Bakara suresi 282. (Müdâyene) ayetini izah eder misiniz? Burada geçen "borç verirken şahit tutun" ifadesinin hikmeti nedir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

"Ey iman edenler! Belirli bir vâdeye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu kaydedin. Aranızda doğrulukla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi (adalete uygun olarak) yazmaktan kaçınmasın da yazsın. Üzerinde hak olan borçlu kişi akdi yazdırsın, Rabbi olan Allah’tan sakınsın da borcundan hiçbir şey noksan bırakmasın."

"Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan veya küçük veya yazdırmaktan âciz bir kimse ise, onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden iki erkek şahit de tutun. İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini alın. (Bir erkek yerine iki kadının şahit olmasına sebep) birinin unutması halinde ikincisinin hatırlatmasına imkân vermek içindir. Şahitler çağırıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz yazanlar da, borç az olsun, çok olsun, vâdesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmak, Allah katında daha âdil, şahitliği ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun bir yoldur."

"Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin bir ticaret olursa, onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Gerek kâtip, gerek şahit asla mağdur edilmesin. Bunu yapar, zarar verirseniz, doğru yoldan ayrılmış, Allah’a itaatin dışına çıkmış olursunuz. Allah’a itaatsizlikten sakının. Allah size en uygun tutumu öğretiyor. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilir." (Bakara, 2/282)

Kadınlarda duygusallık kuvvetli, hafıza kuvveti erkeklere göre biraz daha azdır. Hafızası erkeklerin çoğundan kuvvetli olan bazı kadınlar bulunabilir. Fakat hüküm kişilere göre değil, cinse göre, genel duruma göre verilir. Onun için, tek kadın değil de iki kadın şartı aranmaktadır. Fakat bu hüküm, genelde kadınların meşguliyet alanları olmayan ticaret alanındadır. Yoksa erkeklerin alanına girmeyen sahalarda tek başına iki kadının, hatta duruma göre tek kadının şahitliği yeterli sayılır.

Kur’ân-ı Kerim bu âyette nüzül ortamından çok ileri bir safhada insanlığın varacağı hukukî ve ticarî kurumları gözönünde bulundurmuş ve noterlik kurumunu tesis etmiştir. Okuma yazma bilenlerin bile son derece az olduğu, yazı malzemesi olarak kâğıdın bile bulunmadığı bir ortamda, çok ileri medenî toplumlarda ihtiyaç duyulacak kurumları başlatmak, Kur’ân’ın evrensel boyutunun delillerinden biridir.

Hakların böylece kaydedilmesinden şu üç fayda elde edilir:

1. Adalete ve istikamete en uygun iş yapılır.

2. Şahitliğin ifası en güzel şekilde yapılır.

3. Şüpheyi gidermede en uygun yol seçilmiş olur.

Âyet-i kerîmede ifade edilen "deyn" kelimesi hem selem (peşin para ile veresiye mal alma) ak­dini, hem karz-ı haseni yâni karşılıksız borç vermeyi hem de vadeli satışlardan doğacak borçlanmaları içine almaktadır. Ancak dil bilim­cileri karz ile deynin birbirlerinden farklı olduklarını söylemişlerdir. Onun içindir ki bu âyette yazılması istenen borçların karzdan doğan borçlar değil sadece alışverişten yâni selem alış­verişinden doğan borçların yazılmasıdır, denmiş.

Selem akdi; peşin parayla, peşin paraya karşılık, özellikleri, miktarı, teslim zamanı belli olan bir malı vadeli olarak almaktır. Bütün âlimlere göre böyle bir alışveriş caizdir. Bakın Buhârî’de İbni Abbas’ın şu ifadesini görüyoruz:

"Allah’ın belirlenmiş bir zamana kadar yapılan se­lem akdini helâl kıldığına ben şehâdet ediyorum." dedi ve bu âyeti okudu.

Allah’ın Rasûlü Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyurur:

"Selem akdi ile hurma almak isteyen belli ağırlık, belli miktar ve belli zaman tayin ederek alabilir."

Allah buyurur ki, işte böyle bir selem alışverişi yaparak borç­lan­dığınız zaman, o borcunuzu gün, ay gibi belirlilik ifade eden ve bilin­mezliği ortadan kaldıracak şekilde yazınız. Falan ki­şiye filan ayın fi­lan gününde ödenmek üzere şu kadar borcum vardır diyerek yazın. Yâni Allah sizin için fâizi haram kıldı diye borç ile veresiye muamele­sine de haram kıldı sanmayın. Allah buna izin vermiştir, birbirinize borç alıp verebilirsiniz, parasını son­radan ödemek üzere alışveriş ya­pabilirsiniz, ama bu borçlarınızı vadesi belli olarak yazmanız ve bel­gelemeniz gerekmektedir. Hattâ günlük alışverişleri bile belgelemek, yazmak her zaman yazmamaktan bizim için daha iyidir bunu unutma­yalım.

Hanefî ulemâsı bu âyet-i kerîmeyi selem alışverişinde süre tayi­ninin şart olduğuna delil göstermişlerdir. Yâni bir alım satım sonucunda doğacak borçların zamanı tayin edilmelidir. Lâkin bir alışveriş sonucu değil de karz olarak, yâni toplumda el ödüncü dediğimiz borçlanmalarda yazmak belgelemek vardır da bu tür borçlanmalarda zaman tayini yoktur. Çünkü bu tür el borçlarında alacaklı her ân onu alabilmelidir. Zira burada ticaret borçlanmalarında ol­duğu gibi her­hangi bir menfaatlenme söz konusu değildir. Bu tür borçlanmalarda alacaklının ona ihtiyacı olduğu andan itibaren borçlunun vermeyip bekletmesi caiz değildir.

Evet Hanefî ulemâsı bu âyeti selem alışverişinde süre ta­yin et­meye delil göstermişlerdir. Çünkü bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz: "Muayyen bir vade ile" Buyurmuştur. Az evvel okuduğum hadis de bunu anlatmak­ta­dır. "Aranızda bir katip de adâletle yazsın."

Ya "bir katip bunu adâletle yazsın." demektir bunun mâ­nâsı, ya da "adâletli bir katip yazsın." demektir. Yâni iki taraftan bi­rine meyil göstermeyecek her iki tarafın da haklarını eşit olarak gözeterek yaza­bilecek tarafsız ve âdil bir katip yazsın demektir. İkisini birlikte söyle­yecek olursak: Borç alıp veren kişiler aralarında yazdıkları konusunda kendisine ve adâletine güvendikleri bir katip yazsın, âdilce ve dikkat­lice yazsın. Yâni yazması gerekenin dı­şında bir şey yazmasın, bir şey de eksiltmesin.

Aranızda bir katip de onu yazsın ifadesinden şunu anlıyo­ruz: Borçlu ve alacaklı her birinin birbirinizin yokluğunda onu kendi kendi­nize kendi defterlerinize, kendi hesabınıza yazdığınız gibi bununla yetinmeyip bir de ayrıca ikinizin birlikte kabul edip adâletine güvendi­ğiniz bir katibe de yazdırın diyor Rabbimiz.

Âyetten anlaşılıyor ki bu tür yazışmaları yapacak kişilerin Müslüman, âdil, dinine bağlı ve fıkıh bilgisine sahip, yazması düz­gün olan kişilerden başkalarının olmaması gerekmektedir. Noterin kimliğini de anlatıyor bu âyetiyle Rabbimiz.

"Katip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmak­tan çe­kinmesin ve yazsın."

Allah’ın kendisine İslâm bilgisi verdiği, bu âyetlerin bilgisini ver­diği kimse Allah’ın kendisine yazı yazabilme ve belgeleri tan­zim edebilme imkânı ve bilgisi verdiği hiçbir kimse Müslümanların kendile­rine bir ihtiyaçları söz konusu olduğu zaman onlara yardımı esirge­memelidir. Hemen bu konuda onlara yardımcı olsun. Öy­leyse diyoruz ki borçları yazman farz-ı kifayedir. Yâni herhangi bir yazıyla yazma­sını bilen kişiye farz-ı kifayedir. Fakat böyle bir işle görevlendirildiği andan itibaren bu iş onun üzerine farz-ı ayın ol­maktadır.

"Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın."

Bu "hak kendi üzerinde olan" ifadesinde kastedilen borcu alan, üzerinde borç bulunan kimsedir. Borçlu kişi bu şekilde yazdı­rarak zimmetindekini ikrar ve tespit etmiş olacaktır. O halde yazıya geçecek ifade ikrar sahibinin yâni borçlunun ifadesi olacaktır.

Bundan da şu anlaşılıyor ki, böyle bir borçlanmada bu bor­cun senede geçirilip tesbit edilmesini borçlu olan tarafın teklif et­mesi ge­rekmektedir. İşte bu "imla ettirsin, yazdırsın" hitabı borçlu olan kişiyedir. Böylelikle borçlu olan kişi kendi diliyle kendi­sinin borçlu ol­duğunu ikrar ve kabul etmiş, bu konuda şek ve şüp­heyi kaldırmış ve mutmain olmuş olacaktır.

"Rabbi olan Allah’tan da korksun ve ondan bir şey eksiltmesin."

Borçlu olan kimse bunu yazdırırken de Allah’tan korksun. Yâni hem onu yazdırmaktan çekinmesin hem de tarafların üze­rinde anlaş­tıkları bir konuda herhangi bir şey eksiltmek gibi, ya da fazlalaştırmak gibi bir yanlışlık yapmaya kalkışmasın. İfadede bir değişiklik ilerde ih­tilâflara ve yanlış anlamalara sebebiyet verecek bozuk bir cümle yaz­dırarak, gelecekte borcun hukukî şeklini boza­cak veya tahsilini zorlaş­tıracak bir yamukluğa tevessül etmeye kalkmasın. Bu konuda muttaki davransın buyurarak Rabbimiz bu­rada bu borçlanmayı yazacak kişi­leri kendi ismi ve sıfatlarıyla kor­kutmaktadır.

"Eğer borçlu sefih, yahut zayıf, yahut yazdırmaya gücü yetmeyen kimse ise (onun yerine) velisi adâletle yaz­dırsın."

Eğer borç alan kişi sefihse yâni parasını çar­çur edecek, aklı kıt, savurgan birisiyse, ya da zayıf, çocuk, deli, cahil veya bunaklık derecesinde yaşlı birisiyse, yahut da yazdır­maya gücü yetmeyen dil­siz, kekeme veya yazılacak dili bilmeyen bir yabancı, yazdıracak kim­sesi olmayan birisiyse o zaman velisi­nin onun aldığı borcu adâletle yazdırması gerekmektedir.

"Erkeklerinizden iki de şahit yapın."

Bu borçlanma işine Müslüman erkeklerinizden iki kişiyi de şa­hit tutun. Buna göre şahitler erkek olmalı, Müslüman olmalı ve de ço­cuk olmamalıdır. Âkıl bâliğ olmuş iki kişi olmalıdır. Çocukların ve gayri müslimlerin mü'minler üzerine şehâdetleri geçerli değildir. Çünkü Rabbimiz burada "Erkeklerden iki kişi" dememiş de "Er­keklerinizden" yâni sizden olan Müslüman olan erkeklerinizden buyurmuştur. Öy­leyse gayri müslimlerin Müslümanlar üzerine şehâdetleri geçerli de­ğildir. Ama gayri müslimlerin kendi arala­rında şehâdetleri geçerli ka­bul edilmiştir.

"Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olaca­ğı­nız bir erkek ve iki kadın olabilir. Böylece biri unuttu­ğunda diğeri ona hatırlatacaktır."

Eğer bu konuda şahitlik yapabilecek iki erkek bulunmazsa o za­man razı olacağınız bir erkek iki kadın şahitlik etsin. Buradaki "Razı olacağınız" ifadesinden kasıt dinini, adâletini, dürüstlü­ğünü kabul ettiğiniz kimseler mânâsına gelmektedir. İmam Ebu Hanife’ye göre şahitlerin zahiren Müslüman olmaları, büyük günah işlememiş olmaları ve farzları yerine getiren kimseler olmalarını şart koşulmak­tadır. Ancak kâfirlerin kendi aralarındaki muamelele­rinde birbirlerine şahitlikleri makbul kabul edilmiştir.

Burada bir yanlış anlaşılmaya mahal bırakmamak için bir açık­lamada bulunmak istiyorum. Burada iki kadının şehâdetinin bir erke­ğin şehâdetine eşit tutulması, kadınlara hakaret ya da onları küçük düşürmek için değil hakların kaybolmamasını sağlamak içindir. Bunu kısaca şöyle maddeleştireyim:

1) Evvela kadının fıtratında duygusallık daha ağır basmak­ta­dır. Bu yüzden de yaratılışları gereği kadınlarda aşırı heyecan ve et­kilenme söz konusudur. Aşırı heyecan ve etkilenmeler de hafızayı za­yıflatıp unutkanlığı arttırır.

Nitekim pek çok erkeğin de aşırı heyecan ve etkilenmelerin­den ötürü hafızalarına güvenilmemektedir. Dikkat ederseniz her erkek değil kendisine güvenebileceğiniz âdil erkek deniyor.

2) Dışarıda olup bitecek ticaret, alışveriş, borçlanma gibi ko­nu­lara kadınlar meşgul edilmemelidir. Bu gibi işler esasında er­kekle­rin işidir. Müslüman bir kadının öyle olup bitenlere şahit ola­cak bi­çimde ulu orta yanında hiç kimse olmadan dolaşması müm­kün değil­dir. Kadının dışarıda olup biten olaylara karşı hafızasını kapalı tut­ması kadınlığının gereği mükemmelliktir. Bu yüzden ka­dın şahit ol­duğu bir konuyu unutabilir. İşte tek kadın unuttuğu za­man ona unut­tuğunu hatırlatacak ikinci bir kadının olması daha iyidir. Şahitlik için kadının oraya buraya götürülmesi, olur olmaz in­sanlarla konuşmaya zorlanması veya unuttuğu konuyu başka er­keklerin ona hatırlatmaya çalışması bunlar hoş şeyler değildir. Ama en azından yanında o ko­nuya şehâdet eden bir kadın daha olursa, birinin unuttuğunu öbürü hatırlatır ve böylece bir hakkın yenmesine fırsat verilmemiş olur.

Sorumluluğu üzerine yüklenmemiş olan ticaret konusunu ka­dınların kendilerine dert edinmemelerinden ötürü önemsememiş ola­bilirler. Bu onların ilgi alanlarının genellikle dışındadır. Bu yüzden on­ların bu konuda yanılmaları daha çok mümkündür. Ama eğer iki kadın olursa biri unutmuş olsa bile öte­kisinin hatırlatması sonucunda birile­rinin hakkının yenmesinin önüne geçilmiş olacaktır.

3) Bu aynı zamanda bir iman konusudur, çünkü Allah böyle de­miş­tir, aksini düşünmek ve iddia etmek âyetin hükmünü reddetmek olacağından küfürdür.

"Şahitler (şahitlik için) çağrıldıkları zaman çekin­me­sinler."

Şahitler şehâdete çağrıldıkları zaman da bundan çekinme­sinler. Bildikleri konuda şehâdette bulunsunlar ki insanların hakları kay­bolmasın. Ayetin ifadesinden anlıyoruz ki çağrıldıkları zaman şahitle­rin şehâdete icâbet etmeleri üzerlerine vaciptir. Hattâ âlimlerimiz bu şahitlerin çağrılmadan da gelip şehâdette bulunmaları gerektiğini id­dia etmişlerdir. Çünkü insanların malları­nın ve haklarının kaybolma­ması çok önemlidir. Bakın Rabbimiz bir âyet-i kerîmesinde bu hususu şöyle anlatır:

"Allah için şahitliği ikâme edin." (Talâk, 65/2)

Allah’ın Rasûlü de bir hadislerinde şöyle buyurur:

"Zâlim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et."

Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki bir Müslümanın zulme uğra­ması, hakkının gasp edilmesi söz konusu olduğu zaman çağrıl­masa da ya­nında bilgi olan bir Müslümanın hemen onun yardı­mına koşması ge­rekmektedir. Nitekim Allah’ın Rasûlü Müslim’in ri­vâyetinde şöyle bu­yurur:

"Şahitlerin en hayırlısı kendisinden şahitliği is­tenme­den şahitlik edendir." (Müslim, Tirmizî, İbni Mâce)

Allah’ın hakkı söz konusu olduğu zaman kendilerin­den şahitlik istenmeden şahitlerin şehâdetlerini yerine getirmeleri gerekmektedir.

"Borç ister büyük olsun, isterse küçük olsun onu sü­resiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Çünkü bu, Al­lah katında daha adâletli, şehâdetin doğru olmasına ve şüp­helerin ortadan kalkmasına yardımcıdır."

Rabbimiz insanların haklarının kaybolmaması, kalplere şek ve şüphe girmemesi, adâletin ikâme edilmesi ve iki tarafın da ala­caklının da borçlunun da kalplerinin mutmain olması için borçların, miktarları az da olsa çok da olsa yazılmasını emretmektedir. Borçlar son taksidine kadar, son kuruşuna kadar bütün ayrıntıla­rıyla birlikte yazıl­malıdır.

Ve yazılanlar da açık ve anlaşılır olmalı­dır. "Zaten azdır canım ne kıymeti var? Bu kadarcık şeyde yazılır mı?" diyerek baş­tan savma­yın diyor Rabbimiz. Müslümanların bu konuda gevşeklik gösterme­melerini, ihmalkâr davranmamalarını istemektedir.

Çünkü günümüzde de çokça görüyoruz ki kimi arkadaşlar, kimi akrabalar bir ihmal ve gevşeklik sonucu aralarındaki alacak vere­ceklerini resmi bir yazı ha­line getirmezler. Çünkü sanki bunların açık açık yazılması onların bir­birlerine güvensizliği gibi gelir. Hal­buki Rabbimiz bunun tamamen ak­sine her şeyin açık açık yazıl­masını emretmektedir. Sonunda da ya­zılmadığı için, gevşeklik gösterildiği için unutmalar, ya da hainlikler sebebiyle insanların başına çok kötü şeyler gelmektedir. Müslümanlar arasında mey­dana gelen ihtilâfların çoğu buradan gelmektedir.

Öyleyse bu ihtilâflara sebebiyet vermemek için Rabbimizin bu­yurduğu biçimde aramızdaki borçlar az da olsa çok da olsa onu he­men yazmak zorundayız. Zaten genellikle borçlar az olduğu zaman yazılmayıp ihmal edilmektedir. Halbuki Rabbimiz az da olsa yazılması gerektiğini anlatıyor.

Bakın Allah’ın Rasûlü (asm) bir hadislerinde bu hususu açıklaya­rak üç tür kimsenin Allah’a dua ettiğini fakat bunların dualarına icâbet edilmediğini anlatıyor. Bunlardan birincisinin karısı yoldan çıkmış ol­duğu halde onu boşamayan kimse, ikincisinin kendisine yetim malı emanet edilen fakat henüz bu yetim olgunlaşmadan malını kendisine teslim eden kimse, üçüncüsünün de hiçbir yazılı belge ve delil olmak­sızın başkalarına borç veren kimse olduğunu anlatıyor.

Öyleyse az olsun çok olsun tüm borçlarınızı yazın, çünkü:

"Böyle (ayrıntılarıyla birlikte) yazılması Allah ka­tında takvaya en uygun olanı, şahitliğin yerine getiril­me­sini en iyi şekilde sağlayanı, ve kuşkuya şüpheye düşme­menize en büyük sebeptir."

"Ancak aranızda peşin alışveriş olursa o zaman onu yazmama­nızda size bir günah yoktur."

Aynı mecliste ve peşin parayla alışveriş yapıldığı za­man bu­nun yazılmamasında bir mahzur yoktur. Bu yine de yazmayın anla­mına değildir. Yâni yine de yazmanız daha iyidir ama yazmayabilirsi­niz demektir. Zira böyle peşin para ve peşin mal teslimine dayanan alışverişlerde, borç işleminde söz konusu olan endişeler yoktur. Mal hemen teslim edilmiş para da anında ödenmiştir. Bu durumda onu yazmayabilirsiniz, ama:

"Alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Yazana da şehâdet edene de zarar verilmesin."

Bundan önceki âyette peşin alışverişlerde yazmamaya ruh­sat veren Rabbimiz burada alışverişlerde şahit tutmayı emredi­yor. İster veresiye isterse peşin bir alışveriş de yapmış olsanız onu yazmasa­nız bile şahit tutun diyor Rabbimiz. Buradaki şahit tutma emri ister pe­şin olsun isterse veresiye olsun mutlak olarak bütün alışverişleri kap­samaktadır. Yâni ister peşin isterse veresiye olsun, bütün alışverişleri­nizde şahit tutun diyor Rabbimiz. Çünkü böylesi daha ihtiyatlı ve ara­nızda çıkabilecek anlaşmazlıkları daha çok önleyicidir. Yazana da şahitlik edene de zarar verilmesin ifadesini de şöyle anlamaya çalışıyoruz:

1) Yazanın da kendisinden şahitlik istenenin de kendilerin­den isteneni kabul etmemeleri konusunda bir nehiydir bu.

2) Veya yazarken de şahitlik ederken de herhangi bir tahrif­ten, eksiltmekten ve çoğaltmaktan sakınmaları emrediliyor.

3) Veya onlara ısrar edilerek daha önemli bir işlerinden on­ları alıkoymak sûretiyle katibe ve şahide zarar vermekten sakındı­rıyor Rabbimiz.

4) Ya da yazma işi eğer bir ücretle yapılıyorsa, o zaman yazma ücretini vermemekle veya eğer bir beldeden bir beldeye şahit­lik için gidip gelme söz konusu ise şahit ve katibin masrafları­nın ödenmemesi biçiminde onlara zarar verilmemesi emrediliyor.

"Eğer böyle yaparsanız o zaman kendinize bir kö­tü­lük olur. Allah’tan korkun! Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilir."

Eğer yazana ve şahitlik edene bir zarar verirseniz bu, Al­lah’ın emrine isyandır, fısktır, günahtır. Böyle yapanlar Allah’ın emirlerine ters düştüklerinden günahkâr olmuşlardır. Öyleyse ey Müslümanlar! Allah’tan korkun. Onun emirlerini yerine getirme ve yasaklarından ka­çınma konusunda muttaki davranın. Yolunuzu Allah’la bulun, Allah’ın gösterdiği biçimde hareket edin. O zaman Allah size bilmediğiniz şer'i hükümleri öğretecek, size yol göstere­cek ve size basîret ve anlayış lütfedecektir.

Ama kimilerinin iddia etmeye çalıştıkları gibi bu âyetten şunu anlamamalıyız: İnsan Allah’tan korktu mu bu yeterlidir. Hiç uğraşmadan, çaba göstermeden, ilim yoluna girmeden Allah onu âlim yapa­caktır. Bakın bu âyet-i kerîmede, siz yeter ki Allah’tan korkun, o size bilmediklerinizi kesinlikle öğretecek ve sizi âlim ya­pacaktır derler. Bu anlayış pek çoklarının okumadan âlim oldu­ğunu iddia ederek ortaya çıkmalarına sebep olmuş ve bu okuma­dan âlim olmuş insanların Kur’an, hadis ve fıkıh konularında söy­ledikleri sözler cahilleri kandırıp türlü türlü yollara sevk etmiştir.

"Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor."

ayetinin anlamı böyle değildir. Takvanın katledilmesidir bu Al­lah korusun. Çaba göstermeden, uğraşmadan, okuyup öğren­meye çalışmadan âlim olmak fıtrata aykırıdır.

Ayet-i kerîmede "Allah’tan korkun" buyurulduktan sonra "Vav" harfi kullanılmıştır. Allah’tan korkun Allah size öğreti­yor demek ola­caktır mânâ. Ama böyle değil de eğer Allah’tan kor­karsanız "fe" ol­saydı, yâni "Vav" yerine "Fa" olsaydı, yâni Allah’tan korkarsanız Allah size öğretir olsaydı veya hiç edat kullanılma­saydı o zaman bu anla­yışa delil olurdu. Halbuki ifade böyle değil­dir. Kaldı ki ilim takvayı do­ğurur. İlimsiz takvadan söz edilemez. İlim asıl takva ise fer'dir. Allah’ın Rasûlü (asm) bunu anlatırken şöyle bu­yurur:

"İlim öğrenmekle olur." (Darekutni, Taberânî)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

18279 kez okundu

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.