Bankaların verdiği faiz Kur'an'da belirtilen faizle aynı mıdır? Faiz alan birisinin yemeğini yemenin bir sakıncası var mıdır?

Soru Detayı
Mesela ben babamın veya başka bir akrabamın banka faizi aldığını biliyorum, ama onların ekmeklerini yiyorum. Bu bana haram mıdır?
Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Evet, bugün bankaların verdiği faiz Kur'an'ın ve islamın yasakladığı faizdir.

İslam'dan önce faiz, Araplar arasında son derece yaygındı. Mekke'de, Taif'te, Medine’de faizcilik yaparak çalışmadan kazanan, halkın sırtından geçinen -bugünkü ifadeyle-bankerler vardı. Bunlar, belirli süre sonunda verdikleri ana paraya ilave olarak belli bir fazlalığı da almak üzere ihtiyaç sahiplerine borç verirlerdi. Borçlu o belirli süre sonunda borcunu ödeyemezse vade uzatılır, buna karşılık faiz miktarı da artırılırdı. Böylece borçlu çoğu zaman aldığının kat kat fazlasını ödemek zorunda kalırdı. Bu uygulama o derece yerleşmiş ve kökleşmişti ki, Kur'an’ın da ifade buyurduğu gibi, “...alışveriş de faiz gibidir...” (Bakara, 2/275) deniliyor; faiz de tıpkı alışveriş gibi meşru sayılıyordu.

Bu sebepledir ki başta peygamberler olmak üzere bütün ıslahatçılar, insanları faiz gibi kökleşmiş âdet ve inançlarından vazgeçirmek için tedriç metoduna başvurmuşlardır.

Hz. Aişe validemizin şu sözleri bu gerçeği apaçık ortaya koymaktadır:

“Kur'an-ı Kerim'in mufassal surelerinden ilk nazil olanları, cennet cehennem gibi konuların anlatılmış olduğu surelerdir. İnsanların kalpleri ısınıp İslam’ın emir ve yasaklarını takibe başlayınca, helal ve haramla ilgili hükümler inmiştir. Eğer 'içki içmeyiniz, zina yapmayınız.' gibi emirler, ilk inen hükümler olsaydı, mutlaka 'İçkiyi ve zinayı asla terketmeyiz.' derlerdi.”

Bu sebepledir ki İslam'da içki, kumar, faiz gibi kökleşmiş âdet ve uygulamalar birden yasaklanmamış; bunların haram kılınmasında, tedriç yolu takip edilmiştir. İçkinin yasaklanması üç safhada gerçekleştiği gibi, faizin haram kılınması da dört safhada gerçekleşmiştir.

Bu konuda ilk inen hüküm Rum suresinin 39. ayetidir. Mekke devrinde nazil olmuştur.

“İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah rızasını dileyerek verdiğiniz herhangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat kat artıranlardır.”

Bu ayet-i kerimede faiz yasaklanmamış, fakat faiz kazancında bereket olmayacağı beyan edilmiştir.

Medine devrinde nazil olan Nisa suresinin 160-161. ayetlerinde ise şöyle buyurulmuştur:

“Yahudilerin haksız davranışları, çoklarını Allah yolundan çevirmeleri, kendilerine yasaklandığı hâlde faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden dolayı, kendilerine helal kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık. Onlardan inkâr edenlere elem verici bir azap hazırladık.”

Bu ayetlerde faizin Müslümanlara yasaklandığına dair açık bir hüküm olmamakla beraber, Yahudilerin kendilerine haram kılındığı halde faiz aldıkları, böylece ilahi azabı hak ettikleri beyan edilmiştir. Bu ifade ile, faiz almanın son derece kötü ve uzak kalınması gereken bir iş olduğuna işaret olunmuştur.

Faizin Müslümanlara ilk haram kılınışı, Âl-i İmran suresinin 130. ayeti ile olmuştur:

“Ey iman edenler, faizi kat kat alarak yemeyiniz. Allah'tan sakının ki başarıya ulaşasınız.”

Bu ayetle, o devirde en çok uygulanan ve fakiri en çok ezen fahiş riba, yani bileşik faiz yasaklanmıştır. Basit faizin haram olduğu hakkında henüz kesin bir hüküm inmemiştir. Bu, tıpkı içkinin içilmesinin haram kılınmayıp "sarhoş hâlde namaza yaklaşılmasının yasaklanması" safhasına benzemektedir. İslam önce, fakirin belini iyice kıran kat kat faiz şeklini yasaklamış oluyordu.

Daha sonra nazil olan Bakara suresinin 275-281. ayetleriyle her türlü faiz kesinlikle haram kılınacaktır. Faizi kesinlikle yasaklayan bu ayetlerin mealleri şöyledir:

“Faiz yiyenler, mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların 'Alışveriş de faiz gibidir.' demelerindendir. Oysa, Allah alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Rabbından bir öğüt gelir de faizcilikten vaz geçerse, geçmişi, kendisinedir, onun işi (bağışlanması) Allah'a aittir. Kim de faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.”

“Allah, faiz kazancını eksiltir, sadakaları ise bereketlendirir. Allah nankörlük eden hiçbir günahkârı sevmez.”

“İnanıp yararlı işler işleyenlerin, namaz kılıp, zekat verenlerin Rabları katında ecir ve mükafatları vardır. Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.”

“Ey inananlar, Allah'tan korkun; eğer inanıyorsanız, faizden arta kalan kısmı bırakın. Şayet böyle yapmayacak olursanız, bunun Allah ve Rasulüne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tövbe eder de (faizden vazgeçerseniz) sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”

“Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar, ona mühlet verin. Eğer bağışlarsanız, bilesiniz bu sizin için ne kadar hayırlıdır.”

“Allah'a döndürüleceğiniz ve sonra haksızlığa uğramadan herkesin kazancının eksiksiz kendisine verileceği günden korkunuz.”

Faizle ilgili en son nazil olan ayetler bunlardır ve bu ayetlerle her türlü faiz kesinlikle haram kılınmıştır. Hz. Ömer (r.a.): “Faiz ayeti en son inen ayetlerdendir. Resulullah (a.s.m.) Bunu yeterince açıklamadan vefat etti. Bu sebeple faizi ve faiz şüphesi olan şeyleri bırakınız.” demiştir.

Bunun içindir ki:

“... Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını korumuş olur; kim de şüpheli şeylere dalarsa sonunda harama düşer...”[Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû 3, (3329, 3330); Tirmizî, Büyû 1, (1205); Nesâî, Büyû 2, (7, 241)] 

“Sana şüphe vereni bırak, şüphe vermeyeni yap.”(Buharî, Büyü 3; Tirmizî, Kıyâme 60)

 hadis-i şerifleri gereğince, şüpheli şeylerden kaçınmak mendup sayıldığı ve takva işi kabul edildiği hâlde, faiz şüphesinden kaçmak İslam alimlerince vacip sayılmıştır.

Faizcilik, bu bakımdan en büyük günahlardandır. Kur'an-ı kerim'de faizcilik Allah ve resulüne karşı savaş olarak nitelenmiş, hiç bir haram için böylesine tehditkar bir ifade kullanılmamıştır. Nitekim Resulullah efendimiz de (s.a.v.) Toplumu helakete sürükleyen ve mutlaka kaçınılması gereken günahların arasında faizi de saymıştır.

Peygamber efendimiz, faiz yiyenlerin ahiretteki acıklı halini şu şekilde anlatmıştır: “miraç gecesi, bir insan topluluğuna rastladım. Bunların mideleri, dışarıdan bakıldığında içi görülen ve yılanlarla dolu olan bir eve benziyordu. -bunlar kim? Diye sordum. Cibril: -bunlar faiz yiyenlerdir, diye cevap verdi.”

Yine hadis-i şeriflerde, “peygamber efendimizin faizi alana, verene, faiz senedi yazana ve iki tarafın şahitlerine lanet ettiği” de bildirilmektedir.

Cevap 2:

Babanın çocuklarına bakması mecburi olduğundan, haram kazancın sorumluluğu babaya aittir. Bu sebeple hanım ve çocuklara haram kazançtan gelen günah babanındır.

Çocukların, akıl baliğ olduktan sonra takip edecekleri yol şöyledir:

- Babası haram kazanan kişininn yapacağı ilk iş, babasını haramdan uzaklaştırıp helâl yolla geçinmeye zorlamaktır.

- Şayet tesiri olmuyor, babası haram kazançta ısrar ediyorsa, bu defa şahsına âit malı varsa o maldan kendi rızkını temin etmek ve haram malından yememeye gayret etmektir.

- Şahsına âit malı yoksa, babasının getirdiğinden ancak ihtiyaç kadarıyla iktifa edebilir. İhtiyaç dışındakileri kullanmamaya gayret gösterir.

- Şayet eve getirilen şeyler bizzat haramın kendisi olursa, bunu hiçbir suretle kullanamaz. Meselâ, yenecek madde, yahut giyilecek elbise bizzat çalınmış, gasbedilmişse bunları kullanamaz. Çünkü bunlar haramın bizzat kendisidir. Haramla alınarak değiştirilmiş şeyler değildir.

Meyhane, kumarhane işletmek, müstehcen neşriyat yapmak, dinin haram kıldığı kötülüklerin helâl olduğunu iddia eden kitaplar yazıp yaymak,.. gibi kazançlar bu cümledendir.

Bu açıklamalar, kazancın tamamen haram yollarla elde edilmesi durumundadır.

Ancak önemli bir husus şudur:

Babanın haram kazanç dışında ayrıca helal kazancı da varsa, bu durumda onun malından yemek ve harcamak caizdir. Biz kazancın helal olan kısmından yediğimizi ve harcadığımızı düşünürüz. O zaman herhangi bir sıkıntı da olmaz. Yemek ve harcamak helaldir. Diğer taraftan babanın çalıştığı yer başka helal işler de yapıyorsa, bu durumda kazancın içine helal mal girdiğinden, onun malından yemek içmek ve harcamak da helal olur.

Meşru ve helâl dairede rızkını temin etmek, herkesin tabiî bir hakkı ve vazifesidir. Dinimiz, kendi geçimi ve çoluk çocuğunun maişeti için geçen çalışma zamanını ibâdet saymıştır. Bu vesileyle kazanç yollarından meşru olanları belirlediği ve teşvik ettiği gibi, gayrimeşru ve haksız kazancı da yasaklamıştır.

Bilindiği gibi, sanat, ticaret, ziraat gibi geçim yolları akla gelen ilk kazanç vesileleridir. Faiz, rüşvet, karaborsacılık gibi yollar ise gayrimeşrudur ve haramdır.

Helâlle haram arasındaki mesafenin daraldığı, istikametli bir hayatın güçleştiği zamanımızda, mü’minin çok dikkatli ve titiz hareket etmesi lâzımdır. İlâhî bir emanet olan midesine haram ve şüpheli lokmanın girmemesine âzamî ölçüde dikkat gösterilmesi gerekmektedir. İnsanı harama çağıranların çok ve çeşitli olması, helâle ve kanaate davet edenlerin de o nisbette az olması zamanımızın bir fitnesidir.

Çevrenin tesirinde kalarak veya hırs aldatmacasıyla tadılan haram lokma bir sefere bağlı kalmamaktadır. Bazan düşülen hatâya bahane uydurulup, teviller yapılabilmektedir. Zamanla haramla iç içe kalınabilmektedir.

Mü’minleri dikkate sevk eden, onların imânlı hayatlarının devamını isteyen şu hadis-i şerif mânidardır:

Cennetle müjdelenen Sa’d bin Ebi Vakkas’ın,

“Ya Resulallah, dualarımın kabul olması için bana dua et.” demesine mukabil, Resul-i Ekrem (a.s.m.) Efendimiz şöyle buyururlar:

“Yediklerin helâlden olsun. Helâl yiyenin duası makbuldür. Allah’a yemin ederim ki, kişinin haram lokma yediğinde kırk gün duası kabul olmaz. Eti, haksız yoldan ve faizden meydana gelen kimseye ateş daha lâyıktır.”(Muhtasar İbni Kesir, I/149)

Hal böyle olunca, dünya ve âhiret saadetimizi gölgeleyen gayrimeşru vasıtalara tevessül etmemek, dualarımızda da Allah’tan daima helâl rızık talep etmek durumundayız. İnsanın kendi şahsında gösterdiği bu dikkat, hiç şüphesiz, çevresine de tesir edecektir. İstikametli yaşayışı örnek alınacaktır. Diğer taraftan, bu dikkat neticesinde mü’min, dost ve yakınlarıyla olan münasebetlerinde zor duruma düşmeyecektir. Tutum ve davranışları yadırganmayıp, aksine takdir de edilecektir.

Kendi aile hayatımızda riayet ettiğimiz esaslara, herhangi bir şekilde meydana gelen ziyafet, davet ve dost meclislerinde de medenî münasebetler içinde uymamız bizi rahatlatacak ve huzurumuzu kaçırmayacaktır.

Harama teşvik eden, tatlı gösteren vesileler çoktur. Başta şeytan ve nefsimiz bizi o yola sürüklemeye çalışır. Bazan geçim sıkıntısı ve ailevî sebepler harama bulaşmaya sebep olabilir. Bazı durumlarda da harama kendimiz girmediğimiz ve çekindiğimiz halde, bir yakınımız vasıtasıyla harama bulaşmamız söz konusu olabilir. Bu, bir davete icabet etme şeklinde olabildiği gibi, hediye ve miras halinde de olabilir.

Bir yakınımız ve dostumuz tarafından yapılan davete icabet etmek sünnet, bazı hallerde de vaciptir. Aynı şekilde, takdim edilen hediye ve ikramları da reddetmemek dinî ve insanî bir vazifedir. Ancak bu gibi hallerde, veren kimsenin kazancının helâl ve haram olması cihetini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Hiç bir şekilde araştırmadan, incelemeden kabul edilmesi halinde, veren kadar alana da sorumlu duruma düşer.

Bu bakımdan büyük günahları apaçık işleyen ve yaptıklarından bir pişmanlık duymayan fâsık kimselerin davetine icabet etmemek lâzımdır. Kazancının çoğu haramdan meydana gelen, faiz, rüşvet gibi gayrimeşru yollardan kazanan kimsenin ikram ve davetine gitmek, hediyesini kabul etmek, haram yemek olacağından, kabul etmekten kaçınmak gerekir.

Eğer hazırlanan yemek, helâl bir mirastan ve borçtan alınarak hazırlanmışsa, bu takdirde yenilmesinde bir mahzur görülmemektedir. Bu meselede davet sahibinin kazancının helâl ve haram olması ekseriyete göredir. Yani maişetinin çoğunluğu haram yoldan temin edilmişse haram hükmündedir. Eğer helâl galipse, o zaman helâl hükmüne geçer, helâl kısmından istifade edilmiş olunur.

Fakat Hanbelî mezhebine göre, kazancında hem helâl, hem de haram bulunan kimsenin davetine icabet mekruh görülmektedir. Ravda isimli fıkıh kitabında yer verilen bir rivayete göre, “fâsıkın davetine icabet edilir” denilmektedir.

Fakat bütün bunlarla birlikte, mezhep imamlarının ve müçtehidlerin ittifakı, ekserîsi haram olan bir kazançtan istifade edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.(Fetâvâ-yı Hindiyye, V/343)

Miras hususunda da durum değişik değildir. Miras bırakan kimse, o malı haramdan kazanmış, faiz, rüşvet, gasp ve karaborsacılık gibi yollardan temin etmişse, mirasçısı o malı yiyemez. Eğer o mal gaypedilmiş, haksız yere bazılarından alınmışsa, sahiplerine iade edilmesi gerekir. Eğer bilmiyorsa, bir hayır kurumuna hibe edilir. Eğer mirasçıya düşen malın haramdan geldiği söyleniyor, fakat nereden ve ne şekilde olduğu kesin delilleriyle bilinmiyorsa, bu durumda mirasçı onu yiyebilir. Fakat takvaya en uygun olanı, o malı sahibi niyetine sadaka olarak vermektir.(Reddü’l-Muhtar, IV/130)

Haram yoldan kazanç temin eden bir kimseden gelen hediyeyi geri göndermek ve iade etmek mümkün olmuyorsa, bu gibi halde de onu kendi istifademiz dışında bir hayır kuruluşuna vermemiz gerekir.

Bu dinî hükümleri tatbik ederken veya icra safhasına koyarken medenî ve insanî münasebetleri de bütün bütün kesmemeye, muhatabı rencide etmemeye dikkat gösterilmelidir.

Gayrimeşru kazanç sahibi kimsenin davetini ve ikramını kabul etmemekte esas nokta, o kişiyi öyle bir kazançtan vazgeçirmek olmalıdır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.