TECELLİ

TECELLİ : "Görünme. Bilinme.” “Gaybî hakikatlerin kalplerde hissedilir hâle gelmesi.”
CİLVE : “Tecelliden hâsıl olan şey.” “Tecelli.”
TEZAHÜR: “Açığa çıkmak. Görünmek.”

Tezahür ve tecelli kelimeleri, çoğu zaman aynı mânâda kullanılırlar.

Tezahür, “zahir olmak, açığa çıkmak, görünmek” gibi mânâlara gelir. Tezahürde, gizli olan bir hakikatin açığa çıkması söz konusudur. Tezahürün gerçekleştiği mekâna “mazhar” denilir.

Tecelli ise “gaybî hakikatlerin kalplerde hissedilir hâle gelmesi,” şeklinde tarif edilir ve kalpteki bu tecelliye “cilve” adı verilir. Cilve için, “ârifin gönlünde parlayan ilâhî nur” denilmiştir.

İnsan kalbi gibi, âlemdeki her varlık da, kendi kabiliyetine göre, ilâhî isimlerden birinin veya birkaçının tecelli mahâllidir.

Yakın mânâlar taşıyan ve çoğu kez birbirinin yerine kullanılan bu iki kelime arasındaki ince farkı bir derece ortaya koymak için Nur Külliyatından bir misâl verelim:

“Güneşin bekası onunla değil; belki âyinenin hayatdar parlamasının bekası, güneşin cilvesine tâbidir.” Mesnevî-i Nuriye, 176

Bu cümlede güneşin aynadaki aksine cilve denilmiştir. Yani güneş, aynada tecelli etmiş ve onda güneşin nurundan bir cilve meydana gelmiştir. Bu aksin de, kendine göre, bir parlaklığı, bir ısısı vardır. Yani güneşin özelliklerinden bir cilveye sahip kılınmış, o da parlamış, o da hararet saçmaya başlamıştır.

Öte yandan, meselâ, bir ilmî makalede âlimin gizli olan, görünmeyen ilmi zahire çıkmış, bilinmiştir. Böylece o yazı, müellifin ilmine, bir bakıma, mazhar olmuştur. Ama o yazının kendisinde, yani harflerinde, mürekkebinde ilimden bir cilve bulunmaz.

Bu yazıda ilmin görünmesi, aynada güneşin görünmesinden çok farklıdır. Bu bir tezahürdür, güneşinki ise bir tecelli, bir cilve.

Yine Nur Külliyatında şöyle bir ifade geçer:

“...bir cilve-i kudret-i Rabbaniye olan kuvvet.”

Burada, tabiattaki kuvvetlerin ilâhî kudretten bir cilve taşıdıklarına işaret edilir; aynadaki parıltının güneş ışığından bir cilve taşıması gibi.

Tecelli kelimesi, daha çok, kalb için kullanılır. İlâhî isimlerin ve sıfatların tecellisi en açık bir şekilde insan ruhunda, insan kalbinde görülür. Kâinattaki tecelliler, ona nispetle çok aşağı mertebede kalırlar.
Meselâ, insan ruhunda bir irade sıfatı vardır, işte bu sıfat ilâhî iradenin bir tecellisidir. Her ne kadar bu irade mahluk ise de ve ilâhî iradeyle hiçbir benzerliği bulunmasa da, “bir şeyi dileme kabiliyetine sahip olması” cihetiyle ilâhî iradeden bir cilve taşır.

Aynı şekilde, insan ruhundaki kudret sıfatı, ilâhî kudretin; ilim sıfatı, ilâhî iradenin; görme ve işitme sıfatları da ilâhî görme ve işitmenin birer cilvesine sahip olmuşlardır.

Bu tecellileri müstakil olarak değerlendirdiğimizde, yani onları da bir çiçek, bir yıldız gibi birer mahluk olarak düşündüğümüzde, Allah’ın ilâhî sıfatları o tecellilerde kendini göstermiş, bu cihetle o tecelliler aynı zamanda “tezahür” olmuşlardır.

Bu misâlden de anlaşılacağı gibi tecelli ve tezahür arasında çok yakın ilgi vardır. Ama aralarında böyle bir ince fark da bulunmaktadır.

Feyz almağa çalışmak : “Şeriat ve Sünnet-i Seniyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden esmâ-i hüsnanın herbir isminin feyz-i tecellisine bir mazhar-ı câmi olmağa çalış...” Sözler, 362

İLÂHÎ isimlere mahzar olmak ve onlardan feyiz almanın en sağlam yolu, Kur’ân’a ve Sünnete uymaktır. İnsan, ilâhî emirlere uyduğu, yasaklardan kaçındığı ve bu konuda en büyük rehber olan Allah Resulünün(a.s.m.) sünnetine ittiba ettiği ölçüde, ilâhî isimlerin tecellilerinden feyiz alır.

“Nasıl esmâda bir ism-i âzam var, o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır” (Sözler, 687) ifadesiyle insanın bütün isimlere âyine olduğunu beyan eder.

İnsan, yaratılmış ve kendisine belli bir şekil verilmiş; bu yönüyle yıldızlarla, dağlarla, sahralarla arkadaş.
Hayat nimetine kavuşmuş; bu cephesiyle cansız varlıklardan ayrılmış.

Ve insan, akıl sahibi, kalp ve vicdan sahibi bir mahluk olarak varlık sahasında boy göstermiş. İşte, insanı arza halife kılan da onun bu cephesidir. Cansız varlıklarda, bitki ve hayvan âlemlerinde tecelli etmeyen nice isimler insanın kalp âleminde, gönül dünyasında, çekirdekler hâlinde tecelli etmekte. İnsana düşen vazife, o çekirdekleri geliştirmek ve birer ağaç hâline getirmek.

“Bir şey mutlak zikredilince kemâline sarfolunur” yâni “ona kâmil mânâda mazhar olan fert anlaşılır” kaidesince, insan denilince de Resûlûllah Efendimiz(a.s.m.) hatıra gelir. Bütün isimlere en ileri mertebede ayna olan ancak O zâttır(a.s.m.). Diğer peygamberler, bütün evliya ve asfiya ancak belli isimlere kemâliyle mazhar olmuşlardır; bu kemâl noktası da Allah Resûlündeki(a.s.m.) tecellinin çok gerilerinde kalır.

İnsan, Allah Resûlüne(a.s.m.) her yönüyle benzemeye çalıştığı takdirde “mazhar-ı câmî” olma yolunda demektir. Bu yüksek gayeye hangi sahalarda, ne kadar erişebilse kârdır.

Bahsimize konu olan hikmetli cümlede önemli bir kelime geçiyor: Çalış!

Bir arı sadece bal yapmayı bilir, örümcek de ağ örmeyi. Balı da, ağı da yaratan Allah’tır. Onlar bu ilâhî sanatın icrasında birer sebep olarak vazife almışlar ve bu sayede kendileri de bir değer kazanmışlardır. Ama onların artık çalışarak yeni bir sanat icra etme imkânları yoktur ki, ayrı bir kemâle ersin, ayrı bir güzelliğe kavuşsunlar. Ama insan öyle değil. Kitap ve sünnetin her bir emrine uymakla, ayrı bir sahada derinleşme ve zenginleşme imkânına sahip. İşte Üstadın vecizesinde geçen “çalış” ifadesi böyle bir gayretin içine girme emri, yahut tavsiyesidir.

İnsanın bir mahluk olarak gerek bedeninde, gerek ruhunda tecelli eden esmâ ile kazandığı kemâlin ötesinde bir kemâl ve cemâl sahası daha var. İşte bu saha onun iradesine bırakılmış. Çalışırsa bu tecellilerden nasiplenir, çalışmazsa mahrum kalır.

İnsanoğlu fen ve teknik sahasında gösterdiği takdire şayan gayretleriyle, bu kâinat kitabının gizli mânâlarını arayıp bulmuş, ondaki ince sırları keşfetmiş ve böylece kendisine daha rahat, daha aydınlık, daha müreffeh bir dünya hayatı hazırlamıştır. İşte bu gayretin bir benzerini de ruh âleminin, kalp dünyasının inkişafında gösterse aklı daha kâmil, kalbi daha ulvî, ruhu daha zengin olacaktır.

Bütün güzellikler esmâ-i hüsnanın tecellileriyle meydana geldiğine göre, insan bu yeni dünyasında daha fazla isme, daha ileri mânâda mazhar olmuş demektir. İşte Kur’ân’ın her bir hükmü ve Sünnet-i Nebeviyenin her bir esası, insan için ayrı bir terakki ve ayrı bir güzellik vesilesidir. İnsan onlara uymakla o fiillerle ilgili isimlerden feyiz alabilir.
Birkaç misâl vermeye çalışalım:

İnsan ilimle dokunmuştur. Her azası, her hücresi ilâhî ilimden haber verirler. İnsan bu yönüyle, Cenâb-ı Hakk’ın “Âlim” ismine bir mazhar, bir âyine olur. Bir de insanın çalışarak ilim tahsil etmesi var ki, onu diğer insanlardan üstün kılan da bu cihetidir. Ancak, bu ilmin Kur’ân ve sünnet dairesinde, yâni Allah ve Resûlünün rızasına uygun biçimde kullanılması şarttır.

Mühendislik bilgisini ve maharetini meyhane yapmakta kullanan bir insanın bu ilmi, onun ancak azabını arttırır, çöküşünü hızlandırır. Ama, bu ilmini müspet sahada kullanırsa, Cenâb-ı Hakk’ın “Âlim” ve “Mukaddir” isimlerinden feyiz alır ve nice hayırlı işler başarır, cennetine nice köşkler ilave eder.

İlmini ve sanatını insan sağlığının hizmetine sunan ve kalbi merhamet ve şefkatle dolu olan bir doktor, “Şâfî” isminin tecellisine mazhar olur ve bu isimden ayrı bir feyiz alır.

İnsan, Kur’ân’ın emirlerine uyma ve ilâhî yasaklardan kaçınmada göstereceği hassasiyet nispetinde “Rahîm” isminden feyiz alır. Başkalarının imanını kurtarmaya çalıştığı ölçüde bu feyiz ziyadeleşir.

Allah’ın Kuddüs ismini hatırlayan bir mü’min, kâinatın baştan başa bu ismin tecellileriyle pırıl pırıl ve tertemiz olduğunu tefekkür etmekle bu isimden feyiz alır. Bu feyiz ile kendi iç âlemini de temiz tutmaya çalışır. Kusurdan mukaddes olan Rabbinin huzuruna günahsız olarak çıkmaya gayret eder. Ruhundaki kirlere, elbisesindeki lekelerden çok daha fazla önem verir.

Bir mü’min, Allah’ın Gaffar ismine mazhar olabilmek için günahlarına samimiyetle tövbe eder; Rabbine karşı mahcup ve mahzun bir ruh hâletine girer. İşte bu hâl bir feyizdir. Bir de insanın kendisine karşı işlenen hataları affetmesi, müsamaha ile karşılaması var ki, bunu başarabildiği ölçüde Gaffar isminden aldığı feyiz de artar.

İnsan, kendisine ulaşan ilâhî nimetler için Rabbine şükretmekle Rahman ve Rezzak isimlerinden feyiz alır. Fakir ve muhtaç insanlara merhamet ettiği ve onların yardımına koştuğu nispette bu feyiz ziyadeleşir.
Bir mü’min, Allah’ın azamet ve kibriyasını gösteren levhaları seyir ve tefekkür etmekle Azîm, Kebîr, Kadîr gibi celâlî isimlerinden feyiz alır. Bu feyiz ile kendi aczini, noksanını, fakrını daha çok hisseder.

“Çalışmak âdetim, tevekkül hâlimdir” hadis-i şerifine ittiba ederek, elinden gelen gayreti gösterdikten sonra Allah’a tevekkül eden ve kadere razı olan bir insan, “Kâfî” isminin tecellisiyle ruhunda bir genişlik, bir rahatlık ve ulviyet kazanır.

Bir başka açıdan:

Cenâb-ı Hakk’ın en çok yâd ettiğimiz güzel isimlerinden birisi Rab ismidir. Rab; yâni her şeyi kademe kademe, safha safha terbiye ederek bir kemâl noktasına eriştiren.

Güneş bir terbiyeden geçerek bu hâli aldığı gibi, ay da, dünya da, dünyadaki her nev’i varlık da ayrı terbiyelerden geçmişlerdir. Böylece kâinatta Rab isminin, tabiri câiz ise, şubeleri denilebilecek çok isimler tecelli etmiştir. Rabbü’l-âlemin, Rabbü’s-semâvat, Rabbü’l-arz, Rabbü’n-nâs, Rabbü’l-cennet, Rabbü’n-nâr gibi...

Bunları şunun için söyledim:

Namaz kılmak, oruç tutmak, sadaka vermek gibi her bir ilâhî emirde de Rab isminin ayrı bir tecellisi vardır. Bunların her biriyle insanın kalp ve ruh âlemi ayrı bir terbiyeden geçer ve ayrı bir kemâle erer. Bu ibadetlerin de alt şubeleri var. Bunlardaki tecelliler de birbirinden farklı olsa gerek. Sabah namazıyla öğle namazı bir bakıma aynı şeyler değildir; her ikisinde de ruhun kazandığı farklı mertebeler, aldığı değişik feyizler vardır. Duha, yâni kuşluk namazı da öyledir. Cenâb-ı Hak, duha vaktine kasem ettiğine göre, o vakitte ayrı bir tecellisi var demektir. O hâlde, duha namazının feyzinde de bir başkalık olacaktır.

Kısacası, bütün ibadetlerin ayrı ayrı güzellikleri ve cennette ayrı ayrı neticeleri olduğu düşünüldüğünde şu hakikat ortaya çıkar:

Uyulan her ilâhî emir ve kaçınılan her ilâhî yasak, insan için ayrı bir terakki vesilesidir. Her şey gibi bu terakkiler de ilâhî fiillerin icrasıyla meydana gelir. Ve insan o fiilin kaynağı olan isimden yahut isimlerden böylece feyzini alır.
Meseleye bu açıdan baktığımızda, Allah Resûlünün(a.s.m.) bütün esmâya en ileri derecede mazhariyetini şöyle de anlayabiliriz. O Rehber-i Ekmel(a.s.m.) Kur’ân’ın emrettiği bütün ibadetleri en mükemmel mânâda yapmış, bütün yasaklardan hassasiyetle sakınmış, bütün güzel huyları mümkün olan en ileri seviyesiyle iç âlemine mâl etmiş ve kötü huyların hiçbirisi O’nun o pâk ruhunun semtine uğrayamamıştır.

“Şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmları”na uyduğumuz nispette, Allah Resûlünde(a.s.m.) tecelli eden isimlerden, kabiliyetimize göre, biz de istifade edecek ve feyizleneceğiz.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Kategori:
12974 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun