Gaybî nehirler


“Şu mahlûkat, izn-i İlâhî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor.” Mektubat

Her canlının bir tohumu olması ve her nehrin bir kaynaktan doğması gibi, bu koca kâinatın da bir ilk noktası, bir çekirdeği, bir menbaı var. İşte bu âlem, o noktadan itibaren zaman nehrinde durmadan akıyor. Bir zamanlar, o ilk nokta, kâinat olmaya doğru akmadaydı. Şimdi ise, bu âlem, zeval bulmaya doğru akıyor. Akış âhirete, yolculuk o beldeye doğru...


Gerçekte, bu âlemde değişmeyen hiçbir varlık yok. Zaman sabit olmadığı gibi, onda yüzen her mevcut da değişken. Ne güneş sabit, ne arz, ne insan... Ne atom sakin, ne bakteri, ne hücre..


Bir an öncesine göre şu anda bakınız ne kadar değişmeler vukû buldu. Dünya durmadan döndüğüne göre, şimdi bir an öncesine göre ayrı bir mekâna geçti. Güneş başka ışıklar saçtı... Bütün gezegenler ve Ay, ayrı birer makama intikal ettiler. Kanımızdaki bir alyuvar, şimdi bir başka yerde. Saçımız, sakalımız bir an daha uzadı. Aklımızdan şu anda bir başka kelime geçmede. Kalbimize ayrı bir mânâ akıyor... Kısacası, bu âlemde her an ayrı bir tablo sergileniyor. Bunların birikmesiyle ömürler geçiyor, devirler kapanıyor. İnsanların biri ölürken diğeri dünyaya adım atıyor, binaların biri yıkılırken berikinin temeli atılıyor.


Karşımda bir takvim yaprağı.. Çeşitli illerin namaz vakitleri bir bir sıralanmış. “Güneş” sütununu inceliyorum. Ağrı 4.37, Erzurum 4.43, Sivas 5.01, Ankara 5.17... O an içimden şöyle bir arzu geçiyor: Keşke şu takvimde bütün kaza ve nahiyelerimiz yer alsaydı da, güneşin doğuş saatlarında gündüzün akışını bir derece seyredebilseydim.


Bu imkândan mahrumuz. Ama, hayalimizden medet alarak, bu güzel manzarayı biraz olsun zevk edebiliriz. Güneşin bütün ülkelerdeki doğuş saatlarını hayalimizde canlandırırsak, dünya yüzünde ışığın bir nehir gibi durmadan aktığını görürüz. Bu rakamların yanına bir de güneşin batış saatlarını koyduğumuzda, bu ışık nehrini bir başka nehrin durmadan takip ettiğini ve ikisi arasında âdetâ bir kovalamaca olduğunu hisseder gibi oluruz.


Bu kovalamaca, hatırımıza hemen bir başka ikiliyi getiriyor: Hayat ve ölüm nehirleri...

Bir haber alıyoruz, “falan akrabamızın bir çocuğu olmuş” diye. “Allah bağışlasın” deyip geçiyoruz. Halbuki bu doğum hâdisesi, bize bir başka nehirden, bir ayrı akıştan haber veriyor; onu hakkıyla düşünemiyoruz. Bu çocuk ana rahminden dünya yüzüne bugün geldi ama, bu geliş, İstanbul’dan uçağa binip, Ankara’da inmeye hiç benzemiyor. Herşeyden habersiz bir nutfe olarak başlayan yolculuk, tam dokuz ay sürüyor. Allah’ın lütfuyla çok safhalar aşılıyor, çok menziller geçiliyor ve sonunda kalbiyle, damarlarıyla, beyniyle, sinir sistemiyle, gözüyle, kulağıyla kısacası herşeyiyle mükemmel bir insan geliyor dünya yüzüne... Bu bebeğin, ana rahmindeki her safhasının resimleri çekilip yanyana konulsa, bir başka akışı seyretmemiz mümkün olacak: Hayat akışı... Bir günün muhtelif saatlarında, hatta dakikalarında, dünyaya adım atan bütün bebekleri birden seyredebilsek; hergün gayb âleminden bu dünyaya bir “insan nehri”nin döküldüğünü rahatlıkla göreceğiz. Diğer hayvanları ve bitkileri de kendimize kıyas ettiğimizde, “koyun, kedi, kelebek, karınca” yahut “elma, muz, portakal, vişne” kelimeleri, bize ayrı birer akıştan haber verecekler. Ve bunların herbirinin arkasında başka bir nehri seyretmemiz mümkün olacak.


Karanlığın ışığı takip etmesi gibi, bu milyonlarca hayat nehrinin herbirini, bir ölüm nehrinin takip ettiğini de hayretle ve ibretle göreceğiz...


Sesler, renkler, suretler herbiri ayrı bir nehir. Dünün konuşan insanları bugün kabir âlemindeler. Şimdi onların yerine başkaları konuşuyorlar. Bugün dinlediğimiz bülbül, bu âleme yeni misafir geldi. Dün onun yerinde bir başkası ötüyordu... Konuşanlar, ötenler, meleyenler, uluyanlar... durmadan değişiyorlar, ama bu sesler dünya yüzünden hiç eksik olmuyor.


Kahkahalar hıçkırık gölüne doğru durmadan yol alıyor.


Çocukluk gençliğe doğru heyecanla koşarken, gençlik ihtiyarlığa doğru aralıksız akıyor...
Kabir tünelinin ötesini göremiyoruz, ama orada da mahşere doğru bir akış hazırlığı olduğunu hisseder gibi oluyoruz.


Nehirler saymakla bitmez. Bunları bir derece olsun, seyredebilmek için düşüncemizi küllîleştirmemiz gerekiyor. Süt dolu bardağı ağzımıza götürürken, o anda annesinin memesine yapışan bütün bebekleri birden nazara alacağız. Sonra bir adım daha ileri giderek, bütün memeli hayvanların yavrularını, süt emerlerken birlikte seyredeceğiz. İşte o zaman hayretle göreceğiz ki, her gün bu dünyamıza gayb âleminden bir “süt nehri” akıyor... Diğer gıdaları da aynı şekilde düşündüğümüzde, karşımızda, muhtelif kollara ayrılan büyük bir nehir bulacağız: “Rızık nehri”..


Radyomuzun başında haberleri dinlerken, belki de en az önem verdiğimiz haber “hava raporu” oluyor. Biz az önce dinlediğimiz bir siyasî kavganın yorumuyla meşgulken, spiker haber veriyor: Bugün falan şehrimizde metrekareye 40 kg. yağış düştü... Bu ne demektir? O gün, o şehirde yüzmetrekarelik bir evin çatısına tam dört ton su inmiştir semadan... Buna diğer evleri, sokakları, derken şehrin tamamını eklediğimizde hayret verir bir rakamla karşı karşıya kalırız. Ve denizlerin karalara doğru durmadan aktığını bir derece hissederiz. Evet denizler de bir canlı gibi durmadan değişmede... Buharlaşma yoluyla, denizler karalara akarken, nehirler ve ırmaklar da denizlere dökülmede.. Ve bu akışlar dünya yaratılalı beri devam edip gitmede...


Bütün bunlardan çok daha önemli akışlar var: Akıllara dökülen faydalı veya zararlı fikirler... Kalplere durmadan akan feyizler yahut vesveseler... Benlikleri zapteden rahmanî veya şeytanî heyecanlar... Bunlar da birer nehir, bunlar da durmadan akıyorlar...


Bütün bu değişmeler, insana Cenâb-ı Hakk’ın “Hak” ismini ders veriyor. Hak, yâni ne zâtında, ne sıfatlarında hiçbir değişme olmayan Allah.


Ayrı bir âleme doğru durmadan akan bu dünya hayatında, aklı bozulmamış her insana düşen büyük vazife: Kalbini bu akıp gidenlerden beriye çekip, değişmekten münezzeh olan Hakk’a bağlamak...

“Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub... Çünkü, zevale mahkûm hakiki güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve ayine-i Samed olan kalp ile sevilmez ve sevilmemeli...” Sözler

Hakikatına bütün varlığıyla kendini kaptırmak.

Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun