Allah’ın varlığını, birliğini, sıfatlarını ve isimlerini akılla mı biliriz, vahiyle mi?

Soru Detayı

- Allah-ü teâlâ’nın varlığını, birliğini, sıfatlarını ve isimlerini akılla mı biliriz, vahiyle mi biliriz?
- Nereye kadar akılla biliriz, nereden sonara vahiyle bilebiliriz?
- Nereye kadar akılla biliriz, nereden sonara vahiyle bilebiliriz?
- Mesela, bir çiçeği Allah-ü teâlâ’nın yarattığını, akılla nereye kadar anlarız?
- Aklın vazifesi nereye kadardır?
- Vahiy olmadan, akıl nereye kadar iş görebilir?
- Nereden sonra vahyin ışığı, aciz kalan akla rehberlik yapar?
- Ve biz vahyin rehberliğiyle, Allah-ü teâlâ bu çiçeği yaratmıştır, deriz? Buna inanırız.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Ehl-i sünnetin iki itikadi mezhebine göre konunun özeti şudur:

İmam Matüridiye'ye göre peygamber gönderilmezse bile Allah'ı aklen bilmek gereklidir. Allah'ı bilmenin gerekliliğini idrak eden akıldır. Akıl tek başına Allah'ın varlığını ve bunun vacib oluşunu bilebilirse de peygamber gönderilmeden, Allah tarafından yapılması teklif edilen hükümleri tek başına bilemez.

Allah'ı akılla bilmenin aklen vacib olduğu görüşü, Matüridilere İmam A'zam Ebu Hanife'den geçmiştir. Beyazî'nin açıklamasına göre, Ebu Hanife "Akıl yaratıklara bakarak Büyük Yaratıcıyı bilmenin aleti olduğu için, Allah'ı bilmemekte kimsenin mazereti olamaz." demiştir. (Ebu Hanife'nin bu görüşleri için bk. Kemaleddin el-Beyazî, İşaratü'l-Meram, Mısır 1949/1368, s. 78)

Eş'arîler ise; akıl, Allah'ın varlığını ve birliğini bilmede alet olduğu halde, ona bu bilmenin gerekliliğini emreden akıl değil, Allah'tır. Allah'ın emri de vahiy ve şeriatla bilinir, diyorlar.

Matürîdîler de Allah'ı bilmenin gerekliliğini emreden Allah ise de akıl, Allah'ın koyup emrettiği bu vücubu bilebilir, diyorlar. Fakat, “akıllı bir kimsenin mazeretsiz olarak Allah'ın varlığına ve birliğine dair akli delil getirmeyi terk etmesi haramdır. Aklî delili bir özrü olmadan terk eden günahkâr olur. Akıl tek başına Allah'ı bilebilir. Fakat teklifi hükümleri (insanların Allah tarafından mükellef tutuldukları hükümleri) bilemez" düşüncesinde her iki mezheb de birleşiyorlar.

Bu kısa bilgiden sonra, konuyu iki cevap şeklinde açmaya çalışalım:

Cevap 1:

Allah'ın varlığının, güç ve kudret sahibi olduğunun bilinmesi, teolojik olduğu kadar ontolojik ve fıtri bir hadisedir; yani bir yönüyle inançla, diğer yönüyle apaçık olgularla ilgilidir.

Kelam ve felsefi ilimlerin Allah’ın varlığının ispatı konusunda ileri sürdükleri deliller, akli melekeleriyle birlikte işitme ve görme gibi diğer bütün melekeleri ve organları selim olan kimselere yöneliktir. Bu deliller arasındaki fıtrat delili bizatihi kişinin yaratılışıyla ilgilidir. Selim insan fıtratı, bedihi düşüncesi ve fıtratı gereği her şeyi bilen bir Yaratıcı’nın ve her şeye hükmeden bir Kadir-i Mutlak'ın varlığına şahadet etme özelliğine sahiptir.

İnsanın yeryüzünde karşılaştığı olgular ve olaylar, fıtratta saklı olan inancın ortaya çıkmasına vesile olur. Rum suresi 30. ayet, insanın yaradılışı gereği Allah’ın tevhidini kemal sıfatlarıyla ikrar edecek nitelikte olduğuna işaret eder.

İnsan için Halik’ı kemal sıfatlarıyla ikrar etmek fıtri ve zaruri bir olgusallıktır. Hz. Peygamber'in "Her doğan fıtrat üzere doğar." (Buhari, Kader, 56/3)  buyurduğu gibi, Yaratıcı'nın ikrarı fıtri olduğundan fıtrat, Allah'ı ikrar etmeyi ve O'na yönelmeyi gerektirir.

Şehristani "Selim insan fıtratı, bedihi düşüncesi ve fıtratı gereği her şeyi bilen bir yaratıcının ve her şeye hükmeden bir ‘kadir-i mutlak'ın varlığına' şahadet eder.” der. (Şehristani, Abdulkerim, Kitabu Nihayeti’l İkdam fi İlmil-Kelam, Tashih: A. Guillaume, Londra 1934, s. 124-25)

Selim bir insan birçok yönden Allah’ın birliğine delil bulma imkanına sahiptir. Kendisine peygamberin tebliği ulaşmayan kimse İmam-ı Azam Ebu Hanife ile Maturidilere göre akıllarıyla Allah'ı bilmeleri gerekir.

Bunlara göre hiçbir kimse, yaratanını bilmemede mazur sayılamaz. Zira yer, gökler, diğer yaratıklar (verdiğiniz örnekte olduğu gibi mesela bir çiçek) ve insanın yaratılışı gibi deliller, yaratıcı, kadir ve alim bir zatın varlığına delalet etmektedir.

Bununla birlikte eski çağlardan beri Yüce Yaratıcının varlığının ispatı için, filozof ve teologlar tarafından çeşitli akli izah yöntemleri geliştirilmiştir. İslam düşüncesinde gerek kelam alimleri gerekse filozoflar Allah’ın varlığını ve birliğini ispat konusunda hudus, nizam ve imkan delillerini önemli deliller olarak ileri sürmüşlerdir.

Ancak Kur’an’da ve hadislerde işaret edildiği üzere Allah’ın varlığının akli delillerinden olan fıtrat delilinin, özellikle son dönem ilahiyatçıları ve filozoflar tarafından da öne çıkarıldığı görülür.

Cevap 2:

"İslam akılcılığı" hareketi olarak değerlendirilebilecek olan Mu'tezile hareketin hicretin ikinci yüzyılı başlarında sistematik bir düşünce disiplini olarak gelişti. Amaçları başlangıçta imani konuların aklileştirilmesi, İslam'ın farklı nas ve öğretilerine tutarlı akli yorumlar getirerek İslâm'ın temel ilkelerini aklî bir temele oturtmaktı.

Ancak Mu'tezilî rasyonalistler Yunan fizikçi ve filozoflarının eserlerini incelemeye başladıklarında, Yunan felsefî yöntem ve fikirlerini İslâm'ın temel ilkelerinin açıklanmasında da kullanılabileceğini savunarak bu yöntemden etkilenmeye başladılar. Zamanla hem yöntem hem içerik olarak Helen medeniyetinden geniş ölçüde etkilendiler. Etkilenme sadece fikrî düzeyde kalmadı siyasal alana da sirayet etti.

Mu'tezile gerçeğe ulaşmada aklı tek belirleyici kaynak olarak gördü. Onlara göre fiiller güzel ve çirkin olarak iki kısma ayrılıyordu. Bunlardan bir kısmının güzel ve çirkinliği akıl yürütmeye bile ihtiyaç duymadan akli zaruretle biliniyor, bir kısmı ise akıl yürütme yoluyla bilinebiliyordu. Denizde batan veya ateşte yanan kimsenin kurtarılması, dürüstlüğün iyi, yalancılığın kötü olması, adaletin iyi zulmün kötü olması, bilginin iyi cehaletin kötü olması vahye ihtiyaç olmadan akılla bilinecek şeylerdir.

Akıl yoluyla bilinebilecek şeylere misal ise sonunda zarar olan doğruluğun güzelliğini, aynı şekilde sonunda fayda olan yalanın çirkinliğinin bilinmesi olgularıdır. Akıl yoluyla bilinemeyecek, bilinebilmesi için vahyî bilgiye ihtiyaç olacak şeyler de vardır. Onlarda namazın, haccın ve diğer ibadetlerin güzelliğinin bilinmesidir.

Mu'tezile'ye göre güzellik ve çirkinlik zaman, mekan ve kişiye göre değişmeyen özsel niteliklerdir (zati). Çölde tek başına yolculuk yaparken kör ve ölmek üzere olan bir kişiyle karşılaşan bir dinsiz insan örneğini verirler. Etrafta kimse yoktur, ölmek üzere olan kişi de hiçbir şeyden haberdar değildir. Bu dinsiz adamın kör adama yardım edip etmeyeceğini sorarlar. O dinsizin kesin olarak yardım edeceğini herkesin kabul edeceğini ifade ederek, o dinsizin neden yardım ettiğini irdelerler. Bir menfaat beklentisinden dolayı olamaz, çünkü kör adam ölmek üzere ve işe yarar hiçbir şeyi yok. Yardım ettiğinden dolayı insanlar kendisini alkışlasın amacıyla olamaz, çünkü onları gören kimse yok. Allah'ın rızasını kazanmak için olamaz, çünkü Allah'a inanmıyor. O zaman ona bu fiili yaptıran salt akıldır. Dolayısıyla salt akıl tek başına doğruyu ve güzeli bulabilmektedir.

Doğruluğun, ihsana karşı teşekkürün, bilgili olmanın, adil olmanın güzelliği evrenseldir, vahiyden önce de güzeldir sonrada. Zaten bunlar güzel oldukları için Allah emretmiştir. Bunların tersi nitelikler ise kötü ve çirkin oldukları için Allah yasaklamıştır.

Mu'tezile aklın sınırlarını aşan vahyin haber verdiği bazı ilkeleri kabul etmemiştir. Sırat, Allah'ın görülmesi, haşr-i cismani gibi meselelerde olumsuz bir tavır takınmıştır.

Allah'ın emirlerinin güzel olana, nehiylerinin de çirkin olana bağlı olmasından Mutezile "En iyiyi yaratma" konusunda Allah'ın tercihinin bulunmadığı yaklaşımını kabul ederek Allah'ın küllî iradesini inkâr etmiştir.

Her şeyi salt akılla yorumlama arzusu yüzünden Allah inancına ciddi ölçüde zarar vermiş ve O'nu tanımlanamaz bir evrenselliğe ya da soyut bir birliğe indirgemiş oldular. Bu şahsiyeti olmayan, soyut, mutlak Allah fikri Müslümanlara hitap edemezdi. Zamanla halkın sünni kesimi Mu'tezili akılcılığa karşı güçlü bir tepki gösterdi ve Mutezilileri sapık olarak görmeye başladı.

Eşari yaklaşım, Mu'tezilenin aşırı akılcılığının karşısına tam bir vahiycilikle çıktı.

Eşari yaklaşımda iyi ve kötü, güzel ve çirkin salt akılla bilinemezdi. Çünkü iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinlik özsel değil izafi kavramlardı; zaman, mekan ve kişiye göre, kişinin içinde bulunduğu ortama göre değişmekteydi. A şahsı için iyi olan B şahsı için iyi olmayabilir, A şahsı için zulüm olan B şahsı için zulüm olmayabilirdi.

Mesela, öldürme olayı farklı konumlarda iyi ve kötü olabilmekteydi; av hayvanlarının öldürülmesi genel de mübah fakat bu hac zamanında mübah değildi; savaş esnasında düşmanın öldürülmesi sevap, fakat ülke içinde herhangi bir insanın öldürülmesi haramdı; insanların kısas için öldürülmesi iyi, fakat ülke fakat suçsuz öldürülmesi tüm insanlığın yok edilmesine bedel bir cinayetti.

Bu gerçeklerden hareketle Eşariler fillerin beyazlık ve siyahlık gibi zati nitelikte olmadıkları, tersine ortama ve duruma göre değişebildiklerini savunuyorlardı. O zaman bu düşünürlere göre vahiy gelmeden önce şu iyi, şu kötü demek mümkün değildir. Allah'ın emrettikleri iyi, nehyettikleri kötüdür. Salt akılla iyi ve kötünün belirlenmesi mümkün değildir. (Gazali, Kitabü'l Mustasfa, c.1)

Maturidi yaklaşım, aklın etkinliği konusunda Eş'ari yaklaşımdan ayrılıyor, fakat Mu'tezili yaklaşımı da tam olarak benimsemiyordu. Yani Maturidi yaklaşım kendi ifadeleriyle orta yolu benimsiyor. Ne ifrata giden Mutezileyi ne de tefrite düşen Eşari yaklaşımı benimsemiyordu.

Maturidi yaklaşımın teorisyenlerinden olan Ebu'l Muın en-Nesefi bu konuyu ayrıntılı olarak incelediği kitabında Eşari yaklaşımdan önemli ölçüde farklılaşarak akla ayrı bir vurgu gerçekleştiriyordu.

Ona göre akıl iyiyi ve kötüyü bilebilirdi; adaletin iyi, zulmün kötü, bilginin iyi cehlin kötü, ihsanın iyi nankörlüğün kötü olduğunu bilmek için vahye ihtiyaç yoktu. Vahiy gelmeden de aklı selim sahibi insanlar bunları bilebilirdi. Zaten vahiy gelmese de insanların akıllarını kullanarak Allah'a inanmak zorunlulukları vardı. İnanmadıkları takdirde mesul olacaklardı.

Maturidi alimleri, Eşarilerin kendileri için önemli bir delil olarak ileri sürdükleri "Rasul göndermeden insanlara azap vermeyiz." (İsra, 17/15) ayetindeki "rasul" kelimesinin "akıl" anlamında olduğunu ileri sürerler ve ayeti; "insanlara akıl vermeden onları mesul tutmayız" şeklinde tefsir ederler. (Muhammed İzmiri, Şerh-i Miratü'l Usul)

Nesefi akıl-vahiy ilişkisini değerlendirirken, aklın gerçekten iyi ve kötüyü bilebileceğini vurgular, ancak insanların içinden aklını kullananların sayısının çok sınırlı olduğunu ifade ederek vahye ihtiyacın olduğunu söyler.

İnsanların genelde üçe ayrıldıklarını; bir kısmının sürekli maişetlerini temin için koşturduklarını, bunların para ve servetten başka bir şeyi düşünecek zamanlarının olmadığını, bunların akılları olsa da akıllarını sadece maddi şeylere tahsis ettiklerini, dolayısıyla iyi-kötü, güzel-çirkin konusunda düşünecek zamanlarının olmadığını, o zaman bunların hayatlarını düzen altına alacak, iyi ve güzel yaşantı tarzlarını bunlara kazandıracak vahyi ilkelerin olması gerektiğini ifade eder.

İkinci kesimin ise, akıl ve zeka bakımından yetersiz olduklarını, genellikle bunların okumamış cahil kimseler olduklarını, kendi yaşantılarını zor geçindirdiklerini, dolayısıyla zaten bunlardan akıl yürütme beklenemeyeceğini, bunların kendilerinin hazır ilkelere muhtaç olduklarını, vahyi ilkelerin bunlar için de zorunlu olduğunu vurgular.

Üçüncü kesimin ise, akıl ve zeka sahibi kimseler olduğunu, bunların akıllarıyla iyi-kötü, güzel-çirkini bilebileceklerini, fakat bunların sayısının son derece sınırlı olduğunu, aynı şekilde her akıl sahibi olan kimsenin aklını bağımsız olarak kullanamadığını, birçok akıl sahibi düşünürün aklını şehvetinin, hazzının ve çıkarının etkisi altında körlettiğini, dolayısıyla bunlarında iyi kötü hakkında körelmeyen bir aklın rehberliğine muhtaç olduğunu söyler.

İlave bilgi için tıklayınız:

Yaratılış Deilleri...
Allah'ın varlığının kanıtlanması ilmi olarak mümkün müdür ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR