Varlığım için kimi suçlamalıyım?
Bu soruyu, derin bir mücadele içinde olduğum ve dürüst bir teolojik bakış açısı aradığım için soruyorum.
Çocukluğumdan beri, bilinç kazandığım ilk dönemlerden itibaren, keşke hiç var olmamış olsaydım diye düşündüm. Ne yazık ki varım ve artık var olmamayı seçememek bana son derece acımasız geliyor. Bu varoluşun içine hapsolmuş gibiyim.
Bu konuda anne ve babamı suçlayamam; çünkü onların özellikle beni seçip dünyaya getirdiklerine inanmıyorum.
Biz, Yüce Allah’ın (cc) beni yarattığına inanıyoruz. Ancak Allah, beni yaratmadan önce de çocukluğumdan beri süregelen bu yok olma arzusunu yaşayacağımı biliyordu. Bu duygu, hatırlayabildiğim ilk anılarımdan beri benimle birlikte.
Teselli bulabilmek için ateizme yönelmeyi denedim; fakat bunu da başaramadım. Evrenin kanunları bir Kanun Koyucu gerektiriyor. Bu muazzam ve hassas şekilde ayarlanmış dünyadaki düzen ve örüntüler, Allah’ın varlığını inkâr etmemi imkânsız kılıyor.
O hâlde kimi suçlamalıyım?
Bütün bunların sorumlusu ben miyim?
Bu varoluşsal acı hakkında derin ve teolojik bir cevap arıyorum.
(Lütfen dikkat edin: Manevî ve felsefî bir açıklık arıyorum; bu yüzden yalnızca terapi almamı tavsiye etmekle yetinmeyiniz.)
Size huzur diliyorum. Allah sizi korusun.
|
ahmet
|
|
Harama maruz kalınabilecek yerlere gitmek günah mı?
Eğer bir alışveriş merkezine veya uygunsuz şekilde giyinmiş kadınları görme ihtimalinin bulunduğu bir kamuya açık yere gidersem, bu zinaya yaklaşmak sayılır mı?
|
ahmet
|
|
Doktorla görüşürken başı örtmek gerekir mi?
Hasta olduğum için çevrim içi bir doktor randevusu aldım.
İlk başta hiçbir doktor talebimi kabul etmemişti. Ancak daha sonra bir erkek doktor uygulama üzerinden beklenmedik şekilde görüntülü görüşme için beni aradı.
Ben de görüntülü aramayı cevapladım. Fakat o sırada başörtümü takmıyordum. Doktorla belirtilerim hakkında konuştuk ve doktor beni başörtüsüz şekilde gördü.
Bu durumda benim açımdan günah söz konusu olmuş olur mu?
|
ahmet
|
|
Bütün malı hibe etmenin sakıncası var mı?
Yalnızca bir kızım var. Ayrıca hayatta olan üç erkek kardeşim ve bir kız kardeşim bulunmaktadır.
Malımı ve mülkümü, hayattayken eşime (hanımıma) ve kızıma hibe etmek (bağışlamak) istiyorum.
Sağlıklıyım ve herhangi bir zihinsel rahatsızlığım yoktur. Anne ve babam da uzun zaman önce vefat ettiler.
Sorum şudur:
Malımı ve mülkümü eşime ve kızıma hibe etmeden önce, erkek ve kız kardeşlerimden izin almam gerekir mi?
Ayrıca, bu hibeyi geçerli şekilde yapabilmek için yerine getirilmesi gereken herhangi bir şart var mıdır?
Lütfen şer‘î hükümlere göre fetva verir misiniz?
|
ahmet
|
|
Hayat boş geldiğinde Müslüman ne yapmalıdır?
Günümüzde birçok Müslümanın yaşayabileceği önemli bir durum hakkında soru sormak istiyorum.
Bir Müslüman, hayatında derin bir boşluk hissediyorsa; ne dünyevî başarıların ne de dinî ibadetlerin ona gerçek bir amaç, anlam veya huzur verdiğini düşünüyorsa nasıl hareket etmelidir?
Bazen insan namaz kılmasına, Kur’an okumasına ve Allah’a bağlı kalmaya çalışmasına rağmen kendisini hâlâ kaybolmuş, isteksiz ve yönünü bulamamış hissedebilir. Hatta hem dinî hayatında hem de dünya hayatında başarısız olduğunu düşünerek büyük bir umutsuzluğa kapılabilir.
Böyle bir durumda Müslüman, yaşadığı bu duyguları nasıl anlamalıdır? Bu durum bir imtihan mıdır, insanın kendi nefsiyle yaptığı manevi bir mücadele midir, yoksa şeytanın kişiyi umutsuzluğa ve amaçsızlığa sürükleme çabası olabilir mi?
Ayrıca günümüzde eğitim, kariyer, maddî başarı ve sürekli rekabet üzerine kurulu bir hayat anlayışı içinde Müslüman, bu yarışın içinde kaybolmadan nasıl anlamlı bir hayat kurabilir? Özellikle ölümden sonra bütün dünya meşguliyetlerinin geride kalacağı düşünüldüğünde, insan dünya sorumlulukları ile ahiret bilinci arasında nasıl bir denge kurmalıdır?
Hayat duygusal ve manevi açıdan boş hissettirdiğinde, İslam insana yeniden amaç, huzur ve Allah’a bağlılık duygusunu kazanması için hangi yolu göstermektedir?
Allah sizden razı olsun.
|
ahmet
|
|
Eşimin gizlediği geçmişi evliliğimizi etkiler mi?
Evlilikten önce eşim için benim açımdan çok önemli olan bir şart vardı. Kendisine, “Eğer geçmişinde zina gibi bir durum varsa bu evliliği sürdürmek istemem. Çünkü ben kendimi böyle bir günahtan korudum ve eşimle sevgi, bağlılık ve özel hayatla ilgili birçok şeyi ilk kez birlikte yaşamayı arzu ediyorum.” dedim.
O da geçmişinde böyle bir şey olmadığını söyledi.
Ancak evliliğimizin üzerinden iki yıl geçtikten sonra, geçmişte eski kız arkadaşıyla sık sık otel odalarına gittiğini ve birlikte seyahat ettiklerini öğrendim. Bu durum beni derinden yaraladı.
Kendisiyle konuştuğumda, bunun Allah ile kendi arasında olduğunu ve o kişiye âşık olduğu için böyle davrandığını söyledi. Fakat beni asıl yaralayan şeylerden biri de, yaptığı şeylerden dolayı samimi bir pişmanlık göstermemesi; aksine neden böyle yaptığını savunmaya çalışması ve bu süreçte bana karşı kırıcı davranması oldu.
Ayrıca evliliğimizde bana karşı maddî ve duygusal olarak yeterince destek olmadığını hissediyorum. Dışarı çıkma, kişisel ihtiyaçlarım ve bazı temel harcamalar konusunda kendimi yalnız hissediyorum. Buna rağmen geçmişteki ilişkisi için birçok fedakârlık yaptığını kabul ediyor.
Daha da zor olanı, eski kız arkadaşıyla hâlâ zaman zaman iletişim kurmaya çalışması ve beni onun tarzına benzer şekilde giyinmeye yönlendirmesi. Bunun kendisini cinsel olarak etkilediğini söylüyor.
Evlilikte yakınlık konusunda da çoğu zaman ilk adımı benim atmam gerekiyor. Kendisi ise erkeğin cinsel arzularını kontrol etmesi gerektiğini söylüyor. Ancak bunun eşler arasındaki sevgi ve yakınlık ilişkisine nasıl uygulanması gerektiğini anlamakta zorlanıyorum.
Sormak istediğim şudur:
Eğer bir konu evlilik öncesinde açıkça sorulmuş ve karşı taraf için önemli bir şart olarak belirtilmişse, kişinin geçmişini gizlemesi nasıl doğru kabul edilebilir?
Geçmişte işlenen ve tövbe edilen bir günahın kişinin özel alanı olduğu söyleniyorsa, diğer tarafın evlilik tercihini etkileyebilecek böyle önemli bir konuda gerçeği bilme hakkı nasıl değerlendirilmelidir?
Allah razı olsun.
|
ahmet
|
|
Küfürlü konuşana akrep ve yılan mı musallat olur?
Küfürlü ve hakaret içeren sözler kullanmanın hükmü nedir? Bunun kabirde veya ahirette bir cezası var mıdır?
Günlük konuşmalarda küfürlü, hakaret içeren ve çirkin sözler kullanma meselesi hakkında soru sormak istiyorum.
İslam'da kötü, kırıcı ve edebe aykırı sözlerin hoş karşılanmadığını biliyorum. Ancak bu konunun dinimizdeki yerini daha ayrıntılı olarak öğrenmek istiyorum.
Öncelikle, bir kişi öfke, alışkanlık veya içinde bulunduğu çevrenin etkisi sebebiyle küfürlü ve hakaret içeren sözler kullanmaya alışmışsa, bu kötü alışkanlığı nasıl terk edebilir?
İslam, kişinin dilini düzeltme ve kötü alışkanlıklarını bırakma çabasına nasıl bakmaktadır?
Âlimler, konuşmasını güzelleştirmek ve ahlâkını düzeltmek isteyen kimselere bu konuda hangi tavsiyelerde bulunmaktadır?
Ayrıca halk arasında sıkça duyulan bir konu hakkında da bilgi almak istiyorum.
Bazı kimseler, bir insan her küfür veya hakaret içeren söz kullandığında kabrine bir akrep veya benzeri zararlı bir yaratığın eklendiğini, bu tür sözleri çok kullananların kabirde özel bir azaba uğrayacağını söylemektedirler.
Bu iddianın Kur'an veya sahih hadislerde bir dayanağı var mıdır?
Yoksa bu tür anlatımlar daha çok halk arasında yayılmış öğüt verici veya abartılı ifadeler midir?
Küfürlü ve hakaret içeren konuşmanın ahiretteki sorumluluğu nedir?
Bir Müslüman dilini koruma konusunda nelere dikkat etmeli ve söylediği sözlerden nasıl hesaba çekileceğini düşünmelidir?
Bu konuyu Kur'an, sünnet ve güvenilir İslamî kaynaklar ışığında açıklayabilir misiniz?
|
ahmet
|
|
Babamız ve oğullarımız adına, kuşandığımız kılıç adına yemin etmek caiz mi?
Fatih’in İstanbul fethinden sonra Bizans ve Ceneviz halkına hitaben yayımlattığı amannamedeki yemini, dinen sakıncalı değil mi? Sultan Fatih’in buradaki ifadesi şöyle:
Biz ki emir-i azam Sultan-ı muazzam Murad Han oğlu padişah-ı muazzam ve emir-i azam Sultan Muhammed Han'ız! Yerleri ve gökleri yaratan Allah adına, büyük Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhimüsselam adına, yüce kitabımız Kuran-ı Azimüşşan adına, Allah'ın yüz yirmi dört bin peygamberi adına, büyük babamız ve oğullarımız adına, kuşandığımız kılıç adına yemin ederiz ki, şehrin Katolik papazları tarafından, bizim Bab-ı Hümayumuza mümessil olarak gönderilen rahiplerle Senyor Baraban Balios, Senyör Markiz Drifango ve rercüman Nikola Pelezoni'nin dilediği üzere Galata halkının, bize tabi olan sair halklar gibi adalet ve ibadetlerini serbestçe yapmalarına izin veriyoruz. Böyle devam ediyor.
Sorum şu ki Allah’a ve onun sıfatları dışında yemin etmek caiz değil diye biliyorum. Bu durumda Peygamberler adına, özellikle metinde kuşandığımız kılıca, babamız ve oğullarımız adına gibi ifadeler yer alıyor yani Fatih’in bu yemini esasında meşru bir yemin mi, yoksa farklı bir açıklaması var mı?
|
Knerl12345
|
|
"Her tartışmanın kefareti iki rekat namazdır" sözü hadis midir?
İmam Gazali kitabında bu söze hadis olarak yer vermiş ben başka bir yerde bu sözü bulamadım. Bu söz hadis midir sözü açıklar mısınız?
|
Muhammed Emin.
|
|
Namaz kılmadıkça cennete giremezsin sözü hadis mi?
Ey Fatıma! Sana yemin ederim ki; peygamber kızı da olsan; namaz kılmadıkça cennete giremezsin. Böyle bir hadis var mıdır? Bunu peygamberimizin sözü olarak paylaşıyorlar. Kaynakları ile paylaşır mısınız?
|
HafızDemir
|
|
Hz. Ömer, Hz. Ali yanında olduğu için hamd ve dua eder miydi?
Hz. Ömer böyle şeyler söylemiş mi? Söylediyse bunları nasıl anlamamız gerekir?
- "Allah'ım, beni İbn Ebu Talib'in bulunmadığı bir sorunla karşı karşıya bırakma." (Tezkirat el-Sibt: 87, Menakıb el-Harezmi: 58, Maktel el-Harezmi 1/45).
- Sa’id ibn el-Musayyib dedi ki: Ömer, Ebu el-Hasan’ın bulunmadığı bir sorundan Allah’a sığınırdı. (Ahmed el-Menakıb: 155, Hadis 222; el-İsti'ab - el-İsabe marjı -: 3/39; Sıfat el-Safve 1/121; er-Riyad el-Nedrah 2/194; Tezkirat el-Sibt: 85; Tabakat el-Şafi'iyye el-Şirazi: 10; Tabakat el-Fukaha': 42; el-İsabe 2/509; el-Sevâ'ik: 76; Feyd el-Kadir 4/357)
|
rahimaliyev62
|
|