Hz. Ömer döneminde Irak fethedilince, ganimetlerin taksimi konusunda Hz.Ömer ve Abdurrahman bin Avf arasında yaşanan anlaşmazlığı anlatır mısınız?

Tarih: 03.12.2012 - 00:32 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hz. Ömer (RA) döneminde devlet yönetiminde bazı yeni uygulamalara gidilmiştir. Süyûtî, Hz. Ömer'in öncülük ettiği (ilk olarak O'nun gerçekleştirdiği) tasarruflarını şöyle sıralamaktadır:

- Mescidin genişletilmesi,

- Beytülmalın kurulması,

- Teravih namazının cemâatle kıldırılması,

- Alkollü içki içenlerin -seksen sopa vurularak- cezalandırılması,

- Müt'a nikâhının resmen yasaklanması,

- Divanın kurulması (halkın, belli bir sisteme göre defterlere yazılarak ganimetten alacaklarının belirlenmesi ve dağıtımı işini yürüten dairenin kurulması),

- Toprağın ölçülmesi,

- Kıtlık sebebiyle dışardan deniz yoluyla yiyecek getirtilmesi,

-  Vakıf tesisi,

- Miras hukukunda "avl" kaidesinin uygulanması (payları küçülterek bütün hak sahiplerinin pay almasının sağlanması),

- At varlığından zekât alınması...(Süyûtî, Târîhu'l-hulefâ, s. 136 vd.; Krş. İbn Sa'd, Tabakât, C. III, s. 281-284.)

Süyûtî'nin bu listesine şunları da eklemek mümkündür:

- Irak topraklarının gâzilere dağıtılmayıp eski sahiplerinin ellerinde bırakılması ve gelirinden bütün Müslümanların faydalanmalarının sağlanması,

- Bir kıtlık yılında hırsızlık cezasının uygulanmaması,

- İskân politikası (yeni şehirler kurularak Arapların buralara yerleştirilmesi, Yahûdi ve Hristiyanların yerlerinin değiştirilmesi...),

- Tayin edilen büyük memurlardan mal beyanının istenmesi ve görevleri sona erince mal varlıklarının kontrol edilmesi ve fazla bulunan malın devlet adına alınması,

- Halîfe seçiminde şûrânın devreye sokulması ve meşveret usûlünün vazedilmesi,

- Cizye ve gümrük vergilerinin konması... 

Hz. Ebu Bekir (ra) gibi Hz. Ömer (ra) de, ilgili âyetin âmir hükmünü yerine getirerek, işlerini meşveret (danışma) ile yürütmüş, bunun için Medîne'de daima bir heyet bulundurmuş, bunların Medîne'den ayrılmalarına -zaruret bulunmadıkça- izin vermemiştir. O devirde bu heyetin belirlenmesi biraz da tabîî olmuştur; imanı, ilmi, ahlâkı, İslâm'daki kıdemi ve hizmeti bakımından mesafe almış, başkalarından daha ileri bir seviyeye gelmiş kişiler halkın itimadını kazanmış olduklarından, şûrânın da tabîî üyeleri haline gelmişlerdir.

Hz. Ömer'in danışmanlarla pekiştirdiği ve uyguladığı önemli ictihadlarından biri yeni fethedilen toprakların statüsü ile ilgilidir. Sûriye'den sonra Irak toprakları da fethedilince Hz. Ömer, bu toprakların, menkul ganimetler gibi savaşa katılanlar arasında paylaştırılmamasını, eski sahiplerinin ellerinde bırakılmasını ve bu toprakların gelirlerinden vergi (harâc) alınmasını, alınan harâcın, mevcut ve gelecek bütün Müslümanların menfaatleri için sarfedilmesini uygun gördü. Ancak bu kanâatini açtığı zaman sert tepkilerle, itirazlarla karşılaştı. Bilâl b. Ebî-Rabâh, Abdurrahmân b. Avf gibi sahâbîler, halîfenin buna hakkı olmadığını, beşte biri alındıktan sonra geri kalan toprakların, taşınır ganîmetler gibi gazilere dağıtılması gerektiğini, bunun Kur'ân emri olduğunu (Enfâl: 8/41) ileri sürüyorlardı. Halîfe ise "Fethedilen topraklar gazilere dağıtılırsa yetimlerin, dulların, fakirlerin hali nice olur, sınırları ve bu toprakları kim korur?" diyordu. Meseleyi ashâbın ileri gelenleri ile istişare etti; Hz. Alî, Osman, Talha ve İbn Ömer gibi ashâb onu desteklediler. Sonra Ensâr arasından seçtiği on büyük ile istişare etti ve onların da tasviplerini aldı. Bütün bunlardan sonra kararını vererek ictihadını uygulama safhasına koydu.

Böylece İslâm tarihinde yeni bir toprak rejimi, yeni bir vergi, yeni bir sosyal adâlet vâsıtası ortaya çıkıyor, ileride "askerî ıktâ", "mîrî arâzî" vb. isimlerle devreye girecek olan toprak rejimlerinin de temeli atılmış oluyordu.(Ebû-Yûsüf, K. el-Harâc, s. 24 vd; H. Karaman, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, C. I, s. 138 vd. )

Hz. Ömer (ra)'in bu ictihadını fey (Haşr, 59/6, 7) ve enfâl (Enfâl, 8/1) âyetlerine dayandırdığını ileri sürenler olmuştur.

Kanâatimize göre lâfzî yorum kaideleri müctehidi bu sonuca götüremez; çünkü ganîmet âyeti (Enfâl, 8/41), düşmandan alınan malların -beşte birinin devletçe alınıp özel yerlerine sarfedileceğini, geri kalanların ise gazilere ait bulunduğunu ifade etmektedir. Dağıtmanın taşınır mallara, devlet adına vakfetmenin taşınmazlara ait olduğuna ait naklî bir delil de yoktur. Bu sebeple Hz. Ömer gâî yorum ile (Şâri'in maksadını göz önüne alarak) bu sonuca varmıştır: Aslında bütün mallar ve bu arada ganimet Allah'a aittir. O'nun mülküdür, bunun bir kısmının savaşanlara dağıtılması teşvik maksadına, bu da dinin ve ülkenin korunması gayesine yöneliktir. Bu teşvik kayıtsız şartsız uygulandığında, asıl maksada aykırı düşecek ve gerek toplumun ve gerekse ülkenin zararına olacaksa, uygulamayı maksada göre ayarlamak gerekir. Hz. Ömer'in, kendisine itiraz edenlere karşı âyet okumayıp, "Yetimler, dullar, fakirler ne olacak, sınırları ve malları kim koruyacak?" demesi de bu kanâatimize delil teşkil etmektedir. 

Hz. Ömer (ra) zamanında fetihler çoğalmış ve devletin geliri de önemli ölçüde artmıştı. Daha önceleri gelirler, devletin hissesi çıkarıldıktan sonra dağıtılırdı; devletin hissesi de Kur'ân-ı Kerîm'in talimâtına göre -Rasûlullah ailesine, muhtaç yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve ordunun ihtiyacına- sarfedilir, geriye bir şey bırakılmazdı (beytülmal da yoktu). Hz. Ömer çeşitli kaynaklardan elde edilen gelirlerin sarfı zaman alacağı ve bunları bir müddet elde tutmak gerektiği için beytülmalı (devlet hazînesini) kurdu. Dağıtılması gereken malın tesbiti, dağıtılacak kişilerin ve hisselerinin hesaplanması vb. işler bir teşkilâtın kurulmasını zaruri kılıyordu. Halîfe bu konuyu istişâre etti. İşleri olduğu gibi bırakmasını ileri sürenlere karşı, Sûriye ve İran'da gördüklerinden bahseden ve onların yaptığı gibi gelir ve gideri, hak sahiplerini, askeri yazıp tesbit edecek, gerekli kontrolleri yapacak bir kurumun meydana getirilmesini teklif edenlerin görüşlerini kabul etti ve "dîvân" adıyle bunu gerçekleştirdi.(İbn Sa'd, Tabakât, C. III, s. 295; İbn Haldûn, Muhaddime, Kahire, 1401, C. II, s. 676) 

Hz. Ömer (ra)'in, devletin fonksiyonu, insan hakları ve hürriyetleri, insanların eşitliği, sosyal adâlet ve dayanışma konularındaki şu sözleri, düşünce ve tasarrufları günümüzde dahi çok ileri bir seviyeyi temsil etmektedir: 

Dağıtılacak mal gelmişti, Hz. Ömer kalabalığın hücumuna uğrayan malın dağıtımına bizzat nezaret ediyordu, geriden Sa'd b. Ebî-Vakkas geldi (İslâm'dan önce ve sonra büyük itibar sahibi, ileri gelen kişilerden biri olarak) halkı yardı ve Hz. Ömer'e ulaştı, Halîfe kırbacı ile onu geri iteledi ve şöyle dedi:

"Sen Allah'ın yeryüzündeki otoritesinden çekinmeksizin ilerleyip geldiğin için sana, Allah'ın otoritesinin senden çekinmeyeceğini göstermek istedim." 

Dîvanı kurup askerleri ve hak sahiplerini yazdırmaya başlayınca, kendi kabilesinden bir gurup gelerek "Sen halîfesin, kendini ve kabileni, Hz. Peygamber (asm)'den hemen sonraki sıraya yazdırman gerekir." dediler. Hz. Ömer Onlara şu cevabı verdi:

"Beni manen iflâs ettirmek için sırtımdan geçinmek mi istiyorsunuz?.. Araplar, Rasûlullah (asm) sebebiyle (O'nun sâyesinde) şeref kazanmışlardır. Ona soy bakımından ne kadar yakın olursak olalım, Allah'a yemin ederim ki, diğer milletler iyi amel (iş, ibâdet, davranış) ile gelir de biz amelsiz gelirsek, kıyamet gününde onlar, Hz. Peygamber'e bizden yakın olacaklardır. Kişi soya (kan bağına) bakmaz, Allah'ın rızası için amel eder; amelinin geride bıraktığı kimseyi, soyu sopu ileri götüremez." 

Birisi, Hz. Ömer (ra)'e "Sen yiyecek, giyecek ve binecek şeylerin en iyisine lâyıksın." demişti, ona şu cevabı verdi:

"Benimle halkın misali, birlikte yola çıkan bir guruptur; bunlar yiyeceklerini toplayıp içlerinden birine teslim etseler ve 'Yiyecek işini sen idare et.' deseler, bu kişi, kendisi için, diğerlerinden farklı şeyler ayırabilir mi?" Muhâtabı

"Hayır Ey Mü'minlerin Emîri!" dedi ve Hz. Ömer devam etti:

"İşte biz de onlar gibiyiz. Ben memurlarımı sizi dövsünler, namus ve şerefinize dil uzatsınlar, haksız yere malınızı alsınlar diye tayin etmedim; onları tayin edip size gönderdim ki, Allah'ın Kitâbını ve Peygamberimizin sünnetini size öğretsinler. Her kime memuru haksızlık ederse, hakkını alabilmem için -izin almadan- doğrudan bana başvursun." Amr b. Âs sordu:

"Bir vâlî, halktan birini tedib etse (âsayiş vb. için re'sen cezalandırsa) ona kısas uygular mısınız yâ Emîre'l-mü'minin?" Halîfe cevap verdi:

"Rasûlullah kendini bile kısasen cezalandırmaya teşebbüs eder de ben vâlîye kısas uygulamaz olur muyum?" 

Hz. Ömer aynı talîmatı, her hac mevsiminde toplantıya çağırdığı bürokratlarına şöyle tekrarlardı:

"Ey insanlar! Ben memurlarımı sizi dövsünler, mallarınızı ellerinizden alsınlar diye göndermedim; onları, aranızda düzen ve âsâyişi sağlamaları ve hakkınızı size paylaştırmaları için gönderdim..." 

Şu levhalık sözler de Hz. Ömer'e aittir: 

"Benim herhangi bir memurum birisine haksızlık eder de ben bunu öğrendiğim halde düzeltmezsem, haksızlığı ben yapmış olurum." 

"Fırat kıyısında bir deve zâyi olup ölse, Allah'ın bunu benden sormasından korkarım." 

Büyük Halîfe, vefatından dört gün önce şunları söylemişti:

"Allah sağlık verirse -yapacağım düzenleme ve uygulamalar sonunda- Irak'ın dullarını, benden sonra hiçbir kimseye muhtaç olmayacak duruma getireceğim."(İbn Sa'd, Tabakât, C. III, s. 287, 293, 295, 305, 337).

(Prof Dr. Hayrettin Karaman, İslam Hukuku Tarihi)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun