer'le ilgili bir diğer rivayete göre, bir gece vakti, sokakta dolaşırken evinde yalnızlıktan kendi kendine dertlenen bir kadın sesi işitir. Ertesi gün, araştırınca, öğrenir ki, bu kadının kocası cihâd için asker olmuştur. Bunun üzerine kızı Hafsa'ya uğrayarak:

"Kızım (söyle bakalım) bir kadın kocasından ne kadar müddet ayrı kalmaya tahammül edebilir?" diye sorar. Hz. Hafsa (radıyallahu anh) (utanarak):

"Babacığım, Allah sana mağfiret etsin, senin gibi birisi bu meseleyi benim durumumda olan birinden sorar mı?" der. Babası da:

"Bu, râiyetimle ilgili almak istediğim bir tedbiri ilgilendirmeseydi senden sormazdım." der. Hz. Hafsa şu cevâbı verir:

"Dört, beş veya altı ay." Bu cevap üzerine Hz. Ömer:

"Gazve için çıkanlar, bir ayda yerlerine varırlar, dört ay harp ederler, bir ayda da geri dönerler."

diye düşünerek askerlik müddetini altı ay olarak tahdid eder. Diğer bir rivayette de: "Kocamı bir yıl benden uzak tutmak Allah'tan revâ mıdır, (ben de kadınım), kadınların arzu ettiği şeyi ben de arzu ederim." diye târizde bulunan bir kadının, gazveye çıkmış bulunan kocasını, haber salarak derhâl geri getirtir.

Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Üç kişi vardır ki, onların namazları kulaklardan öte geçmez:
1) Dönünceye kadar, kaçan köle.
2) Geceyi, kocası kendisine dargın olarak geçiren kadın.
3) Kavminin nefret ettiği imam."
[Tirmizî, Salât 266, (360).]

AÇIKLAMA:

1. Namazların kulaklardan öte geçmemesi, tam bir kabulle kabul edilmeyeceğini veya salih ameller gibi Allah'a yüselmeyeceğini ifade eder. Türbüştî: "Kulak, yükselmede en aşağı seviyeyi ifade eder, bilhassa kulağın zikredilmesi, namazda kulağa gelen tilâvet ve duâların icrası sebebiyledir. Namazın, Allah'a makbûl olarak, icâbet görerek ulaşmayacağı ifade edilmiştir." der. İlâveten der ki: "Bu, Resûlullah'ın Kur'ân'ı okudukları halde gırtlaklarından öte geçmeyeceğini haber verdiği Hâricîlerin durumunu andırır. Hadiste kabul görmeme durumu, "kulakları geçmeme" ile ifade edilmiştir."

Suyûtî de: "Namaz semaya yükselmez" diye anlamış ve İbnu Mâce'de gelen İbnu Abbâs hadisiyle aynı mânâda bulmuştur:

"Onların namazları başlarından bir karış yukarı yükselmez." Bu, kabul edilmemeden kinâyedir, nitekim Taberânî'de kaydedilen bir İbnu Abbâs rivâyetinde "Allah onların hiçbir namazını kabul etmez" buyurulmuştur.

2. Kaçan köle câriye de olsa, erkek gibi aynı hükme tâbi olacağı belirtilmiştir.

3. Geceyi, kocasını darıltmış olarak geçiren kadınla ilgili vaîd, İslâm'ın karı koca arasını tanzim eden umumî bir prensibinin ifadesidir: "Erkek, nefsini taleb ettiği taktirde kadın buna icâbet etmelidir. Erkeğin kadın üzerindeki kaçınılmaz haklarından biri budur." Bir Buhârî hadisi aynen şöyle:

"Erkek hanımını yatağa çağırdığı zaman, kadın gelmekten imtina ederse, sabaha kadar melekler lânet okur."

Âyet-i Kerîme (meâlen):

"İyi kadınlar itaatkâr olanlardır." (Nisâ, 4/34)

diyerek kadınlar hususunda umumî bir istikâmet çizmiştir. "Kocanın dargın sabahlaması"nın ana sebebi, âyetin irşâdı çerçevesinde aranabilir.

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, bir erkek hanımını yatağa davet ettiğinde kadın imtina edip gelmezse, kocası ondan râzı oluncaya kadar semada olan (melekler) ona gadab ederler."

Bir başka rivâyette şöyle denmiştir:

"Erkek, kadınını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar -bir rivayette yatağa gelinceye kadar- kadına lânet okurlar."

Bir başka rivâyette:

"Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lanetler." denmiştir. [Buharî, Nikâh 85, Bed'ü'l-Halk 6; Müslim, Nikâh 120-122 (1436); Ebu Dâvud, Nikâh 41, (2141)]

AÇIKLAMA:

Bazı hadislerde kadının başta gelen vazifeleri arasında zikredilen taat'ın mühim maddelerinden biri, yatağa icâbettir. Erkek yatağa dâvet edince, buna icabet etmesi gerekmektedir. Bazı hadîslerde: "Fırın üzerinde olsa bile..." veya "Havıd (deve semeri) üzerinde olsa bile..." diye, yani "yanda bırakılması zor olan bir işte bile olsa mutlaka emre icabet etsin" manasında te'kid edilmiştir.

Yukarıdaki rivâyetler sebepsiz, meşru olmayan bir mâzerete emre icâbet etmeyen, kocasının yatak dâvetine uymayan kadının bu davranışına terettüp eden mânevî müeyyideyi beyan etmektedir: Kocasının davetine icâbet edinceye, kocasını razı ve memnun kılıncaya kadar meleklerin lânetine maruz kalmak... Mü'mine bir kadın için bu pek büyük bir hasâret ve zarardır.

Şârihler, "yatak" kelimesiyle münâsebet-i cinsiyenin kinaye edildiğini belirtirler. Utanma vesilesi olan meselelerin zikrinde Kur'an ve hadiste sıkça kinâyeye başvurulmuştur, örneği çoktur...

Hadiste geçen "sabah oluncaya kadar..." ibâresi, imtina hâdisesinin geceye mahsus olduğu intibâını vermekte ise de, bu hal, kadının gündüzleri olacak davete imtinaına cevaz vermez. Gecenin zikri, istirahat ve yatma vaktinin gece olması, gündüzleri maişet kazanma meşguliyetinin galebe çalması sebebiyledir. Ayrıca bazı hadislerde, "gece" veya "gündüz" ayırımına yer verilmeden aynı durum mevzubahis edilmiştir.

"erkek öfkeli olarak sabahlarsa" ifadesi, kadının her icâbet etmeme hâlinin aynı derecede olmadığını belirtir. Yani erkek, kadının gelmeyişini mâzur addetmiştir veya çağırma hakkından vazgeçmiştir ve hanımına bu davranışı sebebiyle kızmamıştır. Şu halde yatağa gelmeme halleri, aynı mânevî müeyyideyi icâb etmez.

* Meleklerin duası, hayra da olsa şerre de olsa makbuldür. Bu sebeptendir ki, Aleyhissalâtu vesselâm, onların duasıyla korkutmuştur.
* Kocaya yardım ve rızasını aramaya irşâd var.
* Erkeğin cimayı terketmeye sabrı, kadınların sabrından daha zayıftır.
* Erkeğe en kuvvetli teşviş nikah yönünden gelmektedir. Bu sebeple Şârî bilhassa bu hususta kadının yardımcı olmasına ehemmiyet atfetmiş, teşriatta bulunmuştur.
* Hadis, hiçbir meselesini ihmâl etmeyip, herhangi bir, arzusuna mümânaat edeni bile meleklerin bedduasına mazhar etmek suretiyle alakasını gösteren, hukukunu koruyan Allah'a, erkeğin bu nimetlerine bedel, itaat etmesi, ibadetlerine sabır göstermesi gereği anlaşılır.

Evet kula düşen, Rabbinin kendinden taleb ettiği hakları yerine getirmektir. Aksi takdirde onun davranışı, ihsanı bol bir zengine muhtaç durumda olan fakirin gösterdiği kabalık ve nankörlükten daha çirkin kaçar.

Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Ey Allah'ın Resulü! Hangi kadın daha hayırlıdır?" dendi,

"Kocası bakınca onu sürura garkeden, emredince itaat eden, nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeye şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!" diye cevap verdi." [Nesâî, Nikâh 14, (6,68)]

Hz. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz." [Ebu Dâvud, Nikâh 43, (2147)]

AÇIKLAMA:

Dinimiz, bazı şartlarla kadınların dövülebileceğini kabul eder. Bu husus Kur'an-ı Kerim'in şu âyetiyle sabittir:

"Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihâyet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerinde yol aramayın..." (Nisa, 4/34).

* Görüldüğü üzere, kadın keyfi değil, itaatsizliği sebebiyle -Bagavi'nin ifadesiyle "Nikah'ın getirdiği hakların yerine getirilmemesi halinde" - dövülebilecektir. Âyette geçen nüşûz, sivrermek, karşı gelmek, dik başlılık etmek gibi mânalara gelir.
* Nüşûz'undan korkulan kadınlar hemen dövülmez:
    ** Önce nasihat edilir.
    ** Nasihattan anlamazsa, ceza olarak yatakta yalnız bırakılır.
    ** Bundan da anlamazsa en son safhada dövülür. Veda hutbesinde, kadınların şiddetli (yaralayıcı) olmayacak şekilde dövülmesi emredilmiştir.
* Dövmede İslâm'ın vaz'ettiği başka kayıtlar da var:
    ** Başa vurulmamalıdır.
    ** Vücudun tehlikeli noktalarına da vurulmamalıdır.
    ** Çubuk, bükülü mendil gibi yaralayıcı olmayan bir şeyle vurulmalıdır.
    ** Darbe sayısı had cezası miktarından aşağı olmalıdır. Sayı hususunda ûlemâ ihtilaf eder. Te'dibî vurmaların üç darbeyi geçmemesi umumiyetle benimsenmiştir. Ona kadar vurulabileceğini, hatta daha fazla sayıda vurulabileceğini de söyleyenler olmuştur.

Kocasına, niçin dövdüğünün sorulamayışını âlimler kayda bağlamışlardır. Bu yasak mutlak değildir: "Eğer, dinin cevaz verdiği hudud çerçevesinde dövmüşse" denmiştir.

Şu halde dinin meşru kıldığı şartların dışına çıkarak dövülmesi halinde erkek muâheze edilebilir. Söz gelimi, yaralayıcı şekilde dövmüşse meşru hududu dışarı çıkmış demektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kadınların dövülmesi hakkında bilgi verir misiniz?..

30 Kadın ay hali (adet) bitminde, henüz gusül abdesti almadan eşiyle cinsel ilişkiye girebilir (cima yapabilir) mi?

Hanefi alimlerine göre, adet hali olan kadının hayız süresinin en çoğu olan on gün geçerse, kan da kesilirse yıkanmadan cinsel ilişkide bulunabilinir.

Şafii ve Maliki alimlerine göre ise, yıkandıktan sonra cinsel ilişkide bulunabilinir. Bazı alimlere göre de adeti kesilen kadın, yıkanmadan sadece cinsel organını yıkamakla cinsel ilişki helal olur.

Bu farklılık,

"Onlar temizleninceye kadar yaklaşmayınız." (Bakara, 2/222)

ayetindeki temizlik anlayışından kaynaklanmaktadır. İmam-ı Azam'a göre buradaki temizlik hayzın kesilmesi demektir. Dolayısıyla adet bitiminden sonra yıkanmadan cinsel ilişkide bulunmak helaldir. Ancak yıkandıktan sonra ilişkide bulunmak müstehaptır.

31 Hayız durumunda vücuttan tüy-kıl koparmak, tırnak kesmek caiz midir?

Cünüp kimse gusletmedikçe (cünüpken) tıraş olmamalı, tırnak kesmemeli, bedeninden herhangi bir parçanın ayrılmasına sebep olmamalıdır. Bunları gusledip temizlendikten sonra yapmalıdır.

Cünüp olan kimsenin yıkanmadan tıraş olması ve tırnak kesmesi haram olmasa da iyi değildir. İmam-ı Gazali, "İhyâü Ulum ed-Dîn" kitabında şöyle diyor:

"Cünüp olan kimsenin tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını temizlemesi, kan aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun değildir. Çünkü âhirette bütün vücud geri döneceğinden, yıkanmadan kesilen veya tıraş olunan şey cünüp olarak dönecektir.(Mügni' I-Muhtaç, I/75; Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar)

- Niçin cünüpken değil de yıkandıktan sonra yapmalı bunları?

İnsan mükerremdir ve onun mükerrem olan bütün azalarına itina ve saygı gösterilmelidir. Bu, tırnak da olsa, ait olduğu bedenden kirlilik hâlindeyken ayrılmamalıdır. İşte bu incelikten dolayı insan bedeninden kıl, tüy, tırnak parçaları gibi şeyleri cünüpken kesip atmamalıdır.

Şayet cünüpken tıraş olur, tırnak keser, bedeninden herhangi bir parça ayrılmış olursa, guslüne bir zarar da gelmez, mani filan da olmaz. Sadece (mekruh) işlemiş olur. Bu da böylece biline.

Muayyen hâli devam eden hanımlar için de böyledir. Onlar da bu müddet içinde böyle bir temizlik yapmamalı, bu hâlden çıktıktan ve guslettikten sonra böyle temizliği yapmayı tercih etmeliler. Şayet yaparlarsa, elbette bir şey de lazım gelmez. Gusül (arz ettiğimiz gibi) sahih olur. Bir vesveseye kapılmaya da gerek yoktur.

Hayızlı bir kadının selam verip almasında dinen bir sakınca yoktur.

Gusül sırasında gelen akıntılar veya herhangi bir yerin kanaması guslü bozmaz, ama abdesti bozulur.

32 İslâm dini kadınları dövülmesine izin veriyor mu? Nisa suresi 34. ayette geçen "dövün" ifadesini nasıl açıklıyorsunuz?

Erkeklerin aile içindeki yetkileri, kadınların da bu yetki karşısındaki durum ve tutumları konusu şu âyetlerde açıklanmıştır:

"Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler, kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah'a itaatkârdır. Allah'ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara ögüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövün."

"Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin; düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır." (Nisa, 4/34-35).

Şimdi bu iki âyeti tefsir ederek konuyu anlamaya çalışalım:

34. Âyette, yalnızca kocaların değil, bütün erkeklerin koruyucu ve yönetici (kavvâmûn) olmaları iki gerekçeye dayandırılmıştır:

a) Allah insanların bir kısmına diğerlerinden üstün kabiliyetler vermiştir, bu cümleden olarak koruma ve yönetme bakımından erkekler, kadınlardan daha uygun özelliklerle donatılmışlardır.

b) Erkekler aile geçimini ve diğer malî yükümlülükleri üslenmişlerdir. Bazı müfessirlere göre bu iki gerekçeden birincisi insan tabiatının değişmez özelliğidir; genel olarak erkeklerde akıl ve mantık ön plandadır, kadınlarda ise duygu öne çıkar. Koruma bakımından fizik güç önemlidir ve erkekler bu yönden daha güçlüdürler.

İkinci gerekçe ise yaratılıştan değil, kültür ve medeniyet şartlarına bağlı alışkanlıklar, âdetler, tutumlardan kaynaklanmaktadır. İslâm'ın geldiği çağda daha yoğun, günümüzde ise önemli ölçüde olmak üzere erkeklerin bu fonksiyonları da devam etmektedir.

İslâm hukuk kurallarına göre erkek hem -geniş mânada- ailenin geçiminden tek başına sorumludur, hem de mehir, diyet, cihad/askerlik gibi malî tarafı olan yükümlülükleri vardır.

Erkeğin "kavvâm" olması hangi yetkileri ve vazifeleri ihtiva etmektedir?

Bu soruya verilen cevaplar eskiden yeniye değişik olabilmiştir. Yalnızca âyet ve hadislerin lafızlarını değil, bunların yanında uygulamayı ve dolayısıyla örf ve âdeti de göz önüne alan müctehid ve müfessirler, sözlük mânası "bir şeyin üzerinde duran, hâkim olan, özen gösteren, onunla yakından ilgilenen" demek olan kavvamlığa, "reislik, yöneticilik, eğitim, koruma, savunma, ıslah, kazanma, üretme" mânalarını yüklemişlerdir.

Tarih boyunca erkekler bu işleri ve sıfatları, fiilen kadınlardan daha ziyade yüklenmişlerdir. Çağımızda kelimeye yüklenen hâkim mâna ise "aile reisliği"dir.

Âyetten erkeklerin yönetim, savunma ve koruma bakımlarından genel olarak önde oldukları anlaşılmakla beraber, takip eden cümleler göz önüne alındığında burada, aile kurumunda hâkimiyet ve yöneticilik mânasının ağır bastığı görülecektir.

Ailede kurucu unsur karı kocadır. Bu temel kurumu oluşturan, yöneten, yönlendiren dinî, ahlâkî, hukukî kurallar vardır. Kurallara uyulduğu müddetçe mesele yoktur. Taraflar kuralları bozar, hakları çiğnerse düzeni sağlamak ve adaleti gerçekleştirmek üzere çeşitli tedbirler ve müeyyideler devreye girecektir.

Bu âyette karının, aynı sûrenin 128. âyetinde ise kocanın hukuku çiğnemesi ve düzene baş kaldırması (nüşûz) ele alınmıştır. Aile hayatı içinde kadın, kurallara göre rolünü ifa edip etmemesi yönünden iki sıfatla nitelendirilmiştir:

Sâliha ve nâşize. Sâliha kadınlar hem kocalarının ve diğer aile fertlerinin yanında (açıkta, zâhirde) hem de onların bulunmadıklar yerlerde (gaybda) vazifelerini hakkıyla yerine getirir, Allah'ın koyduğu, toplumun benimsediği kuralların dışına çıkmaz, aileye ihanet etmez, şerefine leke sürmezler.

Bazı davranış ve tavırları sebebiyle yoldan çıkma, hukuka baş kaldırma (nüşûz) belirtileri gösteren, böylece nâşize olması ihtimali beliren kadınlara karşı ne yapılacak, aile düzeni ve hukuku nasıl korunacaktır?

İşte bu noktada Kur'ân-ı Kerîm vazifeyi ailenin reisi sıfatıyla önce kocaya vermektedir. Öngörülen tedbirlere başvurmasına rağmen koca düzeni sağlayamazsa ve ailenin dağılmasından korkulursa, sıra hakemlere gelecektir.

Âyette hukuka baş kaldıran, meşrû aile düzenini bozmaya kalkışan (nâşize) kadına karşı erkeğin yapabileceği şeyler: Öğüt vermek, yatakta yalnız bırakmak ve dövmek şeklinde sıralanmıştır. Öğüt vermek ve yatakta yalnız bırakmak, küsmek gibi tedbirler problem teşkil etmemiştir, ancak dövme tedbiri özellikle çağımızda, kadın hakları ve insanlık haysiyeti yönlerinden önemli bir tartışma konusu olmuştur.

Esasen tefsir ve hadis kitaplarına bakıldığında kadının baş kaldırma durumunda bile kocası tarafından dövülmesini, eski tefsirciler arasında da farklı yorumlayanların, bunun câiz olmadığını ileri sürenlerin bulunduğu aşağıdaki alıntılarda görülmektedir.

Dövme tedbiri ve hükmünün -bu âyet dışında- en önemli dayanağı ilgili hadislerdir. Bu hadislerin, aksini söyleyen rivayetlere nisbetle daha sahih ve sağlam olanlarında Peygamberimiz (asm) kadınların dövülmesini menetmekte, karılarını dövenlere "hayırsız" demektedir:

"Gündüz karısını köle gibi kırbaçlayan birisi akşam onunla aynı yatağa nasıl girecek?" (Buhârî, Nikâh 93; Ebû Dâvûd, Nikâh 60). diye sormaktadır.

Eski tefsircilerin, bu âyetin geliş sebebi olarak zikrettikleri bir vak'a, Araplarda âdet haline gelmiş bulunan "kadını dövme" eylemine Hz. Peygamber (asm)'in bakışı ve bunu ortadan kaldırma iradesi bakımından ilgi çekicidir.

Ensardan Sa'd b. Rebî', nâşize olan karısına bir tokat vurmuş, kayınpederi de damadını, Hz. Peygamber (asm)'e şikâyet etmişti. Peygamberimiz (asm) "Kadın da aynı şekilde kocasına vursun." buyurdu. Fakat daha emir yerine getirilmeden açıklamakta olduğumuz âyet geldi, bu durumda kocanın karısına vurabileceği anlaşıldı ve emir geri alındı (Cessâs, 188; İbnü'l-Arabî, 415).

Dövmenin şekli ve miktarı üzerinde durulmuş, kadına zarar vermemesi, iz bırakmaması, yüze vurulmaması genel olarak kaydedilmiştir. Bazı tefsircilere göre vurma tamamen semboliktir, meselâ müfessir Atâ'ya göre misvak (dişlerin temizlendiği, fırça büyüklüğündeki özel, yumuşak ağaç dalı) gibi bir şeyle yapılacaktır (Cessâs, 189; İbn Atıyye, 48).

İkinci nesil âlimlerinden Atâ, hukuku çiğneyen kadına uygulanacak müeyyide ile genel olarak kadın dövme konusundaki hadisleri birlikte değerlendirmiş ve şu sonuca varmıştır:

"Erkek, namusu lekeleyecek bir davranışta (fahişe) bulunmayan, yalnızca nâşize olan karsını dövemez, ancak ona karşı öfkesini ortaya koyabilir."

Atâ'nn bu anlayışını açıklayan -biri eski, diğeri çağdaş- iki tefsir âlimi farklı dayanaklardan hareket etmişlerdir.

Bunlardan Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'ye göre Atâ, âyette geçen dövmenin ibâha (serbest bırakma) ifade ettiğini, genel olarak karı dövmeyi yasaklayan hadislerin ise kerahet (mekruh ve çirkin görme) hükmü getirdiğini tesbit etmiş ve sonuç olarak; "Koca, karısını dövemez." demiştir (Ahkâm, 420).

Çağdaş tefsircilerden İbn Âşûr'a göre Atâ, âyet ve hadislerin farklı durumlara göre farklı hükümler getirdiğini anlamış, öğüt ve küsmenin kocaya, tecavüzün şiddetine göre sopa vb. müeyyide uygulamanın ise kısmen kocaya, genel olarak da yönetim ve yargıya (ulü'l-emre) ait bulunduğu sonucuna varmıştır.

Koca iyi niyetle (ıslah etmek ve aileyi korumak maksadıyla) ve sınır aşmadan, kadına zarar vermeden -nâşize olan eşine- birkaç sopa vurursa buna izin verilecektir; sınır aşılır, bu izin kötüye kullanılırsa ülü'l-emr kocaların eşlerini sopalamasını kesin olarak yasaklayabilecektir. (İbn Âşûr, V / 43-44).

Fuhuş sebebiyle değil de yalnızca kocasına baş kaldırdığı, aile hukukunu çiğnediği, uzun zaman sevdiği ve kabullendiği kocasını istemez olduğu için karının, kocası tarafından -belli ölçüler içinde- dövülebileceği hükmüne tarihîlik açısından da bakılmıştır.

İbn Âşûr'a göre dövme izni bazı toplulukların veya toplum tabakalarının örf, âdet ve ruh hallerine riayet edilerek verilmiştir, her zamanda ve her durumda geçerli değildir.

Nüşûz durumunda kocanın karısını dövebilmesi için aralarında yaşadıkları toplumda bu davranışın ayıp, anormal, aşağılayıcı, zarar verici, hukuka aykırı telakki edilmemesi, kocanın öfkesinin karısı tarafından ancak bu vasıta ile hissedilir olması gerekir; izin böyle topluluklar ve durumlar için geçerlidir.

Hz. Ömer (ra)'in Mekke halkı ile Medine halkını, kadınlara hâkimiyet bakımından karşılaştırdığı şu sözleri de toplum değiştikçe ilişki ve davranışların da değişebileceğini göstermektedir:

"Biz muhacirler kadınlarımıza hâkimdik, sözümüzden çıkmazlardı, Medine'ye gelince gördük ki, Medine'nin yerli kadınları kocalarına hâkim durumdalar, bu defa bizim kadınlarımız da onlara benzemeye, onlar gibi davranmaya başladılar." (Buhârî, Nikâh 83; İbn Âşûr, V / 412).

Bize göre kadının aile hukukunu çiğnemesi halinde bir ıslah tedbiri olarak ve içinde yaşanılan topluluğun örf ve âdetine uyularak serbest bırakılan "kocanın karısını dövmesi" eylemi, Hz. Peygamber (asm) tarafından toplum ıslah edilerek, insanın ve özellikle zevcenin dövülemeyeceği ifade ve telkin edilerek ortadan kaldırılmış, "iyi bir kocanın karısını dövemeyeceği" kaidesi, bu yakışıksız davranışın önüne bir set olarak konmuştur. Burada sünnet (Resûlullah'ın sözleri ve uygulaması) âyeti neshetmemiş, tarihîliğini, yerelliğini ve kültürel bağlamını açıklamıştır.

33 Bir erkekğin, evlenmeyi düşündüğü kızla konuşması ve görüşmesi caiz midir?

Bir Müslümanın başka Müslüman kardeşleriyle -ister karşılıklı isterse sanal ortamda olsun- konuşup dertleşmesi güzel bir şeydir. Ancak bu aynı cins olanlar içindir. Bir erkeğin bir kadınla konuşması ise bazı yönlerden dikkat etmeyi gerektirir.

Örneğin aşk, sevgi, gıybet, yalan ve şehevi hisleri uyandıran şeylerden olursa bu kesinlikle doğru değildir. Bu konuda kişinin evli veya bekâr olması fark etmez. Evli birinin günahı ise daha fazla olur.

Fakat dini konularda Allah’ı, ölümü, ahireti ve dini duygu ve düşünceleri hatırlatan konuşmalar olursa, elbette bunlar yasak olmadığı gibi sevabı da vardır. Ölçünüz bu olmalıdır. Bu ölçülerle hareket ettiğiniz zaman, günaha girmeyeceğinizi ve kendinizi koruyacağınızı söyleyebiliriz.

Ayrıca yaptığınız işi bir de vicdanınıza sormanızı tavsiye ederiz. Vicdanınız rahat değilse o işten vazgeçiniz.

İleride evlenecek iki çiftin, sadece yanlarında akrabalarından birer kişi bulunmak şartıyla bir yerde oturup yalnız konuşmaları caizdir, hatta sünnettir. Fakat flört tarzı ilişkilerde kadın ve erkeğin yanlarında akrabaları bulunsa bile konuşmaları caiz değildir. Dinimiz zinayı yasakladığı ve haram saydığı gibi, zinaya götüren yolları da tıkamış ve haram saymıştır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Kadın erkek birlikteliğinde dikkat edilmesi gereken konular nelerdir? Kız arkadaşlarla konuşmanın bir sakıncası var mıdır?

34 Bir kadının yalnız başına dışarı çıkması veya sefere çıkması caiz midir?

Kadının tesettürüne riayet etmesi kaydıyla, şehir içerisinde dışarıya çıkması caizdir. Ancak kadının tek başına sefere çıkması caiz görülmemiştir.

Önce konuya esas teşkil eden hadisleri gözden geçirelim:

Ebû Said el-Hudrî’nin rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kadının beraberinde babası veya oğlu yahut kocası veya kardeşi yahut nikâhı haram olan biri olmaksızın üç gün veya daha fazla süren bir yolculuğa çıkması helâl değildir.”1

Konu başka bir rivayette iki gün olarak ifade edilir. Şöyle ki:

Ebû Said el-Hudrî’nin rivayetine göre;

“Resulullah'ın (a.s.m.) yanında kocası veya yakın akrabası olmaksızın kadının iki günlük yola gitmesini yasak etti.”2

Mesele bir başka hadis-i şerifte bir gün olarak da belirtilir. Şöyle ki:

Ebû Hüreyre’nin rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir kadının, yanında kendisine nikâhı haram olan biri bulunmadıkça, bir gün ve bir gecelik yola gitmesi helâl değildir.”3

Bu hadisi delil olarak getiren İmam Evzaî ve Ebü’l-Leys şöyle demektedirler:

“Kadın yanında mahremi olmadan bir günlük yola yalnız başına yolculuğa çıkamaz, fakat bundan az olan mesafeye tek başına gitmesi caizdir.”4

Bu hadislerin açıklamasında hadis âlimleri şu açıklamayı yaparlar:

Hanefi âlimlerine göre, bir kadın beraberinde kocası veya mahremi olan bir erkek bulunmadığı hâlde, üç günlük veya daha fazla mesafeye yolculuk edemez. Fakat bundan az mesafeye beraberinde bunlardan kimse olmaksızın yolculuk etmesi caizdir. Hidaye’de de, kadının yanında mahremi olmadan yolculuk müddetinden az olan mesafeye gitmesi mübahtır.5

İmam Aynî bu konuda şu sual ve cevaba da yer verir: Eğer dersen: Hz. Âişe (r.a. ) yanında mahremi olmadan yolculuğa çıkmıştır. Ulemadan bir cemaat, bunu delil olarak getirerek kadının yanında mahremi olmadan tek başına yolculuğa çıkabileceğini söylemişlerdir. Ben de derim ki:

“Hz. Âişe bütün mü’minlerin annesi olduğundan, o herkese mahremdi. Kiminle yolculuğa çıkarsa ona mahrem oluyordu. Diğer kadınlar için bu hüküm geçerli olmaz. Bu cevap Ebû Hanife’ye aittir.”6

Bütün bu rivayet ve nakillerden anlaşıldığına göre bir hanım, dinen üç günlük bir mesafe, yanında kocası veya babası, kardeşi, oğlu, amcası ve dayısı gibi mahremleri olmadan çıkamaz, caiz değildir. Fakat bundan az bir mesafeye yanında kimse olmadan da çıkabilmektedir. İmam Evzaî’nin ictihadına esas kabul ettiği bir günlük yola dahi hanımın çıkmaması, ihtiyat bakımından daha da önem taşımaktadır. Burada, belde dışı, şehir harici kasdedilmektedir. Şehir içi için hadislerde belli bir sınırlama bulunmamaktadır. Çünkü şehir içi yerleşim bölgesi olduğundan güvenlik bakımından yeterli kabul edilmektedir.

Ancak şehir dışı yolculuklarda bazan zaruri durumlar söz konusu olabilir. Hanımın mutlaka yola çıkması gerekmektedir. Günümüz şartlarında ise mümkün olan tedbirler alındıktan sonra, yola da tek başına çıkılamayacağına, yani otobüs, tren ve uçak gibi vasıtalar kullanılacağına göre, büyük ölçüde emniyet temin edilmiş olacaktır. Böylesi hallerde yola çıkmak mahzurlu olmasa gerektir. Zaten başta da ifade edildiği gibi, yola çıkma zarureti mevcuttur.

Kadının şehir içinde tek başına taksiye binmesi de yine bu çerçevede mütalâa edilebilir. Şöyle ki: Her ne kadar taksinin içi görülse de, tek başına taksiye binen hanım bir yerde şoförle başbaşa kalmaktadır. Bunun için arka koltuğa oturmayı tercih etmeli.

Diğer taraftan bazı art niyetli şoföre rastlamak mümkün olduğu gibi, rahatsız edici konuşmalara muhatap olmak mümkündür. Bir yerde bunun önüne geçmek için akıl ve feraset melekesini kullanmalı, bu gibi insanlarla karşılaşmamaya gayret etmeli.

Bütün bunlarla birlikte bir hanımın, mecbur kalmadıkça tek başına taksiyi tercih etmemesi en güzelidir.

Hac konusuna gelince:

Bir şahsın hac ibâdeti ile mükellef olabilmesi için Müslüman, aklı başında, ergenlik çağına girmiş, hür ve muktedir olması gerekir. Muktedir olmak, maddi imkânlara ve güvenliğe sahip olmak demektir. Bunun için kişinin gerek kendisine ve gerekse geçindirmek zorunda olduğu şahıslara, hacca gidip dönünceye kadar yetecek maddî güce sahip bulunması, yolculuğu engelleyecek bir hastalık, yahut sakatlığının bulunmaması, yolun açık ve günvenli bulunması (yolda hayatî bir tehlikenin mevcut olmaması) gerekir.

Kadınların ayrıca yanlarında mahrem (nikâh düşmeyecek kadar yakın) bir akrabaları, yahut kocalarının bulunması şarttır. Böyle bir kimsesi bulunmayan, diğer şartları da taşıyan kadın farz olan haccı yapmak isterse, Şafi mezhebini takliden, güvenilir kadınların bulunduğu bir gurup içinde haccını yapabilir; bunun için sahte nikâhlara gerek yoktur.

Bu şartları taşımayan kişilere hac farz değildir. Şartları taşır iken bu ibâdeti yapmamış olanlar, sonradan şartları kaybederler ise sorumlulukları devam eder. Meselâ zengin bir şahıs, hac mevsimleri gelip geçtikten sonra devamlı bir hastalığa maruz kalırsa, yerine birini göndermesi gerekir. Bu sebeple Müslüman, imkân elverdiği anda ve ilk fırsatta bu ibâdeti yerine getirmelidir.

Şafiî mezhebine göre haccın kadına vacip olabilmesi için, kocası veya mahremi veya güvenilir bir kaç kadının bulunması gerekir. Yani kadının kocası veya mahremi varsa onunla birlikte hacca gider, yoksa bir kaç kadın bulunduğu takdirde onların refakatiyle hacca gidebilir. Şayet bunlar da bulunmazsa, emniyet olduğu halde hacca gitmeye mecbur değildir. Amma isterse gidebilir. Yalnız kadın hac farizasını eda etmiş, nafile olarak hacca gitmek isterse, ancak kocası veya mahremiyle birlikte gidebilir. Kadınlarla birlikte gitmesi caiz değildir.

Dipnotlar:

1. Müslim, Hac: 423.
2. Müslim, Hac: 416.
3. Müslim, Hac: 421; Tirmizî, Radâ: 14.
4. Umdetü’l-Karî, VII/130.
5. İbni Mace Tercümesi, VIII/69; Tuhfetü’l-Ahvezî, IV/332.
6. Umdetü’l-Karî, VII/128.

35 Âdet dışındaki akıntılar namaza mani midir? Bu akıntıların bulaştığı çamaşırla namaz kılınır mı?

Âdet dönemlerinde akıntı geldiğinde, zaten namaz kılınmamaktadır.

İsithaze akıntısı olan kimse özürlü olduğundan, bu gelen akıntı namaz kılmasına engel olmaz. Özür hali gerçekleşmeden gelen istihaze akıntısı galiz necasetten sayıldığı için, ruhsat miktarını aştığında o çamaşırla namaz kılınmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Kadınların doğal akıntıdan dolayı abdesti bozulur mu? Başka bir mezhebi taklit etmesi uygun mudur?..

- Namaza mani olan necaset hakkında detaylı bilgi verir misiniz?

- Hayız ve istihaze hakkında bigi verir misiniz, hayızın süresi ne kadardır? Âdet günlerinde değişiklik olabilir mi?..

36 Gurre (diyeti) nedir, ne zaman verilir, kim verir ve kime verilir?

Gurre; bir terim olarak ana karnındaki cenînin, suç işleme yoluyla düşmesine sebep olan kimsenin ödeyeceği tazminat demektir.

İslâm'da insanın mal, can, ırz dokunulmazlığı gibi temel hakları vardır. Yaşama hakkı en başta gelir. Bu yüzden çocuk ana karnına düştüğü andan itibaren koruma altına alınmış, ona zarar verene bazı dünyevî veya uhrevî cezalar konulmuştur. Bir kimse ana, baba veya bunlardan başkası olsun hâmile bir kadının karnına veya sırtına veya yanlarına yahut başına yahut uzuvlarından bir uzvuna vurduğu veya onu dövmek, öldürmek, azarlamakla korkuttuğu zaman, kadın çocuğunu düşürürse iki durum akla gelir: Çocuk ya ölü yahut diri olarak düşmüştür.

Gurre cezası bir yılda ödenir. Bir yıl geçmiş de olsa, onu bir defada ödemek gerekir.

Hanefî, Henbelî ve Şafiilerin en sahih görüşüne göre, gurre diyetinin bir sene zarfında ödenmesi gerekir. Gurre, ceninin -cinayeti işleyenin dışında kalan- varislerine, şer’î paylarına göre verilir.(bk. İbn Kudâme, el-Muğnî, VII, 716; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî, VI, 364)..

Gurrenin miktarı beş deve yani diyetin yirmide biri veya buna denk olan nakit para olup, bu da Hanefîlere göre 50 dinar (200 gr. altın para) veya 500 dirhem (1400 gr. gümüş para)dır. Diğer hukukçuların büyük çoğunluğuna göre ise, 600 dirhem (1680 gr. gümüş)dür (bk. Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', V/325; İbn Kudâme, el-Muğnî, V/799; İbn Rüşd Bidâyetü'l-Müctehid, II/ 407).

Ebû Hüreyre'den, şöyle dediği nakledilmiştir:

"Hüzeyl kabîlesinden iki kadın kavga ettiler. Bunlardan birisi diğerine bir taş attı, karnındaki cenîni öldürdü. Allah Resulu'nun önünde mahkemeleştiler. Hz. Peygamber kadının akile(yakın akrabas)sinin cenînin diyeti olan gurreyi ödemesine hükmetti." (Müslim, Kasâme, 36; Buhârî, Tıb, 468, Ebû Dâvûd, Diyât, 19; Nesâî, Kasâme, 39; Ahmed b. Hanbel, II-274, 535; ed-Dârimî, Diyât, 21).

Kürtaj suçu ve cezâsı: 

(Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

Cenini, "onda yüklü olan genetik programa göre giderek tamamlanacak olan" bir insan olarak kabûl eden fıkıhçılar, bunu imhâ etmenin bir cinayet (suç) olduğunda birleşmekle beraber bu cinayetin oluştuğuna hükmedebilmek için rahimdeki kitlenin cenîn (rahimdeki çocuk) olduğunun kesin olarak bilinmesini şart koşmuşlardır. Karındaki şişlik ve hareketin ur, gaz ve benzeri şeylerden olma ihtimâli bulunduğu müddetçe onu yok etmenin cinayet sayılmayacağı ileri sürülmüş, çoğunluğa göre ihtimâlin ortadan kalkması için müdahale sebebiyle "kitlenin dışarı çıkması ve cenîn olduğunun görülmesi" şart koşulmuştur. Cinayetin oluşabilmesi için belli bir müddetin geçmesi, çıkarılan, düşürülen kitlenin kısmen de olsa organlarının belirmiş olması şartları da aynı gerekçeye dayanmaktadır; maksat çıkan şeyin insan olduğunun kesin olarak anlaşılmasıdır. Günümüzde rahimdeki kitlenin cenîn mi yoksa başka bir nesne mi olduğunu anlamak basit bir muayene ve inceleme konusu haline geldiği için, bu konudaki tereddüt ve görüş ayrılıkları da ortadan kalkmış sayılır.

Fıkıhçıların cinayete hükmedebilmek için üzerinde durdukları bir konu da cenînin ölümünün müdahale ile meydana geldiğinin bilinmesi şartıdır. Eskiden rahimdeki cenînin hayatta olduğunu bilmenin yolları sınırlı ve ancak ilerlemiş aşamalarda mümkün olduğundan bazı fıkıhçılar, "cenin sağ olarak çıkmalı ve sonra ölmelidir, aksi halde müdahaleden önce ölü olup olmadığı bilinemez" demişlerdir. Bugün bu konuda da bir tereddüt kalmamıştır; hem bütün aşamalarda cenînin hayatta olup olmadığını hem de ölümün hangi sebepten kaynaklandığını bilmek mümkün hale gelmiştir.

Kısas ve diyet gibi cezâların belirlenmesi bakımından önemli olun bir unsur da cinayette "kasıt"tır. Mâlikî mezhebi fıkıhçıları, cenînin ölmesine sebep olan fiilin kasten yapılmış olması halinde cinayetin kasten (teammüden) işlenmiş olduğuna hükmetmişlerdir. Diğer üç mezhepte mûteber olan görüşe göre cenînin insanlığı ve cinayet fiilinden önce rahimde yaşıyor olması hususları kesin olmadığından cinayet kasten (amden, teammüden) değil, kasten yapılana benzeyen (şibhu'l-amd) veya kazâ yoluyla (hatâen) olarak değerlendirilir.

Ananın veya bir başkasının haksız ve müessir fiilinin sonucu olarak cenînin ölmesi, öldürülmesi ve düşmesinin cezâsı, klâsik fıkıhta, aşağıdaki farklı durumlara göre tespit edilmiştir:

Cenînin ölmüş olarak çıkması:

Bu durumda ölümün fiilden kaynaklandığı konusunda şüphe bulunduğundan cezâ diyettir. Maddî tazminat mânâsına gelen ve "ğurre" adı verilen diyetin miktarı beş deve veya bunu karşılayan nakit vb. olarak takdir edilmiştir.

Cenînin ana rahminden diri olarak çıkması ve çıktıktan sonra -rahimde iken yapılmış müessir fiil sebebiyle- ölmesi:

Bu durumda ölümün, dışarıdan yapılan müdahale ile meydana geldiği kesinleşmiş bulunduğundan, cenîne karşı cinayeti "kasten" sayanlara göre kısas, "kazâ yoluyla veya kastene benzer" sayanlara göre tam diyet gerekir. Tam diyet erkek çocuğu için yüz deve, kız çocuğu için elli deve veya bunların karşılığıdır (Yaklaşık 213 gram altın olarak da hesaplanmıştır). Diyeti, öldürenler dışında kalan mirasçılar alırlar. Mirasçılar bağışlarlarsa diyet borcu düşer.

Cenînin diri olarak çıkması ve sonra başka bir sebeple ölmesi:

Bu durumda ölüm, düşürme ve çıkarma fiiline bağlı bulunmadığından buna (erken doğuma) sebep olanlara tâzir gerekir; tâzir devletin veya hâkimin takdirine bırakılmış cezâdır.

Cenînin, ananın ölümünden sonra çıkması veya çıkmayıp içeride kalması:

Bu durumda da ya cenîn ölecek veya erken doğum olacaktır. Her iki halde de -sonucun oluşmasına- suçlunun fiilinin sebep olduğu bilinmedikçe cezâ tâzirdir; bilinirse cezâ diğer şıklara göre belirlenir.

Cenîni öldüren fiilin failine verilen cezâ yalnızca kısas veya diyetten ibaret olmayıp bir de keffâret cezâsı vardır; bu da köle azad etmek, bulamazsa iki ay kesintisiz oruç tutmak, bunu da yapamazsa -bazı fıkıhçılara göre- altmış yoksulu bir gün doyurmak şeklinde yerine getirilir.

Günümüzde kürtajın cezâsı:

Kürtaj, rahimde sağ olduğu bilinen çocuğun, herhangi bir aşamada öldürülmesi ve rahimin boşaltılmasıdır. Burada öldürülenin çocuk olduğu, kürtajdan önce yaşadığı ve öldürme fiilinin kasten işlendiği konusunda hiçbir şüphe yoktur. Şu halde kürtaj fiili -yerinde açıklanan- meşrû bir mazerete dayanmadığı takdirde kasten işlenmiş bir cinayettir ve cezâsı da böyle bir cinayete verilen cezâ olacaktır. 

İlave bilgi için tıklayınız:

- GURRE...

Anne karnındaki bir bebeğe ruhun üflenmesi..

Kürtaj yaptırmanın hükmü..

37 Kadınlar cenaze namazı kılabilir mi?

Cenaze namazı farz-ı kifaye olan bir ibadettir. Bunda kadın erkek ayırımı yoktur. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) cenaze namazını, hücre-i saadetlerine erkekler ve kadınlar grup grup gelerek kılmışlardır.

Müslümanların bir kısmının cenaze namazını kılmasıyla diğerlerinin üzerinden farziyet düşer. Meselâ, hiç erkek olmasa, bir tek kadının namazı kılması kâfi gelmektedir. Yine erkeklerin bulunmadığı bir zamanda kadınlar cemaat halinde kılabilirler. İmam olan safın ortasında bulunur, diğerleri cemaat olurlar.

Bu hükümler mevcut olduğu halde, cenaze namazlarında kadınlar neden bulunmuyor? Bu sualin açıklanması hususunda şunlar söylenebilir:

1. Cenaze namazı farz-ı kifayedir. Herkesin kılması şart değildir. Genellikle vakit namazlarının arkasından kılındığından ve vakit namazlarına da camiye erkekler geldiğinden, cenaze namazı hep erkekler tarafından kılınır olmuştur.

2. Kadınlar erkeklere nisbetle duygusal olduklarından, acı ve gözyaşlarına hâkim olamadıklarından, bazıları da bağırıp çağırarak ağladıklarından, özellikle yakınları tarafından kadınlar cenazeden uzak tutulagelmiştir.

Bu uygulamanın kaynağı bir ölçüde hadis-i şeriflere dayanmaktadır.

Ümmü Atiyye (r.anha) şöyle diyor:

“Biz kadınlar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tarafından cenazeyi takip etmekten men edildik;  yalnız bu yasağa uymak bize vacip kılınmadı.” (İbni Mâce, Cenâiz: 50.)

Hazret-i Ali (r.a.) rivayet ediyor:

“Resulullah (a.s.m.) dışarı çıktı, bir grup kadını oturur halde gördü ve sordu:
“Burada neden oturuyorsunuz?”
“Cenazeyi bekliyoruz.”
“Cenazeyi siz mi yıkayacaksınız?”
“Hayır.”
“Cenazeyi siz mı taşıyacaksınız?”
“Hayır.”
“Cenazeyi, mezara indirenlerle birlikte mi indireceksiniz?”
“Hayır.”
“Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurdular:

‘Öyle ise günah işlemiş olarak ve sevapsız olarak geri dönünüz.”(İbni Mâce, Cenâiz: 51.)

Burada cenazeyi takibin içinde cenaze namazı yer almıyor, ancak cenazenin namaz kılınacak yere taşınarak gelmesi bulunduğundan, uygulamanın içine girmiştir. Hattâ bu hadis-i şerifi delil olarak getiren Hanefi mezhebi âlimleri, kadınların cenazeyi takibinin tahrimen mekruh olduğu hükmüne varmışlardır.

Bu hadislerin devamı hadislerde ölüye ağlamanın mekruhluğuna temas edilir ve cenaze ile ilgili hadislerin tamamı gözden geçirildiğinde, başta namaz olmak üzere, cenazenin evden alınıp defnine kadar cenaze merasimlerinde kadınların katılmamaları daha uygun ve yerinde olacağı neticesine varılmıştır.

(bk. Mehmed PAKSU, Aileye Özel Fetvalar)

38 Tedavi amaçlı vajinadan ilaç alması gereken kadına boy abdesti (gusül) alması gerekir mi?

Gerek ağız, burun, kulak gibi yollardan, gerekse makat veya ön taraftan ilâç kullanılmasıyla abdest bozulmadığı gibi, gusül de gerekmez. Kullanılan ilâcın mahiyetinin değişik olması da bu hükmü değiştirmez. Yani gerek ağızdan alınan hap ve şurup, gerekse burun ve kulağa konan merhem ve damla abdesti ve guslü gerektirmediği gibi, makat ve ön taraftan konan fitil ve benzeri ilâçlar da hiçbir şekilde abdesti ve guslü gerektirmez.

Bu arada damardan ve kalçadan yapılan iğnenin hiçbir sûrette abdeste ve gusle zarar vermediğini de belirtelim. İğne yapılan yerden kan çıkmış ise hâliyle abdest bozulur.

- Kadının, erkek doktora muayene olduktan sonra boy abdesti alması gerekir mi?

Bu meseleye ışık tutması bakımından gusülle ilgili bir prensibi hatırlayalım:

Ön ve arka yoldan birisine parmak veya başka bir cismi sokmak guslü gerektirmez. Parmağın erkek parmağı ile kadın parmağı olması arasında bir fark yoktur. Fakat cinsel doyuma ulaşılırsa, bundan dolayı gusül gerekir.

Kadının iki guslü

“Bir kadın, eşiyle temastan sonra henüz gusletmeden aybaşı olsa gusletmesi gerekir mi, yoksa temizleninceye kadar bekler mi?”

Esas olarak gusletmesi gerekmez, âdeti bitinceye kadar beklemesi icap eder. Şöyle ki:

Farz olan gusülden maksat, insanın kendisinde mevcut olan cünüplük hâlini üzerinden atması, ibadetlerini eda etmeye engel olan durumdan kurtulmasıdır. Fakat, guslü gerektirecek bir hâlden sonra yıkanıp cünüplükten kurtulmadan guslü icap ettirecek başka bir hâl meydana gelse, o insan gusletse de üzerinden cünüplük hâlini atamamakta, dinen temizlenmiş olmamaktadır. Dolayısıyla guslü icap ettirecek ikinci hâl olan aybaşı hâli bitip temizlenmeden gusletmek gerekmez, yani farz olmaz.

Zaten bu süre içinde gusletse dahi, üzerindeki o hâli atmış olmamaktadır. Ancak, sadece vücut temizliği için bu günler içinde gusledilmesi mümkündür. Bu da maddi bir temizlikten öte bir şey değildir, cünüplüğü kaldırmaz.

Bu arada şu hususu da hatırlatalım: Guslü icap ettirecek birinci halde iken yıkanmadan o arada bir namaz vakti girse, vakit çıktıktan sonra aybaşı olsa; daha sonra, geçen bu namazın kazası gerekir.

39 Bayanların birbirine karşı haram olan yerleri neresidir?

Kadının kadına avretini Nur Sûresinin 31. âyetinde geçen “Mü’min kadınlardan” ifadesi bildirmektedir. Yani bir Müslüman hanımın kendi mahremlerinin yanında zinet yerlerinin açık olması caiz olduğu gibi, kendisi gibi diğer bir Müslüman hanımın yanında açık olması da caizdir.

Buna göre bir hanımın diğer hanıma avreti, dizi ile göbeği arasıdır. Yani bir hanımın diğer hanımın bedeninin bu kısmına bakması caiz değildir. Bu ruhsat tarafıdır ve meselenin fıkhî açıdan son sınırıdır. Fakat bir gayri müslim kadın, Müslüman bir kadının yalnız yüz ve ellerine bakabilir. Vücudunun başka yerlerine bakması caiz değildir.

Bu ifade şu mânâya geliyor: Hanımlar kendi aralarında başları, kolları ve dizden aşağı kısımları açık olarak oturabilirler. Ancak bu husus iyi ahlâkı ile tanınmış kadınlar arasında geçerli olabilir. Yoksa kadınlar arasında fitneye sebep olabilecek kimseler varsa, yani bir hanımda gördüğü özellik ve güzellikleri gidip kocasına anlatacak ve kocasının o kadın hakkında yanlış kanaat ve düşüncelere sebebiyet verecekse, böylesi bir kadın Müslüman da olsa sadece el, yüz ve ayaklarının açık olmasına müsaade edilir.

Bunun ölçüsü de şöyle tespit edilebilir: Tanımadığı, huyunu husunu, ahlâk ve karakterini bilmediği bir hanımın yanında Müslüman hanım tesettürüne dikkat etmeli, güzellik ve cazibesini böyle kişilerin yanında sergilememelidir.

Yani bir hanımın, iyi niyetli hanımlar arasında iken başını açmasına müsaade edilmiştir. Fakat başını açması lazımdır, hep öyle oturması gerekir şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu bir müsaade ve ruhsattır, ancak bugün genelde Müslüman hanımlar kendi aralarında uygulamada tam tesettürlü oluyorlar; en güzeli ve ideali de zaten budur.

Hanımlar kendi aralarında nasıl rahat ediyorlarsa o şekilde giyerler. Burada kesin bir sınırlama yoktur. Herkes arzu ettiği ve kendine yakışanı giyer. Önemli olan yanlış yorumlara meydan vermemektir.

(bk. Mehmed PAKSU, Aileye Özel Fetvalar)

40 Kocasına itaat etmeyen kadının durumu nedir? Öğüt dinlemeyen kadını dövmek caiz midir?

Kadınlarla ilgili birkaç noktayı açıklamamız gerekecektir:

Hadiste belirtildiği üzere karıya, kocanın "iyi muâmele"de bulunması esastır. Kocasının onun üzerinde bazı hakları vardır. Ancak onun da kocası üzerinde hakları vardır. Her ikisi de diğerinden bu haklardan daha fazlasını zorla isteyemez.

Erkeğin kadınına karşı borçları nafakadır: Yiyecek, giyecek ve mesken temini. Dinimiz bunların asgarî miktarını tâyin ederken devrin şartlarını, örfü, kadının geldiği ailenin iktisadî seviyesini göz önüne almıştır. Fıkıh kitaplarımız bu meselelere geniş yer verir. Teferruata girmeden İslâm âlimlerinin icma ettikleri ana prensipleri kaydedelim:

Nikah akdi, istihdam (kadını hizmetlenme) akdi değildir. Bu sebeple yemek yapmak, evi süpürmek, çamaşır yıkamak gibi dahilî; dükkanda, tarlada çalışmak, hayvanları tımar etmek gibi harici işleri yapmakla mükellef değildir. Kadın, bu çeşit hizmetlerin görülmesi için, masrafı kocası tarafından karşılanmak üzere en az bir hizmetçi tutmak hakkına sahiptir. Koca, hanımın yemeğini pişmiş ve hazırlanmış olarak getirmek zorundadır. Kadın bir kısım ev işlerini yapıyorsa, bunu hukukî bir mecburiyet olarak değil, bir iyilik, hoş bir âdet, örf olarak yapar. Bu çeşit işleri yapmak istemese kocası icbar edemez. Bu davranışı sebebiyle kadın günahkâr da olmaz. Ona terettüp eden hukukî vecibe: “Kocasından izin almadan evden ayrılmaması, kocasının istemediklerini eve almaması, çağırdığı takdirde yatağa gelmesidir.”

KADININ DÖVÜLMESİ MESELESİ'ne gelince, dinimiz, bazı sıkı kayıtlarla buna yer vermiştir. Yukarıda kaydettiğimiz hadisten ayrı olarak Kur'an-ı Kerîm'de de yer verilen bir husustur. Kur'ân-ı Kerîm'de yer verilmiş olması mevzuya ayrı bir ehemmiyet kazandırmaktadır. Bizce, âyet-i kerîmenin bu meseleye temas etmiş olması kadınları himayeye mâtuf bir durumdur. Zira başta günümüzün en ileri memleketlerinde bile hâlâ câri olduğu üzere, her devirde, her millette kadınlar dövülmüştür. Kıyamete kadar da bu realite devam edeceğe benziyor. Sanki insanî münasebetlerin kadın-erkek bölümünün tabiî bir neticesidir.

İnsanlar zarurî olan münasebetlerinde her zaman orta yolu koruyamazlar, ifrat tefrit, rıza gazab, sevgi-öfke iç içedir. Bunların sonucu olarak münakaşalar, ağız kavgaları, yumruklaşmalar hatta cinâyetler vukûa gelir. Bunlar "olmamalıdır" diye bir teşriat olamaz. İslâm bu meselede realiteyi kabul ederek müntesiplerini makul hududda tutmaya, frenlemeye çalışır. Esasen her meselede "vasat yol"u göstermek İslâm'ın ana ruhunu teşkil eder. Bu kısa açıklamadan sonra asıl mevzumuza gelelim: Kur'ân-ı Kerîm'de, meâlen şu ayet mevcuttur:

"Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara gelince, evvela kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında onları yalnız bırakın, yine dinlemezse dövün." (Nisa, 4/34)

Dikkat edilirse âyet kadının dövülmesini birçok şarta bağlamaktadır:

1. MEŞRU SEBEP: Kur'ân'da bu sebep "nüşuz" kelimesiyle ifade edilir. Türkçe meallerde umumiyetle hep "serkeşlik" olarak tercüme edilmiştir. Kelime Arapça'da yükseklik, tümseklik, sivrilik gibi mânalara gelir. Selef âlimleri kadınla ilgili olarak Kur'ân'da gelen bu tavırdan "kocasına isyanı, koku sürünmemesi, kocasını nefsinden men etmesi, kocasına daha önceki davranışını değiştirmesi, kocasına sevgisizlik izhar etmesi, kocasının tâyin ettiği evde oturmayı kabul etmeyip bir başka yerde oturması" gibi durumları anlatmıştır.Yani, kocasına karşı olan vecibelerini yerine getirmemesi diye hülâsa edebiliriz. Vecibe olmayan işlerdeki itaatsizlikten dolayı dövmeye hakkı yoktur. Ev işlerini yapmaması gibi.

Veda Hutbesi'nde, kadını dövmeyi meşru kılan suç "nüşuz" kelimesiyle değil, "fâhiş" kelimesiyle ifade edilmiştir. Biz "çirkinlik" olarak tercüme ediyoruz. Bunu, dilimizde aynı kökten fuhuş kelimesiyle tercümeyi uygun bulmuyoruz. Çünkü fuhuş, zina mânasına gelir. Halbuki burada zinanın kastedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü zinanın cezası recm denen hadd-i zina'dır. Bunun dayakla geçiştirilmesi mümkün değildir. Öyle ise, bu hutbede geçen "fâhiş" kelimesini fuhuşla açıklamak ve böylece Kur'ân'da geçen "nüşuz" kelimesinin vuzuha kavuşturulduğunu söylemek uygun olmaz.

2. CEZANIN USÛL VE MİKTARI: Kadın meşru bir sebeple dövülebilirse de bu, en son baş vurulacak yoldur. İlk önce, serkeşliği sebebiyle nasihat edip, tatlılıkla ondan vaz geçirme yolu aranacak. Bu müessir olmazsa yatağı ayrılacak. Bu iş, arkasını dönmek ve konuşmamak suretiyle gerçekleştirilir. Ayrı bir yatakta yatılır da denmiştir. Bu ceza da müessir olmazsa dayak meşru hâle gelmektedir.

İslâm burada da yenilik getirerek dayağın derecesini belirtmiş "çok acı verici olmaması"nı emretmiştir. Şu hâlde, İslâm, her devirde mevcudiyetini fiilen dünyanın her köşesinde muhafaza etmiş beşerî bir realiteyi ciddî kayıtlara bağlayarak kadınlar lehine ıslah etmiş, asgarî seviyeye, en az zararlı bir hâle getirmiştir.

Elmalılı Hamdi Efendi, dayakla ilgili yukarıda temas ettiğimiz ayet-i kerîmenin açıklamasını yaparken bir dipnot düşüyor. Buraya aynen kaydını uygun buluyoruz:

"Burada, 'Kadın dövülür mü?' diye bir soru vârid olabilir. Evet dövülmez, fakat bu ifadede kadın demek nâşize (serkeş), âsiye (isyankâr) karı demek olmadığı da unutulmamak lâzım gelir. Sırasına göre insanca olmak üzere bir kaç tokat, hissi isyan ile sukuta doğru giden hırçın bir kadına kadınlık şeref ü terbiyesini bahşetmek için güzel bir ders olabilir. Şair Ziya Paşa merhum: 'Nush ile yola gelmiyeni etmeli tekdir,/ Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.' demiştir."

"Zamanımızda Kur'ân'ın işbu "onları dövün" emrini sui tefsir ederek dillerine dolamak isteyen Avrupalılar görüyoruz. Fakat ne garib bir tesadüftür ki, biz bu âyetin tefsîriyle meşgul olduğumuz sırada bir Fransız mahkemesinin, kocası tarafından dövülmüş olan bir Fransız karısına ikame ettiği davaya karşı 'hırçınlık edip kocasını tehevvüre getiren bir kadının yediği dayaktan dolayı talâk (boşanma) dâvâsı ikamesine hakkı olmadığına' hükmettiğini gazeteler ilan ediyordu." (bk. Hak Dini Kur'an Dili, İlgili ayetin tefsiri)

Geniş bilgi için, Prof. Dr. İbrahim CANAN'ın “Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye” isimli kitabının 385-397 sayfalar arasına bakılabilir.

* * *

Kur an'ı Kerim'de, hangi nedenlerden dolayı boşanmanın zaruret hâline geldiği açık bir şekilde belirtilmiştir:

1. Açık Edepsizlik (Zina)

Zina, İslam'da büyük bir suç, şirkle eş anlama gelecek kadar büyük bir günahtır. Zina, aile düzenini yerle bir eden, evlilik bağını zedeleyen korkunç bir fiildir. Böyle bir fiilin Müslüman bir evde işlenmesi hiçbir zaman düşünülemez. Bu fiili Müslümanın evine reva gören bir kadın ya da erkek, o eve layık olamaz.

"Onlara verdiklerinizin bir kısmını alıp götürmek için onları, sıkıştırmayın. Şayet apaçık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Onlarla iyi geçinin..." (Nisa, 4/19)

"Ey peygamber; kadınları boşadığınız zaman onları iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabb'iniz Allah'tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yaparlarsa (fuhuş) başka..."(Talak, 65/1)

2. Huzursuzluk Çıkarma, Fikri Anlaşmazlık

İslami bir toplumun, huzurlu bir ortam oluşturması için, toplumun çekirdeğini oluşturan ailenin huzurlu olması gerekir. Ailedeki huzuru ise, birbiriyle çok iyi anlaşan eşler sağlar. Ailedeki temel direkler, dengeli değilse aile yuvası her an yıkılmaya mahkumdur. Ailedeki huzuru ve sürekliliği sağlamak için, dengesiz olan direğin tamir edilerek düzeltilmesi, düzelmesi mümkün değilse değiştirilerek yenilenmesi, hem aile hem de İslam toplumu adına yararlı olacaktır.

Ailenin temel direklerinden biri olan kadın, kocasına karşı gelip evde huzursuzluk çıkarıyorsa, yani bir evde kadın, kocasının taşıdığı fikre destek vermiyor, köstekliyor, sözlü veya fiili olarak karşı çıkıp davasından döndürmeğe ya da alıkoymağa çalışıyorsa, bu kadını boşamak, zaruri hâle gelmiş demektir. Eğer erkek, bu kadını boşamazsa bu durumda iki şık ortaya çıkar:

Birinci şık, erkek karısına aldırış etmez, yoluna devam eder. Ancak, bu durumda evde huzursuzluk başgösterecektir. Huzursuzluğun baş göstermesi ile de eğer varsa, çocuklar etkilenecek ve sonuçta bunalımlı bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu nesil, belki de Allah'ı tanımayacak derecede dinden, imandan uzak bir nesil olacaktır. Çünkü kadın, evde devamlı çocukların yanında bulunduğundan dolayı onları daha fazla etkileyecektir. İstikbalde bu çocuklar, mücadeleci bir erkek için büyük bir kayıp ve davasına ağır bir darbe olacaktır.

Ayrıca erkek, evde huzurlu bir ortam bulamadığından çalışmalarında başarısız olacak veya en azından istediği seviyeye gelemeyecektir. Birbirlerinin evliyası olması gereken mü'min erkek ve kadınlar, evde bu velayeti oluşturamamışlarsa, dışarıda hiçbir zaman oluşturamazlar; iyiliği emredemez, kötülükten alıkoyamazlar. O hâlde Kur'an'ın emrettiği ölçüler içinde kadını boşamak şart olacaktır.

İkinci şık, mü'min erkek, karısının sözüne uyup davasından ve çalışmalarından vazgeçecektir ki, bu da o erkeğin, fasık olmasına ve dinden uzaklaşmasına neden olacaktır. Son yıllarda bunların birçok örnekleri bulunmaktadır.

"De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, Rasulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, o hâlde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allah fasık kavmi hidayete erdirmez." (Tevbe, 9/24)

"Ey iman edenler, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının..." (Teğabun, 64/14)

Allah yolundan alıkoymak için çalışan her kadın, aynı zamanda kocasının da düşmanıdır. Bu düşmandan sakınmanın ve korunmanın yolu, ondan uzaklaşmaktır. Bunun en iyi yolu da o kadını boşamaktır. Çünkü, bu tür kadınlar iyi kadınlardan değillerdir. İsyankâr kadınlar, eğer düzelmezlerse onları boşamak en ideal yoldur.

"Allah, insanları birbirinden üstün kıldığından ve mallarından harcadıklarından dolayı erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler. Onun için iyi kadınlar itaatkar olup, Allah'ın, kendilerini korumasına karşılık kendileri de gizliyi korurlar. Dik kafalılık, şirretlik etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarından ayrılın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse, artık onların aleyhinde başka bir yol aramayın. Çünkü Allah yücedir, büyüktür." (Nisa, 4/34)

Eğer nasihat edilmesine, yataklarından uzaklaşılmasına ve dövülmelerine rağmen, düzelip kendilerine çeki-düzen vermezlerse, onları boşanmak en iyi çaredir. Ancak düzelmeleri hâlinde, aleyhlerinde bir yol aramak yasaklanmıştır.

3. Dünya Hayatını ve Süsünü Allah'a Tercih Etmek

Kadın olsun erkek olsun kişi, yaratılışın temel gayesi olan Allah'â itaat (kulluk) etmek ve O'nun dini için çalışmakla mükelleftir. Yaratılışlarının şuurunda olanlar, hareketlerinin yönünü ona göre düzenlerler. Ve yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve hakimiyet yalnızca Allah'a ait oluncaya kadar çalışmak, inandığını söyleyen herkesin üzerine düşen bir görev ve sorumluluktur. İşte Kur'ani gerçekler:

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım:" (Zariyat, 51/56)

"... Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz..." (Fatiha, 1/4)

"Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki Allah, ne yaptıklarını görmektedir." (Enfal, 8/39)

Yaratılış gayesini unutup dünya hayatının süsünü isteyen kadınları (ya da erkekleri) boşamak, her iman eden mücadele erinin yapması gereken bir davranış olmalıdır. Aksi hâlde, bu kadınlar ya da erkekler davetçiye ayak bağı olacak ve engel teşkil edeceklerdir. Bu yüzden onlardan boşanmak, kadın iseler mehirlerini verip onları salmak en iyi yoldur.

"Ey Nebi, eşlerine söyle: Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size müt'a (mehrinizi) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah'ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük mükafat hazırlamıştır." (Ahzab, 33/28-29)

Allah'ın nizamının egemen olması için çalışmayıp, dünya hayatını ve süsünü isteyen kadınlar ya da erkekler, Allah'ın nizamının egemen olmasına çalışan davetçilerin önlerinde bir kambur, bir engeldirler. Bu engelin giderilmesi de mü'minler için bir zarurettir. Çünkü yüce Rabb'imiz, dünya hayatını ve süsünü isteyenlerin ahirette nasiplerinin olmadığını bildiriyor. Ahirette nasibi olmayanın, ahirette nasibi olanlarla beraber olması söz konusu olamaz.

"İşte onlar, ahirete  karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azab hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez." (Bakara, 2/86)

"Kimler dünya hayatını ve süsünü isterse, onlara oradaki amellerini tam veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. Ama onlar öyle kimselerdir ki, ahirette onlar için yalnız ateş vardır ve yaptıklarının hepsi orada boşa çıkmıştır. Amelleri hep batıl olmuştur." (Hud, 11/15-16)

"Kim ahiret ekinini istiyorsa, onun ekinini artırırız; kim dünya ekinini istiyorsa, ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun, ahirette bir nasibi olmaz." (Şura, 42/20)

Dünya hayatını ve süsünü isteyenin, ahiret ekinini isteyenle hiçbir ilgi ve ilişiği olmayacağından, mü'min bir şahsiyetin yapacağı en güzel hareket, dünya süsünü isteyen eşini boşamasıdır. Bu boşamanın nasıl, ne zaman ve ne şekilde olacağını ise İslami esaslar, net bir şekilde ortaya koymuştur.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Kadınların dövülmesi / aile içi şiddetle ilgili ayet var mı, bunun hakkında bilgi verir misiniz?

41 Kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmasını nasıl anlamalıyız?

Bu husustaki ayet-i kerimelerde ifade edilen gerçeklerden birisi de şudur: İnsanlık âlemi, aile dediğimiz karşılıklı sevgi ve hürmet esasına dayanan bir müesseseye muhtaçtır. Bunun sağlanması, insanlığın kurtulması anlamına gelir. İşte Hz. Âdem ( a.s )'dan hanımının yaratılması, kudret-i İlahiyenin ayrı bir delilidir. Fakat önemli olan Allah’ın Hz. Âdem (as)'in noksanlığını tamamlayacak ve sıkıntısını giderecek hanımının yaratılmasını haber vermektir.

Fahreddin er-Razî der ki:

"Bu konunun altında bir çok sırlar vardır...” (1)

Rabbinizin terbiye ile ilgili emri ve koruması altına giriniz, emrine karşı çıkmaktan sakınıp genellikle asayişe uyunuz, O'nun şiddetli cezasından korununuz. O Rabbiniz ki sizi tek bir candan, bir şahıstan yarattı. Bundan dolayı, aslında hepiniz bir babadan gelme kardeşlersiniz ve hepiniz insansınız ve bir yaratıcının yaratıklarısınız. Bu prensipler üzerinde, hukukla ilgili esasları insanlık gerçeğine ve terbiye esasına dayandırarak kardeşlik haklarına riayet etmeli ve Rabbinizin emrine aykırı hareket etmekten sakınmalısınız. Evet Rabbiniz bir can yarattı ve

"O bir candan eşini de yarattı." (Nisa, 4/1).

Böyle bir nimet ihsan etti. Biri diğerinin canından kopmuş bir çift meydana getirdi.

"... çiftleri yaratan Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir." (Yasin, 36/36)

Ondan dolayı bu nimet ve gücün değerini ve büyüklüğünü takdir etmeli ve yaratılışın, eşyanın tabiatının eseri değil, eşyanın yaratıcısı olan Allah'ın kuvvetinin eseri olduğunu bilmeli, ona itaat etmeli ve azabından korkmalıdır.

Gözlem ve deneyle biliniyor ki, bir babadan erkek çocuk olabildiği gibi dişi de olabilir. Halbuki yaratıcı kuvvet, eşyanın tabiatında olsaydı; ne topraktan insan meydana çıkabilirdi, ne de bir erkekten bir kız çocuk olabilirdi. Çünkü tabiat, düzenli ve uyumlu demek değil ise hiçbir şey değildir. Halbuki ne erkek dişinin bir uyumu, ne de dişi erkeğin bir uyumudur.

Hz. Âdem,

"Şüphesiz Allah Âdem'i seçerek üstün kıldı." (Âli İmran, 3/33). Ve

“Allah Âdemi topraktan yarattı. Sonra ona 'ol' dedi ve o da oluverdi." (Âli imran, 3/59)

ayetlerinden anlaşıldığı üzere, topraktan seçilerek yaratılmıştır. Hz. Havva da, Âdem'in kendisinden ayrılarak yaratılmıştır. Bu mânâ hadislerde

"Havva, Âdem'in bir kaburga kemiğinden yaratıldı."(2)

diye nakledilmiştir ki, bir yarılma mânâsına gelir. Ve bu mânâ eşlik ilişkisinin temeli demektir. Bir sahih hadiste şöyle buyurulmuştur:

"Kadın bir kaburga kemiği gibidir. Kadın bir kaburga kemiğinden, bir eğri kaburga kemiğinden yaratıldı, onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın, kırılması da boşanmasıdır."(3)

Burada eğri kaburga kemiği, bu yarılmaya işaret etmekle beraber erkekle kadın arasındaki tabiat uyumsuzluğuna ve kadınların erkekleştirilmeye kalkışılması, onları kırıp atmak demek olduğuna dair uyarıyı içeren bir misaldir. Bundan başka bu kısımlara ayrılmanın, cennetteki yaratılış başlangıcında meydana geldiği de hadislerde yer almıştır.

Dipnotlar:

1. Fahru'r-Razi, IX/167.
2. Buhari, Nikah 79; Müslim, Reda 65; Tirmizi, Talak 12; Darimi, Nikah 45; Ahmed b. Hanbel, II/428, 449, 530 ve V/164.
3. Müslim, Reda 64; Nesai, Nikah 15; Ahmed b. Hanbel, II/168.

(Elmalı M. Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur'an Dili)

42 Şafii mezhebine göre hayız, nifas (lohusalık) ve istihaze halleri ile ilgili hükümler nelerdir? Şafi mezhebinde aynı toprakla kaç defa teyemmüm yapılır?

KADINLARA MAHSUS ÖZEL HALLER

Kadınlara mahsus özel haller; hayız, nifas ve istihâze olmak üzere üç çeşittir.

1. Hayız Hali

Kanama gerektiren bir hastalığı bulunmayan, dokuz veya daha yukarı yaştaki bir kadının doğum sebebi olmaksızın tenasül organından kan akmasına hayız (âdet veya aybaşı) hali denir. Hayız halinin en az süresi bir gün bir gece, en uzun süresi ise on beş gün on beş gecedir. Hanefî mezhebine göre bu sürenin en azı üç gün üç gece, çoğu ise on gün on gecedir.

Bir gün bir geceden az süren kanamayla on beş günden fazla süren kanama hayız değildir. Bu, bir özür veya hastalıktan kaynaklanan kanamadır. Bu durumda kadının âdetine itibar edilmez. Hayız kanamasının süresiyle İlgili olarak Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilir:

"On beş günü geçen kanamalarda akan kan, istihâze (özür ve hastalık) kanıdır.”1

Genelde hayız hali altı-yedi gün sürer. Hamne bin Cahş adındaki bir kadın, âdet süresini sorduğunda Hz. Peygamber (asm) kendisine şu cevabı vermiştir:

"Allah'ın ilminde (ki takdirine göre) altı ya da yedi gün âdet görür, sonra gusledip yirmi dört ya da yirmi üç gün ve gece (sürecek olan temizlik döneminde) namaz kılarsın. Bu senin için yeterli olur. Kadınların âdet vaktinde hayız görmeleri ve temizlik dönemlerinde de temiz kalmaları süresine göre her ay böyle yap.”2

Hayız kanı, siyah rengi, şiddetli akışı ve pis kokusu ile istihâze kanından ayırt edilir. Âdet süresi içinde kalmak kaydıyla kanamanın kesintiye uğradığı süreler de hayız hali sayılır.3

Hayızdan Temizliğin Süresi

Hayızdan temizliğin en az süresi on beş gündür. Bir kadın hayız kanaması görür, söz gelimi aradan üç gün geçtikten sonra kanaması durur, bu durgunluğun üzerinden on dört gün geçtikten sonra yeniden kanama başlarsa bu, hayız kanı sayılmaz. Temizliğin iki hayız kanaması arasında oluşu şöyle açıklanabilir:

Bir kadın hayız kanaması görür, normal âdetinin bitiminde kanaması durur, bahsedilen temizlik süresi geçtikten sonra yeniden hayız kanaması başlarsa, arada geçen bu temizlik dönemi iki hayız arasındaki temizlik süresi olur.

Hayız kanamasıyla nifas kanaması arasındaki temizlik döneminin alt sınırı yoktur. Diyelim ki nifas (lohusalık) halindeki bir kadının kanaması durur, bu durgunluk sadece bir gün sürse bile sonra yine kanaması başlarsa bu ikincisi hayız kanaması sayılır.

Hayızdan temizlik süresinin üst sınırı yoktur. Meselâ bir kadın kendisinde hayız kanaması görmeye başlar, bu âdetinin bitiminde kanaması kesilir de artık bir daha ömür boyu kanama görmeyecek olursa bu kadın temiz sayılır. Bunun yanında bir kadın bir gün süreyle kanama görür, sonra bu kanaması durur; aradan bir gün geçince kendinde yine kanama görürse, arada geçen bu kesinti süresince hayızlı sayılır.

2. Nifas Hali

Doğumun gerçekleşmesi ve rahmin çocuktan tamamen boşalmasından sonra, kadından akan kana nifas (lohusalık) kanı denir. Bu kanama doğumdan sonra olur. Ama doğumun gerçekleşmesinden on beş gün veya daha fazla bir süre sonra görülen kanama nifas değil, âdet kanıdır. Doğum sancılarından önce akan kanlarla doğum esnasında akan kanlar, nifas kanı olmayıp başka kanlardır.

Hanefi mezhebine göre doğum esnasında çocuğun vücudunun çoğu dışarı çıkmış ise akan kan nifas kanıdır. Bu esnada kadın eğer âdet döneminde ise akan kan âdet kanıdır. Ama âdet döneminde değilse bu bir hastalıktan ötürü akmakta olan kandır.

Kadının karnı yarılarak (sezeryanla) çocuğu çıkarılacak olursa, kadın bu durumda lohusa sayılmaz. Ama doğumla sona erecek bir iddet beklemekteyse, iddeti bu operasyonla sona erer.

Düşük yapan kadın da lohusa sayılır. Düşürdüğü şey henüz insan suretine bürünmemiş bir et parçası veya kan pıhtısı olur da doğum uzmanları, düşürülen şeyin insan aslı olduğunu söylerlerse, kadın yine lohusa sayılır.

İkiz doğuran bir kadının lohusalık (nifas) hali, ikinci doğumdan itibaren başlar. Hanefî mezhebine göre ise ikiz doğuran kadının nifas süresi, birinci doğumdan itibaren başlar.

Birinci doğumdan sonra görülen kanlar nifas kanı sayılmaz. Bu kanama hayız dönemine rastlarsa hayız kanı, hayız dönemine rastlamazsa hastalık ve özür kanıdır.

Nifas süresinin alt sınırı yoktur. Kadın bir an kanama görmekle bile nifaslı olur. Doğumdan hemen sonra kanı kesilen veya kansız doğum yapan kadının nifası da hemen tamamlanmış olur. Bu durumda olan kadınlar, temiz halde yapılabilecek her işi yapabilirler.

Nifasın en üst sınırına gelince, bu altmış gündür; ama çoğunlukla da kırk gündür. Nifas kanamaları arasına giren temizlik süresi on beş günü aşarsa bu kesinti, temizlik hükmünde olur. On beş günden az olursa nifas hükmünde olur. Bundan sonra görülen kanlarsa hayız kanıdır. Hanefî mezhebine göre ise nifas süresi zarfında görülen kesintiler on beş gün kadar olsa bile nifastır.

Doğumdan sonra hiç kanama görülmez de on beş güne kadar temiz kalınırsa, arada geçen bütün zaman boyunca kadın temiz sayılır. Bundan sonra görülen kanlar hayız kanlandır. Bu durumdaki kadın lohusalık görmemiş olur.

3. İstihâze Hali

Hayız ve nifas zamanları dışında kadının rahminden akan kana istihâze kanı denir. Âdet görmeye yeni başlayan istihâze halindeki kadın, kanları birbirinden ayırt edebiliyorsa (mümeyyize ise) bunun gördüğü kan, kuvvetlice akıyorsa, hayız kanıdır. Ancak bunun hayız kanı sayılabilmesi için bir gün bir geceden az, on beş gün ve on beş geceden de fazla sürmemesi gerekir. Bu durumdaki kadının görmekte olduğu zayıf şiddetteki kanamalar, hayız olmayıp temizlik hükmüne dahil olurlar. Ancak bu zayıf kanamanın da, temizlik süresinin alt sınırı olan on beş gün ve on beş geceden az olmaması ve akışının da peş peşe olması şarttır.

Kadın bir gün siyah, bir gün de kırmızı kan aktığını görürse, kanları birbirinden ayırt etme şartını yitirmiş olur. Eğer bu iki durumda ayırt etme şartı bozulursa, hayız süresi bir gün bir gece olarak takdir edilir; ayın geri kalan kısmında temiz sayılır. Nitekim yeni âdet görmeye başlayan (müptedie) bir kadın, kuvvetli kanla zayıf kanı birbirinden ayırt edemiyorsa bu uygulamaya başvurur. Eğer ayırt edebiliyorsa kuvvetli kanı hayız sayılır. Ama kuvvetli kanla zayıf kanı birbirinden ayırt edemiyor, âdetinin de ne zaman başlayıp ne zaman sona ereceğini biliyorsa, bu durumda âdetine göre hareket edilir. Âdet süresi içindeki kanamalar hayız, âdet süresi dışındaki kanamalar ise istihâze sayılır.

Kendisinde istihâze kanamaları görülen kadın, özürlü kimseler hükmündedir. Bu durumdaki kadınlar, hayızlı ve nifaslı kadınların yapamayacakları şeyleri yapabilirler. Örneğin namaz kılabilir, Kâbe-i Muazzama'yı tavaf edebilir, Mushaf-ı Şerife el sürebilir, itikâfa girebilir ve Kur'ân-ı Kerîm okuyabilirler.

Hayızlı ve Nifaslı Kadının Yapamayacağı İşler

Cünüp kişinin yapması haram olan işleri, hayızlı veya nifaslı kadınların da yapması haramdır. Meselâ namaz kılamaz, tilâvet secdesi yapamaz, Mushaf-ı Şerife el süremez, mescide giremez, Kabe'yi tavaf edemez, itikâfa giremez, Kur'ân-ı Kerîm okuyamazlar. Bunlara ek olarak bazı şeyler daha yapamazlar ki, onları da detaylarıyla birlikte şöyle sıralayabiliriz:

1. Hayızlı veya nifaslı kadın, âdeti veya lohusalık süresi sona erdiğinde gusledip temizlenmelidir. Ama âdeti veya lohusalığı sona ermeyip devam etmekteyse, bu kanamalardan dolayı temizlik için gusletmesi ya da abdest alması haramdır. Yalnız bu haldeyken bile cünüplükten kurtulmak, ihrama girmek veya Mekke-i Mükerreme'ye girmek için gusletmesi caiz, hatta müstehap olur.

2. Hayızlı veya nifaslı kadın namaz kılamaz. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde sevgili Peygamberimiz (asm) bir kadına hitaben şöyle buyurmuştur:

"Hayız kanaması başladığında namazı bırak."4

Bu haldeyken kılınmayan namazlar, temizlik dönemine girildiğinde de kaza edilmezler. Kadınlar bu hale sık sık mâruz kaldıklarından dolayı, kılamadıkları namazları kaza etmeleri onlar için çok zor olur. Bu yüzden özel haldeyken kılamadıkları namazlarını daha sonra kaza etmekten muaf tutulmuşlardır. Kaza ederlerse, mekruh bir fiil işlemiş olurlar.

3. Hayız veya nifas halindeyken kadınların oruç tutmaları haramdır. Ancak tutamamış oldukları oruçları, temizlik dönemine girdiklerinde kaza etmeleri gerekir. Bununla ilgili olarak Hz. Âişe (ra)'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Resûlullah'ın zamanında âdet görürdük. (Temizlik dönemine girdiğimizde), tutamamış olduğumuz oruçları kaza etmemiz emredilirdi, ama kılamadığımız namazları kaza etmemiz emredilmezdi."5

Oruç, namaz gibi sıkça tekrarlanan bir ibadet olmadığından, özel haldeyken oruç tutamayan kadınların, temizlik dönemine girdikten sonra bu oruçlarını kaza etmeleri gerekir.

4. Hayız veya nifas halindeyken kadınların Kabe'yi tavaf etmeleri haramdır. Nitekim Hz. Âişe (ra) hacca giderken Mekke yakınlarında âdet görmeye başlayınca, bunun hac ibadetine engel olacağı endişesiyle ağlamış, bunun üzerine sevgili Peygamberimiz (asm) ona şu yolu tavsiye etmiştir:

"Hac eden kişinin her yaptığını yap, sadece Kabe 'yi iavaf etme.”6

5. Hayız veya nifas halindeyken kadınlar Mushaf-ı Şerife el süremez, ezberden de olsa Kur'ân-ı Kerîm okuyamazlar. Temiz olmayanların Kur'ân-ı Kerîm'e el süremeyecekleri şu âyet-i kerîmede de ifade edilmektedir:

"Ona ancak temiz olanlar dokunabilir.”7

Bu hususta sevgili Peygamberimiz (asm) de şöyle buyurmuştur:

"Aybaşı halindeki kadın ve cünüp olan kişi Kur'ân-ı Kerîm'den hiçbir şey okuyamaz.”8

Ancak yangından, suya düşmekten, pislik bulaşmasından veya bir kâfirin eline düşmesinden kurtarmak söz konusu olduğunda, özel haldeki kadınların veya cünüp kişilerin Kur'ân-ı Kerîm'i ellerine almaları vacip olur.

Açıklama kısmı Kur'an âyetlerinden daha fazla olan tefsir kitaplarını da ellerine almaları caizdir, imam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre hayızlı veya lohusa olan kadınlar el sürmeden ezbere veya yüzünden Kur'ân-ı Kerîm'i okuyabilirler.9

İmam Mâlik bu durumdaki öğretici ve öğrencilerin Kur'ân-ı Kerîm'i tutmalarını da öğretme ve öğrenme zaruretine binaen caiz görmüştür, İbn Hazm ise, hayız ve loğusa olan kadınlarla cünüp olan kimselerin hem Kur'ân-ı Kerîm'i tutmalarının ve hem de okumalarının caiz olduğunu söylemiştir.10

Bu görüşler birlikte değerlendirildiğinde, Kur'an okumaya veya araştırma yapmaya ihtiyaç duyan kadınların, dinin asıl kaynağı olan Kur'an ile irtibatını kesmemek amacıyla hayız ve nifas hallerinde Kur'ân-ı Kerîm okumalarına ruhsat verilebilir.

6. Hayız veya nifas halindeki kadının mescide girmesi, orada beklemesi ve içinde itikâf yapması haramdır. Bu yasakla ilgili olarak Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"Mescidi hayızlı kadına ve cünüp kişiye helâl kılmam.”11

Ancak bu durumdaki kadınların ve cünüp kişilerin, etrafı kirletmeyeceklerinden emin olmaları şartıyla mescidin bir kapısından girip öbüründen çıkarak mescidin içinden geçmeleri caizdir. Bununla ilgili bir rivayette şöyle denmektedir:

Hz. Âişe (ra) naklediyor:

"Resûlullah (s.a.v), 'Bana, mescidden humrayı getir.'12 dedi. Ben de, 'Hayızlıyım.' deyince bana, 'Hayzın elinde değildir ki' diye cevap verdi.”13

7. Hayızlı veya nifaslı (lohusa) kadınla kocasının cinsel ilişkide bulunması ya da göbek ve diz arası kısımla oynaşması haramdır. Bu yasak Kur'ân-ı Kerîm'de de yer almaktadır:

"Aybaşı halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.”14

Bu yasak, kadının özel halinin sona erip gusletmesine kadar devam eder. Hanefîle'in bu konudaki görüşleri biraz farklıdır. Şöyle ki:

a) Âdet kanaması on günden önce kesilirse, kadın gusletmedikçe veya su bulamadığı için teyemmüm etmedikçe bu yasak devam eder. Ama gusletmez de üzerinden tam bir namaz vakti geçerse yasak sona erer. Çünkü bu durumda kadın, artık hükmen temizdir.

b) Kanama, kadının normal âdet süresinden önce, ama üç günden fazla bir sürede sona ererse, gusül yapsa bile, normal âdet süresi geçmedikçe yasak ortadan kalkmaz.

c) Kanama, on günlük sürenin dolmasından sonra kesilirse -kadın gusletmese bile- yasak artık sona ermiş olur.

8. Âdet halindeki kadını boşamak haramdır. Bu durumdaki boşama, sünnete uygun olmayan bid'at bir boşama şeklidir.15

Hz. Ömer (ra)'in oğlu Abdullah, karısını adetliyken boşadığında Hz. Ömer durumu Peygamber Efendimiz (asm)'e anlatınca Resûlullah bunu onaylamamış ve şöyle buyurmuştur:

"Ona, eşine dönmesini emret. Sonra (illa da boşayacaksa) eşini temizlik döneminde veya hamile iken boşasın.”16

Aynı toprakla birden fazla teyemmüm alınabilir.

Dipnotlar:

1. Cezîrî, Mezâhib, 1/128.
2. Ebu Davud, Taharet, 120.
3. Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmi, 1/619.
4. Müslim, Hayız, 14.
5. Buhârî, Hayız, 20; Müslim, Hayız, 67.
6. Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 1/217.
7. Vakıa 56/79.
8. Tirmizî, Taharet, 98; İbn Mâce, Taharet, 105.
9. Fethu'l-İnâye, 1/217.
10. İbn Hazm, el-Muhalli, 1/94.
11. Ebû Davud, Taharet, 94.
12. Humra, lif ve benzeri şeylerden yapılan avuç içi büyüklüğünde bir dokuma olup Şiîler, onun üzerine secde ederler.
13. Müslim, Hayız,11; Ebû Davud, Taharet, 104; Tirmizî, Taharet, 101; Nesâî, Hayız, 18.
14. Bakara 2/222.
15. Zühayli, el-Fıkhû'l-islâmi, 1/622-631.
16. Müslim, Talak, 1.

(Mehmet Keskin, Büyük Şafii İlmihali)-

43 Hayızlı ve nifas / lohusa hâlinde iken hangi ibadetleri yapabiliriz?

Hayız ve nifas hâlinde olan bir kadının, namaz kılması ve Kur'an okuması haramdır. Peygamber Efendimiz (asm) hayızlı, lohusa ve cünübün Kur’an okuması ile ilgili şöyle buyurmuştur;

“Hayızlı kadın ve cünüp olan kimse Kur’an’dan bir şey okuyamaz."(Tirmizi, Taharet, 98; İbni Mace, Taharet, ,105; Darakutni, Sünen, 1/117)

Ayrıca Hz. Ali (ra) de şöyle demiştir:

“Allah Resülünü cünüplüğün dışında Kur’an okumadan bir şey alıkoymazdı.” (Ebu Davud, Taharet, 90; Neseî, Taharet, 170; İbn Mace, Taharet, 105)

Dolayısıyla bu hadisler cünüp ile hayızlı Kur’an okuyamayağı hususunda önemli bir delildir.(Aynî, el-Binaye, 1/644)

Bu hadislerden hareketle İslam âlimlerinin çoğunluğu, hayızlı kadının Kur’an’dan, Kur’an okuma maksadıyla bir âyet bile okuyamacağını söylemişlerdir. Aynı zamanda bunlar bu hâlde iken Kur’an âyetlerini de yazamazlar. Bu konuda Tevrat, İncil ve Zebur da Kur’an gibidir.(İbn-i Abidin, Haşiyetu Reddi’l-Muhtar, 1/293)

Fatiha dua niyetiyle okunabilir. Ayrıca Kur’an'daki duaya benzeyen âyetler de Kur’an okuma niyetiyle değil de dua maksadıyla okunabilir. Mesela; "Rabbena atina fiddünya haseneten ve filahireti haseneten ve gına azabennar." gibi.

Aynı şekilde sevinçli bir haber duyan bir kimse “Elhamdülillah” diyebilir. Üzücü bir haber duyan da “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” diyebilir. (İbrahim Halebi, Halebi, Sağir, s.37-39; İbn-i Abidin, Haşiyetu Reddi’l-Muhtar, 1/293)

İmam Malik’e göre hayızlı kadın mazeretli olduğundan ve Kur’an okumaya da muhtaç olmasından dolayı cevaz vermiştir. Ancak hayız kanı kesildikten sonra, gusl etmeden önce okuyamaz. (Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/471)

Diğer yandan zikir çekebilir, dua edebilir. Bunlara bir mani yoktur. Hatta özel günlerindeki bir bayanın kıbleye doğru oturarak zaman zaman tesbih çekmesi, dua etmesi isabetli bir davranış olur; böylelikle âdet gördüğü günlerinde bu şekilde manen beslenmiş olur.

Hayızlı ve nifaslı kadınların veya cünüplerin, Kunut vesaire gibi çeşitli duaları okumalarında, tesbih ve tehlil kelimelerini söylemelerinde ve Hazret-i Peygambere salât ve selâm getirmelerinde hiçbir mahzur yoktur. Hayız ve nifaslı hâlde olanlar, Kur'an-ı Kerîm'i okuyamamakla beraber, onu dinleyebilirler.

Kur'an kursu öğretmenliği yapan bir kadın, hayız hâlinde öğretim işini yardımcısına yaptıracaktır. Yardımcısı yoksa Hanefî ulemasından Kerhî ve Tahavî'ye göre öğretimini devam ettirecektir. Kerhî: Öğretmen hanım hayız hâlinde kelime kelime, Tahavî ise, yarımşar âyet söylemekle öğretim yapılmasında 'beis yoktur' demişlerdir.

Netice itibariyle, İslam âlimlerinin çoğunluğu Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhebine göre hayızlı ve cünüp olan Kur’an âyetlerinden okuyamaz. (Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/471)

44 Adet gören kadın, sonradan namazı kaza etmiyorsa orucu neden kaza etsin?

Daha iyi anlaşılması için konuyu birkaç madde halinde arz edeceğiz.

1. Sözlük anlamı itibariyle “Kada / kaza” kelimesi birkaç manaya gelir:

a. Tamamlamak: Aşağıda mealleri verile ayetlerde geçen “Kada / kaza bu anlamda kullanılmıştır:

“Namaz tamamlandığı zaman yeryüzüne dağılın ve Allah’ın ikramından arayın / işinize-gücünüze bakın.”(Cuma, 62/10),

“Hac ibadetini tamamladığınızda,..”(Bakar, 2/200),

“Namazı tamamladıktan sonra, gerek ayakta durarak, gerek oturarak ve gerek yanlarınız üzerinde uzanarak hep Allah’ı zikredin.”(Nisa, 4/103).

b. Hüküm vermek: Aşağıdaki ayette geçen “Kada / kaza” kelimesi bu anlamda kullanılmıştır:

“Allah ve Resulü herhangi bir meselede hüküm verdikten sonra, hiçbir erkek veya kadın müminin, o konuda başka bir tercihte bulunma hakları yoktur.”(Ahzab, 33/36).

c. Karar vermek: Aşağıdaki ayette bu mana söz konusudur:

“O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. Bir şeyi yapmaya / yaratmaya karar verdiğinde, sadece ona 'Ol.' der, hemen oluverir.”(Bakara, 2/117).

d. Emretmek:  Aşağıdaki ayette geçen “kaza / kada” kelimesi bu anlamda kullanılmıştır. (bk. Rağıp, Mufredat, Kada maddesi):

“Rabbin şöyle emretti / buyurdu: Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye ve babaya güzel muamele edin.”(İsra, 17/23).

2.  “Kada / Kaza” kelimesinin ayetlerde daha bir çok farklı nüansa sahip olduğunu gösteren kullanım şekli vardır. Ancak, bütün anlamların ortak paydası: bir işi tamamlamak, bitirmek, hükme bağlamak, yerine getirmektir.

3. Terim olarak manası ise; borcunu ödemek, namazını kaza etmek şeklinde özetlenebilir. Diğer bir ifadeyle: “Kaza/kada”; yapılması gereken bir işi vakti geçtikten sonra yerine getirmektir. (bk. ed-Dürrü’l-muhtar, 676-679; el-Fukhu’l-İslamî, II/130).

4. Soruda sözü edilen hadisin mealini tekrar edip üzerinde durmakta fayda vardır:

“Muâze anlatıyor: Aişe’ye sordum, dedim ki “Neden adetli kadın orucu kaza ediyor da namazı kaza etmiyor?” “Sen Harûriyye misin?” dedi. “Hayır, Harûriyye değilim, ama soru soruyorum.” deyince şöyle dedi: “Bizim başımıza bu olay gelince orucu kaza etmemiz emredilirdi, ama namazı kaza etmemiz emredilmezdi.” (Müslim, Hayız, 69; Ebu Davud, Taharet, 104; Nesaî, Siyam, 64).

Bu hadisin açıklamasını da şöyle birkaç maddede arzedeceğiz:

- Hz. Aişe (r.anha)’nin “Sen Harûriyye misin?” diye soran kişiye çıkışmasının sebebi şudur: Hz. Ali (ra)’ye karşı birleşen Hariciler, ilk toplandığı yer olan “Heravra”’ya nispeten Haruriyye adını almışlardır. Bunlardan bir grup, kadının aybaşı halinde kılmadığı namazlarını  kaza etmesinin vacip olduğunu söylüyorlardı. İşte Hz. Aişe (r.anha), soruda; “Neden adetli kadın orucu kaza ediyor da namazı kaza etmiyor?” sözünü duyunca, sinirlenmiş ve “Sen Harûriyye misin?” diyerek çıkışmıştı. Çünkü, Haruriyyelerin bu görüşü, bütün Müslümanların düşüncelerine / onların icmaına terstir.(bk. Nevevî, ilgili hadisin şerhi).

- Hadiste geçen “Bizim başımıza bu olay gelince orucu tutmamız emredilirdi, ama namazı kılmamız emredilmezdi.” mealindeki ifadenin anlamı şudur: Hz. Peygamber (a.s.m) kendisinin aybaşı halinde namaz kılmadığını bildiği halde, ona daha sonra namazını kaza etmesini emretmemiştir. Eğer namazın kazası olsaydı, mutlaka onu emrederdi.(Nevevî, a.g.e).

- Bu açıklamadan; İmam Nevevînin “kaza / kada” kelimesini bizim bildiğimiz anlamda kullandığını ve bu anlayışın bütün Müslümanlara ait olduğuna inandığını anlayabiliriz.

- İmam Nevevî, söz konusu hadisi açıklarken şu görüşlere yer vermiştir:

"Bütün Müslümanlar, aybaşı ve loğusa  halinde olan bir kadına namaz ve orucun farz olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Yine, bütün Müslümanlar,  bu durumdaki kadınların temizlendikten sonra da namazlarını kaza etmekle yükümlü olmadıklarında ittifak etmişlerdir."

"Keza, bu durumdaki kadınların -temizlendikten sonra- oruçlarını kaza etmekle yükümlü oldukları hususunda da ittifak etmişlerdir."

"Namaz ile oruç arasındaki fark şundan kaynaklanıyor: Oruç yılda bir defa farz olmaktadır. Namaz ise her gün beş defa kılınması gereken bir farzdır. Namazın kazasından –özel hallerinde olan- kadınların muaf tutulması, Allah’ın onlara bir lütfudur, kolaylığı esas alan bir din olarak İslam’ın bir toleransıdır." (Nevevî, söz konusu hadisin şerhi).

- Dört mezhebe bağlı İslam alimlerinin İmam Nevevî’nin görüşünü nasıl paylaştığını ve kaza kavramını –İbn Teymiye gibi değil- bizim anladığımız gibi anladıklarını görmek için bk. el-Fıkhu’l-İslamî, I/467-470; II/129-145; Cezerî, el-Fıkhu Ala’l-Mezahibi’l-arbaa, 491-496.

- İbn Teymiye müthiş zekâlı bir ilim adamıdır. Fakat, bazı konularda cumhura muhalefet ettiği bilinmektedir. Bu konu da onlardan biridir.

- “Ümmetim dalalet / yanlışta birleşmez.” hadis-i şerifinin ifadesi gereğince, cumhur-u ulemanın görüşü, fertlerin görüşünden daha isabetlidir.  İnsanları dar sokaklara sokanlar bilmeden yanlışa hizmet ediyorlar.

Bu açıklamalara göre İslam’ın emri şudur:

"Kadınlar âdet halindeyken kılmadıkları namazları daha sonra kaza etmezler, ancak tutmadıkları oruçlarını daha sonra kaza ederler."

45 Kadının peruk kullanması, saçını kesmesi ve boyaması helal midir?

Cenab-ı Hak her insanı ayrı bir güzellikte yaratmıştır. Birlik mührünün açıkça okunduğu insan simasındaki güzellik, fıtri ve tabii olanıdır. Bunu muhafaza etmek, sahip olduğu özellik ve güzelliklere şükredip, Allah'ın ihsan ettiği kadarına razı olmak kulluğun bir işaretidir.

Bunun için hayati ve zaruri bir maslahat yoksa, vücutta bulunan mevcut durumu değiştirme yoluna gitmemek lazımdır. Bir zaruret yokken insan bedeni üzerinde yapılan değişiklikleri şiddetle yasaklayan Peygamberimiz (a.s.m.), "başına ilave saç takana, cildine dövme yapana ve yaptırana, güzelleştirmek maksadıyla dişini inceltip seyrekleştirene, kaş ve kirpiklerini yolan kadınlara", Allah'ın yarattıklarını değiştirdikleri için, ilahi rahmetten uzak kalmış olacaklarını bildirmiş Ve ikazda bulunmuştur.(1)

Fıkıh alimleri bu hadisten hareket ederek yüzünde sakal ve bıyık biten kadının onları gidermesinin caiz olacağını; ancak kaşları inceltmenin, tabii şeklinden çıkarmanın, kirpikleri düzeltmenin veya takma kirpik kullanmanın caiz olmadığını belirtirler. Çünkü diş, kaş ve kirpik birer aza mesabesindedir. Aslında olmayıp sonradan biten yüzdeki kıllar ise bu sınıfa girmediğinden, kadının bunları gidermesinde bir mahzur görülmemektedir.

Aynı şekilde insan saçından yapılmış olan peruk takmak da sünnette yasaklanan şeyler arasında bulunmaktadır. Ancak kadınların hayvan tüy ve kılından, bitkiden veya suni malzemelerden bir şey eklemelerinin, bunlardan yapılmış peruğu kullanmanın caiz olabileceği kaynaklarda belirtilir.(2)

Fakat, kadının başına taktığı bu çeşit şeyleri ancak kocası ve kendisine nikâhı düşmeyen yakın erkek akrabaları yanında takabilir. Onun dışında yabancıların içinde hangi maddeden yapılmış olursa olsun peruk kullanması caiz olmaz.

Kadının saçını kesip kesmeyeceği hususunda da yapılan işin ve taşınan niyetin mahiyetine göre hüküm farklılık arz eder. Saç kadının süsü ve tabii ziynetidir. Kadını erkekten ayıran mühim bir unsurdur. Bu itibarla kadın saçıyla bir bütünlük meydana getirir. Bundan dolayı saçını mazeretsiz olarak kesip kısaltan kadın erkeğe benzemiş olur. Nitekim, gerek kılık kıyafeti, gerekse tavır, hareket ve yaşayışıyla erkeğe benzeyen kadınları veya kadına benzemek için özenen erkekleri Peygamber Efendimiz (a.s.m.) iyi karşılamamış, bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Allah, kadınlardan erkeğe benzemeye özenenleri ve erkeklerden de kadınlara benzemeye çalışanları rahmetinden uzak kılsın." (3)

Ancak bir özürden veya hastalıktan dolayı saçını kesen ve kısaltanın durumu elbette ki değişiktir. Bakımında, kurutmasında zorluk çeker, erkeğe benzeme gibi bir niyet taşımazsa, kadının kulak yumuşağına kadar saçını kısaltmasında bir mahzur yoktur.(4)

Zaten tesettür icabı, kadının saçını kocasından, baba ve kardeşi gibi yakın akrabalarından başkası görmemektedir. Böylece başkalarına saçını göstermekten doğan mahzur da ortadan kalkmış olur.

Saç ve sakal boyamasına gelince; şimdi olduğu gibi, Peygamberimizin zamanında Yahudi ve Hristiyan ihtiyarları beyazlaşan saç ve sakallarını boyamazlardı. Bunu hoş karşılamayan Peygamber Efendimiz,

"Şüphesiz, Yahudi ve Hristiyanlar saç boyamazlar. Siz onlara muhalefet ediniz." buyurmuştur.(5)

Saç ve sakalı boyamanın sünnet olan şekli, kına ve kırmızı siyah karışımı (çivit otu gibi) nebati boyalarla boyamaktır. Peygamberimizin bu husustaki sözleri emir değil, teşvik ve tavsiye şeklinde telakki edilmişti. Pek çok İslam ulemasına göre saçı siyaha boyamak mekruh görülmüştür.(6) Bu meselede kadınlar için bir sınırlama yoktur. Onlara her türlü süslenme meşrudur.

Dipnotlar:

1. Nesei, Zinet: 22,73; Müslim, Libas: 119-120;
2. el-Feteva'l-Hindiyye, 5: 358.
3. Ebû Davud, Libas: 31.
4. el-Feteva'l-Hindiyye, 5: 358.
5. Müslim, Libas: 80.
6. Ayni. Umdetü'l-Kari, 22: 50-51.

46 Panik atak durumunda neler yapılmalı ve hangi duaları okumalıdır?

Panik atak, ani kaygı ve endişelerden oluşmaktadır. Bu durum fiziksel bir rahatsızlıktan ziyade, tamamen psikolojik bir durumdur. Bunun tedavisi için öncelikle uzman ve dindar bir psikoloğa gitmenizi ve onun tavsiyelerine göre hareket etmenizi tavsiye ederiz.

Ayrıca Peygamberimiz bu gibi durumlarda dua edilmesini tavsiye etmektedir.

Şimdi bu hususta Efendimiz (s.a.v) ve ashabının okuduğu dualardan örnekler takdim etmek istiyoruz.

1. Eve girerken, evden çıkarken, bir mekana girip çıkarken Euzü - besmele çekmek.

2. Uyumak için yatağa girince:

Resul-i Ekrem Efendimizin yatağa girdiği zaman okuduğu çeşitli dualar vardır. Bu konuda Büreyde (r.a)’den nakledilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (s.a.v), şu duayı tavsiye buyurmuştur:

“Ey yedi kat semânın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi! Bütün bu mahlukâtının şerrine karşı, beni himâye et! Et ki, hiç birisi, üzerime âniden saldırmàsın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir, senden başka ilah da yoktur; ilah olarak sâdece sen varsın.” (Tirmizi, Daavât, 96, (3518).)

3. Helaya girerken: “Rasülullah (s.a.v) kazâyı hâcet için helâya girdiği zaman şu duayı okurdu:

“Allahümme inni euzü bike mine'lhubsi ve'l-habais. (Allahım, pislikten ve (cin ve şeytan gibi) kötü yaratıklardan sana sığınırım.”(Buhâri, Vüdu, 9)

4. Tekbir, tesbih, tahmid:

Namaz tesbihatı, camide ve namaz kıldığımız herhangi bir yerde yapılabileceği gibi, yolda-sokakta yürürken, araç kullanırken; yatakta ve uyumadan önce de yapılabilir. Kur'an-ı Kerim'de de bu konuya işaretle; “Onlar, ayakta iken, otururken, yanları üzere yatarlarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler...” (Al-i İmran, 3/191.) buyurulmaktadır. Tesbihat, hiçbir vakit terk edilmemeli ve nerede olursa olsun mutlaka yapılmalıdır.

5. "Lâ ilâhe illallâhu vahdehu la-şerike leh" demek

Bu da yine, dua makamındaki namaz tesbihatından birisidir.

Peygamber Efendimiz, Ebu Hureyre (r.a)’den nakledilen hadisi şerifte, şöyle buyurmaktadır:

“Her kim: ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehu la-şerike leh, lehü'l mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadir.’ duasını, bir günde yüz kere söylerse, kendisine on köle âzat etmiş gibi sevàp verilir, ayrıca lehine yüz sevab yazılır ve yüz günahı da silinir. Bu, ayrıca üç gün akşama kadar onu şeytana karşı muhafaza eder. (Buhâri, Daavât, 54)

6. İhlas suresi okumak.

7. Muavvizeteyen (Nas ve Felak sureleri):

Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Felak ve Nas Surelerini okuduğu, ashabına ve bizzat Hz. Aişe validemize de okumayı tavsiye ettiği bildirilmektedir.

Hz. Âişe (r.a)’den rivayet edilen bir hadis şöyledir: “Hz. Peygamber (s.a.v) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn'i ve Kul hüvallahu ahad'i okur, ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı bana emrederdi.”(Buhari, Fezâilü'l-Kur'ân, 14)

İlave bilgi için tıklayınız:

Müminin Ölüme Bakışı Nasıl Olmalıdır? Cevabı okumak için tıklayınız...

 

Cesaretin Kaynağı Nedir? Cevabı okumak için tıklayınız...

47 Çocuk kaç yaşında sütten kesilmelidir? Üç aylarda çocuk sütten kesilebilir mi?

Çocuğun kaç yıl süt emme hakkı olduğu, hangi şartlarda sütten kesilebileceği Kur'ân-ı Kerim'de açıkça ifade edilmektedir. Bu konudaki âyetlerin meâlleri şöyle:

"Anneler, çocuklarını iki tam yıl boyunca emzirirler; bu hüküm, emzirmeyi tamamlamak isteyenler içindir. Annelerin yiyeceği ve giyeceği, babanın gücüne göre ve örf ve âdete uygun şekilde baba üzerine bir borçtur. Kimse gücünden fazlasıyla mükellef tutulmaz. Ne bir anne çocuğu sebebiyle, ne de bir baba çocuğu sebebiyle üzerine düşenden fazlasıyla mükellef tutulup da zarara sokulmasın. Babanın ölümü ile, ona vâris olan kimse de, babanın bu husustaki vazifesiyle mükelleftir. Eğer anne ile baba aralarında istişare ederek karşılıklı rızâ ile çocuğu iki seneden önce sütten kesmek isterlerse, onlara bir günah yoktur. Eğer çocuğunuzu süt anneye emzirtmek isterseniz, emzirme ücretini örfe uygun şekilde verdiğiniz takdirde, üzerinize bir günah yoktur. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah bütün yaptıklarınızı hakkıyla görür." 1

"Biz insana, anne ve babasına iyilik etmesini emrettik. Annesi onu zaaftan zaafa düşerek taşıdı. Sütten kesilmesi de iki yıl sürdü. Bana, annene ve babana şükret; dönüşün ancak Banadır, dedik." 2

Bu iki âyeti delil olarak içtihadlarına esas kabul eden İmam-ı Âzam hariç Hanefi mezhebi; Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebi âlimleri çocuğun süt emme hakkının iki yıl olduğu görüşünde görüşbirliği içindedirler. İmam-ı Âzam da içtihadına şu âyet-i kerimeyi delil olarak zikreder:

"İnsana Biz, anne ve babasına iyilik etmeyi emrettik. Annesi onu zahmetle taşıdı, zahmetle doğurdu. Onun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihâyet olgunluğa erişip kırk yaşına vardığında, 'Yâ Rabbi!' diye duâ etti. 'Bana, anneme ve babama bağışladığın nimetlerin şükrünü edâ etmeye ve râzı olacağın güzel işler yapmaya beni muvaffak et. Neslimden gelenleri de sâlih kimseler kıl. Ben Sana yönelerek günahlarımdan tövbe ettim; ve ben Sana teslim olanlardanım.' " 3

Âyet-i kerimelerde kız erkek ayırımı olmadığı gibi, kız çocuklarını altı aydan sonra emzirmeme hususunda bir kayıt bulunmuyor. Hatta bu süre otuz aya kadar çıkabilmektedir. Bu çocuğun hakkıdır, ancak anne-baba iki yıl dolmadan çocuğun süte ihtiyacının olmadığına, normal gıdalarla beslendiği için sütten kesilmesi kanaatine varırlarsa, bundan dolayı kendilerine bir günah olmadığı âyette açıkça ifade edilmektedir. Uygulama da ise, genellikle kız olsun, erkek olsun iki yıl süreyle emzirilmemektedir. Çünkü bebek ek gıdalarla beslendiğinde anne sütüne ihtiyacı kalmamaktadır. Bazı ailelerde ise çocuk üç yaşına kadar da emebilmektedir. Bu meselede İmam-ı Şâfiî, Kur'ân'da sınırı belirtildiği gibi iki yıldan fazla bebeğin emzirilmemesi gerektiğini belirtirken, çocuk kendi kendine yemeğini yiyinceye kadar emebileceği görüşünü ifade eden âlimler de bulunmaktadır. 4

Bunun için mümkünse, gerek kız, gerekse erkek İmam-ı Âzam'ın içtihadına göre otuz ayı geçirmemeli. Ancak çocuğun beslenme problemi varsa, uzatılmasında da bir mahzur bulunmamaktadır.

Üç aylar içerisinde çocuğun sütten kesilmesinin bir mahzuru bulunmamaktadır.

Kaynaklar:

1 Bakara Sûresi, 233.
2 Lokman Sûresi, 14.
3 Ahkaf Sûresi, 15.
4 İbni Arabî, Ahkâmü'l-Kur'ân, 1: 202.

48 Hayızlı bir kadın kırkı çıkmamış bebeği ve lohusa kadını ziyaret edebilir mi?

Bahsedilen durum hurafeden ibarettir. Hayızlı iken bir bayan yeni doğmuş bebeği de annesini de ziyaret edebilir. Bunda hiç bir sakınca yoktur.

49 Adetliyken (hayız halinde) bir hanım hangi duaları okuyabilir?

Fatiha dua niyetiyle okunabilir. Ayrıca Kur’an'daki duaya benzeyen ayetler de Kur’an okuma niyetiyle değil de dua maksadıyla okunabilir. Mesela; "Rabbena atina fiddünya haseneten ve filahireti haseneten ve gına azabennar." gibi.

Aynı şekilde sevinçli bir haber duyan bir kimse “Elhamdülillah!..” diyebilir. Üzücü bir haber duyan da “İnna lillah ve inna ileyhi raciun.” diyebilir. (İbrahim Halebi, Halebi, Sağir, s.37-39; İbn-i Abidin, Haşiyetu Reddi’l-Muhtar, 1/293)

İmam Malik’e göre hayızlı kadın mazeretli olduğundan ve Kur’an okumaya da muhtac olmasından dolayı cevaz vermiştir. Ancak hayız kanı kesildikten sonra gusl etmeden önce okuyamaz. (Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/471)

Diğer yandan zikir çekebilir, dua edebilir; bunlara bir mani yoktur. Hatta özel günlerindeki bir bayanın kıbleye doğru oturarak zaman zaman tesbih çekmesi, dua etmesi isabetli bir davranış olur. Böylelikle adet gördüğü günlerinde bu şekilde manen beslenmiş olur.

Hayızlı ve nifaslı kadınların veya cünüplerin kunut vs. gibi çeşitli duaları okumalarında, tesbih ve tehlil kelimelerini söylemelerinde ve Hazret-i Peygamber (asm)'e salât ve selâm getirmelerinde hiçbir mahzur yoktur. Hayız ve nifaslı halde olanlar, Kur'an-ı Kerîm'i okuyamamakla beraber, onu dinleyebilirler.

Hayızlı olanlara dua konusunda bir sınırlama getirilmemiştir, her türlü duayı okuyabilirler.

50 Kılların kökünün yakılması ve bir daha çıkmaması için lazer ile epilasyon yapılması günah mı?

Elmalı Hamdi Yazır Nisa Suresi Ayet 118-119'un tefsiri:

"Allah o şeytana lanet etti. Ve o da: "Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını değiştirecekler." dedi. Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyana uğramış olur."

Öyle bir inatçı şeytan ki Allah onu lanetlemiş, hayır ile ilgisini kesip kendinden uzaklaştırmıştır. O da Allah'a yemin ederek demiştir ki elbette ben senin kullarından muayyen, mukadder bir nasib alacağım ve elbette onları haktan şaşırtıp saptıracağım, ve elbette onları kuruntulara düşüreceğim, yani dipsiz emeller, boş ümitler, yalan sevdalar, batıl düşünceler, idealler, umumcamalarla imrendireceğim, ve elbet onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını doğrayacaklar, bu şekilde Allah'ın helal kıldığını haram kılacaklar.

Araplar bir dişi deve beş defa doğurur ve beşincisi erkek olursa kulağını dilerler ve artık ondan faydalanmayı haram sayarlardı. Bazı tefsirciler de demişlerdir ki, putlara ibadet için kurbanlık nişanesi olmak üzere hayvanların kulaklarını keserler ve bu, bir küfür iken ibadet zannederlerdi.

Ve muhakkak emredeceğim de Allah'ın hilkatini değiştirecekler.

Yaratılışın şeklini veya sıfatını değiştirerek durumunu başka şekle sokacaklar, fıtratının kemaline götürecek yerde bozacaklar, çığırından çıkaracaklar.

Tefsirlerde gelen misallere bakarak kadını erkek, erkeği kadın yapmaya çalışacaklar; kadın yerine erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar; bıyıklarını sakallarını yolacaklar, yüzlerini boyayacaklar, kılıklarını değiştirecekler; kulak; burun kesip göz çıkaracaklar, erkekleri iğdiş edip hadım ağası yapacaklar, uzuvlarını yaratılış görevlerinin dışında kullanacaklar; nikâh yerine zina edecekler, temizi bırakıp pisliklere koşacaklar, menfaati bırakıp zararı seçecekler, ciddilikleri atıp eğlenceye heves edecekler, vazifeden kaçıp oyuna gidecekler; doğruluğu budalalık, eğriliği hüner sayacaklar; helâla haram, harama helâl, iyiye kötü, kötüye iyi diyecekler; hayır yerine şer işleyecekler, imar edilmesi gerekeni yıkıp, yıkılması gerekeni imar edecekler; kanun-ı ıstıfa (seçme kanunu)yı kötüye kullanmak sûretiyle yaratılışın zıddına alışkanlıklar edinecekler, yaratılış kanunu zıddına işler yapacaklar, ruhlarının yaratılışındaki selamet ve saflıklarını bozacaklar, hak kanunu

"Allah'ın, insanları, kendisine göre yarattığı fıtratı" (Rûm, 30/30)

olan kuvvetli dini, doğru yolu, Hakk'a tapmayı bırakacaklar; yaratılanı Yaratıcı yerine koyacaklar, tevhidden çıkacaklar, batıl dinler ve fikirler arkasında koşacaklar, şuna buna tapınacaklar, şeytanlık peşinde dolaşacaklar,

"Allah'ın yaratmasının değiştirilemez." (Rûm, 30/30)

olduğunu bilmeyecekler, bilseler bile tanımayacaklar.

O inatçı melun şeytan lanetlenince Allah'a karşı bu beş sözü haliyle veya sözlü olarak yemin ile söyledi! Bu şekilde Allah'ın kullarına musallat olarak onlardan belli bir hisse almaya karar verdi ki, işte şirkin başı ve sapıklığın kaynağı budur. Kâinat içinde insanlara düşman olan ve insanların kalbine nüfuz ederek onları hak ve hayırdan şaşırtan melun bir geçici kuvvet vardır ki, Allah'ın emrine ilk isyan eden ve insanların aklını şaşırtan odur. Ve o inatçı şeytan Allah'ın lanetini ve bu sözleri söylemek kötülüğünü üzerinde toplayan böyle bir melundur. Ve müşrikler dişiye tapmakla veya dişi durumuna düşmekle böyle bir şeytana tapmış olmaktan başka bir şey yapmazlar. Halbuki, Allah'ı bırakıp da şeytanı veliyyü'l-emr (amir) edinenler, Allah'ın emrini dinlemeyip şeytana itaat edenler, artık çok açık bir şekilde zarar ederler. Zira şeytan onlara devamlı vaadlerde bulunur, arzular verir, ağızlarının suyunu akıtır, fakat o melun şeytan onlara gururdan başka bir şey vaad etmez.

(İbn Mes'ûd)'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

"Dövme yapan ve yaptıran -Muhammed'in rivayetine göre- saç ekle­yen, -Osman'ın rivayetine göre- Yüzün kılını yolduran -Her ikisinin ri­vayetine göre- güzellik için dişlerini törpülettiren, Allah Azze ve Celle'nin yarattığı şeyi değiştiren kadınlara Allah lanet etsin."

(Mütenemmisa: "Yüzünün kılını yolduran kadındır. Ulema bundan maksadın kaşı aldıran olduğunu söylerler. Yüzünün kılını yolan kadınla­ra da Vamisa denilir.)

Bu haber, Beni Esad kabilesinden Ümmü Ya'kup denilen bir kadına (Osman, Kur'an okuyan bir kadın, dedi) ulaştı. Kadın Abdullah'a geldi ve "senin, döğme yapan ve döğme yaptıran -Muhammed'in rivayetine göre, saç ekleyen,- Osman'ın rivayetine göre, yüzünün kılını yolduran, -Her ikisinin rivayetine göre, dişlerini torpilleten - Osman, güzellik için dişle­rini torpilleten, dedi. - Allah'ın yarattığı şeyi değiştiren kadınlara lanet et­tiğini duydum." dedi. Abdullah:

"Rasûlullah'ın lanet ettiği kişiye, ben niçin lanet etmeyecekmişim? Üstelik bu Allah'ın kitabında da var.”

Kadın:

"Ben Kur'anın iki kapağı arasına (Kur'an'ın tamamını) okudum, öyle bir şey bulamadım."

Abdullah:

"Vallahi, eğer sen Kur'anı okusaydın onu bulurdun." dedi. Sora da;

"Rasûl size ne getirdi ise onu alın, sizi neden nehyetti ise de derhal vazgeçin"(1) ayetini okudu.

Kadın:

"Ben bunların bir kısmını senin hanımında da görüyorum."

Abdullah:

"Gir (eve) bak."

Kadın eve girdi, sonra çıktı.

Abdullah:

"Ne gördün?"

Osman'ın rivayetine göre - Kadın:

" Bir şey görmedim." dedi.

Abdullah;

"Eğer öyle (dediğin gibi) olsaydı o bizimle beraber olmazdı (onu terkederdim.)"(2) dedi.(3)

İlave bilgi için tıklayınız:

Lazer ile epilasyon caiz mi?

Dipnotlar:

(1) Haşr, 7.
(2) Buharı, Libas 82: Müslim, Libas 120: Nesaî, Zinet 23, 24: Tirmizî Edep 33: İbn Mace Nikah 52.
(3) Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/239-241.

51 Gelinlik giymek caiz midir? Nikah merasiminde gelinlik giyilebilir mi? Gelinlik tesettüre aykırı düşer mi? Tesettüre uygun gelinliğin yabancı erkeklerin görmesinde bir mahzur var mıdır?

Müslüman kadının nasıl örtüneceği, namahrem erkeklerin yanına veya sokağa çıktığı zaman nasıl bir örtü takınabileceği Kur'an-ı Kerim'de açıkça bildirildiği gibi; hadis-i şeriflerde, sahabe hanımların tatbikatlarında belirtilmiş, gösterilmiştir. Bilineni bir tekrardan öte, bir tespit bakımından bu husustaki ayetlerin mealini verelim:

“Ey Peygamber, hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine cilbab (örtü) almalarını söyle. Bu onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar. Bununla beraber Allah bağışlar ve merhamet eder.”(1)

Bu ayetle birlikte, 

“İslam'dan önceki Cahiliye kadınlarının yaptığı gibi süslerinizi göstererek ve görünmek için dışarı çıkmayın.”(2) 

Nur Suresinin 31. ayet-i kerimesindeki, “kendiliğinden görünenleri müstesna, süslerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerinden iyice bağlasınlar” ifadeleri mü'min kadınların nasıl giyineceklerinin birer ölçüsüdür.

İlk ayette geçen “cilbab” kelimesini, müfessirler, "vücudu baştan aşağı örten dış kisve, elbisenin üzerinden giyilen dış kıyafet" olarak açıklarlar.(3)

Dikkat edileceği gibi, Ahzap Suresinin 59. ayetinde kadınların mahrem yerlerini örten elbisenin dışında bir de sokağa çıkarken ayrıca giyecekleri bir örtünün giyilmesinin gerektiği ifade edilmektedir. Gerçek manada tesettür ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Yoksa, ev içinde kadının mahremleri arasında giydiği elbise ile dışarı çıkması, Kur'an'ın istediği şekilde bir tesettür değildir. Bu örtünün adı ne olursa olsun, esas olan bedeni bütünüyle örten bir dış örtü olmasıdır.

Zaten sahabe hanımların, ayet iner inmez nasıl örtündükleri de bu şekle müşahhas bir misal olmaktadır. Peygamberimizin bahtiyar hanımlarından Ümmü Seleme Hazretleri, bu ayet nazil olduktan sonra Ensar kadınlarının "üzerlerine siyah örtüler alarak, başları üzerinde kuşlar varmışçasına tam bir edep ve sükunet içinde" dışarı çıktıklarını söylemektedir.

Ayet-i kerimenin sonunda “Allah bağışlar ve merhamet eder.” denmektedir. Bu bağışlama, kadınların bu ayet inmeden önceki cahiliye âdeti üzerine giyiniş şeklini içine almaktadır.

Mü'min hanımların, ince dokunmuş, altlarını belli edecek şekilde elbise giymeleri de tesettüre aykırı bir giyim şeklidir. Bir seferinde Beni Temim kabilesinden bir grup kadın Hz. Aişe'nin yanına gelirler. Üzerlerinde ince elbiseler vardır. Bu durumu gören Hz. Aişe, “Nur Suresine inanan mü'min bir kadın, bu şekilde giyinemez.” diye hatırlatmada bulunur.(4)

Gelinlik giymeye gelince, herkesin bildiği gibi gelinlik; manto, elbise, pardesü gibi içeride ve dışarıda giyilen alışılmış kıyafetlerden değildir. Belli bir zamanda giyilmek üzere özel olarak hazırlanmış bir kıyafettir. Maksat, gelini daha cazip hâle getirmektir.

Gelinin vücut hatlarını örtmeyecek kadar şeffaf, başı, kolları ve diğer yerlerini kapatmayacak ölçüde dikilmiş gelinliklerin tesettür yerine geçmeyeceği açıktır. Kadın ve erkeklerin karışık olarak bulundukları nikâh salonlarında ve düğün merasimlerinde dinen bu tarz gelinliklerin giyilemeyeceği bellidir.

Ancak böyle gelinliklerin sırf hanımlar arasında yapılan merasimlerde, erkeklerin bulunmaması şartıyla giyilmesi caiz olabilir. Buna rağmen bu meselede hassas olan kimselerin böylesine tesettür ölçüsünden uzak gelinlikleri giymemeleri uygun olur.

Gelinlik giymekte arzulu olanlar tesettürü yerine getiren gelinlikler giymek şartıyla merasimlerde ve törenlerde bulunurlar. Dini hassasiyet taşıyan aileler zaten bugün düğün merasimlerinde de kadın ve erkeklere farklı salonlarda ağırladıklarından, muhtemel mahzurlar da böylece ortadan kalkmış bulunmaktadır.

Kaynaklar:

1 Ahzab Suresi, 59.
2 Ahzab Suresi, 33.
3 Hak Dini Kur'an Dili, 6: 3927.
4 Tefsir-i Kurtubi, 14: 244.

(bk. Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)

52 Âdet ve lohusalık dışında gelen kan guslü gerektirir mi?

Bulûğ çağına eren bir kadında normalde her ay, aybaşı kanı görülür. Hanefî mezhebine göre, hayız müddetinin en azı üç gün, en fazlası on gündür. [Şafiî'de azı bir gün bir gece, en fazla on beş gündür.] Zaten birçok kadında bu müddet bellidir. Bazılarında dört, bazılarında yedi, sekiz gün olur. Ama üç günden az veya on günden fazla devam eden kan, hayız kanı değildir. Buna istihâze denilmektedir ki, bir hastalıktan dolayı gelen akıntıdır.

Aybaşı müddeti on günü geçen kadın temizlenir, namazını kılar ve orucunu tutar. Çünkü istihâze kanının gelmesi ayrıca guslü gerektirmez, namaz kılmaya mâni olmaz. Bu durum özürlü kimsenin durumu gibidir. Devamlı burnu kanayan, idrarını tutamayan ve yarasından devamlı kan ve irin akan kimse özürlüdür. Bu özrün dinî bir özür sayılması için bir namaz vakti devam etmesi, abdest alıp namaz kılacak kadar bir fırsatın bulunmaması, ayrıca her namaz vakti içinde en az bir defa görülmesi gerekir.

Aybaşı hâlinin dışında kan ve benzeri akıntısı olan kimse özürlü sayılır. Eğer bu hâl yukarıda saydığımız şartlara uyuyorsa, her vakit için abdest alır, o vaktin namazını ve istediği kadar başka namazı da kılabilir.

Özürlü bulunması, kadının namazını ve diğer ibadetlerini terk etmeyi gerektirmez. Devamlı idrarı gelen, burnu kanayan ve vücudunun bir yerinden devamlı kan ve benzeri akıntı gelen kimse abdest alır, o akıntı devam ettiği halde namazını kılar.

(bk. Mehmet PAKSU, Kadın, Aile, Hayat, Nesil Yayınları)

53 Kadının eşinden izinsiz dini sohbetlere gitmek için dışarı çıkması ve kocasının malından izinsiz sadaka vermesi caiz midir?..

Cevap 1:

Erkek, hanımının dışarı çıkmasına izin vermediğinde, hanımını kendisinin eğitmesi ve babasının evine götürmesi gerekir. Bunlar kadının hakkıdır. Koca bu haklara engel olamaz. Ama bu hakları mümkün mertebe aile içinde huzursuzluk çıkarmadan almaya çalışmak gerekir.

Kadın efendisinden izinsiz bir yere gitmemeli, gitmek zarureti hasıl olduğunda efendisini haberdar ederek rızasını almalıdır. Aynı zamanda gittiği yerden geç kalmayarak evine erken dönmelidir.

Kadınların zaruri ihtiyaçlarını dışarıdan temin etmeleri ve gereken meşru yerlere gitmeleri için evinden çıkmaya yetki ve selâhiyeti vardır. Fakat bu yetkilerin bazıları hariç diğerlerinden kocasının izin ve rızasının olması şarttır.

Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'inde buyuruyor ki:

(Ey Peygamberin hanımları, dolayısıyla mü'minlerin hanımları) «(Vakar ile) evlerinizde oturun. Evvelki câhiliyet (devri kadınlarının kırıla döküle, süslerini, göstere göstere) yürüyüşü gibi yürümeyin.» (1)

Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm):

«(Ey kadınlar), ihtiyaçlarınızı karşılayan olmadığı zaman, Allah Teâla size ihtiyacınızı temin etmeniz için (evlerinizden) çıkmanıza izin vermiştir.»(2) buyurmuşlardır.

Yukarıdaki âyet ve hadis-i şerif gereğince, Müslüman kadının maddi ve manevi ihtiyaçlarını temin edecek, karşılayacak mahremi olan bir kimse olmaması veya bunların alâkasızlığı halinde, kadın elbetteki tesettür dahilinde meşru imkânlarla evinden çıkarak ihtiyaçlarını temin edebilir. Kocası bulunan kadın ise efendisinden izinsiz evinden çıkmaz ve bir tarafa gidemez.

Bir kadının efendisinden izinsiz bir yere gitmesi, izinli de olsa gittiği yerden geç gelmesi erkeğine ağırlık ve nefret verir. Bu işin birkaç defası koca tarafından muaf tutulursa da çok kere af edilmeyerek geçimsizliğe yol açar. Hele koca tarafından ihtar edildiği hâlde kadının dinlemeyerek gitmesi, efendisine karşı saygısız ve itaatsizliğinden dolayı da bütün bütüne huzursuzluğa sebep olur. Böyle olan kadınlar hakkında Peygamber Efendimiz (asm) buyurmuşlardır:

«Hangi kadın, kocasının izni olmaksızın evinden çıkarsa, evine dönünceye, yahut kocası kendisinden razı oluncaya kadar Allah Teâlâ'nın gazabı içinde kalmış olur.»(3)

îbni Ömer (R.A.)'den mervi bir hadis-i şerifte de:

«Kocanın karısı üzerindeki hakkı : (Kocasından izinsiz evden çıkmamasıdır. Eğer çıkarsa, kocası zâlim ve âsi bir kimse olsa dahi, eve dönünceye yahut tövbe edinceye kadar Cenabı Allah ve gazap melekleri ona lanet ederler).»(4)

buyrulmuştur.  Nimetü'l-İslâm kitabında: "(Bir kadın kocasından izinsiz yabancıları ziyarete, düğün ve derneklere gidemez, hatta ziyaret gününün haricinde ebeveyninin bile velimesine kocasından izinsiz gidemez. Kadın ebe veya gâsile (ölü yıkayıcı) olsa dahi kocasından izinsiz gidemez. (Velev ki para almaması lâzım gelse bile)" diye mezkurdur. (5)

İşte onun için her kadın idrak ve anlayış gösterip, bu hususlara çok dikkat ederek riayet etmelidir.

Ancak şu hususlar müstesnadır / Kadının dışarı çıkabileceği hâller:

1. Bir kadın yanında mahremlerinden biri oğlu, oğlan kardeşi bulunmak şartiyle hac farizasını eda için sefere azimet edebilir, velevki kocası razı olmasın. Çünkü koca hakkı, farz-ı ayn üzerine tekaddüm edemez.

2. Bir kadın babası müzmin veya maraz-ı mevt ile ağır hasta olup da bakacak kimsesi bulunmadığı takdirde, kocasının izni olmasa bile gidip bakabilir. Velevki babası gayri müslim olsun. Şu kadar var ki, gaybubeti müddetinde nafakası kocası üzerine lâzım gelmez.(6)

3. Bir kadın hacete mebni meseleleri öğrenmek için, kocası tâlim edemediği takdirde, ilim meclisine tesettür dahilinde gidebilir. (7)

Kaynaklar:

(1) Ahzap, 33/33.
(2) Buhari, Müslim. Et-Taç: II/851.
(3) Hatip, Muhtarul, s. 50.
(4) Tayalisî Müh. Ehadis, s. 67.
(5) Nimetü'l-İslam: s. 76.
(6) Istılahatı Fıkhiyye: II/174.
(7) Nimetü'l-İslâm.

(bk. Osman Karabulut, Îslamda Evlilik ve Mahremiyetleri, s. 298-300)

Cevap 2:

- Kadının, kocasının malından izinsiz sadaka vermesi caiz midir?

Allah Rasulü Efendimiz (asm) buyururlar ki:

"Kadın kocanın evinden bir şey tasadduk ederse (sadaka verirse) kendisi bir ecir, bir o kadar da kocası ve bir o kadar da hizmetçi alır ve hiçbiri diğerinin sevabından bir şey eksiltmez. Koca bu sevâbı o şeyi kazandığı için, kadın da hayırda harcadığı (infak) için haketmiştir."(Ebû Dâvûd, Buyû 84; Nesâî, Zekât 57)

Efendimiz (asm) Mekke'nin fethinin ardından yaptığı konuşmada da şöyle buyurmuştur:

"Hiçbir kadının, kocanın izni olmaksızın bir atiyye (bahşiş, hediye) vermesi câiz değildir." (Nesâi, Zekât 58)

Ibn Mâce'deki rivayetinde:

"Kocası ondan sorumlu olduğu sürece hiçbir kadının kocanın malından, ondan izinsiz vermesi câiz olmaz."(Nesâi, Zekât 58)

Bir defasında Kâ'b'ın karısı Allah Rasûlüne bir mücevher getirmiş ve
"Ben bunu tasadduk ettim." demişti. Bunun üzerine Allah Rasullü:

"Kadının, kocasından izinsiz onun malından vermesi câiz olmaz. Sen Ka'b'dan izin aldın mı?" diye sordu. O da,

"Evet.", dedi, ama Allah Rasulü adam gönderip Kâ'b'a yine de sordurdu: Onun da, "Evet.", demesi üzerine Hayra'nın tasaddukunu kabul etti.[bk. age., (zayıf isnadla)]

Fıkıhçılar her konuda olduğu gibi, bu konudaki nasları da (hadisleri) toptan göz önünde bulundurmuşlar ve ona göre hüküm çıkarmışlardır.

Buna göre:

1. Benim malımdan kimseye bir kuruş vermeyeceksin, diyen (cimri) kocanın malından karısı hiçbir şey tasadduk edemez. Nitekim kadın da kocasına böyle söylemiş olsa, o da onun malından bir şey veremez., Verirlerse haram işlemiş ve günah almış olurlar.

2. Koca herhangi bir şey söylememiş olsa, karısı onun malından âdeten hediye ve sadaka verilmeyecek kadar çok ve değerli bir şeyi, izin âlmadan yine veremez.

3. Koca, karısına: "Benim malımdan, istediğin zaman, istediğin kimseye, istediğin kadar verebilirsin." gibi genel bir izin vermişse, kadın da bu konuda serbest olmuş olur. Artık her defasında izin almasına gerek kalmaz.

4. Koca, karısına bu konuda bir şey söylememişse, kadın da, kocanın cimri olmadığını biliyorsa, örfen ve âdeten verilmesi normal sayılan ufak tefek para ve eşyayı onun malından verebilir. Işte bu durumda sevap her ikisine de gider.

5. Kocası hiçbir şey söylememiş olsa, ancak verdiğini duyduğu zaman kızacağını bildiği şeyleri, ona sormadan veremez.

Imam Nevevi meseleyi böyle açıkladığı gibi [Nevevi'nin görüşleri için bk. Suyûtî, Zehru'r-rubâ-ale'l-müctebâ (Sünenü'n-Nesâî) V/50], Hanefi fıkıhçılarının görüşü de böyledir.[Hidâye (Fethu'l-Kadîr ile) IX/292; Akkirmânî, Serhu'l-Erbâin, s.185]

54 Mirasta kadın neden farklıdır?

Dinimizin ıslah edip düzelttiği müesseselerden birisi de "miras" hukukudur. Başta cahiliye dönemindeki Araplarda olmak üzere Çin, Roma, Japon hukukunda kadın mirastan tamamen mahrum bırakılmıştı.

Kızın, babasının malında hiçbir hakkı yoktu. Miras doğrudan doğruya erkek evlada geçer, kız çocuklarına hiçbir şey verilmezdi. İşin acı tarafı şu ki, bu batıl adet hâlâ ülkemizin bazı bölgelerinde yaşamaktadır.

Erkek çocuklar mirasla servet ve varlık içinde yüzerken, aynı babanın çocuğu olan kızlar fakruzaruret içinde çırpınmaktadır.

Birçok hayati meselelerde olduğu gibi, bunda da köklü değişiklikler yapan ve yenilikler getiren dinimiz asırlar boyu devam eden bu zulme son verdi. Mirası hakça taksim etti.

Nisa Sûresinin 11. ayeti tamamen miras taksimini anlatır. Baş kısmında ise, "Allah çocuklarınız hakkında erkeğe iki kadının hissesi kadar tavsiye eder." buyurulur.

Böylece açık bir şekilde bu yanlış tashih edilmiş oldu. Ancak bu meseledeki İslamın inkılabını tam anlayamayan bazı kişiler, kadına erkeğin yarısı kadar pay verilmesini dillerine dolayıp bununla İslamın kadının hakkını korumadığı yorumuna saplanırlar.

Halbuki mesele hiç de öyle değildir. Mevzuya erkeğin ve kadının sosyal yapısı, ailedeki mesuliyeti, mükellefiyeti ve psikolojik faktörleri açısından bakılsa Kur'an'ın bu hükmünün tam bir adalet ve hakkaniyet üzere olduğu görülecektir.

İslam'ın çizdiği hayat prensibine göre, kızın çalışıp kazanma mecburiyeti yoktur. O tüketici durumundadır. Bu, ona layık görülen bir şefkat ve merhametin neticesidir. Kız, baba evinde bulunduğu müddetçe, ihtiyaçları babası ve onun yerindeki yakın erkek akrabaları tarafından karşılanır, gözetilir, himaye edilir. Evlendikten sonra da geçimi, nafakası ve ihtiyaçları kocasının üzerine geçer. Kadın, kendi malını, evin ihtiyaçları için harcamaya zorlanamaz.

Çünkü bir erkeğin özel mülkü olacağı gibi, kadının da pekala özel mülk edinme hakkı vardır. Ancak kadın gönül rızası ile bir zorlama olmadan, isterse, ortaklaşa harcamada bulunabilir. Buna göre, kadının hiçbir şeyi yokmuş gibi bakılır; yeme, içme, giyim kuşam ve benzeri bütün ihtiyaçlarını görmek kocasının sorumluluğu altındadır. Hatta erkek evine bakmaktan vazgeçer, yahut cimri davranarak servetine göre bir harcamada bulunmazsa, kadının kocasını şikayet etme hakkı vardır. Gider, İslam hukuku çerçevesinde hakkını arar.

Diğer taraftan kadın evlenirken erkekten mehir alır, bölgenin adetine göre pek çok hediyeye sahip olur. Erkek devamlı surette harcarken, kadının malı artarak devam eder, çoğalır...

Erkek evlendikten sonra üzerine aile yükü binecek, kendisinin, çoluk çocuğunun, hatta anne-babası ve muhtaç oldukları takdirde dinen bakmakla mükellef olduğu akrabalarının nafakalarını karşılamak durumunda kalacaktır.

Buna göre biri erkek, diğeri kız iki kardeşten erkeğin aldığı üçte iki miras bu şekilde devamlı surette harcanıp azalırken, kız kardeşinin aldığı üçte bir miras hakkı artarak korunabilmektedir. Şimdi gerçek manada erkek kardeşin mi serveti çoktur, yoksa kız kardeşin mi? Erkeğe mi imtiyaz tanınmış, yoksa kadına mı?

Öyle ki, babasından kalan mirasla geçinemeyecek hâlde bulunan bekar veya dul kız kardeşe, erkek kardeşin yardım etme, zaruri ihtiyaçlarını karşılama mecburiyeti vardır.

Demek ki, İslam her iki cinsin mükellefiyetine ve ihtiyacına göre hakça bir taksimi uygun görmüş, hakkaniyet prensibini muhafaza etmiştir. Erkeğe iki, kadına bir ölçüsü, sadece bir emek sarf etmeden ele geçen miras hukukundadır. Emek sarf edilip kazanılan mala gelince; kadın ve erkek ticaret, tarım, sanayi ve benzeri hangi iş kolunda çalışırsa çalışsın, ücretlerde eşit miktarda alırlar. Aynı şirkete ortak olan kadın-erkek hisselerine göre eşit miktarda kar nispetini hak ederler. Yani ne erkek fazla alır, ne de kadın eksik...

Bediüzzaman Said Nursi bu konunun açıklamasına "Muhakemesiz medeniyet, Kur'an kadına sülüs (üçte bir) verdiği için ayeti tenkit eder." cümlesiyle başlar ve sosyal hayatta hükümlerin çoğunun eksere göre; olduğu tespitini yaparak şöyle der:

"Ekseriyet itibariyle bir kadın kendini himaye edecek birisini bulur. Erkek ise, ona (kendisine) yük olacak ve nafakasını ona bırakacak birisiyle teşrik-i mesai etmeye (aile ocağı kurmaya) mecbur olur. İşte bu surette bir kadın pederinden yarısını alsa, kocası noksaniyetini temin eder. Erkek, pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüç ettiği (evlendiği) kadının idaresine (geçimine) verecek; kız kardeşine müsavi gelir. İşte adalet-i Kur'aniye böyle iktiza eder. Böyle hükmetmiştir."(bk. Sözler, s. 381)

Meseleye psikolojik açıdan bakıldığı zaman da bu miras taksiminde tam bir hakkaniyet gözetildiği görülür. Şöyle ki, kız çocuğu evlenip çoluk çocuğa karışıp evi barkı ayrı olsa da yine anne-babasının ve erkek kardeşlerinin merhametine, şefkatine ve bir derece himayelerine muhtaçtır. Bundan dolayı akrabalık bağlarının zedelenmemesi için birbirlerine karşı olan sevgi ve muhabbette de bir eksiklik olmamalıdır.

Bediüzzaman'ın ifade ettiği gibi, "O zaife kız pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtaçtır. Hükm-ü Kur'an'a (Kur'an'ın hükmüne) göre o kız pederinden endişesiz bir şefkat görür."

Miras taksiminde kızın alacağı payı düşünen baba daha ölmeden önce ona olan şefkatinden bir eksilme olmaz ve kızına, "servetinin yarısının yabancıların ellerine geçmesine sebep olacak zararlı bir çocuk" nazarıyla bakmaz, o şefkate endişe ve hiddet karışmaz.

Erkek kardeş için de durum aynıdır. Kız, erkek kardeşinden bir hisse az almakla, yine Bediüzzaman'ın ifadesiyle,

"Kardeşinden rekabetsiz, hasetsiz bir merhamet ve himaye görür. Kardeşi ona, hanedanımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını ellerin eline verecek bir rakip nazarıyla bakmaz..."(bk. age.)

İşte daha bunlara benzer pek çok hikmetten dolayı İslam hukuku mirasta kadına erkeğe nispetle bir hisse eksik takdir etmiştir.

55 Lohusa halinde kan kesildikten sonra emin olmak için beklemek gerekir mi? Sezeryan ile doğumda, herhangi bir değişiklik var mıdır?

Nifas/Lohusalık  müddeti, alimler arasında farklı şekilde değerlendirilmiştir.

Hanefî ve Hanbelilere göre, bu sürenin azami miktarı, kırk gündür. Malikî ve Şafiilere göre ise, altmış gündür. (bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/467).

İki aybaşı hali arasında olduğu gibi, lohusalık ile aybaşı hali arasındaki temizlik süresinin en azı on beş gündür.(bk. ed-Durru’l-muhtar, 1/308). Buna göre, lohusalığın en son sınırı olan kırk gün kan devam ettikten sonra kesilirse, arkasından görülecek bir kanın aybaşı/hayız kanı sayılması için on beş gün bir ara-temizlik süresinin geçmesi gerekir. Bu, alimlerin büyük çoğunluğunun görüşüdür.

İmam Azam’ın Hanefî mezhebine damgasını vuran “müfta bih”/uygulanan görüşüne göre, Lohusalık döneminin azamî süresi olan kırk günlük süre esnasında -iki kan arasında- meydana gelen herhangi bir temizlik -ister 15 günden az, ister çok olsun- lohusalıktan sayılır, bir temizlik süresi olarak değerlendirilmez(bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/464).

Buna göre, eğer doğum yapmış olan kadın, tecrübe ettiği belli bir gün sayısı varsa, bu günlerin tamamlanmasını bekleyebilir. Şayet itimat ettiği böyle bir tecrübeye sahip değilse, temizlendiğine kanaat getirdiği zaman namazını kılar. Tekrar başladığı zaman yine bırakır ve o esnada kıldığı namazların sevabını alır inşallah.

Sezeryanın -lohusalık süresinin kısalması, kanın azalması gibi bazı etkileri olsa bile-, işin fıkhî yönü bakımından normal doğumdan farklı bir etkisi yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız: LOHUSALIK (NİFAS) 

56 Kaş almak, iki kaşın ortasını almak günah mı?
57 Camilere kadınlar aybaşı / hayızlı oldukları halde girebilirler mi? Camide oturup dua, salavat gibi zikirlerle meşgul olabilirler mi?

Hayızlı kadının camiye girmemesi ile ilgili hükümler hadis-i şeriflere dayanmaktadır. Hayızlı kadının mescide girmesi, orada eğleşmesi ve itikâfa çekilmesi caiz değildir. Nitekim hadiste şöyle buyurulur:

"Hiç bir hayızlı veya cünüp mescide giremez." (İbn Mâce, Tahâre, 92; Dârimî, Vudû',116).

Hayızlı kadınların cami ve mescitlere girmesi haramdır. Bu tahrim, sadece âdet gören ve loğusa olan kadına has değil, cü­nübün de girmesi haramdır. İster oturmak için, ister bir kapısından girip diğer kapısından çıkmak için olsun farketmez. (Münyetul-Musalli - Fetâvâ-yi Hindiyye) Ancak, yol mescidin içinden geçiyorsa, o takdirde cünübün geçmesine ce­vaz verilmiştir.

Camiden başka yerde bulunmazsa, o takdirde su almak için âdet görme halindeki kadının veya loğusanın ya da cünübün câmiye girmesine de cevaz verilmiştir.

Bunun gibi cünüp, âdet gören kadın ya da loğusa, canavar veya hırsızdan ve soyguncudan ya da şiddetli soğuktan korkar, başka da sığınacak yer bulamazlarsa, o takdirde câmiye girip oturmaları caiz olur. Ancak mabede hürmeten teyemmüm etmeleri uygun bir dav­ranış olarak nitelendirilmiştir.(Tatarhaniyye - Fetâvâ-yi Hindiyye)

Bu konuda câminin damına çıkılır mı?

Cünüp, aybaşı halindeki ya da loğusa kadın caminin damına çı­kıp oturabilirler mi? Fakihlerin çoğuna göre, camilerin damı camilerin içinin hükmünü taşır. Nasıl içine girmek haramsa, damına da çıkıp oturmak öylece haramdır.(Cevhere-i Neyyire - Fetâvâ-yi Hindiyye)

Cenaze ya da bayram namazı için tahsis edilen yerlerin hükmü nedir?

En sahih kavle göre, bu yerler cami' hükmü taşımaz. Bu neden­le cünübün, ayhali ya da loğusa kadının bu yerlere girmesi haram değildir.(Bahrirâik - İbn Nüceym - Fetâvâ-yi Hindiyye)

Şâfiî ve Hanbelîler, hayızlı ve lohusanın kirletmemek şartıyla mescitten karşıdan karşıya geçmesini câiz görürler. Bunların dayandığı delil şu hadislerdir:

a. Hz. Aişe (ra) anlatıyor: “Resulullah (a.s.m) bana Mescidden hasırı / seccadeyi getir.” buyurduğunda, ben hayız halinde olduğumu söyledim. Bunun üzerine “Hayız halin senin elinde olmayan bir şeydir.” buyurdu. [Müslim, Hayız, (299) 11- 13]

b. Hz. Meymune (ra) anlatıyor:

“Bizden birisi hayız halinde olduğu halde hasırı / seccadeyi götürüp Mescide sererdi.” (Nesaî, Taharet, 174)

İlave bilgi için tıklayınız:

Hayız halinde olan bir kadın (kız çocukları), elifba öğrenmek için camiye gidebilir mi?

58 Doğum yapan kadın bütün günahlarından arınır diyorlar, doğru mu?

Doğum zahmeti ve sıkıntıları günahlara keffaret olur. Mümin için en küçük sıkıntı dahi günahların affına vesiledir. Doğum da çok zahmetli olduğu için günahların affına vesile olması umulur. Ancak kadının tüm günahları bağışlanır gibi kesin bir yargıda bulunulamaz.

Doğum yapmanın faziletleri hakkında hadis-i şerifler bulunmaktadır:

"Allah yolunda ölmenin dışında şehidlik yedi nevidir: Alllah yolunda ölen şehiddir. Taundan ölen şehiddir. Denizde boğulan şehiddir. Zatül cenb sahibi şehiddir. İç illetinden ölen şehiddir. Yangında ölen şehiddir. Yıkıntı altında kalan da şehiddir. Doğum esnasında ölen kadın da gene şehiddir."(Savaş dışındaki şehîdler hakkında hadisler  için bakınız: Buhârî, Ezan, 32, Cihâd, 30; Müslim, İmâre, 164; Tirmizî, Cenâiz, 65, Fedâilu'l-Cihâd, 14; Ahmed b. Hanbel, I, 22, 23, II, 323, 325)

"Kadın hamileliğinde, doğum yapıncaya ve çocuğu memeden keseceği güne kadar, Allah yolunda nöbet bekliyen kimse gibidir. Ve bunlar arasında ölürse ona şehid ecri vardır." (bk. Ahmed GÜMÜŞHANEVİ; Ramuzu'l-Ehadis)

"Kadın, hamile olduğunda, gündüz sâim, gece kâim ve Allah korkusu kendisinde galib olan bir mücahid sevabı hak eder. Onu ağrı tuttuğunda kendisine verilecek sevabı mahlukattan kimse bilemez. Bebeğin her emişinde ve soğurmasında bir can ihya etmiş gibi sevab alır. Ve sütten kestiğinde ise bir melek sırtını okşar ve: "Ha bir daha" der." (bk. Ahmed GÜMÜŞHANEVİ; Ramuzu'l-Ehadis)

59 Doğumdan üç gün sonra namaz kılınır mı? Çocuğumu doğurduktan sonra, üçüncü gün gusül abdesti alıp Allah rızası için namaz kılıp, tövbe ettim. Dinimize göre günah mıdır? Herhangi bir kefareti var mıdır?

Kadınlarda doğumdan sonra cinsel organlarından gelen ve kanla ortaya çıkan, en çok kırk gün devam eden özel bir durum. Kadınların bu haline lohusalık (nifas) hali, bu kana da lohusalık kanı denir.

Lohusalık müddeti kadından kadına değişir. Bazı kadınlarda bu süre, bir gün dahi olabilir. Lohusalık süresi, kanın kesilmesiyle son bulur. Lohusalığın asgarî süresi yoktur;azamî süre ise kırk gündür. Doğumdan sonra kırk gün geçtiği halde kan devam ediyorsa, artık bu kan nifas kanı değil, özür kanıdır (bk. İstihâze).

Lohusa olan kadınlar bu süre içinde; namaz kılamaz, oruç tutamaz, Kur'an okuyamaz, Kur'an'ı eline alamaz, Kâbe'yi tavaf edemez, mescidlere giremez ve kocası ile cinsî temasta bulunamazlar.

Lohusalık müddetinde namaz kılmaktan dolayı keffaret yoktur. Ancak cinsel ilişkiden dolayı kefaret gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Adetli (hayız iken) veya lohusa kadınla cinsel ilişkinin kefareti var mıdır, varsa ne kadardır?

LOHUSALIK (NİFAS)

60 Bayanların muayyen günlerinde, yani adet döneminde / hayızlı iken saçlarını boyatması caiz mi?

Abdest alırken, yıkanması gereken uzuvlardan birinde kuru yer kalırsa, abdest sahih olmaz. Gusülde ise vücutta, suyun ulaşabildiği her yerinin yıkanması gerekir.

Bu itibarla, abdest veya gusül alacak kimsenin, yıkanması gereken uzuvlarında, suyun altına ulaşmasına engel olacak bir tabaka bulunmamalıdır. Oje gibi vücut üzerinde tabaka oluşturup da suyun bedene ulaşmasına mani olanlar abdest ve gusle de manidir. Abdest veya gusülden önce bunların çıkarılması gerekir.

Buna karşılık, vücutta tabaka oluşturmayan saç boyası, kına gibi makyaj malzemeleri abdest ve gusle mani değildir.

Buna göre bayanların özel hallerinde tabaka oluşturmayan saç boyası kullanmaları gusle mani olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Boyalı saçla gusül abdesti alınabilir mi? Saç boyatmak caiz mi?

61 Kadınların hayız olmasının hikmeti nedir? Kadınlar adet hali görmeseler daha iyi olmaz mıydı?

Fıkıh ilminde hayız, ergenlik çağına giren sağlıklı kadının rahminden düzenli aralıklarla akan kanı ifade eder. Kadınlarda ergenlikten menopoza kadar görülen bu fizyolojik olaya da hayız hali (mensturasyon, regl), âdet görme, âdet kanaması, aybaşı hali gibi isimler verilir.

Hayız hali, kadında döl yatağının (rahim) iç yüzünü kaplayan zarın, yumurtanın döllenmeyip ölmesi ve hormon salgısının kesilmesi üzerine parçalanarak kanla birlikte dışarı atılmasından ibarettir.

Bildiğiniz gibi her şeyin sahibi Allah'tır  Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Ancak bir ismi Hakim, bir ismi de Rahim olan Allah, yarattığı her şeyi hikmetiyle ve rahmetiyle donatıyor. Bedenimizde ve ruhumuzda olan her şey nasıl gerekliyse, kadınların adet görmesi de öyle gereklidir ve hikmetlidir.

Nitekim adet görmesi zamanından önce kesilen kadınlarda bir çok rahatsızlıklar olduğu uzmanlar tarafından ifade edilmektedir. Bunu anlamak için tıp kitaplarının ilgili bölümlerine bir göz atmak yeterli olacaktır.

Hayız kanının gelmesi:

- Normal bir durum olup, kadını erkekten ayıran bir özellik ve göstergedir.

- Sağlıklı olmanın ifadesidir.

- Vucudun resetlenmesi ve yenilenmesidir. Kadın adet ile kendi kendini yenilemektedir.

- Kadının rahminde biriken ve döllenmeyen yumurtaları dışarıya atmaktır; hastalığa sebep olacak olan durumlardan temizlenmektir,

- Bir temizlenme işlemidir.

- Erkeğin ihtilam olması erkekliğe atılan ilk adım olduğu gibi, adet gören kız çocuğunun bu durumu da kızlığa atılan ilk adımın göstergesidir.

Tarih boyunca âdet kanaması birçok toplumda çok ters yorumlanmış, çeşitli kültürlerin ve yanlış inanışların etkisiyle âdet gören kadın toplumdan ve beşerî ilişkilerden dışlanmıştır.

İslâm dini bu yanlışlıkları düzeltmiş, hayız gören kadını günlük hayattan, özel ve sosyal ilişkilerden uzak tutmamış, âdet kanamasının fıtrî ve tabii bir hadise olduğunu belirtmiş, kadını ruhen ve bedenen rahatsız eden bu özel durumda ona karşı gayet normal davranılmasını, bu durumun onun günlük yaşantısını ve beşerî ilişkilerini etkilememesini istemiştir.

Uzmanların verdiği bilgiler:

Kadınlar, yaklaşık 13-46 yaşları arasında, her ay, bir yumurta hücresini yumurtalıklarından karın boşluğuna atarlar. Atılan bu yumurta, rahim tüpüne geçer ve eğer spermle karşılaşırsa burada döllenir.

Rahim, yumurtanın döllenme ihtimaline karşı kendini her ay düzenli olarak tekrar tekrar hazırlamaktadır; çünkü eğer tüplerde sperm ile yumurta hücresi döllenecek olursa, bu döllenmiş yumurta rahme gelerek yerleşecek ve adeta bir tohumun toprağa ekilmesi gibi, rahme tutunup gelişecektir. Nasıl ki bir tarla, gübrelenerek, sürülerek, sulanarak tarıma uygun hale getirilmekte ise; aynı şekilde rahim de kendini döllenmiş yumurtanın tutunması, kök salması, beslenmesi ve gelişmesi için hazırlamaktadır.

Kadınlarda adet kanamasının başlamasından genellikle 14 gün sonra yumurta hücresi atılmaktadır. Eğer bu yumurta hücresi sperm tarafından döllenecek olursa, döllenmiş yumurtanın rahim boşluğuna girmesi 3-4 günü bulur. Rahme tutunmak içinse bir iki güne daha ihtiyacı vardır.

Rahmin hazırlanması, adet kanamasının hemen ardından başlar ve döllenmiş yumurtanın rahme tutunması muhtemel günlere kadar devam eder: Rahim iç yüzeyini örten ve adet kanaması sırasında dökülmüş olan hücre tabakası, östrojen hormonunun etkisiyle yeniden çoğalır; iç yüzeydeki bezler giderek büyür ve yeni kan damarları şekillenir. Rahmin destek dokusunda, besin (yağ ve şeker) depoları artar. Rahim bezleri tarafından besleyici özellikte salgılar üretilir; bunlar “rahim sütü (uterine milk)” olarak adlandırılır ve bu şekilde döllenmiş yumurta rahim tarafından adeta emzirilir.  

Eğer döllenme olayı gerçekleşmezse, rahim, bir sonraki ay atılacak yumurta için yeniden hazırlanmak üzere, gerilemeye yüz tutar. Rahim iç yüzeyinin kalınlığı azalır. Kan damarları daralır. Kanamalar ortaya çıkar. İşte kanama ile birlikte, rahmin iç yüzey tabakasının dışarı atılmasına “adet kanaması (aybaşı, ay hali)” adı verilmektedir.

Bu durumu bir benzetme ile açıklayabiliriz: Çok önemli bir misafirin, her ayın belli bir günü evinize gelme ihtimali olsun. İşte tıpkı o misafir için her ay eski yatağın atılarak yenisinin hazırlanması gibi, rahim de döllenmiş yumurta için sürekli olarak yeni baştan hazırlanmaktadır. Burada adet kanaması, eski yatağın atılması olayına benzer.

Şöyle bir soru akla gelebilir: Niçin serilmiş olan yatak devamlı o şekilde kalmıyor da, her ay yenisiyle değiştiriliyor? Niçin beklenen misafirin gelmeyeceği anlaşıldığında serilmiş olan yatak alelacele kaldırılıyor da, bir sonraki ay gelmesi muhtemel zamana kadar bu yatakla devam edilmiyor?

Son yıllarda yapılan moleküler çalışmalara dayanarak, bu soruya şöyle bir cevap verilebilir: “Çünkü döllenmiş yumurta için hazırlanmış o yatağa, eğer kaldırılmazsa, istenmeyen başka misafirler de yerleşebilir!

Örneğin, sekretuar safha denen dönemde rahim tarafından yüksek miktarlarda üretilen (1, 2) ve döllenmiş yumurtanın rahme tutunmasında görev alan (3) DAF/CD55 molekülüne, aynı zamanda E.coli denen hastalık yapıcı bakteri de fimbrialarıyla tutunabilmekte ve böylece dokuya yerleşerek hastalıklara yol açabilmektedir (4, 5). 

Kaynaklar:
(1) Mobley HLT, Warren JW. Urinary Tract İnfections. Molecular Pathogenesis and Clinical Management. USA. American Society for Microbiology. 1996. p355-362.
(2) Kaul AK, Kumar D, Nagamani M, Goluszko P, Nowicki S, Nowicki BJ. Rapid cyclic changes in density and accessibility of endometrial ligands for Escherichia coli Dr fimbriae. Infect Immun. 1996 Feb; 64(2):611–15.
(3) Francis J, Rai R, Sebire NJ, El-Gaddal S, Fernandes MS, Jindal P, Lokugamage A, Regan L, Brosens JJ. Impaired expression of endometrial differentiation markers and complement regulatory proteins in patients with recurrent pregnancy loss associated with antiphospholipid syndrome. Mol Hum Reprod. 2006 Jul;12(7):435-42.
(4) Van Loy CP, Sokurenko EV, Moseley SL. The major structural subunits of Dr and F1845 fimbriae are adhesins. Infect Immun. 2002 Apr;70(4):1694-702.
(5) Nowicki B, Hart A, Coyne KE, Lublin DM, Nowicki S. Short consensus repeat-3 domain of recombinant decay-accelerating factor is recognized by Escherichia coli recombinant Dr adhesin in a model of a cell-cell interaction. J Exp Med. 1993 Dec 1;178(6):2115-21.

62 Musafaha yapmak / tokalaşmak (el sıkmak) hakkında bilgi verir misiniz?

Buna "musafaha" denir. Gerek erkeklerin birbiriyle, gerekse de kadınların birbirleriyle, karşılaştıkları zaman selâmlaşmaları, hal-hatır sormaları, musafaha yapmaları, tokalaşmaları, kucaklaşmaları, birbirlerine güleryüz göstermeleri İslâmî kardeşliğin bir icabıdır. Bu davranışların tamamı sadakadır ve ibadettir.

Bir hadiste Peygamberimiz (asm) musafahanın faziletini şöyle anlatırlar:

"İki Müslüman karşılaşıp musafaha yaparlarsa, Cenâb-ı Hak, onlar ayrılmadan her ikisinin de günahını bağışlır."(1)

Peygamberimizin bu hususta nasıl hareket ettiğini de Hazret-i Ebû Zer'den öğreniyoruz. Müslümanlar kendisi ne sorarlar:

"Resul-i Eklemle (a.s.m.) karşılaştığımz vakit sizinle musafaha yapar mıydı?"

Bu sual üzerine Hz. Ebû Zer (r.a.) kendi başından geçen nurlu bir hatırayı şöyle anlatır:

"Resul-i Ekrem Efendimizle (a.s.m.) karşılaşıp da musafaha etmediğimiz hiç vaki değildir. Her karşılaşmada musafaha ederdi. Beni bir gün evden çağırtmıştı. O gün evde yoktum. Eve geldiğimde haber verdler. Hemen huzuruna vardım, divanın üzerinde oturuyorlardı. Beni görünce ayağa kalktı ve kucakladı. Bu manzara benim için çok, hem çok güzel bir şeydi."(2)

Karsılaşınca musafaha yapmak, kucaklaşmak Peygamberimiz (asm)'in hem sözlü, hem de fiilî bir sünnetidir. Peygamberimiz (asm)'in sünnet olan bu hareketini mutlaka erkekler tatbik edecek diye bir kaide yoktur. Bu sünneti mümin erkekler yapabildikleri gibi, mümin kadınlar da yaparlar. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken husus, kadınların kendilerine nikâhı düşebilecek erkeklerle musafaha yapmamalarıdır, bu caiz değildir.

Karşılaşınca Peygamber Efendimizin üzerine salavat-ı şerife getirme meselesine gelince; bu mevzuda da yine bir hadis-i şerifin mealini okuyalım:

"Birbirlerinii seven iki kul karşılaştıkları zaman Resulullaha (a.s.m.) salavat getirirse, ayrılmadan önce Allah'ın affına ermiş olurlar."(3)

Meallerini verdiğimiz bu hadislerden, bizim de tabiî olarak tatbik ettiğimiz şu sıralama çıkıyor:

İki Müslüman karşılaştıkları zaman önce "Esselâmü Aleyküm" "Ve aleykümüsselam" diyerek selâmlaşırlar, musafaha yaparlar ve "Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammed" diyerek Peygamberimiz (asm)'in üzerine salavat getirirler. Bunların hepsi de sünnettir. Hiçbir zaman bid'at ve uydurma olamaz. Gerek erkekler, gerekse kadınlar kendi aralarında bu sünneti yaşamaya, yaşatmaya gayret ederler.

Yalnız, kadınlar musafaha ve kucaklaşma sünnetini cadde ve sokak gibi yabancı erkeklerin görebileceği bir yerde yapmamaya dikkat ederlerse daha isabetli olur. Zaten takvaya riayet eden mümin kadınlar her vakit İslâmî edep ve erkâna riayet ederler.

Erkeklerin, karşılaştıklarında birbirlerinin yüzünü öpmesi İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed’e göre mekruh ise de İmam-ı Ebu Yusufa göre mekruh değildir. Bazı âlimler bu hususta şöyle derler: Eğer yüzünü öptüğü bir kimse, bir din âlimi ve takva sahibi bir kimse ise, bunda bir mahzur yoktur. Çünkü, bunda dinin şerefini korumak vardır. Kadınların ise karşılaştıkları zaman ve ayrılacakları zaman birbirlerinin yanaklarını öpmeleri mekruhtur.(4)

Dipnotlar:

1. Ebu Davud, Edeb: 143.
2. Müsned, V/168.
3. el-Ezkar Trc. s.480.
4. el- Fetava’l- Hindiye, V/369.

(bk. Mehmed PAKSU, Sünnet ve Aile)

63 Bayram günlerinde cinsel ilişkiye girilir mi? Dinimizde bu konuda bir uyarı var mı?

Bayram günlerinde cinsel ilişkide bulunmak caizdir. Her ne kadar bayram günlerinde cima tavsiye edilmese de bu konuda bir yasak yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cima (cinsel ilişki) vakitleri hakkında bilgi verir misiniz; haram günler var mıdır?..

64 Kadının baş açık gezmesi ibadetlerine mani olur mu?

Kadının başını örtmesi Allah'ın bir emri olduğundan dolayı, başını açan bir kadın bir farzı terk etmekle mesul olmaktadır. Öte yandan Allah'ın bir diğer emri olan namazını kılmakla da onun sorumluluğundan kurtulur ve namaz kılma sevabını alır.

Namaz kılarken Allah'ın emrettiği şekilde örtünen, fakat sokağa çıkarken başını açan bir kadının, namazının kabul olmaması diye bir durum bahis mevzuu değildir.

Bu hususta Hülasatü'l-Ecvibe' de şöyle bir fetvaya yer verilmektedir.

"Maasiyi mürtekip olan [günahları işleyen] kimsenin salat [namazı] ve ibadatı [ibadetleri] sahih olup sevabına nail olur.(1)

Diğer taraftan "Şüphesiz, iyilikler kötülükleri siler." (2) mealindeki ayetin işaretiyle de namaz ve benzeri diğer ibadet ve iyilikler, insanın işlemiş olduğu günahların affına vesile olmaktadır. Ayrıca namazın insanı kötülüklerden alıkoyması da bir gerçektir ve bir vakıadır. Bu gerçek bir ayet-i kerimede şöyle beyan buyurulur:

"Namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz ki, namaz, insanı fuhuş ve kötü şeylerden alıkoyar."(3)

Ancak, kılınan namazın kısa zamanda insanı bütün kötülüklerden çekip çıkaracağı söylenemez. Zamanla "Namazın bir kerameti ve bereketi" olarak kişi birçok günahlara bulaşamamakta ve onlardan uzak kalmaktadır. Çünkü, günde beş defa abdest alarak Allah'ın huzuruna çıkan, el bağlayıp namaz kılan bir insan Rabbinin yasaklamış olduğu fiilleri işleyemez.

İşte bunun içindir ki, namaz kılan, fakat başı açık olarak dolaşan bir kadının namazının kabul edilmeyeceği söylenemez. Zaten zaman içerisinde kendisi bunun ezikliğini hissedecek ve başını kapayacaktır.

Dipnotlar:

(1) Hud Sûresi, 114.
(2) Hülasatü'l-Ecvibe s. 8.
(3) Ankebut Sûresi, 45.

65 Kadın camiye, mescide gidebilir mi?

Beş vakit namazın cemaatle kılınması Hanefi mezhebine göre vacip derecesinde sünnet-i müekkededir. Şafii mezhebine göre farz-ı kifaye iken, Maliki mezhebine mensup bazı alimlere göre ise farz-ı ayndır. Fakat bu hükümler sadece erkekler içindir. Kadınların namazı cemaatle kılma şartı yoktur. Kılabilirler, ancak bu dini bir mecburiyet değildir.

Kadınlar evlerinde müsait olduğu zaman imama uyarak cemaatle namaz kılarlar. Ancak camiye gidip cemaatle namaz kılmaları hususunda hüküm farklıdır.

Müslim'de rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz,

"Kadınlarınız mescitlere gitmek için sizden izin istedikleri zaman onları mescitlerden menetmeyiniz." buyururlar.(1)

Nitekim Peygamberimiz hayatta iken, camide kadınlar erkeklerin arkasında ayrı bir saf tutar namaz kılarlardı. Fakat Peygamberimizin vefatından sonraları bu durum uzun süre devam etmedi. Sahabe-i Kiram kadınların camiye gelmelerine razı olmadılar. Hz. Aişe de şöyle diyordu:

"Eğer Resulullah (a.s.m.) bu zamanda yaşamış olsaydı, Beni İsrailin yaptıkları gibi kadınların mescitlere çıkmalarını yasaklardı."(2)

Hz. Aişe'ye bu sözleri söyleten kadınların giyim kuşamlarında göstermiş oldukları bazı aşırılıklardı. Çünkü bazı kadınlar koku sürünerek veya süslü elbiselerini giyip dikkat çekici bir şekilde mescide gelmeye başlamışlardı. Buharı Şarihi İmam Aynî, Hz. Aişe'nin bu sözü üzerine şöyle der:

"Aişe (r.a) bu zaman kadınlarının çıkardıkları çeşit çeşit bid'atlarla münkeratı görmüş olsaydı, elbette sözleri daha şiddetli olurdu. Üstelik o zaman kadınların çıkardıkları yenilikler bu zaman kadınlarının çıkardıkları yeniliklere nispetle binde bir kalır."

Şafii alimlerinden İmam Nevevi, "Kadın için ihtiyar da olsa evinden daha hayırlı bir yeri yoktur." derken, Abdullah bin Mes'ud (r.a) "Kadın avrettir. Onun Allah'a en yakın olduğu zaman, evinde bulunduğu zamandır." diyerek kadının mescidinin evi olduğuna işaret ederler.

Bir hadis-i şerifte de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) kadının en faziletli namazının hangisi olduğunu şu şekilde ifade buyururlar:

"Kadının evinin içinde kıldığı namaz, evinin avlusunda kıldığı namazdan daha efdaldir (daha faziletli, daha makbuldur.) Evinin avlusunda kıldığı namaz [mahalle] mescidinde kıldığı namazdan daha efdaldir. Evleri onlar için daha hayırlıdır."(3)

Dipnotlar:

(1) Müslim Salat: 135.
(2) et-Tefsirü'l-Kurtubi, 14: 244.
(3) Mecmaü'l-Enhür, 1: 109.

66 Şahitlikte iki kadının bir erkeğe denk tutulması konusunu açıklar mısınız? Kadının tek başına şahitliği kabul edilmez mi?

Şahitlik ve Şahitliğin Önemi

Şehadet kelimesi “hazır olmak” manasına gelen “Şe-Hi-De” fiilinin masdarıdır. Lûgatta “kesin haber” manâsındadır. Istılahî manâda ise, yargı organları önünde şehadet lafzını kullanarak, “şahitlik ederim, tanıklık ederim” şeklinde, bir hakkın ispat edilmesi için doğru sözlülüğüyle tanınmış şahsın verdiği haberdir.1

İslâm hukukunda şahitlik önemli bir ispat yoludur. Şahitliğin yapıldığı vak’aya göre bazen iki, bazen dört şahidin ifadesiyle, kula veya Allah’a ait büyük haklar ortaya çıkar. Bazen de şahitliğin neticesinde idama kadar varabilen cezalar verilebilir. Bunun için Allah Rasûlü, "şahitlik yapacak kimsenin ancak güneş gibi gördüğü bir mevzuya şahitlik yapabileceğini" belirtmişlerdir.

Rasulullah’a (s.a.s.) şehadetten soruldu ve O, söyle buyurdu:

"Güneşi gördüğü gibi, (kesin olarak bildiğine, müşahede ettiğin şeylere) şehadet et, yahut bırak." 2

Bir diğer hadiste de Allah Rasûlü, büyük günahları sayarken yalan şahitliğin üzerinde hassasiyetle durmaktadır.

“Size büyük günahların, en büyüğünü haber vereyim mi?"

“Evet Ya Rasûlellah."

"Allah’a şirk koşmak, ana babaya asi gelmek. -Allah Rasûlü, böyle buyurduktan sonra, yaslandıkları yerden doğrularak- Dikkat ediniz, biri de yalan şahitliktir. Dikkat ediniz, biri de yalan şahitliktir...”

diye heyecan ve dehşetle o kadar tekrar etmiştir ki ashâb, bu durum karşısında artık "keşke dursa" temennisinde bulunmuşlardır.3

Eymen b. Huzeym’den rivayet edilen bir hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.), üç kere,

“Ey insanlar! Yalan yere şahitlik, Allah’a şirk koşmaya denk tutulmuştur.” buyurmuş ve arkasından şu âyeti okumuştur.4

“Artık o pis putlara (tapınmaktan) ve yalan söylemekten kaçının.” (Hac, 22/30)

Enes b. Malik’ten rivayet edilen hadis-i şerif de, şehadete Allah katında verilen önemi açıkça göstermektedir:

Bir gün Rasûllullah’ın huzurundan bir cenaze geçmişti. Orada bulunan ashâb, vefat eden zatı övmüştü. Peygamber Efendimiz (s.a.s.),

“Cennet ona vacip oldu.” buyurdular.

Bir müddet sonra bir cenaze daha gelmiş, bu sefer ashâb, onu yermişlerdi. Rasûlüllah (s.a.s.) ise onun için,

“Cehennem vacip oldu.” buyurdular. Ashab-ı Kiram bunun sebebini sorunca, Rasûllüllah (s.a.s.) şu cevabı verdiler:

“Müminler, Allah’ın şahitleridir.”5

Şahitlik müessesesine verilen bu önem, adaletin tam te’min edilmesi içindir. Bundan dolayı, İslâm hukukunda şahitliğin geçerli sayılabilmesi için şahitte ve şehadette bazı şartlar aranır ki, bu da yine şahitliğe verilen önemi ve şahitliğin ağır bir mesuliyet olduğunu gösterir.

Şahitte Aranan Genel Şartlar

a. Aklî ehliyet ve büluğ: Şahidin akıllı ve büluğa ermiş olmasının şartı üzerinde ittifak vardır. Deli, sarhoş ve çocuk gibi, aklı başında olmayanların veya aklî yönden mümeyyiz olmayanların sözüne güvenilemeyeceği için, şahitlikleri kabul edilmez.

b. Hürriyet: Şahidin hür olması üzerinde ittifak vardır. Kölelerin şahitliği kabul edilmez. Çünkü köle efendisinin tesiri altında olduğu gibi, velâyet hakkı da yoktur. (Bu, şüphesiz köleliğin sürdüğü çağlar için geçerli bir kuraldır.)

c. İslam: İslâm toplumunda şahidin Müslüman olması şarttır. Kâfirin, Müslüman hakkındakı şehadeti kabul edilmez. Çünkü o, Müslüman hakkında yapacağı şahitlikte, kamuoyu nezdinde umumiyetle itham altında olur.

d. Şahidin gözünün görmesi şarttır. Şehadet, öncelikle şüphesiz görme işidir. İkinci olarak, bu şart, lehine şahitlik yapılanın tanınması ve şehadet esnasında ona işaret edilmesi gerekebileceğinden dolayıdır. Gözü görmeyen kimse ise, insanları ancak sesinden ayırt edebilir. Bunda ise şüphe söz konusudur. Zira sesler birbirine benzeyebilir. Bazı İslâm alimleri ise, gözle görmenin şart olmadığı vak’alarda âmânın şahitlik yapabileceklerini söylemişlerdir.6

e. Şahidin konuşabilir olması şarttır. Dilsizin işareti anlaşılsa bile şehadeti kabul edilmez. İşaret, şehadetlerde muteber değildir. Çünkü şehadet kesin bilgiyi gerektirir. Şehadette de bunun dil ile lafzen apaçık söylenmesi istenir. Bununla beraber, bazı İslâm hukukçuları dilsizin şehadetini kabul etmişlerdir.7 (yazılı ifade...)

f. Adalet: Bütün İslâm hukukçuları, şahitlerde adaletin şart olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de “Razı olacağınız şahitlerden ...” (Bakara, 2/282) ve bir âyette de “Aranızda adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun...” (Talâk, 65/2) buyurulmaktadır.

Adalet, lûgatta orta yollu, dengeli, güvenilir olmak demektir. Şer’i ıstılahta ise, büyük günahlardan uzak durup, küçük günahlar üzerinde ısrar etmemektir. Hakikatte ise, bütün günahlardan sakınmak şehadetin sıhhati için şarttır. Günahlardan uzak kalmakta ise, çoğunlukla görülen durum dikkate alınır. Çünkü masiyetleri çok olan kimsenin bu durumu şahitliğini de etkiler. Nadiren günah işleyen kimsenin şahitliği kabul edilirse de, büyük günah işleyen ve/veya küçük günahlarda ısrar eden, adaletli olarak görülmemiş ve şahitlik yapamayacağı belirtilmiştir. Adaletin muteber olan sınırı budur. Ta ki, şahitler tam güvenilir olsun ve haklar zayi olmasın.

Hukukta hüküm, tabiî ki zahire göredir. İslâm, günahların araştırılmasını katiyen men eder. Bu bakımdan, hadler ve kısaslar müstesna, karşı taraf tenkit etmedikçe, şahitlerin durumu hakkında soru sorulmaz. Zahiri adalet ile yetinilebileceği hadiste belirtilmiştir.

“Kazf sebebiyle, had vurulmuş kimse müstesna, Müslümanlar birbirlerine karşı âdildirler.”8

g. İtham altında olmamak: İslâm hukukçuları, töhmet altında olma sebebiyle şahitliğin red edileceği hususunda icma etmişlerdir. Töhmette bulunmak ise, lehine şehadet ettiği kimse ile karşılıklı fayda görme veya birbirinden zarar def etme konumunda ve münasebetinde bulunmasıdır. Meselâ, babanın oğlu ve torunu için şehadeti, çocuğun da anne, baba ve büyük baba, büyük anne için şehadeti kabul edilmez.9

Şehadetin kendinde aranan şartlar ise şunlardır:

1. Şehadet lafzı: Şahidin şehadet lafzını zikretmesi gerekir. Şayet şahit, “şahidim, şahid olurum” gibi açık şehadet eden lâfızlar yerine, “bilirim” yahut “inanırım” diyecek olursa, o olay hakkında şehadeti kabul edilmez.

2. Şehadetin davaya uygun olması gerekir. Şayet şehadet, iddia edilen şeyden (davadan) farklı olursa kabul edilmez. Ancak davacı, dava ve şehadet arasında bunları uzlaştırmanın mümkün olması halinde, kabul edilebilir.10

Şehadetle ilgili burada vermeye çalıştığımız bu kısa malûmat bize, İslâm’da şahitliğin önemli bir müessese olduğunu, üzerinde son derece titizlik ve hassasiyetle durulması gerektiğini açıkça göstermektedir.

Kadının Şahitliği

1. Bir erkek, iki kadın

Her konuda olduğu gibi şahitlik konusuna da yaklaşım tarzı çok önemlidir. Hikmet ve merhametin kendisi olan bu ilahî hükmün ruhuna yabancı bir kadın, bunu kendisi açısından ‘küçük düşürücü bir manzara’ olarak telakki ederken, Kur’ân’ın nihayetsiz hikmetine itimadı tam, inanmış bir kadın ise bunu kendisi adına ‘imtiyazlı/ayrıcalıklı bir hüküm’ olarak görür.

Esasında bir hükmün zihindeki oluşumu, meseleye nereden ve ne şekilde bakıldığıyla doğrudan ilgilidir. İmdi dileyen bu hükmü, Hikmeti Sonsuz'un penceresinden seyredip tasdik eder, dileyen de hikmeti sınırlı aklının dürbününden bakıp ‘hayır’ der. Ne diyebiliriz ki, kabul veya reddetme hürriyetini insanlara bizzat Allah vermiştir.

Şahitlik gibi riske ve tehdide açık ağır bir iş, –fıtraten buna daha dayanıklı/müsait- erkeğin omzuna yüklenmiştir. Bu açıdan kadın özel bir koruma altına alınmıştır. Aslında iki kadının bir erkeğe denk olmasını, kimileri kadının alçaltıldığını düşünse de esasında kadının üzerinden sorumluluk hafifletilerek pozitif bir ayrımcılık yapıldığını söyleyebiliriz.11

İslâm hukukunda kadının şehadeti muteberdir. Çünkü kadın da erkek gibi şehadet ehliyeti için gerekli olan zabt ve eda niteliklerine sahiptir. Kadınların şahitliği, bizzat âyet-i kerimede yer almıştır:

“Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden kendilerine güvendiğiniz bir erkek ve biri unuttuğunda diğerinin ona hatırlatması için iki kadın yeter.”(Bakara, 2/282)

Her zaman iki erkek şahit bulmak mümkün değildir. Burada İslâm kolaylık sağlamakta ve kadınları da şahitliğe çağırmaktadır.

Âyette öncelikle erkekler şahitliğe çağırılmaktadır. Zira İslâmî bir toplumda, çalışan sınıfı genellikle onlar oluşturur. Bu huzur ve güven toplumunda, günümüzdeki bozuk cemiyetlerde olduğu gibi kadın, çok az bir para karşılığı çalışmak zorunda kalarak, hem kendi sağlığı, hem de toplumun sıhhati açısından, dışarıda çalışmakla vereceği hizmetten çok daha büyük ve önemli bir fonksiyon olarak, istikbali omuzunda taşıyacak evlâtlarını terbiye etme ve yetiştirme gibi çok önemli annelik görevini bırakma mecburiyeti altında tutulmaz. Dolayısıyla çarşıda, pazarda, vekalet, kefalet ve şehadet gibi mevzularda kadının çok fazla ilgisi ve bilgisi olmayacağından, âyet-i kerime, ilk etapta erkekleri şahitliğe çağırmakta, şayet iki erkek bulunmazsa, “güvenilir bir erkek ve iki kadının şahit olabileceğini” ifade etmektedir.

Âyet-i Kerimede iki kadının şehadette bir erkeğe mukabil sayılması, bu mevzunun onun asıl meselesi olmaması ve psikolojik yapısından kaynaklanan zabt eksikliğidir. Yoksa mesele, kadın ve erkek eşitliğini iddia edenlerin dediği gibi, kadının insan yerine konulup konulmamasıyla, ona değer verilip-verilmemesiyle ve kadın-erkek eşitliği veya eşitsizliğiyle hiçbir ilgisi yoktur.

“Eğer iki erkek bulunmazsa, şahitlerden kendilerine güvendiğiniz bir erkek ve biri unuttuğunda diğerinin ona hatırlatması için iki kadın yeter.”

Burada bahsi geçen unutmanın çeşitli sebepleri olabilir.

2. Unutmanın Sebepleri

a. İslâmî bir toplumda kadın, erkeğe nazaran daha az çarşıya-pazara çıkar, başkalarıyla karşılaşır ve muhatap olur. Onun en büyük ve en değerli vasfı, anneliktir. Dolayısıyla İslâm, toplumda iş bölümünde haricî işleri, evin geçimini daha çok erkeklere yüklerken, kadının, belki dıştaki işlerden çok daha önemli olan ve kadın fıtrat ve psikolojisine çok daha uygun düşen, evin düzeni, bakımı ve çocukların terbiyesiyle meşgul olmasını tercih eder. Bu, mutlak bir mecburiyet olmayıp, bir tavsiyedir, bir tercihtir. Dolayısıyla kadın, dışarıda cemiyette cereyan eden hadiselere daha fazla şahit olmaz. Zaman zaman çarşıya ve pazara çıksa da, yapılan alışâverişler ve olup biten hadiseler, asıl meselesi olmadığı için, onun dikkatini fazla çekmez. Dikkat ettiği şeylerde, bir kere gözüne iliştirdiğinden dolayı unutabilir. Psikolojik hafıza kanunlarına göre de, insan bir hadise ile ne kadar çok karşılaşırsa hadise, o derece hafızasına yerleşmiş olur. İnsanın, az karşılaştığı, seyrek müşahede ettiği hadiselere dair hafızası zayıftır. Bu türlü hadiseleri sonradan bütün yönleriyle hatırlamak ise daha zordur.

Binaenaleyh, insanlar arasındaki alışverişe ve diğer muamelelere pek az şahit olan kadının, bunlara dair intibaı, duyum ve idrak kabiliyeti, hafızası, pek tabiî ki erkeğe nisbetle zayıf olacaktır. Dolayısıyla şahitlik yapacak bir kadının yanında; hadiseyi az daha olsa gören, bilen bir başka kadının yardımcı olarak istenmesi adaletin tam tecellisi için isabetli bir yoldur. En azından ikinci kadın, birinci kadının unuttuğu şeyleri hatırlatır, ona destek olur, şehadetine güç ve kuvvet kazandırır. Bu şekilde kadın, çok önemli bir şahidlik meselesinde töhmetten de kurtulmuş olur.

İşte Kur’an, bu durumda olan kadına yardımcı bir arkadaş vermiş, diğer taraftan böyle emretmekle adalete ve hakkaniyete verdiği önemi göstermiştir.

b. Kadın, bütün insanlık tarihiin şahit olduğu ve kadın hakları adı altında kadının sokağa en çok çıktığı günümüzde de açıkça görüldüğü üzere, ticari hayata ne erkekler kadar katılır, ne de onlar kadar bu sahada aktif olur. Bugün de, idare gibi ticaret, dünyanın her tarafında çok büyük oranda erkeklerin elindedir. Dolayısıyla, idari meselelerde, askerlik konularında ve daha pek çok sahada olduğu gibi ticari konularda ve anlaşmalar hakkında da kadının bilgisi, tecrübesi, anlayışı, erkeklerinkinden kat kat az ve eksik olabilir. Bu da onun, her halükârda sağlıklı bir şahitlik yapmasına mani olabilir.

Bununla birlikte, bu meseleleri de erkeklerden daha iyi anlayan kadınlar da her zaman için bulunabilir. Fakat hukuki ve kamuyu ilgilendiren meselelerde istisnalar değil, genel kurallar nazara alınır. Bugün dünyanın hiçbir yerinde önde gelen ticaret ve iş adamları kadın değildir. Ama iki kadın, birbirine destek vererek ve yardımlaşarak, ticaret veya borç akdinin gerektirdiği şartları daha iyi hatırlar ve yerine getirebilir.

c. Unutma, aynı zamanda kadının psikolojik durumuyla ilgilidir. Bu, belki ona Allah’ın (c.c.) bir lûtfudur. Ayrıca, kadınların kendilerine mahsus bir halet-i ruhiyyeye sahip oldukları da bir hakikattır. Bu konuda ruh doktoru, Mazhar Osman şöyle der:

“Kadınla erkeğin tabiat farklılığı daha küçük yaşta başlar ve gittikçe artar. Evvelâ, kadının esas mizacı heyecanlılık (emotivite)dir. Bütün kadın psikozlarında bunun izlerine tesadüf olunur. Heyecanın hakim olduğu psikozlar, meselâ, cinnet-i mania-i inhitabiye kadınlarda daha çoktur. Vahşi kavimlerden en yüksek medeni milletlerin kadınlarına, pek asrî terbiye görmüş bir mini mini hanımla, köyde doğup büyümüş bir köy kızına varıncaya kadar kadınların müşterek hisleri, birbirinden farklı olmayan jestleri vardır."

"Her kadın, ayının yarısını hazırlanma, âdet, âdetten sonra gayri tabilikle, adeta hasta olarak geçirir. Tenasülde erkeğin rolü beş dakikalık bir birleşmeden ibaret ve ondan sonra aşka kayıtsız ve hatta müteneffirken, kadın, aşkın mahsulünü dokuz ay karnında, iki sene göğsünde taşır; hamilelik, doğum ve nifas hallerine ait birçok ruhi değişiklikler, tabii ve mutad sayılan asabiyetler gösterir. Erkekle kadın nasıl birbirine müsavi olur?.. Ruh tıbbında tetkikler ilerledikçe, ruhiyet ve zihniyetler arasındaki farkı daha açık göreceğiz. Kadın heyecanıyla yaşar, erkek muhakeme ile temayüz eder.”12

Bugün, kadının erkeğe nazaran, ruhen daha heyecanlı olduğu, hadiseler karşısında daha çok heyecanlandığı psikolojik bir gerçektir. Gutteyman de bu konuda şöyle demektedir:

“Kadında idrak, tahayyül, düşünce, isteyiş ve hareket gibi cihetlerin hep umumiyetle heyecanlılığa uygun düşen ve sadece bu zaviyeden anlaşılması mümkün olabilen, karakteristik hususiyetler vardır. Nitekim bu âmil gözetilmeden yapılacak etüdlerde, kadın ruhu, mühim bir kısmı itibarıyla muamma kalır.”13

Evet; iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk tutulması, hiçbir zaman kadının, erkeğin yarısı olduğu manâsına anlaşılmaz. Çünkü bu şahitlikte, yani her türlü teminatın bulunmasına önem verilmiş olan hukuki sahada bir icraattır. Bu şahitlik, sanığın ister lehine ister aleyhine olsun fark etmez.

Kadın, tabiî temayyülleri sebebiyle çabuk heyecanlanan ve merhamet tarafı ağır basan, davanın şart ve sebeplerinin tesiri altında kalması mümkün olan bir tabiata sahiptir. Dolayısıyla burada şahitlerden birinde herhangi bir sapma olduğunda, diğerinin ona hatırlatarak, gerçeğin ortaya çıkarılmasını garanti altına alma maksadı vardır. Kimsenin itiraz edemeyeceği ve tamamen insanın dışında, yaratılıştan gelen böyle bir özellik karşısında, “kadın, erkeğe eşit tutulmuyor” diyerek, Kur’an’ı yeltenme, sadece bir inattır, maksatlı bir tutumdur ve daha çok inkârdan veya nifaktan kaynaklanır.

Tenkit edilmek bir yana, tam tersine İslâm’ın, heyecanları ve duygusallığı erkeğe nazaran çok daha önde olan kadını, heyecanını daha da artıran hadiselere şahit olması durumunda, kendisine yardımcı vererek manevî büyük mesuliyetler altında kalmaktan kurtarması ve toplumda şahitlik müessesesini gerektiği şekilde işletmesi, hem kadın, hem adalet, hem toplum açısından sadece alkışlanacak bir durumdur.

3. Kadının Yalnız Başına Şahitliği

İslâm’da daha çok kadının sahasına giren ve başkalarının muttali olamayacağı kadınlığa ait işlerde, tek kadının şahitliği kabul edilir. Zira şahitlikten maksat, gerçeğin ortaya çıkması, zulme meydan verilmemesi ve hakkın zayi olmamasıdır. Yoksa şahidin erkek veya kadın olması asıl mesele değildir.

Doğum, bekaret ve kadınlara ait bazı önemli hastalıklar hakkında kadınların şahitliği geçerlidir. Miras alabilmesi için, doğan çocuğun ses verip vermediği mevzuunda yine kadınların şahitliği kabul edilir. Ramazan hilalinin tesbiti hususunda da yine kadınların şehadeti, aynen erkeklerin şehadeti seviyesinde geçerlidir.14

Erkeklerin ekseriyetle göremeyeceği, bilemeyeceği, bekâret, evlilik, doğum, hayız, süt emzirme ve kadınlara ait hastalıklar hakkında münferit olarak şehadetleri, Maliki, Şafii ve Hanbeli âlimlerine göre de makbuldür.15

Dipnotlar:

1. Tehanevi, Keşşafu Istılahati’l-Fünûn, 2/737-738.
2. KurtubI, Cami, 3/390.
3. Buhari, Sahih, 3/152; Tirmizî, Sünen, 4/475.
4. Ahmed b. Hanbel, Hanbel, Müsned 6/189; Tirmizi, Sünen, 4/474.
5. Buhari, Sahih, 3/148.
6. Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmi, 6/564.
7. Züheyli, a.g.e., 6/564.
8. İbn Ebi Şeybe, Musannef, ; Zeylaî, Nasbu’r-Raye, 4/81
9. Zühayli, a.g.e., 6/568-569; İbn Hümam, Fethul’l-Kadir, 4/52; İbn Abidin, ed-Dürrü’l-Muhtar, 4/405.
10. Zühayli, a.g.e., 6/574.
11. Bekir Topaloğlu, İslâm’da Kadın, s. 241.
12. Dikmen, İslâmda Kadın Hakları, s. 204.
13. Zühayli, a.g.e., 6/571
14. Zühayli, a.g.e., 6/572; Bu mevzudaki hadisler için bkz. Heysemî, Mecmeu’z-Zevaid, 4/201; Zeylaî, Nasbur’r-Raye, 4 /80-81.

67 Hayızlı / âdetli kadının kabir ziyareti yapması günah mıdır?

Hayızlı olan kadın kabir ziyaretinde bulunabilir.

Hayızlı kadının Kur'an okuması caiz olmadığı için, kabir başında Kur'an okuyamaz. Bununla beraber dua edebilir. Dua niyetine Fatiha suresini okuyabilir.

68 Neden erkeğin dört kadınla evliliğine müsaade edilmiş; buna mukabil kadına neden fazla ayrıcalık verilmemiştir?

İslam dini Arabistan Yarımadasına yayıldığı sırada, bir kısım cahiliye âdetleri de bütün tesirleriyle hükmünü icra ediyordu. İslamiyet bunlardan bazılarını tamamen kaldırıyor, bazılarını mutedil hale getiriyordu.

Bunlardan birisi de Cahiliye dönemindeki sınırsız kadınla evlenme meselesi idi. İslamiyet gelmeden önce Arap Yarımadasında erkekler, sayı tahdidi olmaksızın, istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi. İşte Kur'an-ı Kerim bu cahiliye âdetine bir sınırlama getirdi; azami olarak dörde kadar evlenebileceğini açıkladı.

Cenab-ı Hak,

“... Eğer hanımlarınız arasında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, sadece bir tane ile yetinin...” (Nisa, 4/3)

buyurdu. Buna göre, birden fazla evliliği Kur'an tesis etmedi. Ancak daha önce sınırsız olan adedi sınırlandırdı.

Mesela Giylan ismindeki sahabi Müslüman olduğu zaman on hanımla evli idi. İslamiyeti kabul ettiğinde dörtten fazlasını boşadı. İslamiyet her ne kadar birçok kadınla evlenmeye müsaade etmişse de, bir tek kadınla evlenmeyi esas olarak kabul etmiştir. Birden fazlasına müsaade “ahlaki ve sosyal zaruretler” haline tahsis edilmiştir.

Bu durumda kadınlar arasında adaletin şart olduğu açıklanırken, ruhi temayüllerde eşit davranmanın pek mümkün olmadığına dikkati çekilmiştir:

“Ne kadar isteseniz kadınlar arasında adaletli davramaya güç yetiremezsiniz.” (Nisa, 4/129)

Cenab-ı Hak bir âyette adaleti emrederken, diğer âyette de insanların hanımları arasında adaleti gerçek manada gerçekleştiremeyeceklerini açıklaması, birden fazla kadınla zaruret olmaksızın evlenmemeye işaret içindir.

Tarihin her devrinde milletler arasında ortaya çıkan kanlı savaşların acımasız tesiriyle erkek nüfusu azalıp, kadın nüfusu bir kaç misli artar. Böyle bir durumda bir erkeğin bir kaç kadını koruması bir vazife olur. Türkiye, Birinci Dünya, Almanya da İkinci Dünya Savaşından sonra bunu yaşamıştır.

Almanya'da İkinci Dünya Savaşından sonra kadınların sayısı erkeklerin üç katı kadardı. Alman milleti şiddetli bir sosyal dengesizlik tehlikesiyle yüz yüzeydi. Çünkü kadınların hemen hemen üçte ikisi çaresizlik ve kimsesizlik içinde bulunuyordu.

Böylece Almanya hükümeti bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesine imkan tanımak zorunda kalıyordu. Bir Alman Profesör, Alman kadının kurtulması için İslam'ın bu ruhsatını kabul etmekten başka çare olmadığını ısrarla belirtiyordu.

Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı sonundaki durumunda olduğu gibi, şayet bir topluma bir erkeğe karşı üç kadın bulunsa, problemin halledilmesi için üç durum söz konusu olur:

1. Her erkek bir kadınla evlenecek ve her üç kadından ikisi aile hayatını, çocuk sevgisini, annelik şefkatini tadamayacaktır.

2. Her erkek bir kadınla evlenecek ve diğer kadınlarla gayrimeşru münasebetler kuracak; kadın bu durumda yine aile hayatını, annelik şefkatini ve çocuk sevgisini tadamayacaktır.

3. Bir erkek birkaç kadınla evlenecek, meşru daire dahilinde aralarında adalet prensiplerine riayet ederek haysiyet ve şereflerini koruyacak, vicdani rahatsızlıktan kurtaracaktır.

Toplum da cinsiyet ve nesep karmaşasından kurtulmuş olacaktır. Aklıselim sahibi her insan üçüncü şıkkı kabul eder. Çünkü insan fıtratı bunu gerektirir.

İslam'ın dörde kadar kadınla evlenmeyi bir ruhsat olarak göstermesinin insan fıtratına, akla ve hikmete uygun olduğunu açıklayan Bediüzzaman şöyle diyor:

“Dörde kadar taaddüd-ü zevcat, tabiata, akla, hikmete muvafık olmakla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekizden dörde indirmiştir. Bahusus taaddütte öyle şerait [şartlar] koymuştur ki, ona müraat etmekle [uymakla] hiçbir mazarrata müeddi olmaz (hiçbir zarara sebep olmaz). Bazı noktada şer olsa da ehven-i şerdir. Ehven-i şer ise bir adalet-i izafiyedir. Heyhat! Alemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.” (Münazarat, s.69) (bk. Mehmed Paksu, Çağın Getirdiği Sorular) 

Bu tür sorular daha çok kadın erkek eşitliğinden bahseden insanlar tarafından sorulmaktadır. Bu tür sorularla sanki kadın ikinci plana atılmış havası verilerek insanların aklına şüphe bırakmaktadırlar. Oysaki soyadı ile kişinin nesli karışmamaktadır. Nitekim kimliklerde kişinin soyadı değişse de anne ve babalarının ismi yazılmaktadır.

Ayrıca nüfus kütüklerinde kişilerin soyu bellidir. Demek ki onların iddia ettiği gibi soy karışmamaktadır. 'Eşitlik güzel midir?' konusunda bir anket yapılsa, sanırım, çoğu kimse garip bir mahluk görmüşçesine irkilecek, “Bunun da sözü mü olur!..” diyecektir.

Ama, meseleye dikkatle yaklaşılırsa ibretle görülür ki, hemen bütün güzelliklerin kaynağında “eşit olmamak” yatar. Bu kâinat yaratılmadan bütün şu varlıklar yoklukta eşittiler. Cenab-ı Hak bu alemi yaratmayı, irade buyurunca bu eşitliğin de ömrü sona erdi. Kâinat sarayı bildiğimiz kadarıyla, yüz yedi elementle, yani yüz yedi tip taşla bina edildi. Böylece çeşitlilik, değişiklik ve aykırılıklar da başlamış oldu. Zaten, saray dendi mi, mutlak eşitlik biter.

Merdivenleriyle kanepeleri, panjurlarıyla kandilleri, eşit olacak değil ya! Sarayı güzel eden de bu başkalıklar değil mi? İşte kâinat böylesine başkalıklarla bezendi ve sonunda bu saraya bambaşka misafirler gönderildi. Yosundan meyve ağaçlarına kadar bitkiler, pireden deveye kadar hayvanlar, kafileler halinde dünyaya geldi ve burayı şenlendirdiler. Ve en sonunda başkaların başkası “halifeler halifesi” ufukta göründü: insan.

Bilindiği gibi, bu âlemde, görebildiğimiz varlıklar üç ana bölüme ayrılıyor; cansızlar, yarı canlılar (bitkiler) ve canlılar. Mutlak eşitliği bu sınıflandırmaya uyarak biraz tahlil edelim. İşe cansızlardan başlayalım. Cansızların eşit olabilmeleri için ya güneş taşlaşacak, ya taş alev saçacak; ya bütün hava su olacak veya bütün denizler havaya uçacaktı.

Mesela, güneş sisteminde eşitlik olsaydı, bu durumda herhalde dünya güneşin gezegeni olmayacak, ay da dünyanın eteğini bırakacaktı; her gezegen güneş kadar büyüyecek, hepsi alev kesileceklerdi. Kısacası, bütün kâinat iğne ucu kadar boşluk kalmaksızın ya tamamen ateş, ya hep su, veya hep toprak olacaktı.

Diğer yandan, eşitlik için hiç olmazsa “iki taraf” bulunması gerekmez mi? Halbuki her şey eşit olunca, her şey bir şeye iner. Bitkilerin eşitliğine gelince, laleden elma ağacına, ısırgan otundan çama kadar bütün bitkilerin eşit olması hâlinde, milyonu aşkın çeşitteki güzellikler bire inecek, ortada (adını dahi koyamayacağımız) bir tek bitki çeşidi kalacaktı.

Gelelim hayvanlar alemine; Cenab-ı Hak bütün hayvanları bir tek nev olarak yaratabilirdi. Ama, o zaman bülbül ötüşünden serçe cıvıltısına, aslan kükreyişinden kedi miyavlamasına, kurbağa viyaklamasından sinek vızıltısına, öküz böğürtüsünden kuzu melemesine kadar bütün sesler bire iner, bu harika ahengin yerini monoton bir uğultu alırdı. Diğer yandan, böyle bir eşitlik için ya balığın kavağa çıkması, ya bülbülün denize girmesi lazım. 

Sözü bu noktada kesip kendimize, insan nevine dönelim. İnsandaki iki faktör yani beden ve ruha bakalım. Ruhla beden eşit olsaydı, ortada ne ruh kalırdı, ne beden. İnsan, ancak ruhunun müstakim bir sultan, her bir organının da itaatkar bir nefer olmasıyla güzelleşir. Sultan neferle eşit olursa ortada devlet kalmaz. “Ruh”, mahiyetini ancak Yaratan'ın bilebileceği harika bir âlem.

Bu âlemde çok değişik ülkeler var. Ruhun güzelliği de akıl, kalp, hafıza, hayal gibi ana unsurların; sevgi, korku, merak, endişe gibi çeşitli hislerin bütününden ortaya çıkıyor. Bunları eşitlerseniz güzellikten eser mi kalır? Hayale eşit bir akıl, sevgiye denk bir korku ve daha nice manasız, neticesiz eşitlikler. Ruhta uzaktan uzağa görebildiğimiz bu gerçeği, bedende çok daha rahat ve çok daha yakından seyredebiliriz.

- Göz kapağımızla diz kapağımız aynı özellikte mi?
- Göğüs çatımızla kafatasımız, içlerinde aynı şeyleri mi saklıyorlar?
- Beyin hücresiyle tırnak hücresi aynı vazifeyi mi görüyorlar?
- Akciğerle karaciğeri nasıl bir tutabiliriz?

O zaman, alyuvarlarla akyuvarları da eşitlememiz, gözümüzün akıyla karasını da birbirine katmamız gerekmez mi?.. Organlar arasında eşitlik sağlamaya kalkarsak, ortada hiçbir şey kalmaz; kalsa bile dövülmüş et gibi bir şey kalır ki, ona da neyin organı diyeceğiz?

Cenab-ı Hak, insan bedenini de tek hücrelilerde olduğu gibi çok sade bir makine olarak yaratabilirdi. Ama o zaman, bu küçük bedende yerleştirilen her biri ayrı şekil ve güzellikte, ayrı renk ve özellikteki yüzlerce çarkın, binlerce kayışın, yüz binlerce vidanın birlikte ve gayet düzenli çalışmalarından ortaya çıkan harika güzellik kaybolmaz mıydı?

Cansızlar, bitkiler ve hayvanlar âlemini ve nihayet kendi duygularımızı ve organlarımızı seyrederken, onlardaki farklılıkların ne kadar hikmetli, ne kadar yerinde olduğunu hayret ve ibretle görürüz. İnsanlık âlemini de aynı ibretli nazarla seyretsek görürüz ki, bütün insanların, bütün yönleriyle eşit olmaları halinde artık cemiyet hayatından söz edilemez.

Bu faraziye ile ne peygamber ne ümmet, ne kumandan ne nefer, ne baba ne evlat, ne işveren ne işçi, ne öğretmen ne talebe kalır. Bilmem böyle bir cemiyet hayatı düşünülebilir mi? Yalnız şu var ki, insanlar arasındaki farklılıklardan doğan güzellikler, daha çok ahiret hayatına bakıyor ve bu âlemde yeterince anlaşılamıyor.

Biz, mahşeri, cennet ve cehennemi, bu dünyada arar ve ilahi adaleti tam manasıyla burada anlamaya kalkışırsak, sadece kendimizi aldatmış yahut şeytana aldanmış oluruz. Evet, cennet'in o eşsiz güzelliği ve cehennemin o tüyler ürperten güzelliği yine farklılıklara dayanıyor.

Şöyle bir düşünelim: cennet'te hadsiz mertebeler... Hepsi insanlar için... İman, ibâdet, salahat, takva, tevekkül, rıza, şefkat, merhamet, ilim, irfan, güzel ahlak gibi birbirinden farklı nice güzelliklerin sahipleri, bunlardaki farklı mertebelerine göre ayrı ayrı lütuflara mazhar kılınmışlar, muhtelif derecede zevk ve safa ile meşguller. Bu seyrine doyum olmaz bir tablodur.

Cehenneme gelince, onda da küfür, şirk, isyan, zulüm, ahlaksızlık, kadere itiraz, kibir, riya gibi oraya layık nice kötü sıfatların sahipleri, ayrı ayrı azap tabakalarında cezalarını çekmekle meşguller... Bu tablo da güzellikte birinciden geri değil... Eşitlik bu güzelliği bozar...

Şu noktayı da ayrıca belirteyim: çoğu zaman, eşitlik mefhumunun, adaletle karıştırıldığını görüyoruz. İnsana iki, koyuna ise dört ayak verilmesinde bir eşitsizlik vardır, ama adaletsizlik yoktur. İnsana böylesi, koyuna da öylesi yaraşır...

Çoğu insan, eşitlikle adaleti bir sayıyor. Halbuki, mutlak eşitlik yâni her şeyin her yönüyle birbirinin aynı olması adalete zıt. İnsanların sanatlarına bir göz atalım: Bir şair, kasidesinde her harfi kelimenin tamamını dikkate alarak yazar. Her kelimeyi, o manzumenin bütününü nazara alarak yerleştirir. Her mısrayı da kasidenin tümünü gözeterek kaleme alır.

Burada mutlak eşitlik değil, adalet söz konusu... İlk mısra başa düşer, son mısra dipte kalır, ama hepsi aynı gayeye hizmet ederler. Bir fabrikatör, fabrikasının büyüklüğünü, bölmelerini, motorlarını, kazanlarını, tâ en küçük cıvatasına varıncaya kadar her şeyini hikmet ve adaletle tanzim eder. Ve ortaya mükemmel bir fabrika çıkar. Mutlak eşitlik bu nizamı harap eder...

Bir ressam da öyle değil mi? O, çizdiği her bir tabloda her deseni yerli yerine oturtur. Renkleri, şekilleri mutlak eşitlikle değil, adaletle taksim eder. Neye ne yakışırsa onu onunla boyar. Kime ne münasipse ona o şekli verir. Ve ortaya harika bir eser çıkar...

Cenâb-ı Hakk’ın şu âlemdeki icraatı da “eşitlik” üzerine değil, “adalet” esasına göre cereyan ediyor.

- İnsanlar arasında mutlak eşitlik olsaydı her şeyden önce, anne, baba ve evlât mefhumlarından söz edilebilir miydi?..

- Ve yine böyle bir eşitlikte amiri ve memuruyla, çiftçisi ve tüccarıyla, öğretmeni ve öğrencisiyle, işçisi ve işvereniyle bir bütün teşkil eden cemiyet hayatı ortaya çıkabilir miydi?..

Diğer varlıklara da bir göz atalım: mutlak eşitlik olsaydı ne yer kalırdı, ne de gök!. Şimşek çakıyorsa, bulutların yüklerinin aynı olmadığındandır. Ruhumuzla bedenimizi düşünelim. Mutlak eşitlik olsaydı hangisi hangisine hükmedecekti? Organlarımızın hepsi el yahut tamamı kalp olsaydı hayatımızı sürdürebilir miydik?..

Serçe ile kedinin eşit olmadıkları mâlûm. Ama, her ikisinde de ilâhî adalet bütün berraklığı ile okunmakta... “Kedilik” mahiyeti neyi gerektiriyorsa, ruh hâletinden, diş ve tırnak yapısına, vücut çevikliğine kadar hepsi adaletle verilmiş; hiçbir şey noksan bırakılmamış. Aynı şekilde, “serçelik” mahiyeti de neyi icap ettiriyorsa, ona da o kabiliyetler ve o vücut yapısı eksiksiz takdim edilmiş. İşte adalet budur. “niçin o serçe oldu, bu kedi” diye bir soru sormaya kimsenin hakkı yoktur.

Sorulursa, “Allah böylece irade buyurmuştur” diye cevap verilecektir. Aksini irade buyursaydı o soru yine sorulacaktı. Kaldı ki, ne o serçe, ne de o kedi, başka bir âlemde imtihana tabi tutulmuş değiller. Tâ ki, başarılarına karşılık, kendilerine verilen “hayat makamını” az bulsunlar. Onlar daha düne kadar, tabiri caiz ise, yokluk karanlıklarında Allah’ın lütfunu gözlemekteydiler.

Hiçbir hakları yokken Cenâb-ı Hak onlara, sırf bir lütuf olarak, şu hazır bedenlerini ve ruhlarını ihsan etti. Onlar da bunu şuuren biliyormuşçasına, hallerinden memnun olarak sürdürüyorlar hayatlarını... Ruhlarında, kadere itirazın zerresi dahi bulunmuyor...

İşte bütün bunlar ilâhî adaletin harika tecellileri... Biz bu tecellileri ibretle seyretmeliyiz ve şu geçici dünya hayatında insanların farklı tarzlarda imtihan edilmelerini de bu şuurla değerlendirmeliyiz... Hikmeti, ancak âhirette anlaşılabilecek olan bazı farklılıkları hemen itirazla karşılamamalıyız. İşin garibi, Allah’ın en büyük lütfuna mazhar olan insanoğlundan başka ilâhî adalete itiraz eden çıkmıyor. Münkirlerin hayvandan daha aşağı olmalarının bir sırrı da bu isyan olsa gerek. 

"Kadın ve erkek eşit midir? Kadın erkek eşitliği söz konusu mudur?" şeklindeki bir soruya hemen “evet” veya “hayır” demek çok zor. Çünkü, soru bu haliyle yeterince açık değil. Onu bir başka soru ile açmak gerekiyor. “Nerede? Hangi konuda? Ne yönden?” gibi.

Eğer, “hukuki açıdan” soruluyorsa, cevap olarak “evet” diyebiliriz. Eğer, “her hususta” denilirse, o zaman, bu soruya cevap vermeye gerek kalmayacaktır. Zira, cevabı sorunun içindedir. Madem ki, iki ayrı cinsten söz ediliyor. Öyleyse mutlak eşitlik nasıl düşünülebilir? Aynı cins, renk, şekil ve dolgunlukta iki elmayı yan yana koyup “Bunlar birbirine eşit mi?” diye sorabiliriz. Ama, aynı mantık içerisinde “kadın - erkeğe eşit midir?” diyemeyiz. Kadınla erkeğin eşit oldukları sahalar bulunduğu gibi, erkeğin kadını çok gerilerde bıraktığı, yahut onun çok gerisinde kaldığı sahalar da mevcut.

Onun için, meseleyi sadece bir tek kelimeyle çözümlemek mümkün değil. Şayet, “Kadınla erkek arasında insanlık itibariyle, yani, iyi insan, üstün insan olma noktasında bir fark var mıdır?” diye sorulursa o zaman şunu hemen belirtmek isteriz: Hakimiyet başka, üstünlük ve fazilet daha başkadır. Bu ikincisinde hemen çalakalem şu yahut bu üstündür, demek çok zordur.

Çünkü, ister kadın ister erkek olsun, her insan Allah'ın kuludur. O, hangi kulunu üstün tutuyor, daha çok seviyorsa ve hangi kulundan razı ise üstünlük ancak onundur. İlahi ferman olan Kur' an’a baktığımızda, üstünlük ölçüsü olarak, karşımıza “cinsiyet”in değil “takva”nın çıktığını görüyoruz. Evet, Allah indinde üstünlüğün ölçüsü takvadır. Nedir takva?

En kısa ifadesiyle Allah'tan korkmak, günahlardan sakınmak, o'nun razı olmadığı hareket, tavır, hâl ve sözlerden uzak durmak. O'nun rızasına ermeyi en büyük maksat bilip, bunu kaybetmekten son derece korkmak. İşte, kim böyle yaparsa üstün insan, faziletli insan odur. Bu noktada cinsiyete itibar edilmemiştir. Takva dendi mi hemen salih ameli de hatırlıyoruz. Salih amel, yani, hayırlı, güzel işler görmek... Onda da cinsiyete itibar edilmiyor.

Mesela, okunan her Kur'an harfine karşılık on sevap verilmişse, bu bütün insanlar için böyledir. Kadına daha az, erkeğe daha çok sevap söz konusu değil. Soruyu bir de psikolojik yönden ele alabilir ve şöyle sorabiliriz: Kadınla erkek arasında psikolojik yönden farklılık var mıdır? Bu soruya hiç tereddüt etmeden “elbette” diye cevap verebiliriz. Kadınla erkek arasındaki psikolojik farklılık kendini çocukluk çağından itibaren göstermeye başlar.

Erkek ve kız çocukların oyuncakları farklıdır. Bir kız çocuğu en çok oyuncak bebekleri sever. Henüz evlilik nedir bilmediği o yaşlarda, bebeklerini bağrına basar, öper, elbiselerini değiştirir, beşikte sallar ve uyutur. Günün büyük bir kısmını onlarla geçirir. Erkek çocuk ise, taksi, uçak, tabanca gibi oyuncaklara daha fazla rağbet gösterir. Bu çocuklar büyüdüklerinde bu defa, sohbetleri değişir.

Erkeklerin toplantılarında daha çok, iş hayatı yahut politika konuşulurken, kadınlarda ön sırayı ev eşyaları ve örgüler alır. Kabiliyet yönünden de iki cins arasında bariz bir fark var. Erkek, terkip ve tahlilde, kadın ise taklit ve ezberde daha ileri. Bir misal ile anlatmak gerekirse; erkek bir mimari eseri ortaya koymakta, onun bütün bölümlerini güzelce yerleştirmekte, kadından daha ileri... Kadın ise, o eserin herhangi bir bölmesini ince nakışlarla süslemekte erkekten çok daha hassas.

Erkek dış aleme daha açık. Şefkatte kadından geri, ama teşebbüs kabiliyetinde ileri. Kadın ise erkeğe nispeten daha içe dönük... Bunun en büyük faydası, yavrusuna ve yuvasına göstereceği ihtimam... Bu iki cinsin zaafiyetleri de farklılık gösteriyor: erkekte, tahakküm ve baskı hastalığı mevcut. Kadında ise, gösteriş ve desinler belası...

Kadının en bariz bir özelliği de hassasiyeti... Buna “teessürilik” deniliyor. Kadın, çevre tesirlerinden etkilenmekte erkekten daha hassas... Dolayısıyla, telkine kapılmaya, aldatılmaya ondan daha müsait. Yaldızlı sözlere kanmakta daha zavallı. Kadında sezgi gücü, erkekten çok kuvvetli...değişikliğe ondan daha çok ihtiyaç duymakta...

Yenilik ve heyecana daha açık. Vücut büyüklüğü itibariyle ve güç-kuvvet yönünden, kadın erkekten genellikle daha geri. Bunun neticesi olarak, sığınma ihtiyacı kadında kendini daha fazla hissettiriyor... Ama bazılarında bu ihtiyaç, aşağılık kompleksine dönüşüyor; bu da erkeklik kompleksi olarak kendini gösteriyor. Kadın, hayat arkadaşına -ona nispetle- daha çok bağlı. Ondan daha vefalı. Dünya sevgisinde ve şehvette erkekten çok ileri. Dolayısıyla, şeytana alet olmaya daha müsait. Kadını bu psikolojisi içinde değerlendirmeli, onun erkekleşmesine değil, ideal bir kadın olmasına çalışmalıyız. 

Etrafımıza şöyle bir göz atalım. Bütün canlılarda bedenler ve ruhlar arasında mükemmel bir uygunluk var. Ceylan ruhunu, aslan bedenine sokmak ve onu aslanca davranmaya zorlamak, en başta o sevimli ruha zarar verir. Her kükreyişte ruhundaki letafetten birazını kaybeder; her hamlede kendi öz güzelliğinden bir parçayı harap eder. Bunun bir başka türlüsü, erkekle kadın arasında geçerli...

Bu iki cinsin bedenlerindeki farklılık ruh yapılarında da görülüyor. Bunu bilmezlikten gelip, kadın-erkek eşitliği diyerek kadını erkekçe davranışlara itmek en başta kadına zarar verir. Aslında, bu vadide gösterilen kasıtlı ve yoğun faaliyetler, bir bakıma hiçbir şeyi değiştirememiştir. “Hüküm çoğunluğa göre verilir.” kaidesinden hareketle şöyle diyebiliriz: kadınlar yine fabrikatör olmaktan çok işçi, hâkim olmaktan çok kâtip, amir olmaktan çok sekreter, pilot olmaktan çok hostes, patron olmaktan çok tezgâhtardırlar.

Zira, yaratılışı değiştirmek mümkün değildir. Maalesef, kadına lâyık olduğu yeri bir türlü veremedik. Ya zaifliğini bir suçmuş gibi değerlendirdik; onun rızkı bize bağlıymışçasına, kendisine aşırı derecede hükmetmeye kalktık, ona haksız muamelelerde bulunduk. Yahut, kendisine çok fazla fırsat verdik, onu erkekliğe heveslendirdik ve mahvettik.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kadın neden birden fazla eş ile evlenemez?

69 Başı örtmenin hükmü nedir? Okumak, memur olmak için baş açılır mı?

Önce, kadınların başlarını örtmelerinin dinî yönüne bakalım. Bu hususta Kur'ân-ı Kerim'de iki âyet mevcuttur. Bu âyetlerde Cenab-ı Hak gayet açık bir şekilde meâlen şöyle buyurmaktadır:

"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar."1

"Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar, zînetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler."2

Âyetlerde mü'min kadınların nasıl örtünecekleri, hangi yerlerini açabilecekleri açıkça belirtilmiyor. Fakat şu mealdeki hadîs-i şerif âyetleri tefsir ediyor. Peygamberimiz (a.s.m.) baldızı Hz. Esma'ya hitaben şöyle buyurmuştu:

"Ey Esma! Bir kadın âdet görmeye başlayınca el ve yüzünden başka yerini yabancılara göstermesi caiz değildir."3

Demek ki, büluğ çağına gelmiş olan Müslüman bir hanımın başını kapatması hem Allah'ın hem de Peygamber (asm)'in emridir. Yani yüz kısmı açık kalacak şekilde başın kalan kısmını, boyun ve göğüsleri örtmek farz-ı ayındır. Açmak ise bir farzın terki sayıldığından haramdır. Zaten âyetten de açıkça anlaşılacağı gibi "ırz ve namusun korunması" başı örtmenin bir hikmeti, aynı zamanda bir sebebi sayılmaktadır. Başlarını açan kadınlar ırz ve namuslarım muhafaza etseler de, bu "Allah'ın emrine uygun bir koruma" sayılmamaktadır. Allah ve Resulünün emrini dinlemediği için günahkâr olmakta, büyük bir mesuliyet altına girmiş bulunmaktadır.

Bir mü'min kadın için baş açık gezmek haram ve günah olduğuna göre, bu mesuliyetten kurtulmak için ne yapabilir? Yapılacak şey bellidir. Başını kapattığı zaman hayatî bir tehlike veya yanık ve benzeri sıhhî bir mahzurla karşılaşacaksa, o tehlike ve mahzur geçinceye kadar açık bırakılabilir. Fakat böyle bir durum yoksa, kapatmak gerekir.

Kapatmayınca ne olur? Başta da söylediğimiz gibi günahkâr olur. Günahkâr olan kimse, bu günahından kurtulmak için tövbe istiğfar eder, Allah'tan affını diler.

Âl-i İmrân sûresinde şu mealdeki bir âyet-i kerime yer almaktadır:

"Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar—İşte onların mükâfatı, Rablerinden bir mağfiret, ağaçları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Güzel amel yapanların mükâfatı ne güzeldir."4

Demek ki, bir tövbenin kabul olması, bir günahın affa liyakat kazanması için, hiçbir mazeret yokken o günahta ısrar edilmemesi şartı aranmaktadır.

Bir insan sadece nefsini yenemediğini, çevresinin nasıl karşılayacağını bahane ederek bir haramı işlemeye devam ederse ne olur? Bu husustaki bir hadisin meali şöyledir:

"Mümin bir günah işlediği zaman, kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahtan el çeker, Allah'tan günahı­nın affını dilerse, kalbi o siyah noktadan temizlenir. Eğer günaha devam ederse, o siyahlık artar. İşte Kur'ân'da ge­çen 'günahın kalbi kaplaması' bu mânâdadır."5

Evet, "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var­dır." sözü, mühim bir gerçeği dile getiriyor. Şöyle ki, bir gü­nahı işlemeye devam eden insan zamanla o günaha alışır, terk edemez bir hale gelir. Bu alışkanlık onu gün geçtikçe daha büyük manevî tehlikelere sürükler. Günahın uhrevî bir cezasının olmayacağına inanmaya, hattâ cehennemin bile olmaması gerektiğine kadar gider. Yani kalpte yer tutan o günah tohumu zaman içinde -Allah korusun- yeşillenerek bir zakkum ağacı haline dönüşebilir.6

Böyle bir tehlikeye maruz kalmamak ve şeytanın kinlerine kanmamak için, bir an önce tövbeyi icap ettirecek günahı terk ederek insanın kendine çeki düzen vermesi gerekir.

Böylece hem Allah'ın emrini her şeyin üstünde kabul ederek bir farzı işlemiş olursunuz, hem de size "başınızı örtmemek" için vesvese veren şeytanı reddetmiş olursunuz. Zaten bir Müslüman hem Allah'ın rızasını kazanma­ya çalışacak, hem de bazı haramları işleyerek "şeytanı küstürmemek" gibi gülünç bir duruma düşecek, bu mümkün değildir.

Dipnotlar:

1. Ahzab, 33/59.
2. Nur, 24/31.
3. Ebû Davud, Libas: 33.
4. Âl-i İmrân, 3/135-136.
5. İbni Mace, Zühd:29.
6. Lem'alar, s. 7; Mesnevî-i Nuriye, s. 115.

70 Cahiliyye döneminde kız çocukları diri diri gömüldüğüne göre, kadınların sayısında azalma olmamış mıdır?

Her kız çocuğu gömülmüyordu. Vicdanı elvermeyenler gömmüyolardı. Ancak bu kimseler de, kızı olduğu için toplumda boynu bükük geziyor, herkesten utanıyorlardı.

Kız çocuklarının ilk olarak ne zaman gömüldüğü tarih kitaplarında geçmemektedir. Cahiliyede kız çocuklarının diri diri gömülmesi "Kız Çocuklarını Diri Diri Gömme" sözcüğüyle ifade ediliyor.

Onlar bunu namuslarını korumak veya ar telakki ettikleri için, bazıları da sakat ve çirkin olarak doğduklarından yapıyorlardı, Cahiliye devrinde, belli yörelerde ve toplumun belli kesimlerinde dünyaya gelen kız çocukları büyük çoğunluğu itibariyle diri diri toprağa gömülürdü.

Bu vahşice âdeti, kimileri tuhaf bir cahiliye gayretiyle, kimileri geçim sıkıntısı sevkiyle, kimileri de servet ve sâmânlarının, kızları vasıtasıyla başkalarının eline geçeceği endişesi ve kabile hırsıyla yapıyorlardı.

Hangi sebebe istinâd ettirilirse ettirilsin, hangi sâikle yapılırsa yapılsın, bu bir vahşetti ve mutlaka önlenmeliydi, önlendi de... Ve önlenme istikâmetinde Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîhada bir hayli emir, saadet nüzûl ve şeref südûr oldu...

İslam'dan önce putperest Arapların kız çocuklarını diri diri gömmeleri, kız çocuklarını utanç kaynağı olarak görme fikrinin bir tezahürüdür. Bu iğrenç uygulamayı Kur'an şiddetle yasaklar: 

"Onlara birine dişi çocuğu olduğu müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa taprağa mı gömsün? Bak ne kötü hüküm veriyorlar!" (Nahl, 16/58-59)

Yeni gelişmeye başlayan Müslüman toplumunda kız çocuklarını diri diri gömme adetinin bütün izlerini silmek için Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) iki kız çocuğuyla nimetlenen kimse onlara büyüyünceye kadar iyi bir şekilde bakarsa ona büyük ecir sözü vererek şöyle buyurmaktadır:

"Her kim kız çocuğunu büyütür ve onlara iyi davranırsa, onlar kendisi için cehennem ateşine karşı kalkan olur." (Buhari ve Müslim)

"Her kim iki kız çocuğuna erginlik çağına kadar bakarsa, kıyamet gününde biz şöyle olacağız." diyerek iki parmağını birleştirdi."1

1. Buhari Talak 25, edeb 24; Müslm Zühd 42.

71 Erkek kadından üstün müdür? Bunun hikmetleri / nedenleri nelerdir?

Başlangıçta "İslâm ve Kadın" başlığını işlerken, aslında kadının erkeğe eşit olduğu noktaları da göstermiş sayılırız. Burada da öncelikle şunu söyleyelim ki, Islâm'da erkeğin kadından mutlak anlamda üstün olduğunu bildiren hiçbir nas yoktur.

"... Erkek kadın gibi değildir..." (ÂI-i imrân, 3/36),

demek, erkek üstündür demek değildir.

"Erkekler, kadınların kayyûmudurlar. Bu, Allah'ın onların bazısını, bazısına üstün kıldığından ve erkeklerin mallarını harcadıklarındandır..." (Nisâ, 4/34)

âyeti de erkeğin mutlak üstünlüğünü göstermez. Önce burada "erkekleri kadınlara üstün kıldığı için..." denmemiştir. Demek ki üstünlük nisbîdir. Idare kabiliyeti erkeklere verilmiştir. Bir başka konuda da kadınlar üstün olabilir. Kadının şefkat dolu bağrı olmasa erkek, evlâtlarını bir robot gibi yetiştirir. Demek ki bu konuda da kadın üstündür. Hem Allah, kadın erkek ayırmadan,

"... En üstün olanınız, Allah'tan en çok sakınanızdır..." (Hucurât, 49/13)

buyurur. Demek ki kadın, insan olarak erkeğe eşittir. Ikisinin yaratılışı da bir "nefis"tendir. (Nisâ, 4/1) Kökenleri birdir. Biri kaliteli, öbürü adı bir maddeden yaratılmış değildir.

Kadın da kötülük yaparsa günah, hayır yaparsa sevap alır. Dua ederse Allah ona da "icabet" eder. Demek ki, kadın, cennete ya da cehenneme gitmekte de erkekten farklı değildir. Dünyada iken iş başarırsa kazanç, suç işlerse ceza bulur. Ticarethanesi varsa kadın olduğu için kazanç oranı düşük olmadığı gibi, meşru bir iş görüyorsa, kadın olduğu için ücreti de düşük olmaz. Tersine bazı suçlarda kadın erkeğe göre daha az ceza görür.

Kadın, insanlar arasındaki saygınlık ve hürmette, erkeklerden geri değil, tersine bazı hallerde ileridir.

"Insanlar içerisinde iyilik ve hürmet yapmama en lâyık olan kimdir?" diye soran sahabîye Efendimiz (asm); "Annendir." cevabını vermiş ve arkasından, "Sonra kimdir?" diye iki defa daha tekrarlanan bu soruya, "Annendir." dedikten sonra, dördüncüde "Babandır." buyurmuştur. (Buhârî, Edep 2; Müslim, bir 1)

"Namazda iken, babanın çağırması halinde namaz bozulmaz, ama annenin çağırması halinde namaz bozulur ve ona cevap verilir." sözünün aslı nedir, şu anda bilmiyorum ama, dînî bir düşünceden kaynaklandığı açıktır.

"Ana gibi yâr olmaz" atasözümüz herhalde kadını küçültüyor değildir.

Demek ki, yaratılışta, Allah'a kul olmakta, ibadette, duada, suç ve cezada, yani kullukta, hürmet ve saygınlıkta, kısaca insan oluşta kadınla erkek arasında fark yoktur.

72 Küpe için kulak delinebilir mi?

Kadın yaratılışı icabı süsten ve zînetten vaz geçemez. İmkânı ölçüsünde bazı süs eşyalarını takar ve kullanır. Kolye, bilezik ve yüzük gibi zinet eşyalarının çoğu herhangi bir muameleye tâbi tutulmadan vücuda takılır. Fakat küpe öyle değildir. Bugün bazı küpeler doğrudan kulağa takılıyorsa da çok kere küpenin takılması için kulağın delinmesi gerekir.

- İşte böyle bir küpenin takılabilmesi için kulağı delmek caiz midir?

Reddû'l-Muhtar ve el-Feteva'l-Hindiyye gibi Hanefi mezhebinin, Îânetû't-Tâlibîn gibi Şafiî mezhebinin fıkıh kitaplarında kaydedildiğine göre, kız çocuğunun veya kadının küpe takmak maksadıyla kulağının delinmesinde bir mahzur yoktur.(1)

Çünkü bu çeşit bir işlem Peygamber Efendimizin zamanında da yapılıyordu, ancak bu yasaklanmıyordu.(2)

Fakat Şafiî ulemasından bazıları, sebepsiz yere eziyet olacağı için kız çocuklarının kulaklarının delinmesini caiz görmezler. Bugün artık bu mahzurlar da söz konusu değildir. Çünkü hiç acı ve eziyet vermeden ağrısız bir metodla kulak delinebilmektedir.

Dipnotlar:

1. Reddû'l-Muhtar, 5: 270; el-Feteva'l-Hindiyye, 5: 358;
2. İânetüt-Tâlibîn, 4: 175.

(bk. Mehmet PAKSU, Kadın, Aile, Hayat, Nesil Yayınları)

73 Şafi mezhebine göre, adet (hayız), nifas ve istihaza (özür) kanı hallerine maruz kalan kadının, oruç ve namaz ibadetlerinin durumu nedir?..

Adet olan kadın oruçlarını tutamaz, namazlarını kılamaz; tutamadığı oruçlarını sonradan gününe gün kaza eder, ama kılamadığı namazlarını kaza etmez.

İki adet arasındaki temizliğin en az süresi on beş gündür. Bu nedenle iki adet arasındaki temizlik müddeti on beş günden az olamaz. Bu on beş gün içinde kan gelse bile özür sayılır ve hem oruçlarını tutması hem de namazlarını kılması gerekir.

Hayız, muayyen vakitlerde kadının rahminden gelen tabiî bir kandır. Kadınlar en az dokuz yaşında bâliğa olup hayız olmaya yani âdet görmeye başlarlar. Hayızdan kesilme yaşı da çoğunlukla altmış ikidir.
Hayzın en az müddeti, hiç kesilmemek üzere bir gün bir gecedir. En fazla müddeti, arada kesilse dahi geceleri ile beraber on beş gündüz.

Bir kadın on beş güne kadar aralıklı olarak kan görür de, görme müddetinin saatları toplamı yirmi dört saati bulursa, o on beş gün hayız sayılır. Toplamı yirmi dört saatten az olursa hayız değil fâsid bir kandır.

Hayızdan sonraki temizlik müddeti en az on beş gündüzdür. (1)

Temizlik müddeti için üst sınır yoktur. Ne kadar fazla olursa olabilir. Fakat çoğunlukla görülen temizlik müddeti aydan altı ile yedi gün çıktıktan sonra geriye kalan kısımdır.

Kan on beş günden fazla devâm eder veya en az temizlik müddeti bitmeden evvel başlarsa, bu kan istihâza yani özür kanıdır. Bu devam eden bir abdestsizlik demektir. Böyle bir kadın abdest alır, her türlü ibadetini yapar ve helallısına yaklaşabilir.(2) Namâz kılmak istediğinde tenâsül yerini yıkar, üzerine bir bez sarar, vakit girdikten sonra abdestini alır ve geciktirmeden namâzını kılar. Bu suretle her namâz için fazla kirlenmiş veya yerinden kaymış bezi değiştirir ve yine abdest alır. (3)

NİFAS: Çocuk doğurduktan sonra (isterse en küçük bir et parçası olsa dahi), boşalan rahimden akan kandır. Bu kanın en az müddeti bir an, en çok müddeti altmış gündür. Ekseriya görülen müddet kırk gündür.

Gebeliğin en az müddeti altı ay, ekseriya olan müddeti dokuz aydır. En çok gebelik müddeti de dört senedir.

Hayız ve nifas olan kadın, nâfile olsa dahi namâz kılamaz ve sonra da kaza etmez; oruç tutamaz fakat orucu sonra kaza eder. Kur'ân-ı Kerîmi okuyamadığı gibi, bir ayetini dahi Kur'ân kasdı ile okuyamaz, elliyemez, taşıyamaz. Tavâfın hiç bir nevini yapamaz. Mescitte oturamaz, içinden geçemez, cinsi münâsebette bulunamaz, talak verilemez, göbekten diz kapağına kadar kendisine dokunulamaz.
Böyle bir kadın kan kesildikten sonra yıkanmadan evvel ona bunların hiç birisi yine helâl olmaz, yalnız kan kesildikten sonra yıkanmasa bile oruç tutabilir ve talak verilebilir.

Dipnotlar:

(1) Bu müddet iki hayız kanı arasında bulunduğuna göredir. Nifâs ve hayız kanları arasında temizliğin en az müddetine had yoktur.
(2) İânetü't-Tâlibin, 1/7l.
(3) Muğni'l-Muhtac (Şerh'ü Minhac) 1/121.

74 Kadının İslâm'daki yeri nedir?

İslâmiyet kadına pek büyük bir mevki ve şerefli bir makam vermiştir. Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede

“Ana-babanıza öf bile demeyin.” (İsra, 17/28) buyurmuştur.

Efendimiz Hazretleri de,

“Cennet anaların ayakları altındadır,” (Suyûtî, el-Camiü’s-sağir, 3642)

buyurmakla, validelere çok büyük bir makam vermiştir. Bu münasebetle, İslâm’da kadın-erkek eşitliği olmadığı şeklindeki itirazlara kısaca temas edelim:

Cenab-ı Hak sonsuz hikmetler sahibidir. Mahlukatını, hikmetinin iktizasına göre, istediği gibi yaratır. Bazısına diğerinden farklı kabiliyetler ve meziyetler verir. Hiçbir mahlukun, bu hüküm ve iradeye müdahale etmeye hakkı yoktur.

Allah, erkekler ile kadınları her yönden eşit yaratmamıştır. Bu iki cinsi her cihetle eşit kılmaya çalışmak ancak fıtratı değişmekle mümkündür, bu ise muhaldir. Erkeğin ve kadının mahiyetleri birçok cihetle farklılık gösterir. “Hüküm çoğunluğa göre verilir.” kaidesinden hareketle şöyle diyebiliriz:

Erkekler, “güç ve kuvvette, teşebbüs kabiliyetinde, cesarette”, kadınlar ise, “şefkatte, hassasiyette, vefa ve sadakatte” daha ileridirler.

Gerek kadının gerek erkeğin birbirinden üstün tarafları vardır. Aile çatısı altında, her iki tarafın üstün meziyetleri birleştirilir ve böylelikle ailenin ihtiyaçları yanında, saadeti de temin edilmiş olur.

Erkeklerin güç ve kuvvet yönünden daha ileri olmaları sebebiyle, Cenab-ı Hak, ailenin sorumluluğunu, birinci derecede, erkeklere yüklemiştir. Erkekleri, kadınların ihtiyaçlarını yerine getirmek, onları maddî ve manevî her tehlikeden koruyup gözetmekle mükellef kılmıştır. Bu hakikat şu ayet-i kerimede açıkça beyan buyurulmuştur:

 “Erkekler kadınlar üzerine yönetici ve koruyucudurlar. Çünkü bir kere Allah bazılarını diğerlerinden üstün kılmıştır. Bir de erkekler mallarından (kadınlarına) nafaka verirler. Onun için iyi kadınlar, itaatkârdır. Allah onları (kocalarının himayesine vermekle) koruduğu gibi, onlar da gaybı (namuslarını ve kocalarının mallarını) korurlar.” (Nisa, 4/34)

İslâmiyet erkeğin kadına karşı yaptığı bu ihsanlara karşı, kadına da kocasına karşı itaati vacip kılmış ve bu itaati ibadet saymıştır. Bu ayet-i kerime bir taraftan erkeklerin hakimiyetini, diğer taraftan da kadınların kıymet ve faziletini ders veriyor.

Şu var ki, aile reisi olmak başkadır, Allah katında üstün olmak daha başkadır. Kur’an-ı Kerime göre, üstünlüğün ölçüsü cinsiyet değil takvadır. Takva ise en kısa ifadesiyle, Allah’tan korkmak, günahlardan sakınmak, Onun razı olmadığı hareket, tavır, hâl ve sözlerden uzak durmak, Onun rızasına ermeyi en büyük maksat bilip, bunu kaybetmekten son derece korkmaktır.

Aile içindeki nizam ve ahengin devamı için erkeğin aile reisi olması ve kadının da ona itaat ile mükellef kılınması zarurîdir. Mutlak eşitlik bu itaati kırmakla ailedeki nizamı bozar; huzur ve saadeti mahveder ve çoğu zaman boşanmalara yol açar.

Kadının erkeğine itaati ne kadar lazım ise, erkeğin de kadının hak ve hukukunu gözetmesi o kadar vaciptir. Buna göre İslâmiyet’te “kadınların erkeklere esir oldukları” iddiası tamamen batıldır. Aksine İslâm’da kadın erkekten daha fazla zevk ve sefa imkânına sahiptir. Zira İslâm, erkeği kadının nafakasını temin ile mükellef kılarken, kadını bundan muaf tutmuş, bunun yerine kadına en zevkli bir vazife olarak “çocuk terbiyesini” vermiştir. Bunun içindir ki, Allah, şefkat hissini kadınlara, erkeklerden çok daha fazla lütfetmiştir.

Bugün kadın hürriyeti diye ortaya atılan şeyler, kadınların ancak sefahate düşmelerini ve sefaletlerini netice vermiş, izzetlerini zillete çevirmiştir. İslâmiyet ise onların iffet ve namuslarını muhafaza altına almakla, şeref ve haysiyetlerini korumuştur.

Bazı çevreler, İslâm’ın örtünme emrini kadının hürriyetinin kısıtlanması şeklinde takdim ediyorlar. Öncelikle şunun bilinmesi gerekir: Kadınların örtünmeleri bütün semavi dinlerin ortak hükmüdür. Rahibelerin örtünmeleri bunun açık bir delilidir.

Öte yandan, örtünme sadece kadınlar için değil, bütün insanlar için fıtrî bir vazifedir. Hiçbir millette erkeklerin veya kadınların çıplak olarak gezdikleri görülmez. Ancak örtünmenin sınırında münakaşa vardır. İslâmiyet’e göre kadın, yabancı erkeklerin şehvetlerini tahrik edecek bütün azalarını örtmekle yükümlüdür. Böylece, dünyada haysiyet ve şerefini, ahirette ise ebedi saadetini kurtarmış olur.

Ayrıca kadınlar, İslâm’ın men ettiği şekilde açılıp saçılmakla, erkekleri günaha sokmakta ve “Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce, onların günahlarının bir katı da kendilerine yazılmaktadır. İslâm, örtünme emriyle kadınları bu tehlikeden de muhafaza etmiş olur.

75 Bir erkeğin dört kadınla evlenme sebebi nedir?

İslam dini Arabistan Yarımadasına yayıldığı sırada bir kısım cahiliye adetleri de bütün tesirleriyle hükmünü icra ediyordu. İslamiyet bunlardan bazılarını tamamen kaldırıyor, bazılarını mutedil hale getiriyordu. Bunlardan birisi de Cahiliye dönemindeki sınırsız kadınla evlenme meselesi idi. İslamiyet gelmeden önce Arap Yarımadasında erkekler, sayı tahdidi olmaksızın, istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi.

İşte Kur'an-ı Kerim bu cahiliye adetine bir sınırlama getirdi. Azami olarak dörde kadar evlenebileceğini açıkladı. Cenab-ı Hak “Eğer hanımlarınız arasında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, sadece bir tane ile yetinin.” buyurdu.(1)

Buna göre, birden fazla evliliği Kur'an tesis etmedi. Ancak daha önce sınırsız olan adedi sınırlandırdı. Mesela Giylan ismindeki sahabi Müslüman olduğu zaman on hanımla evli idi. İslamiyeti kabul ettiğinde dörtten fazlasını boşadı.

İslamiyet her ne kadar birçok kadınla evlenmeye müsaade etmişse de, bir tek kadınla evlenmeyi esas olarak kabul etmiştir. Birden fazlasına müsaade “ahlaki ve sosyal zaruretler” haline tahsis edilmiştir. Bu durumda kadınlar arasında adaletin şart olduğu açıklanırken ruhi temayüllerde eşit davranmanın pek mümkün olmadığına dikkati çekilmiştir: “Ne kadar isteseniz kadınlar arasında adaletli davramaya güç yetiremezsiniz.” (2)

Cenab-ı Hak bir ayette adaleti emrederken, diğer ayette de insanların hanımları arasında adaleti gerçek manada gerçekleştiremeyeceklerini açıklaması, birden fazla kadınla zaruret olmaksızın evlenmemeye işaret içindir.

Tarihin her devrinde milletler arasında ortaya çıkan kanlı savaşların acımasız tesiriyle erkek nüfusu azalıp, kadın nüfusu bir kaç misli artar. Böyle bir durumda bir erkeğin bir kaç kadını koruması bir vazife olur. Türkiye, Birinci Dünya, Almanya da İkinci Dünya Savaşından sonra bunu yaşamıştır. Almanya'da İkinci Dünya Savaşından sonra kadınların sayısı erkeklerin üç katı kadardı. Alman milleti şiddetli bir sosyal dengesizlik tehlikesiyle yüz yüzeydi. Çünkü kadınların hemen hemen üçte ikisi çaresizlik ve kimsesizlik içinde bulunuyordu. Böylece Almanya hükümeti bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesine imkan tanımak zorunda kalıyordu. Bir Alman Profesör, Alman kadının kurtulması için İslamın bu ruhsatını kabul etmekten başka çare olmadığını ısrarla belirtiyordu.

Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı sonundaki durumunda olduğu gibi şayet bir topluma bir erkeğe karşı üç kadın bulunsa, problemin halledilmesi için üç durum söz konusu olur:

1. Her erkek bir kadınla evlenecek ve her üç kadından ikisi aile hayatını, çocuk sevgisini, annelik şefkatini tadamayacaktır.

2. Her erkek bir kadınla evlenecek ve diğer kadınlarla gayrimeşru münasebetler kuracak; kadın bu durumda yine aile hayatını, annelik şefkatini ve çocuk sevgisini tadamayacaktır.

3. Bir erkek birkaç kadınla evlenecek, meşru daire dahilinde aralarında adalet prensiplerine riayet ederek haysiyet ve şereflerini koruyacak, vicdani rahatsızlıktan kurtaracaktır. Toplum da cinsiyet ve nesep karmaşasından kurtulmuş olacaktır.

Akl-ı selim sahibi her insan üçüncü şıkkı kabul eder. Çünkü insan fıtratı bunu gerektirir.

İslamın dörde kadar kadınla evlenmeyi bir ruhsat olarak göstermesinin insan fıtratına, akla ve hikmete uygun olduğunu açıklayan Bediüzzaman şöyle diyor:

“Dörde kadar taaddüd-ü zevcat, tabiata, akla, hikmete muvafık olmakla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekizden dörde indirmiştir. Bahusus taaddütte öyle şerait (şartlar) koymuştur ki, ona müraat etmekle (uymakla) hiçbir mazarrata müeddi olmaz (hiçbir zarara sebep olmaz). Bazı noktada şer olsa da ehven-i şerdir. Ehven-i şer ise bir adalet-i izafiyedir. Heyhat! Alemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.” (3)

Kaynaklar:

1. Nisa Suresi, 3
2. Nisa Suresi, 129
3. Münazarat, 69

76 Cennette kadına da erkeklerde olduğu gibi, kendi eşinden başka erkekler verilecek mi?

Cennette bir kadının bir tek kocası olacağına veya birden çok kocası olmayacağına dair açık bir delil var mı?

Bizce, böyle bir soruya açık bir şekilde “evet, vardır!” cevabını vermek mümkündür. Şöyle ki:

Çeşitli hadis-i şeriflerde dünyada iken, kocasının ölmesi sebebiyle ikinci bir erkekle evlenmiş olan bir kadının cennette hangisiyle (öncekiyle mi sonrakiyle mi?) olacağına dair Ümm-ü Habibe’nin Peygamberimize (asm) yönelttiği soruya karşın, Peygamberimiz (asm), güzel ahlaklı olanla birlikte olacağını bildirmiştir.

Başka bir rivâyette ise, kadının dünyada evlendiği kimseler hakkında muhayyer bırakılacağı ve dilediği birisine eş olacağı bildirilmiştir.

Diğer bir rivâyette de, son evlendiği kimsenin eşi olacağı ifade edilmiştir.(1)

Bu rivâyetler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü kadının, güzel ahlaklı olan, kendisine karşı iyi davranan kocasını tercih edeceği açıktır. En son evlendiği kimseye eş olması ise, eşlerin her biri güzel ahlaklı olup, birini diğerine tercih edememesi durumu için söz konusu olabilir.(2)

Burada bizim için önemli olan bu rivâyetlerin her birinin, cennette bir kadının birden çok erkeğin eşi olmayacağına, birden fazla erkekle bir arada olamayacağına dair açık delaletidir. Çünkü eğer bir kadın cennette birden çok erkekle beraber olsaydı, öncelikle dünyada iken evlenip de kendisi gibi cennete girmiş olan dünyevî kocalarıyla birlikte olurdu. Kadının, o erkeklerden sadece birisinin eşi olacağının belirtilmesi, cennetteki evlilik hayatının sadece o erkeğe münhasır olacağının apaçık delilidir.

Dipnotlar:

(1) Nitekim Hz. Muaviye, kocası ölen Ümmü’d-Derda ile evlenmek istediğinde, Ümmü’d-Derda bu teklifi kabul etmemiş ve gerekçesini şöyle açıklamıştır: Ebu’d-Derda bana, “kadın cennette son kocasının olacaktır. Dolayısıyla benden sonra başkasıyla evlenme” dedi.

(2) Rivayetler için bk. Şa’ranî, Muhtasaru't-Tezkireti’l-Kurtubî, s.103).

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennette kadınların durumu hakkında bilgi verir misiniz? Kadınlara da huri gibi erkek verilecek mi, birden fazla erkekle evlenebilecek mi?

77 Kadının giyim şekli nasıl olmalıdır? Dinimize göre bir bayan nasıl örtünmelidir? Çarşaf ve pantolon konusunu açıklar mısınız?

Müslüman kadının giyiminde esas mesele, tesettürü sağlamasıdır. Eli ve yüzü dışında bütün vücudunu örtmesidir. Giyilen bir elbisenin tesettüre uygun olması için de altını göstermeyecek şekilde kalın ve namahrem yerlerini örtecek kadar uzun olmalıdır. Bunun için altını gösterecek şekilde ince ve şeffaf olan bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

Bu meseleye esas teşkil eden hadis-i şeriflerin meali şöyledir: Hz. Aişe'nin rivayetine göre, kız kardeşi Hz. Esma bir gün Peygamberimiz (asv)'in huzuruna gitti. Üzerinde altını gösterecek şekilde ince bir elbise bulunuyordu. Resulullah (a.s.m.) onu görünce yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu:

"Ya Esma, bir kadın buluğ çağına erince (yüzünü ve ellerini göstererek) bunlardan başka bir tarafının görünmesi sahih olmaz."(1)

Sahih-i Müslim'de Ebû Hüreyre (r.a.) tarafından bir rivayette Peygamberimiz (asv), giyindiği halde açık olan, yani ince ve şeffaf elbise ile dolaşan kadınların cehennemlik olduklarını, cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler.(2) Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediğini rivayet eder:

"Abdurrahman'ın kızı Hafsa'nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Aişe'nin huzuruna girdi. Hz. Aişe başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı."(3)

Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi şeffaf olmasa da, giyindiği zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü'minlere ikazda bulunmuştur.(4)

İmam Serahsi bu nakilden sonra, kadının giydiği elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, şeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, "Giyindiği halde açık" olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der: "Bu çeşit bir elbise şebeke (ağ) gibidir, örtünmeyi temin etmez. Bunun için yabancı erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helal olmaz."(5)

Elbisenin şeffaf olmasındaki ölçü, tenin rengini belli etmesidir. Dışarıdan bakıldığı zaman elbisenin altından insanın teni görünüyorsa, elbise ince de olsa, kalın da olsa böyle bir elbise ile örtünme gerçekleşmiş olmaz.

Diğer taraftan kadınlar gerekli örtüyü sağlamak zorunda oldukları gibi, erkeklerin dikkatini çekecek bakışlardan, konuşmalardan ve yürüyüş tarzından da sakınmaları gerekir:

"Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bulunan (köleleri), erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmamış (cinsî güçten düşmüş) hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz." (Nur, 24/31)

İşte hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zinetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasından gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, günaha sokmamak, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemlidir. Özellikle bu noktayı da düşündürmek ve tesettür emrinin kuvvet ve şumülünü bir daha hatırlatmak üzere, yürüyüş tavırlarının bile düzeltilmesi için buyuruluyor ki: "gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar," yani baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edeb ve vakar ile yürüsünler. Örtüp gizledikleri sunî veya doğal ziynetler bilinsin diye, bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle dikkat nazarları çekmesinler; çünkü erkekleri tahrik eder, şüphe uyandırır.

Fakat unutulmaması gerekir ki, kadının bu konuda başarısı daha önce erkeklerin iffeti ve görevlerine dikkati ve toplumda olanların gayreti ve özeni ile de ilgili olarak, bunlar da Allah'ın yardımı ile ayakta durabilir. Onun için bu noktada Resulullah (s.a.v) den bütün Müslümanlara hitap ve erkekleri zikredip kadınları da içine alacak bir şekilde buyuruluyor ki:

"Ve ey müminler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz."

Demek ki bozuk bir toplulukta kurtuluş ümid olunmaz, toplumun bozukluğu da kadınlardan önce erkeklerin kusur ve hatalarındandır. Bundan dolayı başta erkekler olmak üzere erkek dişi bütün müminler imana yaramayan ve cahiliyyet izleri olan kusur ve hatalarından tövbe ile Allah'a dönüp Allah'ın yardımına sığınıp emirlerine özen ve dikkat göstermelidirler ki, topluca kurtuluşa erebilsinler. O halde herkesin kurtuluşu bakımından iş sahipleri ve ilgili şahıslar şu emirlere de özen göstermelidir. (Elmalılı, Tefsir)

Dipnotlar:

(1) Ebû Davud, Libas:31.
(2) Müslim, Libas:125.
(3) Muvatta', Libas:4
(4) Beyhaki, Sünen, 2:235
(5) el-Mebsût,10:155.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kadının pantolon giyinmesi hakkında bilgi verir misiniz?

78 Facebook gibi internet sitelerine açık kadın resmi koymanın ve bunlara bakmanın dini açıdan hükmü nedir?

Kadınların fotoğraflarına şehvetle bakmak caiz değildir. Şehvet duygusunu tahrik eden her şey, şeytanın bir tuzağıdır. Hadis-i şerifte "Şehvetle bakmak gözün zinâsıdır." (Buhârî, İsti`zan 12); "Şehvetle bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur." (Hindî Kenz V/329 (13075).) buyurulmuştur.

Harama vesile olan şey de haramdır. Haram bir fiilin işlenmesine zemin hazırlayan kimse de bu suça ortaktır. Meşru olmayan resimleri bir siteye eklemek demek, onlara baktırmaya yardımcı olmak ve vesile olmak manasına gelir.

Bediüzzaman’ın -aşağıda kısmen sadeleştirerek özetle sunduğumuz- şu ifadeleri başkaca söz söylemeye ihtiyaç bırakmayacak bir açıklamadır:

"Özellikle kadınların resimlerinin, ahlâkı ne kadar bozduğu, temellerini nasıl sarstığı ve insan ruhunun alçalmasına ne derece sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: 

Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder. Öyle de, ölmüş kadınların suretlerine/resimlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine nefsanî heva ve hevesle bakmak, derinden derine hissiyât-ı ulviye-i insaniyeyi (insanlığa mahsus yüksek duyguları) sarsar, tahrip eder." (Sözler, Yirmi Beşinci Söz, Dördüncü Esas)

79 Menopoza girdiği kesinleşen bir kadından gelen kan adet kanı mıdır? Namaz ve orucu nasıl olacak?

Adetten kesilmiş bir kadından gelen kan, dini açıdan hayız sayılmaz, istihaza (özür kanı) dır. Namazını kılar, orucunu da tutar.

Adet kanı umumiyetle 45-50-55 yaşlarında kesilir. Buna yaş dönemi (menopoz) denir. Ama kadınlar genellikle 48-52 arasında adetten kesilirler. 52'nin üzerinde adetin devamı da seyrek olarak görülmektedir. 48-52 civarında, bir yıl geçtiği halde adet görmüyorsa menopoza girmiş sayılır. Menopozdan sonra yeniden kanama başlamasının gerisinde ciddi hastalık sebepleri bulunabilir.

Kadınlarda 45 yaştan sonra adet kesilmesi başlar. Bu hal, az da olsa kırk beşten önce de görülmektedir. Bu süre 55 yaşa kadar uzayabilir.

Adetten tamamen kesilen kadın menopoza girmiş demektir. Hormon ve yumurta oluşumunun önce azalıp sonra tamamen durması sonunda kadın adetten kesilir ve çocuk yapamayacak hale gelir. Menopoz dönemi başlar. Bu dönemde kadın, sadece çocuk yapabilme gücünü kaybeder, cinsi yönden kadınlık görevini yerine getirebilir, menopoz hali buna engel değildir.

Menopoz Döneminin Süresi:

Bu konuda belirli bir kural yoktur. 10 yıl, 5 yıl, ya da daha az sürer. Menopozun süresini etkiyelen başlıca unsurlar: Kadının psikolojik ve fiziksel durumu, sürdürdüğü cinsel yaşam, sağlık durumu ile hormonlarının, sinir sisteminin ve tüm organlarının işleyiş durumları ve evindeki mutluluğu, huzurudur.

Kadının bünyesine göre, bu yaşlardan evvel veya sonra da adet kanı kesilebilir. Fakat kadının genellikle 55 yaşından sonra adeti kesilir. Gebe kalmak ümit ve ihtimali kalmamış kabul edilir. Kadında adetten kesildikten sonra görülecek kanama, hekime başvurulmasını gerektirebilir.

Mezheplere Göre Adetin Başlayış ve Bitiş Yaşları

Hanefilere göre: En az 9 yaşlarında buluğ çağına erer ve adet görmeye başlar. 50  veya 55 yaşlarında adet görme devresi biter. Bu yaştan önce de adetten kesilen kadınlar vardır. Her kadında süre farklı olur.

Malikilere göre: 13 yaşından 50 yaşına kadarki  görülen kan mutlaka hayızdır. Daha küçüklerde veya daha büyüklerde görülen kan uzmanlara gösterilir ve ona göre hüküm verilir. 70 yaşından sonraki kan ise kesinlikle özür kanıdır.

Şafiilere göre: Kesin bir müddet yoktur. Bu hususta bölgenin iklimi etkili olur. Ancak 62 yaşından  sonra kesilmesi galibdir.

Hanbelilere göre: Büluğdan  50 yaşına kadar takdir edilmiştir. Bundan sonra gelen kan adet kanı değildir, özür kanıdır.

(Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN, Gonca Yayınevi, 1993; İzahlı Kadın İlmihali, Asım Uysal, Mürşide Uysal, Uysal Yayınevi,  2001)

80 Kadın peygamber gelmiş midir; gelmemişse hikmeti nedir?

Peygamberliğin pek çok özellik ve şartı vardır. Bunlardan birisi de erkek olmasıdır. Bu husus Yusuf sûresinin 109, Nahl sûresinin 43. ve Enbiya sûresinin 7. âyetlerinde açıkça ifade edilir.

Mesela, Nahl sûresinin 43. âyetinin meali şöyledir:

"Ey Resulüm! Senden önce de kendilerine vahiyde bulunduğumuz erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bunu bilmiyorsanız, bilgi sahiplerine sorun."

Âyetin mealindeki "erkekler" ifadesi her üç sûrede de "ricalen" olarak geçer. Kadından peygamber gönderilmemesinin hikmetleri hususunda da şunlar söylenebilir: 

Peygamberlik ağır bir yük, güç bir vazifedir. Kadın ise yaratılışı itibarıyla nazik ve zayıf olduğundan, böyle ağır ve zor bir işin üstesinden gelemez. Çünkü peygamberlik devamlı bir şekilde sabır ve mücadele etmek ister. İstisnasız bütün peygamberler hak dini anlatırken, çeşitli belâlara ve sıkıntılara mâruz kalmışlardır.

Hz. Âdem (as)'den Peygamber Efendimize (asm) kadar bütün peygamberlere çeşitli iftira ve hakaretler yapılmış, pek çoğu işkence görmüş; başta Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve Hz. Cercis (aleyhimüsselam) olmak üzere, yüzlercesi de şehid edilmiştir. Peygamberlerin hepsi de bütün bu zulüm ve eziyetlere karşı tam bir sabır ve tahammül göstermişlerdir. Cenâb-ı Hak böyle zor ve ağır bir vazifeyi kadınlara yüklememiştir.

Ayrıca kadının biyolojik yapısı bir engeldir. Çünkü, nübüvvet vazifesini ayda on beş gün hayızdan dolayı yapamayacak, imamete geçemeyecek, orucunu tutamayacaktı. Bir de lohusalık durumu var ve hele hamileyken, işleri yürütmesi bütün bütün zorlaşacaktı. Zira çocuğu karnında veya kucağında taşırken, insanları idare edecek ordu kumandanı olacak; strateji tespitinde bulunacak ve fiziki durumunun gereği, bütün boşluklara rağmen, en önde bulunması gerekli olan bir insan kadar çevik hareket edecek...

Bütün bunlar, kadının peygamberliğini imkânsız kılan şeylerdir. Evet, bunların kadınlar tarafından, kadınlara has arızalarla birlikte yürütülmesinin imkânı yoktur. Efendiler Efendisi (asm) de bu hususa dikkati çekmiş ve onları: "Yâni dine ait meseleleri tam yerine getiremeyen ve bazı şeyleri idrak edemeyenler" diye anlatmıştır.

Evet, dediğimiz gibi, neredeyse ayın yarısı adet ve hayızlı... Keza, çocuk yüzünden ibadetleri kusurlu ve noksan, sonra da peygamberlik! Halbuki peygamber, her yönden rehber ve açıdan kusursuz bir önderdir. Çünkü herkes onun vaziyetine bakıp durumunu ayarlayacaktır. Herkes kadınlığa ait keyfiyetleri de peygamberlerin saadet hanelerindeki kadınlardan öğrenecektir.

81 Kadınların namaz kılarken erkeklerden farklı olduğu durumlar ve bu durumunların nedenleri hakkında bilgi verir misiniz? Kadınların rükuyu erkekler gibi tam yapmamasının delili nedir?

Namazın farzı, vacibi, sünneti erkeklerle hanımlarda aynıdır. Bu gibi temel konularda değişiklik söz konusu değildir.

Ancak fıkıh kitaplarında müstehap derecesindeki bazı farklılıklar hanımlara tavsiye edilmekte, hatta bu farklılıklar hanımların ibadetteki tesettürle ilgili özellikleri olarak da nazara verilmektedir.

Gerek Kur’an’ın gerekse sünnetin, kadınların tesettürüne özel bir önem atfettiği hepimizin malumudur. Namazda kadınların bazı hareketlerinin erkeklerden –kısmî olarak– farklılık göstermesinin temel sebebi de budur. Zira namaz dışında örtülü olması hassasiyetle istenen Müslüman kadının, Rabbinin huzurunda bu noktaya daha fazla dikkat göstermesi tabiidir.

Bilindiği gibi namazın rükünlerinde (namaz esnasında mutlaka yerine getirilmesi gereken hususlarda) kadın ile erkek arasında temelde herhangi bir farklılık yoktur. İftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû.. vd. hususların farziyeti erkek için de kadın için de geçerlidir. Farklılık sadece kısmî olarak şeklî bazı noktalarda öne çıkmaktadır. İftitah tekbiri alırken ellerin nereye kadar kaldırılacağı, kıyamda ellerin bağlanış tarzı ve yeri, rükû ve secde ediş tarzı, teşehhütte oturuş biçimi… böyledir.

Bildiğimiz kadarıyla kadınların namaz kılarken erkeklerden farklı olarak hangi noktalara riayet edecekleri, Efendimiz (asm) tarafından tafsilatlı olarak açıklanmış değildir. Bununla beraber alimlerimiz kadınların namaz kılarken dikkat edecekleri ve erkeklerden farklı olarak yapmalarını tavsiye edttikleri kısımlara bazı işaretler bulunmaktadır. Bunlara bazı hadisler, sahabeden ve sonraki nesillerden gelen uygulamalar ve fetvalar bulunmaktadır.

Örneğin İftitah tekbiri: Kadınların, namaza başlarken ellerini kulakların hizasına kadar değil, sadece omuz veya göğüs hizasına kadar kaldıracağı konusunda sahabeden Vâil b. Hucr (r.a) kanalıyla nakledilmiş merfu [Efendimiz (asm)’e dayanan] bir rivayet mevcut ise de (Abdürrezzâk, el-Musannef, III/138; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, I/302.) senedindeki Ümm Yahya bt. Abdilcebbâr isimli kadın hakkında el-Heysemî herhangi bir bilgi bulamadığını söylemiştir. (İbn Ebî Şeybe, a.g.e.) Dolayısıyla bu rivayet zayıf olmakla beraber sahabeden Ümmü’d-Derdâ (r.anha) ve Tabiun’dan da Atâ, ez-Zührî, Hammâd… gibi isimlerden bu rivayetin delaletini destekleyen uygulama ve fetvalar nakledilmiştir. (İbn Ebî Şeybe, I/303) Bu rivayetin bu uygulama ve fetvalarla kuvvet bulacağını ve kadınların iftitah tekbirindeki uygulamasının naklî bir temeli bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Örneğin secde: Kadınların secdede nasıl hareket edeceği konusunda Efendimiz (asm)’den nakledilmiş iki rivayet vardır. el-Beyhakî bunların her ikisinin de zayıf olduğunu söylemiştir. (el-Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, II/222-223.)

Hz. Ali (r.a)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Kadın secde ettiği zaman yere kapansın ve uyluklarını toplasın (vücuduna bitiştirsin).”(Abdürrezzâk, el-Musannef, III/138; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, I/302.)

İmam Ebû Hanîfe’nin hocasının hocası İbrahim en-Neha’î de (Tabiun’dandır) aynı tarzda hüküm vermiş:

“Kadın secde ettiği zaman uyluklarını toplasın ve karnını uylukları üzerine koysun.” (İbn Ebî Şeybe, a.g.e)

Kendisinden bu konuda yapılan bir diğer nakil de şöyledir:

“Kadın secde ettiği zaman karnını uyluklarına yapıştırsın; kalçasını yukarı kaldırmasın ve erkeğin kollarını açıp yayıldığı gibi yayılmasın.”(İbn Ebî Şeybe, I/303)

Yine tabîinden Mücâhid’in de, erkeğin, secde ederken karnını kadınların yaptığı gibi uylukları üzerine koymasını mekruh gördüğü nakledilmiştir.(İbn Ebî Şeybe, I/302)

el-Beyhakî, şöyle der:

“Kadının namaz ahkâmında erkekten ayrıldığı yerler, kadının tesettüre riayeti ilkesine racidir. Kadın, her durumda kendisi için tesettüre en uygun şeyi yapmakla memur ve mükelleftir…”(el-Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, II/222)

Bu farkların bir kısmının bazı rivayetlere, sahabe uygulamarına ve alimlerin fetvalarına dayandırıldığı düşünülürse, adı geçen farklara kadınların her zaman riayet etmeleri yine de fukahanın müstahsen görmesi anlamında müstehaptır demek daha uygun olur.

KADININ NAMAZDAKI FARKLI DURUMU

İbadet, ibadet edenle (abid), ibadet edilen (ma'bud) arasında ve daha çok öbür âleme bakan bir ilişki olunca; onun yerini, zamanını, şartlarını, rükünlarını ve sebeplerini belirlemek de sadece Ma'bud'un hakkı olmuş olur. Diğer bir ifade ile, yaratılanların, ibadetlerin bu yönlerin müdahale hakları yoktur. Yani; bu noktalarda içtihat yapılamaz. Çünkü içtihad, akıl yürütme (nazar) yoluyla sebepler ve sonuçlar bulma ameliyesidir. Oysa ibadetlerin keyfiyet ve kemiyetleri akılla kavranamaz. Ancak şartlar ve sebepler dışındaki konularda, yani bizzat ibadetin değil de onu en mükemmel şekilde gerçekleştirilen dış teferruatında daha doğrusu Şar'i tarafından belirlenen sebep, şart ve rükünların uygulama biçiminde yani, Şar'i'in bu konudaki naslarını anlamada içtihat yapılabilir, yapılmalıdır. Fıkıhçıların, "Kıyasla taabbüd (ibadeti kıyasla belirleme) caizdir." (Ebul-Vefa Ali b. Akil, Kitabul-cedel,13.) sözlerinin manası da bu olsa gerektir. Bu teferruatta Resululah Efendimizin (asm) zaman zaman farklı davrandığı da hesaba katılırsa, bir uygulama farkı da bu farklı sünnetin müctehitlere ulaşmasından kaynaklanmış olacağı anlaşılacaktır.

Ayrıca cinsiyet farklılığınin yükledigi rol oranında değişikliklerin olması da tabiidir. Mesela kadın adetli iken namaz kılmayacak ve oruç tutmayacaktır. İşte biz bu cinsiyet rollerinden kaynaklanan durumların sadece namaza ait olanlarını tekrar yazmayı deneyecegiz.

Tarih sırasına göre alacak olursak, Hanefi kaynaklarından "Tebyin" de, kadının, namaz konusunda erkekten on yerde farklı davrandığı söylenir ve şunlar zikredilir:

"Tekbirde ellerini omuz hizasına kadar kaldırır, sağ elini memelerinin altında (doğrusu üstünde olacak) solunun üzerine koyar (kavrayıp tutmaz), secdede karnını uyluklarına değdirir, ayırmaz. Rükûda ellerini, parmak uçları dizine ulaşacak şekilde uylugu üzerine koyar (dizini tutmaz) el parmaklarının arasını açmaz, secdede dirseklerini kaldırmaz, tahiyyatta teverrük yaparak oturur (sol kalçası üzerine oturarak ayaklarını sağına doğru yan yatırır), erkeklere imam olamaz, kendi aralarında cemaat yapmaları da mekruhtur, yaparlarsa imamları önde değil ortada bulunur." (Zeyla'i, Tebyin I/l18)

Ibn Nüceym (970/1562), kadının erkekten farklı olduğu hususları genel olarak sayarken namaz konusuna da değinir ve bunlara ilave olarak beş tane daha fark zikreder ki, şunlardır:

"... Ezanı ve kameti mekruhtur, cehri namazlarda sesli okumaz, rükuda ve secdede kendini toplu tutan, imamı uyarması gerekirse tesbihle değil, el çırpma ile ikaz eder, evde namaz kılması daha iyidir." (Ibn Nüceym, el-Esbah, 384.)

Haskafi'nin on beş fark zikrettiğini söylerken Ibn Abidin (1252/1836) onun şerhine yaptığı hasiyede bunları yirmi beşe çıkarır, ama bunların bir kısmını namazdan saymamız zordur. Dolayısıyla oradaki farklı maddeler sadece şunlardır:

"...ellerini yenlerinden çıkarmaz, rükûda az eğilir, dizlerini (rükûda) kırar..." (Ibn Abidin, I/504. )

"el-Bahr"dan yaptığı bir nakille de kadının secdede ayak parmaklarını dikmeyeceğini söyler. (bk. age) Buna göre kadın secdede ya ayaklarını parmakları üzerine dikmeyip, ayaklarının üstleri yere gelecek şekilde yatırır ya da "teverrük"e hazırlık olmak üzere ayaklarını parmak uçlarını sağa çevirerek yakalarını yana yatırır. Bu konuda bir açıklık göremedik. Ancak alışıla gelen birinci uygulamadır. Keza kadının rukûda ayaklarını dört parmak açmayıp bitiştireceğine dair de bir ifadeye rastlamadık. Ancak Ibn Nüceym'in "rukûda ve secdede kendini toplu tutar "büzülür" ve Ibn Abidin'in de buna yakın ifadesi bir toplama ve büzülmenin ayakları da bir araya getirmeyi gerektirecegi şeklinde anlaşılmış olabilir. Bu durumda kadın ayaklarını rükû'da bir arada tutar, secdede dikmeyip üstleri üzerine ya da sağa doğru yan yatırır.

Sonuç olarak:

"Namazın ne farzları ne vacipleri ne sünnetleri ne de edepleri konularında kadınla erkek arasında bir fark yoktur. Dolayısı ile bu zikredilen farklar kadını daha tesettürlü kılar gerekçesi ile fıkıhçıların güzel bulduğu farklardır." (Hindiyye, I/73)

82 Hz Meryem'in diğer adının Azra olduğu söyleniyor, doğru mudur?

Hadislerde Hz. Meryem için “اَلْعَذْرَاءُ الْبَتُولُ = el-azrâ el-betûl”(1)  tabirleri geçmektedir. Rivayetlerin bir kısmında bu tabirler, “kendisine hiçbir beşer dokunmamıştır”(2) ve “Hz. İsa dışında bir çocuğa hamile kalmamıştır”(3) şeklindeki ilâvelerle açılmış durumdadır.

Bu kelimelerden el-azrâ, “bekâr bayan”ı ifade ederken(4); el-betûl ise “evlenmeyen.. dünyevî lezzetlerden elini-eteğini çekip kendisini Allah’a ve ibadete vermiş bayan”(5) gibi anlamlara gelmektedir. 

Dipnotlar:

1- Bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned I, 202, 461, V, 291; et-Tayâlisî, el-Müsned s. 46; Abd b. Humeyd, el-Müsned s. 193.

2- Bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned I, 461; et-Tayâlisî, el-Müsned s. 46; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef VII, 350.

3- Bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned I, 461; et-Tayâlisî, el-Müsned s. 46; Saîd b. Mansûr, Kitâbü’s-sünen II, 228.

4- İbnü’l-Esîr, en-Nihâye III, 196; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab “ب ك ر” mad. (IV, 78)

5- İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab “ب ت ل” mad. (XI, 43); el-Fîrûzâbâdî, el-Kâmûs I, 1246

Ahmet Çetinkaya

83 Kadında ne gibi zaaflar bulunuyor? Kadının zayıf yönleri hakkında bilgi verebilir misiniz?

- Kur’an’da -erkek olsun kadın olsun- insanların zayıf olarak yaratılan bir varlık olduğu ifade edilmektedir.

Erkeğin kendine göre, kadının da kendine göre zaafları vardır. Fakat şunu unutmamak lazımdır ki, her varlık kendi konumunda güzeldir. Her gülün dikeni olduğu gibi, her güzelliğin de yan etkileri vardır. Yüce Yaratıcı, erkek ve kadınların mevcut zaaf taraflarının olacağını bildiği halde, onların her bir nevi için ayrı donanımlar lütfetmiştir. İlahî hikmet, her iki taraf  için uygun gördüğü maddî-manevî donanımların faydalarını, olumsuz yan etkilerinin zararlarından çok daha fazla olduğunu görmüş ve ona göre yaratmıştır.

- Kadınlar genel olarak psikolojik ve biyolojik yapısı itibariyle erkeklerden daha zayıftır. Kadınların büyük çoğunluğu, erkeklerden fizikî güç bakımından daha zayıf olduğu gibi, coşkun halde taşıdığı duygusallık itibariyle de erkeklerden daha zayıf, duygularına daha fazla boyun eğen, daha fazla duygusal hareket eden bir konumdadır.

- Bu duyguların yaratıcı tarafından verilmesinin en önemli hikmeti, onun annelik vasfına yöneliktir. Bu sayede o bir şefkat kahramanı olabilmektedir. Ancak, birer his ve duygudan ibaret olan şefkat, merhamet, yufka yüreklilik, feragat gibi duyguların yan etkileri de vardır. Şefkatini yanlış kullanan, merhametini su-i istimal eden kadınların, akıldan ziyade hislerinin esiri olmaları söz konusudur. Bu duyguların alt grupları, bazen sabırsızlığı, fevri hareket etmeyi, öfkeyle kalkmayı, aklı devreden çıkarmışçasına, anlık heyecanın rüzgârına kaptırmayı beraberinde getirmektedir.

- Genetik olan psikolojik donanımların olumsuz etkilerini tamamen ortadan kaldırmak, ahlakın fıtratını değiştirmek mümkün olmasa da, duyguları güzel, faydalı yönlere kanalize etmek suretiyle, yan etkileri asgariye indirmek mümkündür.

Örneğin, insandan kızgınlık, öfke duygusunu ortadan kaldıramazsınız, ama onun yönünü değiştirebilirsiniz. Bir erkek veya bir kadın, eşinin bir kusuruna kızacağı zaman, bu duygusunu empati yaparak törpülemesi, o kusurun oluşumundaki nefsinin payını da çıkararak, öfkesini aşağıya çekmesi, ve sonuç olarak da “aile hayatının mutluluğu, aile fertlerinin barışık, sevecen, kusurları görmezlikten gelen tavırlarının üzerinde gelişeceğini düşünerek karşı tarafı bağışlaması” en yerinde olan bir davranış olacaktır.

- Hadis-i şerifte, “cömertlik ile cesaretin erkekler için birer fazilet, kadınlar için ise pek iyi olmayan birer özellik" olarak değerlendirilmiştir. Bu da kadının zaaf taraflarıyla ilgilidir. Fazla cesaretli olan kadın, tehlikeli yerlere gidebilir ve kendini koruyacak gücü de olmadığı için, kendini bilmez beyinsizlerin tacizine uğrayabilir. Fazla cömertlik de, -özellikle tarih boyunca çalışmayan kadınların- eşinin, malı hangi sıkıntılarla kazandığını düşünmeden, rahatlıkla savurganlık yapabilir.

- Erkek ve Kadın her iki cins de farklı özelliklerle donatıldıklarındandır ki, Kur’ân-ı Kerim’de onlara bir kul olma kimliği altında aile ortamında yüklenen vazifeler de farklıdır.

Bediüzzaman Hazretleri, Hanımlar Rehberi isimli eserinde evlilik kurumu içinde “kadında sadakat ve emniyet, erkekte ise cesaret ve sahavet (cömertlik) en temel özelliktir” der. Çünkü kadın ailenin iç işlerinden sorumlu idareci konumunda eşinin sahip olduğu her şeyin malının, evlâdının… korunması ile vazifeli bir memurdur. O yüzden eşine sadık olmalı, güven kırıcı hallerden çekinmelidir.

Erkek ise, eşini himaye etmek yani korumak, ona merhamet etmek ve hürmet göstermekle vazifelidir. Bu vazifeleri kadın ve erkeğin fıtratı istediği gibi aynı zamanda Kur’ân ve hadislerle de belirlenmiştir.

- Sahabe hanımlardan Ümmü Umare, bir gün Peygamberimize (asm) şöyle der: “Ey Allah'ın Resûlü! Her şeyi erkekler için görüyorum. Hiçbir şekilde kadınların zikredildiğini görmüyorum.” Bu sözler üzerine Ahzab Sûresi’nin 35. âyeti iner.

Âyet'te, kadın ve erkeğin Rableri katında ancak takvaları, yani ibadetteki dereceleriyle üstün olabildikleri çok net ifade edilmektedir: “Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, Allah’ın emirlerine uymakta sebat gösteren erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, Allah’tan korkan erkekler ve kadınlar, zekât ve sadakalarını veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, namuslarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar için Allah mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”(Ahzab, 33/35)

İlave bilgiler için tıklayınız:

Nisa Sûresi, 28. ayette geçen, "İnsan zayıf yaratıldı" ifadesini nasıl anlamalıyız?
 

Kadın - erkek eşitliği söz konusu mudur?

84 Kadın erkeklere ve kadınlara imamlık yapabilir mi? Bayanlara namaz kıldıracak bir kadın nasıl niyet eder?

Konunun Fıkhi Yönü:

* Kadınların namazda imamlık yapması, bir kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı ve kadın-erkek karışık cemaate veya sadece erkeklere imamlığı olarak iki kısma ayrılır.

* Kadının hemcinsleri olan diğer kadınlara imamlığı konusunda, Hz. Peygamber (asm)'in hanımlarından Ümmî Seleme ve Hz. Aişe' nin kadınlara imam olarak namaz kıldırdıklarına, bu durumda öne geçmeyip ilk safın ortasında durduklarına ait ilk devir hadis kaynaklarında bilgiler vardır.

Kadınların günlük beş vakit namazda olduğu gibi, teravih namazında da diğer kadınlara imamlık yapmaları İslam fakihleri tarafından caiz görülmüştür. Ancak Hanefilere göre kerahetle caizdir.

* Bir kadının, erkeklere veya kadın-erkek karışık cemaate imamlık yapması ise, ilk hadis kaynaklarında yer alan bir habere göre Hz. Peygamber (asm) istisnai olarak Ümmü Varaka isimli hafız-ı Kur'an bir sahabiyye hanımın kendi ev halkına imamlık yapmasına izin vermiştir. Ümmü Varaka'nın ev halkı ise, ölümünden sonra azad olmaları kaydıyla hür kıldığı biri erkek diğeri hanım iki köleden ibaretti. Erkek köle ise yaşlıydı. (Ebu Davut, Salat, 61, Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/405; İbn-i Sa'd, Tabakat, VIII/457; Beyhaki, Sünen-i Kübra, 1/456) Bu rivayete dayanarak İmam Ahmed, Ebu Sevr, Müzeni, Taberi, İbn Teymiyye gibi alimler, kadının zaruret halinde erkeklere de imamlık yapabileceğini söylemişlerdir.

* İmam-ı Azam Ebu Hanife, Şafii gibi müctehidler ile Cumhur-ı fukaha ise, kadının erkeklere imamlığını caiz görmemişlerdir. Böyle bir namaz kılınmışsa erkeklerin namazları geçersiz olur, yeniden kılmaları gerekir. Çünkü Hz. Cabir ve Hz. Ali’den rivayet edildiğine göre: “Kadın erkeğe imamlık yapamaz.” (Beyhaki, Sünen, III/90; İbn-i Ebi Şeybe, Musannef, 1/430; İbn-i Rüşd, Bidayetü’l-Müçtehid, 1/114; Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslamî ve Edilletuhu, II/175; Nevevi, el-Mecmu, IV/223; Din İşleri Yüksek Kurulu Kararları, Diyanet İşleri Başkanlığı, 23.06.2002)

Diğer taraftan Darakutni’de yer alan bir rivayet, Peygamber Efendimiz (asm)’in Ümmü Varaka’ya kadınlara imamlık yapmasına izin verdiği, şeklindedir. (Darakutnî, Sünen, 1/279) Her hâlükarda rivayette açıkça görüleceği üzere Peygamber Efendimiz (asm) bir kadına sadece kendi hane halkından biri kadın diğeri yaşlı erkek kölesine kıldırması için izin vermiştir. Bu kadının namaz kıldırdığı insanlar kendi ev halkıdır. Ve bu özel bir durumdur.

Bütün bunlarla birlikte Allah Resulü (asm), kadınların evde namaz kılmalarının daha faziletli olduğunu bildirmiştir. (Ebu Davud, salat, 53; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/371; Müstedrek, 1/328)

Konunu, Sosyal ve Siyasal Boyutu:

Günümüzde İslam’da kadın meselesinin yanlış anlaşılması ile karşılaşırız. İslam’a bir bütün halinde bakamayanlar, kadının namazda imamlık yapamamasını onun ikinci sınıf insan kabul edildiğine delil saymaktadırlar. Oysaki kadının insandan sayılmadığı dönemlerde, ilahi vahyin tebliğ ve temsilcileri peygamberler sayesinde insanlık gerçek manada kadın-erkek eşitliğini gördü. Bugün kadının görünürlüğü, kadınsılığı ön plana çıkarılıyor, özgürlüğü bu şekilde tefsir ediliyor ve o erkeklerin karşısına savaşması gereken biri olarak çıkarılıyor.. Eğer insaflı ve objektif bakabilsek insanlığa kadın-erkek eşitliğini gerçek manada getirenin İslam olduğunu da görürüz. İslam, kadına sadece fiziki cazibesinin olduğu bir dönemde değil çocukluk, yetişkinlik, evlilik, annelik, teyzelik, ninelik yani hayatın bütün safhalarında değer vermiş, onu saygın bir konuma yerleştirmiştir.

Kadının ayrı, erkeğin ayrı donanımda yaratılması ve her ikisinin de bu farklı yapıları esas alınarak ele alınması eksiklik değil adalettir. Allah kadını zerafet, iffet, şefkat ve annelik gibi vasıflar üzerine yaratmıştır. Hiçbir beşer kadına Allah’ın verdiğinden fazlasını veremez. Ona veriliyor gibi görünen her hak kadını daha da alçaltır ve onu komikleştirir. Çünkü yaratan en iyisini bilir. Yeter ki biz ilahi vahyi doğru anlayalım. Kur’an’da erkekler anlamına gelen bir sure yoktur. Kadınlar anlamına gelen Nisa suresi 32. ayette ise şöyle buyurulur:

“Bir de Allah’ın kiminize kiminizden daha fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere hak ettiklerinden bir pay vardır. Kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır.”

Allah kadını da erkeği de insan olarak yarattı. Ama her ikisinin fıtratına birbirini tamamlayan farklı özellikler yerleştirdi. Bunları birbirini tamamlayan unsurlar olarak almak yerine çatışma vasıtası kılmak fıtratla çatışmak demektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kadın imam olurken, safın tam ortasında durmasının delili nedir?

85 Hz. Peygamber (asv) bütün erkekleşen kadınları lanetliyor, hangi durumlarda kadınlar erkekleşmiş olur?

Kadın-erkek benzeşmesi yasağı, giyim-kuşamda, hal-hareket ve benzeri konularda erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere benzemesinin haram olduğu ile ilgili bazı hadisler:

“Resûlullah (s.a.v.), kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lânet etti." (Buhârî, Libâs 62. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 28; Tirmizî, Edeb 24; İbni Mâce, Nikâh 22)

"Resûlullah (s.a.v.), kadınlara benzemeye çalışan erkeklere ve erkeklere benzemeye çalışan kadınlara lânet etti." (Buhari, Libâs 61)

"Resûlullah (s.a.v.), kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet etti." (Ebû Dâvûd, Libas 28; bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 2/325)

Hadiste geçen “lanet”, Allah'ın rahmetinden uzaklık ve mahrum olmak demektir.

Eğer bu benzeme olayı dini literatürde “hünsa” denilen ve yaratılışta var olan bir benzeme ise, kişiler bundan sorumlu değildir. Çünkü bu, insanların iradesi dışında bir olaydır.

Ancak, bilerek -konuşmada, gülmede, hareket etmede, davranış biçiminde, giyimde, kuşamda- erkek ve kadının birbirine benzemeye çalışması, lanete müstahak edecek bir davranıştır.
(bk. Nevevî, Müslim/Selam, 32. hadisin şerhi)

Ayrıca, kadın ve erkeğin kıyafetleri beldelere göre değiştiği için bazı beldelerde erkek ve kadın kıyafetlerinin ayırd edilmeleri zorlaşacak şekilde birbirine benzeyebilirler. Bu durumda kadınların İslami şekilde örtünmeleriyle bu benzerlik ortadan kalkmış olur.

Konuşmada ve yürüyüşte karşı cinse bezemenin lanete hedef olması ise, yürüyenin ya da konuşanın niyetine ve maksadına bağlıdır. Binaenaleyh yürümesini veya konuşmasını isteyerek karşı cinse benzeten kimse bu lanete hedef olursa da, yaratılışları icabı yürüyüşleri ve konuşmaları kadına benzeyen kimseler bu benzerlikten dolayı hadis-i şerifteki lanete hedef teşkil etmezler.

Bir kadının ilimde, irfanda ve dinen rağbet edilen diğer hususlarda erkeğe benzemesinde hiçbir sakınca yoktur. Bilâkis bu gibi durumlardaki benzeme makbuldür. (Ahzâb, 33/59)

Kadın ve erkeklerin kendilerine özgü cinsel özelliklerini ve bunların tabiî gereği olarak giyim-kuşam biçimlerini, konuşma ve davranış şekillerini korumaları en tabiî hareket tarzıdır. Ancak cinslerin yozlaşması demek olan karşı cinse özenme ve onlar gibi olmayı ne yazık ki belli bazı kesimler günümüzde çağdaşlık sanmakta ve bunu marifetmiş gibi yaygınlaştırmaya çalışmakta, bu konuda medya da hiçbir dönemde görülmediği ölçüde bu işe çanak tutmaktadır. İşte böylesi bir ortamda hadiste yer alan Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv)'in lânet ve uyarısı ne kadar anlamlı ve yerindedir. Bu ve benzeri hadisler on beş asır öncesinden günümüze, gündemimize tutulmuş Peygamber ışığı niteliğindedir:

1. Hadiste geçen “muhannes” kadın gibi konuşan, kadın gibi kırıla döküle yürüyen, işve ve naz yapan erkek demektir. Buhârî şârihi Aynî, "muhannes, zamanımızda kendisine livâta yapılan (homoseksüel) kişidir”, demektedir. Kamûs mütercimi Âsım Efendi de bu tür kişilere puşt denildiğini bildirmektedir.

Erkekleşen kadınlar ise, konuşmasında, tavır ve hareketlerinde erkekler gibi olmaya çalışan, öyle davrananlardır. Dinimize göre her iki insan cinsinin kendi yaratılışlarını korumaları, kadının kadın olarak erkeğin de erkek olarak kalması ve yaşaması esas olduğu için, bunun tersine hareket eden erkek ve kadınlara Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv) tarafından lânet edilmiştir.

Ancak burada bir nokta çok önemlidir. Erkeğin kadına, kadının erkeğe konuşmasında ve hareketlerinde benzemesi bazan doğuştan yani yaratılıştan olur. Hz. Peygamber (asv)'in lâneti bunlar için değildir. Bilerek, isteyerek ve hatta zorla, belki de özel eğitim alarak karşı cinse benzemeye çalışan maskaralar içindir. Nitekim Hadiste "kendilerini kadınlara benzetmeye çalışan erkekler ve erkeklere benzetmeye çalışan kadınlar" diye açıkça ifade edilmektedir.

2. Hadisler, kadın-erkek cinsi arasındaki benzeşmenin giyim-kuşamla ilgili görüntüsüne dikkat çekmekte ve hiçbir zorunluluk yokken kadınlar gibi giyinen erkeklere ve erkekler gibi giyinip kuşanan kadınlara da Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv)'in lânet ettiğini bildirmektedir.

Rahmet Peygamberi olan Efendimiz'in karşı cinsin giyim-kuşamını tercih edenlere lânet etmesi, her şeyden önce kılık-kıyâfetin öyle sanıldığı kadar basit bir şekilden ibaret olmadığını, sonra da cinsler arasındaki duygusal yapı bozukluğunun giyim-kuşam taklidi ile başladığını ya da açığa çıktığını göstermektedir.

Ne kadar acıdır ki, zamanımızda bu cinsler arası benzeşmeyi daha ileri götürmek ve yaygınlaştırmak maksadıyla çok özel ve ciddî gayretler sarfedilmekte, yatırımlar yapılmakta ve güya ekonomik kolaylık sağlamak için hem erkeğin hem de kadının giyebileceği (üniseks) giysiler üretilip pazarlanmaktadır. Kadınlar gibi takıp takıştıran erkekler, erkekler gibi giyinen kadınlar çağın modern çirkinleri ve lânetlileri olarak ortalıkta dolaşmaktadırlar.

Bir çok insânî değerlerin sokağa döküldüğü bu çağda artık insanlığın iflası yaşanır hale gelmiştir. Bu yozlaşma, ancak Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv)'in uyarılarını ciddîye alıp gereğini yerine getirmekle önlenebilir. Başka hiçbir çıkış yolu yoktur. "Çağdaşlık", rezâleti rezâlet olmaktan çıkarmaz, çıkaramaz. Kimse çağdaşlığı, yirmi birinci asrı veya sosyal siyasal birtakım kavramları rezâlet ve ahlâksızlıklar için gerekçe yapamaz.

86 Kadın-erkek eşitliği söz konusu mudur?

Bu soruya hemen "evet" veya "hayır" demek çok zor. Çünkü, soru bu hâliyle yeterince açık değil. Onu bir başka soru ile açmak gerekiyor. "Nerede? Hangi konuda? Ne yönden?" gibi. Eğer, "hukukî açıdan" soruluyorsa, cevap olarak "evet" diyebiliriz.

Eğer, her hususta denilirse, o zaman, bu soruya cevap vermeye gerek kalmayacaktır. Zira, cevabı sorunun içindedir. Madem ki, iki ayrı cinsten söz ediliyor; öyleyse mutlak eşitlik nasıl düşünülebilir?

Kadınla erkeğin eşit oldukları sahalar bulunduğu gibi, erkeğin kadını çok gerilerde bıraktığı, yahut onun çok gerisinde kaldığı sahalar da mevcut. Onun için, meseleyi sadece bir tek madde çözümlemek mümkün değil.

Şayet, "Kadınla erkek arasında iyi insan, üstün insan olma noktasında bir fark var mıdır?" diye sorulursa, o zaman şunu hemen belirtmek isteriz: Hakimiyet başka, üstünlük ve fazilet daha başkadır. Bu ikincisinde hemen çalakalem şu yahut bu üstündür, demek çok zordur. Çünkü, kadın olsun erkek olsun, her insan Allah ın kuludur. O, hangi kulunu üstün tutuyor, daha çok seviyorsa ve hangi kulundan razı ise üstünlük ancak onundur. İlahi ferman olan Kur'an'a baktığımızda, üstünlük ölçüsü olarak, karşımıza cinsiyetin değil takvanın çıktığını görüyoruz. Evet, Allah indinde üstünlüğün ölçüsü takvadır.

Nedir takva? En kısa ifadesiyle Allah'tan korkmak, günahlardan sakınmak, Onun razı olmadığı hareket, tavır, hâl ve sözlerden uzak durmak. Onun rızasına ermeyi en büyük maksat bilip, bunu kaybetmekten son derece korkmak. İşte, kim böyle yaparsa üstün insan, faziletli insan odur. Bu noktada cinsiyete itibar edilmemiştir.

Takva dendi mi hemen salih ameli hatırlıyoruz. Salih amel, yani, hayırlı, güzel işler görmek. Onda da cinsiyete itibar edilmiyor. Mesela, okunan her Kur'an harfine karşılık on sevap verilmişse, bu bütün insanlar için böyledir. Kadına daha az, erkeğe daha çok sevap söz konusu değil.

Soruyu bir de psikolojik yönden ele alabilir ve şöyle sorabiliriz: Kadınla erkek arasında psikolojik yönden farklılık var mıdır?

Bu soruya hiç tereddüt etmeden "elbette" diye cevap veririz. Kadınla erkek arasındaki psikolojik farklılık kendini çocukluk çağından itibaren göstermeye başlar. Erkek ve kız çocukların oyuncakları farklıdır. Bir kız çocuğu en çok oyuncak bebekleri sever. Henüz evlilik nedir bilmediği o yaşlarda, bebeklerini bağrına basar, öper, elbiselerini değiştirir, beşikte sallar ve uyutur. Günün büyük bir kısmını onlarla geçirir. Erkek çocuk ise, taksi, uçak, tabanca gibi oyuncaklara daha fazla rağbet gösterir.

Bu çocuklar büyüdüklerinde bu defa, sohbetleri değişir. Erkeklerin toplantılarında daha çok, iş hayatı yahut politika konuşulurken, kadınlarda ön sırayı ev eşyaları ve örgüler alır.

Kabiliyet yönünden de iki cins arasında bariz bir fark var. Erkek, terkip ve tahlilde, kadın ise taklit ve ezberde daha ileri. Bir misal ile anlatmak gerekirse; erkek bir mimari eseri ortaya koymakta, onun bütün bölümlerini güzelce yerleştirmekte, kadından daha ileri. Kadın ise, o eserin herhangi bir bölmesini ince nakışlarla süslemekte erkekten çok daha hassas.

Erkek dış aleme daha açık. Şefkatte kadından geri, ama teşebbüs kabiliyetinde ileri. Kadın ise erkeğe nispeten daha içe dönük. Bunun en büyük faydası, yavrusuna ve yuvasına göstereceği ihtimam.

Bu iki cinsin zafiyetleri de farklılık gösteriyor: Erkekte, tahakküm ve baskı hastalığı mevcut. Kadında ise, gösteriş ve desinler belâsı.

Kadının en bariz bir özelliği de hassasiyetidir. Buna "teessürilik" deniliyor. Kadın, çevreden etkilenmekte erkekten daha hassas. Dolayısıyla, telkine kapılmaya, aldatılmaya ondan daha müsait.

Kadında sezgi gücü, erkekten çok kuvvetli. Değişikliğe ondan daha çok ihtiyaç duymakta, yenilik ve heyecana daha açık. Vücut büyüklüğü itibariyle ve güç ile kuvvet yönünden, kadın erkekten genellikle daha geri. Bunun neticesi olarak, sığınma ihtiyacı kadında kendini daha fazla hissettiriyor. Ama bazılarında bu ihtiyaç, aşağılık kompleksine dönüşüyor; bu da erkeklik kompleksi olarak kendini gösteriyor.

Kadın, hayat arkadaşına (ona nispetle) daha çok bağlı. Ondan daha vefalı. Dünya sevgisinde erkekten çok ileri.

Kadını bu psikolojisi içinde değerlendirmek ve onun erkekleşmesine değil, ideal bir kadın olmasına çalışmak gerekir.

Etrafımıza şöyle bir göz atalım: Bütün canlılarda bedenler ve ruhlar arasında mükemmel bir uygunluk var. Ceylan ruhunu, aslan bedenine sokmak ve onu aslanca davranmaya zorlamak, en başta o sevimli ruha zarar verir. Her kükreyişte ruhundaki letafetten birazını kaybeder; her hamlede kendi öz güzelliğinden bir parçayı harap eder. Kadın ve erkek eşitliği diyerek kadını erkekçe davranışlara itmek de en başta kadına zarar verir.

Aslında, bu vadide gösterilen kasıtlı ve yoğun faaliyetler, bir bakıma hiçbir şeyi değiştirememiştir. "Hüküm çoğunluğa göre verilir." kaidesinden hareketle şöyle diyebiliriz: 

Kadınlar yine fabrikatör olmaktan çok işçi, hâkim olmaktan çok kâtip, amir olmaktan çok sekreter, pilot olmaktan çok hostes, patron olmaktan çok tezgâhtardırlar. Zira, yaratılışı değiştirmek mümkün değildir.

Maalesef, kadına lâyık olduğu yeri bir türlü veremedik. Ya onun rızkı bize bağlıymışçasına, kendisine aşırı derecede hükmetmeye kalktık, ona haksız muamelelerde bulunduk, yahut, kendisine çok fazla fırsat verdik, onu erkekliğe heveslendirdik ve mahvettik.