Cebrail, şu iki dağı başlarına geçireyim demiş mi?

Tarih: 05.04.2020 - 20:01 | Güncelleme:

Soru Detayı

"Peygamberimiz s.a.s. amcası Ebu Talip ve hanımı Hz. Hatice vefat etti saldırılar bitti derken çoğaldı, alay ettiler sonra taşladılar, yerdekiler bu zulme razı olsalar da, göktekiler bu zulme razı olmadı.. Cebrail a.s. indi Ya resulellah ne yapmamı istersin, dile şu 2 dağı başlarına geçireyim dedi, peygamberimiz hayır dedi, onların neslinden Allaha inanan, ortak koşmayan, müminler çıkmasını dilerim dedi..." bunun doğruluğu var mıdır, Cebrail (a.s.)'in inmesi gerçek midir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Konuyla ilgili bir hadis rivayeti şöyledir:

Hz. Aişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre bir gün Peygamber aleyhissalatü vesselama:

- “Uhud Gazvesi’nin yapıldığı günden daha zor bir gün yaşadın mı?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi:

- “Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenası, onların bana Akabe günü yaptığıdır. Taifli Abdükülal’in oğlu İbni Abdüyalîl’e sığınmak istemiştim de beni kabul etmemişti. Ben de geri dönmüş derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnüssealib’e varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrail aleyhisselamı farkettim. Cibril bana seslenerek:

- Allah Teâlâ kavminin sana ne söylediğini ve seni himaye etmeyi nasıl reddettiğini duymuştur. Onlara dilediğini yapması için de sana Dağlar Meleği’ni göndermiştir, dedi.

Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selam verdi. Sonra da:

- Ey Muhammed! Kavminin sana ne dediğini Cenab-ı Hak işitti. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allah Teala beni sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı onların başına geçireyim, dedi. O zaman:

- Hayır, ben Cenab-ı Hakk’ın onların soylarından sadece Allah’a ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim, dedim.” (Buhârî, Bed’ü’l-halk 7; Müslim, Cihâd 111)

Uhud Gazvesi’nde Resûl-i Ekrem (asm) Efendimiz büyük sıkıntılar atlatmıştı. Mekkeli müşrikler Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına kadar yaklaşmışlar, bazı müminler kendilerini onun uğrunda feda etmeyi göze alarak vücutlarını ona siper etmişlerdi. Buna rağmen atılan bir ok Resûl-i Zîşân’ın mübarek yüzüne isabet edince yüzü kanamış ve inci dişlerinden biri kırılmıştı.

İşte Hz. Aişe annemiz bu dehşetli günü hatırlatarak ondan daha çetin bir gün yaşayıp yaşamadığını sormuştu.

Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselam, bu soruya cevaben Taiflilerden gördüğü kötü davranışın kendisine Uhud gününü unutturduğunu söylemektedir.

İslam tarihinde Taif seferi veya Taif yolculuğu diye anılan bu olay, Efendimizin peygamberliğinin onuncu yılı Şevval ayında meydana gelmiş gerçekten pek hazin bir hadisedir.

Resûlullah Efendimiz vefalı ve sevgili hayat arkadaşı, teselli kaynağı Hz. Hatice’nin vefatından bir müddet sonra, kendisini müşriklere karşı koruyan amcası Ebu Talib’i de yitirmişti. Müslümanlar arasında keder yılı diye anılan bu tarihten itibaren Mekkeli kafirlerin hakaret ve azgınlıkları daha da artmış, ashab-ı kirama yaptıkları işkenceler çoğalmıştı.

Mekke’de kendisini koruyacak kimse kalmayınca, Resûl-i Ekrem Efendimiz Taif’e gitmeyi, İslamiyet’i onlara anlatmayı düşündü. Taif’in ileri gelenlerinden bazılarının Müslüman olması halinde orada yeni bir sığınak bulabilecekti. Evlatlığı Zeyd İbni Harise’yi yanına alarak Taif’e gitti. On gün boyunca onlara İslâmiyet’i anlattı. Arap yarımadasının en nüfuzlu adamı diye bildiği İbni Abdüyalîl kendisini reddedince, İslamiyet’in geleceği ve Müslümanlar adına pek üzüldü.

Kabilelerini aydınlatmaya çalışan Resûl-i Ekrem’i reddetmekle kalmayan Taifliler, bazı basit kimseleri onun peşine taktılar. Taif’teki Akabe mevkiinde Peygamberler Sultanı’nı taşlaya taşlaya topraklarından çıkardılar. Attıkları taşlarla mübarek ayaklarını yaralayıp kanattılar.

İşte o zaman Resûlullah Efendimiz derin bir üzüntüye kapıldı. Sadece vücudu değil gönlü de yaralıydı. Kendisine kim destek verecek, Müslümanlara kim arka çıkacaktı. Gönlünü kanatan ağır düşünceler, nereye gittiğini düşünmeye fırsat vermedi. Yürüdü gitti. Mekke ile Taif arasında bulunan Karnüssealîb denilen yere gelince başını kaldırıp gökyüzüne baktı; kendisini gölgeleyen bulutun içinde Cebrail aleyhisselam’ı gördü ve dağlara hükmeden melekle tanıştı.

Meleğin teklifi yürek soğutucu idi. Eğer dilerse iki dağı onların başına geçirecek, hepsini mahvedecekti. Gönlü yaralı, ama kalbi şefkatle dolu olan Resûlullah Efendimiz bu teklifi kabul etmedi. Zira onun davası nefsini tatmin etmek, kendine kötülük yapanlara ıstırap çektirerek rahatlamak değildi. Onun gayesi insanları doğru yola iletmek, hem dünyada hem de ahirette mutlu olmalarını sağlamak ve daha önemlisi Allah’ı bilen ve O’na boyun eğen insanların sayısını çoğaltmaktı. İşte bu sebeple Dağlar Meleği’nin teklifine:

Hayır, onlar Allah’ı inkâr ve O’nun Peygamberine hakaret ettikleri için bunu haketmiş olsalar bile, bu şekilde cezalandırılmalarını istemem. Cenab-ı Hakk’ın onların soylarından sadece Allah’a ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim, diye cevap verdi.

Böylece o, cahillerin ve kendini bilmez kimselerin kabalıklarına, hakaretlerine aynıyla cevap vermek yerine, onları bağışlamanın, kusurlarını görmezden gelmenin daha asil bir davranış olduğunu ortaya koydu.

Resûlullah Efendimizin bu asil temennisinin sonuçları hicretin dokuzuncu yılında görülmeye başlandı. Müslümanlığa karşı uzun zaman direnen Taifliler, Arabistan yarımadasında İslâmiyet’in hızla yayıldığını görünce daha fazla dayanamadılar. Hicretin dokuzuncu yılında, Peygamber Efendimizi himayesine almayan o adamın başkanlığında Medine’ye bir heyet gönderdiler. Allah’ın Resulü onları Mescid-i Nebevî’nin kenarına kurdurduğu çadırlarda ağırladı. Kendilerine çok iyi davrandı.

Taifliler İslâmiyet’i kabul etmek için bazı şartlar ileri sürdüler. Bizi namazdan muaf tut; zina, şarap ve fâizi yasaklama; Lat adlı putumuza üç yıl daha tapalım, dediler. İsteklerinin kabul edilmesi için günlerce beklediler. Bu konularda zerre kadar taviz verilmediğini görünce Müslümanlığı kabul ettiler.

Buna göre:

- Peygamber Efendimizin şefkatinin büyüklüğü, sabrının ve affının genişliği bu hadîs-i şerîfte bütün açıklığı ile görülmektedir.

- İnsanlardan bir fenalık gören kimse Peygamber Efendimizin bu halini hatırlamalı, cahillere uymamalı, mümkün olduğu kadar onlardan intikam almamalıdır.

- Gelecekten hiçbir zaman ümit kesmemeli, kanın kırmızı rengine bakıp gülün kırmızı rengini düşünmelidir. (bk. Riyazü's-salihin 644. hadis ve açıklaması)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 500+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun