Allah, dinini bazen zalimlerin eliyle yüceltir, şeklindeki sözün kaynağı nedir, neyi ifade ediyor?

Tarih: 01.05.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“Allah, bu dini facirlerin / fasıkların eliyle de güçlendirir."

manasına gelen hadis, bir çok tarikle rivayet edilmiştir. Hafız Heysemî, Taberanî’nin -Amr b. Numan tarikiyle- yaptığı rivayetin sahih olduğunu belirtmiştir.(bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/303).

Konuyu daha detaylı olarak ifade eden rivayetler de vardır. Buharî ve Müslim’in aktardıklarına göre, Ebû Hureyre  şöyle demiştir:

Bizler (Hayber'de) Rasûlullah'ın beraberinde hazır bulunduk. Resûlullah, İslâm'ı iddia etmekte olanlardan bir kimse için:

"Bu adam ateş ehlindendir." buyurdu.

Savaş başlayınca bu adam şiddetli bir şekilde -düşmanla- çarpışmaya başladı ve kendisine büyük bir yara isabet etti. Bunun üzerine (bir sahâbî tarafından):

"Yâ Rasûlallah! ‘O, ateş ehlindendir.’ buyurduğun şu kimse, bugün gerçekten çok çetin bir savaş yapmış ve ölmüştür.” denildi. Peygamber (a.s.m) bu söze karşılık:

"O, ateşe gitmiştir." buyurdu.

Bu haberden dolayı insanlardan bazıları şaşkınlık içerisindeydiler. Onlar bu şaşkınlık hâli üzerinde bulundukları sırada birdenbire:

“O adam ölmemiştir, lâkin onda şiddetli bir yara vardır.” denildi.

Geceden bir vakit olunca o yaralı adam, yaranın acısına sabredemedi ve kendi kendini öldürdü. Sonra bu durum Peygamber (asm)'e haber verildi. O da: 

“Allâhu Ekber, ben kendimin Allah'ın kulu ve Resûlü olduğuma şahâdet ederim." buyurdu.

Sonra Bilâl'e emretti de Bilâl insanlar içinde:

"Şu muhakkak ki cennete ancak Müslümân nefis girer. Ve muhakkak ki Allah bu İslâm Dîni'ni (dilerse) elbette fâcir kişi ile de te'yîd edip kuvvetlendirir." sözlerini bağırıp ilân etti.(Buharî, Cihad, 182; Müslim, İman, 178)

Vakidî'nin Megâzî'si, hâdisenin Uhud'da cereyan ettiğini, olayın kahramanın adının Kuzman olduğunu belirtir. Ona göre, "Kuzman, Uhud'dan geri kalır. Kadınlar bunu (savaş kaçkını diye) alaya alırlar. Bunun üzerine ilerler ve ön safta  yer alır; ilk oku atar, sonra kılıcını çeker ve acaib kahramanlıklar gösterir. Müslümanlar dağılınca kılıcın kınını kırar ve "Ölüm, kaçmaktan daha iyi!" diye bağırarak ileri atılır. Bu esnada kendisine uğrayan Katade İbnu'n-Nu'man: "Şehidlik sana mübarek olsun!" diye tebrikte bulunur. Kuzman ise: “Vallahi ben bir din için savaşmadım, kavmimin  itibarı için savaştım!" diye mukabele eder ve yaranın ızdırabına dayanamayarak intihar eder." (bk. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ, 14/147-148)

Nur Müellifi, ilgili hadis-i şerife istinaden şöyle demiştir:

"Sen, ey riyakâr nefsim! 'Dine hizmet ettim.' diye gururlanma 'Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyid ve takviye eder.' hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san'at bil, ucub ve riyadan kurtul." (bk. Sözler, Yirmi Altıncı Söz, Hatime)

Demek ki, nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de o racul-ü fâcirin akıbetine uğrayabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabii bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lütfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı, nefsi ile baş başa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah'a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet ve ubudiyet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir. 

Şüphesiz, bu mülahazalarla dolu olan bir insan, yapılan hizmetlerden dolayı nefsine hiçbir pay çıkarmaz, muvaffakiyetleri kendisine mal etmez. Hem hizmet edenlerle beraber bulunmayı hem de bu yoldaki başarıları Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin bir çeşit tecellisi ve ilahî merhametin farklı bir dalga boyu olarak değerlendirir. Hata ve günahlarına rağmen, daire dışına atılmamış olmayı, O'nun rahmetinin ve inayetinin enginliğine bağlar; dolayısıyla, O'na karşı saygısını her zaman yeniden gözden geçirir, daha bir aşk u iştiyakla hizmete koşar. Zira, "Onca günahıma ve şu perişan halime rağmen, beni bu kutlu insanların arasına dahil eden Rahmeti Sonsuz, demek ki dine hizmet sayesinde temizlenmem ve arınmam için bana fırsat veriyor!" der.  Sonra da "Şu anda adanmış ruhların arasındayım, ama yarın akıbetim nice olur bilemiyorum; öyleyse, yaptıklarımla şımarmamalı, asıl eda etmem gerekli olan vazifelere daha gönülden sarılmalıyım." düşüncesiyle sâlih amellere yapışır. 

Aslında, Cenâb-ı Hakk'ın muradı her zaman kullarını günah lekelerinden kurtarmak, arındırmak, saflaştırmak ve huzuruna tertemiz olarak almak yönündedir. Erzurumluların "Bahane Tanrısı" sözünde de bu mana vardır.  Evet, Allah Teâlâ, kimi kullarını gönülden tövbe ile kimisini namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerle ve bazılarını da musibetlerle arındırmakta ve dergah-ı ilahiye gönülden teveccüh edenleri çeşit çeşit vesilelerle, hatta çok küçük bahanelerle cennete ehil hale getirmektedir. 

Nitekim Mevlâ-yı Müteâl şirk, cana kıyma, zina, israf gibi kötülükleri tek tek sayıp, bunları işleyenlerin cezalarının "büyük buluşma" gününde katmerli olacağını haber verdikten sonra -meâlen- şöyle buyurmuştur:

"Ancak günahlardan vazgeçip Hakk'a yönelen, gönülden iman eden, sonra da güzel ve makbul işler yapanlar bundan müstesnadır  Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur)." (Furkan, 25/70)

Bu ayet-i kerimede, günahlardan uzaklaşıp yeniden Cenâb-ı Hakk'a teveccüh eden, sonra imanını bir kere daha gözden geçirip tecdîd-i imanda bulunan ve akabinde büyük bir azimle sâlih amellere bağlanıp hayatını hayırlı işler peşinde değerlendirmeye çalışan kimselerin "seyyiâtının hasenâta çevrileceği (günahların sevaba dönüştürülmesi)" vaat edilmektedir. 

Allah Teâlâ, bazen tek iyilikten dolayı insanın o ana kadar yaptığı bütün hataları affeder; denebilir ki, onun rahmet ve inayetiyle, bir iyilik bütün hataların hakkından gelir, onlara kendi rengini içirir ve günahları sevaplara çevirir  İşte, "kötülüklerin iyiliklere tebdil edilmesi"nin bir manası budur. 

Özetle:

1. Nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de o racul-ü fâcirin akıbetine uğrayabileceğini düşünüp titremelidir. 

2. İnsan, kulluk adına yaptıklarından dolayı asla gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki gayretlerini tabii bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lütfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. 

3. Allah Teâlâ, kimi kullarını gönülden tevbe ile kimisini ibadetlerle ve bazılarını da musibetlerle arındırmakta ve dergâh-ı ilahiye gönülden teveccüh edenleri çeşit çeşit vesilelerle, hatta çok küçük bahanelerle cennete ehil hale getirmektedir.(bk. Zaman, 18 Temmuz 2008, Cuma)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun