Hz. Muhammed (asv)'in dedesinin, amcasının vs. Kabe'nin korunmasında ya da Kabe'den sorumlu olması hakkında tarihsel kanıtlar var mıdır? Bu doğruysa, Hz. Peygamberin dedesinin Allah'a şirk koşulan yerden (kabeden) sorumlu olmasını nasıl anlamalıyız?

Tarih: 03.08.2009 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Arapların dedelerinden Kusay, yaşlandığı zaman Kâbe ile ilgili olarak oğlu Abduddar için şu tavsiyelerde bulundu: Kâbe Allah’ın evidir. Buraya hacca gelenler de Allah’ın misafirleridir. Onlara hizmet etmek, yedirip içirmek gerekir. Bundan böyle seni bu işle görevlendiriyorum: Kâbe’nin kapısını açıp kapatmak, savaş için sancak açmak ancak senin elinle olacaktır. Buraya gelen haccılar sadece senin yemeklerinden yiyecek, senin suyundan içeceklerdir. Meclis toplantıları sadece senin evin olan “Daru’n-nedve”de yapılacaktır. Böylece kendisine HİCABE (Kâbe’ye perde giydirme), LİVA (savaş simgesi sancak açma), SİKAYE (Haccılara su içirme) RİFADE (Haccılara yemek yedirmek) için Kureyşlilerden gereken paraları/vergileri toplama) görevleri Abduddar oğullarına geçti.

Kusay’ın ölümünden sonra çok geçmeden Kusay’ın iki oğlu Abduddar çocuklarıyla Abdi Menaf çocukları arasında ihtilaflar başladı. Kâbe’nin sahiplenmesiyle ilgili meydana gelen ihtilaflardan sonra, nihayet “sikaye, rifade” Abdi Menaf oğullarına, “Hicabe, Liva, Nedve” ise Abdi Dar oğullarına ait olduğu hususunda anlaşmaya varıldı. İslam geldikten sonra, Hz. Peygamber (a.s.m) “Cahiliye devrinde akdedilen anlaşmaları İslam daha da pekiştirir.” buyurdu. (bk. Siretu İbn Hişam, 1/129-133)

Daha sonra zemzem suyunu da yeniden keşfeden Abdulmuttalib’in Kureyş üzerindeki saygınlığı, otoritesi daha da arttı. ( a.g.e, 1/140-144)

Hz. İsa (as) ile Hz. Muhammed (a.s.m) arasında geçen zaman dilimine fetret devri denir. Alimler tarafından o devirdeki insanların sorumluluğunun olmadığı söylenmiştir.

Bununla beraber, Hz. İbrahim (as)’in dininin bazı kırıntılarının Mekke halkı arasında revaçta olduğu ayet ve hadislerden anlaşılmaktadır. Ebrehe’nin hücumu zamanında, Abdulmuttalib’in sergilediği tavır, onun Allah’a olan bağlılığının boyutunu göstermektedir:

Abdulmuttalib, Mekke'nin teslim edilmesinin isteyen Ebrehe'nin elçisine şu cevabı vermiştir: "Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisi ile harb etmek istemiyoruz. Zaten buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mâbed Allah'ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, biz de Ebrehe'yi bu hareketinden vaz geçirecek güç ve kuvvet yoktur."

Abdülmuttalib,  Abrehe'ye: "Askerlerin, iki yüz devemi almıştır. Arzum, develerimin iadesidir." diyerek develerini isteyince, Ebrehe:

"Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim. Konuşmaya başlayınca pek de öyle olmadığını anladım. Ben senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe'yi yıkmaya gelmişken, sen ondan söz etmiyorsun da, aldığım iki yüz deveden bahsediyorsun." diye konuştu.

Abdülmuttalib, Ebrehe'nin alaylı tavrına aldırmadan: "Ben develerimin sahibiyim. Kâbe'nin de bir sahibi ve koruyucu vardır. Elbette onu koruyacaktır." diye karşılık verdi.

Bu sözler Ebrehe'yi hiddete getirdi ve şöyle konuştu: "Onu bana karşı kimse koruyamaz!" 

Abdülmuttalib yine sözün altında kalmadı ve şöyle dedi: "Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve işte O!" dedi. (Sîre, 1/51-53; Tabakât, 1/92)

Bununla beraber, Kureyş’te reis olmak, onların din olarak edindikleri putperestliği ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Bugünkü dünyamız penceresinden baktığımızda onları daha iyi anlarız. Çünkü, iktidar olmak her zaman muktedir anlamına gelmez.

Efendimizin (asv) amcası Ebu Talib’in durumu daha farklıdır. O son nefesini verirken de gelenek olarak gelen atalarının dini üzerinde olduğunu söylediğine dair rivayetler vardır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun