Gayb konusunda en çok merak edilenler

1 Levh-i mahfuz ne demektir?

Levh-i mahfuz, olmuşların ve olacakların, zamandaki bütün anların ve mekândaki bütün varlıkların, kısacası, her şeyin yazılı bulunduğu bir ilâhî muhafaza levhası; ilahî ilmin aynası, kaderin defteri, kâinatın programıdır.

Levh-i mahfuzun insandaki küçük örneği, “hafıza”dır. Hafıza, başımızdan geçen olayları, gördüğümüz yerleri, tanıdığımız insanları, duyduğumuz sesleri, tattığımız tatları, hayatımız boyunca edindiğimiz bütün intibaları, öğrendiğimiz bütün bilgileri içine alır, ama yine de dolmaz.

Hafıza, zekanın hazinesi, tefekkürün sermayesi, benliğimizin tarihidir. Ruhumuza takılan en değerli cihazlardan biridir. Hafızasız bir zeka işimize yaramaz. Çünkü biz, eskiden öğrendiklerimize dayanarak düşünürüz.

Hafızanın bir de ebedi hayatımıza bakan yönü vardır. Hafıza, bir senet, bir vesika, bir belgedir. Ahiretteki muhasebe vaktinde, dünyada işlediğimiz sevapları ve günahları göstererek bize şahitlik eder.

Nasıl insanın başından geçen bütün olaylar hafızasında yazılıyorsa, kâinattaki bütün olmuş, olan ve olacak olaylar da o büyük hafızada yazılıdır. Her iki “levha”da da Rabbimizin “Hafîz” (koruyan, muhafaza eden) ismi tecelli eder.

Her şeyin Levh-i Mahfuz'da yazılmış olduğu gerçeğini bazı kimseler akıllarına sığıştıramazlar. “Yazılma” denilince “harf harf kaleme alınmayı” anlamak eksik olur. Genlerin dizilişi yazı yazmadan çok farklı. Hafızanın bir şeyi kaydetmesi de daktiloyla yazmaya benzemiyor. Bir teyp bandında yahut video kasetinde de sözler ve olaylar kalemle kaydedilmiyorlar.

İşte her şeyin ve her hadisenin, "Levh-i Mahfuz'un defterleri olan İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn'de yazılması" bunların çok ötesinde bir keyfiyetledir. Bu kaydın da harflerle, kelimelerle alakası yoktur. 

2 Rüyanın dinimizde bir bağlayıcılığı var mıdır? Gördüğümüz rüyaları gerçek hayat ve geleceğimiz açısından nasıl değerlendirmeliyiz? Rüya ile amel etmek ne derece doğrudur ?

Rüya ve Gelecekten Haberler


Hemen herkes, her gece rü'ya görür. Bu rüyaların bir kısmı, karmakarışık şeylerdir. Bir kısmı, günlük olayların rüyaya yansımasıdır. Bir kısmı da, daha önceden hiç düşünülmeyen, hayal edilmeyen şeylerin görülmesidir. Gördüğümüz rüyaları kaynakları bakımından üç grubta toplayabiliriz:
1. Rahmanî
2. Nefsanî
3. Şeytanî

Bunlardan nefsanî rüya, ya geçmişe dair hatıraların, veya kişinin arzu ettiği şeylerin görülmesidir. Şeytanî rü'ya, şeytanın telkîniyle görülen rüyalardır. Rahmanî rüya ise, ya doğrudan doğruya Allah tarafından veya melek vasıtasıyla kalbe yansıyan ve gaybî manaları taşıyan rüyalardır. Bizim asıl olarak üzerinde duracağımız, Rahmanî rüyalar kısmı olacaktır. Rü'yanın bu kısmına "sadık rüya" veya "salih rüya" da denilmektedir.

Konunun örneklerine geçmezden önce, bir meseleyi kısaca ele almakta fayda görüyoruz. Şöyle ki: Freud'un temsil ettiği "Psikanaliz okulu" rüyaları değerlendirirken "Rahmanî rü'ya" kısmını, nazar-ı dikkate almamaktadır. Bu görüşün temsilcisi olan Freud'a göre, “rüyalar içimizden ve dışımızdan gelen etkilerden şekillenir. Hayal, bu etkileri biçimlendirilir. Rüyalarımızda önceden yaşadığımız olayların izleri vardır. Çocuğun arzu edip de ulaşamadığı şeyleri gece rüyasında görmesi gibi, her insan rüyasında, tatmin olmamış isteklerini elde ettiğini görür. Dînî inançlar veya kültürel baskı sebebiyle şuur altına itilmiş istekler, rüyada su yüzüne çıkar. Görülen rüyalar, özellikle cinsî temayüllerin sembolik bir tezahürü durumundadır.

Her türlü rüyada bir cinsî temayül izi görmeye çalışmak, bütün rüyaları, sadece iç ve dış çevrenin tesirinde meydana geliyor sanmak, İslamî bir bakışla bakıldığında hiç de kabul edilir bir görüş değildir. Rüyaları şuuraltıyla izah etmek bazı rüyalar için doğru olabilir. Fakat genelleme yaparak her rüyayı bununla izaha kalkmak doğru değildir.

Öyle rüyalar vardır ki, bunlar şuuraltından yansıyan birer görüntü olmayıp gaybdan kalp gözüne akseden parıltılardır.

Dolayısıyla, psikanaliz okulunun rüyalara bakış açısı, ancak bazı rüyaları açıklayabilir, yoksa bütün rüyaları değil. Hemen her insan çok nadir de olsa, "Rahmanî rüya" dediğimiz gaybî mesajlar ve sırlar taşıyan rüya çeşidine muhatab olmuş ve olmaktadır. Rüyada görülüp diğer gün, hatta yıllar sonra aynen çıkan rüyalar hiç de az değildir. Bu şekilde gaybî mesaj taşıyan rüyalar, levh-i mahfuzda yazılı olan şeylerin kalb aynasına yansımasıyla meydana gelir. Uyku halinde insanın duyguları istirahat halinde olmakla beraber, hayal uyanıkken olduğu gibi, yine faal durumdadır. Bundan dolayı levh’i mahfuz'dan kalbe yansıyan şeyler, hayalin giydirdiği bir suret ve temsille hatırda kalır. Kişi uyandığı zaman, hayalin giydirdiği bu suret ve temsilleri hatırlar.

Rüyay-ı sadıkanın bir yönü, kişiye teselli vermeye, ona gaybî müjdeler getirmeye bakar. Hz. Peygamber, bu tür rüyadan "mübeşşirat" olarak bahsetmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Risalet ve nübüvvet bitti. Benden sonra ne bir nebî gelecektir, ne de rasul... Lâkin "mübeşşirat" vardır. Sahabe "Mübeşşirat nedir Ya Resulallah" diye sorar. Hz. Peygamber "Müslüman kişinin gördüğü rüya" der. O, nübüvvetin cüzlerinden bir cüzdür." (Tirmizi, Rüya, 2)


Rasulullah'a vahyin sadık rüyalar şeklinde başlaması, üstteki hadisi anlamamıza yardımcı olmaktadır. Hz. Aişe'nin haber verdiği gibi, vahyin başlangıcında Resulullahın gördüğü rüyalar, sabahın aydınlığı gibi açık ve nettir. (Buhari, Bed'ü'l vahy, 3).

Peygamber efendimizin annesi Hz. Amine, vefatına yakın oğluna şunları söyler:

Yavrum, rüyamda bana bildirilenler doğru ise, Sen insanlığı kurtaracak kişi olacaksın.”


Kur'an-ı Kerîm'de, özellikle Yusuf suresinde rüyadan çokça bahsedilir. Bu surede bahsedilen ilk rüya Hz. Yusuf'un çocukluğunda gördüğü bir rüyadır. Hz. Yusuf, bu rüyasında onbir yıldızı, güneş ve ayı kendisine secde ederlerken görür. Rüyayı babasına anlatır. Bunun üzerine babası der ki:

"Rabbin seni böylece seçkin kılacak. Sana ‘ehadisin tevilini’ öğretecek ve bundan önce ataların İbrahim ve İshak üzerine nimetini tamamladığı gibi, senin ve Yakup oğullarının üzerine de nimetini tamamlayacaktır. Muhakkak ki Rabbin Alim'dir, Hakim'dir." (Yusuf, 6).


Hz. Yusuf'a öğretilen "ehadisin te'vîli", bir yönüyle "rüya tabiri" şeklinde açıklanmaktadır. "İlâhî vahy ve işaretin inceliklerini anlamak"; "meydana gelen olaylardan bunların neticelerini hissetmek" şeklinde de değerlendirilmektedir.

Bu rüya uzun yıllar sonra gerçekleşir. Hz. Yusuf, uzun maceralardan sonra Mısır Maliye bakanı olur. Anne- babasını, kardeşlerini Mısır'a getirir. Onlar, Hz. Yusuf'un manevî büyüklüğü ve maddî saltanatı karşısında saygı ile eğilirler. O zaman Hz. Yusuf, babasına yıllarca önce gördüğü rüyayı hatırlatıp şöyle der:

"Ey babacığım. İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın te'vîli. Rabbim onu gerçek kıldı." (Yusuf, 100).


Görüldüğü gibi, Hz. Yusuf rüyasında anne- baba ve kardeşlerini sembollerle görmüştür. On bir yıldız kardeşlerini, güneş ve ay ise, anne- babasını temsil etmektedir. Onların secde etmeleri, Hz. Yusuf'un maddî- manevî büyüklüğünü göstermektedir.

Hz. Yakub, Yusuf'un rüyasındaki sembollerin dilini çözmüş, o rüyadaki gaybî mesajı yakalamıştır.

Yusuf suresinde zikredilen ikinci rüya, zindandaki iki kişinin rüyasıdır. Bunlardan biri üzüm sıktığını, diğeri de başının üstündeki ekmekten, kuşların yediğini görür. Bir iftira neticesi zindanda bulunan Hz. Yusuf'tan, rüyalarının tabirini isterler. Hz. Yusuf, bunlara önce tevhîd hakîkatını anlatır. Ardından, üzüm sıkanın eski görevine döneceğini, diğerinin de asılacağını haber verir. (Yusuf, 36-41).

Bu suredeki son rüya ise, Mısır hükümdarının rüyasıdır. Hükümdar rüyasında yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yediğini görür. Ayrıca yedi tane ve yeşil ve kuru başak müşahede eder. Rüyasını etrafındakilere anlatır. Onlar yorum yapamadıklarından "anlamsız rüyalar demeti" olarak nitelerler.

Bu rüyayı duyan zindandan kurtulan şahıs Hz. Yusuf'un rüya tabirciliğini hükümdara söyleyince rüyayı tabir ettirmesi için zindana gönderilir. Hz. Yusuf, "Bollukla geçen yedi yıldan sonra yedi yıl sürecek kıtlık yıllarının geleceğini" haber verir. (Yusuf, 43-49). Hz. Yusuf'un bu tabiri, masumiyetinin anlaşılıp Mısır maliye bakanı olmasına vesile olmuştur. Rü'ya, tabir ettiği şekliyle gerçekleşir.

Hükümdarın bu rüyasından, memleketin geleceğini düşünen kimselere rüyalarında, o konuda mesajlar geleceği manası kendini hissettirmektedir.

Kur'an'da Hz. Peygamber'in birkaç rüyasına da yer verilmiştir. Bunlardan birisi, Hz. Peygamber'in Bedir savaşı öncesi gördüğü rüyadır. Resullullah rüyasında, müşriklerin az olduğunu görmüş ve bunu ashabına müjdelemişti. Ayet, bunu şöyle hikâye eder:

"O zaman Allah sana rüyanda düşmanlarınızı az göstermişti. Eğer çok gösterseydi korkar ve cihada çıkıp çıkmama hususunda ihtilafa düşerdiniz. Fakat Allah, sizi korkudan ve ihtilaftan kurtarıp selâmete erdirdi. Şüphesiz O, gönüllerde olanı bilendir." (Enfal, 43).


Düşman sayıca çok olduğu halde Hz. Peygambere rüyada az gösterilmiştir. Bu, mü'minlerin cesaretle, emin bir şekilde savaşa katılmalarını sağlamıştır. Bir cihetten bakıldığında ise, onların sayıca az gösterilmeleri, manen kuvvetsiz ve desteksiz olmalarını temsîl etmektedir. Evet, sayıca çok idiler, ama kuru bir kalabalıktan ibarettiler. Kıymetli değer ölçülerine, yüce ideallere sahip değillerdi. Bu yönden bakıldığında, Hz. Peygambere onların gerçek durumunun gösterildiği anlaşılacaktır.

Hz. Peygamberin Kur'an'da temas edilen bir başka rüyası Müslümanların Mekke'ye girişiyle ilgilidir. Hz. Peygamber Hudeybiye barışının olduğu sene, Mekke'ye girdiklerini, Beyt'i tavaf ettiklerini görmüş, bunu ashabına haber vermiştir. Bunun o sene olacağını sanan ashab, Hudeybiye barışıyla mahzun bir şekilde dönerlerken nazil olan Fetih Suresi onların gönüllerine su serpmiş, kederlerini gidermiştir. Surenin rüya ile ilgili bölümü şöyle demektedir:

And olsun ki Allah, Resulünün rüyasını doğru kıldı. Allah'ın dilemesiyle siz emniyet içinde, başlarınızı traş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz." (Fetih, 27).


Bu rüya, bir sene sonra umre şeklinde, iki sene sonra da Mekke'nin fethi şeklinde gerçekleşmiştir.

Kur'an'da zikredilen bu ibretli rüyalar gaybdan birer haber veya kudsî bir teselli, bir müjde manası taşımakta veya yol göstermektedirler. Zindandaki iki adamın rüyaları ve Mısır hükümdarının rüyası, Peygamberlerden başkasında da, gaybî mesaj yüklü rüyaların olacağını göstermektedir.

Asrımız müfessirlerinden Seyyid Kutub Amerikada iken gördüğü bir rüyasında yeğeninin gözünde kan olduğunu görür. Mektupla yeğeninin durumunu sorduğunda, gözünde iç kanama olduğu ve tedavî gördüğünü öğrenir. Çıplak gözle görülmeyen iç kanama kıtalar ötesindeki amcasına rüyada gösterilmiştir. (Kutub, IV, 197)

Tarihte meşhur olmuş nice rüyalar vardır. Bunlardan birini naklediyoruz:

"Amerikan Cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln, rüyasında tiyatro seyrederken öldürüldüğünü görür. Rüyasını dostlarına anlatır. Diğer gün tiyatroda iken, temsîlin heyecanlı bir sahnesinde reisin bulunduğu yere giren birisi, silâhını onun başına boşaltır, öldürür. (14 Nisan 1865)

Rüya tabiri


Tabir ifadesi “ubur” kökünden gelir. Bu ise, nehri bir kıyıdan diğer kıyıya geçmek anlamına delalet eder. O zaman "rü'ya tabiri" ifadesi, rüyanın zahirinden batınına geçişi bildirir. Yani, "âlem-i misaldeki görüntülerin manalarını, âlem-i şehadete geçirmek" demektir.

Rüyanın tabirini bilmeyenler zahirin kıyısında beklemeye mahkûmdurlar. Trafik işaretleri, bilene bir şeyler söylerken, bilmeyenlerce birtakım şekillerden ibaret kalır. Onun gibi, rüyadaki sembol ve işaretler de âlem-i misâle ait harf ve kelimeler durumundadır. O dili bilenlerce tercüme edilmeleri gerekmektedir. Rüyaların sembolik dilini bilmek, gaybî birtakım sırları yakalayabilmeyi sağlayacaktır.

İmam-ı Azam rüyasında peygamber efendimizin kabrine girip O'nun kemiklerini bir araya getirdiğini görür. Heyecan içinde uyanır, "acaba ben peygamber efendimize karşı bir su-i edepte mi bulundum?" diye düşünür. Uzun süre rüyayı kimseye anlatmaz.

Sonunda dayanamayıp meşhur rüya tabircisi İbn-i Sirin'e gider. İbn-i Sirin rüyayı dinleyince "efendim, zatınızı tebrik ederim, çok güzel bir rüya görmüşsünüz. Siz, Resululah'ın sünnetini bir araya getireceksiniz" der. Gerçekten de İmam-ı Azam ilk mezhep imamı olarak tarihe geçer.

Birgün birisi İbn-i Sirin'e gelip "rüyamda incir yediğimi gördüm, acaba tabiri nedir?" diye sorar. İbn-i Sirin, "incir bir meyvedir, nimete mazhar olacağınıza işaret eder" der.

Aylar sonra bir başkası gelir, rüyasında incir yediğini, bunun ne anlama geldiğini sorar. İbn-i Sirin,"aman dikkat et, bugünlerde dayak yiyebilirsin" der.

İbn-i Sirinin çevresindeki talebeleri, adam ayrıldıktan sonra "efendim, aylar önce bir başkası gelmişti, aynı rüyayı o zaman nimete mazhar olmak şeklinde yorumlamıştınız. Bu farklılığın sebebi nedir?" diye sorarlar. İbn-i Sirin gülerek cevap verir:

Birinci adam rüyayı gördüğünde yaz mevsimiydi. İncir ağaçlarında meyve vardı. Ama ikinci adam rüyayı kışın gördü. Kışın incir ağaçlarında kuru dallar kaldı. Bu da ancak dayakta kullanılır."

Hadis kitaplarında "Kitabü'r Rüya" bölümleri vardır. Bu bölümlerde peygamber efendimizin rüya tabirlerine yer verilir. Peygamber efendimiz sabah namazından sonra cemaatiyle sohbet eder, bu sohbet esnasında hem kendi gördüğü rüyalardan anlatır, hem de sahabenin rüyalarını tabir ederdi. Nümune olarak bazılarını zikrediyoruz:

Bir defasında peygamberimiz şöyle der: "Rüyamda bana süt ikram edildi. Doyuncaya kadar içtim, geriye kalanı da Ömer'e verdim."

Sahabe,"tabiri nedir ya Resulallah?" dediler. Peygamberimiz "ilim" buyurdular.

Bir keresinde peygamberimiz rüyasında çirkin, saçı başı dağınık bir kadın gördüğünü, bu kadının Medine'den çıkıp Yahudilerin falan beldesine doğru gittiğini söyler. Tabirini de şöyle yapar: "Medine’de görülen salgın hastalık bitecek, aynı hastalık yakında Yahudilerin falan beldesinde zuhur edecek."

Sahabenin biri sorar: "Ya Resulallah, rüyamda başımın benden ayrı bir şekilde önümde gittiğini gördüm, acaba ne demektir?" Peygamberimiz şöyle cevap verir: "Şeytan seninle dalga geçmiş, bunu sakın başkalarına anlatma!"

Peygamber efendimiz, zaman zaman isimlerden de yola çıkarak rüya tabir ederdi. Bir rüyasını şöyle anlatır:

"Ukbe bin Rafi'nin evinde "tabe" denilen hurmadan ikram edildi." Sahabe, "ya resulallah, tabiri nedir?" diye sorunca şöyle yorumladı:

"Dünyada rif'at (yükseklik) bizim olacak. Ukba’da (ahiretde) şan u şeref bizim olacak. Artık işimiz yoluna girdi."

Peygamber efendimiz bu rüyayı tabirde isimleri kullanmıştır. "Artık işimiz yoluna girdi" şeklindeki ifade hadis metninde "tabe emruna" şeklinde geçer. Peygamberimiz burada hurmanın isminden yola çıkarak bu manayı bildirmiştir.

Mesela birisi rüyasında Metin isimli bir dostunu görse ve ona "Tevfik Abiyi göremiyorum. Acaba nerede?" diye sorsa, Metin ona "haberin yok mu? Tevfik Abi öldü" dese, böyle bir rüyada isimlerden yola çıkarak bazı anlamlar çıkarılabilir. Muhtemelen, rüyayı gören şahıs önemli bir meselede muvaffak olamayacaktır. Ama bu başarısızlık onu ümitsizliğe sevk etmemeli, metin olmalıdır. Aynı şahıs bir başka gün rüyasında Tevfik Abi'nin kapısını çalsa ve Tevfik Abi kapıyı açsa, artık o kişi için başarı kapısı açılmıştır, muvaffak olacaktır.

İnsan, rüyasında İsmet isimli iyi bir dostunun uçurumdan düşüp öldüğünü görse, bir takım günahlara girdiğine veya gireceğine bir mesaj olarak bunu algılayabilir. Bir başka sefer İsmeti hayatta görse, o günahların menfi hallerinden kurtulduğuna bir alamet şeklinde yorumlayabilir.

Rüyalarda kullanılan dil semboliktir. Bu semboller kişiden kişiye farklılık arzedebilir. Adeta her bir insan, kendi rüya alfabesini oluşturur, bunlarla rüya görür. Mesela, müslüman birinin rüyada köpek veya domuz görmesiyle, hristiyan birinin aynı şeyleri görmesi aynı anlamları taşımayabilir. Çünkü köpek ve domuz Müslümana göre necistir, hristiyana göre ise sevimlidir.

Rüyada bize hırlayan bir köpek gördüğümüzde, bu bize sataşacak birine işaret edebilir veya en azından kendi nefsimizi sembolize eder.

Çünkü insanın nefsi hiç de rahat durmaz, onu günahlara sevk etmek ister. Rüyada bir merkebin peşinde gittiğini gören biri "acaba nefsin gayr-ı meşru arzularının peşinden mi gidiyorum?” diye kendini bir kontrol etmelidir. Rüyasında beyaz bir kuşun başı üzerinde uçtuğunu gören biri, o günlerde sıra dışı bazı imkânlara kavuşabilir, kısmeti açılabilir.

Rüyasında treni kaçırdığını gören biri, bir fırsatı kaçırdığının alametini görmüştür. Böyle bir rüyayı treni bilen ve onu göz göre göre kaçırmanın ızdırabını yaşayan biri görebilir. Yoksa ömründe hiç tren görmemiş biri, asla bu tür bir rüya göremez. Fırsatı kaçırma manası, onun âleminde kendi bildiği bir tarzda yansır.

Rüya ile amel edilir mi?


Kişinin gördüğü sadık rüya, yol gösterici, yönlendirici, bazan da teselli edici olmakla beraber, rüya bilgi vasıtalarından biri olarak kabul edilmez. Çünkü insan, rüyasının sadık olduğunu çoğu kere ancak o rüya gerçekleştiğinde bilebilir. Nitekim görünüşte güzel nice rüyalar vardır ki, o kişinin hayatı boyunca gerçekleşmemekte ve nefsin bir arzu ve temmenîsinin rüyaya yansımasından ibaret kalmaktadır.

Kur'an-ı Kerimde Hz. İbrahim'in rüyasına yer verilir. Hz. İbrahim rüyasında oğlunu kurban ettiğini görür. Bunu oğluna anlattığında, oğlu tam bir teslimiyetle, "Babacığım, sana emredileni yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" der. (Saffat, 102-107). Hz. İbrahim buna teşebbüs eder. Ama İlâhî irâde, İsmail'in kurban edilmesi değil, baba- oğulun imtihan edilmeleri olduğundan, Hz. İbrahim semadan gelen bir koç hediyesiyle taltîf edilir, İsmail yerine onu keser.

Burada şu noktayı unutmamak gerekir:

"Peygamberlerin rüyası vahiydir" (Buhari, Vudu, 5).


Onun için şeytan onların rüyasına müdahalede edip telkînde bulunamaz. Fakat diğer insanlar için böyle bir teminat söz konusu olmadığından, meselâ birisi rüyasında oğlunu kurban ettiğini görse, bu rüyayla amel edemez. Etse, evlâd katili olur.

Bir de, görülen rüya başkasını bağlayıcı bir hüküm getirmez. Meselâ, birisi "Ben rüyamda gördüm. Hz. Peygamber sizden şunları yapmanızı istedi" dese, bu rüya başkası için delîl sayılmaz. Zira ard niyetli kişilerce kötüye kullanıma sebep olabilir. Dolayısıyla “Hz. Peygamber sizden şunları yapmanızı istedi" denilen kimse “ben de aynı rüyayı görünce, denilenleri yaparım” deme hakkına sahiptir.

İmam-ı Rabbani'nin de dikkat çektiği gibi, “rüyalara itibar etmek ve onlara dayanmak doğru değildir.” (Mektubat, 32. Mektub)

3 Yakaza alemi ne demektir? Bu alemde kimler bulunabilir? Yakazada görülen şeyler de rüya gibi halis, batıl vs,. gibi bölümlere ayrılır mı? Yakazayı kimler görebilir?

Yakaza, uyanıklık, dikkatli olmak, şuurlu olmak anlamlarına gelmektedir. Bazıları uyanıkken uykudadır, bazıları ise uyurken aslında uyanıktır. Bu nedenle uyumak ve uyanık olmak kişiye göre değişir.

Kelime olarak uyanıklık demek olan yakaza; tasavvuf erbabınca, başlangıcı itibarıyla Hakk'ın emir ve yasakları karşısında uyanık, titiz ve duyarlı olmak; bir kısım ilâhî ihsanlara mazhariyet mânâsında sonuç itibarıyla da değişik makam ve mertebeleride her zaman fikrî, ruhî istikametini koruyup hep basiret üzere olmak demektir.

Peygamberlerin ve veli zatların rüyaları yakazadır. Ancak bazı rüyaların tabiri gerekmektedir. Bunun için de asfiye denilen zatların bu rüyaları tabir etmesi gerekir ki maksat ve mana anlaşılsın.

Sekr hali ise, manevi bir sarhoşluk hali olduğundan, bu durumdaki bir velinin söylediği bazı sözler ölçüsüz olabileceğinden tefsir ve tabiri gerekebilir. Bu açıdan sekr halinin tam bir yakaza olmadığı, bazı şeylerin mutlaka tabir ve tefsiri lazım geldiği açıktır.

Yakaza ehli,
seyr-i sülûk-i ruhânînin hemen her mertebesinde basiret üzere hareket eder ve her davranışıyla:

“De ki: İşte benim yolum budur! Ben basiret ve idraklerine seslenerek insanları Allah'a çağırıyorum." (Yûsuf, 12/108)

hakikatini temsil eder. Duyup işittiği her şeyden kendine göre bir nasihat çıkarır. Gördüğü her nesne ve her hâdiseyi farklı bir ibret levhası gibi değerlendirir ve sürekli tezekkür, tefekkür ve tedebbür ufuklarında dolaşır. Sözlerinde hikmet, susmasında ibret, tavırlarında da mehâbet vardır. Karşılaştığı her çehrede Hakk'ı hatırlar ve ürperir, onun sîmâsının müşahedesinde de hep Hak hatırlanır.

Göz ve gönlün yakazası, Hakk'ın her ân, her halimizi görmesi, bilmesi ve yaratması bilincini sürekli korumakla, his, idrak, irade ve kalblerimizle O'na yönelerek, ömrümüzü hep O'nun huzurunda bulunma âdâbıyla sürdürmektir.

4 Bazı ayetlerde "Gaybı Allah'dan başkasının bilemeyeceği" ifade edilmektedir. Bazı peygamberlerin ve bazı veli zatların gelecekle alakalı haberler vermelerini bu ayetler ışığında nasıl değerlendirebiliriz?

Gelecek bilinebilir mi?

Şu ayet-i kerîme, haşmetli bir üslubla Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığını ilân eder:

“Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. Düşen hiçbir yaprak ve yerin karanlıklarında hiçbir dane yoktur ki, Allah onu bilmesin. Yaş ve kuru ne varsa hepsi Kitab-ı Mübîn’dedir.” (En’am, 6/59).

Ayetin genel üslubundan anlaşılıyor ki, gayb, kapıları kilitli bir hazine gibidir. Bu hazinenin anahtarları da Allah’ın elindedir. Nitekim şu ayet, genel bir hüküm olarak gaybı ve geleceği sadece Allahın bildiğini haber verir:

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’dan başkası gaybı bilmez.” (Neml, 27/65)

Fakat her genel hükmün istisnaları olabilir. “Kuğular beyazdır” dediğimizde “genelde beyazdır” manası anlaşılabilir. Zira az da olsa siyah kuğular vardır.

“Geleceği hiç kimse bilemez mi? Allah, kendi katındaki gayb hazinelerinin anahtarını başkasına veremez mi?” şeklindeki sorularımıza, şu ayet bir açıklık getirmektedir:

“Gaybı bilen O’dur. Gaybını, razı olduğu rasulden başkasına bildirmez.” (Cin, 72/26-27). Demek ki, “Gaybı Allah’dan başkası bilemez.” hükmünün de bir istisnası söz konusudur. Allah’ın bildirmesi şartıyla gaybı Allah’dan başkası da bir derece bilebilir.

Ayetteki “razı olunmuş rasul” ifadesi değişik şekillerde tefsir edilmiştir.

Bazılarına göre, buradaki “Rasul”den murat peygamberdir. Yani, Allah gaybını ancak bir peygambere bildirir. Bu yönüyle ayet, velilerle, sihirbaz ve kâhinlerin gaybî bilgisini reddetmektedir. Çünkü sihirbaz ve kâhinler, Allah’ın rızasından en uzak ve gadabına en lâyık kimselerdir. Veliler ise, her ne kadar Allah’ın razı olduğu kişilerse de, peygamber değillerdir.

Bu meselede, şu hususlara dikkat çekmek istiyoruz:

1. “Rasul” ifadesi sadece peygamberler için kullanılan bir kelime değildir. Nitekim,

“Allah meleklerden ve insanlardan 'rasuller' seçer.” (Hac, 22/75)

ayeti, açık manasıyla bunu belirtmektedir.

2. Ayetteki “Rasul” kelimesi, meleği de içine aldığına göre, meleğin bazı veli kişilere ilham getirmesi hiç de reddedilecek bir durum değildir. Nitekim hadiste

“Âdemoğluna şeytanın da bir dokunuşu, meleğin de bir dokunuşu vardır.” (1)

buyrulmuştur. Ayrıca görüleceği üzere, bazı veliler birtakım gaybî sırlara mazhar olmuşlardır.

3. İlâhî kelâma mazhariyet, sadece nebilere has bir özellik değildir. Bazı insanların rüya veya ilham gibi bir yolla, gaybdan bazı sırlara muttali’ olmaları mümkündür ve vakidir. Nitekim şu ayet, Allah’ın insanlarla konuşma prensibini dile getirmektedir:

“Hiçbir beşer için, Allah’ın, bir vahiyle veya perde arkasından konuşması veyahut bir elçi gönderip de izni ile ona dilediğini bildirmesi dışında konuşması yoktur.” (Şûra, 42/51)

Ayette, “Allah peygamberlerine bu üç yoldan başka konuşmaz” denilmeyip “Allah insanlarla bu üç yoldan başka konuşmaz” denilmesi peygamber dışındaki diğer insanların da, ilâhî kelâmdan nasibi olabileceğini göstermektedir. Buna göre:

      a. Allah’ın vahiyle konuşması, vahyin şiddet ve zaaf yönüyle çeşitli mertebelerini içine alabilir. Hem peygamberlere hem de, Hz. Musa’nın annesinde olduğu gibi, diğer insanlara, gerek yakazada, gerekse rüyada olan ilâhî mesajı ifade eder. Dolayısıyla, buradaki vahiy, “ilham” manasını da tazammun etmektedir.

      b. Allah’ın perde arkasından konuşması, Hz. Musa’nın ilk vahye mazhar olduğunda, doğrudan ilâhî hitabı duyması gibi durumları içine alır.

      c. Allah’ın bir elçi vasıtasıyla konuşması, Hz. Cebrail’i peygamberine gönderip vahyini bildirmesi tarzındaki durumları bildirmektedir.

Görüldüğü gibi, “Gaybın hazineleri” Allah katında olmakla beraber, Allah gerek peygamberine, gerekse bazı has kullarına birtakım sırlarını bildirmektedir.

Hz. İsa'nın Gelecekten Haber Vermesi

Peygamberler, vahiy yoluyla gaybî bilgiye mazhar kılınmış kişilerdir. Cenab-ı Hak, mesajını insanlar arasında seçtiği bu kimseler vasıtasıyla bildirmiştir.

Bu peygamberler, gaybı bilen kişiler olmayıp gaybdan haber alan kişilerdir. Yani, bu seçkin zâtlar kendiliklerinden gaybı bilmezler. Ancak kendilerine bildirileni bilirler.

Kur’an’da, peygamberlerin geleceğe dair bazı gaybî haberler verdikleri görülür. Meselâ Hz. İsa, kendisinden sonra gelecek peygamberi ismiyle haber vermiştir:

“Hani, Meryem oğlu İsa şöyle demişti: Ey İsrailoğulları! Ben, Allah’dan size bir elçiyim. Benden önceki Tevrât’ın bir tasdikçisi ve benden sonra gelecek, ismi Ahmed olan bir peygamberin müjdecisiyim.” (Saff, 61/6).

Hz. Peygamber (asm)'in gönderileceği müjdesi, Hz. İsa (as) tarafından bu şekilde açık bir şekilde bildirildiği gibi:

Evvelkilere verilen kitaplarda onun bahsi vardır. Beni İsrail âlimlerinin bunu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?” ayetinin de belirttiği gibi, diğer semavî kitaplar Hz. Peygamber’den, O’na gelen Kur’an’dan bahsetmişlerdir. (Şuara, 26/196-197)

Nitekim Hz. Peygamber (asm) geldiği sıralar, İsrailoğulları uleması bir peygamberin geleceğini söylemekteydiler.

Yine Hz. İsa’ya dönecek olursak, bu büyük peygamber Allah’ın kendisine verdiği mucizeleri anlatırken, şunu da söylemektedir:

“Ben, evlerinizde yediğiniz ve biriktirdiğiniz şeyleri size haber veririm.” (Al-i İmran, 3/49).

Benzeri bir durum Hz. Yusuf için de geçerlidir. Zindanda iken oradaki arkadaşlarına hangi yemeğin geleceğini önceden haber vermektedir. Hz. Yusuf: “Size rızık olarak hangi yemek geleceğini daha gelmeden, ben size haber veririm” sözünü, kendisine rüya tabiri için gelen iki arkadaşına söylemiştir. (Yusuf, 12/37) Onun bu şekilde gaybî sırlara mazhar olduğunu belirtmesi gurur için olmayıp, arkadaşlarını imana davete bir hazırlıktır. Sözüne devamla: “Bu, Rabbimin bana öğrettikleri şeylerdendir.” demesi ise, bunun bir fal veya kehanet olmadığını bildirmek içindir.

Hz. Yakup ve Hz. Yusuf

Hz. Yakup, Kur’anın bize bildirdiği peygamberlerden bir tanesidir. İlerde bir peygamber olacak oğlu Yusuf’a özel bir muhabbeti vardır. Bunu hazmedemeyen Yusuf’un kardeşleri O’nu bir kuyuya atarlar. Yusuf’un kanlı gömleğini babalarına getirip “Yusuf’u kurt yedi.” derler. Gelişen olaylar zincirinde, Hz. Yusuf bir kervan tarafından Mısır’a götürülüp köle olarak satılır. Bir iftira yüzünden zindana atılır. Burada yıllarca kalır. Hükümdarın rüyasını tabiri vesilesiyle zindandan çıkarılır. Mısır’ın en üst düzey makamlarından birisine getirilir.

Bu arada, oğlunun hasretiyle yanıp tutuşan Hz.Yakub’un gözleri âmâ olur. Fakat Allah’dan gelen bir bilgiyle, oğlunun hayatta olduğuna inanmaktadır. Yakub’un oğulları, kıtlık dolayısıyla Mısır’a gıda almaya giderler. Hz. Yusuf, kardeşlerini tanır. Babasının durumunu öğrenince: “Şu gömleğimi götürüp babamın yüzüne sürün. Gözleri onunla i­yice görür hale gelir.” der. Kafile Mısır’dan ayrıldığı sırada, Ken’an diyarındaki Hz. Yakub’ta bir hareketlilik gözlenir. Sevinçle etrafındakilere: “Eğer bana bunak demezseniz, (diyeceğim o ki) ben, Yusuf’un kokusunu alıyorum.” der. Etrafındakiler ise, böyle bir koku almadıklarından cevapları şu olur: “Vallahi, sen hâlâ eski şaşkınlığındasın.” Müjdeci gelip gömleği Hz. Yakub’un yüzüne bıraktığında Hz. Yakub’un gözleri açılır.

“Ben size, Allah’ın lütfuyla sizin bilmediğinizi bilirim, demedim mi?” der. (Yusuf, 12/93-96)

Kur’an’da anlatılan bu olayda, Hz. Yusuf’un, gönderdiği gömlekle babasının gözlerinin açılacağını bilmesi harika bir durum olduğu gibi, babası Yakub’un da çok uzak mesafeden gömleğin kokusunu duyması bir başka harika durumdur. Bazıları, “Oğlu Yusuf’a olan hasret ve iştiyakı onun hassasiyetini arttırmış olduğu için hissetmiştir” tarzında düşünebilirler. Büyük müfessir Hamdi Yazır buna şöyle cevap verir:

“Yakub’un hassasiyeti ne kadar incelmiş ve hüznü ile gözler ağardıktan sonra koku hissi ne kadar artmış olursa olsun, kafilenin ayrılması zamanına kadar Mısır’dan bir Yusuf kokusu duymayıp da, şimdi duymuş olması gösterir ki, bunun sırr-ı hikmeti O’nun hassasiyetinde değildir.”(2)

Ayette “Ben size, Allah’ın lütfuyla sizin bilmediğinizi bilirim demedim mi?” denilmesi, Hz. Yakub’un bu bilgiyi kendi maddî hassasiyetinden değil, özel bir yolla Allah’dan aldığını göstermektedir.

Şeyh Sadi, bununla ilgili olarak şu ince noktayı dile getirir:

“Biri, oğlunu kaybetmiş Yakub’a sorar: Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duydun da, O’nu Ken’an kuyusunda iken niçin görmedin? Hz. Yakup, şu cevabı verir: “Bizim halimiz çakan şimşek gibidir. Bazan açık, bazan kapalı olur. Bazan göklerin üstüne çıkar, otururuz, bazan da ayağımızın üstünü göremeyiz.”(Sadi, s. 50)

Hz. Yusuf, daha küçüklüğünde ilâhî bilgilendirmeye nail olmuştur. Kardeşleri tarafından kıskanılıp kuyuya atıldığında Cenab-ı Hakk, kalbine şunu ilham eder:

“Farkında olamadıkları bir sırada, bu yaptıklarını onlara haber vereceksin.”(Yusuf, 12/15).

Zorluk anında kolaylık inzal etmek Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve rahmetinin bir tecellisidir. Kardeşleri tarafından böyle bir hıyanete maruz kalan, kuyunun karanlığındaki küçük Yusuf’un hassas kalbini hoşnut etmek, İlâhi hikmetin ve rahmetin bir gereğidir. İnsanların kudsi bir teselliye muhtaç oldukları ızdırab ve sıkıntı anlarında, ilâhî rahmetin imdada gelişi, pek çok kişinin şahsî tecrübeleriyle sabit olan bir hakikattir.

Yine, Hz. Yusuf’un, kardeşlerine gömleğini verip, “Şu gömleğimi götürüp babamın yüzüne sürün. Gözleri onunla iyice görür hale gelir.” demesi gaybî bir haber niteliğindedir.(Yusuf, 12/93)

Ayrıca, Hz. Yakub’a “Yusuf’u kurt yedi” diye kanlı bir gömlekle beraber acı bir haber geldiği halde, Yusuf’un hayatta olduğunu bilmesi ve:

“Allah tarafından sizin bilmediğinizi biliyorum.”(Yusuf, 12/86) demesi, O’ndaki gaybî bilgi boyutunu göstermektedir.

Demek ki peygamberler, Allah’ın izniyle birtakım gaybî sırlara aşina olmuşlardır. Kur’an’da yer alan örnekler, bu gerçeği açık bir şekilde isbat etmektedir. Şüphesiz bu örnekler, emsallerine de kapı açmaktadırlar. Yani peygamberlere verilen bu gibi gaybî bilgiler sadece Kur’an’da zikredildiği kadar olmayıp, benzeri olaylar çokça vuku bulmuştur.

Hz. Hızır

Kehf suresi 60 - 82. âyetlerde Hz. Musa’nın “Allah kullarından bir kul” ile seyahati anlatılır. Bu seyahat, “gayb bilgisi” konusunda son derece dikkat çekici, ilginç durumları ihtiva eder. Bu meçhul zâtla, Hz. Musa’nın seyahatleri şöyle cereyan eder:

Hz. Musa (as), yanındaki delikanlıyla beraber uzun bir yolculuktan sonra Hz. Hızır’la buluşacağı yere gelir:

“Orada kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona 'Sana öğretilenden bir irşad olarak, bana öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?' diye sordu."

"O dedi: Sen benim yanımda bulunmaya dayanamazsın. İçyüzünden haberdar olmadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?”

"Musa, inşallah sen beni sabreder bulacaksın, dedi. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.”

"O dedi ki: Eğer bana uyacaksan, ben sana ondan bahsedip de bir söz söyleyinceye kadar hiçbir şey hakkında bana sual sorma.”

"Böylece yola koyuldular. Gemiye bindiklerinde O, gemiyi deldi. Musa, 'İçindekileri batırmak için mi gemiyi deldin?' dedi. 'Andolsun ki, büyük bir şey yaptın.' O, 'Sen benim yanımda bulunmaya sabredemezsin demedim mi?' dedi. Musa, 'Unuttuğum için beni kınama; seninle olan arka­daşlığımı da zorlaştırma.' dedi."

"Yine yola koyuldular. Bir erkek çocuğa rast geldiklerinde onu öldürdü. Musa dedi ki: 'Bir can karşılığında kısas olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün! Doğrusu, pek kötü birşey yaptın.'

"O, 'Ben sana benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?' dedi."

"Musa dedi: 'Eğer bundan sonra sana bir şey daha soracak olursam, benimle arkadaşlık etme. O zaman, benden ayrılmakta mazur sayılırsın.'

"Yine yola koyuldular. Nihayet, bir belde halkına vardılar. Onlardan yiyecek istediler. Onlar ise, o ikisini misafir etmekten kaçındılar. Orada, yıkılmak üzere bulunan bir duvara rast geldiler. O, duvarı doğrultuverdi. Musa dedi: 'İsteseydin, bu yaptığın işe karşı bir ücret alırdın.' O, 'İşte bu, seninle benim ayrılışımızdır.' dedi. 'Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü bildireceğim:'"

“O gemi, denizden geçimlerini sağlayan birtakım fakirlere aitti. Ben, onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü arkalarında, bulduğu her sağlam gemiyi gasbeden bir hükümdar vardı."

"Çocuğa gelince; onun anne babası mü’min kimselerdi. Bu çocuğun, ileride anne ve babasına isyan etmesi ve onları inkâra sevk etmesinden korktuk. İstedik ki, onların Rabbi, kendilerine huy temizliği bakımından daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk versin."

"Duvar ise, o şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Ve altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları ise, salih bir kimse idi. Rabbin istedi ki, onlar yetişkin çağa gelince hazinelerini oradan çıkarsınlar. Bütün bunlar, Rabbinden bir rahmet eseridir. Yoksa ben kendi reyimle yapmış değilim. İşte, sabredemediğin şeylerin açıklaması budur.” (Kehf, 18/65-82)

Bu ibretli kıssayla ilgili bazı noktalara dikkat çekmekte fayda görüyoruz:

1. Kıssanın baş kahramanı olan bu “Allah kullarından bir kul”un ismi âyetlerde zikredilmemiştir. Gaybtaki bilinmezlik atmosferi, kıssanın tamamında görüldüğü gibi, kıssa kahramanının ismen zikredilmemesinde de görülmektedir. Bundan dolayıdır ki, “Kur’an’ın göl­gesinde yaşamak” noktasından hareketle tefsirinde, bu zatın isminden bahsetmeyenler de bulunmuştur. Biz ise, hadislerde “Hızır” olarak bahsedilmesinden dolayı, pratikte sağladığı kolaylıktan istifade için, bundan sonra bu zattan “Hızır” olarak söz edeceğiz.

2. Hz. Hızır’ın nebî veya veli olması hususunda âyetlerde açık bir ifade yoktur. Ancak, “Hz. Musa gibi büyük bir peygamberin bilmediği gaybî sırlara vakıf olması ve: “Ben bunları kendi reyimle yapmış değilim.”(Kehf, 18/82) diyerek, bu tasarrufları Allah’ın emriyle yaptığını söylemesi” gibi noktalardan hareketle, nebî olduğunu söyleyenler çoğunluktadır.

3. Hz. Hızır’ın ilmi, “ilm-i ledünnî” diye şöhret bulmuştur. Bu ifade, “Biz O’na tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” âyetindeki “ledün” kelimesinden gelmektedir.

Bütün ilimler Allah tarafından olduğu halde, burada özel olarak bunun ayrıca belirtilmesi, bu ilmin, dıştan her hangi bir sebep olmaksızın, doğrudan İlâhî talime dayandığını gösterir. Çünkü; tarih, fıkıh gibi ilimleri kitaplardan okumak veya birisinden dinlemek yoluyla öğrenmek mümkündür. Ledün ilmi ise, bu yolla öğrenilecek ilimler cinsinden bir ilim değildir. Hatta öyle ki Hz. Musa gibi bir peygambere bile, bu ilim doğrudan verilmemiştir. Bu ilim hakkında “hakikatın ilmi, batın ilmi” “gayb ilmi” gibi açıklamalar yapılmaktadır. Hz. Hızır’ın, Hz. Musa’ya söylediği şu sözler, her ikisinin ilmindeki farklılığı belirtmektedir:

“Ya Musa! Allah tarafından, ben senin bilmediğin bir ilmi biliyorum. Sen de benim bilmediğim bir ilmi biliyorsun.”

4. Vazife noktasından baktığımızda, ikisi arasında farklılık olduğunu görürüz. Hz. Hızır, Hz. Musa gibi halkı Hakk’a götürmeye memur değil, Hakk’dan halka olan mukadderatın infazına memurdur. Bundan dolayı, oğlanı öldürmesi de Allah’ın emriyle vefat eden çocukların ruhlarını kabza müvekkel olan ölüm meleğinin vazife ve mesuliyeti gibi olur.(3)

Veya, başka bir benzetmeyle Hz. Hızır, İlâhî senaryonun oynanmasında rol alan bir aktördür. Aktörler, senaryoda onlara biçilen rolleri oynarlar. Onların bunun ötesinde bir sorumlulukları ve yükümlülükleri yoktur.(4)

5. Bize bakan yönüyle kıssa, pek çok ibretleri ihtiva etmektedir. “Gelecek Bilgisi” noktasından alacağımız en mühim ders, “olayların dış görünüşündeki çirkinliğe aldanmamaktır” Evet, çirkin görülen pek çok olayın neticesi güzel olabilir. Nitekim, Kur’an’ın: “Sevmediğiniz bir şey hakkınızda hayırlı olabilir.”(Bakara, 2/216) âyeti, bunu açık bir şekilde ifade etmektedir.  Bu kıssa, üstteki âyetin açıklaması gibidir. Görünüşte kötü bir fiil gibi görülen geminin yara alması ve çocuğun ölümü, ileride güzel neticelere vesile olmuştur.

Dipnotlar:

(1) bk. Tirmizi, Tefsir 2/ 35.
(2) bk. Yazır, IV/1651, 1652.
(3) bk. Yazır, V/3273.
(4) bk. Albayrak, s. 245.

5 Gaybı bilmek, levh-i mahfuzdan haberdar olmak ve rical-i gayb hakkında bilgi verir misiniz? Gelecekle ilgili tahminde bulunmak doğru mudur?

Cevap 1:

Gayb, bilinmeyen demektir. "Allah’tan başka kimse bilmez" mealindeki ayet bu hakikati ihtar etmektedir.

Cin suresi 26. ayette "gaybı ancak Allah’ın bileceği" ifade edilir. Ancak devamındaki ayette ise, razı olduğu kullarına gelecek ve geçmişten bilgiler vereceği haber verilir. Demek ki, Allah bildirirse Allah'ın sevgili kulları yani evliyalar da gaybı bilebilir.

"O gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez.  Ancak seçtiği resüller başka. (Onlara bildirir.) ..."(Cin, 72/26 ve 27)

Öyleyse "Gaybı ancak Allah bilir" sözünü, "Allah bildirmezse kimse gaybı bilemez" diye anlamak gerekir. Nitekim Peygamberimiz (asm) kendinden sonra olacak ve önceden olmuş bazı olayları, Allah’ın izniyle haber vermiştir.

Evet, Allah kendi iradesi gereği bir sevgili kuluna (peygamber veya evliyaya ) gaybı bildirebilir. Bu zat-ı muhteremler de vukuundan önce bir hadiseyi haber verebilir. Yani bir hadise daha vuku bulmadan önce Allah başkalarına da bildire bilir. Bu durum Allah’ın hür iradesinin de delilidir.

Şayet "Allah’tan başka kimse bilmez", deyip peygamber ve evliyalarında gaybı bilemediğini iddia etsek, o zaman hem ayetin sıhhatine de zarar vermiş hem de Allah’ın iradesinin de kayıtlanması anlamında bir fikri peşinen kabullenmiş olacağız. Bu ise, bizim itikatımıza terstir.

Vahiy sadece peygamberlere gelir; İlham ise Allah'ın veli ve sevgili kullarından herkese gelebilir.

Size alimlerimizin bu ayete verdiği tefsiri verelim:

GAYB, duygu ve ilimde veya varlık âleminde hazır olmayan demektir. Birçok şey hadd-i zatında, varlık âleminde, görünen âlemde hazır olduğu halde birbirlerine göre gaip olur. Mesela bir kimsenin kalbindeki kendisine göre hazır olduğu halde başkasına göre gayp olur ve o kalp onun, başkasına göre gaybıdır.

Nitekim "Gayba inanırlar" (Bakara, 2/3) ayetindeki بِالْغَيْبِ  bir manaca بِالْقَلْبِ "kalbe inanırlar" diye tefsir edilmiştir. Fakat onun ğaybı, mutlak bir gayb değil, bağıntılı gaybtır. Yani mutlak manada gayb değil, başkasına göre gaybtır. Aslında mevcut ve hazır olduğu için, doğrudan doğruya veya işaret ve izlerinden bilinmek şanıdır.

Allah, henüz varlık âlemine gelmeyen, işaret ve izleri de bulunmayan ve bazılarına göre gayp olan şeyleri bildiği gibi, henüz vücuda gelmemiş olanları da bilir. Ona göre gayp yoktur. فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا  Fakat  o kendi gaybını, -yani bütün varlıklara göre mutlak gayp olan ve Bâtın (yani gizlilikleri bilen) isminin ortaya çıktığı yer olan kendi ilmini- kimseye açmaz. Açık ve kesin şekilde gösterecek kesin bir keşf ile gaybını kimseye açmaz. Onun için ne insan, ne cin, ne melek ne de bir başka varlık mutlak gaybı yakînen bilmez. Böyle olması izafi gayb (göreli gayb)a dair bazı bilgiler edinilebilmesine aykırı olamayacağı gibi, rüya, ilham, keramet veya gizli bazı sebeplerle mutlak gayba dair bazı şeyler sezilebilmesine de aykırı değildir.

Bununla beraber bunların hiçbiri zan ve kuruntudan arınmış tam bir keşf ve ortaya çıkarma mânâsına kesin bir ilim olamaz. Bundan dolayıdır ki olaylar üzerinde cereyan eden bilimsel araştırma ve buluşların, delile dayanarak mantıkî neticeler çıkarmanın bile yarın için hükmü bir kıyastan öte geçemez. Matematiksel bir kesinlik ifade etmez. Dış görünüşe göre düşünüp fikir yürütmek başka; meydanda, açık olmak yine başkadır. Yüce Allah henüz vücuda çıkarmamış olduğu gaybını kimseye açmaz, açığa çıkarmaz.

إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِن رَّسُولٍ  Ancak elçileri içinde seçip dilediği bir elçi hariç. Dilerse ona gaybından bazı şeyleri açar. Henüz varlık âlemine gelmeyen şeyleri açıkça bildirir. Bunlar onun ya elçiliğinin ilkeleri ve delilleri olan mucizeleri veya yükümlülükleri, hükümleri ve yaptırımları gibi elçiliğin temelleri ve gayeleriyle ilgili bilgiler olur. Bu durumda da yine o elçi gaybı bilmiş olmaz. Kendisine haber verilmiş, bildirilmiş olanı bilir. Onun için o kıyametin kesinlikle olacağı bildirilmemiş,  قُلْ اِنَّمَاالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ "De ki, onun ilmi ancak Allah katındadır."(Ahkaf, 46/23) buyurulmuştur.

Fakat o elçi kendisine gayptan gösterilen şeylerin, cin ve şeytan işi kuruntu ve hayaller olmayıp da Allah tarafından bir gerçek olduğunu nasıl bilir? Bunu açıklamak için buyruluyor ki, (fe innehu) Çünkü Allah o gaybı gösterirken يَسْلُكُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا  O elçinin önünden ve arkasından, her tarafından gözetecek bir takım gözetleyici melekler dizer. Onlar, o ilâhî sözler indirilip açıklanırken ona gizli bir şey karıştırılmaması; cin ve şeytan gibi sokulup aldatabilecek diğer yaratıklar tarafından bir müdahale ve karışma olmaması için gözetir, sokulmak isteyenleri yukarda açıklandığı üzere ateşi andırır kıvılcımlarla yakarlar.

Onun için Allah kelâmı, gizli bir noktası kalmaksızın elçiye açık bir biçimde, korunmuş olarak gelir. Bu nedenle o sırada cinler, şeytanlar ona bir şey karıştıramaz. Ancak o gözetleyicilerin dizilişinden uzaktan uzağa sezer, kulak hırsızlığı türünden bir şey çalmak ve bununla kahinlik yapmak için sokulmaya çalışırlar. Lakin yanaşıverenler, onları yakacak bir alev, apaçık bir kıvılcım ve delip geçen parlak ışık ile taşlanıp uzaklaştırılırlar ki, bu özellik, Hz. Muhammed (s.a.v)'in peygamberliğine mahsus olan şihâb (parlak alev) mucizesidir. (bk. Hak Dini Kur’an, Cin Suresi 26 ve 27 âyetlerin tefsiri)

Cevap 2:

İbadet, hayatın gayesidir. İbadetten maksat Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmaktır. Ancak ibadet bir kalıplar ve şekiller bütünü değildir. O şekil ve kalıpların ardındaki mana, ibadetin özünü teşkil eder. “Kulun Rabb’ine en yakın olduğu an secde anıdır.” hadisi bu hakikati anlatır. İbadet sadece ödenmesi gereken bir borç da değildir. O, minnet, şükür, sevgi ve vefanın sembollerle ifade edilişinin adıdır. Bu sebeple ibadette kul ile Ma’bud arasında yoğun bir alışveriş söz konusudur.

“Bana dua edin, ben de duanıza karşılık vereyim.” (Gâfir, 40/60)

âyet-i celilesi bunu anlatmaktadır. Kul isteyecek, Allah verecek, kul O’na bir karış yaklaşacak, O buna daha büyük bir adımla karşılık verecek, kul O’na yürüyecek, O buna koşarak mukabele edecektir. Bu alışverişlerin sonunda bir yaklaşma ve yakınlaşma meydana gelecektir. Yakınlaşma kulun, kendi eksiğinin, kusurunun ve ihtiyacının farkına vararak Rabb’inin büyüklüğünü, kudretini ve kusur ve noksandan münezzehiyetini idrak ederek O’nu tanıma noktasına ulaşacaktır. Kul o zaman Rabb’inden başka sığınacağı bir melce, derdini açacağı bir makam ve hemhal olacağı bir dostun olmadığını anlar. Bu seviyeyi yakalayabilen kul, “Allah dostu” veya “velî” olarak ifade edilir. Halk arasında “evliya” olarak bilinen kelime “veli” kelimesinin çoğuludur. Allah’a dost olma makamına da “velâyet” denir. Allah’a dost olana her şey dost olur.

Bu seviyeyi elde edebilen insanlar hem Kur’an’da hem hadis-i şeriflerde övülmüştür.

“Allah’ın velî kulları için korku ve tasalanma söz konusu değildir. Velîler o kimselerdir ki O’na iman edip, emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar.” (Yunus, 10/62-63)

ayet-i kerimesi ve

“Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı harp ilan ederim...” (Buhari, Rekaik, 38)

kudsi hadisi bunun öne çıkan örnekleridir. Elmalılı Hamdi Yazır, söz konusu ayetin tefsirinde “Evliyaullah” kelimesini, “Allah’a dost olanlar, Allah için dost olanlar ve Allah için birbirine destek olanlar” şeklinde tarif eder. Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine “Evliyaullah”ı soran birisine şöyle cevap vermişlerdir:

“Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatırlar.” (İbn Mace, Zühd, 4)

Bediüzzaman’a göre velayet iki kısımdır

Bediüzzaman Hazretleri velayeti “büyük” ve “küçük” olmak üzere iki kısımda ele alır. Büyük velayet, sahabenin mazhar olduğu velayettir. Sahabe efendilerimiz, gerek dinin hayat bulması adına eda ettikleri misyon, gerekse Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in sohbetinde bulunmaları sebebiyle, başkalarının uzun yıllar süren bir gayretle kazandıkları manevi seviyeden daha fazlasını çok kısa zamanda elde etmişlerdir. Bu çeşit velayette çok az keşif ve keramet görülür.

Küçük velayet ise, bahsimize konu olan ve uzun yıllar süren manevi çalışmalar ve gayretler neticesinde, kullara İlahi bir ikram olarak verilen velayettir. Velayet, kitaplardan okuduğumuz iman hakikatlerinin vicdanımızda ve kalbimizde tam manasıyla ve gözle görülmüş gibi idrak edilmesi maksadıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in miracının gölgesinde ve O’nun sünneti çerçevesinde takip edilen yolda (tarikat) elde edilen bir makamdır. Tamamen kalple sürdürülen bu yolun anahtarları ve vesileleri Allah’ı çokça zikretmek ve kâinata tefekkür nazarıyla bakmaktır.

Velayet, aynı zamanda Kur’an’ın beyan ettiği ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in getirdiği hakikatlere delil teşkil etmektedir. Çünkü velayet yolunda yürüyen bir insan, aklıyla kabul ettiği iman esaslarını aynen görmüş gibi bir kesinlik içinde kalbiyle de tasdik eder. Kur’an’dan secde emrini alan bir Müslüman, velayet sayesinde secdede kendisinin Rabb’ine ne kadar yakın olduğunu hisseder ve secdenin gerçek anlamını öğrenir.

- Onlar kimlerdir?

Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Allah’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, enbiya değiller, şehit de değiller; ama kıyamet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı nebiler ve şehitler kendilerine imrenerek bakacaklardır."

Bunun üzerine oradakiler,

“Bunlar kimlerdir ve ne gibi ameller yapmışlardır, bize bildir de biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim?” dediler.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)

“Bunlar öyle bir topluluktur ki aralarında ne akrabalık, ne ticaret ne de başka bir dünya menfaati olmaksızın birbirlerini sadece Allah için severler. Vallahi yüzlerinde bir nur vardır, kendileri de nurdan minberler üzeredirler. İnsanlar korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” buyurdu ve ardından Yunus Suresi’ndeki 62-63. âyeti okudu. (Hâkim, Müstedrek, IV/170)

Veli insan, velayeti ya lütuf ya da imtihan görür

Bazıları “veli”yi “Kendi uzaklığını aşarak bize şah damarından daha yakın olan Cenab-ı Hakk’ın yakınlığına ulaşmış kişi” olarak tarif eder. Bu manâda veli olabilmenin bazı şartları vardır. Bu şartların başında hiç şüphesiz İslam’ın vazgeçilmez emirlerini yerine getirmek ve yasak olan şeylerden kaçınmak gelir. Bunu “Allah’ın kulları için belirlediği hudutlara saygılı olmak” şeklinde de ifade edebiliriz. Bu hudutlara saygıyı bazıları çile çekerek, bazıları zikir ve ibadette derinleşmekle süslemiş, böylece bedene ait uzaklığı aşarak “Kalp ve ruhun hayat derecesine yükselmişlerdir.” Bu insanlar, kulluk yolunda sürekli farklı şeyler duymuş, farklı şeyler hissetmiş, farklı bir mertebede yaşamış ama bunların hiçbirini bir fevkalâdelik saymamışlardır. Onlar bu farklılıklara Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine birer lütfu ya da imtihanı olabileceği nazarıyla bakmışlardır. Bu örnek insanlar, Allah’a ulaşma ve O’na dost olma gayretlerinde hiçbir beklenti içine girmemiş, ibadetlerindeki derinleşmelerini havada uçmaya, suda yürümeye bina etmemişlerdir.

“Dini yalnız O’na has kılarak Allah’a kulluk et.” (Zümer, 39/2)

emri gereği dini de, diyaneti de halisane yalnız O’na tahsis ederek, ömürlerini Allah’a kullukla geçirmişlerdir.

Bu yol, sadece velilerin değil, Allah’a kul olma şerefini yaşamak arzusundaki herkesin izlemesi gereken bir yoldur. Bize düşen, kulluk adına vazifemizi eksiksiz yapmaktır. Bu esnada Cenab-ı Hak bize ekstradan lütuflarını ihsan ederse, o lütufları hamd ederek karşılar ve şükürle iki büklüm oluruz. Ancak bu tür lütuflar kesinlikle kulluğumuzun hedefleri arasında olmamalıdır. Zira Allah dostu olmanın yegâne yolu bu değildir. Mesela, sahabe-i kiramın hepsi velidir, ama hiçbiri velilerin geçtiği yoldan geçmemiştir.

Sahabenin hepsinin veli olduğu meselesi, İslam âlimleri arasında genel kabule mazhar olmuş ve çokları tarafından dile getirilmiş bir kanaattir. Çünkü sahabe, Nebi sohbetinin bereketine mazhar, her gün oturdukları yerden semavi sofralar ile ödüllendirilip din adına yeni, orijinal mesajlarla karşılaşan, böylece gökler ötesini her gün bir kere daha kendine has rengi ve deseniyle duyan insanlardır. Bu açıdan hiç kimse onların seviyesine ulaşamaz ve kulluk adına mutlak fazilet onlara aittir. Dolayısıyla “Veli” ya da “Evliya” derken derecesine göre akla ilk önce sahabe-i kiram gelmeli, sonra yine derecesine göre tâbiîn ve tebe-i tâbiin gelmelidir.

Allah dostları gaybı bilmezler…

Bazı veliler, kendilerinin veli olduklarını bilmezler. Bediüzzaman, bu durumu

“Evliyâullah Allah’ın bildirdiği şeyleri bilirler. Allah bildirmezse bilmediklerine delil, Ashab-ı Kiram arasındaki kavgalardır.

diyerek açıklıyor. Demek ki bir insan “veli” bile olsa Allah bildirmeyince bilmez. Öyleyse, her devirde fertler içinde çok büyük veliler olabilir. Allah bildirmezse o kişiler veliliklerini bilmezler. Gaybı bilen sadece Allah’tır. Allah dostlarının gayb gibi görünen bazı bilgileri vermeleri, kendilerinden değil tamamen Allah’ın onlara bildirmesiyle olmaktadır. Bu hassas noktayı göz önüne almadan o insanların gaybı bildiklerini zan ve iddia etmek, herhalde en çok Allah dostlarını üzecek bir şirk ifadesidir. Bu durum onlar hakkında Allah’ın ayrı bir lütfu ve ihsanıdır. Bazıları vardır ki konumlarını bildiklerinde onu başkalarına karşı övünme sebebi görebilirler. “Şu rüyayı gördüm, şunu şöyle müşahede ettim” diyerek Allah’ın kendilerine olan özel ikramlarını herkese anlatırlar.

Tasavvuf Hakk’a ulaştırır

İslam tarihi boyunca pek çok maneviyat büyüğü, kendi kulluk tecrübelerini çevrelerinde bulunan insanlarla paylaşmışlardır. Bu, onların yaşadıkları güzellikleri başkalarının da yaşamasını istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu kutlu insanlar tarafından anlatılan tecrübeler zamanla sistemli bir hal almıştır. Tasavvuf ilmi de bu tecrübelerin belli bir sisteme dönüştürülmesi çabalarından ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla tasavvuf, teorik bir ilim değil, yaşanarak öğrenilen bir kulluk tecrübesidir. Bu tecrübeleri başka insanlara duyuran ve öğreten kollara “Tarîkat” denmiştir. Tasavvufun ve tarikatların tek amacı, insanlara Allah’a daha güzel kulluk yapmanın yollarını öğretmektir. Çok istisna olsa da tarihte bu amaçtan uzaklaşan bazı düşüncelerin bulunması tasavvuf ve tarîkatın ehemmiyetini düşürmez.

On dört asırlık İslam tarihi boyunca Allah dostları, herkes tarafından derin bir saygı ve büyük bir sevgiye mazhar olmuşlardır. Gerçek hak dostları bu sevgi ve saygıyı hiçbir zaman istismar etmemişler, çevrelerinde toplanan insanlara hep iyiyi ve doğruyu öğretmişlerdir. Kendilerine gösterilen bu teveccühü hak adına adeta bir kredi gibi kullanarak, insanların nazarlarını Kur’an’a ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e çevirmişlerdir. Onların istekleri dışında mazhar oldukları kerametler ve bazı olağanüstü haller, insanların onlara olan bağlılık ve güvenlerini artırmıştır. Onlardan günümüze intikal eden pek çok hadise ve menkıbe, yaşanmıştır ve gerçektir. Arada bazı efsanevi hikâyelerin bulunması, onlara olan güvenimizi sarsmamalıdır.

İslam’da sınıf ayrılığı yoktur

İslam tarihinin hiçbir döneminde tarikatlar insanları sınıflara ayırmamıştır. Müslümanların vefa ve kadirşinaslık duygularıyla maneviyat büyüklerine saygı göstermelerini başka şekillerde yorumlamak hakkaniyetli bir davranış değildir. Kulluk adına bir kısım eksiklerinin farkında olup onları tedavi etmek isteyen bir Müslüman’a, o yollardan geçmiş bir maneviyat büyüğünün kendi tecrübelerini aktarması, ona nasihatlerde bulunması kadar tabii ve Müslümanca bir davranış olamaz. Bunu bir sınıf farklılığı olarak algılamak bu gayretlere karşı yapılmış bir haksızlıktır.

Allah dostlarını sevmek, bir Müslüman için özgüven kaybına yol açmaz. Aksine, onları gören ve tanıyan insan, kendisinin de onlar gibi olması gerektiği düşüncesiyle kulluk yolunda daha çok gayret eder. Eğer öyle bir özgüven kaybı söz konusu olsaydı, Cenab-ı Hak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ve diğer bütün peygamberlere yüzlerce mucize ihsan etmezdi.

Burada biz Müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli husus, şirke düşme tehlikesidir. Çünkü Allah dostları da bizim gibi fani insanlardır. Onlarda görülen bazı özellikler, yukarıda da ifade edildiği gibi, tamamen Yüce Allah’ın bir ihsanıdır. Kendilerinden değildir. Onlarda olanı kendilerinden bilmek ve Allah’tan isteyeceğimiz şeyleri onlardan istemek ve beklemek bizi farkında olmadan şirke götürebilir. Her şeyde olduğu gibi sevgi ve alakada da dengeli olmak ve o insanlardaki güzelliğin asıl sahibine (celle celâluhu) yönelmek, kulluk anlayışımızın temeli olmalıdır.

Tasavvuf kâmil insanı hedefler

Tasavvuf her zaman bize “insan-ı kâmil” olma yollarını göstermiştir. İnsan-ı kâmil, mükemmel insan demektir. En mükemmel insan da imanı en kâmil olan insandır. Çünkü “İman insanı insan eder.” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in “Sizden biriniz şunları yapmadıkça kâmil imanı elde edemez…” diye başlayan pek çok hadisi vardır. Bu hadislerde O, ümmetine kâmil insan olmanın formüllerini vermiştir. En kâmil insan da insanlığın iftihar tablosu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dir. Bir Müslüman’ın en büyük gayelerinden biri, yaradılış maksadına uygun olarak kâmil imanı elde edip mükemmel bir insan olmaktır.

- Ricalü’l-gayb var mıdır ve ne demektir?

Allah dostlarıyla alakalı olarak tartışılan konulardan biri de Ricalü’l-gayb” (görünmeyen adamlar) meselesidir. Ricalü’l-gayb, hayatını Allah’ın istediği istikamette yaşamış ve en güzel biçimde noktalamış nebi, sıddık, şehit, veli gibi Hak dostlarıdır. Bu yüce ruhlar, vefatlarından sonra da Allah’ın izni ve sevkiyle dünyada ihtiyaç olduğu takdirde bazı vazifeleri yerine getirirler. Şanlı tarihimiz bu tür hadiselerin en büyük şahididir. Bedir Savaşı’ndan en yakın zamanda yaşadığımız Kıbrıs harekatına kadar pek çok hadisede bazı insanların gördüğü atlılar, yeşil sarıklılar, daha önceki savaşlarda şehit olmuş askerler vardır. Bunlar Kur’an’ın beyanıyla öldüklerinin farkında olmayan şehitlerdir. (Bakara, 2/154) Allah ruhlarını kendisi için feda eden bu dostlarını isterse ve hikmeti gerektirirse bazı işlerde kullanabilir. Allah’ın bu tasarrufuna hiçbir şey mani değildir.

Ancak bu gerçekler bizi asıl vazifelerimizden uzaklaştırmamalı ve tembelliğe sevk etmemelidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca sayısız inayet ve lütfa mazhar olmuştur; ama O, bütün işlerinde sonuna kadar sebeplere de riayet etmiştir. Uhud Savaşı’nda kendisinin iki tane zırh giymesi, okçular tepesini kontrol altında tutmak istemesi ya da Hendek Savaşı’nda Medine’nin etrafına hendek kazması bunun en açık örnekleridir.

Kulluk, bir rıza pazarıdır. O pazardan herkes kabiliyetine ve gayretine göre bir şeyler kazanır. Bu pazarın zenginleri Allah dostlarıdır. Ama bütün zenginlikler gibi bunu da veren Allah’tır. Dolayısıyla Allah dostlarının elindeki bütün güzellikler, gayretlerinin ve samimiyetlerinin neticesinde kendilerine yüce Yaratıcı tarafından ihsan edilmiştir. Bu güzellikleri Allah dostlarının kendilerinden bilmek insanı şirke götürür. Müslüman’a düşen, tevhid akidesini sarsmadan Allah dostlarına hak ettikleri saygı ve hürmeti göstermek, onları örnek alıp kulluk tarzını onlara benzetmeye çalışmaktır. Tevhid ve şirk arasındaki bu ince çizgiyi kavrayamayanlar ya şirk kokan yanlışların içine düşer ya da şirke düşmeme adına, pek çok maneviyat büyüğüne saygısızlık edip sayısız feyiz ve bereketten mahrum olurlar.

- Allah dostlarına ilham eder mi?

Allah dostlarının önemli özelliklerinden bir tanesi de maddi manevi berekete mazhar olmalarıdır. Bereket, halk arasında daha çok maddi değerler için kullanılır. Rızkını helal yoldan kazanan, boğazından haram bir lokmanın geçmemesi için azami gayret sarf eden insanların kazançlarına Allah bereket ihsan eder. Bu kazanılan paranın, değerinden çok daha fazla bir fayda temin etmesi demektir. Kulun o samimi gayretine karşılık Allah’ın bolca ikramda bulunmasıdır.

Aynı husus manevi âlemde de geçerlidir. Allah yolunda ilim tahsil eden insanlara gayretlerindeki samimiyetten dolayı Yüce Allah bereketler ihsan eder. O insanın aklını, zihnini ve gönlünü ilme açar. Zorlandığı ya da tıkandığı noktalarda Allah kalbine yeni ilhamlar gönderir.

Bir bal arısına bile nasıl hareket edip balı nasıl üreteceğini ilham eden Allah (Nahl, 16/68-69), insanlığın hayrı ve imanlarının kurtulması için hayatını feda eden âlimlerin kalplerini de elbette ilhamsız bırakmayacaktır.

(Süleyman Sargın)

6 Cesedi bulunamayan ölülerin kabir azabı nasıl olacak? Kabir azabını ruh mu çekiyor?

Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka kabir hayatı geçirecektir. Kabir azabı ve sorgu sual ruha yapılacağı için, kişinin cesedi kabirde olmasa bile kabir azabı ve sorgu suale tabi olacaktır. Zaten cesetler toprağa gömülse bile, belli bir zaman sonra çürüyebilmektedir. Bu açıdan kabir hayatını, sorgu suali, mükafat veya cezayı toprağa konulan cesede bağlamamak gerekir.

 İnsan öldükten sonra, insan ruhu âlem-i berzaha gider. Berzah âleminde kişi sorgu meleklerinin sorularıyla gözünü açar. Yani kabirde sorgu ve suâl insan öldüğü anda başlar. İnsan öldüğünde cesedi her ne kadar kabre defnedilmekte geciktirilmiş olsa da, insan ruhu âlem-i berzaha girmiş olur ve cesediyle ilişkisiz olarak sorguyla muhatap olur.

Nitekim bazı faklılıklar olsa da manâ yönünden aynı olan rivayetlerde mü'minin ruhunun ölüm meleği tarafından alınır alınmaz hemen yanında bekleyen rahmet meleklerine verileceği ve onlar tarafından yükseltileceği; kâfir ve kötü kimselerin ruhlarının ise bekleyen azap meleklerine teslim edileceği ve kendisine gök kapılarının açılmayacağı haber verilmiştir. Bu esnada ruh müdrik olarak bakî kaldığından dünya hayatının sona erdiğini ve bedenden ayrıldığım bilir. (bk.  Gazzâli, Dürretü'l-Fâhire. v. 311 b; Abdullah Sirâcuddin., el-İman bi Avalimi'l-Ahire, s. 47, Halep, 1977)

Ölüm, ruhun bedenden ayrılma olayıdır. Ölen ruh değil, bedendir. İnsan ise asıl olarak ruh demektir. Beden onun hanesi yahut elbisesi hükmündedir. Elbisenin değişmesiyle, yahut parçalanması, yok almasıyla kişinin varlığına bir zarar gelmez. Bu dünya hayatında bize bu bedeni giydiren ve kainatla olan münasebetimizi böylece kuran Rabbimiz, bizi bu alemden göç ettirdiğinde ruhumuzu bu elbiseden ayırmakta, bu binadan çıkarmaktadır.

Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir âlemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir âleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor; fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruha münasip, daha güzel bir elbise giydirerek, kabir âleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, Kıyamet, 26).

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; "Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir: Dinin nedir?" diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve cennet kendilerine gösterilir. Kâfir veya münafık olanlar ise, bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kâfir ve münâfıklar ise kabirde azap göreceklerdir (bk. ez-Zebîdî, Tecrîdi Sarih, terc. Kamil Miras, Ankara 1985, IV/496 vd.).

Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım âyet ve hadisler vardır. Bir ayet-i kerimede;

"Firavun ve adamları sabah-akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun." (Mümin, 40/46)

buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber Efendimiz (asm);

"Allah, iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder." (İbrahim, 14/17)

âyetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır (Buhârî, Tefsîr, sure: 14).

Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadis-i şerif zikredilmektedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir: Hz.

Peygamber (asm) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (asm) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında:

"Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur." (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.

Hz. Peygamber (asm) diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar:

"Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki:

"Şu Muhammed (asm) denilen zat hakkında ne dersin?"  O da şöyle cevap verir. "O, Allah'ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed de O'nun kulu ve elçisidir." Bunun üzerine melekler; "Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik", derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: " Yat ve uyu " derler. O da; "Aileme gidin de durumu haber verin" der. Melekler ona; "Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi, mahşer gününe kadar sen uyumana devam et." derler.

Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: "Şu Muhammed (asm) denilen zat hakkında ne dersin?" Münâfık da şöyle cevap verir: "Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum." Melekler ona; "Böyle diyeceğini zaten biliyorduk" derler. Daha sonra yere "Bu adamı alabildiğine sıkıştır" diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe kadar bu sıkıntı devam eder." (Tirmizi Cenâiz 70).

Kur'an'da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur:

"Allah yolunda öldürülenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilâkis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar." (Âl-i İmrân, 3/169),

"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilâkis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara, 2/154).

Kabir azabının hem rûha, hem de bedene yapılacağı görüşü tercihe şayandır. Ancak bu azabın toprağa konulan bedene değil, bedenden ayırlan ruhun kabir âlemine uygun olarak yeni giydiği latif bedenine azap edilmektedir. Ehl-i sünnete mensup bir topluluk, gül suyunun güle sirâyet ettiği gibi, rûhun da bedene sirâyet eden bir cevher olduğunu söylemişlerdir (Aliyyu'l-Kâri, Fıkh-ı Ekber Şerhi, terc. Y. Vehbi Yavuz, İstanbul 1979, s. 259).

 

Âyette şöyle buyurulur:

"De ki ruh, Rabbimin bildiği bir iştir. Size bu konuda pek az bilgi verilmiştir." (İsrâ, 17/85).

İlave bilgi için tıklayınız:

Kabir hayatı ayetler, hadisler ve icma ile haktır | Sorularla İslamiyet

7 "Onun Kürsisi, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır." ayetinde geçen Kürsi ne demektir?

Kürsî, sözlükte bir kişinin oturduğu yüksek sandalye, taht mânâsına geliyor. Kavram olarak, gökleri ve yeri kaplayan büyük bir cisim anlamına gelirken, mecaz olarak, ilim, hâkimiyet, kudret, saltanat, azamet mânâlarını ifade ediyor.

Bir hadis-i şerifte,

“Yedi gök, kürsî içinde bir kalkanın içine atılmış yedi para gibidir.”

buyrulur. Bir başka hadiste de kürsînin arş içindeki küçüklüğü şöyle tasvir edilir:

“Arş içinde kürsî, bir çöle atılmış demir bir halka kadardır.”(bk. İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azım, I/309)

Kürsî için, “arşın altında, yedi kat semanın üstünde” şeklinde bir tarif getiriliyor. Sayıları az da olsa bazı âlimlerimiz arş ile kürsîyi aynı kabul ediyorlar.

Kürsî, mekân ve madde âleminin sonu olan bir cisim. Bütün semaları ve arzı kuşatan, bütün cismanî âlemleri içine alan bir cisim. Buna göre, arşın kürsîyi içine alması bir maddenin bir başka maddeyi içine alması gibi düşünülemez. Arş madde ötesi ve mahiyeti meçhul olan bir makam... Onun kürsîyi nasıl içine aldığını kavramak, insan aklını çok aşan bir hâdise.

İnsan henüz kendi öz ruhunun, yine kendi öz bedenini nasıl kapladığını, idare ettiğini, çekip çevirdiğini, kolu nasıl tutup kaldırdığını, ayakları nasıl yürüttüğünü idrak ve ifadeden âciz... O hâlde böyle büyük bir yükün altına nasıl girebilir?..

“Onun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara, 2/255)

Bu âyette geçen “kürsi” kelimesi ise, Cenâb-ı Hak hakkında maddî bir kürsi ve taht düşünülemeyeceği için “Allah’ın saltanat ve kudreti”, “ilâhî azamet ve kibriyanın bir tasviri” olarak kabul edilmiştir.

8 Kur'an-ı Kerim'de "...Rahimlerde olanı (ancak Allah) bilir..." buyrulmaktadır. Halbuki bugün çocuğun cinsiyeti tespit edilebiliyor. O halde bu ayeti nasıl anlayacağız?

Anne karnındaki bebek, "amniyon sıvısı" denen bir su içinde bulunmakta, göbeğinden beslenerek büyümektedir. Bu safhada, ilmi bazı usullerle çocuğun cinsiyetini öğrenmek mümkündür.

Bu metotlardan en çok kullanılanları, ultrasonografi ve bebeğin içinde bulunduğu sudan 20 cm3 alınarak hücrelerin incelenmesi metotlarıdır.

Ultrasonografi, bizim işittiğimizden daha yüksek ses dalgalarıyla çalışır. Bu ses dalgaları, bir maddeden geçirilerek bebeğin görüntüsü elde edilir. Ekrandaki uzuvların incelenmesiyle de, bebeğin cinsiyeti tayin edilir.

İkinci metotta, bebeğin vücudundan, bulunduğu amniyon sıvısı içine hücreler dökülür. Bu sıvıdan 20 santimetre küp alınır. Boyanarak, mikroskop altında incelenir. Ceninin cinsiyeti, bu suretle öğrenilir. Bu muamele, çocuğun cinsiyetini % 80-90 ihtimalle doğru olarak tespit eder.

Söz konusu ayette ise "rahimlerde olan"dan bahsedilmekte, sadece erkeklik-dişilik diye bir had konulmamaktadır.

Bu ifadeyle; anne karnındaki bebeğin özel kabiliyetleri, gelecekte alacağı şekil, siması, duyguları gibi bütün hususlar kastedilmektedir. Doğacak bebek, acaba çok kabiliyetli birisi mi olacak? Akıl, hafıza gibi uzuvlar yönünden durumu ne olacak? Yine, bütün diğer insanlardan farklı olacağını bildiğimiz yüzü nasıl olacak?..

Bu ve bunlara benzer birçok şeyi, biz bilemiyoruz. Ama, Allah (c.c.) bunların hepsini biliyor. Hem de daha bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz pek çok şeyle beraber... Ayette, bu ve bunlar gibi birçok keyfiyet kastedilmektedir.

Böyle olunca, doğacak çocuğun belli bir safhada cinsiyetini bilsek bile, yine de onun hakkında bilmediğimiz o kadar çok şey olacak ki... Hatta bunların büyük bir kısmını, bebek dünyaya geldikten sonra da bilememeye devam edeceğiz.

Kaldı ki cinsiyet tespit işlemi de en erken cenin dört aylıkken mümkün olabilmektedir...

Bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında, okyanustan ancak bir damla desek yeridir...

(Doç. Dr. Mehmet GÜNDÜZ)

9 Cinler gaybı bilip, kayıp eşyaları da bulabilirler mi?

Gerek ömürlerinin uzunluğu, gerekse seri hareket etmeleri, cinleri insanlardan farklı kılmaktadır. Bu yüzden insanların görüp bilemediği pek çok şeyi onların görüp bildikleri anlaşılmaktadır. Bu sebeple kayıp eşyaları bilmeleri ve bulmaları mümkündür. Ancak onlar, var olan ve bizim göremediğimiz, yerini unuttuğumuz veya bilmediğimiz şeylerdir. Zatında Allah’tan başka kimsenin hakkında bilgi sahibi olmadığı “gayb” konusu ile ilgili değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de, gayba ait bazı konuların özellikle Allah’tan başkası tarafından bilinemeyeceği belirtilmektedir: Mesela:

“Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.”(En'am, 6/59)

ayetinde belirtilen insanların ve kâinatın geleceği ile alakalı hususlarla, kıyamet, ölüm, kader, ecel, rızık ve doğacak çocuğun iyi mi, kötü mü olacağını, karakterini, cennetlik mi, cehennemlik mi olduğu konularını da kimsenin bilemeyeceği belirtilmektedir:

“Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” (Lokman, 31/34)

Yine Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın görünmeyen ve bilinmeyenleri bildiği ifade edilirken, Allah (c.c) peygamberlerden dilediği kimselere de gaybı bildireceğini de haber vermektedir:

“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar...”(1)

Bu konu Cin suresinde geçmesine rağmen, cinlerin de gaybı bilebilecekleri veya onlara da bildirileceği ifade edilmemektedir. Ayrıca, açıkça cinlerin gaybı bilemeyeceğini bildiren ayetler de vardır:

“Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.”(Sebe, 34/14)

Bu sebeple kısaca diyebiliriz ki, cinler gaybı bilmez. Ancak gayb hükmünde olmayan, bizim kaybettiğimiz veya var olduğu hâlde bilmediğimiz şahadet alemine, yani şu bizim yaşadığımız görünen aleme ait şeyleri bilebilirler ve yitik eşyaları bulabilirler. Bunda hızlarının, boyutlarının ve ömürlerinin uzun olmasının etkisi büyüktür...

Dipnotlar:

(1) Cin, 72/26-28; Âl-i İmran, 3/44, 179; A’raf, 7/62; Hûd, 11/29; Yûsuf, 12/15, 37, 86, 96, 101; Kasas, 28/86.

10 Misak, yani kâlû belâdaki "anlaşma" ne demektir? Ruhlar âlemindeyken Allah'a verdiğimiz sözü, niçin hatırlamıyoruz? Bu sözü hatırlamayışımız, bizi sorumluluktan kurtarır mı?

Tefsir alimlerinin büyük çoğunluğu, A'raf Sûresi, 172. Ayeti esas alarak, "misakın ana rahminde başladığını, bu soru ve cevabın bedene ruh ilka edilme safhasında gerçekleştiğini" ifade ederler.

Allah'ın zamandan münezzeh olduğu dikkate alındığında, bu mânâyı kavramak kolay olur. Değişik zamanlarda yaratılan insanlar, birbirlerine göre önce ve sonra gelmiş olsalar bile, Allah'ın ezelî ilminde hepsi hazırdırlar ve bu soruya birlikte muhatap olmuşlardır.

Misakta "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuyla, insanların dikkatleri kendilerinde icra edilen İlâhî terbiyeye çekilmiş ve insan olarak terbiye gören bu bahtiyar kulların, Allah'ın bu ihsanına karşı Ona iman ve ibadet etmeleri gerektiği ders verilmiştir. Misak üzerinde tartışmalara girerek bu temel mesajı unutmak doğru olmaz.

Misak; "güçlendirme, anlaşma, sözleşme," gibi mânâlara geliyor. Ve "misak-i ezelî," Cenâbı Hakk'ın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna, ruhların "Evet, sen bizim Rabbimizsin." diye cevap vermeleriyle tahakkuk etmiş oluyor.

Tefsir âlimlerimiz ruhlara yapılan bu hitabın "kelamî" olmadığında, yani Kur'an ve diğer semavî kitaplarda olduğu gibi bir hitap özelliği taşımadığında ittifak etmişlerdir. Elmalılı Hamdi Efendi, bunun, meleklere verilen emirler gibi olduğunu ve "kelam-ı lâfzi" ile olmadığını vurgular ve şöyle buyurur:

"Bunda da bizim anladığımız mânâda bir şahit tutmak ile soru ve cevap vermek, hakiki mânâsıyla bir mukavele düşünmek lazım değildir."

Buna göre, ruhlara sorulan bu soru, harfsiz ve kelimesiz bir hitaptır; ilham şeklindedir.

Cenâbı Hak, Şems suresinde, güneşten başlayarak birtakım mahlûklarına kasem eder. Bunlardan birisi de "nefistir." Ve âyette, mealen, şöyle buyurulur:

"Nefse (kişiye) ve onu şekillendirene, sonra da ona kötülüğü ve takvayı ilham edene (ant olsun ki...)"

Bu âyette, insan vicdanına, iyi ile kötüyü birbirinden ayırma kabiliyetinin konulduğu beyan buyurulmuş, ona bu kabiliyetin verilmesi ise "ilham" olarak ifade edilmiştir. İşte "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusu da böyle bir ilham olarak gerçekleşmiştir.

Bu konuşma, bizim anladığımız mânâda, sesli, harfli, heceli bir konuşma değildir. Zaten o anda, beden teşekkül etmiş olmadığından, bu konuşmayı ruhun kelamı olarak anlamamız gerekir.

Biz bu hitabın ve cevabın mahiyetini bilmekten aciziz ve bundan sorumlu da değiliz. Ancak şu kadarını söylemek isteriz: Sadık rüyada, bir müminin kalbine ulvî bir mânâ akıtılır. Ve rüyasında o mânâ istikametinde hareket etmeye karar verir. Sabahleyin uyandığında, Rabbinin onunla ilham yoluyla konuştuğunu anlar ve kalbine ilham edilen mânânın gereğini yerine getirmeye başlar. Rüyada Rabbinin onunla konuşması ve kendisinin de o ilhama göre hareket etmeye karar vermesi, uyanık âlemdeki konuşmalara ve kararlara hiç mi hiç benzemez.

Misak konusunda iki ayrı soruya muhatap oluyoruz. Birincisi "Misakı niçin hatırlamıyoruz?" diğeri ise "Bu hatırlamayış bizi sorumluluktan kurtarır mı?"

Önce, birinci soru üzerinde duralım: İnsanoğlu ana rahmindeyken, bedenine ruh ilka ediliyor. O ruh, misafir kalacağı bu beden hakkında hiçbir bilgiye sahip değil. Ondan öte, kendisinin ruh olduğundan, görme, işitme gibi nice hislerle, akıl, hafıza, hayal gibi manevî sermayelerle donatıldığından da habersiz. Dünyaya geldiğinde de dünyayı tanımıyor. Çocukluk devrini geçiyor, büyüyor, genç oluyor. Aklını çalıştıran, kendini ve içinde yaşadığı âlemi değerlendiren, iç âleminde birtakım sorular üreten ve bunlara cevap arayan müstesna bir varlık hâline geliyor. Bu haliyle bile, bebekliğini ve hele ana rahimde geçirdiği safhaları hatırlayamıyor. Sonra kalkıyor, "Ben misak-ı ezelîyi niçin hatırlamıyorum?" diye soruyor.

Soruya iki yönden yaklaşmak gerekir. Birincisi: Rabbimiz, bu dünyada, bizi çok şeylerle sınırlamış ve bunların tamamından fayda görüyoruz. Meselâ, görmemizi sınırlamış, bu yüzden her şeyi göremiyoruz. Eşyaya baktığımızda atomların o baş döndüren hareketlerini görebilseydik dengemizi kaybederdik, belki de dünyada yaşamamız mümkün olmazdı. Bastığımız topraktaki bütün bakterileri görebilseydik rahatça yürüyemezdik.

Bu sınırlamaları yapan Rabbimiz, hafızamıza da sınırlar koymuş. Bebekliğimizi, o safhada başımıza gelenleri ve daha öncesini, yani rahimde geçen devreleri hiç hatırlamıyoruz. İşte, rahim safhasında muhatap olduğumuz, ama sonradan hatırlayamadığımız hâdiselerden biri de misak meselesi. Misakı hatırlayabilseydik, bu dünyada herkes Allah'a iman ederdi ve imtihan olmamızın da bir mânâsı kalmazdı.

Diğer yönü ise şöyle: Peygamber mucizelerinde çokça okuruz: Bir ağaç, mucize olarak konuşur ve Allah Resûlünün (asm.) peygamberliğini tasdik eder. Daha sona yine eski hâline döner, hiçbir şeyden habersiz, sürdürür hayatını.

Cenâbı Hak, elma ağacına bir an için şuur verse ve ona "Seni elma verecek şekilde terbiye eden ben değil miyim?" deseydi, yahut bal arısına, "Seni bal verecek şekilde terbiye eden ben değil miyim?" diye sorsaydı, bütün bu ve benzeri soruların cevabı, "Evet, bizi terbiye eden sensin." şeklinde olacaktı.

Aynı soru insan ruhuna da sorulabilir: "Seni, insan ruhu olarak terbiye eden, maddî ve manevî sermayelerle donatarak nice ilimlere ve marifetlere kabiliyetli kılan ben değil miyim?"

İnsan ruhu da bu sorunun cevabını, "Evet, beni böylece terbiye eden sensin." diye verecektir.

Nitekim, ruhlara bu soru sorulmuş, onlar da bu ilâhî hitaba, "Evet, sen bizim Rabbimizsin." diye cevap vermişlerdir.

"Misakı hatırlamayışımız bizi sorumluluktan kurtarır mı?" sorusuna gelince, bu soruya İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri şöyle cevap veriyor:

"Allah, peygamberleri gönderdiğinde onlara bu ahdi haber verdi. İnsanlar hatırlamasalar bile peygamberlerin sözü, onların aleyhinde delil olmuştur. Çünkü, bilirsin ki, bir insan namazından bir rekât terk etse ve bunu unutsa, ardından güvenilir kimseler bunu kendisine hatırlatsalar, onların sözü aleyhinde delil olur."

Bir mümin, namazın her rekatında, "âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd" etmekle bir bakıma, misakını yeniler. Çevresini kuşatan ve onun yardımına koşan bütün varlıkların, İlâhî bir terbiyeden geçtiklerini düşünerek Rabbine şükreder. Sonra bu kâinatın bir küçük misâli olan kendi varlığına nazar eder. Ondaki bütün terbiye fiillerinin de yine onun menfaatine en uygun şekilde icra edildiğini görür.

İşte insanın, kendisini içten ve dıştan kuşatan bu terbiye fiillerini düşünmesi, onu ibadete sevk eder. Surenin devamında, "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz." diyerek misakını yenilemiş olur. "Rabbimiz sensin, ibadetimiz de ancak sanadır ve senden başkasından da yardım dilemeyiz." der.

11 Kıyamet neden gizli tutulmuştur?

Semavi dinlerin mühim bir esası olan kıyamet hakkında Kur'an-ı Kerimde ve hadis-i şeriflerde geniş izahlar vardır. Bu izahlarda kıyametin çok yakın olduğu ve o günün dehşeti ifade edilerek insanların hazırlıklı olması teşvik edilmektedir.

Enes bin Malik'in rivayet ettiği bir hadiste Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir gün,

“Ben ve kıyamet günü şu iki parmak gibi yaratıldık.”(1)

 buyurmuş ve işaret parmağı ile orta parmağını birbirine bitiştirmiştir.

Peygamberimiz bu sözleriyle kıyametin çok yakın bir zamanda meydana gelebileceğine işaret ediyordu. Kur'an-ı Kerim'de “Kıyamet yakındır.” buyurulması ve Peygamber Efendimizin kıyametin çok yakın zamanda kopacağını bahsetmesi 1.400 sene geçtiği hâlde vuku bulmamış olması akla bir şüphe getirmemelidir. Çünkü kıyamet dünyanın eceli ile ilgili bir meseledir.

“Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i Kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baid (akıldan uzak) görülsün.”(2)

Ayet ve hadislerde Kıyametin tam zamanı bildirilmemekle beraber Peygamberimiz (a.s.m.) onun vaktine yakın zamanda meydana gelecek bazı hadiselerden ve alametlerden bahsederek, mü'minleri devamlı uyanık tutmaya ve hazırlıklı bulunmaya teşvik etmiştir.

Kıyametin kopmasının gizli tutulmasının sebep ve hikmetlerine gelince;

Bunun pek çok hikmetleri vardır. Nasıl ki, insana öleceği zaman bildirilmiş olsaydı, hayatının yarısını iman ve İslam şuurundan mahrum olarak tam bir gafletle yaşayacak, yarıdan sonra ise adım adım darağacına giden bir idam mahkumu gibi ölümünü bekleyerek müthiş bir ıztırap duyacak ve azap çekecekti.

Musibet ve felaketlerin insanoğlu için gizli kalmasında da aynı hikmet vardır. Çünkü vakti belli olan bir felaketi beklemek, o musibeti yaşamaktan daha fazla ıztırap ve işkence verecektir.

İşte bunun gibi pek çok hikmetler için kıyametin vakti insanlar için gizli kılınmıştır.

Her insan için ecel ne ise, bütün bir insanlık için de kıyamet odur. Şualar'da Bediüzzaman bu mevzu ile ilgili olarak şu mealde izahlara yer verir:

Dünyanın eceli ve ölümü olan kıyametin vakti belli olmuş olsaydı, İlk ve Orta Çağda yaşayan insanlar ahiret düşüncesinden habersiz bir şekilde gaflet içinde yaşamış olacaklardı. Ve son çağın insanları da kıyamet vaktini beklemenin dehşeti içinde, dünya hayatının huzurunu ve lezzetini alamayacaklardı.

Şayet kıyamet vakti belli olmuş olsaydı, bir kısım iman hakikatleri apaçık bir şekilde ortaya çıkacak, herkes ister istemez tasdik edecek; netice olarak da teklif, imtihan ve iman sırrı kaybolacaktı. İşte bunun gibi pek çok maslahatlar için, kıyametin vakti gizli kalmış ve herkes, her dakikada hem ecelini, hem de hayatının devamını düşünebilmiştir. Böylece ne dünya hayatı ne de ahiret ihmal edilmemiştir.(3)

Kıyamet gününün gizli kalışı, kıyametin kopuşuna kadar devam edecektir. Ne zaman ki, güneş doğu yerine batıdan doğacak, artık insanlar için imtihan meydanı ve tövbe kapısı kapanacak, herkes kıyametin kopacağına yakinen inanacaktır. Ancak o vakitten sonra yapılacak pişmanlık ve edilen iman da fayda vermeyecektir.

Kaynaklar:

1. Müslim, Fiten:135.
2. Sözler, s. 318
3. Şualar, s. 488.

12 Bazı insanların gelecekle ilgili haber vermelerini nasıl değerlendirmek gerekir?

Gelecekte olacak hadiseler, öteden beri insanların zihinlerini hep meşgul etmiştir. Sosyal çalkantıların yoğun olduğu buhranlı zamanlarda, insanlar gelecekte neler olacağını kestirebilmek maksadıyla çeşitli yollara başvururlar. Burçlara göre talih tayini, kâhinlik, çeşitli fal oyunları gibi hurafeler bunlardan sadece bazılarıdır.

İslâm'dan önce Araplar arasında birçok hurafelerle birlikte kehanet de fazla revaç bulmuştu. Kâhinler arasında cinlerle irtibat halinde bulunanlar, kendilerine cinler tarafından haberler geldiğini iddia edenler olduğu gibi, bazı işaretlerden ileride meydana gelecek hadiseleri çıkardığını ileri sürenler de vardı. Ayrıca çalınan malın veya yitik bir eşyanın kim tarafından alındığını ve hâlen nerede olduğunu bildiğini söyleyenlerle birlikte; gelecekte kimin ne yapacağını, dünyada ne gibi hadiselerin meydana geleceğini bildiklerini zanneden kâhinler de mevcuttu.

Bunların içinde cinlerin getirdiği haberlere dayanarak ahkâm kesen kâhinler, bazı hususlarda bir nebze doğru olsalar da genelde gerçekten çok uzak bulunmaktadırlar.

Kur’ân-ı Kerim istikbalde olacakları hiçbir kimsenin bilemeyeceğini şu âyetlerle haber vererek kehâneti reddeder:

“Gaybın anahtarı Allah’ın yanındadır. Onları ancak O bilir.”1

“Hiçbir kimse yarın ne yapacağını bilemez.”2

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilemez.”3

Bütün hurafelerle birlikte her türlü kehaneti yasaklayan Resul-i Ekrem Efendimiz (asm), kâhinleri dinleyip tasdik etmeyi de yasaklamıştır. 

Hz. Âişe (ra)’nin rivayetine göre, bazı sahabîler Peygamberimize (asm) gelerek kâhinler hakkında fikrini sorarlar. Peygamber Efendimiz (asm) de,

“Kâhinler bir şey değildir.” buyururlar. İçlerinden bir kısmının tekrar,

“Yâ Resulallah, onlar bazen bir şey söylüyorlar da doğru çıkıyor.” demeleri üzerine Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurur:

“Bu söz cinlerindir. Cin bilgiyi kapar da dostunun kulağına tavuğun gıdaklaması gibi gıdaklar. Bu şekilde ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırır.”4

Aynı zamanda şeytanlardan da sayılan sefih cinlerin, çaldıkları haberleri dostu olan insanın gelip kulağına fısıldaması, hadis-i şerifte tavuğun gıdaklaması gibi herkesin anlayabileceği bir benzetme ile ifade edilmiştir. Cinler, kâhinlerin kulağına haber iletirken orada hazır bulunan diğer şeytanlar da işitmektedirler. Bir tane bulan tavuğun gıdaklayarak diğer arkadaşlarına haber vermesi gibi...

Kâhinlere gitmeyi, onlardan istikbal hakkında bilgi sormayı da hoş görmeyen Peygamber Efendimiz (asm), onlara müracaat etmeyi Hz. Muâviye’nin şöyle bir suali üzerine yasaklar. Bir gün Hazret-i Muâviye (r.a.),

“Yâ Resulallah, birtakım şeyleri biz Cahiliye devrinde yapıyorduk. Kâhinlere gidiyorduk.” dediğinde, Resul-i Ekrem Efendimiz (asm),

“Artık kâhinlere gitmeyin.” buyururlar.5

Kâhinin söylediklerini doğrulayan kimsenin küfre gitmek gibi ağır dinî bir mes’uliyet altına gireceğini bildiren hadisten6 hareket eden âlimler, kâhinlere gitmenin ve onlara inanmanın, kişinin îmanına zarar vereceğini söylemektedirler. Çünkü kâhinin söylediğinin çoğu uydurma ve yalan olduğundan, ona inanıp kanan kimse hareket ve geleceğini duyduklarına göre düzenlerse, ya boş ümitlere kapılıp hayal ve düşüncelerini lüzumsuz şeylerle dolduracaktır veya verilen kötü haberler üzerine ümitsizliğe ve karamsarlığa düşecektir. Bu da kişinin mânevî hayatına, hatta aile hayatına zarar verecektir.

İlmin ve teknolojinin zirveye vardığı günümüzde, bu çeşit Câhiliye âdetleri değişik usûl ve şekillerde uygulanmakta, insanın merakları istismar edilmektedir. Günlük gazetelerde çıkan yıldız falı, bu mevzuda yayınlanan dergi ve kitaplar birer misal olarak gözümüzün önündedir. Ne yazık ki, pek çok insan bunlara ehemmiyet vererek, ümit ve geleceklerini, uydurulan kehanetlere bağlamaktadır.

Ayrıca, toplumda yaygın olarak bulunan el ayasına, oyun kâğıdına, kahve fincanına ve su dolu tasa bakarak, sözde bilinmezden ve gelecekten haber vermek de kehanetin bir diğer çeşididir. Bu işi kendisine meslek edinen kişilerin çoğu, toplumumuzda saf ve temiz Müslümanları yanıltan zavallılardır. Görünüşteki itibarlarına rağmen, bayağı insanlar ve toplumun itibarsız kimseleridir. Kendi soğuk hallerini ve yaşayışlarını düzeltemeyen ve gayrimeşru hayattan kurtulamayan kimselerin sözlerine ve verdikleri haberlere ne derece itimad edilir?

Meâlini verdiğimiz âyet ve hadisler bu nevi fallar için de geçerlidir. Fala bakmak, baktırmak, çıkarılan kehanetlere inanmak mü’minlere yakışmayan bir davranıştır. İtibar edilmemesi gerekir.

Dipnotlar:

1. En’âm Sûresi, 59.
2. Lokman Sûresi, 34.
3. Neml Sûresi, 65.
4. Müslim, Selâm: 123.
5. a.g.e., Selâm: 121.
6. İbni Mâce, Taharet: 122.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Meleklerin konuşmalarını cinlerin duyup kahinlere haber verdiklerine dair ayet ve hadis var mıdır? Yıldızların buna engel oldukları doğru mudur?

13 Sonsuzluk anlaşılabilir mi?

Bir bardağa denizin yerleşmesi mümkün olmadığı gibi, sınırlı olan insan aklının da sonsuzu kavraması mümkün değildir. Şu var ki, insan sonsuzu anlamasa bile onun varlığını bilebilir. Bilmek, inanmak başka, anlamak daha başkadır.

İnsanoğlu her şeyiyle sınırlı. Hayatının bir başlangıcı var. Her başlangıç bir sondan haber verdiği için, bu hayatın da bir sonu olacaktır. İşte, başı ve sonu olan bu kısa hayat içerisinde, insan her yönüyle sınırlı işler görebiliyor. Gözü, mevcut ışınların ancak yüzde iki buçuk kadarını görebiliyor. Kulağı sadece belli bir frekanstaki sesleri işitebiliyor.

Madde aleminde açıkça görünen bu hakikat, ruh aleminde de geçerli. İnsan aklı her şeyi anlayamıyor. Zira, öğrenmeye başlamasının bir başlangıcı var. Başlangıcı olan ilim sonsuz da olamıyor; tıpkı hayat gibi...

İnsan aklının aczinin başlangıç noktası, kendini anlayamamasıdır. Şu sınırlı akıl, henüz kendini anlamış değilken nasıl oluyor da sonsuzu anlamaya kalkışabiliyor?.. Üçün dörtten küçük olduğunu bilen insanoğlu, yine kesinlikle bilir ki, ben üçten dördü çıkarmaya kalkışırsam menfi bir netice ile karşılaşırım. Bunu bildiği hâlde, sınırlı olan aklına sonsuzluğu sıkıştırmaya çabalıyorsa, sonucun eksi sonsuz, yani sonsuz bir menfi olacağını da baştan kabul etmiş demektir.

İnsan sonsuzu anlayamaz, ama sonsuza inanabilir... Bu da insanoğluna büyük bir ilahî lütuftur. Yoksa, bütün sıfatları sonsuz olan Rabbine nasıl iman edecekti?..

Bu vadide insanoğluna bir mukayese imkanı, bir fikir yürütme, istidlalde bulunma gücü verilmiş. O, bu güç sayesinde çok iyi bilir ki, bu alemde benim bir başlangıcım ve sonum olduğu gibi, her şeyin de yine bir ilk ve son noktası var.

Başlangıcı olan her şey, bize şu iki hakikati birden ders verir: 

Beni yoktan yaratan bir zat var ve onun varlığı ezelidir. Aynı şekilde her son da bize ebedi bir zattan haber verir. Kendimize şu soruyu soralım: Senin anlayamadığın sadece sonsuzluk mu? Yer çekimini anlayabiliyor musun? Güneşin, gezegenlerini nasıl çekip çevirdiğini kavrayabiliyor musun? Ruhun, aklın, hayalin, hafızanın mahiyetlerini bilebiliyor musun? Elma ağacının içindeki o manevi fabrikayı izah edebilmiş misin? Yumurta nasıl oluyor da, uçan bir kuş oluyor? Nutfe dokuz ay sonra nasıl ağlıyor, görüyor, işitiyor? Bu alemde insanın göremedikleri gördüklerinden, anlayamadıkları anladıklarından, bilmedikleri bildiklerinden çok fazladır.

İnsanın, bu fani eşyayı anlamış gibi, bekayı anlamaya kalkışması onu en azından yorar. En azından diyorum, çünkü bu gibi yersiz arayışların insanı sersem etme ve yoldan çıkarma ihtimali de vardır...

İnsanın sonsuzu anlama gayreti iki ayrı sahada cereyan ediyor. Birisi, ilahi sıfatların sonsuzluğu, diğeri de ahiret hayatının sonsuzluğu... Bu ikisi arasında, gözden kaçmaması gereken önemli bir farklılık var. Ahiretteki sonsuzluktan söz edildiğinde, zihinlerde hemen zaman ve müddet kavramları canlanır. Sonu gelmeyen, tükenmeyen, fani olmayan, arızalanmayan bir hayat... Burada verilen hayatın geri alınmaması, baki kılınması söz konusudur. Bunu aklın almaması için bir sebep olmasa gerek...

Allah ın sıfatlarının sonsuzluğuna gelince: Onun kudreti sonsuzdur, demek, “ne kadar alem yaratırsa yaratsın kudretinde bir noksanlık olmaz” demektir. İlminin sonsuzluğu, onun cehilden münezzeh olduğu manasınadır. Diğer sıfatlar da aynı şekilde, aynı mantık içerisinde değerlendirilmelidir. “Ezeli olan elbette ebedidir.” hakikati, Cenab-ı Hakk'ın zatı için de geçerlidir, sıfatları için de... Yani, onun bütün sıfatları sonsuzdur, ebedidir. Zira, hiçbiri sonradan var olmuş değildir; hepsi ezelidir.

14 Hava tahmin raporu düzenlemek gaybı bilmek midir?

Lokman suresinin 34. Ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır:

“Kıyametin ne zaman kopacağını, yağmurun ne zaman yağacağını, ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin istidadının ve manevi simasının ne olduğunu, insanın hayır ve şer olarak yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini ancak Allah bilir ve haberdardır.”

- Bu ayet mealinden de anlaşılacağı gibi, mugayyebat-ı hamseden (bilinemeyen beş şey) olan hava tahminlerinin hükmü nedir? Acaba hava tahmin uzmanları bilinmeyeni mi biliyorlar?

Cenab-ı Hak yağmurun yağma zamanını, sebeplere ve alışılmış kanunlara bırakmayıp, doğrudan doğruya kendi ilahi kudretine ve iradesine bağlamıştır. Hâlbuki, genel olarak diğer fiillerinde sebepleri ve kanunları, kudretine perde yapmıştır.

Yağmur, hayata kaynak ve rahmete vesiledir. Diğer nimetler gibi bizlere ulaşmasında araya kesin kanunlar konmamıştır. Yani insanlara dua kapısı kapanmaması için, ilahî hikmet böyle perdeleri araya koymamıştır. Eşref-i mahlukat ve hâlife-i zemin olan insanın hayatını devam ettirebilmesi için gerekli olan su; hidrolojik devr-i daim diye tarif ettiğimiz, yer ile atmosfer arasındaki gel git hareketi ile insanlara ulaşmaktadır. Bir bölgeden atmosfere yükselen su buharı, yine aynı yere yağış olarak düşmemektedir. Başka bölgelere de ne zaman yağış olarak düşeceği bilinmemektedir.

- Bu durumda meteoroloji ilminin hakikati nedir? Hava tahmin raporlarının hazırlanması için yapılan bunca masraf beyhude midir? Yoksa bu raporlar hazırlanmamalı mıdır?

Şu bir gerçektir ki; meteoroloji ilminin bildiği gayba ait şeyler değildir. Bu ilim Allah'ın insanlara lütfettiği akıl ve ilim nimetlerini birleştirerek, çok yaklaşmış olan yağmur olayını bir müddet önceden tahmin etmektedir. Bu tahmin işi de semaya bakılarak değil, meteorolojik haritalara bakılarak yapılmaktadır. Bu konuyu biraz daha açarsak mesele anlaşılacaktır:

Halihazırda bütün ülke meteorolojileri bir aile gibidir. Meteoroloji saati, uluslararası rasat kodları, meteorolojik hadiselerin sembolleri... Hepsi bütün ülkelerde aynıdır. Âdeta meteoroloji tek dil, tek ülke gibidir. Ana sinoptik rasat saati diye ifade ettiğimiz 00, 06, 12, 18 gmt (greenwich mean time) saatlerinde bütün dünya meteoroloji istasyonlarındaki vazifeli rasatçılar, istasyonlarının o anki hava durumunu, uluslararası rasat kodlarına uygun olarak şifreleyip kendi ülkelerindeki merkezlere, ülkeler de bu rasatları kontrol edip dünyanın belli noktalarındaki ana toplama merkezlerine gönderirler. Bu toplama merkezleri, rasat bilgilerini belli saatlerde bütün dünyaya radyofax ve bilgisayar aracılığı ile ulaştırır. Bu bilgiler, ülkelerin ve istasyonların sadece kod numaraları ile temsil edildiği meteorolojik haritalara bilgisayar tarafından işlenir ve eş basınç eğrileri çizilerek farklı hava kütlelerini temsil eden cephe sistemlerinin yönü ve hızı belirlenir.

Bu noktadan sonra sıra tahmin yapmaya gelmiştir artık. Görüldüğü gibi gaybi olan hiçbir şey yoktur. Meteorolojik haritalardan okunan ve yorumlanan bilgiler, her istasyon için aynı saatte ölçülmüş ve kaydedilmiş bilgilerdir. Yani, gaybdan çıkmış, herhangi bir noktaya göre daha batı boylam derecelerinde emareleri görülmüş bir yağışlı hava kütlesini taşıyan hava akımlarının hızı ölçülerek, hava tahmini yapılacak olan noktaya ne zaman ulaşacağının tespit edilmesinden ibarettir. Şu anda gelişmiş ülkelerde radar teknolojisi ile cephe sistemleri ve buna bağlı hava hareketleri, anında radar ve bilgisayar ekranından izlenebilmektedir.

Meteoroloji ilmindeki bu gelişmelere rağmen yüzde yüz doğru tahmin çok zordur. Özellikle tahmin süresi uzadıkça tutarlılık yüzdesi düşmektedir. Meteorolojistleri en çok yanıltan hava olaylarından birisi de hâlk arasında kırk ikindi yağmurları olarak bilinen, bahar aylarının kararsız yağışlarıdır. Bu dönemlerde hava tahminlerinin tutarlılık yüzdesi, yüzde altmışlara kadar düşmektedir.

Sadece meteoroloji ilminin penceresinden bakıldığında dahi, ilim ve teknolojideki baş döndürücü gelişmeler, insanın ancak aczini anlamasına vesile olmaktadır. Netice olarak ilim, mugayyebat-ı hamse denilen, yalnız Allah'ın bildiği gayba ait şeyleri değil, emareleri görünmüş, maddi âlemde belirmiş olanları tespit edebilir.

15 Şehitlerin cesedi çürür mü; biz görebilir miyiz?

"Şehitlerin cesedi çürümez." diye bir kaide bulunmamakla birlikte, bazı şehitlerin cesetlerinin çürümediği bilinmektedir. Allah bazı veli kullarının da cesedini çürütmemektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şehitler kabir azabı çeker mi, kul hakları affedilir mi, cesedlerinin çürümediği doğru mu?..

16 Medyumlar var mıdır, yoksa hepsi yalancı mı?

Medyumluk, bir nevi kâhinlik gibidir. Kehanetler genellikle iki yoldan sağlanır:

Birinci yol, cinlerle kurulan bağlantı sonucu, onlardan öğrenilen bilgiler doğrultusunda verilen haberlerdir. Bu bağlantılar, insanların isteğine bağlı olarak gelişmez. Değişik sebepler altında gelişen olaylar sonucu ve o konudaki kaderin bir cilvesi olarak ortaya çıkar.

Cincilik de denilen bu konuda, eski kahinlerin insanlar üzerinde önemli etkileri vardı. Ancak bu gibi insanlar, kendileri doğru dahi olsalar, kendilerine yapılan telkinleri dinlemekten başka çareleri yoktur. Telkinlerin çoğu yalan olduğundan, İslam bu kapıyı kapatmış ve bu tür insanlara inanmanın doğru olmadığına dair dersini vermiştir.

İkinci yol, değişik doğa olaylarıyla ilgili ipuçlarını değerlendirerek bir sonuç çıkarmaya çalışmaktır. Eskiden "Araf" adını alan bu kimseler, zamanla bilimlerin biraz daha gelişmesiyle, söz konusu ipuçlarının dairesi de genişlemiştir. Özellikle astroloji alanında yapılan yorumlar, bunlar için önemli malzeme teşkil etmiştir. Bu konudaki bilgiler, Hz. Danıyal (as)'dan beri var olan bir ilim olarak değerlendirilmiştir.

Gök ile yerküresinin bir ilişki içinde olduğunda şüphe yoktur. Ay ve güneşin med-cezir/gel-git olayının kaynağı olduğu modern bilimlerin kabul ettiği bir gerçektir. Ancak, bu bilgilerin de yanlışları doğrularından katbekat fazla olduğundan, İslam bunu da reddetmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinlerin verdikleri bilgiler doğru mu? Cinlerden bazı bilgileri öğrenmemizde bir sakınca var mıdır?

17 Bütün varlık âlemi beş duyu ile algılanabilir mi? Duyularla algılayamadığımız varlıkları inkâr edilebilir mi?

Şurası bir gerçektir ki; varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilebilenlerden ibaret değildir. İnsan görme duyusu ile maddî varlıkları görür. Dili ile tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Hâlbuki; elektrik, yerçekimi, mıknatısın itme ve çekme kuvveti gibi nice gerçekler vardır ki, bunlar, ne görülürler ne de işitilirler. Bununla birlikte gerçeklerin varlığı şüphe götürmez.

İşte bu prensibi göz ardı eden bir kısım insanlar, "görmediğime inanmam" diyerek, bütün varlık âlemini sadece gözleriyle gördüklerine özgüleyerek büyük bir hataya düşerler. Hâlbuki bir şeyin gözle görünmemesi olmamasına delil olmaz. Zira bu âlemde gördüklerimize oranla göremediklerimiz çok fazladır. Hatta insan vücudunda akıl, hayal, hafıza gibi görünmeyen varlıklar, görünenden kat kat fazladır.

"Görmediğim şeye inanmam" safsatasının altında, aklın görevini göze yükleme yanılgısı yatmaktadır. Hâlbuki insandaki her bir duyu ayrı bir âlemin kapısını açar; birinin görevi diğerinden beklenmez. Mesela, göz kulağın; burun, dilin görevini göremez. İnsan, gözüyle ne yemeğin tadına ne bülbülün sesine ne de gülün kokusuna bakabilir. Göz bu organların işlevlerini yerine getirmezken, elbette aklın fonksiyonunu da icra edemez. 

Malumdur ki; herhangi bir eser, göz ile göründüğü hâlde, ustası akıl ile anlaşılır. "Görmediğime inanmam", diyen bir insan, bir eserin yapıcısını inkâr durumuna düşer. Aynen bu örnekte olduğu gibi, sonsuz bir kuvvet, ilim ve sanat potansiyelinin ürünü olan bu muhteşem kainatı seyrettiği hâlde, onun ustasını, sanatkârını göremiyorum diyen insan son derece, ilim ve aklıdan uzaklaşmış olur.

Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah’ın varlığını güneş gibi gösteren, yaratma, rızkı verme, hayat verme gibi sınırsız olayları nasıl açıklayacaktır?

Evet, Allah’ın görme organımız olan göz ile görünmemesi, kudret ve ilmiyle her şeyi kapsamasından ve zıddının yokluğundandır. Mesela, atmosferin yer küreyi her yandan kuşatması gibi, güneşin de bütün feza âlemini, cismi ile kuşattığını farz etsek, o zaman güneşi göz ile görmek mümkün olmaz. Her yer güneşin ışığıyla kaplandığından güneş görünmez olur. Hem gece gibi bir zıddı da olmadığından zıddının yokluğundan dolayı, güneş görülmez ve bilinmez. Bununla beraber, ışığıyla her yerde bulunan ve her yeri kapsayan, güneşin varlığını inkâr etmek de nihayetsiz cehalet olur.

Aynı mantık perspektifi içerisinde, isim ve sıfatlarıyla her şeyi kuşatan ve her yerde hazır olan ve zıddı olmayan Allah’ın da göz ile görülmemesine bir derece bakılabilir.

“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”

18 Gayba iman ne demektir?

Gayb, “gizli olan, görünmeyen” demektir. Kur’an-ı Kerim muttakilerden, yâni takva sahibi müminlerden bahsederken, onların en büyük özelliği olarak “gayba imanlarını” gösterir. 

“Onlar -o muttakiler- gayba iman ederler.”(Bakara, 2/3)

mealindeki âyet-i kerimeyi tefsir eden âlimlerimiz, gayba imana iki şekilde mânâ verirler. Birincisi, “Onlar görmedikleri hâlde, aklî ve naklî delillere dayanarak iman ederler.” Diğeri ise, “Onlar gıyaben dahi iman ederler.” Yâni münafıklar gibi sadece müminler arasında değil, gıyaben de Allah’a ve Resulüne (asm.) iman ederler.

Gayb iki ayrı mânâya gelir: Birincisi, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, yalnız Allah’ın malûmu olan hâller, hâdiseler, âlemlerdir ki, bunlar imana konu değildirler. İman, bu gayb için değil, ancak Kur’an'ın haber verdiği ve Peygamber Efendimizin (asm.), hakkında açıklamalarda bulunduğu gayb için söz konusudur.

“Bizce gayb, görülemeyen değil, görülmeyen demektir. Biz delilsiz olan gayba değil, delili olan gayb-ı mâkule iman ediyoruz.” (bk. Hak Dini Kur’an Dili)

“Gayba iman” denilince akla ilk gelen, Allah’a ve diğer iman rükünlerine imandır. Bunlar hep gaybdır.

İnanmada ilk adım kalben tasdiktir. Bu tasdikin başlangıcı da anlamak. Beş duyu anlamaya, anlama da inanmaya yardımcı olur. Sadece beş duyunun sınırları içinde dolaşan, onları aşamayan insanlar, hükmen hayvanlıktan kurtulmuş değillerdir.

His ile bilme, hayvanların sahası; hissini akla hizmet ettirip anlama, kavrama ve nihayet inanma ise insanın vazifesidir. 

İnsan bir meyve ağacına bakmakta hayvanla müşterektir. O ağacın içinde harika bir fabrikanın çalıştığını, yapraklarında fotosentez olayının cereyan ettiğini, o meyvelerin bütün bir ağaçtan, hatta kâinattan, süzülerek meydana geldiğini ise ancak o insan kavrayabilir.

Onun için, mutlak mânâda “insan” denilince, gayba iman eden “mü’min” hatıra gelmelidir.

İşte, o gayba inananlardır ki, nimette boğulmaz, mün’imi, yâni o nimeti ihsan edeni tanırlar. Esere saplanıp kalmaz, o eseri yapan Hâlik’ı tanır ve bilirler.

Gayba inanmayanlar ise, sofranın tabakları, kitabın yaprakları, yahut fabrikanın bölmeleri arasında dolaşıp duran bir böcek gibi, bu âlem ve içindekilerden, hakiki mânâda, istifade edemez, hayatlarını zâyi eder giderler. 

19 Kehf Suresi 25. ayette, Ashab-ı Kehf için, mağarada üç yüz yıl kaldıkları ve buna dokuz yıl da ilâve ettikleri, ifadesini nasıl anlamalıyız?

Kehf Suresi 22 – 26. Ayetler:

22. Bilmedikleri konuda gelişi güzel tahminler yürüterek "Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir" diyecekler; "Beş kişidir, altıncıları köpekleridir" diyecekler. "Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir" diyecekler. De ki: "Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme!

23-24. "Allah izin verirse" demeden hiçbir şey için "Şu işi yarın yapacağım" deme. Unuttuğun takdirde rabbini an ve "Umarım rabbim beni, bundan daha doğru olana iletir" de.

25. "Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz yıl da ilâve ettiler.

26. De ki: "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O'na aittir. O nasıl da duyar, nasıl da görür! Onların Allah'tan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.

İlgili Ayetlerin Açıklaması:

Müfessirler bu âyetleri birbirinin tamamlayıcısı olarak ele almış ve bunların tefsiri hakkında iki farklı görüş belirtmişlerdir:

Birinci Görüş: 25. âyet, daha önce Ashâb-ı Kehf’in sayıları hakkında farklı şeyler söyleyenlerin sözüdür. İnsanlar onların sayıları hakkında ihtilâf ettikleri gibi, kaldıkları süre hakkında da farklı rakamlar söylemişlerdir. Kimileri, "Onlar mağaralarında üç yüz yıl kalmışlardır" derken, bazıları da dokuz yıl daha ekleyerek "Üç yüz dokuz yıl kaldılar" demişlerdir. İbn Mes'ûd'un, âyetin başına "ve kalû (ve dediler ki)" cümlesini ilâve ederek okuması da bu görüşü destekler. Buna göre Allah, Ashâb-ı Kehf'in sayısını da mağarada kaldıkları süreyi de bildirmemiştir. Nitekim 26. âyette bu bilginin sadece Allah katında olduğu belirtilmiştir. Ashâb-ı Kehf’in kendileri de birbirilerine, "Rabbiniz kaldığınız müddeti daha iyi bilir" demişlerdi. (âyet 19)

İkinci Görüş: 25. âyet Allah'ın sözüdür. Bu takdirde Ashâb-ı Kehf mağarada üç yüz dokuz yıl kalmışlardır. Bir tefsire göre Ehl-i kitap da Ashâb-ı Kehf’in mağarada üç yüz yıl uyuduklarını söylemiştir. Buna göre âyetteki üç yüz yıldan sonra "dokuz da ilâve ettiler" ifadesi, Araplar'ın kullandığı üç yüz dokuz sayısının kamerî yıla (ay yılına), Ehl-i kitab'ın söylediği üç yüz sayısının ise güneş yılına denk olduğuna işaret edebilir. Bu takdirde 26. âyet onların mağarada kaldıkları süreyi belirterek insanların bu konudaki ihtilâflarını ortadan kaldırmış ve Allah'ın konuyu herkesten daha iyi bildiğini vurgulamış olur. Zira göklerde ve yerde gizli olan şeyleri bilen Allah, onların mağarada ne kadar uyuduklarını da bilir. Onun görmesi de işitmesi de sonsuzdur. Göklerdekilerin de yerdekilerin de ondan başka sahibi yoktur. O hükümranlığına hiç kimseyi ortak etmez. (Açıklama için bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu:III/471-472.)

20 Âlem-i misal hakkında bilgi verir misiniz?

Âlem-i misâl, ruhlar âlemi ile cisim âlemi arasındaki geçiş âlemi diye tarif edilmiş.

Diğer âlemlerin olduğu gibi bu âlemin de küçük bir misali insanda mevcut. Nur Külliyatı'ndan, bu misalin, “hayal” olduğunu anlıyoruz.

Daha önce gittiğimiz bir beldeyi hayâlimizde canlandırdığımızda, hayal âlemimizde o şehrin bir misali teşekkül eder. İşte bu şehrin aslı âlem-i şahadetten, hayaldeki şekli ise âlem-i misâldendir.

Bir aynanın karşısında durduğumuzda iki şahıs karşı karşıya gelir. Bunlardan birisi hakiki, ikincisi ise misalîdir.

Bu misallerin ışığında diyebiliriz ki, şu gördüğümüz âlemdeki her şeyin, her hâdisenin bir misalinin mevcut olduğu ayrı bir âlem var. Ve o âleme, âlem-i misal deniliyor. Misal âlemi, ruhlar âleminden daha kesif; şu âlem-i şahadetten ise daha lâtif. Bu mahiyetiyle, iki âlem arasında bir berzah gibidir.

21 Gelecek niçin perdeli?

Gaybın Kısımları



Gelecek, gayba dâhildir. Gayb ise, iki kısım olarak değerlendirilir:

1. Mutlak gayb
2. İzâfî gayb

Gaybın bu iki kısmından birincisi, sadece Allah’ın bildiği gaybı ifade eder. Allah bildirmeksizin bir başkasının gaybı bilmesi mümkün değildir. Meselâ, kıyametin ne zaman kopacağı, gaybın bu kısmına dâhildir.

İzâfî gayb ise, bazılarınca bilinip bazılarınca gizli olan durumları ifade eder. Yani, bir şey birine gayb iken, diğerine olmayabilir. Meselâ, kişinin kalbindeki manalar kendisine malum olduğu halde, başkası için meçhuldür, dolayısıyla gaybdır.

İzâfî gaybla ilgili şu noktalara değinmekte fayda görüyoruz:

1. Cenab-ı Hak için “gayb” yoktur. Zira, herşey O’nun ilminde hazır ve meşhuddur. O, Kur’an’da bildirdiği gibi: “Hem gaybı, hem şehadeti bilendir.” (En’am, 73)

2. İleride örnekleriyle görüleceği üzere, peygamberler diğer insanlara nisbetle gayba daha aşinadırlar. Meselâ, dağın eteğinde olan bir kimse için dağın ardı gaybdır. Ama uçaktan bakan kimse için dağın hiçbir yanı gayb değildir. Ulvî bir ruha sahip olan peygamberler, manen yükselmeleri neticesinde başkalarının göremediklerini görmüş, duyamadıklarını duymuşlardır.

3. İnsanlar kendi aralarında gayb yönünden farklı farklıdırlar. Meselâ, âmâ birisi için renkler, sağır birisi için sesler, gayb hükmündedir. Bir kısım zâtların, sadık rüya, veya ilham gibi hususlarda birtakım sırlara mazhar olabilmeleri de, âmâlara göre gören biri, sağırlara göre işiten biri durumunda olmalarındandır.

4. Bize nisbetle gayb olan birşey, bazı hayvanlar için meşhud hükmündedir. Meselâ, insan kulağı 16-22.000 hertz arasındaki titreşimleri duyabilir. Hâlbuki köpek, yarasa gibi pek çok hayvan, bu zâviyeden bakıldığında insandan çok hassastır.

Göz yönünden de pek çok hayvan, insana nisbetle daha duyarlıdır. Meselâ, insan gözünün göremediği ultraviole ışınlarını, böcek ve arıların gözleri hisseder. Akbabalar, bizim çift aynalı dürbünle seçemediğimiz yaklaşık 4000 metrenin üzerinde bir mesafeden, yerde yatan bir ceylanın ölü mü, yoksa uykuda mı olduğunu tesbit etmektedirler.

Koku alma hususunda ise, bazı vahşi hayvanlar insana nisbetle 100.000, hatta bir milyon defa daha hassastırlar. Yine bir kısım hayvanlar zelzele, fırtına gibi felâketleri önceden hissedebilmektedirler.

5. Merhum Hamdi Yazır’ın dediği gibi, “gayb görülemeyen değil, görülmeyendir. Bugünün makulü yarının meşhudu olabilir.” (Yazır, I, 174) Bugün “gayb” denilen bir şey yarın gözle görülebilir. Mesela, kıyamet bugün için gayptır, ama zamanı gelince gözle görülen bir olay olacaktır.

Önseziyle gelecek bilinebilir mi?



İnsanın dış dünyaya açılan göz- kulak gibi duyuları yanında gabya ve geleceğe bakan bazı latifeleri vardır. Bunlardan biri, eskilerin “hiss-i kable’l– vuku’” dedikleri önsezidir.

Maddi olan elimizle önümüzdeki eşyaya uzanırız, ama yarı nurani ve şeffaf olan gözümüzle elimizin uzanamadığı yerleri seyrederiz. Önsezi ile de duvarın ötesine, hatta bazen zamanın ötesine uzanabilir, meydana gelmeye hazırlanan olayları az- çok sezebiliriz.

Önsezi hayvanlarda da bulunur. Mesela deprem öncesinde hayvanların garip sesler çıkardıkları, kedi-köpek gibi insana komşu olan hayvanların şehirden uzaklara kaçtıkları tecrübelerle sabittir.

İnsan ise, önsezi ile kendine doğru gelmekte olan birini sezebilir, hatta farkına varmadan ondan bahsetmeye başlar. O geldiğinde de “iyi adam lafının üzerine gelirmiş, biz de tam senden bahsediyorduk” der.

Keza, bazı üzücü veya sevindirici olaylar olmadan önce, insan önsezisiyle bunları hisseder, bunlar onun kalbine bir sıkıntı veya bir neşe olarak yansır.

Nasıl ki yağmur yağmadan önce onun alametleri gelir, bu alametlerden hareketle onun geleceği hissedilir. Benzeri bir şekilde, insanın başına gelen önemli olaylar öncesinde, bunların öncüleri insanı etkiler. Önsezisi kuvvetli olanlar, romatizmalı kimselerin bir gün önceden yağmuru hissetmeleri gibi olayın etki alanına girerler, olacakları az veya çok sezerler.

Denizde gördüğümüz duman, görmediğimiz gemiye delalet eder, demiryolundaki titreşim, gelen trene alamet olur. Onun gibi, kalp ve ruha yansıyan bazı hüzün veya sevinç dalgaları, üzücü ve sevindirici olayların habercileri, öncüleridir. Hassas ruhlu zatlar, böyle hallerde “şöyle olacak” şeklinde bazı haberler verebilirler.

Ancak, önsezi ile hissedilen bu haller çok net olmayabilir. İnsan bir şeyler hissetmekle beraber ayrıntıları bilemez. Ve insanın önsezisi her zaman aynı duyarlılıkta olmaz. Bazen günler sonrasına uzanırken, bazen burnunun ucunu bile göremez.

22 Allah Teala bazı gaybi meseleleri kullarına bildirir mi? Bir insan başka bir insan hakında görmediği şeyleri bilebilir mi?

Allah Teala, bazı kullarına ilham yolu ile gaybi şeyleri bildirebilir.

İlham; feyiz yoluyla kalbe ilka olunan mana. Akıl yürütme ve düşünmeye dayanmadan, kalpte doğan bilgi. İlhamın çeşitli tarifleri yapılmakla beraber, ortak noktaları dikkate alındığında şöyle tarif edilebilir; herhangi bir istidlal yoluna başvurmadan, insanın ruhî melekeleri vasıtasıyla bir konu hakkında ilim sahibi olması.

Kur'an'da peygamber olmadığı bilinen şahıslara geldiği bildirilen vahiy, ilham ile tefsir edilmiştir. Allah Hz. Musa (as)'ın annesine "Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman, onu suya bırak, korkma, üzülme biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız." (Kasas, 28/7). Bu ayet-i kerimedeki vahyin ilham olduğu kabul edilirse, ilhamın uykuda ve uyanık iken geldiği söylenebilir. Nitekim Allah Teâlâ'nın Hz. İbrahim (as)'e oğlunu kurban etmesini söylemesi, uyku halindeki ilhama misaldir. (Ramazan Efendi, Haşiye ala Şerhi'l-Akâid, s. 63).

İlâhî kelâma mazhariyet, sadece nebilere has bir özellik değildir. Bazı insanların rüya veya ilham gibi bir yolla, gaybdan bazı sırlara muttali’ olmaları mümkündür ve vakidir. Nitekim şu ayet, Allah’ın insanlarla konuşma prensibini dile getirmektedir:

“Hiçbir beşer için, Allah’ın, bir vahiyle veya perde arkasından konuşması veyahut bir elçi gönderip de izni ile ona dilediğini bildirmesi dışında konuşması yoktur.” (Şûra, 42/51)

Ayette, “Allah peygamberlerine bu üç yoldan başka konuşmaz.” denilmeyip “Allah insanlarla bu üç yoldan başka konuşmaz.” denilmesi, peygamber dışındaki diğer insanların da, ilâhî kelâmdan nasibi olabileceğini göstermektedir. Buna göre:

a. Allah’ın vahiyle konuşması, vahyin şiddet ve zaaf yönüyle çeşitli mertebelerini içine alabilir. Hem peygamberlere hem de, Hz. Musa (as)’ın annesinde olduğu gibi, diğer insanlara, gerek yakazada, gerekse rüyada olan ilâhî mesajı ifade eder. Dolayısıyla, buradaki vahiy, “ilham” manasını da tazammun etmektedir.

b. Allah’ın perde arkasından konuşması, Hz. Musa (as)’ın ilk vahye mazhar olduğunda, doğrudan ilâhî hitabı duyması gibi durumları içine alır.

c. Allah’ın bir elçi vasıtasıyla konuşması, Hz. Cebrail (as)’i peygamberine gönderip vahyini bildirmesi tarzındaki durumları bildirmektedir.

Görüldüğü gibi, “Gaybın hazineleri” Allah katında olmakla beraber, Allah gerek peygamberine, gerekse bazı has kullarına birtakım sırlarını bildirmektedir.

İslâm akâidinde, ilim elde etme yolları arasında "ilham" kabul edilmemiştir. Kelâm âlimlerinin çoğu bu görüştedir. Ancak bu meseleyi Taftazanî (ö. 797/1395) şöyle yorumlamıştır:

İlham, herkes için bilgi vasıtası değildir. Başkasına karşı delil olarak kullanılmaya elverişli de değildir. Kişinin kendisi için ilham delil olabilir. Çünkü ilhamla ilim hasıl olduğu konusunda şüphe yoktur. Bu hususla ilgili hadisler mevcuttur. Birçok seleften bununla ilgili haberler nakledilmiştir. (Taftazani, Şerhu'l-Akâid, terc. Süleyman Uludağ. s. 121).

23 Etrafımızdaki göremediğimiz alemler var. Dinimiz bunlara değinmiş midir, onları neden göremiyoruz?

Cevap 1:

Kur’an’da cinler aleminden söz edilmekte ve onların insanlar tarafından görülmeyecek bir yapıda olduğu vurgulanmaktadır. İlgili ayetin meali şöyledir:

“Muhakkak ki şeytan ve kabilesi, kendilerini görmeyeceğiniz yerlerden sizi görürler.”(Araf, 7/27).

Şeytanın cin kabilesinden olduğunu yine Kur’an’dan öğreniyoruz.(bk. Kehf, 18/50). 

Alimler, cinleri görememe hususunu şöyle açıklamışlardır: Allah, insanların gözlerinde, cinleri görecek bir idrak, bir algılama kabiliyeti vermemiştir. Onun için insanlar onları göremiyorlar. Cinlerin gözlerinde ise, insanları görebilecek bir algılama kabiliyeti yaratmıştır. Bu sebeple cinler insanları görebiliyorlar. Mutezile alimlerine göre, insanların cinleri görmemesi, onların ince, latif bir vücuda sahip olmalarındandır. İnsanların bedenleri kesif olduğundan, cinler tarafından görülebilmektedir.(bk. Razî, ilgili ayetin tefsiri).

Şunu da belirtelim ki, bazı alimlerin belirttiğine göre, cinler/şeytanlar insanların aklını alamazlar.  Eğer öyle olsaydı, onların en çok düşman olduğu, salih, takva sahibi ve alim olanların aklını alırlardı. Bu durumun mevcut olmaması, onların böyle bir şeye güç yetiremeyeceğinin göstergesidir.

Yine, cinler/şeytanlar, istedikleri kılığa giremezler. Öyle olsaydı, insanların kendi aralarında güvenleri sarsılırdı. Kişi, “Acaba bu benim çocuğum mu, eşim mi? Yoksa bir cin mi?” diye tereddüt edecekti. Böyle bir kargaşalığa ilahî hikmet müsaade etmez. Ancak Allah izin verirse değişik şekillerde bürünerek görülebilirler. (krş. a.g.y).

Çevremizde cin ve melek gibi ruhanîlerin olduğunda şüphe etmemek gerektir. İnsanların amellerini yazan (İnfitar, 82/11), onları takip edip bazı musibetlerden koruyan (Rad, 13/11) meleklerin olduğunu Kur’an’dan öğrenmekteyiz.

Cevap 2:

Melekleri neden göremiyoruz?

Melekler nurdan yaratılmış lâtif cevherler, ruhanî varlıklar oldukları için, aslî hüviyetleri ve gerçek mâhiyetleri ile insan gözüne gözükmezler. Görme kabiliyetimiz, melekleri görebilecek şekilde yaratılmamıştır. Ancak Cenâb-ı Hak peygamberlerine, melekleri görme kabiliyetini verdiğinden, onlar melekleri hakikî şekilleri ile görebilmişlerdir. Ayrıca, melekler farklı şekillere girerek görülebilirler.

Melekleri hakikî mâhiyetleri ile göremememiz ve beş duyumuzla hissedemeyişimiz, onların yok oldukları iddiasını gerektirmez. Duyu organlarımızın maddî âlemde kendi dahi hissedemedikleri pek çok şey vardır. Kulağımız çok tiz ve çok pes sesleri işitmez. Bugün varlığı âletlerle tesbit edilen ışık dalgalarının hepsini, hele röntgen ve ültraviyole ışınlarını gözle görebilseydik, dünyayı şimdikinden çok başka şekilde tanıyacaktık.

Biz daha kendi âlemimizdeki tezahürlerin hakikatına vâkıf değilken, Cenâb-ı Hakk`ın yarattığı nâmütenâhî âlemlerdeki nâmütenâhî hâdiselerin varlığını nasıl inkâr edebiliriz?

Demek ki bir şey`i gözle görememek, o şey`in yok olduğuna delil olmaz. Gözle göremediğimiz pek çok şey var ki, o şey`in vücudunu aklımızla, ilim ve tecrübe ile, deneylerle kabûl ediyoruz. İşte, melekler de gözle göremediğimiz halde, varlığını kabûl ettiğimiz nesnelerdendir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bir insana görevlendirilmiş kaç tane melek vardır? 

Melek, cin ve şeytanların temessülü hakkında bilgi verir misiniz?

24 Vanga Pandeva'nın kehanetleri ne kadar doğrudur?

- Bizim inancımıza göre, Allah’ın bilgilendirdiği peygamberler ve onların yolunu gerçek anlamda takip eden veliler dışında, kimse gaybı bilmez. Allah’ın bilgilendirmediği peygamberler dahi gaybı bilemezler.

- Bu kadın veli olmadığına göre, keramet sahibi olduğunu düşünmemiz de mümkün değildir.

- Geçmişe ait bazı haberler olsa cinlerin öğretmiş olacağı mümkündür. Fakat geleceği cinler de bilmez.

- Şu var ki, geleceğe ait olan bazı şeyler, aslında geçmişe ait malumat kabilinden olduğu için cinler onu bizden önce haber alabilirler. Sözgelimi, On Bir Eylül Olayı'nı gerçekleştirenler daha önce kendi aralarında konuşmuş oldukları için, cinler onlara kulak misafiri olmuş ve o bilgileri aktarmış olabilirler. Bu fısıltıları diğer olaylar hakkında da cinler duyabilir ve bunları bazı insanlara aktarabilirler. Bu husus gaybı bilmek değildir. Gürcistan işgali de bu tür bir olay olabilir.

Böyle bir imkânın olmadığı olaylar hakkındaki kehanetler de -bize göre- bir keramet olamayacağına göre, yine cinlerden gelen bir fısıltı olabilir. Nitekim, Kur’an’da cinlerin göklere çıkıp, orada melekler arasında konuşulanlar hakkında bilgi almak için kulak hırsızlığı yaptıkları bildirilmektedir. İslam öncesi bu husus kâhinlerin bilgi kaynağı sayılırdı. İslam’dan sonra bu kapı engellenmiş olsa bile, tamamen kapatılmadığını da yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Ancak, eskisi gibi serbest bir kulak hırsızlığı yapamamalarına rağmen, yarım yamalak bilgileriyle insanlardan bazı şarlatanları kehanete yöneltebilirler.(bk. Cin, 72/8-9). Fakat bu bilgilerin çok az bir kısmı doğru olup büyük çoğunluğu yalan olduğundan, Hz. Peygamber (a.s.m) bu gibi habercilerin, kâhinlerin sözlerine itibar edilmemesini tavsiye etmiştir.

- Bir şey daha var ki, söyleyip söylemediği, nasıl, ne zaman, hangi ifadeleri kullanarak söylediği belli olmamasına rağmen, İslam dışından gelen bir haberin doğruluğunu ispat etmek için, yalan da olsa işittikleri bir haberi mal bulmuş mağribi gibi üzerine çullananlar ve onu kendi yalanlarıyla da süsleyip takdim edenler vardır. 2011'de bu yalanı hep birlikte göreceğiz inşallah.

25 Muhammed Suresi 31. ayette geçen "Biz bilene kadar" ifadesi, Allah'ın geleceği bilmediği anlamına mı gelir?

“Andolsun, içinizden cihad edenleri, sabır ve sebat gösterenleri bilinceye (belirleyinceye / ortaya çıkarıncaya) kadar sizi deneyeceğiz / imtihan edeceğiz.” (Muhammed, 47/31)

mealindeki ayet ve benzerlerinde kullanılan “...belirleyinceye kadar..” ifadesi, Allah’ın önceden ne olacağını bilmediği anlamına gelmez. Bütün tefsir kaynaklarında bu tür ifadelerin “bizzat fiili olarak -ilgili şeyin- ortaya çıkması” anlamına gelir.

Örneğin; Muhammed suresindeki ayetin açıklaması şu merkezde olabilir:

“Andolsun ki, -biz sizin neler yapıp neler yapmayacağınızı çok iyi biliriz. Bununla beraber- imtihandaki adaletin tahakkuk etmesi için, her şeyi kuşatan sonsuz ve ezeli ilmimizi değil, fiilen ve bir eylem olarak sizin ortaya koyacağınız performansınızı esas alacağız. Bu sebeple, içinizden cihad edenlerin, sabır ve sebat gösterenlerin eylem olarak ortaya koyacağı çabaların sonucunu görünceye kadar sizi denemeye devam edeceğiz.”

- Bazı alimler, bu konuyu “ilm-i gayb” ve “ilm-i şahadet” kavramlarıyla açıklamışlardır. (bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri)

Bunun anlamı şudur: Allah her şeyi önceden bir “Allamu’l-guyub” (bütün gaybleri bilen biri) olarak, olmuş, olmakta olan ve olacak olan her şeyi biliyor. Ancak, Allah, -adaletin bir gereği olarak- insanların cennet ve cehennemi netice verecek olan imtihanlarında bu her şeyi kuşatan ilmiyle değil, “ilm-i şahadet” denilen ve bizzat (ortaya çıkacak bir durumu değil) ortaya çıkmış bir durumun bilinmesiyle ilgili olan ilmiyle değerlendirme yapar ve objektif bir çizgiyi takip eder. Bu, sonsuz adaletinin bir tezahürüdür.

 “Sözünüzü ister içinizde gizleyin, ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah gönüllerin künhünü dahi bilir. O yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu?” (Mülk, 67/13-14)

mealindeki ayetlerde Allah’ın insanların gizli veya açık bütün sözlerini bildiği ifade edilmiş ve her şeyi yaratanın her şeyi bildiğine vurgu yapılmıştır.

- Kur’an’da defalarca: “Allah her şeyi hakkıyla bilir.”, “Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır.” manasına gelen ifadeler, Allah’ın ilminin dışında kalan hiçbir şeyin olmadığını göstermektedir. Allah’ın uçsuz-bucaksız boyuttaki bu kâinatın yaratıcısı olarak düşündüğümüz zaman da böyle her şeyi kuşatan bir ilmin varlığını kabul etmek zorunda olduğumuzu idrak edebiliyoruz.

Bunun yanında, Kur’an’da yine defalarca ifade edilen “hiç kimseye haksızlık yapılmayacağına” dair Allah’ın beyanı ortada iken, onun sadece önceden bildiğine göre hareket edeceğini, kimsenin gerçek performansını göz önünde bulundurmayacağını söylemek sağlam bir imanla bağdaşmaz. Çünkü, Allah ezeli ilmiyle her şeyi önceden bilir. İnsanların imtihanını ise, onların başarılı olup olmamalarına göre değerlendirir. Bu durumu ise imtihanın sonucuna göre belirler. Muhammed suresi ve benzeri ayetlerdeki ifadeler bu sonuç noktasını nazara vermektedir.

Bu kısa açıklamadan sonra konuyla ilgili bazı ayetlerin meallerini vermeyi ve birkaç konuya dikkat çekmeyi uygun görüyoruz:

“…Bu, muhakkak ki Allah’ın, göklerde ne var, yerde ne varsa bildiğini ve şüphesiz Allah’ın, her şeyi hakkıyla bilici olduğunu (sizin de) bilmeniz içindir.” (Maide, 5/97)

“Allah, her dişinin neye gebe kalacağını ve rahimlerin neyi eksiltip, neyi ziyâde edeceğini bilir. Çünkü O’nun katında her şey (kader olarak yazılı) bir ölçü iledir.” (Rad, 13/8)

“Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: 'Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara: 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalükarda ben bilirim.' dedi.” (Bakara, 2/30)

“…Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir.” (Bakara, 2/231)

“Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” (Lokman, 31/34)

Bunlar ve benzeri ayetler açıkça göstermektedir ki, “Allah her şeyi bilir!”

Ayrıca Allah’ı zaman, mekan gibi “mahluk” boyutların içine hapsetmek, çok açık bir akıl tutulmasını gösterir.

Allah’ın geleceği bilemeyeceği iddiası, “Allah, mahlukları için yarattığı sınırlarla sınırlıdır.” demek kadar hakikat dışı bir sözdür.

Bediüzzaman bu gerçeği şöyle ortaya koyar:

“Hem, ezel, mâzi (geçmiş) silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki, ezel, mâzi ve hal ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir ayna-misâldir. Öyle ise, daire-i mümkinât (mümkünler dairesi) içinde uzanıp giden zamanın mâzi tarafında bir uç tahayyül edip, ona 'ezel' deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhâkeme etmek hakikat değildir." (Sözler, Yirmi Altıncı Söz)

Yani Allah’ın ezeliyeti geçmiş ve gelecek sınırlarına bağlı değildir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin tamamı açıkça göstermektedir ki, Allah geçmiş, gelecek ve hali aynı anda bilmekte ve bildirmektedir.

Bir ayette geçmişin en bilinmez noktalarına gidilirken, başka bir ayette o günkü kimi insanların düşünce ve davranışları en detaylı şekilde tasvir edilmekte, diğer bir ayette geleceğin en uzak boyutu olan ahiret alemlerine yolculuk edilmektedir. Eserden müessire gittiğimizde böyle bir Allah’ın geçmiş, şimdi ve geleceği aynı anda müşahede ettiğini kesinlikle söyleriz.

Aslında Kur’an’daki müşrik tasvirlerinde de açıkça görmekteyiz ki, müşrikler de Allah’ın geleceği bileceğinden ve gelecekle ilgili sözlerinin doğruluğundan şüphe içindedirler:

“Hayır; onların ahiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da ötesinde, onlar ahiretten yana kördürler.” (Neml, 27/66)

Allah Kur’an’ı Kerim’de ileride gerçekleşecek ahiret hakikatiyle ilgili pek çok ayet buyurmuştur. Hatta Rabbimiz ahirette nelerin yaşanacağını en ince ayrıntılara kadar bildiğini ayetleriyle açıkça göstermiştir.

Allah’ın gelecekteki bazı fiili durumları yani “şeyleri” bilemeyeceğini iddia etmek, gerçekte Allah’ın geleceğin en ileri dönemi olan ahiretle ilgili bütün bu tasvirlerinin gerçekliği olmayan kurgular olduğunu söylemek anlamına gelir. Bu ise yüzlerce ayeti inkar etmek gibi çok tehlikeli bir durumdur.   

Allah “her şeyi” bildiği için, bütün kullarının ileride düşünüp yapacaklarını da ezelden bilir. O kulu sorumlu kılan Allah’ın o kulun işleyeceği günahı bilmesi değil, kulun kendi cüz-i iradesiyle o günahı işlemeyi seçmesi ve bu günaha meyletmesidir.

Konuyu anlamak için bilmemiz gereken sadece şudur:

“Bir şeyin olacağını bilmek, o şeyin olmasını zorlayan bir sebep değildir. O şey zaten olacağı için ilim onu bilmiştir.”

Bildiğimiz ya da olacağını tahmin ettiğimiz pek çok şey vardır ki, o mesele hakkındaki bilgimiz o varlık ve olayların oluşmasının sebebi asla değildir.

Allah’ın Sonsuz İlminin kuşatıcılığını inkar edip imanı tehlikeye atmanın hiçbir gereği yoktur. Kıyametin ve ahiretin en ince detaylarını bilen bir Allah’ın, dünyadaki bazı “şeyleri” bilemeyeceğini iddia etmek, Allah’ın ilmi konusunda sadece iman zayıflığının göstergesidir.

Son olarak, Kur’an ayetlerinde bildirilen bazı örnekleri kısaca özetlemeye çalışalım:

- Yusuf suresinden anladığımıza göre Hz. Yusuf bir beşer olduğu halde Allah’ın öğrettiği “rüya tabiri” ilmi sayesinde rüyaları tabir ederek gelecekte olacak bazı olaylardan haber verir. Bir beşer Allah’ın bildirmesiyle geleceğin ayrıntılarından haber verebiliyorsa, bu bilgiyi ona veren Allah’ın geleceğin ayrıntılarını bilmediğini iddia etmek saçmalık olacaktır.

- Kehf suresinde “Allah tarafından rahmet verilmiş kul” olarak tanıtılan bir beşer, Hz. Musa ile yaptığı yolculukta gelecekle ilgili haberler verir ve geleceğin gidişatını değiştirecek fiillerde bulunur. Kur’an o kulun bu bilgileri Allah tarafından verilmiş ledünni bir ilimle bildiğini açıkça ortaya koyar. O kul Hz. Musa’nın sabredemeyeceğini, geminin akıbetini, çocuğun geleceğini, duvarın altındaki hazineden kimlerin istifade edeceğini Allah’ın bildirmesiyle bilmiştir:

- Kur’ân-ı Kerim her yaratılan şeyin önceden takdir edilip yaratıldığını Hicr Suresi 21. ayette ortaya koyar:

"Hiçbir şey yoktur ki, hazîneleri bizim yanımızda olmasın. Her şeyi biz belirli bir miktar ile indiririz." (Hicr, 15/21)

Yine vücuda gelecek her şeyin önceden Allah’ın ilminde olduğunu Yasin Suresi 12. ayet açıkça bildirir:

"Biz her şeyi Levh-i Mahfuzda tek tek yazdık." (Yâsin, 36/12)

- Kur’an-ı Kerim’deki çok ayrıntılı kıyamet, cennet, cehennem tasvirleri açıkça gösteriyor ki, Allah için zaman mekan sınırlaması yoktur. O geçmişi de geleceği de “Evvel-Ahir” isimlerinin gereği aynı anda bilir. Yani Allah tahminlerini ya da kurgularını değil, gelecekte gerçekten var olacak olayları düşüncelerden sohbetlere kadar kesinlikle bilmekte olduğu için bize bildirmektedir. Çok ileri bir gelecek olan o dönemdeki olaylardan bu kadar ayrıntılı bahseden Allah elbette şu kısacık dünya hayatında bize göre gelecekte olacak gizli saklı bütün olayları da çok iyi bilir. Çünkü o Evvel ve Ahir'dir, ezelidir, ebedidir, yani geçmiş ve gelecek sınırlamalarından tamamen bağımsızdır.

- Rum ve Fetih suresi gibi pek çok surede açık bir şekilde gelecekten haber verilmektedir. Allah’ın gelecekte olacak bir savaşı ya da fethi bilmesiyle, bir tek kulun yaşam hikayesini bilmesi arasında hiçbir fark yoktur. Rabbimiz geleceği bildiğini pek çok ayetiyle açık bir şekilde bildirmiştir.

Allah’ın gelecekte kendi yaratacağı bazı şeyleri bilemeyeceğini iddia etmek, ancak bu gibi ayetleri inkar etmekle mümkün olabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah eğer her şeyi biliyorsa ve her şeyi yapabilecek kudrete sahipse, bu bir mantıksızlık değil midir?
Kadere imanın Kur'an'da olmadığı iddiası olanlar var ...
Kader, Allah'ın bilmesidir, deniliyor; ancak bununla ilgili ayet yoktur...

Kuran'da kaderin ve ruhani varlıkların ispatı var mı?
Bizim ne yapacağımız, kaderimizde yazılmış ise, ne suçumuz var?

26 Geleceği sadece Allah bildiğine göre, Nostradamus isimli adamın kehanetleri nasıl açıklanabilir?

İslâm anlayışına göre varlık âlemine ait üç temel kitap vardır.

Birincisi, her şeyin takdir edilerek ilim diliyle yazıldığı kader veya levh-i mahfuz denilen İmam-ı Mübin’dir.

İkincisi, her şeyin irade, kudret ve hikmetle yaratıldığı ve haricî varlık seviyesine çıkarıldığı kâinatı ifade eden Kitab-ı Mübin’dir.

Üçüncüsü ise, insanın hayatı mânâlandırabilmesi, varoluşun sırlarını çözebilmesi için ona rehber olarak gönderilen ve diğer iki kitabın tefsiri olan Kur'ân-ı Kerim'dir. Bu kitapların tanıtıcısı ve öğretmenleri ise, peygamberler, onların yolundan giden veli ve âlimlerdir.

"Bilmek" küllî bir kavram olup, haber vermek, tahmin etmek, modellemek, eşyanın iç yüzüne vâkıf olmak gibi alt dallara ayrılır. Bilmek, haber vermek ve tahmin etmek arasında ciddi bağlantılar olmasına karşılık, bunlar aynı şeyler değildir. Bilmenin söz konusu olduğu varlık boyutları, bilinebilir olanlar, bilinemez olanlar şeklinde ikiye ayrıldığında, gayb (bilinemez) âlemleri ve gelecek konusunda bilgi edinmede insanın sahip olduğu donanımların, ne derece güvenilir olduğu sorusu akla gelmektedir.

İnsanın fıtraten kullanma istidadına sahip kılındığı bilme yolları arasında, akıl, rüya (duru rüya, şuuraltı rüya ve geleceğe ait işaretlerin verildiği rüya), hayal âlemine düşen mânâlar (sûnuhat, tulûat), sezgi (altıncı his), tevatür, ilham, vahiy, gözlem, deney, ruhanilerle ve farklı boyuttaki varlıklarla iletişim yer alır. Bu bilme vasıtaları, farklı varlık seviyelerindeki farklı âlemlerden bilgi toplamada kullanılır. Haricî vücut giymiş varlıklar, zamanın bugünkü diliminde gözlenebilirken; ilmî vücut seviyesindeki varlıklar, gelecekte haricî vücut giyeceklerinden, onların şimdiki zamanda bilinmesi, hatalı bir yaklaşımla, "gelecekten haber verme" olarak tarif edilir.

Gelecekten haber verme noktasında konuşan üç farklı zümre vardır.

Birincisi, peygamberler, Allah dostları diyebileceğimiz veliler; ikincisi, belli modellere dayalı olarak kâinattaki düzen ve intizamın periyodik ve ritmik işleyişinden yola çıkarak, geleceğe dâir tahminlerde bulunan ve haber veren bilim insanları ve araştırmacılar (genetik bilimciler, meteorologlar, sismologlar); üçüncüsü ise, büyücüler, medyumlar, astrologlar, falcılar, ayrıca cin ve ifritlerle temasa geçebilme kabiliyeti olan kâhinlerdir.

Veliler, kâhin değildir!

Allah, gönderdiği peygamberlerini insanlara tasdik ettirmek için, onlara gelecekle ilgili bazı hâdiseleri bildirmiştir. Kur'an ve Peygamberimiz (asm) yoluyla bize ulaşan mu’cizeler, net, berrak ve doğrudur. Bu yüzden mu’cize ile kehaneti, peygamber ile de kâhini birbirine karıştırmamak lâzımdır. Cenab-ı Hakk'ın bildirmesiyle, peygamber ve veliler gelecekle ilgili haberler verebilirler. Veliler, keşfetmelerine müsaade edilen gelecekle ilgili bilgileri örtülü biçimde ve sembolik ifadelerle anlatma yolunu tercih etmişlerdir.

Peygamber Efendimiz (asm)'den sonra peygamberlik ve vahiy yolu kapandığı için, gelecekte vuku bulacak bazı hâdiseler, yine ilâhî kaynaklı olmak üzere, ya rüya ya da ilham yoluyla veya veliler tarafından dile getirilmektedir. Bu yolun dışında bulunan kâhinler de benzer iddialarda bulunmaktadır. İlham ile hiçbir alâkası olmayan, ilâhî vâridata kapalı bu insanların, haber kaynakları, Rahmanî değil, şeytanî sezgilerdir. Onlar ayrıca bu işi meslek edinmişlerdir. Zaten haber kaynakları olan şeytanlar, kulak hırsızlığı ile bir şeyler kapıp yalan-yanlış şeylerle yaldızlayarak onlara aktarmaktadır.

Nostradamus'un gerçek yüzü

Nostradamus'a, XVI. yüzyılda yaşamış bir astrolog kahin, müneccim ya da falcı diyebiliriz. Savunucularından Charles Ward'ın deyimiyle “gelecek kötülüklerden” bahsediyor.

Bu konuda ciddi araştırmaları ile tanınan Eric Russel, bir kehanetten bahseder ki şöyle: Avrupalı astrologlar, müstakbel bir su baskınından haber verirler ve “Gezegenler balık burcunda biraraya geldiği zaman, su dünyayı istila edecek.” derler. Herkes korkmaya başlar. Bazı kimseler, güya baskından kurtulmak için kayıklar satın alırlar. Belirtilen zaman gelir, ama baskın falan olmaz fakat ne yazık ki, zaman süngeri bu aşikar yalanı da siler ve unutturur. Daha sonra, astronomi alimleri bu konuyu ele alıp incelerler; “gezegenlerin balık burcunda biraraya geleceği” sözünün ilmen mümkün olmadığı kararına varırlar.

Nostradamus gibilerin en iyi dostu, yalanlarını unutturan zamandır... Örneğin, falan tarihte filan adam öldürülecek, derler. Adam gerçekten öldürülürse, bu iyi bir reklam olur. Olay gerçekleşmediği takdirde, bu yalan kısa sürede unutulur, gider.

Nostradamus'un 946 kehanetinden ancak 70 tanesi bir bakıma gerçekleşmiş durumdadır ve buradaki başarı oranı yüzde yedidir. Bunların da büyük bir çoğunluğu hemen herkesin yapabileceği, gerçekleşmesi olası tahminlerdir. Nostradamus, kehanetlerinde “mukaddes yazıları rehber tutup, astronomik hesaplarla sonuca gittiğini” itiraf etmektedir. Konuyu araştırdığımız zaman ise, onun, “Muhyiddin-i Arabi'nin eserlerinden de bazı haberleri aşırdığını görüyoruz.” O büyük velinin, geleceğe ilişkin çeşitli işaretlerini kendi kafasına göre yorumlayarak düzmeceler ortaya çıkarmıştır.

Charles Ward onun hakkında şöyle der: “Bilmecelerle konuşan biridir. Sathi bir Hristiyan, samimi bir putperesttir. Önceden yanacağını haber verdiği Pouzin şehrini kendisi yakmıştır!”

Nostradamus belirsiz, çift manalı ve her yoruma açık sözler söylemekte ustadır. İşte Bernard Capp'ın tespiti: “O, sözlerini dramatik bir belirsizliğe büründürmekte mahirdi. Bu yüzden de kehanetleri çağımıza kadar canlı (!) kaldı.”

Meşhur araştırmacılardan James Laver'in ifadeleri çok daha ilginçtir: “Yazıları, şiir ve edebiyat kaidelerine uymaz; düzensiz, uydurulmuş kelimelerle dolu birer laf yığınıdır. Şiirlerinden doğru dürüst bir mana çıkarmak mümkün değildir.”

Kısacası; Nostradamus, bazı çevrelerce kasıtlı olarak şişirilmiş bir şarlatandır... İşin garip tarafı, Allah, ahiret ve kader gibi belirgin gerçeklere inanmakta güçlük çeken maddeci kafaların, bu fırsatçıların saçma sapan sözlerine ilgi duymaları, hatta inanmalarıdır...

Velâyet hakikatine bir misâl: Müştak Dede

1759'da Bitlis'te doğan Müştak Dede'nin asıl ismi, Peygamber Efendimiz (asm)'in ismine hürmeten konmuş olan Muhammed Mustafa'dır. Kendisi medrese tahsili görmüş, daha sonra Şems-i Bitlisî'nin yanında tahsiline devam etmiştir. Ayrıca Hacı Hasan Şirvânî'nin yanında da eğitim görüp mutasavvıf bir şâir olarak yetişen Müştak Dede, sürekli seyahatler etmiştir. 1847'de basılan divanında, rumuz ve işaretler vardır. Gerçek bir veli ve sûfî olan Müştak Dede'nin divanından Ankara'nın başşehir olacağına dâir şiir, olmuş olacak her şeyin Allah'ın katında ilim nev'inden yazıldığına (kaderin varlığına) açık bir delildir.

Müştak Dede'nin divanı, Allah'ın velilerin kalbine ve zihinlerine değişik vasıtalarla (sünuhat, tüluat, sezgi, ilham, altıncı his, rüya vb) ulaştırdığı kaderî plânda ilmî varlıkları olan, ama haricî varlık elbisesi giymemiş geleceğe dâir hâdiseleri istediği takdirde, izin verdiği ölçülerde ulaştırdığına dâir binlerce misalden biridir. Müştak Dede'nin geleceğe dâir haberleri, Nostradamus'un haberleriyle kıyaslanmayacak kadar açık ve nettir.

Meselâ Müştak Dede, daha başşehir olmadan yüz sene önce, hiç yoruma gerek kalmadan, üsûlüne uygun olarak, ama ehlinin anlayacağı şekilde Ankara'nın, İstanbul gibi başşehir olacağını haber vermiştir. Bu şiir, İstanbul'da Takvim hâne-i Âmire'de, Hicri 1268 senesinde taş basma olarak basılan divanın 29. sayfasında mevcuttur:

1. Me'vâ-yı nâzenîne ki(m) "Elf" olursa "Efser" Elif=A
2. Lâbût olur o me'vâ İslambol ile hemser
3. "Nun ve Kalem" başından alınsa "Nun"u Yunus, Nun=N
4. Aldıkça harf-i diğer olur bu remz azhar.
5. Miftah-ı Sûre-i Kaf serhadd-i Kaf tâ "Kaf" Kaf=K
6. Munzam olunmak ister "Ra"yı Resul-i Peygamber Ra=R
7. Hâ-yı hû ile âhir maksud oldu zâhir Hû=H
8. Beyt-i Veliyyu'l-Ekrem Elhâc Abd-i Ekber
9. Ey Pâdişah-ı Fahham Sultan Hacı Bayram
10. Ruhundan ister ikram Müştak-ı abd-i çâker.

* Bu şiirin 1, 3, 5, 6 ve 7. mısraları "elif", "nun", "kaf", "ra" ve "he" ile, yani aslî harflerle Osmanlıca yazılışa uygun olarak Ankara'yı,

* İkinci mısra, rumuzlu olarak haber verilen bu şehrin başşehir olacağını,

* Yedinci mısra, bu oluşun "Hâ-yı hû" ile yani İstiklâl Savaşı'na işaretle, gürültü ve patırtı ile vuku bulacağını,

* Birinci mısra, bunun ebced hesabı ile 341 tutan Efser'e "Elf" yani bin ilâve olunmak suretiyle 1341’de vukua geleceğini göstermektedir.

* İkinci mısrada İstanbul ile hemser = başabaş olacağı bildirilen şehrin Ankara olduğu, birinci mısradaki “Me'vâ-yı nâzenin” kelimeleriyle 8 ve 9. mısralardaki ifadelerle de açıklanmış bulunmaktadır. Zîrâ Bayram Veli'nin türbesi Ankara'dadır.

Hakikaten ‘Düstur’un 5. cildinin, 381. sayfasında Ankara'nın başşehir olarak kabulüne dâir 27 sayılı umûmî heyet kararı 13.10.1339 Rumî tarihi taşımakta. Bu tarih ise, Hicri 1341 senesine tekabul etmektedir.

Aslında 3. beytteki "Nun ve kalem... başından alınsa "Nun"u Yusuf", ifadesinde Yunus Emre gibi dervişlerin başlarına koydukları “Nûn”ların da daha sonra Tekkelerin kapanmasıyla başlarından alınacağına, o kıyafetlerin de kaldırılacağına bir işaret vardır.

Fakat Müştak Dede bir kâhin değil; bir velidir. Büyücülükle de asla alâkası yoktur.

27 Bir Hadis'te, "İsabetli bile olsa, birisi gaybten haber verse, onu dinleyenler de bunu onaylasa, hepsi birden küfre girer." deniyor. Buna göre gaybten haber verenler dinden çıkmış mı oluyorlar?

Söz konusu hadiste “isabetli bile olsa, birisi gaypten haber verse...” ifadesine rastlayamadık.

- Konuyla ilgili Hz. Ali (ra)’den rivayet edilen bir hadisin meali şöyledir:

“Kim bir kâhine (gelecekle ilgili bilgiler / sırlara vakıf olduğunu iddia eden) veya bir arrafa (müneccim  / astroloji bilgisiyle gaybı bildiğini iddia eden kimse) gitse ve onun söylediklerini tasdik etse, Muhammed (a.s.m)’e indirileni inkâr etmiş olur.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 17684)

Bu hadisten anlaşılıyor ki, burada -İslam çizgisinin dışında bir yol takip eden- kâhin ve benzeri şarlatanlardan bahsediliyor.

- Kur’an’ın ifade ettiği ve kimsenin bilemeyeceğini söylediği “GAYB” Allah’ın mutlak ilminde yer alan gaybdır. Fakat Allah, o mutlak gaybın çıkmasına bazı alametler koyabilir ve dilediği kimselere o ipuçlarını gösterebilir. Örneğin, Allah’ın ilminde iken ve o mutlak gaipten çıkmadığı zaman asla bilinmeyen “yağmurun geliş zamanına” bazı alametler koymuş, meteoroloji uzmanları o ipuçlarından hareketle daha önce doğru bir tahminde bulunabilirler. Yine uzmanlar belli bazı ip uçlardan hareketle “bir hastanın ölümünü” yaklaşık veya doğru bir tahminde bulunabilirler. Bunlar, asla Kur’an’ın ifade ettiği “GAYB” değildir. Bilakis mutlak gaypten çıkmış şahadet alemine girmiş, izafî / rölatif gayptir. Yani bazılarımız için gayp olan bu şeyler, bazılarımız için gayp olmaktan çıkmıştır.

Ayrıca, Allah bildirmediği zaman, peygamberler dahi gaybı bilmezler. Bu husus, ayet ve hadislerle sabit olup Ehl-i sünnetin temel bir akidesidir. Fakat, Allah’ın bildirmesiyle, peygamberler ve evliyalar gaybı bilebilirler. Kur’an’da Hz. İsa (as)’ın  ve Hz. Muhammed (a.s.m)’in gaybı bildiğini gösteren ayetler vardır ki, bunlar Allah’ın onlara bildirdiği gaybdır.

Nitekim bu konuda İbn Hacer "Allah’tan başka, hiç kimse gaybı bilmez." mealindeki ayeti açıklarken, şu görüşlere yer vermiştir:

Hz. İsa (as)’ın “evlerinizde biriktirdiklerinizi bilirim”, Hz. Yusuf (as)’ın rüya gören hapis arkadaşlarına “Daha yemek gelmeden size bunun tevilini söylerim” şeklindeki gaybî haberleri ile velilerin kerametleri ayrı bir özelliğe sahiptir.  Bunlar; “Allah bütün gaybı bilir. Fakat gaybına kimseyi vakıf etmez. Ancak bildirmeyi dilediği bir elçiye bildirir.” (Cin, 72/26-27) mealindeki ayette yer alanlar müstesna kimselerdir. Şu kadar fark var ki, peygamberler bu bilgiye vahiy yoluyla, veliler ise rüya veya ilham yoluyla ulaşırlar.” (İbn Hacer; Fethu’l-Barî, 8/514)

İlave bilgi için tıklayınız:

"Gaybı Allah'dan başkasının bilemeyeceği" ayeti hakkında.

Kahinlerin gaybten haber vermesi.

28 Kıyamet sadece dünyada mı kopacak, yoksa, güneş sisteminde Samanyolu galaksisinde de kopacak mıdır?

Her şeyin helak olacağını ifade eden ayetlerde yer alan helak kelimesinin ne anlama geldiği hakkında alimler arasında farklı görüşler vardır. Mesela,

“Allah’ın zatından başka herşey helak olacaktır.”(Kasas, 28/88)

mealindeki ayette "helak" kavramı şu farklı anlamlarda algılanmıştır:

a. Helak, yok olmaktır. Buna  göre ayet, Allah’tan başka her varlığın yok olacağına delalet etmektedir.

b. Helak, bir varlığın faydalı olma özelliğinin kaybolmasıdır. Buna göre ayet, kıyametin kopmasıyla her şey -bütün bütün yok olmamakla beraber- faydalı yönünü kaybedecek, kendisinden beklenen görevini yapamaz hale gelecektir. 

c. Ayetteki helaktan maksat, Allah’tan başka bütün varlıkların yok olma kabiliyetinde olduğu gerçeğidir. Buna göre, ayette bütün varlıkları fiilen yok olacağından ziyade yoktan var edilmiş özelliği itibariyle tekrar  yok olma imkânının var olduğuna işaret edilmiştir.(bk. Razî, ilgili ayetin tefsiri)

- Burada “b” şıkkını tercih edenlerin elini güçlendiren bir delil de İbrahim suresinin 48. ayetidir:

“Gün gelir, yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir. Bütün insanlar kabirlerinden kalkıp tek hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.”

 Bu ayette yer ve göklerin -eski fonksiyonlarını yitirmekle beraber -yok olmadığı, ancak unsurlarının başka bir şekle girmekle yeni bir konum kazandığına işaret edilmektedir.(Razî, a.g.e). 

- Mücahid, Sufyan-ı Sevrî gibi bazı alimler, buradaki helak kavramını tasavvufî bir anlam yüklemişler ve “Allah için olmayan her şey hakikatte yok hükmündedir. Allah için olan her şey de bekaya mazhardır.” demişlerdir. (bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

Özetle diyebiliriz ki, ayet ve hadislerde kıyametin tam olarak ne şekilde kopacağı, her şeyin yok olup olmayacağı konusu -detaylı bir şekilde- açıklanmamıştır. Bu konuda en açık ayetlerden biri bizim yukarıda söz konusu ettiğimiz ayettir. Görüldüğü gibi, alimler tarafından bu ayet de çok değişik şekilde açıklanmıştır. Bununla beraber İslam alimlerinin kabul ettiği genel kanaate göre, kıyamet -yalnız güneş sistemi için değil- bütün varlıklar için söz konusudur. Yukarıda geçtiği üzere, Kur’an’da kıyamet sahnelerinin yer ve göklerle ilişkilendirilmesi bunun göstergesidir.

- Üstad Bediüzzaman’ın “Allah’ın zatından başka her şey helak olur, âyetinin âhirete, cennete, cehenneme ve ehillerine şümulü var mı, yok mu?” şekilndeki bir soruya verdiği cevap özetle şu anlamdadır:

Bazı alimler ayette ifade edilen yok olma manasının, cennet ve cehennemi içine alan beka aleminde olmayacağını söylüyorlar. Yani mana-yı muhalifi ile helak olma sadece maddi alemde tecelli edecek diyorlar.

Bazı alimler ise; yok olma fiilinin maddi alemle beraber cennet ve cehennemi içine alan beka aleminde de olacağını, fakat; o kadar hızlı olacak ki, kimse yok olduğunun farkında olmayacağını ifade ediyorlar.

Bazı aşırı giden tasavvuf ehli zatların iddia ettiği gibi, mevcudat ve mahlukat mutlak anlamda hiçliğe ve yokluğa gitmiyorlar. Zira Allah’ın isim ve sıfatlarına aynedarlık yapan mevcudatın yokluğa gitmesine, ebedi olan isim ve sıfatları müsaade etmez. Bu sebepten dolayı varlığın yokluğa gidip tekrar geri gelmemesi düşünülemez.

Öyleyse konu iki şekilde açılanabilir:

1. Allah, öyle bir “Kadir”dir ki, yokluk ve varlık Onun kudretine ve iradesine göre, iki menzil gibi, gayet kolay bir surette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir anda oradan çevirir. Varlıklar ve hiçbir şey hissetmeden bir anda yok ile var arasında gidip gelebilir. Bu da Allah’ın azamet ve kibriyası açısından mükemmel ve muazzam bir olaydır.

Ayrıca, mutlak anlamda yokluk diye bir şey yoktur. İki zıddın beraber bulunması aklen caiz değildir. Allah’ın mutlak varlığı; mutlak yokluk manasını ve kavramını zaten imkansız kılıyor. Zira mutlak varlık, yokluk manasını kabul etmez. Allah’ın sonsuz ilmi bütün varlıkları kuşattığı için, faraza bir eşya cismani vücut noktasından yok olsa bile, Allah’ın ilmindeki varlığı noktasından yine vardır. Yani her şeyin aslı ve özü vücud-u ilmîde vardır. Kelam alimleri, eşyanın bu varlık mertebesine ayan-ı sabit demişler. Yani; eşyanın Allah’ın ilmindeki tasarım ve proje halidir. Eşyanın kudret dairesinde olan harici vücutları gider, yerine ilim dairesindeki manevi vücutları kalır. Aslında eşyanın helak olması, kudret ve ilim sıfatları arasındaki ani bir gidiş geliş demektir. 

2. Eşyanın mana-yı ismi ve mana-yı harfi olmak üzerek iki yüzü vardır. Mana-yı harfi; eşyanın Allah’ın isim ve sıfatlarına ayna olması ve o isimleri talim ettirmesidir ki, bu yüzü asla hiçlik ve yokluğa mahkum olamazlar. Zira isimler ebedi olmasından, onların aynası olan eşya da onunla birlikte ebediyete mazhardır.

Eşyanın diğer yüzü olan mana-yı ismi ise; Allah’ın isim ve sıfatlarına değil, kendi zatına ve nefse bakan yüzüdür. Ya da dinsiz ve inkarcının  hevayi kurgusudur. Bu noktada kendi başına bir varlığa sahip olmadığı için, hiçliğe ve yokluğa mahkumdur. İşte ayette yokluğa mahkum olacak eşyanın, şu asılsız ve temelsiz geçici yüzüdür. (bk. Mektubat, On Beşinci Mektup, Altıncı Sual; Yirmi Dokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım)

29 Rabbimiz neden bazı şeylerin kulları tarafından bilinmesini istemiyor? Sidretül Münteha’dan ötesini bilmemiz niçin yasaklanmıştır? Mutlak gaybın bilinmesi kullara yasak mıdır?

a. Gaybın insanlardan saklı tutulmasının önemli hikmetlerinden biri de insanın başına gelecek musibet ve belaları öğrenmemesidir. Eğer insan mesela on sene sonra başına gelecek bir musibetin olduğunu fark etse, on yıl boyunca bunun etkisinde kalacak ve hayat kendisine zehir olacaktır. Keza, bir kişiyi düşünün ki, yirmi yıl sonra filanca ayın filanca gününde öleceğini kesin olarak öğrenmiş olsa, bu yirmi yıl boyunca her gün adım adım ölüm yılı ve gününe doğru gittiğini bildiği için hayat onun için çekilmez bir bela olacaktır. Bu gün kesin olmamakla beraber, kuvvetli bir ihtimalle öldürücü bir hastalık olan kansere yakalananların durumu bunun bir kanıtıdır.

Bu sırlara vakıf olmak, bu sakıncaların yanında, insanın yaratılış kapasitesine de uygun değildir. Kur’an’da ifade edildiği üzere, "insanlara verilen ilim çok azdır." (İsrâ, 17/85) Çok sınırlı bir bilgi kapasitesine sahip olan insanların, sonsuz ilim sahibi Allah’ın o sınırsız ilmine vakıf olması işin tabiatına aykırıdır.

Şayet insanlar bütün sırlara vakıf olsa, toplumda barış ve huzuru sağlamak da mümkün olmaz. Çünkü, bu takdirde herkes herkesin gizli yaptığı bütün işlerini bilmiş olacaktır. Bir kişinin kendi ailesinin fertlerinin yaptığı bütün günahlarına vakıf olması demek, aileyi baştan itibaren bir savaş alanına çevirmek manasına gelir.

Bu gün bazı insanların telefonlarının dinlenmesinden ötürü toplumun nasıl tedirgin olduğunu biliyoruz. “Acaba beni de dinliyorlar mı?” diye pek çok insan rahat konuşamıyor. Ya herkesin her sözü ve her eylemi başkaları tarafından biliniyor olsa, insanların nasıl bir sıkıntı ve üzüntü denizine düşeceğini tahmin etmek zor değildir.

b. İlk maddedeki mahzurlar burada da geçerlidir. Bununla beraber, eğer “sidretü’l-münteha”dan ötesinden maksat alem-i beka ise, orasının herkse açık olmaması bir imtihanın da gereğidir. Çünkü, imtihanın en âdil şartı gizli olmasıdır. Eğer insanlar cennet ve cehennemi her gün görmüş olsalardı, küfre saplanan tek bir kişi bulunmayacağı gibi bilerek hata edenler de olmazdı. O zaman imtihanın en büyük amacı olan elmas ruhlu olanlarla kömür ruhlu olanların beraber olması, tembel olanlarla çalışkan olanların aynı seviyede kalması manasına gelirdi. Bu ise, adalet ve insaf ölçüleriyle bağdaşmayan bir durumdur.

Keza Levh-i Mahfuz da eğer herkse açık olsa, yine aynı sakıncalar söz konu olur. Eğer bundan maksat Allah’ın Zat-ı akdesi ise, bunun mümkün olmadığı açık bir gerçektir. Çünkü, kibriya ve azamet perdelenmek ister.

c.
Mutlak gaybın bilgisi kullara yasaklanmamıştır; çünkü onlar zaten isteseler de  böyle bir bilgiye ulaşmaları mümkün değildir. Mutlak gayb bilgisi Allah’ın ilmindeki bilgidir. İnsanların o bilgiye sahip olmaları, Allah’ın sonsuz sıfatlarında –haşa- ona ortak olmaları manasına gelir. Sabah ne yediğini unutan, kendi iç organlarının nasıl çalıştığından habersiz olan insanoğlunun mutlak gayb ile ne ilgisi olabilir?

İlave bilgi için tıklayınız:

Gayba iman ne demektir?

Allah Teala bazı gaybi meseleleri kullarına bildirir mi? Bir insan başka bir insan hakında görmediği şeyleri bilebilir mi?

Bazı ayetlerde "Gaybı Allah'dan başkasının bilemeyeceği" ifade edilmektedir. Bazı peygamberlerin ve bazı veli zatların gelecekle alakalı haberler vermelerini bu ayetler ışığında nasıl değerlendirebiliriz?

İnsan Gayb Âlemine Nasıl Açılır?

Peygamberlere iman, neden gayba iman içerisinde değerlendirilmektedir?

30 Rüyaya göre hareket edilir mi?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Rüya tabiri hakkında bilgi verir misiniz?..

31 Kur'an-ı Kerim'de sık sık göklerin ve yerin gaybından bahsedilir. Bunlar nelerdir? Tespit edilebilmiş midir?

Kur’an’da zikredilen “göklerin ve yerin gaybı” (bk. Bakara, 2/33; Nahl, 16/77) aynı zamanda evrenin gaybı anlamına gelir. Çünkü, kâinat bir anlamda yer ve göklerden ibarettir.

Buna göre, yer ve göklerin gaybı demek, evrenin ilk yaratılışı, barındırdığı kanunlar, galaksilerin, yıldızların sayısı, sistemlerin işleyiş tarzı gibi mevcut olan durumları ile zaman içerisinde nasıl bir çizgi takip edecekleri, başlarına kıyametin ne zaman kopacağı, akıbetlerinin ne olacağına, göklerin ve yerin barındırdığı mikro ve makro alemlerin durumu; misal alemi, melekut alemi, melekler alemi, ruhanî alemler gibi alemlerin durumunu kapsamaktadır.

İnsanoğlu tarafından şimdiye kadar bilinen şeyler, o gaiplerin binde birini bile karşılamaz.

32 Gaybı veli zatlar bilebilir mi? Cin suresinin 26. ayetinde, gaybı sadece Allah'ın bileceği ve bunu dilediği kadarını peygambere bildiriceği yazıyor...

"O gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez.  Ancak seçtiği resüller başka. (Onlara bildirir.) ..."(Cin, 72/26 ve 27)

Gaybı yalnızca Allah'ın bildiği, bu konuda O'nun hoşnut olup seçtiği elçinin dışında -cinler dahil- hiç kimseye bilgi vermediği ifade buyurulmuştur. Al­lah'ın hoşnut olup seçtiği elçiden maksat peygamberler, onlara bildirdiği gayb bil­gileri ise ilâhî vahiyler ve haberlerdir ki bunlar da onların peygamber olduğunu gösterir. Meselâ Hz. Peygamber (asm)'e kıyamet gününde ve âhirette meydana gelecek olaylar vb. birçok gayb haberini içeren Kur'an vahyedilmiştir. Şevkânî'nin eserin­de, Kur'an ve vahiy dışında da Hz. Peygamber (asm)'e fıten ve benzeri bazı gayb bilgi­lerinin verildiği zikredilmiş ve âyetin bunlara da işareti söz konusu edilmiştir.

Peygamber yolunda yürüyen kâmil mürşidlere gelince: Cenâb-ı Hak, onlara da yine Resulüllah (asm)'ın nübüvvet nurunun aracılığıyla, gaybın bazı kapılarını açar. Biz buna «keramet» diyoruz. Nitekim Ehl-i sünnet âlimleri, «Evliyanın kerametine inanırız.» derken, Mutezile bunu reddetmiştir. Ehl-i Sünnet âlimleri bu konuda şu hadîslerle istidlal etmiştir:

«And olsun ki sizden önceki ümmetlerde ilham alan kişiler bulunu­yordu ki, onlar peygamber değildi. Benim ümmetimde de böyle bir tane varsa, şüphesiz ki o, Hattab oğlu Ömer'dir.» (Sahîh-i Buhari, Lübabu't-te'vîl: IV/317)

«Gerçekten sizden önceki ümmetlerde ilham alanlar vardı. Eğer üm­metimde onlardan (onlar gibi) biri varsa, şüphesiz ki, Ömer b. Hattâb on­lardan biridir.» (Sahîh-i Müslim, Lübabu't-te'vîl: IV/318)

İlave bilgi için tıklayınız:

Evliyalar gaybı bilebilir mi?..

33 "Rahimlerde olanı O bilir." ayeti bağlamında, ultrasonla cinsiyet tespiti nasıl açıklanabilir?

Evvela şunu biliyoruz ki, tefsirlerde nüzul sebebi olarak gösterilen olayların önemli bir kısmı sağlam bir yolla bize gelmemiştir. Konumuzla ilgili nüzul sebebi de tefsirlerde genellikle, “rivayet edilmiş ki; denilmiş ki, rivayet edildiğine göre,..” şeklinde “temriz siıygasıyla = zafiyeti gösteren edilgen bir kiple” belirtilmiştir. (bk. Taberî, Maverdî, Kurtubî, İbn Kesir, Razî, Beyzavî, Lokman Suresi 34. ayetin tefsiri)  İbn Kesir’e göre,, bunu Mucahid’den İbn Ebi Necih nakletmiştir(ilgili ayetin tefsiri).

Yani, burada Mucahid’in kimden, hangi senet zinciriyle bunu belirtmiş olduğuna dair bir bilgi yoktur. Nitekim, İbn Aşur da (bk. ilgili ayetin tefsiri), "Bu haber Mukatil ve İkrime’ye dayandırılmış, ancak asıl senedi bilinmemektedir.” demek suretiyle bunun zayıflığına işaret etmiştir. Bu husus tek başına önemli bir zafiyet göstergesidir.

Şayet bu haber doğru olsa bile, ayetin geniş ifade tarzını sadece  soru soran kimsenin dar çerçevedeki sorusuna hasretmek doğru değildir. Kur’an-ı hakim, bazen soru soranın dar kapasitesinden şekillenen sorunun zahirine göre değil, herkese geniş manada faydalı olan ilmî bir hakikati anlatarak cevaplar. Buna “Üslub-u hakim“ denilir. Örneğin; Ay’ın nasıl incelip hilal şeklini alacağını soran bir kimseye, Kur’an, -bu muhatap arafından  anlaşılması zor olan bir astronomi olayını anlatmak yerine, herkesin faydasına olan hilalin takvim görevine dikkat çekmiştir. İlgili ayetin meali şöyledir:

“Sana hilâlleri sorarlar. De ki: Onlar insanlar için; özellikle hac için vakit ölçüleridir..." (Bakara, 2/189)

Bunun gibi, söz konusu ettiğimiz meselede de, şayet bir kimse “eşinin rahminde erkek mi, yoksa kız mı olduğunu" sormuş olsa bile, Kur’an’ın ifadesi, onun o dar kapasitesine göre değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlara evrensel bir hakikati anlatarak cevap vermiştir. Bununla Kur’an, hem soru soran kimseyi, -mümaşat üslubuyla- tatmin etmiş, hem de her zaman tazeliğini koruyacak bir sözcük kullanarak -zaman üstü- bir gerçeğin altını çizmiştir. O sözcük ise, ayette yer alan “ma”dır. Şayet “men” kullanılsaydı ve “men fil-Erham” denilseydi, bu takdirde sadece kız-erkek algısına uygun olabilirdi. Çünkü, “men” kelimesi, “canlı-akıllı varlıklar” için kullanılır. Oysa, “ma” kelimesinin asıl manası “şey”dir ve prensip olarak “cansız-akılsız varlıklar” için kullanılır.

O halde, nüzul sebebi ne olursa olsun, Allah’ın sonsuz ilminden gelen Kur’an’da “ma”nın tercih edilmesi elbette bir hikmet içindir ve o hikmet de, rahimde bulunan ceninin maddî-manevî simasını ve kader programını ifade etmektir. 

Özetlersek; şimdiye kadar birçok müfessir kendi çağının bilgisi çerçevesinde bu meseleyi değerlendirmiş ve Kur’an’ın, "rahimdeki olanı ancak Allah bilir" şeklindeki mutlak ve mücmel ifadesini "dişi-erkek" olarak açıklamıştır. Son zamanlarda ilerleyen tıp tekniği ile anne rahmindeki çocuğun cinsiyeti tesbit edilmektedir. Bu ise, Kur’an’ın zahir beyanına ters düşmektedir. Meseleyi "dişilik-erkeklik" çerçevesinde değerlendirmeyi uygun bulmayan Bediüzzaman'a göre, ayette kastedilen, çocuğun hayat programı, hususi istidat ve kabiliyetleri gibi manevî simasıdır ki, bu bir Samediyyet mührüdür ve bunun bilinmesi imkânsızdır. Zira âyette geçen " ?? - ma" kelimesi Arapçada mutlak umum ifade eden en kapsamlı bir lafızdır. Değil harikalar harikası bir İlâhî sanat olan insanın manevî simasını bilmek, bir çocuğu diğerlerinden ayıran maddî, fizyolojik simasını da Allah'tan başkası bilemez. Yüzbin röntgen-misal insan fikri birleşse bunu başaramayacaktır. (bk. Niyazi Beki, Kur’an’ın büyük ve parlak bir tefsiri, Risale-i Nur, 111; Lem'alar, 102)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'de "....Rahimlerde olanı (ancak Allah) bilir..." buyrulmaktadır. Halbuki bugün yukarıda beyan ettiğimiz gibi, çocuğun cinsiyeti tesbit edilebiliyor. O halde bu ayeti nasıl anlayacağız?

34 "Allah katında her şey olup bitmiştir" anlamında bir hadis var mıdır?

Evet bu anlama gelecek şöyle bir hadis vardır:

“Allah’ın ilminde kalem (her şeyi yazmış), kurumuştur. (artık / her şey bitmiştir).” (bk. Mecmau’z-Zevaid, 11812, 11813)

Bu hadisi şöyle anlamak mümkündür:

Kâinatta var olan ve olacak olan her şey Allah’ın ezeli ve sonsuz ilminde yerini almıştır. Kâinatta hiç bir hadise, hiç bir olay, Allah’ın ilmine aykırı bir  şekilde ortaya çıkamaz. Çünkü bu takdirde, Allah’ın ilmine cehaletin karışması söz konusu olur ki, Allah bütün evrenin şahadetiyle böyle bir noksanlıktan münezzehtir.

Bu hadis, bir nevi Kadere de işaret etmektedir. Her şeyin her boyutu Allah’ın ilminde tayin edilmiştir. Nitekim, Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, kader de ilmin bir nevidir.

Fakat kader insanların özgür iradesini elinden almaz. Bilakis, insanların imtihan alanlarında özgür bir iradeyle hareket etmeleri de Kaderle tayin edilip pekiştirilmiştir.

İnsanlar istese de kendilerini özgürsüz, iradesiz kılamazlar, bir robot şekline sokamazlar. Çünkü bu da kadere ve Allah’ın ilmine aykırı olacağı için imkânsızdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bizim ne yapacağımız kaderimizde yazılmış ise, ne suçumuz var ...

35 Ruhun ve ahiretin varlığını nasıl ispatlayabiliriz?

“Ahiretin varlığı” hakikati gayet ehemmiyetli olduğundandır ki, Kur’an-ı Kerim’de tekrar tekrar, insanın yeniden diriltilip hesaba çekileceğinden ve buna göre mükafaat veya ceza göreceğinden ısrarla bahsediliyor.

“Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kàdirdir.” (Rum, 30/50)

ayeti ile bu hakikate gözümüzle gördüğümüz hadiselerden misal getirerek, meselenin daha iyi anlaşılması sağlanıyor.

Biz de, Kur’an-ı Kerim’in yüzlerce ayetinin ifade ettiği, başta bizim Peygamberimiz (asm) olmak üzere, yüz yirmi dört bin peygamberin, hem milyonlarca alim ve evliyanın ittifakla haber verdiği ahiretin ve öldükten sonra yeniden dirilmenin varlığına iman ediyoruz. Bu hakikati, Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim'inde açıklamakla beraber, yeryüzünden misaller vermiş ki, akıl sahipleri anlasınlar. Biz de o misallere bakıp bu hakikati anlamaya çalışalım:

Her kış mevsiminden sonra bir bahar geliyor. Güz mevsiminde ölen, kışı ölü olarak geçirdikten sonra bahar mevsiminde yeniden diriltilen milyarlarca bitki ve hayvan, öldükten sonra diriltilme hakikatinin en güzel misali değil midir? Bir baharda diriltilen canlıların sayısı Adem Aleyhisselam’dan kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanların sayısından binlerce defa daha fazladır. Bütün insanlar, yalnız bir baharda yaratılan sineklerin sayısı kadar bile değildir. Her sene bitki ve hayvanlardan üç yüz bin canlı türü yeniden diriltiliyor. Her canlı türünün ise milyarlarca ferdi bulunuyor. Sinekler ise sadece üç yüz bin canlı türlerinden sadece bir tek türdür.

Şu halde, her baharda üç yüz bin insanlık kadar canlı diriltiliyor. Ve bütün bunlar gözümüzün önünde cereyan ediyor. Şimdi her baharda, karınca, sinek, böcek gibi haşerelerden; çeşit çeşit otlar ve çiçeklerden; en küçük bir mikroptan ta güz mevsiminde ölü vaziyetine giren kocaman ağaçlara kadar, hem çok çeşitli hem de çok sayıda canlının yeniden yaratıldığını gördükten sonra, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye itiraz eden, hakikate karşı gözleri kör, kulakları sağır olan zavallılara ne demeli?

Elbette yine Kur’an-ı Kerim'in ifadesiyle “Onu ilk önce kim yaratmışsa O diriltecek.” diye cevap veririz. Ve bunu daha iyi anlaması için de, Allah’ın yer yüzündeki rahmet eserleri olan her baharda yarattıklarını gösteririz.

Her sene güz mevsiminde ölen bitkilerin ruh programı, çekirdekleri içine yerleştirilip, orada saklanıyor. İkinci baharda toprağa atılmasıyla o bitki canlanıyor. Bazıları aynen, bazıları benzer şekilde canlandırılıyor. Basit bir mahlukunun ruh programını çekirdeklerinde saklayan Allah, elbette en kıymetli mahluku olan insanın ruhunu da muhafaza eder, ve mahşer toprağında yeniden canlandırır.

Toprağın içine giren tohum, çürüyüp parçalanmakla beraber, yeni bir hayatın, dirilmenin ilk basamağını teşkil ediyor. Aynen bunun gibi, ölmekle kabir toprağına giren insanın bedeni çürümekle beraber, ölmek ve toprak altında çürümek yeni bir hayatın başlangıcını teşkil eder.

Her şeye kadir olan ve her baharda milyarlarca canlıyı, uyku halindeki insanları uyandırmak kadar kolayca dirilten Allah, elbette insanı bir haşir sabahında uyandırır. Madem va’d etmiştir. Ve va’d ettiği şeyi yapmaya kadirdir. Öyle ise, ahiretin varlığı, öldükten sonra dirilmenin varlığı, baharın geleceğinden, sabahın olacağından daha kesin bir hakikattir. Hiç yoktan bu günü yaratan, elbette yarınki günü de yaratmaya kadirdir. Bu sene gördüğümüz bitki ve hayvanları yaratan, elbette öldükten sonra onları ikinci bir baharda diriltmeye kadirdir.

İnsanın hücreleri başka varlıklara intikal edip onun vucudunda işlev görse de, haşirde her insanın hücresi yeniden yaratılacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Ruh'un varlığının delilleri nelerdir?..

- Ahirete giden gelen var mı?..

- Ba’s ne demektir ? Öldükten sonra yeniden diriliş nasıl olacaktır?..

36 Kur'an ayetlerini, Levh-i Mahfûz'da, Allah'ın izniyle gören evliyalar var mıdır?

Kur’an’ı levh-i mahfuzda gören bir kimsenin söz konusu olduğunu bilemiyoruz.

İbnu’l-Enbarî ve Bediüzzaman gibi bazı alimler bu konuyu keşfen değil, ilmen açıklamışlardır.

Özeti şudur: Mevcut elimizdeki Kur’an’ın/Mushafın sure ve ayetlerinin vahiy ile tespit edildiği, alimlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir.

Vahiy ile tespit edilen Kur’an’ın bu düzeni nüzul sırasına göre değil, tertip sırasına göredir.

O halde, Kur’an’ın tertibi düzenlenirken bir ölçünün olması gerekir. Örneğin, Hz. Peygamber (asm), en son inen ayet için “Bunu Bakara suresinin 281. ayetin sırasına koyun.” buyurmuştur.

Demek ki bu sırlamalarda bir ölçü vardır. İşte bu ölçü, Kur’an’ın asıl tertibidir. Bu tertip ise, Kur’an’ın levh-i mahfuzdaki şeklidir. Çünkü Kur’an levh-i mahfuzdadır(Hâkim, Müstedrek, 2/611) ve -ilk inişi itibariyle- oradan inmiştir. (bk. Zerkânî, 1/47)

37 Allah zamandan münezzeh ise, kainatı yaratmaya nasıl karar veriyor?

- Allah için kullanılan bazı ifadeler, insanların dar kapasitesinden kaynaklanır.

Allah’ın kader ve kazası için şayet “karar verme” diyorsak, bu gerçekten insanların daha sonra düşünüp bir karara vardığı anlamına gelmez. Bu, insanların kendi örf ve adetlerine uygun gördüğü bir ifade tarzıdır.

- İşin doğrusu şudur: Allah’ın kararı onun iradesinin eşyaya taalluku manasına gelir. Her şeyin sonradan var olacağına dair bilgi Allah’ın ezeli ilminde yer almaktadır. “Mevcudat-ı ilmi” denilen bu varlıklar arasında bizzat zamanın kendisi de vardır. Çünkü zaman da yaratılmıştır.  Örneğin; dünyamızdaki zaman mefhumu, yerküresinin güneş etrafındaki dolanımından meydana gelen bir periyot limitidir.

Allah’ın ezeli ilminde var olan kâinatın diğer unsurları gibi elbette zaman da o ezeli ilmin bir zarfı / bir dairesi olamaz. Olsa olsa, her şeyi kuşatan ezeli ilim zarfı içinde ilmî vücudu ile yer alan bir mazruftur.

- “... Amma 'Levh-i Mahv-İsbat' ise, sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A'zam'ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-ı zaman odur. Evet her şeyin bir hakikatı olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikatı dahi, 'Levh-i Mahv-İsbat'taki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir ...” (Sözler, Otuzuncu Söz, s. 548-549)

- “Sonradan karar verme” ifadesi, İslam literatüründe Mutezile mezhebinin NESH konusu için kullandığı “BEDA” (sonradan Allah için malum olan) mefhumunu çağrıştırmaktadır. Mutezile bu sebepten ötürü, neshi kabul etmez.

Ehl-i sünnete göre, Allah’ın bazı ayetlerin hükmünü sonradan kaldırması, onun sonradan bu hikmetin farkına vardığı manasına gelmez. Bunun tam tersine, Allah sonsuz ezeli ilmiyle neyi ne zaman nasıl yapacağını çok iyi bilmektedir. Onları zamanı gelince yapması ise, yeni verdiği bir karar değil, ezelden beri var olan o kararın, daha doğrusu kaderin kazaya dönüşmesi manasına gelir. Bu ise Allah’ın iradesine bağlı olarak tahakkuk eder. Allah’ın bu iradesinin hareket geçmesi de ezeli ilmine uygundur. (krş. Katade, en-Nasihu ve’l-Mensuh, Müessesu’r-Risale, 1418/1998, 1/7)

38 Allah, kalû belâda, insanları ruh ve beden olarak huzuruna aldı mı?

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Hani Rabbin, âdemoğullarının bellerinden soylarını çıkarmış ve onları kendilerine karşı şahit tutmuştu. 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' diye sorunca, onlar 'Evet, Rabbimizsin, buna şahitlik ederiz.' dediler. O sizi böylece şahit tuttu ki, kıyamet gününde 'Biz bundan habersizdik.' demeyesiniz.” (A'raf, 7/172)

Görüldüğü ayette açıkça “ruh” kavramı geçmez. Mealde “soy” olarak tercüme edilen kelimenin orijinali: “Zürriyet” tir. Bu kelime, soy, nesil manasına gelir. Türkçede de bu anlamda kullanılır. Ayette: “Allah ruh ve beden olarak huzuruna aldı.” mealinde bir ifade yoktur.

Ancak, bu gaybi olan olayın nasıl cereyan ettiği  kesin olarak bilinmediği için alimler tarafından farklı yorumlara sahne olmuştur. Bu yorumları genel anlamda iki gruba ayırmak mümkündür:

Birincisi: Ayetin ifadesini hakiki manada kabul eden alimlerin görüşüdür. Bu görüşte olanlar da kendi aralarında “Âdem’in belinden zürriyetlerinin nasıl dışarı çıkarılıp soruya muhatap edildiği” konusunda farklı yorumlara sahiptir.

Bu yorumlardan biri şöyledir: “Allah cesetleri/bedenleri yaratmadan önce ruhları yarattı. Bu ruhlarda kendilerine hitap edilenleri anlayacak, şuur, kabiliyet ve bilinç yarattı. İşte burada “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” hitabı bu ruhlara yapılmıştır. (bk. Kurtubi, ilgili ayetin tefsiri) Ve bu ruhlar daha sonra  insanların bedeniyle birleşen aynı ruhlardır.

İkincisi: Ayetin ifadesini bir hakikat değil, mecaz olarak anlayanların görüşüdür.

Bunlara göre, Allah insanları, kendi babalarının sulbünden çıkardı. Ayetin “beniâdem/âdemoğulları” ifadesinden de bunu anlamak mümkündür. Yani her insanı sperm olarak babasının sulbünden alıp, cenin olarak annesinin rahmine bırakır, orada değişik safhalardan geçirir, sonunda -Allah’ın varlığı ve birliğinin delillerini anlayacak kabiliyetlerle donatıp- mükemmel bir  insan olarak dünyaya gönderir..

İşte bu fıtri donanımlar  manen “Belâ = Evet, Sen Rabbimizsin” demek hükmüne geçmiştir.

Bu ayetin ifadesi,

“Allah gök ve yere: ‘isteyerek veya istemeyerek de olsa (bana) itaat edip boyun eğmeye gelin.’ dedi. Onlar da ‘Biz isteyerek geldik.’ dediler.” (Fussilet, 41/11)

mealindeki ayetin ifadesinin bir benzeridir.(bk. Razi, Beydavi, Kurtubi, İbn Aşur, Meraği, ilgili ayetin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kalû belâ ve misak hakkında bilgi verir misiniz?

39 İlmî vücutlara da Cenab-ı Hakk'ın isimleri tecelli ediyor mu; harici vücutlar gibi hayatlı mıdır?

Daha önceki alimler, özellikle ehl-i tasavvuf, “ilmî vücut sahibi olan” varlıklara “ayan-ı sabite” sözcüğünü kullanmışlardır.

- “Ayân” kelimesinin “sabit” kelimesine izafe edilmesi ve onunla sabitlenmesi, ilmî vücutları itibariyle bunların adem-i mutlaktan müberra olmasına delalet içindir. Çünkü, sonsuz olan ezelî ilim, adem-i mutlakın varlığına izin vermez.

- Evet, her şeyin ve her mevcudun iki cephesi vardır. Birisi, mahiyet ve zatı; diğeri ise, hariçteki vücudu ve suretidir. Yani, cismani boyutudur. Her şeyin aslını ve özünü teşkil eden ise, zatı ve mahiyetidir. Bu da Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde manevi ve ilmi olarak mevcuttur. Buna vücud-u ilmî de denir. Şayet, Cenab-ı Hak, ezeli irade ve kudreti ile, ilminde sabit olan bu mahiyetlere ve asıllara harici bir vücut verirse, o zaman bunlar âlem-i ilim ve âlem-i maneviden çıkıp mahlukat ve şehadet alemine intikal etmiş olurlar.

- İşin erbabı olan bazı alimlerin “Âyân-ı sabite vücudun kokusunu bile almamıştır.” (Merkezu’l-Ebhasi’l-Akadiye) demeleri, onların bulundukları o vücud-u ilmiyedeki halleri itibariyledir; yoksa bunlardan bazılarının daha sonra Allah’ın yaratmasıyla harici vücut giymeyecekleri anlamına gelmez.

- Allah’ın ilminde var olan varlıkların manevi olan program ve projeleri ile Halık ve Kudret sıfatlarının tecellisiyle harici vücut giyen varlıkların mahiyeti çok farklıdır. Biri ilmi, diğeri kevnidir. Biri ancak akılla idrak edilen manevi ve ilmi bir boyuttur, diğeri ise, elle tutulan maddi bir yapıdır.

- "Âyân-ı sâbite", "hakâik-ı eşyâ-yı ilmiye"/ eşyanın ilmî hakikatleri diyebileceğimiz, hakâik-i mümkinâta dair ilmî vücudlar çerçevesinde düşünülen zâtlar ve mahiyetler, Allah’ın ezeli ilminde yer alan ve esmâ-i ilâhiyenin sûret-i tecellilerinden ibarettir.

- Diğer bir ifadeyle, her şey, ister mevcud olsun, ister madum olsun, Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde sabit ve daimdir ki, buna ayan-ı sabite denir.  

- Her şeyin ve her mevcudun iki cephesi vardır. Birisi, mahiyet ve zatı; diğeri ise hariçteki vücudu ve suretidir. Yani, cismani boyutudur. Her şeyin aslını ve özünü teşkil eden ise, zatı ve mahiyetidir. Bu da Allah’ın ezeli ve ebedi ilminde manevi ve ilmi olarak mevcuttur. Buna vücud-u ilmi de denir. Şayet, Cenab-ı Hak, ezeli irade ve kudreti ile, ilminde sabit olan bu mahiyetlere ve asıllara harici bir vücut verirse, o zaman âlem-i ilim ve âlem-i maneviden  mahlukat ve şehadet alemine intikal etmiş olur.

Üstad Bediüzzman'ın bu ifadeleri şöyle anlaşılırsa isabetli olur kanaatindeyiz:

a) “Öyle de âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi mânen hayattar bir vücud-u mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, Levh-i Kazâ ve Kader vasıtasıyla o mânevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder.” ifadesinin manası şudur: Geçmiş ve gelecekte mahluklardan canlı olanların hayatlarının Allah’ın ilmindeki mahiyeti manevidir. 

Bu gelecekte yaratılacak olan canlıların harici vücutlarıyla ilm-i ilahide var olduğu anlamına gelmez. Çünkü, ilim sıfatı -kudret gibi zorlayıcı bir özelliğe sahip olmadığı gibi- cisimlerin bünyelerini ihtiva etme özelliğine de sahip değildir. Üstad Hazretlerinin “...ve Ruhlu birer sübut-u ilmidir” ifadesinden de bunu anlamak mümkündür. Bu sübut-u ilminin şeklini bilmesek de bunun harici bir vücut olmadığı bilinen bir gerçektir.

b) Varlıkların ilmî vücutlarını bir ağacın çekirdek ve meyvesine veya geçen seneki bahar ile bu seneki baharın varlığına benzeten Üstad Hazretleri, bu ifadeyle de ilmî vücutların harici vücutlardan çok farklı olduklarının altını çizmiştir. “Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiyede muhtelif tavırlarla müteaddit vücutları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder.” şeklindeki ifadesi bu konuda çok açıktır.

c) “Ve vücud-u haricî gibi, o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır.” şeklindeki ifadesinden de anlaşıldığı üzere, malum-u ilmî olanlar, harici vücuda sahip olanların mazhar olduğu bir hayata değil, umumi hayatın manevi bir cilvesine mazhardır.

d) Üstad'ın “...Evet hayat-ı ezeliye güneşinin ziyası olan bu cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hazıra ve bu vücud-u haricîye münhasır olamaz; belki herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır; ve kâinat bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdar ve ziyadardır.” şeklindeki ifadesini de şöyle anlamak mümkündür: Allah’ın ezeli olan Hay isminin bir cilvesi olan hayat, yalnız alem-i şehadete, vücud-u hariciyeye ve hazır zamana muhasır değildir. Bilakis, alemi gaybın çeşitli versiyonlarını teşkil eden her bir alem dahi -kendi kabiliyetine göre bu hayat cilvesine mazhardır.

Üstad'ın burada “..vücud-u haricîye münhasır olamaz” ifadesinden açıkça anlaşılıyor ki, o bu ifadeyle ilmî vücudu harici vücuttan ayrı tutmaktadır. Keza “belki herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır” şeklindeki ifadesinden de anlaşılıyor ki, “her alemin hayatla ilgili farklı kabiliyeti vardır. Bazılarının kabiliyeti vücud-u hariciyeye göredir. Diğer bazılarının ki ise vücud-u ilmiye göredir."

Üstad'ın düşüncesinin daha önceki İslam alimlerinin düşüncesiyle örtüştüğünü düşünüyoruz. 

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, ayan-ı sabite "harici vücut” bakımından hayatlı değildir. Çünkü gerçek hayat vücud-u hariciyeye bağlı olarak tahakkuk eden bir vasıftır.

40 İmam-ı Rabbani'nin alem-i misal yorumu nasıldır?

İmam-ı Rabbanî’nin yorumu haktır. Alem-i misal bir ayna gibidir, alem-i şahadetin suretlerini gösterir.  Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadeleri de bu yorumlarla uyum içindedir:

“...Demek şu mevcudat ve şuunat ile ve dünyaya ait gayeleri ortasında bu derece nisbetsizlik, kat'iyyen şehadet eder ki; bu mevcudatın yüzleri âlem-i manaya müteveccihtir, münasib meyveleri orada veriyor ve gözleri esma-i kudsiyeye dikkat ediyorlar, gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i misalde inkişaf ediyor. İnsan istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor.” (bk. Sözler, s. 86)

“Fakat âlem-i mana ve âlem-i misalde ve âlem-i berzah ve ervahta, (küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek) ondan temessül ve teşekkül eden misalî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhud, seyr-i ruhanîlerinde, Arz'ın tabakalarından bazılarını âlem-i misalde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar.” (bk. Mektubat, s. 82)

Küre-i Arz, âlem-i şehadette bir çekirdektir; âlem-i misaliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semavata omuz omuza vuracak bir azamettedir. Ehl-i keşfin Küre-i Arzda ifritlere mahsus tabakasını bin senelik bir mesafe görmeleri, âlem-i şehadete ait Küre-i Arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misalîdeki dallarının ve tabakalarının tezahürüdür...” (bk. Lem'alar, s. 66)

İlave bilgi için tıklayınız:

Âlem-i Misal hakkında bilgi verir misiniz?
Alem, Alem-i Emir, Alem-i Misal, Alem-i Gayb, Alem-i Berzah gibi alemler ne demektir?

41 Allah, cennet, cehennem, meleklerin görülmesi nedenİslam dininde yasaktır? Görmediğimiz şeylere neden iman etmekle yükümlüyüz?

- İslam'a göre Allah'ı ve ahiret gününü görmek yasak değil, imtihan gereği ve diğer bazı hikmetlerden dolayı bu dünyada mümkün değildir.

- Kur'an-ı Kerim'de müminlerin özellikleri anlatılırken gayb'a iman etmeleri temel vasfı olarak görülmektedir.

“Onlar -o muttakiler- gayba iman ederler.”(Bakara, 2/3) 

Dolayısıyla mahiyetini bilmediğimiz ancak varlığından haber verilen ahiret alemlerine inanmak bu imtihanın bir parçasıdır. Eğer görülse zaten ister istemez iman edecektir. Güneşi inkar eden hiç bir insan yoktur. Herkes güneşin varlığını gördüğü için güneşle imtihan edilme diye bir şey söz konusu olmaz. Dolayısıyla ahiret alemlerini bu dünyada görecek olsak o zaman bu dünya ve dünyanın imtihan yönü amaçsız kalacaktır. Çünkü, imtihanın en âdil şartı gizli olmasıdır.

Eğer insanlar cennet ve cehennemi her gün görmüş olsalardı, küfre saplanan tek bir kişi bulunmayacağı gibi bilerek hata edenler de olmazdı. O zaman imtihanın en büyük amacı olan elmas ruhlu olanlarla kömür ruhlu olanların beraber olması, tembel olanlarla çalışkan olanların aynı seviyede kalması manasına gelirdi. Bu ise, adalet ve insaf ölçüleriyle bağdaşmayan bir durumdur. 

- Müslüman olarak mahiyetini bilmesek de yalan söylemeleri mümkün olmayan Allahın elçileri ve elçilerine gönderilen kitaplar vasıtasıyla Allah'ın ve ahiret gününün var olduğuna iman ediyoruz. Kaldıki bir şeyin varlığını bilmek için illa da onu görmek gerekmez. Beden gözü görmese de akılla insan bunu anlayabilir. Gelecek zaman bugün görünmez, yarın görünür. Bugünün akla uygun olanı, yarının hissedileni olabilir. Biz delilsiz olan gaybe değil, delili olan makûl (akla uygun) gaybe iman ediyoruz. Delilimiz ise, aklımız, nefsimiz, kalbimiz, âlem ve Allah'ın kitabı'dır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah'ın varlığının delilleri nelerdir? Allah'ın varlığını nasıl ispatlarız / kanıtlarız?

Cennet ve cehennemin varlığı hakkında somut deliller var mıdır?

42 Bütün varlıkların hayâlu’l-Arş’dâ yaratıldığı anlamında bir rivayet var mıdır?

- Önce şunu belirtelim ki, soruda “hayâlu’l-Arş” olarak yazılan kelimenin doğrusu “Hıyalu’l-Arş” olmalıdır. Bu kelimenin ilk harfi “noktalı hı” değil ve kelime de hayal değildir. “Hıyal” kelimesi, bir şeyin mukabili, hizası, karşısı anlamına gelir.

- Göre bildiğimiz kadarıyla, “Hıyalu’l-Arş”, herhangi sabit bir âlemin ismi değildir. “Alem-i misal” gibi, “hıyalu’l-Arş” diye bir alem yoktur.

“Hıyalu’l-Arş” ifadesi, Arşın karşısı, hizası manasındadır. İbn Cerir’in İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü, haksız yere öldürülmüş kimse, sağ veya sol eliyle başını tutar, diğer eliyle de kâtili tutar ve boyunun damarlarından kanlar fışkırdığı bir halde Rahman’ın Arşının karşısında (hıyale Arşi’r-Rahman) durur ve şöyle der: ‘Ya Rabb! Şu kuluna sor; niçin beni öldürdü?” (bk.Taberi, Nisa Suresi, 93. ayetin tefsiri)

Muhakkik, Ahmed Muhammed Şakir, bu rivayetin sahih olduğunu bildirmiştir. Görüldüğü gibi bu sahih hadiste, “hıyalu’l-arş” terkibi, “arşın hizası, karşısı, mukabili” manasında kullanılmıştır.

- Özetlersek, sorudaki “hıyalu’l-Arş”la ilgili bilgiler doğru değildir.

- İslam Literatüründe “alem-i misal” diye bir alem vardır.

“Kâinatta Levh-i Mahfuz'un gayet kat'î bir delil-i vücudu ve bir numunesi, insandaki kuvve-i hâfızadır ve âlem-i misalin vücuduna kat'î delil ve nümune, kuvve-i hayaliyedir.” (Lem'alar, s. 355)

“Fakat âlem-i mana ve âlem-i misalde ve âlem-i berzah ve ervahta, (küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farz etsek) ondan temessül ve teşekkül eden misalî şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhud, seyr-i ruhanîlerinde, Arz'ın tabakalarından bazılarını âlem-i misalde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar.” (Mektubat, s. 82)

- Kur’an “alem-i gayb ve alem-i şehadet” olarak iki aleme işaret edilmiştir. Bu muhatabın aklına göre kullanılmış bir irşat üslubunu gösterir.

Ancak “alem-i şahdet”, insanlık alemini, hayvanlar alemini, bazı yıldızlar alemini, güneş sistemini ve benzeri pek çok alemi içine aldığı gibi, “alem-i gayb” alem-i esir, alem-i ervah, alem-i misal, alem-i berzah gibi bir çok alemi ihtiva etmektedir. Bunların birçoğu aynı yerde iç içe de bulunabilir.

Örneğin; “Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de ihtilâlsiz, müsademesiz küçük bir yerde içtima ederler.” (Mesnevi-i Nuriye, s.138)

- Bilebildiğimiz kadarıyla, âlem-imisal Allah’ın ezeli ilmini temsil etmiyor ve varlıklar yaratılmadan o alemde yaratılmıyor. Bilakis, alem-i misal bir ayna gibidir. Şahadet aleminde yaratılan varlıkların suretleri o aleme yansımaktadır. Bediüzzaman hazretlerinin bizzat müşahede ederek aktardığı şu bilgiler konumuza ışık tutmaktadır:

Gördüm ki; âlem-i misal, nihayetsiz fotoğraflar ve her bir fotoğraf, hadsiz hâdisat-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviye ve fâniyatın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temaşagâhlarda ve cennette saadet-i ebediye ashablarına dünya maceralarını ve eski hatıralarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim.” (Emirdağ Lahikası-I, s. 262)

43 Soyut kavramlar, insanların uydurması mıdır?

Varlık kavramı yalnızca dış biçime sahip oluşlar için kullanılmaz. Görünürde biçimsel varlığı olmayan, ancak zihinsel olarak düşünebildiğimiz her şey de vardır.

Unutulmamalıdır ki dışsal varlıklara da “varlık” olgusunu biz zihinsel olarak algımıza dayalı olarak atfediyoruz. Dolayısıyla gerçekte varlık kavramının kendisi soyuttur. Soyut olmak varlık için bir noksanlık değil aksine daha güçlü olmayı ifade eder.

Zaten gerçekte yok olandan bahsedebilme ve onu zihinsel olarak düşünebilme imkânımız da yoktur. Buna "mutlak yokluk" denmektedir. Oysa biz zihnimizde ve hayalimizde olası pek çok var oluş biçimleri ve anlamları da tasarlayabiliriz. İşte bu soyut tasarımlar da zihinsel varlıklardır.

Allah’ın varlığı ise soyut bir tasarım veya somut biçimsel bir var oluş olmaktan münezzehtir. Onun varlığı, bizim varlığı algılama işlemimizin bu iç ve dış ya da soyut ve somut olarak ikiye bölünmüş biçiminin ötesindedir. Bu nedenle de O’nun varlığının dış dünyada ve içimizde işaretleri, yansımaları anlamında ayetleri bulunmaktadır.

"Onlara ayetlerimizi âfâkta (evrende) ve enfûste (nefiste) göstereceğiz. Tâ ki Kur'an'ın hak olduğu onlar için açıklığa kavuşsun." (Fussilet, 41/43)

Beyin ile akıl arasındaki ilişki ise, araba ile sürücüsü arasındaki ilişkiye benzemektedir. Beyin fonksiyonları ile görme, işitme gibi eylemleri yapmaktayız. Ancak gördüğümüz ve işittiğimizden kişisel ve genel anlamlar çıkarabilmemiz ise çok daha kompleks bir işlevselliği gerektirmektedir.

IQ denilen beyin zekâsı ile EQ denilen duygusal zekâ ve SQ denilen ruhsal zekâ birbirlerinden oldukça farklıdır.

Duygusal ve ruhsal zekâlar beyinden ötesinde aşkınlığa sahiptirler. Materyalistler bu evrendeki ve kendilerindeki mükemmel düzen, birlik ve harmoniden basit bir beyin işlemi ile yola çıkarak, yani sadece IQ larını kullanarak her şeyin tek bir düzenleyicisinin ve var olduğuna ulaşmaları gerekirdi.

İman ve yaratıcıya sevgi ve bağlanma gibi EQ, SQ gerektiren eylemlere girişmeksizin sadece basit aritmetik işlemlerini kullanmaları gerekmektedir.

“İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah'ım?” (A'râf 7/155)

44 Kahin ve arraf farklı mı?

Hayır, hadisler arasında bir çelişki yoktur. Bu hadislerde geçen arraf ve kahin aynı manaya gelmektedir.

Arraf, olaylar arasındaki benzerlik ve ilişkileri tesbit ederek geçmiş ve daha çok gelecek hakkında tahminde bulunan kişi demektir.

“Bir şeyi bildirmek” anlamındaki ırf veya urf kökünden türeyen arrâf, kaynaklarda biri başta verdiğimiz ıstılahî mânada, diğeri de “kâhin” mânasında olmak üzere iki türlü kullanılmıştır.

Arrâf hakkında verilen bilgiler onun kâhinden farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre arrâf, olaylar arasındaki herkesin fark edemeyeceği şekilde gizli ve karmaşık olan benzerlik ve münasebetleri doğuştan sahip olduğu bir kabiliyetle hissedebileceği gibi, kazandığı tecrübelerle de istikbale dair bazı olaylar hakkında önceden tahminlerde bulunabilir.

Sıradan insanlardan farklı bir zekâ ve idrak üstünlüğüne sahip olduğu kabul edilen (İbn Haldun, Mukaddime, s. 97) arrâf bu gücünü yöneldiği konuya teksif eder ve olaylar arasındaki bağlantıyı, mevcut olayların gelecekte doğuracağı sonuçlan, aynı sebebe bağlı olmakla beraber fark edilemeyecek derecede karmaşık bir mahiyet arzeden benzer hadiseleri bulmaya çalışır.

Arrâfın gerek yaratılıştan sahip olduğu kabiliyet, gerekse tecrübe birikimi sayesinde geleceğe dair verdiği haberler zaman zaman doğru çıkmakla birlikte her söylediğinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Çünkü bu haberler kesin bilgi vasıtalarının değil, bazı zan ve tahminlerin ürünüdür.

Geçmişe ait olmak üzere verdiği haberler ise daha çok bu konuda soru soranın fizyolojik ve psikolojik durumundan elde ettiği bazı ipuçlarına dayanır.

Arrâfın muhatabının vücut hareketlerine, tutum ve davranışlarına, ilk söylediği kelimelere dikkat ederek kaybolan eşyayı, yitik develeri bulduğu, hırsızları ve katilleri teşhis ettiği rivayet edilir.

Câhiliye döneminde Araplar yeni doğan çocuklarını gelecekleri hakkında bilgi almak üzere arrâflara götürürlerdi. Daha çok panayırlarda mesleklerini icra eden arrâflar çocukların vücut yapılarına, özellikle fizyonomilerine bakarak istikballeriyle ilgili bazı tahminler yürütürlerdi.

Bunlara daha çok kayıp eşya hakkında bilgi almak üzere başvurulurdu. İlâç ve tedavi konusunda da arrâflardan faydalanılırdı.
Kur’an’da arrâftan söz edilmez. Hz. Peygamber’den arrâf hakkında iki farklı hüküm ihtiva eden rivayetler vardır.

Bunların birinde arrâf adı doğrudan geçmemekte, sadece arrâfın tarifine uyan muhaddes kelimesi yer almaktadır.

Hz. Peygamber (asm), geçmiş milletler içinde peygamber olmadıkları halde tahmin ve zanları gerçekleşen muhaddesûn denilen kişiler bulunduğunu ve ümmeti içinde böyleleri varsa Ömer’in bunlardan biri olması gerektiği belirtir. (Müsned, VI, 55; Buharî, Fezâ’ilü’s-sahâbe, 6, Enbiyâ, 54; Müslim, Fezâ’ilü’s-sahâbe, 23)

Hz. Peygamber’in, bu hadisteki muhaddes ile arrâfı kastettiği kabul edilmektedir. (Taşköprizâde, Miftâhu’s-sa’âde, I, 357)

Bu ifadelerden, Hz. Peygamberin (asm), karinelere dayanarak gelecek hakkında tahminlerde bulunmayı tasvip ettiği anlaşılmaktadır.

Soruda da geçtiği üzere, bazı hadislerde ise Kâhin veya arrâfa itibar ederek bunları tasdik edenlerin Muhammed’e indirileni inkâr etmiş sayılacakları, namazlarının kırk gün kabul edilmeyeceği ve cennete giremeyecekleri bildirilmiştir. (Müsned, II, 429; III, 14; IV, 68; V, 380; Müslim, Selâm, 125; Ebû Dâvûd, Tıb, 21; İbn Mâce, Taharet, 122; Tirmizî, Taharet, 102)

Bu hadislerde geçen arrâf kelimesi, kâhinle eş anlamda kullanılmış ve bunların hiçbir delile dayanmayan gaybı bilme iddiaları reddedilmiştir.

Kaynaklarda Câhiliye devrindeki arrâflıkla (ırâfe) ilgili olarak nakledilen bilgiler, daha çok bu ikinci türden hadislerde kahinle eş anlamda kullanılan arrâfa aittir. Su dolu bardağa, güneşe, billur parçasına bakarak, remil atıp secili ve kafiyeli sözler söyleyerek gaipten haber vermeleri de bunu göstermektedir.