Her şeyi Allah yarattığına göre, doğal afetlere karşı neden tedbir alırız?

Her şeyi Allah yarattığına göre, doğal afetlere karşı neden tedbir alırız?
Tarih: 02.12.2021 - 20:00 | Güncelleme:

Soru Detayı

1) Seller, fırtınalar, depremler vb doğal afetler hepsini yaratan Allah’tır. Peki o zaman biz niye bunlardan korunmak için önlemler alıyoruz ki, kendimizi Allah’ın azabına karşı koruyor muyuz yani? Yoksa imtihana karşı önlem mi alıyoruz? Nasıl oluyor bu?
2) Doğal afetler vb yani kendi elimizden olmayan kötülükler bunlara kötü değildir diyoruz çünkü günahlarımızı siler ve ahirette mükafat alırız. Peki biz bunlara karşı önlem alsak o zaman günahlarımız affolmaz ve ahirette mükafat almayacağız manasına mı geliyor?
3) Allah kahr duygusu yaşar mı? Bir yazınızda şöyle gördüm her musibet Allah’ın kahrının tecellisidir diye. Böyle dersek haşa Allah’ı insana benzetmiş olmaz mıyız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Her konuda olduğu gibi, sel, deprem, yangın, fırtına gibi afetler gelmeden önce, geldiğinde ve geldikten sonra yapmamız gereken maddi ve manevi görevlerimiz vardır. Bunlara riayet etmek de ibadettir.

Her durumda öncelikle biz bu görevlere odaklanır; bir ibadet şuuruyla ve bilinciyle bunları zamanında, gerektiği şekliyle ve mükemmel denecek derecede yerine getirir, sonuçta ne olursa olsun ona razı oluruz.

Demek ki bir Müslüman sadece Kur'an kanunlarına değil, aynı zamanda tabiat kanunları da denen “âdetullah ve sünnetullah” kanunlarına da uyar ve ona göre hareket eder, gerekli hazırlığı yapar, önlemleri alır, stratejileri tespit eder ve uygular. Sonra Allah’a duasını eder, iltica eder ve tevekkül ederek sonuca razı olur. Böylece her bir mertebede hem imanı inkişaf eder hem de ibadet sevabı almış olur.

Şu halde maddi ve manevi her türlü tedbiri almak hem bizim görevimizdir hem bir ibadettir.

Bu kısa bilgiden sonra sorulara gelince:

1) Allah ile olan irtibatımız iki şekilde cereyan etmektedir.

Birincisi: İtikadî düzeyde cereyan eder ve her şeyi yaratan, idare eden Allah’ın birliğini önceleyen “tevhid” dairesindeki tavrımız, tasavvurumuz ve düşüncemizdir.

Lezzet-elem, musibet-mükâfat, nimet-nikmet her türlü eşyada görünen icad ve yaratma noktalarında yegâne yaratıcı Allah’tır.

"Allah her şeyin yaratıcısıdır..." (Zümer, 39/62)
"Sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah'tır." (Saffat, 37/96)

gibi ayetlerde, her şeyi yaratanın Allah olduğu açıkça ifade edilmiştir.

“Evet, mesela nümune olarak hadsiz misallerinden yalnız tek bir ağaç ve bir ferd-i insana bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu meyveli ağaç, o çok cihazatlı insan; hiçbir ressam tam taklidini yapamayacak derecede zahiri ve bâtını, dış ve içi öyle bir gaybî pergârla ve ince bir ilmin kalemiyle hududları çizilmiş ve tam intizamla her azasına münasib suret verilmiş ki, meyve ve neticelerine ve vazife-i fıtratlarına yetişsin. Bu ise nihayetsiz bir ilim ile olabilmesi cihetiyle her şeyin her şeyle münasebetini bilip ve nazara alan ve bu ağaç ve bu insanın bütün emsallerini ve nevilerini ilm-i ezelîsinin kaza ve kader pergâr ve kalemiyle dış ve iç mikdarlarını ve suretlerini hakîmane yapılmasını bilerek işleyen bir Sâni'-i Musavvir, bir Alîm-i Mukaddir'in hadsiz ilmine ve vücub-u vücuduna nebatat ve hayvanat adedince şehadet ederler.” (bk. Şualar, s. 649)

İkincisi: Allah’ın kainattaki kanunlarının tezahürü olan sebepler dairesindeki bakış açımızdır. Sebepler cihetiyle bize düşen işleri yapmak için kainatta geçerli olan bütün vesilelere sarılacağız. Fakat hiçbirini yaratıcıya ortak koşacak şekilde bir ikileme girmeyeceğiz.

“Evet, insanın hususan âcizlerin ve yavruların iaşeleri ve bilhassa mide matbahından cesedin rızık isteyen azalarına, hatta hüceyrelerine herbirine münasib rızkını yetiştirmeleri ve dağlar bir eczahane ve insana lazım bütün madenlerin bir anbarı olmaları gibi hakîmane işler, gayet ihatalı bir ilim ile olabilir. Serseri tesadüf, kör kuvvet, sağır tabiat, camid, şuursuz esbab, basit, istilâcı unsurlar; hiçbir cihette bu alîmane, basîrane, hakîmane, merhametkârane, inayetperverane olan iaşe ve idare ve himayet ve tedbire karışamazlar. Yalnız o zahirî esbab; Alîm-i Mutlak'ın emriyle, izniyle, ilim ve hikmeti dairesinde bir perde-i izzet-i kudret-i İlahiye olarak istimal ve istihdam edilmeleri var.” (bk. Şualar, s. 648).

Deprem, sel, fırtına gibi kaza ve belaların mucidinin / yaratıcısının Allah olduğunu bilmek “Birinci” şıktaki itikadi bilgilerin gereğidir. Bu musibetlere karşı tedbir almak ise “İkinci” şıktaki bilgi ve belgelerin bir gereğidir. Zira, akıl, kuvvet, maharet, gayret gibi manevi donanımların ilk kullanılması gereken yer, sıkıntılar karşısında tedbir almaktır. Bunu yapmayan bu konuda imtihanı kaybetmiş demektir.

2) Kaderden kadere sığınmak, kaderden kadere kaçmak, kadere karşı kaderin takdirine başvurmak birer kulluk görevidir.

Örneğin aç olan kimsenin yemek yemesi, susuz olan kimsenin su içmesi, hasta olan kimsenin doktora gitmesi ve ilaç kullanması da bir kadere karşı diğer bir kaderle tedbir almak demektir. 

Ayrıca, iyi-kötü her şeyin Allah tarafından takdir edilmiş mukadder olduğuna olan imanımız, mükedder olmamıza engel teşkil ettiği gibi, sebepler örgüsüne yapışmak suretiyle zararlı şeylere karşı tedbir almak da körlüğe ve nankörlüğe engel olur.

Bu tedbirler sevabı kısmaz ve imtihan sırrını aksatmazlar. Zira, tevhidin gereği olan Allah’a “Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.” (bk. Sözler, s. 314-315)

3) Her musibet kahır tecellisi değildir. Sitemizde geçen bilgi şöyledir:

Her musibet kahır değildir; her musibeti, her hastalığı yahut her felaketi mutlaka bir kahır tecellisi olarak görmemek lazım.

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor:

“Belaların en büyüğü peygamberlere, sonra evliyaya, sonra diğer has kullara gelir.” (bk. Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1/519, no: 1056; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/343)

Demek ki, bazı musibetler kahır tecellisi ise de her musibet asla kahır tecelli olmaz, aksine nice rahmet tecellileri saklıdır.

Allah insanlara kendi sıfatlarından “vahid-i kıyasi” olsun diye bazı numunelik sıfatlar vermiştir. Bununla insan -haşa- ilah olmaz. Mesela, görmek, işitmek, konuşmak vasıfları hem Allah da hem insanda vardır. Fakat Allah hiçbir şeye benzemediği gibi, onun vasıfları da benzemez.

Bunun gibi, memnun olmak, razı olmak, hoşnut olmak veya gazaplanmak, kızmak, intikam almak, kahretmek gibi vasıflar da müşterektir. Fakat insanın vasıfları Allah’ın vasıflarına asla benzemez.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 500+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun