Sosyal Dengeler

İnsanlar yaratılışları icabı medenîdirler ve toplu yaşamak
mecburiyetindedirler. Bu zaruret, aralarında karşılıklı birtakım münasebetler
ve vazifeler doğurur. Bunlara uyulmazsa düzen bozulur, toplum hayatı devam etmez.
Yani meselâ, herkes zengin olsaydı, tarlaları kim eker, unları kim öğütür, ekmeği
kim pişirirdi? Hayvanları kim besler, sürüyü kim güder, et ve sütü nereden bulurduk?
Elbiselerimizi kim diker, evi ve yolu kim yapar, arabayı ve treni kim sürerdi?
Bu sorular ihtiyaçlarımız sayısınca uzayıp gider.

Şüphesiz eşitlik, şekil ve surette değil, hak ve hukukta olmalı.
Yoksa sözde eşitlikler eşitsizlik olur, intizam bozulur. Meselâ beş harfli YEMEK
kelimesinde bile harfler eşitlik istese; yani hep `Y` olacağız deseler, o zaman
karşımıza birbirine eşit, birbirine benzeyen beş tane YYYYY çıkar. Görünüşteki
bu eşitlik YEMEK kelimesindeki düzeni ve mânâyı alt üst eder. Ancak farklı harflerdir
ki bir araya gelince bir bütünlük oluşturur ve bir mânâ ifade edebilirler. Aynen
bunun gibi, herkes ekonomik imkân bakımından eşit olsaydı, toplumda işbölümü
ve ihtisaslaşma olmaz; herkes kendisinin bütün ihtiyaçlarını karşılayamayacağı
için, insanlar aç, sefil, perişan ve cemiyet hayatı felç olurdu.

Demek ki. bir cemiyeti teşkil eden fertler servet, sanat ve
meslek itibariyle farklı derecelerde bulunmalıdır ki, insanlar karşılıklı birbirlerine
ihtiyaç duyup, birbirleriyle yardımlaşma içine girebilsinler.

Öte yandan; mevcut dünya düzenine baktığımızda, görüyoruz ki;
hiçbir millette insanlar maişet bakımından eşit değiller. Dünyada bunu sağlamış
ne tek bir devlet, ne de tek bir ekonomik sistem vardır. Her cemiyette çok fakir,
fakir, orta halli, zengin ve çok zenginler var. Bu farklılıklar aynı zamanda,
İlâhî bir imtihan sırrı ve insanlar arasında dayanışma sebebidir. Kur`an-ı Kerim`de:
"O sizi yeryüzünün Kaliteleri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihana
çekmek için, kiminizi derecelerle kiminize üstün kılandır" buyuruluyor. Bu hikmete
binaen, Cenab-ı Hak zenginleri fakirlerin yardımına davet ediyor. Fakat zenginler
fakirlerin acınacak acı hallerini ve açlıklarını nereden bilsinler? Hele gaflet
içinde olup, yalnız kendi nefislerini düşünen zenginler bunu nasıl hissetsinler?

Meşhur hikâyedir; "Bu yalancı dünyadan elini çeken bir
kedi, tek başına büyük bir kilere kapanmış. Burası in, cin yok, ıssız bir yermiş.
Bizimki için tam erilecek bir mekânmış. Tekir kedi postu sermiş, kaşar peynirinin
üstüne. Kovuğunu genişletmiş, kurmuş tekkeyi içine. Yiyip, yiyip sırt üstü yatmış:
hem ense, hem de iri bir göbek yapmış. Günün birinde, bu sofuya biraz yiyecek
için kedi milletinden elçiler gelmiş. "Dört bir yandan kediler ülkesi
sarıldı, köpeklerin kurduğu ablukadan aç kaldık" demişler. "Dindaşlarım,"
demiş bizimki, "Benim alış verişim yok artık bu yalancı dünya ile. Allah`a
sığınmış bir âcizim. Size nasıl yardım edebilirim? Ne gelir elden, hayır duadan
gayrı. Allah büyüktür elbette düşünür sizi" demiş ve kapıyı elçilerin yüzüne
kapatmış."

Kıssadaki nefisperest kedi misali, çok zenginler var ki, sair
vakitlerde karınları tok sırtları pek olduğundan hakiki açlığı hissedemezler.
Ve oruç olmazsa fakirlerin ve ihtiyaç sahiplerinin ızdırabını bilemezler. Dolayısı
ile, yoksullara karşı mükellef oldukları yardımı yapamazlar. Böyle zenginler
ancak Ramazandaki oruç vasıtası ile fiilen aç kalır ve açlığı bizzat nefislerinde
tadarlar.

Hangi fert olursa olsun, kendinden bir derece fakiri bulabilir
ve onlara karşı yardım elini uzatabilir. Çünkü Cenab-ı Hak: "Bütün müminler
kardeştir" diye emrediyor. Kardeş kardeşe yardım etmelidir Yüce Peygamberimiz
ki: "Sizden biri kendisi için sevip istediği bir şeyi din kardeşi ve komşusu
için de istemedikçe kâmil mü`min olamaz", "Komşusu aç iken, kendisi
tok yatan bizden değildir" buyuruyor. Demek ki yoksul müslümanlara yardım
DiN KARDEŞLİĞİNİN bir gereğidir. Yine Resûlllah Efendimiz: "Size mübarek
Ramazan geldi. Oruca niyetlenin, harcamaları geniş tutun" diyerek, Ramazan
ayında Müslümanların gönüllerin de daha çok merhamet ve acıma duygusu uyandığından,
yardımlaşmayı teşvik ediyor, Hatta yine bir Hadîs-i şerlilerinde: "Ramazan
orucu yerle gök arasında asılı kalır. Ancak (zekat) ve fıtır sadakası ile göklere
çıkarılır (kabul olunur)” diyerek, orucun sıhhatinin şartına işaret ve zenginleri
fakirlerin yardımına çağırıyor. Ta ki, zenginlerle fakirler arasında geçim ve
yaşama açısından büyük farklar meydana gelmesin. Birbirlerine bağlı ve irtibatlı
birleşik kaplarda, nasıl yüksekten alçağa doğru sıvı akışıyla aralarındaki seviye
farkları kalkarsa, zenginlerden de fakirlere yapılacak yardımlar sayesinde bu
iki sınıf arasındaki dengesizlik ortadan kalkar ve fakirlerde insan haysiyetine
yaraşır bir hayat standardına ulaşabilirler.

Toplumlardaki bütün kargaşa ve fesadın kaynağı; “Ben tok olayım
başkası açlıktan ölse bana ne” ile “Sen çalış ben yiyeyim” felsefesidir. Atalarımız
ne güzel demişler: “Aç koyma hırsız, çok söyleme arsız edersin” diye…

Bir tarafta aşırı zenginler, öbür tarafta aç ve sefiller çoğalırsa
o cemiyette sınıflar arasında uçurumlar doğar. Fakir tabakalardan zenginlere
karşı kin, haset, düşmanlık sözleri yükselir; Zenginlerde ise fakirlere karşı
kibir, gurur ve hakir görme duyguları gelişir. Bunun sonucu o toplumda iç huzursuzluk,
gasp, hırsızlık, kavgalar, isyanlar ve hatta ihtilaller olur. Cemiyetin asayişi
ve iç güvenliği bozulur.

Demek ki, huzurlu bir cemiyet yapısına kavuşmak için sınıflar
arasındaki farklılıkların giderilmesi, uçurumların kapatılması gerekir. Bu da
zenginlerin yardım ellerini fakirlere uzatmalarıyla sağlanır. Kurulan bu yardım
köprüsü ile karşılıklı merhamet, sevgi ve hürmet bağları tesis edilip, toplumda
düzen ve nizam sağlanabilir. Neticede, insan sınıfları arasında sosyal dengeler
oluşur. Bunun sonucunda devletin güvenlik, zabıta ve mali yükleri azalır.

Prof. Dr. Celâleddin Atamanalp

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun