Kendi kendine meydana gelemeyecek hayat çorbası:Kan plâzması

Ayak parmağından kulak kepçesine kadar vücudun her dokusundaki hücrelerin yaşamaları için gerekli gıda, su ve oksijen; kan vasıtasıyla onların ayağına götürülür. Önceki iki sayıda anlatılan kan hücrelerinin dışında kalan ve kana akıcılık kazandıran sıvı kısma plâzma denir. % 90’ı su olan plâzmanın, kalan % 6-8’lik kısmı büyük moleküllü proteinlerden, % 2-4’lük kısmı da çok az miktarda bulunması gereken mineral tuzları ve vitamin gibi kıymetli maddelerden yaratılmıştır.

Akıcılık hususiyeti sayesinde plâzmanın içinde bulunan erimiş, çözünmüş veya askıdaki her türlü madde, damar yoluyla ihtiyacı olan hücrelere, yeterli miktarda yollanır. Bunun için plâzmadaki maddelerin belli sınırlar içinde bulunması gerekir. Bu maddelerin eksikliği hastalıklara sebep olduğu gibi, fazlalıkları da problem çıkarır. Her maddenin miktarı -iklim ve ırklara göre çok az değişse de- belli sınırların dışında olmaması gerekir. Hastalık teşhisinde kandaki bu maddelerin miktarlarına bakılarak hüküm verilmeye çalışılır.
Kana belirli bir gâye için, hikmetli ölçülerde konulmuş bu maddelerin miktarlarının ayarlanması karmaşık ve insanı hayrete düşürecek metabolik süreçlerle yapılır. Herhangi bir metabolik faaliyetteki aksama, kandaki ölçülerin bozulmasıyla kendini hemen gösterir.

Plâzmada bulunması gereken maddelerin miktarlarını kısaca özetlersek;
1- 100 ml kanda bulunan toplam protein miktarı 6,72 gramdır; bunun 4,04 gramı albumin, 2,34 gramı globulin, 0,34 gramı ise fibrinogendir. Normal bir insanın toplam kanındaki (5,5 litre) çözünmüş protein miktarı ise, 200 gram civarındadır. Saydığımız bu üç ana proteinden başka kanımızda az miktarlarda 100 kadar farklı plâzma proteini de vardır.

2- Elektrolit olarak (+ ve – yüklü iyonlar hâlinde) mineral tuzları, plâzmanın % 0,9’unu teşkil edecek kadar az bulunması gereken madde olmasına rağmen, hayatî önemi haizdir. Az miktarda olduklarından bunları litre cinsinden hesaplamak daha kolay olur. Milimol/litre cinsinden olanlar; sodyum (135–144), potasyum (3,6–5,6), kalsiyum (2,0–2,8), magnezyum (0,8–1,2), klorid (98–110) ve fosfattır (0,84–1,45). Miktarları gram/litre ile ölçülen bikarbonat (1,65) ve sülfatın (0,05) yanında yaklaşık 0,5 miligram/litre ile ifade edilen aminoasitler de, az miktarda olmalarına rağmen önemli vazifeler yüklenmiş maddelerdir. Bilhassa sodyum, potasyum, kalsiyumun, sülfat, klorid ve bikarbonat tuzları olmasaydı, ne sinirlerde iletim ne de kaslarda kasılma faaliyeti cereyan edebilirdi. Hücrelerin içi ile dışı arasındaki osmotik yoğunluk ve basınç, az miktarlardaki mineraller ve su kullanılarak kontrol edilir. İnsan hayatı gibi önemli bir hususun böyle az miktardaki akıl ve şuurdan mahrum mineral tuzlarına ve su moleküllerine bırakılması ve bunların tesadüfen kontrol altında tutulmaları hiç mümkün müdür?

3- Yağlar ise bir litrede 5000–8000 miligram (veya100 ml’de 50–80 mg, 1 dl’de 500–800 mg şeklinde de ifade edilir) kadardır. Bunun 700–2000 mg/l’si trigliserit hâlinde, 1200–2000 mg/l’si ise kolesterol şeklindedir. Hücre zarlarında ve birçok hormonda temel yapıtaşı olarak kullanılan kolesterolün yüksek yoğunlukta olan ve halk arasında iyi kolesterol olarak bilinen (HDL) kısmının üst sınırı kadınlarda 650, erkeklerde ise en fazla 550 mg/litreyi geçmemesi gerekirken; kötü kolesterol olarak bilinen düşük yoğunluklu kısmının (LDL) üst sınırı 1500 mg/litredir. Ülkemizde bu ölçüler genellikle mg/dl cinsinden verildiğinden birer sıfır atılarak kullanılmaktadır.

4- Karbonhidratlar 100 mililitrede 60–120 miligram bulunur. Herkesin bildiği bir karbonhidrat olan glikozun miktarı normal olarak 100 mg kabul edilir. Şeker hastalığında ise bu miktar çok hızlı düşerek veya yükselerek komplikasyonlar ortaya çıkarır. Bütün hücrelerde yakıt olarak kullanılan glikozun kandaki seviyesi; karaciğer, hipofiz, pankreas ve böbreküstü bezi arasında kurulmuş çok hassas bir işbirliği ile yürütülür.

5- Bu maddeler dışında eser miktarda bulunan ve ancak mikrogramla ölçülebilen (µg/litre) inorganik maddeler de plâzmada bulunur. Bu elementlerin eksikliğinde kansızlıktan, sinir ve kas bozukluklarına, kemik ve diş bozukluklarından, duyu organı arızalarına, metabolizmada gerilik ve aksaklıklara kadar çeşitli rahatsızlıklar görülür. Krom, demir, flor, iyot, kobalt, bakır, mangan, molibden, nikel, selenyum, vanadyum ve çinko gibi maddeler ekseriyetle bazı metabolik süreçlerde vazife yapan enzimlerin yapılarında koenzim olarak bulunurken; hâlihazırdaki bilgilerimize göre vücutta kullanılmadığı düşünülen ve zehir olarak nitelendirilen, çevreden gıda ve hava ile aldığımız alüminyum, kurşun, cıva ve kadmiyum gibi elementler de kanımızda tespit edilmektedir.

6- Elementlerin dışında, metabolik faaliyetler neticesinde sentezlenen veya dışarıdan alınabilen ve vücutta kullanılan çok sayıda organik madde de plâzmada görülür. Genellikle mg/dl cinsinden ölçülen bu maddeler arasında amonyak, bilirubin, coeruloplasmin, C-reaktif protein, fruktosamin, galaktose, safra asitleri, ürik asit, üre, kreatin, laktik asit, myoglobin, fenilalanin, transferin, alfa1 antitripsin ve alfa 2 makroglobulin sayılabilir. Bunların da her birinin belli sınır değerler içinde kanda bulunması gerekir. Bu hassas değerler, vücudun genel işleyişi hakkında fikir verirler. Bir arabadaki sinyal lâmbasının herhangi bir madde (su, benzin, motor yağı) eksildiğinde sinyal vermesi gibi, bu maddelerin de sınır değerlerinde sapmalar görüldüğünde dikkat edilmesi ve bu sapmanın sebeplerinin araştırılması gerekir.

7- Başta karaciğer olmak üzere, bazı organların hususi enzimleri de kanda bulunmaktadır. Bu enzimler kan yoluyla her tarafa taşınarak bazı terkiplerin kurulmasında veya parçalanmasında vazife yaparlar. Alanin aminotransferaz, glutamak piruvat-transaminaz, alkalin fosfataz, aspartat aminotransferaz, kolesterinesteraz, kreatinkinaz, gama glutamil transferaz, glutamat dehidrogenaz, hidroksibutirat-dehidrogenaz, laktat-dehidrogenaz, asit fosfataz gibi enzimler oldukça kompleks sentez veya parçalama reaksiyonlarında iş görürler. Karaciğer bozukluklarında ilgili enzimlerin artması veya azalması mevcut hastalık hakkında tahminlerde bulunmayı ve tedaviyi kolaylaştırır.

8- Vücut, geçirdiği hastalıklardan veya içine giren mikropların yaptığı hasarlardan bazı izler taşır. Antikor dediğimiz bu maddelerin kandaki miktarları da ilgili hastalığın geçip geçmediği veya hastalıkla mücadele eden immün sistemin durumu hakkında bilgi verir. İnsülin antikoru, mitokondrial antikor, nükleer antikor, romatoid faktör, soğuk ve sıcak otoantikorları ve DNA tek veya çift sıra zinciri antikorları, immün kompleksler, bu neviden büyük moleküllü hususi maddelerdir.

9- Birçok metabolik faaliyetin düzenlenmesinde hayatî roller verilen vitaminler de kanımızda belli seviyelerde bulunması gereken ve hayatî önemi haiz maddelerdir. A, B1, B2, B3, B6, B12, C, D3 ve E vitaminlerinin eksikliğinde çok vahim neticeler çıkabilir.

10- Vücudumuzun ihtiyacı olan oksijenin alınmasında, atılması gereken karbondioksitin taşınmasında hemoglobin taşıyan kan hücrelerinden olan ve iki sayı önce temas ettiğimiz alyuvarlar vazifeli olmakla beraber, plâzmada da erimiş hâlde oksijen, karbondioksit ve azotlu atıklar taşınmaktadır. Bu maddelerin taşınması için plâzmadaki yoğunluklarının çok hassas sınırlar içinde tutulması gerekir. Üre, ürik asit ve amonyak gibi azotlu atıkların böbreklerden atılabilmesi için kanımızda belli bir eşik değerde bulunması gerekir. Ancak bu eşik değerin üzerine çıkıldığında, bu maddeler böbreklerden süzülmeye başlayabilir.

Saymakta zorlandığımız yüzlerce maddenin plâzmadaki miktarlarının belli bir seviyenin altına düşürülmeden ve zararlı olacak kadar da artırılmadan her an kontrol altında tutulması için vücuttaki sistem, organ, doku ve hücreler hakkında muhit ve küllî bir ilim sahibi olunması gerekir. Hastanelerde doktorlar, biyokimyacılar, lâborantlar ve çok sayıda modern cihazlarla bile tam mânâsıyla yerine getirilemeyen kan değerlerimizin hayatımız boyunca en mükemmel şekilde hep kontrol altında tutulduğunu asla akıldan çıkarmamak gerekir. Bir nevî karne gibi sıhhatimiz hakkında binlerce sayfalık bilgiyi uzmanlara sunan kan plâzmasındaki yüzlerce unsurun her birinin ayrı ayrı hassas mizânlarla ölçülüp tartılarak vücut sarayının hizmetine verildiğini bir kere daha düşünelim. Elementlerden, vitamin, enzim ve hormonlara kadar hiçbir terkibin, başıboş bir şekilde kendi kendine ortaya çıkamayacağını kabul etmeliyiz; bunların tesadüfen bir araya gelerek kan gibi hayatî bir sıvıyı meydana getiremeyeceklerini söylemek için ise doktor olmaya lüzum yoktur.

(Prof.Dr.Arif SARSILMAZ)

Okunma sayısı : 44
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun