Allah niçin kullarını bir yaratmadı; kimini iki başlı, kimini kör, kimini topal olarak yarattı?

Soru Detayı

- Bazı insanların sakat doğması, elsiz, kolsuz, iki başlı yaratılması, boylarının kısa, gözlerinin kör, ayaklarının ve kollarının çarpık olması, gibi hususlar dikkate alındığında;
- Bu farklılık ve noksanlıklar adalet-i İlahiyye ile nasıl bağdaşır?
 - Bunlar zulüm olmaz mı?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“Hiç kuşkunuz olmasın, güçlüklere katlananlara bunun karşılığı hesapsızca ödenir.” (Zümer, 39/10)

Bu soruya bir kaç açıdan cevap vermek mümkündür:

- Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse Ona karışamaz ve Onun îcâdına müdâhale edemez. Bizim hücrelerimizi yaratan, aza ve organlarımızı çalıştıran, kafamıza akıl, sinemize kalp takan kim ise vücudumuzda irade ettiği şekilde tasarruf etme hakkına sahip olan da odur.

Aslında vücudumuzun maliki ancak kâinatın maliki olabilir; zira gözlerimizin görmesi için güneşe, nefes alabilmemiz için atmosfer tabakasına, midemizin ihtiyaçlarının giderilmesi için yeryüzü sofrasına ihtiyacımız var. Bir elmanın rızık olarak bize gelebilmesi için kâinat fabrikasının çalışması gereklidir.

Öyleyse her an kâinatı hayatımıza hizmet edecek şekilde sevk ve idare eden Allah hem vücudumuzun hem de bütün kâinatın yegâne sahibidir. Vücudundaki yüz trilyon atomdan bir tekine bile hükmünü dinletemeyen, idare edemeyen, iradesi dâhilinde çalıştıramayan biz âciz ve fakir insanların, mülk sahibine itiraz etmeye bir atom kadar dahi olsa hakkımız yoktur, şikâyet etme cüretine sahip değiliz.

- Bu vücudu ne yolda bulduk, ne herhangi bir ücret mukabilinde satın aldık, ne de bir mücadele veya müsabaka sonunda kazandık. Zerre kadar hak sahibi değiliz ki hak arama peşine düşmek gibi bir hakka sahip olabilelim; zira haksızlık ödenmeyen bir haktan doğar.

Eğer bize verilenler karşılığında Allaha bir şey vermiş olsaydık, "Bir göz değil iki göz ver, bir el değil iki el ver!.." gibi iddialarda bulunmaya; "Niye iki tane değil de bir ayak verdin?" diye itiraz etmeye belki hakkımız olabilirdi.

Yokluk karanlıklarından kurtulup vücut elbisesini giydik; bitki olabilirdik, hayvan olarak kalabilirdik, mahlûkatın en mükerrem rütbesine sahip insan olduk; dinsiz olabilirdik, dalâlet bataklıklarında boğulabilirdik iman gibi iki cihan saadetinin anahtarı olan bir nimete ulaştık;her basamağında çok büyük lütuflara mazhar olarak adeta kuyu dibinden minare başına çıktık.  Bu nimetleri verene sonsuz derecede şükretmek boynumuzun borcu iken isyanla, şikâyetle nankörlük etmek, “Neden böyle yaptın?” demek suretiyle hikmetini, rahmetini tenkit etmek akıl kârı bir iş değildir.

- Allah’ın rahmeti ve hikmeti neden böyle bir şeye müsaade ediyor denilse pek çok hikmet ve rahmet boyutu vardır diyebiliriz. Bu makamda bir numunesinden bahsedelim. Sağlık bazen hastalıktan daha dehşetli neticeler doğurabilir. Hasta ve sakat olmayan, vücudu sağlam olan kişilerin aklına kabir ve âhiret gelmeyebilir, ama bir hastalık veya musibetin darbesine maruz kalan kişi vücudunun her an ayrılmaya müsait olduğunu, taştan demirden olmadığını, vücut binasının her an göçebileceğini bilir. Çünkü bu manayı kısmen de olsa yaşamaktadır.

Öyleyse, ebedî hayattan gaflet etmemek gibi büyük bir hazineyi bulduran hastalık veya sakatlıktan şikâyet etmek yerine, bilakis teşekkür etmek lazım gelir.

Erzurumlu İ. Hakkı Hazretleri ne güzel demiş:

"Her işte hikmeti vardır. Abes fiil işlemez Allah."

Bu kısa açıklamadan sonra konuyu bazı yönlerden ele alarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorur:

Evvela işin hakikatini ve İslamın bu husustaki bakışını bilmek ve öğrenmek gerekir. Bu nokta bilinmeden yapılacak yorumlar hakikatsiz, hikmetsiz olur.

İslam'ın belirlediği ölçüler dışında, nefsi işin içine karıştırarak, zan ve tahminle, enaniyet ve kibirle, alay ve hakaretle yapılacak değerlendirmeler asla hakka ve hakikate hizmet etmez, şeytanın işine yarar.

Nedir İslam'ın getirdiği ölçüler? Nedir Müslümanda bulunması gereken sıfat ve özellikler?

1. İslam teslimiyettir. Allah’a itaat ve boyun eğmedir.

“İhtimal ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin iyiliğinizedir ve ihtimal ki, sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir. Siz bilmezsiniz. Allah bilir.” (Bakara, 2/216)

İşte, mümin, bu ayet-i kerimenin ışığında hareket eder “Allah bilir. Biz bilemeyiz. O sonsuz hikmet sahibidir, asla abes iç yapmaz. Sonsuz merhamet ve şefkati vardır, kullarının zararına hiçbir şey yaratmaz.” der, Allah’a teslim olur. Çünkü teslimiyetin içindi firdevsî bir memnuniyet, cennetvarî bir lezzet vardır.

2. Mümin, “işittik, itaat ettik” der. Allah’ın hikmetini ve rahmetini asla itham etmez. Önce Allah deyip sonra da Allah’ı -haşa ve kella- sığaya çekme gibi bir çiğliğin, bir cehaletin, bir ihanetin çukuruna düşmez.

3. Mümin “makam-ı rıza”, “makam-ı teslim” ve “makam-ı tevekkül”de oturur. Dinin her şeyden önce Allah’a karşı samimiyet olduğunu bilir.

4. Mümin, “imtihan ve deneme” için dünyaya geldiğinin şuuru içindedir. Bundan gafil olanların dünyası, oyun ve oyuncaktır. Bunun farkında olanların dünyası ise, Allah’ı tanıma, ona ibadet etme ve dünya misafirhanesindeki görevlerini yerine getirmektir. Dünya, istidatlarını açma ve kabiliyetlerin kuvveden fiile çıkartma diyarıdır. Dünya, ahiretin tarlasıdır. Mümin, ekmeye, biçmeye ve cennete liyakat kazanmaya gelmiştir.

5. Mümin, iman ve izan eder ki, Yüce Allah kullarını, gah varlık ve devletle, şan ve şöhretle, varlık ve servetle, gah hastalık ve fiziki arızalarla, musibet ve belalarla imtihan eder. Bu musibetler ve hastalıklar, bu varlık ve devletler aslında birer “mihenk taşı” hükmündedir. İnsanların “kaç ayar” “kaç krat” olduklarını ortaya koyar. Mümin bütün bunların birer “imtihan kağıdı” olduğunu bilir.

“Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar canlar ve ürünlerle eksilterek imtihan ederiz. Sabredenlere müjdele.” (Bakara, 2/155)

ayetinde açıkça bildirildiği gibi, korku, açlık ve kıtlık, mallarda, canlarda ve ürünlerde eksiltme, azaltma gibi tecelliler birer “imtihan kağıdı”dır.

6. Mümin, iman eder ki, “Sabır dinin yarısıdır.” Musibetlere sabredip, Allah’a teslim olan kulların ebedi ve sonsuz mutluluk diyarı olan cennetle müjdelendiğini bilir. Tevekkül ve teslimiyetle, sabır ve tahammülle, ihlas ve istikametle kulluk görevini yapar, yüce Allah’ı kimseye şikayet etmez.

7. Mümin, ölümün bir bitiş ve tükeniş değil; dünya zindanından cennet bahçelerine intikal olduğunun bilincindedir. Allah’ın rızasını esas alır, ahiret için çalışır. “Ahirette hiçbir şey sıfırdan başlamaz. Geldiği yerden devam eder.” gerçeğince, ebedi hayatın burada, dünyada kazanılacağının idrak ve bilinci içindedir. Bu nedenle, ahiret hayatının “kimlik karneleri”, “başarı levhaları”, “hıyanet listeleri”, “sonuç bildirgeleri”, “arşiv dosyaları”nın hep dünyadan gittiğinin şuurundadır.7

8. Mümin, iman eder ki, şu dünya hanı, bir “liyakat tescil istasyonu”dur. Bu istasyonda, insanlar “hastalık, fiziki arıza, yokluk, kıtlık, mahrumiyet; ya da sıhhat ve servet, makam ve rütbe..” gibi özellikleriyle tartılmaktadır. Ta ki, insanların ağırlığı ortaya çıksın. Ne oldukları anlaşılsın, tescil edilsin.

Soru:

Bu açıklamalarınız güzel! Müminde olması lazım gelen vasıflar bunlar... Bu vasıfları taşıyanlar için hiçbir problem yok! Ama şu var ki, ahir zamanda yaşıyoruz. İnsanlar her şeyin hikmet cephesini araştırıyorlar. Sır perdelerini merak ediyorlar, açılmasını da talep ediyorlar. Bunların talep ve sorularına cevap vermek de gerekmez mi?

Cevap:

Elbette gerekir. Daralan göğüsleri bir anlamda ferahlandırmak maksadıyla perde arkasındaki bazı sırlara -gücümüzün yettiği ölçüde- işaret edebiliriz. Bu noktada, kader ile ilgili meselelerin hikmet, rahmet ve hakikat cepheleri üzerinde durabiliriz.

Birinci Nokta: “Zulüm nedir” bilmeyen, “zalim kimdir” anlamayan kimse, abesle iştigal etmiş olur, boşu boşuna çenesini yorar, havanda su döver. Pek çok yanlışlara kapılar açar, şeytanın kucağına düşer. Aldanır, aldatır.

Zulüm, başkasının mülküne, hak ve hukukuna tecavüz etmektir; başkasının hakkını yemektir.

Zalim ise zulmedendir; hakkı gasbedendir; hakkı zorbalıkla çiğneyen, hak ve hukuk tanımayandır.

Şimdi, işin hakikatine gelelim:

Bir zatın kendi mülkünde istediği gibi tasarruf etmesine asla zulüm denilemez. Mülk kimin ise, o zat, mülkünde istediği gibi tasarruf eder; mesela, bir çiftçi kendi tarlasına istediği sebzeyi ekebilir, arzu ettiği meyve ağacını dikebilir. Yahut tarlasını nadasa da bırakabilir. Ya da isterse buğday, arpa ve yulaf da ekebilir. Bu tasarruflara zulüm denilemez. Zaten hürriyet ve mülkiyetin esprisi de budur.

Ama ne zaman ki, komşusunun tarlasına, bağ ve bahçesine müdahale ederse, o zaman zulüm başlar, hak çiğnenir.

Evet, mülk edindiğimiz ne varsa, varlık olarak sahip çıktığımız her şey, her mevcut, bize bahşedilen her nimet, her ikram ve ihsan, tüm varlığımız, aza ve cihazlarımız, devlet ve servetimiz Yüce Allah’ındır. Yerler ve gökler, içindeki umum mevcudat Allah’ın mülküdür.

O hâlde, Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, dilediği gibi hükmeder. Çünkü, yaratan O’dur, yaşatan da O’dur; bütün nimetleri başımıza bağlayan da O’dur. Geceleri, gündüzleri, bağ ve bahçeleri emrimize tahsis eden de O’dur. Demek, Yüce Allah’ın mülkünde hayatı tanzim etmesine, mülkünde istediği gibi tasarruf etmesine asla ve asla zulüm denilemez.

Evet, verilen bütün nimetler sadece ve sadece minnettarlık, kanaat ve şükrü gerektirir. İnsanın şükrü bırakıp şikayete kalkması, kendisine verilen insaniyet, akıl, şuur ve göz, kulak, el ayak gibi nimetleri unutup “Niye benim boyum kısa! Ayağım çarpık!” diye şikayete kalkması hakikat, hikmet ve edebe uygun düşmez.

Yüce Allah, bir kuluna hangi nimetleri takdir etmişse, ona kanaat edip, şikayet kapısını kapatıp, şükür kapısına yönelmek aklın, vicdanın, insaf ve hakperestliğin bir gereğidir.

İkinci Nokta: Bu asırda pek çok insan “hak” ile “ihsan” kavramlarını birbirine karıştırmaktadır. Bu karışıklık ve yanlış algılama, maalesef tutarsız ve çürük kıyaslara, yanlış yorumlara sebep olmaktadır.

Aslında bu iki kavramı birbirinden ayıranlar, tam anlayanlar, zihinlerine oturtanlar, âlemlerine sindirenler, herhalde kader ile ilgili bütün sualleri önemli ölçüde çözmüş olurlar.

Hak, mülkiyeti senin olandır; sahip olduğun kıymet hükümleridir. Hakta, aidiyet manası vardır. “Benim evim.. Benim param.. Benim arabam” gibi..

Hak, bir gram bile olsa haktır. Hakkın küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Hak, gasb edilir, elden alınıp zayi edilirse zulüm ortaya çıkar.

Aslında bütün dünyada hukuk sistemlerinin temel espirisi, hakkı korumak, hakkı alanlardan hakkı almaya çalışmaktır. Hak zayi edilirse, zulümdür.

Mesela, bir çiftlik sahibi iki kişiyi aynı işte çalıştırsa, hizmetlerinin karşılığında her birisine 5 altın vereceğini taahhüt etse ve anlaşma yapılsa, bu iki kişi de aynı işi yapsalar, çiftlik sahibi birisine 5 altın, diğerine 2 altın verse, elbette 3 altınını alamayan kişi mazlum, altını vermeyen adam da zalim olmuş olur.

İhsan ise, haktan çok farklıdır. Çünkü ihsan, kalbin şefkatinden ve merhamet hissinden gelen bir cömertlik, bir bağış ve bir ikramdır. Bu bağış ve ikram, bu lütuf ve kerem, hak terazisinde tartılmaz. Hiçbir yönden eksiklik ve kusur olarak algılanamaz.

İhsandaki farklılık, azlık veya çokluk, ihsan eden zatın kerem ve lütfunun derecelerini gösterir. Kerem sahibine karşı, hiçbir insan “başkalarına niye fazla, bana niye az?” diye itirazda bulunamaz.

Mesela, cömert zengin bir adam, iki fakirden birisine bir kese, diğerine üç kese altın “ihsan” etse.. Arkadaşının üç kese altın aldığını gören fakir adam, hiddet ve şiddetle cömert zengin adama karşı kaşlarını çatarak: “Senin bu yaptığın doğrudan doğruya zulümdür! Ben sana ne yaptım ki? Niye ona üç kese altın verdin, bana bir kese.. Bu adalete sığar mı?” demeye ve böyle bir şikayete hakkı yoktur. Çünkü, ortada gasb edilmiş ne bir hak, ne de zayi edilmiş bir hukuk vardır. Bu olaya hiçbir cihette zulüm olarak bakılamaz. Olay, bir ikram olayıdır. Cömert zengin adam, iradesiyle keremini öyle takdir etmiştir. Az verir veya çok verir, ya da hiç vermez..

Evet, “ihsan” şefkat sıfatının bir tezahürüdür. Az veya çok vermek ihsan sahibinin iradesine bakar. İhsan nimetine karşı yapılması gereken şey minnettarlık ve teşekkürdür.

İhsana karşı hiddet edilemez. Çünkü ortada işlenmiş bir zulüm, ödenmemiş bir alacak, zorla elden alınmış bir hak yoktur.

Evet, şimdi bu makamda, Cenab-ı Allah’tan hak dava edenlere sorulacak tek bir soru vardır:

“Kimin Allah’tan ne alacağı vardır? Haydi! Hiç durmasın! Varsa, hemen söylesin, tek tek saysın. Ortaya koysun?”

Yüce Allah’ın bize bahşettiği her şey O’nun ihsanıdır, ikramıdır. Dolayısıyla hiç kimsenin Allah’tan hak istemeye hakkı yoktur. Hem Cenab-ı Hak da kullarına zulmetmiş değildir.

Mesela bir adamın boyu bir metre olsa, bu adamın “Niçin benim boyum bu kadar kısa?” demeye hakkı yoktur. Haddini aşarak “Bu bana zulüm değil mi?” derse, elbette ona sorulur:

-  Söyle bakalım! Sen boyunun ne kadar olmasını istiyorsun?
-  Bir metre yetmiş santim olsun isterim.
- Arada ne kadar fark var?
- Yetmiş santim.
- Söyler misin bana, senin Allah’tan yetmiş santim boy alacağın mı vardı? Allah vermedi de -haşa- sana zulüm mü etti?

Evet, Allah-ı Azimüşşan’ın bize bahşettiği bütün nimetler, doğrudan doğruya O’nun lütfundandır, ikram ve ihsanıdır. O dilediğine dilediği kadar lütfedendir.

Üçüncü Nokta: Dünyadaki kayıplar, eksiklikler, eksik ve noksan bedenler, organlar ve fizikî arızalar ahirette telafi edilecek, fani organ ve bedenler, ebedi ve sonsuz olanlarla değiştirilecektir, cennete ve sonsuz hayata uygun hale getirilecektir. Eksik ve kusurlu azalarıyla Allah’a şükredenler, diğer müminlerden daha çok ikram ve ihsanlara mazhar olacaktır.

Evet, evet... eksik olanı verip, mükemmeli alanlara, arızalı bedenleri verip ebedi vücutları kazananlara, dünya zindanından cennet bahçelerine intikal edenlere imrenilir.

Dördüncü Nokta: Üzerinde hassasiyetle durulması gereken asıl konu, vücud, aza ve duygularımızın nakıs ve noksanlığı, eksiklik ve çarpıklığı değildir. Her müminin en mühim meselesi, imanla kabre girmektir, kabre giriş gediğini sağlam geçmektir, cennete liyakat kazanmaktır.

Evet, her insan ölürken imanla gidip gitmeyeceğinin ızdırabını duymalı, akıbetinin nasıl olacağı noktasında Allah’a iltica etmeli, imanının muhafazası açısından Allah’ın rahmet kapısını çalmalıdır.

Yoksa, dünyada Yusuf (a.s) gibi güzel olsa, fiziki hiçbir arızası bulunmazsa, varlık, devlet ve nimetler içinde sultanlar gibi yaşasa; ama sekeratta/ölüm anında imanını kurtaramazsa, o varlık ve devletin o güzellik ve sıhhatin ne ehemmiyeti olur! Onlar kaç kuruş eder!

Üç beş günlük dünya hayatında insanın boyunun kısa, ayaklarının topal olmasının hakikat noktasında fazla önemi yoktur, insanın azalarının yetersizliği, kaybı, çarpıklığı fazla önemli değildir. Çünkü müminin asıl yurdu ahirettir. Saadet ve mutluluğun gerçek yeri ebedi hayattır. Cennette nimetleri en mükemmel ve en güzel bir biçimde arızasız, kusursuz ve noksansız olarak müminlere ebediyen ihsan edilecektir.

Demek dünyevi kayıplar için elem ve tasaya gerek yoktur. Asıl tasa, elem ve ızdırap Allah’ı bilmemek, ebedi hayatı kaybetmektir. O’nu kaybetmektir.

Beşinci Nokta: Biz Allah’tan alacağımızı peşin almışız. Evvela insan olarak yaratılmışız. Kainat kadar kıymetli nimetlerle taltif edilmişiz. Gözümüz, kulağımız dünya kadar kıymetli.. Akıl ve şuurumuz, kainat kadar değerlidir.

Allah, insanı, düşünen, irade eden bir varlık olarak yarattı. İnsanı, sonsuz nimet ve ihsanlarına da merkez kıldı. Ona kelam ve kalem nimetini verdi, konuşma kabiliyetini ihsan etti.

Evet, bütün bu kendimizdeki ve kainattaki nimetlere karşı bizim görevimiz, Yüce Allah’a minnettarlıktır, şükür ve hamd etmektir.

İslamiyet, en büyük insanlıktır. Çünkü hidayetten büyük hiçbir nimet yoktur, hidayetten büyük hiçbir devlet yoktur. Hidayet en büyük ihsandır, ebedi sürür, sonsuz saadet ve bitmeyen tükenmeyen bir servettir.

Hidayet nimetine bir kul mazhar olmuşsa, o her şeyi bulmuştur. Sonsuz nimetlere gark olmuştur; dünyevi arızalar, eksik ve noksanlıklar hidayete mazhar göğüslerde gedikler açamaz!

Altıncı Nokta: Bize ikram edilen hayat nimeti emanettir. Emanet, muhafaza edilir. Emanet üzerinde hak dava edilmez. Emanet gasb edilemez.

Bu emaneti sahibine satarsak; yani, O’nun adıyla O’nun ve izni dairesinde kullanırsak, Cenab-ı Hak, karşılığında sonsuz ve baki bir hayatı bize ihsan edecek, bizi cennetle taltif edecektir. Nitekim, Kur'an-ı Azimüşşan’da nefis ve malını Allah’a satan kimseye cennet vadedilmiş ve ebedi hayata davet edilmiştir.

Bu çağrı bütün dertlere deva, bütün hastalıklara şifa değil midir?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR