Kainatta her şeyin düzenden düzensizliğe (entropi) meyilli ve insanın nefsani şeylere istekli yaratılması; ibadetlerin zor olması ve hayatın cehenneme gitme üzerine ayarlanması nasıl izah edilebilir?..

Sorunuz uzun ve farklı konuları içine aldığından, her soruya tek tek cevap vermeyi uygun görüyoruz:

Soru:

Kainatta her şey düzenden düzensizliğe (entropi) meyilli yaratılmıştır. İnsanın hayatı ve hayatta kalma mücadelesi, bitip tükenmeyen bir hızla her şeyi bozan, eskiten, dağıtan  bu kurala karşı koyma ile geçiyor. Fakat en sonunda, konulan bu kural gereği entropi galip geliyor. Kısaca evrende entropinin hızı insanın tamir ve inşa etme hızına her zaman galip geliyor. Her doğan ölüyor, her yeni eskiyor, yapılan her şey zamanla yıkılıyor ve hiçbir şey safiyetini koruyamıyor. Hâl böyle iken, kıyametin kopma nedeni de dahil, insanın bozulma nedeni ve bozulma adına ne varsa hepsinin sorumlusu nasıl insan olabilir?

Cevap:

Entropi;  her şeyin -kader tarafından kendisi için takdir edilen- bir sona doğru gitmesi anlamına gelir. Kur’an’da vurgulanan “ecel-i müsemma”entropiye işaret eden bir  kavram olarak değerlendirmek mümkündür.

“Allah O’dur ki gökleri, sizin de görüp durduğunuz gibi, direksiz yükseltti. Sonra da Arşının üstünde istiva etti. Güneşi ve Ay’ı hizmet etmeleri için sizin emrinize verdi. Bunlardan her biri 'bir ecel-i müsemmaya' (belirli bir vakte) kadar dolaşmaktadır. Bütün işleri O yönetir. Âyetleri size açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza iman edesiniz.”(Rad, 13/2)

mealindeki ayetten anlaşılıyor ki,  güneş ve ayın görevleri kendileri için takdir edilen bir süreye kadar devam eder, orada biter. Yani entropi dedikleri kaderin çizdiği bir sona doğru gitmiş olacaklardır. Güneş ve ayın sonu demek, bir anlamda göklerin ve yerin de sonu demektir. Çünkü, evrende her şey her şeye bağlı olarak yaratılmış ve birinin bağı çözüldüğü zaman diğerlerinin de bağlarının çözülmesini netice verecek bir düzene tâbi kılınmıştır. Bu durum ise bir kıyamet manasına gelir. Ayetin bundan sonra yer alan “Âyetleri size açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza iman edesiniz” mealindeki ifadesi bu gerçeğin altını çizmiştir.

Entropi; bir anlamda her şeyin kendi aslına rücu etmesi demektir. İlk aslı, mevcut nizamın dışında olduğundan, durum, bir düzenden düzensizliğe geçiş olarak görülmektedir. Oysa, bu geçiş de düzen içerisinde yürütülmektedir. Mesela, insanın ölümü, hayat düzeninden ölüm düzensizliğine geçiş gibi algılanmaktadır. Oysa,

“Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azîzdir, gafurdur / üstün kudret sahibidir, affı ve mağfireti boldur.”(Mülk, 68/2)

mealindeki ayette, ölüm de hayat gibi düzenli bir yaratmayla olduğu vurgulanmıştır. Aslında insanlar, ölümle kendi aslına; ilk yaratılan özlerine; ruh mertebesine dönüş yapmaktadır.

Soru:

Kainatı çepeçevre sarmış böyle bir kurala ilave olarak, “insanın tabiatında nefsani şeylere meyilli olarak yaratılması, tahrip etmenin tamir etmeden kolay olması, binlerce günaha karşı insanın elinde çok az dayanağının olması ve günah olarak addedilen davranışların sevap olarak addedilen şeylere mukabil daha yapışkan ve alışkanlık yapar özellikte olması, ibadetlerin zor olması, (cennetin dikenlerle, acılarla; cehennemin ise zevklerle eğlencelerle  çevrili olması tasviri) ebediyet yoluna konulan bu insan denen varlığın yapısındaki karmaşıklık ve zıtlıklar ve nihai olarak her insanın “kırk katır mı kırk satır mı” tercihine zorlanması, bu minvalde değerlendirilebilecek her türlü durum ve gerçekler toplu olarak ele alındığında 'Cennete girecek insanların sayısı, siyah bir öküzün sırtında bir avuç ayası kadar yer tutan beyaz kıllar miktarıncadır.' (Sahihi Buhari) neticesi nasıl adalet olabilir?..

Cevap:

İmtihana tabi tutulan insanların -âdil bir yarışmada kendi özgür iradeleriyle yarışmayı önde götürmek ve imtihanı kazanabilmeleri için- temayüllerine sınır konulmamıştır. Çekiciliği bakımından merkezde oturtulan iki farklı çekim alanı ve iki farklı mekanizma yerleştirilmiştir. Bu iki mekanizma, ruh  ve nefistir. Ruhanî zevklerin çekim alanı ile nefsanî zevklerin çekim alanı elbette bir değildir. Fakat, kişi bu alanlardan hangisine kendini kaptırırsa oradan lezzet alır. Ruhanî zevklerin ulvî, insanın vicdanını rahatlatan, gönlünü tatmin eden insanın kemaline, olgunluğuna katkı sağlayan bir mekanizma olduğu tecrübeyle sabittir. Buna mukabil, nefsanî -gayri meşru- arzuların verdiği lezzet, insanın sadece hayvanî ve bitkisel yanlarını tatmin edebildiği, ruhanî bir yükseklik kazandırmadığı, ulvî bir zevk vermediği de tecrübeyle sabittir.

“İyilik, nefsin / ruhun tatmin olduğu, kalbin onunla huzur bulduğu şeydir. Günah / kötülük ise, içini tırmalayan ve tereddüt / rahatsızlık veren şeydir.”(Mecmau’z-Zevaid, 10/294)

manasındaki hadis-i şerifte -tecrübelerimizle de sabit olan- bu durumların gerçekliği fıtratın ıslak imzasıyla onaylanmıştır.

Diğer taraftan insana verilen duyguların, nefsani isteklerin ve arzuların helal yollarla tatmin edilmesi de bir ibadettir. Helal dairesi, insanın keyfine yeterlidir; harama girmeye gerek yoktur.

Bununla beraber, elbette cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değildir. İmanlı kimseler olarak bizim bu tür vesveselerimizi kökten söküp atan, Allah’a olan imanımızın her an yenilenemsiyle meydana gelen güçlü bir şuurla konulara yaklaşmaktır. Örneğin; sağlam bir şekilde “Allah’ın âdil olduğuna iman etmek ve bu iman şuuruyla meselelere bakmak...” ile imtihanın âdil olup olmadığına dair tereddütleri tamamen silebiliriz. Evet, inanıyoruz ve inanmalıyız ki, Rahman ve Rahîm olan Allah, asla merhametsizlik etmez.. Hak ve Âdil olan Allah, asla zulüm ve haksızlık etmez. Kerîm ve Hakîm olan Allah, asla komplo kurmaz. ve insanı kukla olarak kullanmaz..

Şunu da unutmamak gerekir ki, evrenin, felek çarkının her tarafında hayr-ı mahz olan adalet-i mutlaka aranmaz. Ehven-i şer dahi bir hayırdır, bir adalet-i izafiyedir. Allah’ın tasarrufundaki tezahürler yüzlerce neticeye baktığı için, bunlardan on tanesi şer olsa bile yine bu bir adalettir. Allah’ın sonsuz ilim ve hikmetinin bir yansıması olan umumî olayları, cüzî aklımızla, azıcık ilmimizle tartamayız.. Evet,

“İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez / Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.”

Soru:

Hayatın ve yaşamın genel yapısı cehenneme gitme üzerine ayarlanmışken, bunun tek nedeninin sadece insan davranışları olması nasıl izah edilebilir?

Cevap:

“Hayatın ve yaşamın genel yapısı cehenneme gitme üzerine ayarlanmış...” demek, yerden göğe kadar haksızlıktır. Zira bu tespit, sadece nefsin heva ve heveslerini göz önünde bulunduran bir tespittir. Oysa, insanların yapısı İslam dininin emirlerini yerine getirecek ve yasaklarından sakınabilecek bir fıtrata sahiptir. İslam dininin fıtrat dini olmasının manası budur. Her çocuğun İslam fıtratı üzerine yaratılmasının manası da budur. Yani, insanın ulvî yapısı, ruhanî zevki, kalbî hassasiyeti, aklî melekeleri, İslam dininin hükümleriyle özdeşleşmiştir.

“İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”(Rad, 13/28)

mealindeki ayette, insanın bu ulvî ve kalbî zevkine ve ruhanî neşesine işaret edilmiş ve ancak yaratıcısını bulmakla, ona kulluk etmekle huzura kavuşacağına dikkat çekilmiştir.

Dünyada her türlü iyi ve kötüyü iyice bilen ve ona göre kendini ayarlayan insanların, ahirete yönelik işlerde temyiz kabiliyetlerini kaybetmeleri söz konusu olabilir mi? Diğer bir ifadeyle, fıtraten cemal-perest ve kemalperest olan insanlar, mutlak cemal ve kemal sahibi olan Allah’ın cazibe yörüngesinden uzaklaşmaları ve nefsin süflî arzularının cazibesine kapılmaları ne ile izah edilebilir?  Allah’ın lütuf ve rahmetinin bir cilvesi, peygamberler, evliyalar, şehitler, asfıyalar gibi insanlık camiasının en parlak yıldızlarının yeri olan cennetin merkezcil kuvvetinin çekim alanına girmek ve Allah’ın kahrının yağdığı, insanlık defterinden silinmiş olan en süflî kimselerin barınağı olan cehennemin çok güçlü olan merkezkaç kuvveti doğrultusunda ondan uzaklaşmak gerekirken, bu dosdoğru rotanın tam tersi istikamette yol almaya çalışmak nasıl izah edilebilir?

Soru:

Cennet yolunda binlerce bahane aranırken, cehennem yolunda aynı şeyin olmaması ve insan doğasının her zaman kolay olanı seçmesi doğal değil midir?

Cevap:

Birkaç lira kazanmak için günde yaklaşık sekiz-on saat, gece-gündüz demeden çalışan bir kimsenin, cennet gibi ebedî bir saadet diyarını kazanma adına bir tek saatini harcamamasına ne gibi bir mazeret bulunabilir?

Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle:

“Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarf etmeyen, ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder! Zira, bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek akıl kabul ederse -halbuki kazanç ihtimali binde birdir- sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimalle kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?” (bk. Sözler, Dördüncü Söz)

Soru:

Ağlayarak hayata gözünü açan insan için adeta bir sürgün yeri olan dünyada, insanların çoğunun ağlayıp inlemesi ve hayatlarını bu şekilde bitirmeleri, ahirette de yine aynı tablonun olması ve insanların çoğunun cehennemlik olması, cennetliklerin sayısının çok az olması şefkat ve merhamet ile nasıl açıklanabilir?..

Cevap:

Yukarıda açıklandığı üzere, âdil olan Allah, kullarına asla zulmetmez; fakat insanların keyfine göre de hareket etmez. İnsanların çoğunun cehenneme gitmesi doğrudur. Fakat meziyet sayıda değil, kalitedir. Tavuğun altına bırakılan yüz yumurtadan doksan tanesi cılk çıkıp bozulsa bile, on tanesinin kıymetli birer civciv olmalarının hatırı için bu işlemden vazgeçmemek aklın gereğidir. Çünkü, eğer bu yumurtalar kuluçka işlemine tabi tutulmazsa hiçbir civciv söz konusu olmaz. Az bir zarar için pek çok olan bir yarardan vazgeçilmez. On tanenin sağlam çıkması doksan tanenin zararını telafi ettiği gibi, fazladan kârlar da kazandırır. Eğer imtihan olmasaydı, başta Hz. Muhammed (asv) olarak peygamberler, evliyalar gibi yıldızların doğması mümkün olamazdı. Yaratıcı katında pek bir değere sahip olmayan -sürü türünden- bir yığın inkârcının cehenneme girmemesi için, imtihanı açmamak suretiyle böyle her biri dünyaya bedel kaliteli insanların ortaya çıkmasına engel olmak hikmete taban tabana zıttır.

Burada son sözü asrın söz sahibine bırakmak uygun olur:

“Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır; ve fütursuz çalışırsın. Acaba bu misafirhane-i dünyada âciz ve fakir kalbine kut ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya; ve herhalde mahkemen olan mahşerde sened ve berat; ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat köprüsünde nur ve burak olacak bir namaz, neticesiz midir veyahut ücreti az mıdır?"

"Bir adam sana yüz liralık bir hediye vaad etse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfü'l-vaad edebilir o adama itimad edersin, fütursuz işlersin. Acaba hulfü'l-vaad hakkında muhal olan bir Zât, Cennet gibi bir ücreti ve saadet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana vaad etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle Onu vaadinde itham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir tedibe ve dehşetli bir tâzibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz hizmet ettiğin halde, Cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafif ve lâtif bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?”(Sözler, Yirmi Birinci Söz, Dördüncü İkaz).

Kategori:
5300 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun