Muhtelif konusunda en çok merak edilenler

1 "Radıyallahu anh" ne demektir, kimler için kullanılır? (c.c.), (s.a.v.), (r.a.), ( k.s.), (a.s.), (r.h.), (Hz.) kısaltmalarının anlamı ve kimler için söylendiği hakkında bilgi verir misiniz?

Kısaltmalar:

(c.c.): Celle celeluhu: Cenab-ı Allah'ı ila etmek ve yüceltmek için kullanılır; O'na mahsustur.

(s.a.v.): Sallallahu aleyhi ve sellem: Peygamber Efendimize salat ve selam olsun demektir; peygamberimize mahsus bir duadır.

(r.a.): Radiyallahu anh: Allah ondan razı olsun demektir; sahabeler ve bazı büyük zatlar için söylenir.

(k.s.): Kuddise sirruhu: Allah onun sırrını mukaddes etsin demektir; veliler için kullanılır.

(a.s.): Aleyhis selam: Selam onun üzerine olsun demektir; peygamberler için kullanılır. Bunun yanında Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail olmak üzere 4 büyük melek için de kullanılagelmiştir.

(r.h.): Rahmetullahi aleyh: Allah ona rahmet etsin demektir; mümin ölülere denir.

(Hz.): Hazreti..: Hazret kelimesi yüceltme manasında kullanılır. Bu sebeple saygı duyulan herkes için kullanılabilir. Peygamberler, sahabeler, melekler, veli insanlar için kullanılmasında bir sakınca yoktur.

2 Cariye ne demektir ve cariyeler ile cinsel ilişki günah mıdır?

Cevap 1:

Kölelik ve cariyelik İslam’ın getirmediği, ama önce ıslah ettiği ve zamanla tamamen kalkmasını hedeflediği bir statü idi; dünya milletlerinin de aynı noktaya gelmeleri sonunda geri dönüşsüz olarak tarihe karıştı. Ama şunu unutmayalım ki, bugün dünyanın birçok yerinde açlar, açıklar, işsiziler, evsizler, güçsüzler var ve bunların bir kısmı, eski köleler ve cariyeler gibi kullanılıyorlar, yoksullukla özgürlük bir arada olamıyor, ihtiyaç insanları köleleştiriyor; bu sebeple insanlık köleliği kaldırmakla yapması gerekenin ancak küçük bir kısmını yapmış oldu.

İslam’ın hedefi bütün dünyada insana yaraşır bir özgürlük ve adalettir. Yepyeni bir dünya düzeninde bu iki amaca ulaşmadıkça dünya insanlığı büyük bir sorumluluk, dahası vebal içindedirler, dine inanmayanların bundan (haksız yere akan kandan, göz yaşından, çekilen ıztıraplardan…) dolayı vicdanları sızlamalı, dine inananlar da bir gün Allah’ın bundan dolayı kendilerini sorguya çekeceğini unutmamalıdırlar.

Cevap 2:

Nikah akdi, ikisi de hür olan (bu sebeple vücutlarına da malik bulunan) bir erkekle bir kadının, karşılıklı olarak bir aile kurma ve cinsî yönden birbirinden yararlanma konulu -şartlarına uyarak yaptıkları- bir sözleşmeden ibarettir.

Cariyeye sahip olmayı sağlayan akit ve tasarruf da (satın alma, miras, ganimet veya bağış yoluyla elde etme…) bir hukuki işlemdir ve bu hukuki işlem, sahibi ile cariye arasında karı-koca gibi yaşama hakkını da vermekte, nikah akdinden daha güçlü ve kapsamlı olarak onun yerine de geçmektedir. (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

Şu ayetlerde, iki çeşit evlilikten söz edilmektedir: Biri –hür- kadınlar, diğeri cariyelerle olan evlilik:

“Onlar/ Müminler, mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri ile ilişki kurarlar.”(Müminûn, 23/5-6).

“Eğer (birden çok evlilikte kadınlar arasında) adaleti gerçekleştirmekten endişe ederseniz, bir kadınla veya eliniz altında olan cariyelerle yetinin.”(Nisa, 4/3).

Cariyelerle ilgili olan evlilik, ayette: “eliniz altında bulunanlar” şeklinde ifade edilmiştir. Buna “milkü’l-yemin” veya “akdu’l-milk” da denilir.

İslam fıkhında bu konuyla ilgili önemli bir kavram da “Teserri” kavramıdır. Bunun anlamı; cariye olarak elde edilen bir köle kadını eş olarak almaya, onunla birlikte olmaya karar vermek demektir. İslam hukukuna göre, teserri olgusu, sadece cariyeye sahip olmakla gerçekleşmez. Nikah akdi dışında, normal kadınlarla evlilikte gereken bütün şartların hazırlanması gerekir.

Hanefî mezhebine göre teserrinin gerçekleşmesi için iki şart vardır: Birincisi: Normal hür kadınlardan olan eşlerine ayırdığı gibi, tesri(birlikte olmak) istediği cariyesi için de hususî bir mesken ayırması. İkincisi, diğer eşlerle birlikte olmak için ayırdığı zamanı ona da ayırması. Ebu Yusuf’a göre ondan bir çocuk edinme arzusu da şarttır.(bk. el-Bedai’, 8/344-45-şamile). Bu iki şart Şafii mezhebinde de geçerlidir.(bk. Muğni’l-Muhtac, 20/316; Nihayetu’l-muhtac, 29/343-şamile)

Neden cariye için nikah akdi gerekmez? Çünkü; milk akdi, nikah akdinden daha güçlüdür. Nikah akdi, bir menfaat akdidir. Milk akdi ise, önce ilgili şahsın kendisine sahip olmak vardır. Menfaat akdi ise buna bağlı olarak gerçekleşmiş olur.(bk. Mahmud Hamdi Zakzuk, et-Teserri adlı makalesi).

- Bu konuda söz sahibi, İslam âlimleri ve fıkıh kaynaklarıdır. Ümmetin asırlarca uyguladığı hükümler bu kaynaklara göre olmuştur.

- İslam alimlerine göre, bir kadınla birlikte olmak ancak iki şekilde helal olur; nikah akdi ve milkü’l-yemin (cariyenin mülkiyetini elinde tutma) akdi ile olur.(bk. Reddu’l-Muhtar, 3/163).

İlave bilgi için tıklayınız:

CÂRİYE...

Efendisi cariye ile cinsi munasebet kurmak istediği zaman, acaba cariyenin red etme hakkı var mıydı? Efendisi cariye ile evlenmek istediği zaman cariye red edebilir miydi?

3 Cariye kimdir? Efendisi cariye ile cinsi münasebet kurmak istediği zaman, cariyenin reddetme hakkı var mıydı?

Kölelik ve cariyelik İslam’ın getirmediği, ama önce ıslah ettiği ve zamanla tamamen kalkmasını hedeflediği bir statü idi; dünya milletlerinin de aynı noktaya gelmeleri sonunda geri dönüşsüz olarak tarihe karıştı.

Ama şunu unutmayalım ki, bugün dünyanın birçok yerinde açlar, açıklar, işsiziler, evsizler, güçsüzler var ve bunların bir kısmı, eski köleler ve cariyeler gibi kullanılıyorlar. Yoksullukla özgürlük bir arada olamıyor, ihtiyaç insanları köleleştiriyor; bu sebeple insanlık köleliği kaldırmakla yapması gerekenin ancak küçük bir kısmını yapmış oldu.

İslam’ın hedefi bütün dünyada insana yaraşır bir özgürlük ve adalettir. Yepyeni bir dünya düzeninde bu iki amaca ulaşmadıkça dünya insanlığı büyük bir sorumluluk, dahası vebal içindedirler, dine inanmayanların bundan (haksız yere akan kandan, göz yaşından, çekilen ıztıraplardan…) dolayı vicdanları sızlamalı, dine inananlar da bir gün Allah’ın bundan dolayı kendilerini sorguya çekeceğini unutmamalıdırlar.

Nikah akdi, ikisi de hür olan (bu sebeple vücutlarına da malik bulunan) bir erkekle bir kadının, karşılıklı olarak bir aile kurma ve cinsî yönden birbirinden yararlanma konulu -şartlarına uyarak yaptıkları- bir sözleşmeden ibarettir. Cariyeye sahip olmayı sağlayan akit ve tasarruf da (satın alma, miras, ganimet veya bağış yoluyla elde etme…) bir hukuki işlemdir ve bu hukuki işlem, sahibi ile cariye arasında karı-koca gibi yaşama hakkını da vermekte, nikah akdinden daha güçlü ve kapsamlı olarak onun yerine de geçmektedir. (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

Şu ayetlerde, iki çeşit evlilikten söz edilmektedir: Biri hür kadınlar, diğeri de cariyelerle olan evlilik.

“Onlar/Müminler, mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri ile ilişki kurarlar.”(Müminûn, 23/5-6).

“Eğer (birden çok evlilikte kadınlar arasında) adaleti gerçekleştirmekten endişe ederseniz, bir kadınla veya eliniz altında olan cariyelerle yetinin.”(Nisa, 4/3).

Cariyelerle ilgili olan evlilik, ayette: “eliniz altında bulunanlar” şeklinde ifade edilmiştir. Buna “milkü’l-yemin” veya “akdu’l-mülk” da denilir.

İslam fıkhında bu konuyla ilgili önemli bir kavram da “Teserri” kavramıdır. Bunun anlamı; cariye olarak elde edilen bir köle kadını eş olarak almaya, onunla birlikte olmaya karar vermek demektir.

İslam hukukuna göre, teserri olgusu, sadece cariyeye sahip olmakla gerçekleşmez. Nikah akdi dışında, normal kadınlarla evlilikte gereken bütün şartların hazırlanması gerekir. Hanefî Mezhebi'ne göre teserrinin gerçekleşmesi için iki şart vardır:

Birincisi: Normal hür kadınlardan olan eşlerine ayırdığı gibi, tesri (birlikte olmak) istediği cariyesi için de hususî bir mesken ayırması.

İkincisi, diğer eşleri için birlikte olmak için ayırdığı zamanı ona da ayırması. Ebu Yusuf’a göre ondan bir çocuk edinme arzusu da şarttır.(bk. el-Bedai’, 8/344-45-şamile). Bu iki şart Şafii mezhebinde geçerlidir.(bk. Muğni’l-Muhtac, 20/316; Nihayetu’l-muhtac, 29/343-şamile) Bu şartları yerine getirirse izin alması gerekmez. Nitekim hür eşi de olsa kocası kendisini cimaya çağırdığında, karısının bunu özürsüz olarak reddetmesi, câiz değildir. Hattâ âdetli olması da bir özür değildir. Çünkü kocası onun, âdetli iken haram olan bölgesi dışında bir yerinden yararlanabilir. [Fetâvây-i Hindiyye (yazma) 611/45 Müslim, hayz 16, Nesâî, taharet 180; Ibn Mâce, taharet 124]

Savaş sırasında düşman tarafından esir edilen kız ve kadınlar "cariye" olarak alınır. Hukuk itibariyle ganimet sayıldıklarından, İslâm devleti tarafından hizmetçiye ihtiyacı olan gazilere verilirdi. Azat edilmedikleri müddetçe de, ticarî bir eşya gibi alınıp satılırdı. Artık o andan itibaren "cariye" ailenin bir parçası ve bir ferdi olarak kabul edilir, ona göre muamele görürdü. Cariyenin sahibi olan "efendi" onu şahsî hizmetlerinde ve ev işlerinde istihdam edebildiği gibi, isterse, ayrıca bir nikâh kıymaya ihtiyaç duymadan istifade edebilirdi. Bu durum her ne kadar ilk anda garip karşılanacak olsa da, tarihî şartları içinde bu gayet normal ve tabii karşılanırdı. Zâten ayrıca bu hususta Kur'ân'ın verdiği bir ruhsat da mevcuttur. Mü'minûn Sûresi'nin 5 ve 6. âyetlerinde bu ruhsat şöyle ifade edilir:

"O mü'minler ki, ırzlarını korurlar; ancak hanımlarına ve sahip oldukları cariyelerine karşı münasebetleri müstesnadır. Bunlarla olan münasebetlerinden dolayı kınanmazlar."

Efendinin, cariyesinden cinsî yönden istifade etmesinin, cariyenin hesabına iki mühim hikmet ve faydası vardır. Birincisi ve en mühimi, esir düşen ve sahipsiz kalan bu kadınların bu vesile ile ihmal edilmeleri önlenmiş olur. Çünkü, aksi takdirde, cariyelerin fuhşa düşmeleri, zinaya girmeleri ihtimali kaçınılmaz olduğu gibi, efendisinin evine de bağlı kalmış olur.

Diğer bir faydası, cariyenin efendisinden bir çocuğu olduğu takdirde "çocuğun annesi" mânâsına "ümmü'l-veled" sayılmaktadır. Cariyeden doğan bu çocuk hür kabul edilir. Çocuğun doğumu ile annesi de efendisinin ölümünden sonra mirasçılarına geçmeyip hürriyetine kavuşmaktadır. Çocuk olmasaydı, efendisi de azat etmeseydi, diğer mallar gibi cariye de miras olarak kalacaktı.

Efendinin, cariyesi ile karı koca olmaları da şart değildir. Efendi, onu sadece bir hizmetçi olarak istihdam edebilmektedir. Ayrıca, cariyenin kocası esirler arasında ise, eşlerin nikâhları devam edeceğinden, efendinin bu cariye ile münasebette bulunması caiz değildir. Hattâ erkek başka birisinin, kadın da bir başkasının yanında köle ise, yine efendi, yanında bulunan bu kadın köleden cinsî yönden faydalanamaz.(Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, III/402)

Bu meselelerle birlikte, Kur'ân-ı Kerim, erkek ve kadın kölelerin birbirleriyle evlendirilmesini de teşvik etmiştir. Nur Sûresi'nde meâlen şöyle buyurulur:

"Bir de içinizden bekârları ve kölelerinizle cariyelerinizden sâlih olanları evlendiriniz. Eğer fakir iseler, Allah onları kendi lütfundan zengin eder."(Nur, 24/32)

Böylece kölelerin kendi aralarında bir nevi eşitlik sağlanmış olur.

Her vesile ile kölenin hürriyetine kavuşturulmasını tavsiye eden dinimiz, cariyenin de nikahlanarak ev hanımı yapılmasını teşvik etmiştir. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (asm) bu hususu şöyle ifade ederler:

"Sizden cariyesi olan biriniz onu en güzel bir şekilde terbiye eder, yetiştirir de sonra azat edip onunla evlenirse, onun için iki sevap vardır."(Buharı, Itk 15)

Bu açıklamalar göz önüne alınırsa, İslâmın köle ve cariyeleri ne kadar himaye ettiği, onların haklarını koruduğu açıkça görülecektir. Cariye sadece "kadınlığından" istifade edilen bir insan olarak da görülmemektedir. O aynı zamanda evin bir ferdi, ailenin bir parçasıdır. Ailenin, hanımından sonra evin en sorumlu kadınıdır.

Bir insan sahip olduğu cariyesini azat edip hürriyetine kavuşturabildiği gibi, onu bir başkasına hediye olarak da verebilirdi. İşte Mısır hükümdarı Mukavkıs'ın Peygamber Efendimize (asm) gönderdiği iki cariye de bu kabildendir. Zaten bu iki cariye Mısır'dan gelirken yolda Müslüman olmuşlardı. Bilindiği gibi Peygamberimiz (asm) bu cariyelerden Mâriye'yi kendi nikâhı altına almıştı. Daha sonra Hz. Mâriye'den Hz. İbrahim dünyaya gelmişti. Hz. İbrahim'in doğumundan sonra Peygamberimiz (asm) Hz. Mâriye'yi hürriyetine kavuşturdu. Böylece Mâriye, diğer Peygamber hanımlarının gıpta edeceği bir mevkie yükselmişti. Şîrin isimli diğer cariyeyi de Peygamberimiz (asm), şâiri Hassan bin Sabit'e verdi.

Bu hadiseyi misal getirerek, bugün gayri müslim ülkelerden "cariye" olarak nikâhsız bir şekilde kadın alınamaz. Çünkü artık tarihî bir hadise olan cariyelik müessesesi günümüzde hiçbir şekilde tatbik edilmemektedir. Diğer taraftan Peygamberimiz (asm)'e hediye edilen "cariye", Mukavkıs'ın yanında da cariye idi. Yoksa Mukavkıs kendi milletinden bir kadını Peygamberimiz (asm)'e "hediye" olarak göndermiş değildi.

İlave bilgi için tıklayınız:

Osmanlı Padişahları ve Cariyelik Hakkında...

4 Bir kadının, çıplak resim veya film çektirerek, bunu medya (gazete, dergi, TV, sinema) vasıtası ile insanlara göstermesi günah mıdır?

Önce açık resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lâzım. Avret yerleri açık resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa günah olmaz diye bir şey yoktur.

Avret sayılan uzvun açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günah en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır. (Fetâvây-i Hindiyye V/288; Dürer Hâsiyesi Abdülhalîm I/199)

Diğer yönden, zaruret yokken avret sayılan yerlerinin fotoğrafını çektirip teşhir edilmesine izin vermenin bir haram ve bir günah olduğunda şüphe yoktur. Böyle olan resimlere bakmaya gelince, bunun; canlısına bakmak kadar ağır günah olmadığı da açıktır. Ancak bunu, berikinin hafif olduğunu ânlatmak için değil; aralarında fark bulunduğunu anlatmak için söylüyoruz.

Zaten yasaklar (haramlar), sebep oldukları mefsedet, eğer akılla anlaşılıyorsa, arttıkça büyür, azaldıkça küçülür. Buna göre başkasının avretine bakmanın iki mahzurlu yönü vardır: Kalbine daha büyük haramları doğuracak kötü duyguların tohumu ekilmesi ve başkasının hakkına (kul hakkına) tecavüz edilmesi. Önce açık resimlerin sahipleri, hattâ (örtünmenin lüzumuna inanmadan) açık gezenler, açtıkları yerlerine bakılmasını kendi haklarına bir tecavüz saymadıkları için, böyle durumlarda kul hakkı söz konusu değildir. (AIâûddîn Ibn Âbidîn, el-Hediyye'I-Aldıyye) Ancak kendi istekleriyle açılan kadınlara bakanlar, Allah hakkı olan haramı çiğnedikleri için günahkar olurlar.

Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bakmâyı gözün zinası saymıştır. Çünkü gerçek zinanın ilk sebebi bakmaktır. İşte bakışlar gerçek zinaya yaklaştırdıkları, ya da tahrik ettikleri ölçüde mahzurlu ve haramdırlar. Bu yüzden Rasûllullah Efendimiz  (s.a.v.) tahrikin bulunmayacağı "ilk bakış"ı mahzurlu göstermemiş ve şöyle buyurmuşlardır:

"Birinci bakış senindir (hakkındır), ama ikinci bakış senin değildir (aleyhinedir)." (Ebü Dâvud, nikâh 43; Dârimi, edep 28, rikâk 3; Müsned V/351, 353, 357)

Bütün bunlara göre: Avret sayılan yerlerin resim hâline getirilmiş şekli de, cinsel duyguları uyandırabileceği, ancak bunun canlısı kadar olmayacağı açıktır. Bu, konuda hareketli resim, yani film ise, resimle canlısı arasında bir yerde olacaktır. Her ne kadar Ibn Âbidîn,

"Resim hâline getirilmiş avret yerlere bakmanın mahzuru konusunda bir şey bulamadım; araştırıla." (Ibn Âbidin, Raddü'I-muhtar VI/373)

diyorsa da bu konudaki haramlığın sebebini (illetini) akıl kavramaktadır. O da çok uzaklardan ve çok az da olsa gerçek zinaya yaklaştırmasıdır. Halbuki, Allah (c.c.) zinaya, yapmayı değil, yaklaşmayı bile yasaklamaktadır.

"Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur."(İsrâ, 17/32)

Bu sebep (illet) açık resimlere bakmakta da az da olsa vardır. Öyleyse bu da o ölçüde mahzurlu olmalıdır.

İstemeyerek bakmak, tasarlamadan ve bir anlık bakmaktır.

5 Gece vaktinin en hayırlı saati seher vakti midir? Bu vakit tam olarak ne zamandır?

Seher vakti, fecri kazip (yalancı fecir) dediğimiz gökyüzünde bir kızıllık hasıl olur. Bundan sonra bir beyazlık olur ki, buna fecr-i sadık denir. Bu fecr- i sadık yani doğru fecir zamanında sabah namazı vakti başlar. İşte seher denilen vakit, bu doğru fecir zamanından biraz evvelki zamandır. Yani imsaktan biraz önceki vakittir.

Bazı alimler de gecenin altıda biridir, demiştir. Yani akşam namazı ile imsak vakti arasında kaç saat varsa altıya bölünür ve seher vakti bulunur. Mesela akşam 17.30’da, imsak da 5.30’da oluyorsa, gecenin tamamı 12 saat demektir. Bunun altıda biri 2 saat eder. 5.30’dan çıkarılınca 3.30 kalır. Saat 3.30’dan saat 5.30’a kadar seher vakti demektir. Yaz ve kış bu vakit azalıp çoğalır.

Seher vaktinde uyananlar, namaz ve duâ ile Allah’a sığınanlar, tövbe ve istiğfar ederek gözyaşı dökenler Kur'ân'da takdir edilmiştir.

Çünkü bu vakitte ihlâs daha fazla yaşanır, riya daha az ibadetlerimizle uğraşır, Allah korkusu içimizde zirvededir, Allah’tan daha fazla umarız.

Bir âyette,

"Allah’ın rızası ve cennet nimetleri sabredenlerin, doğruluktan şaşmayanların, huzurda boyun bükenlerin, hayra harcayanların ve seher vakitlerinde istiğfar edip yalvaranlarındır." (Âl-i İmrân, 3/17)

buyuran Cenâb-ı Hak bir diğer âyette;

"Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce iyilik yapıyorlardı. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar seher vakitlerinde Allah’tan bağışlanma dilerlerdi." (Zâriyât, 51/15-18) buyurur.

Peygamber Efendimiz (asm), seher vaktinde bizi çok yakından ilgilendiren bir yüksek takdiri şöyle bildirmiştir:

"Allah Tebâreke ve Teâlâ, her gece, gecenin son üçte biri kalınca dünya semasına iner ve şöyle buyurur: Mülkün sahibi benim! Kim ki bana duâ ederse, ona cevap veririm. Kim ki benden isterse ona veririm. Kim ki bana istiğfar ederse onu bağışlarım. Tan yeri ağarıncaya kadar bu böylece devam eder." (Tirmizî, Namaz, 326)

Mümkün mertebe bu çağrıya uymaya doyum olur mu?

Diğer taraftan,

"Sahur yapınız. Şüphesiz sahurda bereket vardır." (Nesâî, Sıyâm, 18, 19; İbn Mace, Sıyâm, 22),

"Oruç tutmak isteyen kimse, bir şeyle sahur yapsın." (Ahmed b. Hanbel, III / 367)

gibi hadisler de sahur zamanının bereketine işaret etmektedir.
 
Yatsı namazı açısından vaktin sonuna yaklaşılmış olan bu vakitte uyanmak ve bu vakitte teheccüt namazı kılmak, ardından da gecenin son namazı olarak vitir namazı kılmak sünnettir. Peygamber Efendimiz (asm) gecenin üçte ikisi geçtiğinde kalkar, teheccüt namazı kılar ve ardından son olarak vitir namazı kılarlardı.

Bediüzzaman Hazretlerinin müşahedesiyle teheccüd namazı, Allah’ın izniyle, lüzumlu bir ışık hükmünde, kabir gecesinde ve berzah karanlığında müminleri karanlıkta bırakmayacaktır. (Nursi, Sözler, Dokuzuncu Söz)

Şuna dikkat edelim: Bu vakitte namaz kılmak için uyanmamız sebebiyle sabah namazını riske etmeyelim. Eğer sabah namazı riske girecekse, alışıncaya kadar vitir namazını yatsı namazının ardından yatsı vaktinde yatmadan önce kılmak da sünnete uygundur.

Sabah namazını hiçbir şekilde riske etmemeliyiz. İşi gereği gece uyanmayan, fakat sabah namazını ihmal de etmeyenler, sabah namazını kılmak sûretiyle seher vakti feyzini inşallah almış olurlar.

Cüneyd-i Bağdadi'yi vefatından sonra rüyasında gören bir hürmetkârı sorar:

"Üstad der, senin birçok iyiliğin ve faziletin vardı. Kim bilir Rabbim hangisine ne türlü sevaplar lütfeylemiştir."

Şöyle cevap verir büyük veli:

"Hepsi bir yana seherde kıldığım iki rekat namaz bir yana!"

Efendimiz (asm) Hazretleri de böyle buyurur:

"Fecir vaktinde iki rekat dünya ve içindekinden hayırlıdır."

Çünkü dünya ve içindekiler hep dünyada kalır; ama iki rekat namaz yanında ebedi hayatına kadar gidip orada şefaatçi olur.

Evet, seher vakti böyle mübarek ve muazzez bir vakittir. İçindeki ibadetleri bile kat kat yücelten özellik ve güzelliğe sahip bir zaman parçası.

İlave bilgi için tıklayınız:

Seher vaktinde uyumak mı yoksa uyanık kalmak mı sünnettir? İmam Gazali’nin açıklamaları doğrultusunda açıklar mısınız?

6 (a.s), (s.a.v), (c.c), (r.a), (k.s) gibi kısaltmaların ve namazda söylediğimiz essalamü aleyküm ve rahmetullah, Allahuekber, sübhanallah, elhamdülillah kelimelerinin anlamları nedir?..

(c.c.); celle celaluhu: Cenab-ı Allah'ı i'la etmek ve yüceltmek için kullanılır. O'na mahsustur.

Celle: "Celil oldu, celil olsun" meâlinde ve "Celle Celâluhu" diye, Allah İsm-i Celali işitildiği veya anıldığı anda, tâzim makamında söylenir.

Celil: Celâlet ve celâdet sâhibi. Azîm, mertebesi yüksek.

Celal: Nihâyet derecede büyüklük. Azamet.

(s.a.v.); sallallahu aleyhi ve sellem: Peygamberimize salat ve selam olsun, peygamberimize mahsus bir duadır.

(r.a.); radiyallahu anh: Allah ondan razı olsun. Sahabeler ve bazı büyük zatlar için söylenir.

( k.s.); kuddise sirruhu: Allah'a onun sırrını mukaddes etsin. Veliler için kullanılır.

(a.s.); aleyhis selam: Selam onun üzerine olsun. Peygamberlere mahsustur.

(r.h.); rahmetullahi aleyh: Allah ona rahmet etsin. Mümin ölülere denir.

Sübhanalah: Allah noksanlardan uzaktır, kemal sıfatlarla muttasıf(sıfatlanmış)tır.

Elhamdülillah: Hamd Allah'adır.

Allahü ekber: Allah en büyüktür.

Essalamü aleyküm ve rahmetulullah: Allah'ın rahmeti ve selameti üzerinize olsun.

7 Hadis-i şeriflerde ve bazı metafizik konularda, SEMUM diye bir varlıktan söz ediliyor. Bu konuda geniş bilgi verirmisiniz?

Semum, bir tür ateştir.

"Andolsun ki biz, insanı pişmemiş çamurdan, kokuşmuş cıvık balçıktan yarattık. Cân'nı da (insandan) daha önce semûm ateşinden yarattık."(Hicr, 26-27) 

Ayetten anlaşıldığı gibi Cân (cinler), insanoğlundan önce yaratılmıştır. İnsanın yaratılışının, kainatın yaratılışında son halka olduğu düşünülürse, Cân (cinler) sondan bir önceki halka olarak yaratılmıştır.

Ayetteki "semûm ateşi" hususunda, bazıları, "Bu, ateşin alevidir." demişler; bazıları da "O, öldürücü derecede sıcak olan sam rüzgarıdır." demişlerdir. Önceki ayetin de yardımı ile, ibareden anlaşılan bunun bir çeşit ateş olduğudur. Fakat, bedenin gözeneklerine, yani derideki o küçücük deliklere nüfuz edip, içine işlediği için buna, "semûm" ismi verilmiştir. İnsanın içine işleyen rüzgara da bu yüzden "sam rüzgarı" denmiştir.

Bir rivayette, "Semûm, dumansız ateştir. Yıldızlar da bu ateşten yaratılır." denmiştirki, bu, "semum ateşi" ile geçen ayetteki "ateşin mârici"nin aynı olduğunu gösterir. Buna göre aynı şeyi anlatan bu kelimelerden biri, o ateşin yalın, saf ve dumansız bir ateş olduğunu, diğeri de yakıcı ve kavurucu olduğunu anlatmış olur.

Âlûsî "semum ateşi"ni, "fevkalade hararetli ateş" diye tefsir ederken buna işaret etmektedir.

Bazı hadislerde Cân'nın yaratıldığı ateşin, bildiğimiz ateşlerden çok daha sıcak olduğu bildirilmektedir. Ebu Davud et-Tayalisî'nin İbn Mes'ud(r.a.)'dan naklettiği bir hadise göre, "Bu (dünyada gördüğümüz) ateşler, Cân'nın yaratıldığı ateşten yetmiş kat daha hafiftir."

8 Resim ve fotoğraf konusunda detaylı bilgi verir misiniz? İslâm'ın bu konuya bakışı nasıldır? Canlılara ait resimler çizilebilir mi?

İslâm dini semavî bir din olup, insanın dünya ve âhiretini imâr etmek için nazil olmuştur. Getirdiği hükümlerin herkesin akıl ve zevkine uyması da mümkün değildir. Çünkü simalar birbirine uymadığı gibi akıl ve huylar da birbirine uymazlar. Akıl ve mantığı veren Allah Teâlâ, insan için hangi hüküm daha uygun, hangi nizam daha güzel ise onu biliyor ve onu indiriyor. Bunun için emir, nehiy, haram ve helâl ile ilgili olan ilâhî kanun ve nizamların bazılarına aklımız ermezse de tümüne inanıp hikmetini araştırmamız gerekir. Araştırma yapmadan inkâr etmek kişiyi küfre götürebilir. Bunun için "şu veya bu niye haram olsun, aklıma yatmıyor" demek büyük bir vebaldir.

Birçok kimse heykel ve resmin haram oluşundan söz edildiği zaman hoşlanmıyor, "Heykel bir sanattır. Neden haram olsun?'' deyip İslâm'ın hükmünü tereddütsüz reddediyor. Müzelerde bulunan heykeller üzerine araştırma yapıldığı zaman câhiliyet devrinde, Roma ve Bizans devletlerinin hüküm sürdükleri zamanlarda insanların birçokları heykel ve resimlere büyük itinâ göstererek tapındıkları, putperestlik girdabına girdikleri görülecektir.

İnsanı yeryüzüne Hâlife olarak tâyin eden Allah Teâlâ, taştan ve ağaçtan kendi eliyle yaptığı heykel ve resimlere yaptığı ibadetten onu kurtarıp, lâyık olduğu makama çıkarmak için canlı mahlûkların her türlü heykel ve resimlerini yasakladı.

Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v.) bir seferden dönmüştü. (O yokken) ben, yüklüğün önüne, üzerinde resimler bulunan bir bez (perde) çekmiştim. Rasûlullah perdeyi görünce, çekip attı, (öfkeden) yüzü de renklenmişti.

"Ey Âişe!" buyurdular, "Bil ki, kıyamet günü insanların en çok azap görecek olanı Allah'ın yarattıklarını taklit edenlerdir." Hz. Âişe (r.â) devamla:

"Biz o bezi kestik, bir veya iki minder yaptık." demiştir. (Buhârî, Libâs 91,95.).

Bu hadîs-i şerîf, duvara asılı olduğu takdirde haram olan resmin minder yüzü yapılarak yere atılması halinde kullanılabileceğini ifade etmektedir.

İbn Hacer bu  konuyu şöyle özetler: Âlimler, bu hadisi delil getirerek şu hükme varmışlardır:

"Gölgesi olmayan tasvirler edinmek câizdir, ancak bunun hürmet ifade etmeyecek şekilde kullanılması gerekir. Yastık, minder yüzü gibi yere atılan, üzerine basılan eşya üzerinde olması gerekir."

Nevevî, bu hükmün cumhûrun görüşü olduğunu, sahâbe ve tâbiînin ekseriyetinin bu kanaate vardıklarını, Süfyân-ı Sevrî, İmam Mâlik, İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî gibi müçtehit imamların da bu görüşü benimsediklerini belirtir.

Ancak duvar üzerine asılmaları, elbisede veya sarıkta yer almaları halinde gölgeli, gölgesiz olması arasında fark gözetilmeden haram denmiştir. Çünkü bu hâllerde o tasvirlere (resimlere) hürmet manası hakimdir.

İmam Nevevî bu hususta şöyle demiştir: 

"Bu hadis canlıların resminin haram olduğunu, ancak ağaç ve benzeri ruhu olmayan şeylerin resmini yapmanın ve bu yoldan kazanç temin etmenin haram olmadığına delildir."

Tahâvî konumuzla ilgili olarak şunları söyler:

"Peygamberimiz (asm))'in İslâmiyet'in ilk yıllarında her türlü put, sûret ve resimleri menetmesinin sebebi; putperestlik üzerinden uzun bir süre geçmemiş olmasıdır. Put ve benzeri şeylere bir daha dönülüp ibadet edilmesin diye put ve ona yol açan her sûret ve resim yasaklanmıştı. Sonra İslâmiyet yayılıp, esasları iyice yerleşip anlaşıldıktan sonra putlar ve benzeri şeyler hakkındaki yasak devam etti; ama bez ve kağıt ya da benzeri şeyler üzerine yapılan resimlere dokunulmadı, bir bakıma serbest bırakıldı. Çünkü artık bu gibi resimlere saygı gösterenler olmazdı."

Günümüzdeki özel aletlerle çekilen resimlere gelince, bunlar ne Peygamber Efendimiz (asm) devrinde, ne de müçtehit imamlar zamanında vardı. Bu bakımdan hükümler daha çok üç boyutlu olan resim ve heykellerle ilgilidir.

Ancak günümüzdeki resimleri de kıyas yoluyla bir hükme bağlamışlardır: Tapmak için ve ta'zim etmek için hazırlanan resimlerle, müstehcen sayılanları kesinlikle haramdır.

Bu açıklamaya göre ahlaki ve dini yönüyle İslamiyete aykırı olmayan çizimlerin de yasak kapsamına girmediği söylenebilir. Bunun gibi bilgisayar veya başka teknik metodlarla çizilenlerin de aynı şekilde değerlendirilebileceğini düşünüyoruz. Resimle ilgili yasağın üç boyutlu, kabartmalı veya İslama aykırı olanlarla ilgili olduğunu söylemek mümkündür.

Resim Bulunan Odada Namaz Kılmak

Fotoğrafı ikiye ayırmak gerek; canlıya âit fotoğraflar, cansıza âit fotoğraflar. Canlıya âit fotoğraflar, ya yaşayacak şekilde boy resmi olur, yahut da yaşamayacak şekilde yarım resim olur. 

Cansıza âit resimlerin, yâni manzaraların câiz olduğu kesindir. Çiçek, göl ve orman manzaraları gibi görüntüler çekilebilir, evlerin belli yerlerine asılıp ilâhî kudret takdirle seyredilebilir.

Canlıya âit boy resimlerini, insan, hayvan ve diğer canlı varlıklar gibi odanın duvarına asıp, bakınca tümüyle görünür hâlde bırakmak, bu odada namaz kılmayı mekruh hâle getirmek demektir. Bu itibarla, duvarlarında canlılara âit boy resimleri bulunan odada kılınan namaz mekruh olabilir.

Resimler kıble cihetinde ise mekruhluk şiddetlenir, yanda ise azalır, arkada ise daha da azalmış sayılır. Böyle resimler ya indirilmeli, yahut da üzeri örtülerek namaza durulmalıdır. Boy resimlerini kapalı bir yerde tutmak, ancak gerektiğinde görülecek hÂlde muhafaza etmekte bir sakınca yoktur.

Kâğıt paralarla nüfus cüzdanlarındaki vesikalık resimler de câizdir. Bunlar canlandığı farzedildiğinde yaşamayacak derecede küçük ve yarım olan resimlerdir.

Ayrıca bazı müseccel şahısları tanımak için çekilen zaruri boy resimleri için de ruhsat vardır. Bunlar ihtiyaç resimleridir. Hırsızlar, diğer suçlular ancak bunlarla kolayca adaletin pençesine teslim edilebilmektedir. Bugünkü resimlerin mühtehcen olmayanları tapılmak için çekilmediğinden, tapılmak için yapılan resimler cümlesinden sayılmayabilirler.

Müstehcen resimlerin her türlüsü ise ahlâka, insanlığa ve İslâm’a aykırıdır.

Konuyla ilgili Diyanet İşleri Başkanlığının hazırladığı ilmihalde şu değerlendirmeler vardır:

Dinimizde tapınılmak veya tazim gösterilmek amacıyla fotoğraf, resim ve heykel yapılması haramdır. İslam bilgin ve müctehidleri İslam ahlakına ve adabına aykırı olmayan, manzara, ağaç, taş ve hatıra resimleri gibi cansız şeylerin resimlerinin yapılmasını ve bu sanatla iştigal edilmesini caiz görmüşlerdir. İslam alimleri aynı zamanda tapınma ve tazim amacı güdülmeyen ve umumî adaba aykırı olmayan canlı varlıkların resimlerinin yapılmasını da caiz görmüşlerdir.

Klasik literatürde, resim ve heykel konusunda getirilen hükümler, büyük çoğunlukla “sûret” ve aynı kökten türeyen “tasvir” tabirleri etrafında cereyan ettiği için biz resim ve heykel konusunu “sûret” kavramı üzerinde yapacağımız çözümlemeyle açıklamak istiyoruz.

Sûret, Arapça’da daha çok “şekil, biçim, görünüş ve resim” anlamında kullanılmaktadır. Timsâl kelimesi de anlam bakımından sûrete yakındır. Sûret ile timsal kelimelerini eş anlamlı görenler bulunduğu gibi, bazı hadislerde sûret kelimesi yer yer timsal kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte genelde dilciler, sûreti iki kısımda değerlendirerek, birincisinin gölgeli sûretler (timsal=heykel), ikincisinin ise resmedilen, çizimlenen diğer şeyler olduğunu belirtmişlerdir. Meselâ “Sizi yarattık, sonra tasvir ettik” (el-A‘râf 7/11) âyeti için getirilen yorumlardan birisi “Önce ruhlarınızı yarattık, sonra bedenlerinizi şekillendirdik” tarzındadır.

Bazı hadislerde de sûret kelimesi, insanın dış görünüşü ve şekli anlamında kullanılmıştır (sûret kelimesinin bu anlamda kullanıldığı diğer hadisler için bk. İbn Mâce, “Rü’yâ”, 2; Müsned, II, 118). Sûret tabirinin, ruh sahibi veya ruhsuz bütün şeyleri içine aldığı, timsalin ise yalnızca ruh sahibi şeylere mahsus olduğu da ifade edilmektedir. Buna göre sûret kelimesini kendisine bir şekil verilmiş ve biçimlendirilmiş şey (resim ve heykel) anlamında anlamak daha doğru olacaktır. Bazı âyetlerde (Âl-i İmrân 3/6; el-A‘râf 7/11; el-Mü’min 40/64; et-Tegabün 64/3), tasvîr (savvere) kelimesi “şekil ve biçim vermek”, bazı yorumlara göre, biçimin dışında başka “mânevî özelliklerle bezemek” anlamında kullanılmıştır. Bu bakımdan, sûret kelimesinin fiil masdarı olan tasvir kelimesini sırf bugün anlaşıldığı mânada “resmetme” ya da “çizim” olarak anlamak doğru olmayıp, hem çizim (resim) ve hem de bir maddeye şekil ve biçim verme anlamlarını içine alacak bir genişlikle anlamak daha uygundur. Aynı şekilde, aynı kökten türemiş olan tesâvîr kelimesi genelde “resim” mânasında kullanılmakla birlikte “heykel” anlamına da gelmektedir. Allah’ın, Kur’an’da kendisini “biçim veren” (musavvir) (el-Haşr 59/24) olarak vasıflaması ve bu ifadenin müfessirler tarafından “yaratıcı” mânasında yorumlanmış olması da yukarıda verilen anlamı desteklemektedir.

Sûret kelimesi Kur’an’da, biri tekil ikisi çoğul olmak üzere üç yerde geçmekte ve genelde insanın biçim ve şekli olarak yorumlanmaktadır. Kur’an’da “timsâl” (çoğulu temâsîl) kelimesi de iki yerde ve çoğul olarak “temâsîl” şeklinde geçmektedir. Bu âyetlerden birinin anlamı şöyledir:

“İbrâhim, babasına ve kavmine ‘Nedir bu tapındığınız heykeller (temâsîl)!’ demişti” (el-Enbiyâ 21/52).

Diğer âyette ise Süleyman’a timsaller yapıldığından bahsedilir (Sebe’ 34/13). Bu ikinci âyette geçen timsallerin anlamı konusunda getirilen yorumlardan biri, bunların, meleklerin, peygamberlerin ve sâlih kişilerin heykelleri (ya da resimleri; suver) diğeri de Süleyman’ın tahtının ve basamaklarının üzerinde bulunan tavus ve doğan gibi kuşların sûretleri olduğu şeklindedir.

Birçok âyette “yarattı” anlamında yorumlanan “savvere” fiili geçmekte olup, bu hususla resim yapma arasında doğrudan bir ilişki kurmak pek mümkün gözükmemektedir. Bununla beraber bazı hadislerde, insan görünümünün resmini çizenler Allah’ın taklitçisi (tanrılık özentisi içinde olanlar) olarak telakki edilip bu yüzden cezaya mâruz kalacakları ifade edildiğinden, İslâm’daki resim yasağının Kur’ân-ı Kerîm’den kaynaklandığını düşünenler olmuştur. Fakat bu husus aslında, resim yasağını Kur’an’a dayandırmak için pek yeterli görünmemektedir. Zira bu anlayış hadisin vârit olduğu dönemin şartlarından soyutlanarak genelleştirilmeye çalışılırsa, bugün teknolojide kullanılmaya başlayan ve teknik köle diyebileceğimiz robotların yapılmasının ve kullanılmasının da yasak ve haram olduğunu söylemek gerekecektir. Bu itibarla resim yasağının daha ziyade sünnetle konulduğunu kabul etmek ve yasaklanma sebebini başka gerekçelerle izaha çalışmak daha doğru görünmektedir.

Sûret yasağının dayandırıldığı belli başlı rivayetler şöyle sıralanabilir:

a) Hz. Âişe’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber (asm), evinde, üzerinde salîb (Îsâ’nın çarmıha geriliş sahnesini tasvir eden resim) bulunan her şeyi kırmıştır (Buhârî, “Libâs”, 90).

b) “Kıyamet gününde en şiddetli azaba mâruz kalacak olanlar musavvirlerdir.” (Buhârî, “Libâs”, 89).

c) “Bu sûretleri yapanlara kıyamet gününde ‘Yarattıklarınıza can verin.’ denilerek azap edilecektir.” (Buhârî, “Libâs”, 89).

d) Hz. Âişe’den rivayet edildiğine göre, Âişe bir defasında üzerinde (hayvan) resimleri bulunan bir minder almıştı. Hz. Peygamber (asm) bunu görünce kapının önünde bekledi ve içeri girmedi. Hz. Âişe, Resûl-i Ekrem’in yüzünde hoşnutsuzluk işaretlerini görünce, “Yâ Resûlallah! Allah’tan ve Allah’ın Resulü’nden bağışlanma dilerim. Bir kusur mu işledim?” dedi. Hz. Peygamber, üzerinde resim bulunan minderi göstererek “Şu minderin burada işi ne?” buyurdu. Âişe “Yâ Resûlallah! Onu, kâh oturasın, kâh yaslanasın diye senin için satın almıştım.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Bu resimleri yapanlara kıyamet gününde azap edilir ve onlara ‘Hadi bakalım, yaptığınız şu sûretlere bir de can verin.’ denilir. İçinde resimler bulunan eve melekler girmez.” (Buhârî, “Libâs”, 95; hadisin şerhi için bk. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, V, 228-229; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, VI, 414).

e) “Melekler, içerisinde köpek ve tesâvîr bulunan eve girmezler.” (Buhârî, “Libâs”, 88).

f) “Melekler, içerisinde sûret bulunan eve girmezler; kumaş üzerindeki desen ve nakış müstesna.” (Buhârî, “Libâs”, 92).

g) Hz. Âişe kendi oturduğu evin sofasına, üzerinde timsaller bulunan bir perde çekmişti. Hz. Peygamber (asm) seferden döndüğünde bunu görünce

“Kıyamet gününde en şiddetli azaba çarptırılacak olanlar, Allah’ın yaratmasına benzemeye çalışanlardır.”

buyurdu. Âişe, sonra bu perdeden bir veya iki yastık yaptıklarını söylemiştir (Buhârî, “Libâs”, 91).

h) Hz. Âişe’nin, üzerinde tasvirler bulunan bir perdesi vardı ve bunu odasının bir tarafına çekmişti. Hz. Peygamber (asm) bunu görünce, Hz. Âişe’ye

“Şu perdeyi karşımdan kaldır; üzerindeki tasvirler namazda iken hep bana görünüp duruyor.” demiştir (Buhârî, “Libâs”, 93).

Gerek Buhârî’deki metinde gerekse Nesâî’nin rivayetinde, Hz. Peygamber (asm)’in söz konusu tasvirler yüzünden namazı yeniden kıldığına dair bir kayıt bulunmadığı için, evde sûret bulunmasının yalnızca mekruh olduğu, namazın sıhhatine bir zarar vermediği söylenmiştir. Bu hadisten ilk bakışta anlaşılan husus, üzerinde resim bulunan perdenin sırf namazdaki huşûu bozduğu için hoş karşılanmadığıdır.

ı) Hz. Âişe’nin, üzerinde kuş resmi (timsal) bulunan bir perdesi vardı ve eve girenin ilk önce göreceği bir yere asılmıştı. Hz. Peygamber (asm) bunu görünce,

“Âişe, şu perdenin yerini değiştir. Eve girip hemen onu görünce dünyayı hatırlıyorum.” demiştir (Müslim, “Libâs”, 88).

j) Hz. Âişe’nin bebek ve kanatlı at şekillerinde oyuncaklarının bulunduğu, Hz. Peygamber (asm)’in bunları gördüğü ve tebessümle karşıladığı rivayet edilir (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 62).

k) Rivayet edildiğine göre, İbn Abbas’a bir tasvirci müracaat ederek, “Ben, şu gördüğün tasvirleri yaparak (resim çizerek) geçinirim. Bu hususta bana fetva ver!” dedi. İbn Abbas, adamın kendine iyice yaklaşmasını istedikten sonra, elini adamın başı üzerine koyarak “Bak, ben şimdi sana Resûlullah’tan duyduğum bir hadisi haber vereceğim. Hz. Peygamber, “Her resim yapan (musavvir) cehennemdedir ve Allah, yaptığı resime ruh üfleyinceye kadar bu adama azap eder. Ruh üflemesi de zaten mümkün değildir.” buyurdu. Adam bu sözler üzerine dehşete kapılınca İbn Abbas devamla, “Eğer sen sanatına devam etmek mecburiyetinde isen, ağacı ve ruh taşımayan şeyleri resimle.” (Buhârî, “Büyû‘“, 104; Müslim, “Libâs”, 99).

İbn Abbas’ın bu fetvasının delili olarak Ebû Hüreyre’nin şu rivayeti gösterilmektedir: Bir keresinde Cibrîl Hz. Peygamber (asm)’in yanına girmek için ondan izin istemişti. Resûlullah izin verdiği halde Cibrîl içeri girmemiş ve şöyle demiştir:

“İçerisinde birtakım at ve insan timsallerinin bulunduğu perde asılı olan bir eve ben nasıl girerim? Bu resimlerin ya başlarını koparmalı veya bu perdeyi yere sermelisiniz. Biz melekler içinde timsal olan eve girmeyiz.” (Tahâvî, Me‘âni’l-âsâr, IV, 287).

Büyük bir muhaddis ve Hanefî fakihlerinin ileri gelenlerinden olan Tahâvî, bu hadisi naklettikten sonra şu yorumu yapmıştır:

"Bu hadisin zâhirinden, başı koparılmış ruh sahibi canlının timsalinin mubah olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, bu hadis ruh sahibi olmayan şeylerin tasvirinin mubah olduğuna ve görünüm itibariyle ruh taşıması mümkün olmayan canlıların yasak kapsamından çıktığına delâlet etmektedir." (Tahâvî, Me‘âni’l-âsâr, IV, 287).

Mâlikî fakihlerden İbnü’l-Arabî, sûret yasağı ile ilgili bütün rivayetlerden hareketle, bu konudaki hükmü şöyle özetlemektedir: Eğer yapılan sûretler heykel türünde (ecsâd) ise bunun haram olduğunda icmâ vardır. Ancak, kumaşta bir desen ve nakış şeklinde (rakm) ise bu hususta dört görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerden birincisine göre, hadiste geçen “kumaş üzerindeki nakış müstesna” kaydından hareketle kumaş üzerindeki resim, desen ve nakış câizdir. İkinci görüş ilgili diğer hadislerin genel muhtevasından hareketle yasaktır. Resime bir kayıt getiren üçüncü görüşe göre ise, eğer resim, şekil ve görünüm itibariyle kesintisiz ve kendi başına durabilecek biçimde ise yasaktır. Şayet, bu resmin bütünlüğü bozulursa câizdir. Diğer görüşe göre ise resim, duvara veya yüksek bir yere asılırsa yasak, yere sermede olduğu gibi, önem verilmeksizin kullanılacak eşya üzerinde bulunuyorsa câizdir (İbnü’l-Arabî, Ârizatü’l-ahvezî, VII, 253).

Şâfiî fakihlerden Nevevî ise, tasvir işinin hükmüne ilişkin olarak, hadislerde söz konusu edilen ağır tehditlerden ve Allah’ın yaratmasına benzemeye çalışma anlamı taşıdığından hareketle, ne ile yapıldığına ve ne üzerinde olduğuna (kumaş, yaygı, para, kap, duvar vb.) bakılmaksızın, canlı (insan ve hayvan) sûretini tasvir etmenin haram ve büyük günahlardan olduğunu söylemiş; ağaç, dağ, deve semeri gibi şeyleri tasvir etmenin ise haram olmadığını belirtmiştir.

Üzerinde canlı sûretleri bulunan şeyleri kullanmanın hükmünün ise, bu eşyanın nerede ve nasıl kullanılacağına bağlı olduğunu ifade etmiş ve bu sûretlerin, -duvara asılması ve giyilen bir elbisede olması gibi- önemsenmemiş sayılamayacak bir konumda kullanılmasının haram olduğunu; yere serilip çiğnenen bir yaygı veya minder üzerinde bulunmasının ise, -rahmet meleklerinin içeri girmesine engel teşkil edip etmeyeceği tartışılmakla birlikte- haram olmadığını söylemiştir. Nevevî devamla zikredilen bu hükmün hem gölgeli hem de gölgesiz sûretler için geçerli olduğunu söylemiştir. Nevevî’nin zikrettiğine göre, bazı Selef bilginleri hadislerde söz konusu edilen yasağın yalnızca gölgeli sûretler için geçerli olduğunu, gölgesiz sûretleri yapmada bir sakınca bulunmadığını ileri sürmüşlerdir (Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, XIV, 81-82).

Bilginler, insan ve hayvan gibi canlılar dışındaki varlıkların resimlerinin yapılmasının, bundan kazanç elde edilmesinin câiz olduğunu söylerken, birçok hadiste kıyamet günü musavvirlere söyleneceği belirtilen “Hadi bakalım, yarattıklarınıza bir de can verin” ifadesinden ve İbn Abbas’ın yukarıda zikredilen fetvasından hareket etmişlerdir. Şu kadar var ki, bu konudaki deliller dikkatle incelendiğinde, hadislerde geçen şiddetli tehditlerin, tapınmak için veya yaratma hususunda Allah ile boy ölçüşme kastıyla resim ya da heykel yapanlara ilişkin olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Zira bu amaçla yapılmayan mâsum resimler için bu tehditler oldukça ağırdır. Nitekim, konuya ilişkin hadislerin kronolojisi de tehditlerin gitgide azaldığını göstermektedir.

Bilginlerin çoğunluğu, çocuk oyuncaklarının yasak kapsamı dışında kaldığını ifade etmişlerdir.

Öte yandan âlimler, Hz. Süleyman (as)’ın dininde, timsal (heykel veya resim) yapımının serbest olmasıyla, İslâm’da sûretin yasaklanmış olması arasını telif için Süleyman’ın dininde bunun yasaklanmadığına, hatta buna izin verildiğine işaret etmişlerdir. Meselâ Zemahşerî, sûret ve timsal yapımının zulüm ve zina gibi aklen çirkin olmadığını ve hükmünün şeriatlara göre değişebileceğini belirtmiştir.

İslâm’da sûretin yasaklanmasının gerekçesi olarak, Hz. Peygamber (asm)’in,

“Allah, sûret yapanlara, yaptıkları sûretlere ruh üfleyinceye kadar azap edecektir. Ruh üflemeleri de zaten mümkün değildir.” ve

“Kıyamet gününde en şiddetli azaba çarptırılacak olanlar Allah’ın yaratmasına -yarattıklarına- benzemeye çalışanlardır.”

gibi hadislerden hareketle, ‘yaratma hususunda Allah’a benzemeye çalışma’ hususu gösterilmiştir. Bu gerekçelendirme yanlış olmamakla birlikte öyle görünüyor ki, sûret yasağının asıl illeti, İbnü’l-Arabî’nin de isabetle belirttiği gibi şudur: Câhiliye Arapları’nın putlara tapma âdetleri vardı ve bu putları kendi elleriyle tasvir edip sonra bunlara tapıyorlardı. İslâmiyet, puta tapmaya vesile olan şeyleri kaldırmak suretiyle tevhid sisteminin korunmasında titizlik göstermiştir (İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 1599-1602). Buna o dönemde haçın Hristiyanların hayatındaki konumunu da eklemek gerekir. Bu itibarla, resim ve timsal hakkında vârit olan yasaklamanın ana sebebinin, bunlara tapınma endişesi olduğu söylenebilir.

İslâm dini, tevhid dinidir. Araplar, kendi elleriyle çizdikleri ve şekillendirdikleri resimlere ve putlara tapıyorlardı. Hz. Peygamber (asm), Araplar yeniden eski alışkanlıklarına döner endişesiyle, bu alışkanlıkları hatırlatan resimleri ve sûretleri de yasaklamayı uygun bulmuştur. Nitekim, benzer bir uygulamaya, şarabın kesinlikle yasaklanmasından sonra rastlanır. Resûlullah normalde kullanılmalarında bir sakınca olmadığı halde, şarap yasağından sonra Araplar’ın içerisine şarap koydukları dübbâ ve nakîr gibi özel isimlerle anılan şarap kaplarının kullanılmasını da yasaklamıştı. Hz. Peygamber bu metotla Araplar’a eski alışkanlıklarını hatırlatacak şeyleri de sedd-i zerîa kabilinden olmak üzere yasaklamıştır. Resim ve timsal yasağının da bu çerçevede değerlendirilmesi ve bu yolla tevhid inancını her ne suretle olursa olsun şirk bulaşığından arındırma amacı güdüldüğünün söylenmesi mümkündür.

Bazı bilginlerin, resim hakkında şiddetli tehdit içeren yasaklamaların İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğu, sonra bu tehdidin gitgide hafiflediği şeklindeki açıklamaları da, yasak sebebinin biraz önce bahsedilen endişe olduğu hususunu desteklemektedir.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, bilginler ağaç, dağ, taş gibi manzara resimlerinin çizilmesinin ve kullanılmasının, aynı şekilde insan bedenini tam olarak yansıtmayan sûretin mubah olduğunu ifade etmişlerdir. Nevevî gibi bir kısım âlimlerin, üzerinde canlı resmi bulunan kumaşların, yaygı, sofra bezi gibi amaçlarla kullanılabileceği, Tîbî gibi diğer bazılarının ise, bunların mutlak surette mubah olduğu şeklindeki açıklamaları göz önüne alınınca; artık günümüzde resim yapmanın ve resimli eşya kullanmanın, tevhid inancına aykırı bir sonuca götürme durumu veya endişesi olmadığı sürece, ilk dönemler hakkındaki yasağın kapsamına girmediğinin ve dolayısıyla haram olmadığının ifade edilmesiyle yeni bir şey söylenilmiş olmayacaktır.

Üzerinde Resim ve Sûret Bulunan Eşyayı Kullanmak.

Hanefîler, üzerinde insan veya hayvan resmi bulunan yaygı üzerinde namaz kılmada bir sakınca olmadığını belirtmişlerdir. Çünkü, resimli yaygının ayaklar altına alınması, resimlere değer vermeme anlamındadır. Ancak, resime ibadet etmeye benzeyeceği için yaygıdaki resimler üzerine secde edilmemesi tavsiye edilmiştir. Yine bu resimler (sûret veya tesâvîr), baş hizasından daha yukarıda, kişinin hizasında ve önünde asılı olarak bulunurken namaz kılmanın mekruh olduğu söylenmiştir. Resimler, kişinin arkasında veya ayakları altında ise, namaz mekruh olmayıp, resimlerin evde bulundurulmuş olması mekruhtur. Evde resim bulundurmanın mekruh olmasının gerekçesi ise, Cebrâil’in, “Ben içerisinde köpek veya sûret bulunan eve girmem” sözüdür.

Resimli elbise giymek mekruh görülmekle birlikte, bu elbise içinde kılınan namaz sahihtir. Fakat ihtiyaten yeniden kılınması uygundur (Merginânî, el-Hidâye, I, 362-364). Hanbelîler de üzerinde canlı resimleri bulunan elbise giymenin haram olmayıp mekruh olduğunu belirtmişlerdir (İbn Kudâme, el-Mugnî, I, 590).

İlk bakışta dikkati çekmeyecek derecede küçük olan resimlerin bulundurulmasında ve kullanılmasında da bir sakınca yoktur. Nitekim, Ebû Mûsâ’nın üzerinde iki sivrisinek resmi bulunan bir yüzüğü olduğu, İbn Abbas’ın da küçük resimlerle donatılmış bir kanunu (ocak benzeri bir şey) olduğu nakledilmektedir.

Abdürrezzâk, İbn Abbas’ın, içerisinde sûret bulunan kilisede namaz kılmayı kerih gördüğünü, Hz. Ömer Şam’a gittiğinde hıristiyanların ileri gelenlerinden birinin Ömer için yemek hazırlatıp davet ettiğini, Ömer’in de, “Biz sizin kiliselerinize girmeyiz; çünkü oralarda sûretler vardır.” diyerek bu daveti geri çevirdiğini nakletmektedir. Râvi, Hz. Ömer’in “sûret” sözüyle timsali kastettiğini belirtmiştir (Buhârî, “Salât”, 54).

Resimli Eşyanın Alım Satımı.

Bilginlerin çoğunluğu, Hz. Âişe’nin satın aldığı resimli minderi Hz. Peygamber (asm)’in iade ettirmeyerek, şeklini ve konumunu değiştirmek suretiyle başka bir amaçla kullanılmasına izin vermesinden hareketle, resimli eşyanın satımının câiz olduğunu söylemişlerdir.

Zâhirî mezhebinin ünlü fakihi İbn Hazm, çocuk oyuncakları dışında bütün sûretlerin satımının haram olduğunu ifade etmektedir (İbn Hazm, el-Muhallâ, IX, 25). Ancak İbn Hazm’ın resimli kumaşın satımını câiz gördüğü hatırlanırsa, burada sûretten maksadın heykel türü şeyler olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, İslâm öncesi dönem Araplar’ı da tek yaratıcı olan Allah’a inanmakla birlikte O’na, araya vasıtalar koyarak ulaşabileceklerini düşünüyor, bunun için de çoğu insan sûretindeki çeşitli resim ve heykelleri (put) aracı-tanrı kabul ediyorlardı. Başlangıçta insanın estetik duygusunun, yaratıcı düşünce ve hayal gücünün eseri gibi gözüken bu sûret ve heykeller soyut tanrı kavramına ulaşmakta zorlanan kişiler için giderek basit görünüm ve yapısından çıkıp madde ötesi güçleri temsil etmeye, hatta insanın tapınma ihtiyacını karşılayacak ölçüde kutsallık taşımaya başlamıştır. İslâm bu beşerî yanılgının çok yoğun olduğu bir dönem ve toplulukta ortaya çıktığı ve Allah’tan başka hiçbir yaratıcının ve mutlak güç sahibinin olmadığı (tevhid) fikrini tebliğinin odak noktası yaptığı için, haliyle insanları tevhid akîdesinden uzaklaştıracak, şirke bulaştıracak her türlü tehlike karşısında da çok temkinli davranmış, titizlik göstermiştir. Hz. Peygamber (asm)’in sûret ve timsal konusunda gösterdiği hassasiyet de bu yüzdendir. Ancak, naslardaki tasvir ile ilgili yasaklayıcı ve tehditkâr ifadelerde İslâm tebliğinin ileri dönemlerine doğru azalma görüldüğü gibi, müslümanların bu ilkel yanılgıdan iyice uzaklaşması ve bu yönüyle şirke bulaşma tehlikesinin azalmasına paralel olarak İslâm âlimlerinin de resim ve sûretler konusunda daha müsamahakâr davranmaya başladıkları görülmektedir.

Heykel konusunda daha katı davranılması da yine bu anlayışın sonucudur. Böyle olunca, burada yasaklanan şey, resim ve sûretin bizzat kendisi olmayıp, bunların kişileri şirke götürmesi, kutsallık ve tapınma aracı yapılması durumudur. Zaten dinde haram ve helâle konu olan şeyin eşya (a‘yân) değil de fiiller (ef‘âl) olduğu söylenirken de bu ifade edilmek istenir. O halde anılan endişe ve tehlikenin mevcudiyeti oranınca yasak oluş hükmünün varlığını koruyacağı, bunun bulunmayıp daha çok bir ihtiyacın, estetik duygunun ifadesi olduğu durumlarda ise bu tür faaliyetleri aslî hükmü olan “mubah” çerçevesinde değerlendirmenin uygun olacağı söylenebilir.

Öte yandan, resim çizme ve heykel yapma bazı İslâm bilginlerince bir bakıma Allah’ın yaratıcılığına özenme, fikrî planda da olsa O’nun tek yaratıcılığını gölgeleme olarak değerlendirilmiş ve bu gerekçe ile doğru görülmemiştir. Gerçekten de şekillendirme yeteneğine, keşif ve sanat gücüne sahip kimselerin bu gücü kendilerinden bilip kibir ve gurura kapılmaları ne kadar yanlış ise, bu kabiliyeti Allah’ın lutfu olarak görmek de o kadar isabetli ve gerçek olacaktır.

Yukarıda zikredilen yasaklama gerekçesi böyle bir açıklamaya tâbi tutulduğunda, günümüzdeki fotoğrafın, kamera, video ve diğer teknik araçlarla ekrana, sahneye yansıtılan görüntülerin klasik literatürdeki “tasvir” kapsamında düşünülmemesi gerekir. Çünkü bunlar olmayan bir varlığın hayal gücüne dayanarak şekillendirilmesi olmayıp aksine, mevcut varlıkların teknik cihazlarla kaydedilip tekrar görüntüye gelmesidir. Bunlar belki de insan ve diğer varlıkların görüntülerinin suya, aynaya yansıması grubunda mütalaa edilebilir.

Böyle olunca, fotoğraf ve filimlerde yer alan tema ve görüntünün, dinin inanç ve ahlâk esaslarını ihlâl etmemesi, cinsî tahrike, bozgunculuk ve fitneye yol açmaması gibi şartlar üzerinde öncelikle durulması gerekir. Haliyle bu şartlar da, fotoğraf ve filmin kendisinin meşrûluğundan çok, kullanım tarz ve amacıyla ilgili olarak getirilebilecek sınırlamalardır.

9 Aksırana / hapşırana "yerhamükallah" demenin hükmü nedir? "Yerhamukallah ve "yehdina ve yehdikumullah" sözlerinin anlamı nedir?

Hapşırınca “elhamdulillah” demek  sünnettir. Peygamberimiz (a.s.m) bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Allah, aksırmayı sever, fakat esnemeyi sevmez. Bir kimse aksırıp "elhamdülillâh" derse, bunu işiten Müslümanların, "yerhamükellah" diye karşılık vermesi gerekir. Esneme ise, şeytandandır. Bunun için, esneme ihtiyacı duyan kişi mümkün olduğu kadar buna mani olsun. Çünkü biriniz esnediği zaman şeytan ona güler." (Buhâri, Edeb, 165, 166; Müslim, Zühd, 54; Tirmizî, Edeb, 1, 4; Nesaî, Cenâiz, 52)

buyurur. Bu sebeple hapşırınca elhamdülillah demek sünnettir.

Aksırınca elhamdülillah diyen kimseye yerhamükellah diye mukabelede bulunmaya teşmit denilir ve meşruluğu hususunda ümmetin icmaı vardır. Bu bir görev olup İslâm’ın önemli muâşeret kâidelerinden sayılır.

Zâhirîler ile Mâlikî mezhebinden bazı imamlar elhamdülillah diyeni işiten herkesin ona mukâbelede bulunmasını vâcip saymışlardır. Hatta Kâdî İyâz, İmam Mâlik’in teşmîtin farz olduğu yönündeki görüşünün daha yaygın olduğunu söylemiştir.

Fakat ulemânın çoğunluğunun mezhebine göre teşmît farz ve vâcip olmayıp, sünnet ve menduptur.

Hikmetine gelince: Hapşırma esnasında vücutta birikmiş bazı zararlı toksinlerin dışarıya çıkması ve vücudun rahatlaması söz konusu olduğu için, bu nimete karşılık Allah’a hamd etmek gerekir. Böylece Allah’a şükür edilmiş olur.

Yerhamukelah: Allah sana rahmet etsin

Yehdina ve yehdikumullah: Allah bize ve size hidayet versin

İlave bilgi için tıklayınız:

Hapşıran kişiye nasıl hitap etmek gerekir? Çok yaşa demek doğru mu?

10 Müslümanların karşı cinsten (kızla / erkekle) yabancı bir insanla chatleşmesi, normal konularda forum sitelerinde, internette (msn) konuşması caiz midir?

Bir Müslümanın başka Müslüman kardeşleriyle ister karşılıklı isterse sanal ortamda olsun konuşup dertleşmesi güzel bir şeydir. Ancak bu aynı cins olanlar içindir. Bir erkeğin bir kadınla konuşması ise bazı yönlerden dikkat etmeyi gerektirir.

Örneğin aşk, sevgi, gıybet, yalan ve şehevi hisleri uyandıran şeylerden olursa, bu kesinlikle doğru değildir. Bu konuda kişinin evli veya bekar olması fark etmez. Evli birinin günahı ise daha fazla olur.

Fakat dini konularda Allah’ı, ölümü, ahireti ve dini duygu ve düşünceleri hatırlatan konuşmalar olursa elbette bunlar yasak olmadığı gibi sevabı da vardır. Ölçünüz bu olmalıdır. Bu ölçülerle hareket ettiğiniz zaman günaha girmeyeceğinizi ve kendinizi koruyacağınızı söyleyebiliriz. Ayrıca yaptığınız işi bir de vicdanınıza sormanızı tavsiye ederiz. Vicdanınız rahat değilse o işten vazgeçiniz.

Evlenmeyi düşünenlerin, yanlarında akrabalarından birer kişi bulunmak şartıyla bir yerde oturup yalnız konuşmaları caizdir, hatta sünnettir. Fakat flört tarzı ilişkilerde kadın ve erkeğin yanlarında akrabaları bulunsa bile konuşmaları caiz değildir. Dinimiz zinayı yasakladığı ve haram saydığı gibi, zinaya götüren yolları da tıkamış ve haram saymıştır.

Aynı şekilde de internetten tanışılan birisi ile istediğiniz gibi havadan sudan konuşmak ve chatleşmek caiz değildir. Şayet ona İslamiyeti anlatıp sevdirmeye çalışsanız, o başka meseledir. Yoksa başka tarzda konuşup sohbet etmek insanı yanlış neticelere götüreceğinden caiz görülmemektedir.

Ayrıca sağlam ailelerin ve aile bağlarının kurulabilmesi ve tesis edilebilmesi için, evliliğin sağlam temellere dayandırılması gerekir. Bu nedenle, İslamiyet görücü usulü teşvik etmekle beraber, adayların birbirleriyle görüşmesini de esas kabul etmiştir.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, birbirlerini hiç tanımayan ve ailece de tanışmayan iki kişinin internette birbirlerine verdikleri ifadelere güvenip de evlilik gibi ciddi bir işe yeltenmemeleri gerekir. Çünkü, bu şekilde bir tanışma hüsran ile sonuçlanabilir. Bizim kanaatimiz sizin veya herhangi bir insanın böyle bir yöntemle evliliği seçmemesidir.

İlave bilgiler için tıklayınız: 

- Chat (internet) arkadaşlığı ne kadar doğrudur?..     

- Evlenmeden önce görüşmenin ölçüsü nedir?

11 Hıdırellez ne demektir? Hıdırellez hakkında bir mü'minin görüşü ne yönde olmalıdır? Çok fazla batıl itikat var. Mesela para kesmek gibi; gazete sayfalarını para niyeti ile dua ederek kesiyorlar... Ya da gül dibine ev yapmak...

Öncelikle batıl olan hiç bir uygulamayı dinimiz kabul etmez. Hıdırellez kutlamalarını batıl ve hurafelerle doldurmak doğru değildir. Bahsettiğiniz hurafe uygulamalara itibar etmemek, bu gibi hurafelerden uzak durmak gerekir.

Her sene bahar mevsimindeki yeşilliğin canlandığı mayıs ayının başlarında bir Hıdırellez bayramı kutlanmaktadır. Bu bayramda insanlar ateşler yakıp üzerinden atlayarak kısmet bulacaklarını düşünmekte, içine girecekleri bir eve sahip olacaklarını ümit etmekte, daha nice niyetlerinin bu bayram günündeki bazı âdetlerle gerçekleşeceğini beklemektedir...

Bunların gerçekle ilgisi ne kadardır? Daha doğrusu, Hıdırellez ne demektir? Bunun bir aslı olmalı, sonra bu hale getirilmiş bulunmalı diye düşünmekteyiz. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Efendim, bazı konular halk örfünde kabuk bağlayıp özünden uzaklaşır duruma girebilmektedir. Zannederim mayıs ayının başında kutlanan Hıdırellez bayramında da böyle bir kabuk bağlama durumu söz konusudur. Olayın aslını şöyle ifade edebiliriz:

Hazret–i Musa aleyhisselam zamanında hükümdarın birinin temiz niyetli bir oğlu kendini dine verir, dinî hayat yaşayıp dinî hizmetlerle hayatını değerlendirmek ister. Babasının hükümdarlığı, makamı, mevkii onu tatmin etmez. Hükümdar oğlunun kendini dinî hizmetlere adaması, çevrenin irşadına yönelmesi Rabb'imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Bu sebeple bu genç irşat için gezerken uğradığı çorak araziler yeşillenmeye başlar. Kupkuru çöllerin yemyeşil hale gelişi, oradan hükümdarın oğlunun geçtiğini göstermiş olur.

Arapça'da yeşilin bir adı da (hazr) olduğundan, çorak yerlerin yeşillendiğini gören halk buradan Hızır geçmiştir diyerek Hızır ismini meşhurlaştırmaya başlarlar. Bir ara bu genç, zamanın peygamberi İlyas aleyhisselamla da buluşur. Böylece İlyas aleyhisselamla buluştuğu güne halk Hızır–İlyas buluşma günü olarak isim verirler. Sonraları bu isim yuvarlanarak Hıdırellez şekline dönüşür. Tıpkı hoca merhumun, oğlunuzun adını Eyyüb koyarsanız dikkat edin, sora söylene söylene ip kalır, sözündeki gibi, Hızır ile İlyas da Hıdırellez olup çıkar..

Hızır’ın aslında geçtiği yerleri yeşillendiren bir veli mi, yoksa ayrıca bir de peygamber mi olduğu konusunda çeşitli rivayetler vardır. Fakat gerçek olan odur ki, velilerin hayatını yaşamakta olan Hızır aleyhisselam, beş çeşit hayat derecesinin ikinci derecesinde yaşamaktadır. Bu derecedeki hayat bizim gibi maddi şartlarla bağlı değildir. Bir anda birçok yerlerde farklı görüntülerle bulunabilir.

Bu yüzden halk arasında da "Hızır aleyhisselam erişmiştir imdadına." diye de söylentiler yayılmaktadır..

Bazen Hızır makamına çıkıp da Hızır’dan ders alan velilerin de olduğu, bunların Hızır gibi darda kalanların imdadına koştuğu, bu yüzden de onların da Hızır'ın kendisi sanıldığı anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman Hazretlerinin Mektubat’ında bu konudaki soru cevapta, "Hızır aleyhisselam hayattadır, ancak onun hayatı ikinci derecede hayat olduğundan birçok alimler hayatta olmadığını düşünmektedir." şeklinde bilgi vardır.

Hızır–İlyas buluşma günü olarak bildiğimiz altı mayıs Hıdırellez bayramına bu bilgi ve ilgi bakılırsa herhalde gerçeğe daha yakın bir bakışla bakılma ve kutlama söz konusu olur.

Bugüne ait ateş yakılıp üzerinden atlanılması, oyuncak evler yapıp gerçeğine kavuşulacağının düşünülmesi,.. gibi âdetler, halkın iyilik temennilerinden ibaret arzulardan sayılırlar. Kesinlik arz eden gerçekler olarak kabul edilmezler. Bunlardan medet umulmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Nevruz Bayramı (veya nevroz) kutlayan Müslüman, dinden çıkar mı ...

12 Müzik ve çalgı aletleri (bağlama çalmak) hakkında dinimizin hükümleri nelerdir?

İslâm Dini, Peygamber Efendimiz (asm)'in sünnetine uygun eğlenmeyi ve çalgıyı haram kılmamıştır. Çünkü insanın bazen bu gibi şeylere de ihtiyacı vardır. Dinî musikî ruhun gıdasıdır. İlahîler bu cümledendir. Halk arasında «Musikî ruhun gıdasıdır.» sözü meşru ölçüler içinde düşünülürse, bir bakıma doğrudur.

Ancak hangi ölçülerdeki musikî, müzik ve çalgılar mubahtır? Bunun için konulan genel kaide nelerdir?

İslâm'ın bu husustaki koymuş olduğu genel anlamda ölçüleri şöyle sıralayabiliriz.

— Şehveti tahrik edici, ahlâk bozucu her türlü saz ve çalgı,
— Kadın-erkek karışık bir şekilde toplanıp herhangi bir çalgı çalmak,
— Kadınları sahneye çıkarıp şarkı-türkü söyletmek, şantözlük yaptırmak,
—Toplum yapısında çalışma, ibâdet ve düşünme ruhunu öldüren, insanı havaî şeylere itip zamanı boşa harcamayı aşılayan her türlü eğlence ve çalgı haramdır.

Bunun dışında mübah olan musiki ve çalgılar:

— Kafayı dinlendiren musiki; ruha gıda veren dinî musiki,
— Allah'ı, âhireti ve sorumluluğu hatırlatan veya vatan ve millet aşkını uyandıran, kahramanlık ruhunu aşılayan her türlü şarkı, türkü ve çalgı.
— Ahlâkî kurallara bağlı kalınarak kadınların kendi aralarında eğlenip çalgı çalmaları, şarkı ve türkü söylemeleri,
— Ayni ölçüler içinde erkeklerin kendi aralarında bu kabil eğlence tertiplemeleri -ibâdet ve çalışmayı engellemediği sürece- mübahtır.

Bunun için fukaha genel anlamda şu hükmü koymuşlardır:

Söylenen şarkı-türkü ve şiirler ahlâk bozucu, ilâhî sınırları aşıcı ve şehveti gayrimeşru yola itici olmadığı takdirde, mekruh değildir. İçki, kadın ve benzeri şeyleri över mahiyette ise, mekruhtur.(El-Muhit - Radiyüddin Serahsî)

Düğünlerde Tef, Darbuka ve Benzeri Aletleri Çalmak:

Düğün ve derneklerde bu kabil âletleri çalmaya cevaz verilmiştir. Nitekim. Peygamber Efendimiz (asm) zamanında bayram günleri kadınların bir araya gelip bu tür çalgı çalıp eğlendikleri sahih rivayetlerle sabit olmuştur. Hattâ bir bayram günü Hz. Âişe Validemizin evinde kadınlar toplanıp tef çalıp eğlenirlerken Resûlüllah  Efendimiz (asm) içeri girmiş, onlara bir şey demeden çekilip bir köşede uzanarak uyumak istemişti. Tam bu sırada Ebû Bekir SIDDIK içeri giriyor ve çalgı seslerini işitince üzülüyor, onları azarlayarak «Peygamber Efendimizin huzurunda caz ve sazın yeri mi olur?» diye uyarıda bulunuyor. Bunun üzerine Efendimiz yüzünün üstündeki örtüyü kaldırarak, «Ya Eba Bekir! Herkesin bir bayramı var, onda eğlenirler, vazgeç bunlar da kendi bayramlarında eğlensinler.» buyurarak bunun bir aşırılık olmadığını belirtiyor.

Efendimiz Mekke'den Medine'ye hicret edip Medine'ye girerken coşkun bir tezahüratla karşılandı, bunların arasında neşide söyleyen kızlar ve kadınlar da bulunuyordu. Efendimiz onların bu davranışını o gün için yadırgamadı. Sonraları, kadınların erkekler arasında neşide, (şarkı ve türkü) söylemelerini yasakladı.

Aşırı şekilde çalıp oynamak ise mekruh kabul edilmiştir. İmam Ebû Yusuf bu görüştedir.(El-Muhit - Radiyüddin Serahsi) Hızanetü'l-Müftîn adlı eserde bu konuya temas edilerek deniliyor ki: «Bayram ve benzeri günlerde tef ve benzeri şeyleri çalmakta dinen bir sakınca yoktur.»

(bk. Celal YILDIRIM, İslam Fıkhı)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Dinimizin müzik dinleme konusundaki ölçüsü nedir? Bazı ilahi ve ezgiler var ki sanki bazen dünyevi bir müzikmiş gibi... 

- Müzik / çalgı aletleri (bağlama, gitar, piyano, org, saz vb.) kullanmak ve şarkı söylemek caiz mi?..

13 Kedi öldüren bir insanın affedilmesi için, kedinin tüyleri sayısınca cami yaptırması gerekir, diye bir şey duydum, kaynağı nedir? Oltaya canlı balık takmak caiz midir?..

Dinimiz hayvanları öldürmeyi ve onlara eziyet etmeyi yasaklamıştır. Ancak "bir kedi öldürenin günahının affolması için tüyleri sayısınca cami yaptırması gerekir" gibi bir söylenti doğru değildir.

Haksız yere bir hayvan öldüren kişi tövbe istiğfarda bulununması gerekir.

Yüce dinimiz İslam, kâinatta her şeyin bir denge ile yaratıldığını bildirir. Kâinattaki tüm varlıklarda görülen denge Allah’ın varlığının birer işareti ve belgesidir. Kâinattaki ekolojik dengeyi sağlayan en önemli unsurlarından birisi de hayvanlardır. Kur'an-ı Kerim ekolojik sistemin önemli üyeleri olan hayvanları, “ümmet” olarak isimlendirmektedir.

En’am suresinin 38. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: 

“Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi ümmettir. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.”

Bu ayet-i kerimede, yeryüzündeki bütün canlıların insanlar gibi birer tür oldukları, tek hücrelilerden, omurgalılara, sürüngenlerden, ayaklarıyla yürüyenlere ve kanatlarıyla uçanlara kadar bütün canlıların müstakil birer varlık oldukları bildirilmektedir.

Allah’ın yarattığı her şey güzeldir ve O’nun engin sevgisiyle yaratılmıştır. Bu gerçek Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde ifadesini bulmuştur: 

“O ki yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır.” (Secde, 32/7)

“Hayvanları da O yaratmıştır.” (Nahl, 16/5)

Canlı cansız yaratılmışların tamamı kendi lisanı halleriyle Allah’ı tesbih etmektedir. Cum’a uresinin birinci ayet-i kerimesinde şöyle denilmektedir:

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey (herkes) O’nu tesbih eder. Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, aziz ve hakim olan Allah’ı tesbih eder.”

Yaratılmışların en şereflisi ve en üstünü olan insandan beklenen de, Allah’ı tesbih eden her varlığa şefkat ve merhametle muamele etmektir.

Resulullah (asm) sadece insanlara değil, bütün canlılara karşı merhametli olunmasını istemiştir. Bir hadis-i şerifte şöy buyuruyor Efendimiz (asm):

“Merhametli olanlara Rahman olan Allah merhamet eder. Yerde olanlara da merhametli olun ki, gökte olanlar (melekler) de size rahmet merhamet etsin.” (Tirmizi, Birr, s. 16) 

Hadiste geçen “yerde olanlara” ifadesinin içine her çeşit canlı girmektedir.

Hz. Peygamber (asm)'in bu nasihatinin tarih boyunca Müslümanlar üzerinde çok etkili olduğu görülmektedir. Hz. Muhammed (asm)’den aldıkları bu öğütle hareket eden Müslümanlar, bütün canlılara merhamet ve hoşgörü ile bakmışlardır. Bu merhamet, sevgi ve hoşgörü medeniyetinden hayvanlar da nasibini almışlardır.

Büyük gönül insanı ve halk şairi Yunus Emre’nin “Yaratılanı sev, yaratandan ötürü.” şeklindeki sözü, atalarımızın kendi çevrelerine ve bu çevrede yaşayan her türlü canlıya karşı takındıkları tutumu çok özlü olarak dile getirmektedir.

Atalarımız hayvanlara karşı olan sevgi ve merhametlerini, hayvan hastaneleri, kuş evleri, kuş hastaneleri ve hayvanları korumaya yönelik çeşitli vakıflar kurarak göstermişlerdir.

Hayvanlara iyi davranmanın, cennete girmeye sebep olacağını bildiren Peygamberimiz (asm) sahabîlere şu olayı nakleder:

“Yolda gitmekte olan birisinin susuzluğu artar. Hemen bir kuyuya inip suyundan içer. Kuyudan çıkınca susuzluktan dilini çıkarıp soluyan ve rutubetli toprak yalayan bir köpekle karşılaşır. Adam kendi kendine: 'Bu hayvan da benim gibi susamış.' deyip kuyuya tekrar iner. Ayakkabısına su doldurur ve ağzıyla tutarak yukarıya çıkar, köpeği sular. İşte Allah bu kulunu övmüş ve günahlarını bağışlamıştır.” Bunun üzerine sahabîler:

“Hayvanları sulamakla bize de sevap var mıdır?” diye sordular. Resulullah (asm):

“Yaşamakta olan her canlıyı sulamakta sevap vardır.” buyurmuştur. (Buhari, Enbiya, 54)

Hayvanlara kötü davranmanın insanı cehenneme götüreceğini bildiren Hz. Peygamber (asm):

“Bir kadın, bağlayıp yemek vermediği ve yer haşerelerinin yemesi için serbest bırakmadığı kedi yüzünden cehenneme girdi.” buyurmuştur. (Buhari, Bed'ül-Halk 17)

İslam dini, insana işkence yapmayı yasakladığı gibi hayvanlara da eziyet etmeyi ve işkence yapmayı yasaklamıştır. Sevgili Peygamberimiz (asm), “Cenab-ı Hakk'ın haksız olarak bir serçeyi öldürenden kıyamet gününde hesap soracağını.”, (Nesâi, Dahâyâ, 43.) bildirmiş; “kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta ve yavrularının alınmamasını” (Buhari. Edebü’l-Müfred, 139) emretmiştir.

Ömer b. Abdulaziz, hilafeti döneminde valilerine gönderdiği mektuplardan birinde, atların boş yere koşturulup eziyet edilmemesini, bu şekildeki tatbikata kesinlikle mani olunmasını, atlara ağır gemlerin takılmamasını ve altında demir bulunan yularla eziyet verilmemesini istemiştir. Ömer b. Abdulaziz’in bu talimatı, hayvan haklarını koruma altına alınması bakımından son derece önemli tarihi bir örnektir.

Osmanlıların örfi hukukunda da hayvan haklarının korunduğu ve ihlal edenlere cezalar verildiğine dair bilgilere sahibiz.

Netice itibarıyla İslam, hayvanların sevilmesi, fıtrî yapılarına uygun işlerde çalıştırılması, kaldırabilecekleri kadar yük vurulması, yiyeceklerinin zamanında verilmesi, dövülmemeleri, hasta oldukları zaman tedavi ettirilmelerini emretmektedir.

14 Kesilen tırnaklar, saçlar ve tüyler ne yapılır? Dökülen saçları ve kesilen tırnakları sobada yakmak caiz mi?

Saç ve tırnakları yakmak caizdir; ancak toprağa gömmek daha doğru olur.

Tırnak gece veya gündüz her zaman kesilebilir, haftanın her günü kesilebilir, cuma günü kesmek daha iyi olur.

"Tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile, sıkıntı ile hasıl olur."

"Cuma günü tırnağını kesen, bir hafta, belâdan emin olur."

buyuruldu. Cuma namazı için gusletmek, güzel koku sürünmek, yeni, temiz giyinmek, saç, tırnak kesmek sünnettir. Tırnakları cuma namazından önce veya sonra kesmek sünnettir. Namazdan sonra kesmek efdaldır. (Dürrü'l-Muhtar)

Hadis-i şerifte, "Cuma günü tırnak kesmek şifaya sebeptir." buyuruldu. (E.Şeyh)

Başka bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimizin cuma günü namaza gitmeden önce, tırnaklarını keserdi. Perşembe günü de tırnak kesmek caizdir. Kesilen tırnakları gömmek iyi olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

"Saç ve tırnağınızı toprağa gömün, büyücüler onlarla sihir yapmasın!" (Deylemi)

Bu açıdan kesilen tırnakları gömmek menduptur. Bununla beraber tırnakları yakmak veya toplayıp bir şeye sararak çöpe atmak da caizdir.

15 Dinimize göre, bir gün ne zaman başlar ne zaman biter?

Bir tam gün, gece ve gündüzüyle beraber gündür. Her gece o geceyi takip eden gündüze aittir. Bu nedenle tam gün, akşamdan başlayıp takip eden gündüzün akşamına kadar devam eder.

Örneğin "cuma gecesi" perşembeyi cumaya bağlayan gecedir. Aynı şekilde Arefe gecesi de sabahı Arefe olan gecedir. Sabahı Bayram olan gece de Bayram gecesidir. Bu ölçüye göre diğer mübarek geceler belirlenir.

16 Irklar, kan grupları ve dünya dilleri nasıl oluşmuştur?

Irkların Oluşumu:

Tek atadan, farklı renk ve ırkların ortaya çıkmasına engel nedir? Hem tek atadan gelinir, hem de farklı renk ve ırklar ortaya çıkamaz mı?

Aslında bu tip sorular, daha ziyade biyolojiyle alakası olmayanlardan gelmektedir. Çünkü bir biyolog bilir ki, her anne, baba, büyükanne ve büyükbabaların karakterleri, belli oranlarda yavrularına geçer. Bu oranlar, "Mendel Kanunları" adı altında meşhurdur. Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu bu kanunlara göre; mesela bir fert, boy bakımından yüzde elli ihtimalle annesine, yüzde elli ihtimalle de babasına benzeyecektir. Ferdin hemen hemen bütün özelliklerinde bu veya buna yakın oranları görmek mümkündür.

Fakat bazı karakterler vardır ki, ortaya çıkmaları, yani bir fertte tesir göstermeleri, bazı şartlara bağlıdır. Nasıl ki, yıldızların görünmesi, gecenin gelmesine bağlıdır. Güneş onların görünmelerine mâni olur. Bazı çekinik (resesif) karakterlerde, baskın (dominant) karakterlerin tesiri altındadır. Çekinik karakterler ancak bu tesirlerden kurtulduğu zaman, ağırlığını hissettirecektir. Fakat bu, belki de nesiller sonra mümkün olur.

Günümüzdeki ırkların hepsi ortak bir atadan gelir. Saf ırk mevcut değildir. Meselâ beyaz ırkın bir ferdinden, bir zenci gibi koyu deri rengine sahip fert hâsıl olabilir. Ya da bir Çinliden, bir Kafkaslı kadar beyaz deriye sahip yavru meydana gelebilir...

Bazıları, zenci ırkın tropik bölgelerdeki yoğun ultraviyole ışınlarına uyum sağlayarak meydana geldiğini iddia ederler. Halbuki bu görüş, Kuzey ve Güney Amerika'da aynı ışınlara maruz kalanların niçin siyahlaşmadıkları sorusunu izah edememektedir. Son yapılan çalışmalar, deri rengindeki bu farklılığın irsî olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla, ırkların teşekkülüyle ortaya çıkan siyahlar, kendileri için zararlı olmayan ışınların bulunduğu sahaya göç etmiştir. Diğer taraftan açık renkli ve mavi gözlü İskandinav ırkı ise, ekvator yakınındaki yoğun ultraviyole ışığından kurtulmak için kuzeye gitmiştir.

Dışarıya kapalı bir kabile düşünün. Çevredeki diğer kabilelerle hiçbir irtibatı olmayan bir grup. Buradaki genetik özellikler, kabile fertlerinin sahip olduğu irsî karakterlerin toplamına eşittir. Belli sınırlar içinde yer alan böyle bir bölge "gen havuzu" olarak da adlandırılabilir. Bu gen havuzundaki çekinik karakterler, zamanla melezleme sonucu birbiriyle karışarak yeni ve değişik karakterler hâsıl eder. Değişik renk ve ırk karakterlerine bu açıdan bakmak gerekir. İşte ilk insan Hz. Âdem (as) 'in genetik yapısında da çok farklı renk ve ırk özellikleri vardır. Tıpkı bu gen havuzu gibi, muhtelif karakterleri ihtiva ediyordu. Bütün bu karakterlerin bir anda ortaya çıkması elbette mümkün değildi. Zamanla bazı genetik açılmalar sonucu, değişik karakterler meydana geldi. Neticede, günümüzdeki farklı fertler hâsıl oldu.

Hz. Âdem ve Hz. Havva aynı kan grubu olduğu halde, bu günkü dört kan grubu nasıl ortaya çıktı?

Bu soruyu ortaya atanlar, Hz.Âdem (as) ile Hz. Havva'da aynı kan grubu olduğunu nereden biliyorlar? Onların kanlarını mı tetkik etmişler?

İnsanlardaki her bir karakter, bir gen çifti, (yâni iki gen) tarafından kontrol edilir. Bu genlerden birisi, anadan, diğeri ise babadan gelmiştir. Kan grubunu tayin eden genler; A, B ve O genleridir. Her bir fertte bu genler, şu şekillerden birisi durumunda bulunabilir: AA, AO, BB, BO, AB ve OO. O geni, A ve B genlerine göre çekinik (resesif) bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla AA genleri A kan grubunu verdiği gibi, AO genleri de A kan grubunu verecektir. Aynı şekilde BB ve BO genleri, B ve AB genleri AB ve OO genleri de O kan grubunu hâsıl edecektir. Bir başka ifade ile, kan grubu A olan bir kimsede bu kan grubunu tâyin eden genler, ya AA veya AO şeklindedir.

Hz. Âdem (as)'de AO ve Hz. Havva'da, BO genleri olması halinde, aşağıdaki durum ortaya çıkar: Hz. Âdem'de A, Hz. Havva'da da B kan grubu heterozigot genetik yapıda olması halinde, günümüzde dört kan grubu da meydana gelebilecektir.

Hz. Âdem (as) ve Hz. Havva'nın kanlarında A, B ve O genlerinin bulunması dahi, günümüzdeki kan gruplarının ortaya çıkması için yeterlidir.

(Prof. Dr. Âdem TATLI, Gerçeğe Doğru Serisi, C. 2, Sayı:17, İstanbul, 2000, s. 22-24).

* * *

Dünya Dillerinin Meydana Gelişi:

Yüce Allah, peygamber olarak gönderdiği kullarına kudsî dâvâlarına delil olması için mucizeler ihsan etmiştir. Meselâ, Hz. İsâ (as)’nın ölüleri diriltmesi, anadan doğma körlerin gözlerini açması; Hz. Davud (as)’un demiri hamur gibi yoğurup her türlü şekli vermesi, Hz. Süleyman (as)’ın rüzgâra binip iki aylık mesafeyi bir günde alması, Hz. İbrahim (as)’i ateşin yakmaması gibi...

Hz. Âdem (as)’in en büyük mucizesi de Cenab-ı Hakk'ın ona bütün lügat ve dilleri öğretip, bütün eşyanın ismini bildirmesidir. Peygamberlerin hepsine verilen mucizelerde olduğu gibi, Hz. Âdem (as)’in bu mucizesi de Kur’ân-ı Kerim'de anlatılmaktadır. Buna her şeyin ismini, mahiyetini, dillerin ve lügatlerin öğretilmesi mânâsında “taallüm-ü esma, tâlim-i esmâ” denmektedir.

Bakara sûresinin “ve alleme Âdeme’l-esmâe” ile başlayan 31-33. âyet-i kerimelerinde bu husus genişçe anlatılır. Cenab-ı Hak Hz. Âdem (as)’e bütün varlıkların isimlerini öğretince, daha sonra meleklere hitaben: “Haydi dâvânızda doğru iseniz bana şunları isimleriyle haber verin.” buyurdu. Melekler âcizlik ve bilgisizliklerini arz edince, Hz. Âdem (as)’e, “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver.” emri üzerine, Hz. Âdem Allah’ın kendisine öğrettiği bütün isimleri meleklere teker teker saydı.

Tefsirlerimizde Hz. Âdem (as)’e öğretilen bu isimlerden maksadın hem diller, hem de varlıkların mahiyet ve sıfatları olduğu bildirilmektedir. Meselâ zamanımız müfessirlerinden Elmalılı M. Hamdi YAZIR, bütün ilimler gibi dillerin farklı oluşunun da Hz. Âdem (as)’in bu mucizesine dayandığına dikkat çekmekte ve şöyle demektedir:

“Lisan hususunda bütün benî Âdem’in (insanoğlunun) zamanımıza kadar tenevvü (farklı, çeşitli olmasının) ve terekkiyatının cümlesi, esas itibariyle Hz. Âdem’in fıtraten mazhar buyurulduğu bu talim-i esmâ hâdisesine medyundur (borçludur).”1

Fahri Râzi ise et-Tefsîrü’l-Kebîr isimli tefsirinde bu hususa bir açıklık getiriyor ve özetle şöyle diyor:

"Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’e, yaratmış olduğu bütün varlıkların isimlerini âdemoğlunun konuştuğu çeşitli dillere göre öğretti. Âdem de (a.s.) bunları evlatlarına öğretti. O vefat ettikten sonra çocukları yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağıldılar. Her biri belli bir dille konuşmaya başladı. Ve artık onda ve orada o dil hâkim oldu. O bölgede diğer diller unutuldu. İşte Hz. Âdem’in çeşitli dillerle konuşmasının sebebi budur."2

İşte bütün ilimlerin kaynağı, Hz. Âdem (as)’in bu taallüm-ü esmâ mucizesine dayanmaktadır. Bu mucizeyi Bediüzzüman Hazretleri şöyle ifade eder:

“Sâir enbiyânın (peygamberlerin) mucizeleri, birer hususi harika-i beşeriye remzettiği gibi, bütün enbiyânın pederi ve divan-ı nübüvvetin fâtihası olan Hz. Âdem’in (a.s.) mucizesi, umum kemâlat ve terakkiyat-ı beşeriyenin nihâyetlerine ve en ileri hedeflerine sarahate yakın işaret ediyor.”3

İşârâtü’l-Îcaz isimli tefsirinde ise âyet-i kerimede geçen “el-esmâe” kelimesini tefsir ederken bu kelimenin isim, sıfat ve haysiyet gibi eşyayı, varlıkları birbirinden ayıran ve tayin eden alâmet ve nişanlara işaret ettiği gibi, aynı zamanda insanların konuşmuş olduğu çeşitli dil ve lügatlere de işaret ettiğini izah etmektedir.4

Evet, aynı anne-babadan çoğalan âdemoğullarının zamanla farklı dil konuşmalarının izahı, güvenilir kaynaklarda bu şekilde yapılmaktadır.

Ancak bugün dünyada konuşulan bütün dillerin Hz. Âdem (as)’in çocuklarından kaldığını söylemek eksik olur. Zamanla bir dilden birkaç dil türemiş, lehçe farklılıkları farklı bir dil haline gelmiştir. Meselâ bugün Türkçe konuşan iki yüz milyonun üzerinde insan vardır. Fakat ayrı ülke, kültür ve çevrede yaşamanın verdiği değişiklikler aslında bir olan Türkçe'nin Kazakça, Kırgızca, Çağatayca, Uygurca, Göktürkçe gibi telâffuzu, konuşulması gibi bazı farklılıklar arz ederek ayrı bir dil haline bürünmesine sebep olmuştur. Asılları Lâtince olan Fransızca ve İtalyanca gibi Batı dilleri için aynı şeyi söylemek mümkündür. Sonradan gelişen ve konuşulan diller farklı da olsa, aslı birdir ve öyle kabul edilir.

Tarihî seyri böyle olmakla beraber, dillerin farklılığında asıl düşünülmesi gereken cihet, altındaki İlâhî hikmet ve kudrettir. Dillerin farklı oluşu da Allah’ın varlık ve birliğini gösteren delillerdir. Bir âyet-i kerimede meâlen bu husus şöyle ifade buyurulur:

“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirinden farklı olması da Onun kudretinin delillerindendir. Şüphesiz ki, bunlarda bilenler için ibretler vardır.”5

Dillerin ayrı ayrı olması, insanların birbirlerini tanıması ve münasebet kurması için bir vesile ve imkândır. Nasıl ki, millet millet, kabile kabile yaratılmamızda insanlar olarak birbirimizle tanışmamız, kaynaşıp münasebet kurmamız hikmeti gözetilmişse, dillerin farklı olması da bu hikmete yöneliktir.

Dipnotlar:

1. Hak Dini Kur'ân Dili, I/310.
2. et-Tefsîrül-Kebir, II/176.
3. Sözler, s. 244.
4. İşârâtül-İcâz, s. 218.
5. Rûm, 30/22.

(bk. Mehmed PAKSU, Meseleler ve Çözümleri-II)

17 İnsan ve hayvan resmi yapmak neden doğru değildir?

İslam dini her konuya dair, bir bakış açısı ortaya koyup her hususta görüş ve düşünceyi yansıttığı gibi, resimle ilgili olarak da bir bakış açısı belirtmiştir.

Allah'ın birliği inancına dayanan İslâm dini, bu inancı korumak için son derece titizlik gösterir. Akla ve kalbe, gizli ve açık bir şekilde girebilecek her tür şirk ve putperestlik yolunu kapatır. Onun için de, resim konusunda hassas davranır. Çünkü çoğunlukla, sevilen kimselerin hatıralarını devam ettirmek gibi bir niyetle başlayan resim ve heykel işi, sonunda Allah'a şirk koşmaya, resmi ve heykeli yapılan kimseleri yüceltmeye kadar varır. Onun için İslâm bu kapıyı kapatmıştır.

Hz. Peygamber  Efendimiz (asm) İslam'ın ilk döneminde, ne suretle olursa olsun, resimli eşya kullanılmasını yasakladı. Çünkü Hz. Peygamber (asm) şirkle mücadele halindeydi; insanları putlara, heykellere, resimlere ibadetten uzaklaştırıyordu. Nitekim resim ve heykeli şiddetle yasaklayan hadisler bu dönemde söylenmiştir:

"Her kim bir canlı resmi yaparsa, Allah ona, o resme can verinceye kadar azab eder. Ressam resmine katiyyen ruh veremez ve ebediyen azab olunur." (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI/533).

"Şu resimleri yapanlar yok mu? İşte onlar, kıyamet gününde, 'Haydi yaptığınız resimlere can veriniz?', diye azab olunacaklardır." (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII/116).

İslam'ın kuvvetlenip güçlenmesiyle tazim ifade etmeyen resimlerin yapılmasına müsaade olunmuştur. Nitekim İslâm bilginlerinin çoğu, manzara resimlerinin, yarım (mesela belden yukarı) insan ve diğer ruh taşıyan hayvanların resimlerinin yapılmasında ve kullanılmasında bir sakınca görmemişlerdir. Yalnız tam insan ve ruh taşıyan hayvan resimleri hakkında âlimlerden bir kısmı, tazim olmaksızın kullanmayı kerahetle caiz görmüş, bir kısmı da görmemiştir.

İslâm dini semavî bir din olup insanın dünya ve âhiretini imâr etmek için nazil olmuştur. Getirdiği hükümlerin herkesin akıl ve zevkine uyması da mümkün değildir. Çünkü simalar birbirine uymadığı gibi akıl ve huylar da birbirine uymazlar. Akıl ve mantıki veren Allah Teâlâ, insan için hangi hüküm daha uygun, hangi nizam daha güzel ise onu biliyor ve onu indiriyor.

Bunun için emir, nehiy, haram ve helâl ile ilgili olan ilâhî kanun ve nizamların bazılarına aklımız ermezse de tümüne inanıp hikmetini araştırmamız gerekir. Araştırma yapmadan inkâr etmek küfre götürür. Bunun için "şu veya bu niye haram olsun, aklıma yatmıyor", demek büyük bir vebaldir. Birçok kimse heykel ve resim haram oluşundan söz edildiği zaman hoşlanmıyor, "heykel bir sanattır. Neden haram olsun?'' deyip İslâm'ın hükmünü tereddütsüz reddediyor.

Müzelerde bulunan heykeller üzerine araştırma yapıldığı zaman câhiliyet devrinde, bu husus Roma ve Bizans devletlerinin hüküm sürdükleri zamanlarda insanların birçokları heykel ve resimlere büyük itinâ göstererek tapındıkları putperestlik girdabına girdikleri görülecektir. İnsanı yeryüzüne Hâlife olarak tâyin eden Allah Teâlâ, taştan ve ağaçtan kendi eliyle yaptığı heykel ve resimlere yaptığı ibadetten onu kurtarıp, lâyık olduğu makama çıkarmak için canlı mahlûkların her türlü heykel ve resimlerini yasakladı.

Bununla beraber, Nevevî gibi bir kısım âlimlerin, üzerinde canlı resmi bulunan kumaşların, yaygı, sofra bezi gibi amaçlarla kullanılabileceği, Tîbî gibi diğer bazılarının ise, bunların mutlak surette mubah olduğu şeklindeki açıklamaları göz önüne alınınca; artık günümüzde resim yapmanın ve resimli eşya kullanmanın, tevhid inancına aykırı bir sonuca götürme durumu veya endişesi olmadığı sürece, ilk dönemler hakkındaki yasağın kapsamına girmediğinin ve dolayısıyla haram olmadığının ifade edilmesiyle yeni bir şey söylenilmiş olmayacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

18 Kadınlarla tokalaşmak caiz midir, Peygamberimiz biat alırken kadınların elini tutmuş mudur? Ayrıca Hz. Ömer'in, (Efendimiz adına) kadınlarla tokalaşarak kadınlardan biat aldığı bildiriliyor?..

Peygamberimiz (a.s.m) de Hz. Ömer (ra) de biat alırken kadınların elini tutmamışlardır.

Bir erkeğin kendisine nikâhı düşebilen yabancı bir kadınla; bir kadının da baba, kardeş ve amcaları gibi mahremleri sayılan erkeklerin dışında diğer erkeklerle tokalaşması caiz görülmemektedir. Bu hususta Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) nasıl hareket ettiği bizim için şaşmaz bir ölçü durumundadır. Efendimiz (asm), kendisine bîat için gelen sahabî hanımlara şöyle buyurmuşlardır:

“Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.” (Neseî, Bîy’a: 18; İbni Mâce, Cihad: 43.)

Hadislerdeki ölçü bu şekilde belirtilmektedir. Bundan dolayı gerek iş hayatında, gerekse ailevî münasebetlerde ve bazı merasimlerde, erkeğin kendisine yabancı bir kadınla veya bir kadının yabancı bir erkekle tokalaşması hususunda bir ruhsat bulunmamaktadır. Ayrıca bu bir zaruret de değildir.

İslâm fıkhında (hukukunda) genel kaide olarak: "Bakılması helâl olan yere dokunulması da helâldir." Bundan sadece erkeğe göre yabancı kadınlar istisna edilir. Meselâ erkek, Hanefî mezhebine göre, yabancı bir kadının eline ve yüzüne belli şartlarla bakabildiği halde, dokunması câiz değildir. Buna göre, kadınla musafaha (tokalaşma), kadın genç ve şehvet duyabilecek yaşta ise ittifakla haramdır. Bu konudaki rivayetlerin hemen hemen hepsi ve sahih olanları Rasûlüllah Efendimizin (asm) kadınlarla tokalaşmadığını söyler.

Ümeyme bint Rakika kadınların biatını anlatır ve:

"Allah Rasûlü bizim hiç birimizle musafaha yapmadı, gidin artık, sizinle anlaşmış olduk, yüz kadına diyeceğim de, bir kadına dediğimden ibarettir, buyurdu." (Taberî XXVNI/80).

Aişe (ra) validemiz:

"Vallahi Allah Rasûlünün eli aslâ bir kadının eline değmedi. O kadınlarla sözle biatleşti." demiştir. (Kurtubî XVNI(71)

Hz. Aişe (ra) validemiz bunu çok sonraları söylemiş olacâğına göre, Akabelerde vuku bulan "Bey`atü`n-nisâ" hakkında Rasûlüllah (asm)`tan bilgi almış olması gerekir. Aksi halde böyle te`kidli bir yemin etmesine anlam verilemez.

Bunun yanında Rasûlüllah (asm)`ın kadınlarla elinde elbise varken, bir kâb içindeki suya, ellerini birbirine değdirmeden sokarak biatleştiği haberleri de vardır. Bunlar da onun kadınlarla tokalaşmadığını gösterir. Suyûtî, Taberâni`den alarak, Allah Rasûlü (asm)`in kadınlarla "elbise altından" (tahtes`sevbi) tokalaştığı rivayetini, zayıf olduğunu belirterek verir. (el-Câmi`u`s sağîr (fethu`I-Kadir) V/221 ) Gümüşhanevî aynı hadisi şerhederken "bez altından" ibaresini "yani arada bir engel olmâksızın" diye açıklar ki, (Levami`u`I-‚ukûl V/605) doğrusu garip karşılanmalıdır. Ama hadîs her hâlükârda zayıftır.

Safâ tepesinde Allah Rasulü (asm) kadınlarla biatleşirken Hz. Ömer (ra)`in de onlarla musafahalaştığı rivayeti de vardır. (Kurtubî, a.g.e.) Ancak sahih kaynaklarda buna da rastlayamadık. Aksine onunla ilgili olarak meşhur olan rivayet şudur: Ümmi Atiyye anlatıyor:

"Rasûlüllah Medine`ye gelince Ensar kadınlarını bir evde topladı. Sonra Ömer’i bize gönderdi. Ömer gelip selâm verdi. O evin dışından elini uzattı, biz de içinden uzattık. O da, 'Allah`ım şahid ol!', dedi." (Taberî, Kurtubî, a.g.e.)

Görüleceği gibi burada musafaha değil, el uzatma vardır.

Şehvet duyulmayacak derecede yaşlı kadınlara gelince:

Hanefî fıkhının meşhur kitaplarından olan el-Hidâye, onlarla musafahalaşmakta mahzur olmadığını söyler ve delil olarak Hz. Ebûbekir (ra)`in süt annesinin bulunduğu kabilelere gittiğinde, kocakarılarla musafahalaştığı ve Abdullah b. Zübeyr`in hasta bakıcı olarak bir kocakarı tuttuğu, ona ayağını ovdurup başını kaşıttığı haberlerini zikreder. (Merginânî, el-Hidâye IV/84)

İlave bilgi için tıklayınız:

Yabancı bir kızla tokalaşmak; karşı cinslerin tokalaşması caiz midir?

19 İslam'da doğum günü ve diğer özel günleri kutlamanın, mum yakma, pasta yapmanın hükmü nedir?

Gerek evliliğin yıl dönümü gerekse doğum yıl dönümü münesebetiyle tertiplenen merasim ve toplatıların kendisi günah olmaz. Günah, bu toplantılardaki tutumlardan meydana gelebilir.

İnsanlar bir araya gelince helal olan şeyleri yiyor, helal olan şekliyle sohbet ediyor, hayattan bir yaprağın daha koptuğunu, ömürden bir yılın daha gittiğini düşünüyor, faydalı sohbetler yapıyor. Günah olmayan şekilde eğleniyorlarsa, elbette böyle evlilik yıl dönümü veya doğum günü kutlamalarında haram olmaz. Hiçbir sakınca söz konusu hâle gelmez.

Şayet bu vesile ile haramlar işleniyor, günahlara maruz kalınıyor, çok israflı eğlence ve yeme içmelerle kötü örnek olunuyorsa; günahlık, günden değil, günde işlenen hatalardan meydana gelmektedir.

20 İbn Teymiye, Seyyid Kutub, Mevdudi, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Muhammed Reşit Rıza, Fazlurrahman ve Ali Şeriati hakkında bilgi verir misiniz?

İbn Teymiye

Hicri VII. yüzyıl sonunda Selef akidesini ihya için faaliyet gösteren İbn Teymiye (v. 728/1328)’ ilim ve düsünce adamlarından en fazla tenkit edilenlerden biridir. Selefiyye mezhebini savunmak, inanç sistemini sahabe ve tabiin zamanındaki şekle çevirmek isteğiyle yola çıkan İbn Teymiye, zaruri olarak nakli tercih etmiştir. Ona göre Kur’ân ve sünnetten başka kurtuluş yolu yoktur. Bu sebeple akıl, naklin karşısına konulamaz. Esas olan nakildir; akıl ise idrak ve tasdik edicidir. Onun en çok tenkit edildiği yönü, bid’at hakkındaki görüşleridir.

Ancak bunu, içinde bulunduğu toplumun bu konudaki aşırılıklardan kurtarmaya yönelik olduğu şeklinde izah etmek mümkündür. Onun bu konudaki görüşleri, ileride bir kısım ekoller tarafından çığrından çıkartılmış ve onun itidalli mecrasından uzaklaştırılmıştır. Belki de onun yazmadığı bir kısım hususlar onun adı kullanılarak neşredilmiş de olabilir. Zira İbn Teymiye’nin çizdiği genel düşünce içinde özellikle bidatla ilgili bir kısım ona isnad edilen görüşleri tereddütlü hale getirmektedir.

Ayrıca şunu da ifade edelim ki, Moğollar’a karşı hem kılıcı ve de genel olarak kalemi ile İslam’a hizmet eden ve pek çok hacimli eser kaleme alan bu şahıs, sonuç olarak Masumiyet (İsmet) sıfatına haiz değildir. Onun da bir kısım farklı düşünceleri olabilir. Kaldı ki bunlar sonuçta bir yorumdur ve kendisine aittir.

Ehl-i sünnete uymayan görüşleri varsa, onları almadan diğer fikir ve düşüncelerinden istifade edilebilir.

Ayrıca fikirlerini, sitesine ve yayınlarına alanların daha dikkatli olmaları gerekir. Eğer varsa ehli-i sünnete aykırı düşünceleri onları da ayıklamaları veya o fikirlere dikkat çekmeleri en uygun yoldur.

Ancak bazı hatalarının olması onlardan istifade etmemize engel değildir. Çünkü, bir bahçede çürük birkaç meyvenin olması, bütün bahçenin çürüklüğünü göstermez. Aynı şekilde bir hazinede birkaç sahte para bulunmakla hazinenin değeri düşmez.

Yüzlerce kitabından ikisi: Minhâcü’s-Sünne, Mecmû u Fetâvâ.

Seyyid Kutub

Hacı İbrahim Kutub'un oğlu olan Seyid Kutup, 1906'da Asyut kasabasına bağlı Kalıa köyünde dünyaya geldi. Babası köyde, sayılan bir kişi ve Vatan Partisinin bir üyesi olarak bilinmekteydi. O zaman bu partinin başkanlığında Mustafa Kamil vardı. Hacı İbrahim Kutup ziraatla uğraşır, elde ettiği mahsulün bir kısmını satar bir kısmını da fakirlere infak ederdi. Annesi ise çok mütedeyyin ve asil bir aileye mensup birisiydi. Seyyid Kutub'a terbiyesiyle, sevgi ve şefkatiyle çok tesir et mişti.

Seyyid Kutup'un Hamide ve Emine adlı iki kız kardeşiyle Muhammed adında küçük bir de erkek kardeşi vardı. Daha Kahire'de okurken babasını kaybedince, annesinin ve kardeşlerinin bütün mesuliyetleri onun üzerine yıkılmış oluyordu. O da bu durumdan oldukça sıkılmıştı. Bu sıkıntıdan biraz olsun kurtulmak için, annesini Kahire'ye taşınmaya razı etti ve Kahire`ye taşındılar. 1940'da annesinin ani vefatı Seyid Kutup'u oldukça etkilemişti. Kendisini hayatta yalnız hissetmeye başladı. Bu konudaki duygularını bizzat kendisi bazı kitaplarında anlatmaktadır.

1949 yılında ABD'ye gitmiştir. Bu dönem boyunca Amerikan yaşam tarzını ve toplumunu, tanık olduğu ırkçılığı eleştirmiş ve Amerikan medeniyetini primitif olarak görmüş ve reddetmiştir. Ayrıca, 1949 yılında, o yurtdışındayken, "İslam'da Sosyal Adalet" isimli eseri yayımlanmıştır. Bu eserinde gerçek sosyal adaletin İslam'da olduğunu öne sürmüştür. Ayrıca yine ABD'deki yıllarında, daha önce kaleme almış olduğu edebi makale ve eserleri eleştiriyor, o dönemlerde sahip olduğu daha seküler olarak tanımlanabilecek edebiyat anlayışından ziyade, edebiyatın da kaynak olarak en başta İslam'ı alması gerektiğini savunuyordu.

Mısır'a döndüğünde, kamu hizmetinden ayrılıp İhvan-ı Müslimin yani Müslüman Kardeşler teşkilatına katılmıştır. Teşkilatın gazete ve dergilerinden devamlı olarak düşüncelerini aktarmaya çalışırken, teşkilatın genel düşüncesiyle kendi fikirleri arasındaki bazı farklılıklar ortaya çıksa da, bunlar ufak detaylardı. Cemal Abdül Nasır'a düzenlenen 1954 tarihli suikast girişimi nedeniyle birçok Müslüman Kardeşler üyesi gibi o da tutuklandı. Yargılama sonunda Seyyid Kutub'a on yıl ağır hapis cezası verilmiştir. Hapiste ileride büyük bir önem ve üne kavuşacak iki eseri olan, Kur'an tefsiri Fi zilâl-il-Kur'an ve Kutub'un siyasi ve düşünsel görüşlerinin en son ve bütününü ifade eden Yoldaki İşaretler`i kaleme almıştır. 1964'te serbest bırakıldıktan sonra, 1965'te tekrar tutuklandı. Bu kez de birçok Müslüman Kardeşler üyesi ile birlikte tutuklanmıştı ve tutuklanma nedeni devlete karşı bir darbe girişimi idi. 22 Ağustos 1966'da hakkında idam cezası verildi. Kararı Pakistan, İngiltere, Lübnan, Ürdün, Sudan ve Irak gibi ülkelerdeki birçok dini otorite ve grup tepkiyle karşılasa ve Nasır'ı kararından döndürmeye çalışsalar da Seyyid Kutub 29 Ağustos 1966'da idam edilmiştir.

Seyyid Kutub dönemi siyasi çalkantılar içerisinde geçmiştir. Eserlerinde bunun etkileri görülmektedir. Bu bakımdan bazı noktalarda hataları olsa bile kendisinden istifade edilebilir.

Mevdudi

Mevdudi, Haydarabat – Hindistan’da 1903 yılında doğmuş olup, babası tarafından İngiliz eğitiminin hakim olduğu resmi okullara gönderilmeksizin, özel öğretmenler aracılığı ile yetiştirildi.

Arapça, Farsça, Urduca ve İngilizce bilmekte idi. Çeşitli gazete ve dergilerde yazdı. İslam birliğini tesis etmek için Hilafet’in tekrar ihyası için çalıştı. “İslam’da Cihad’, “İslam Hukuku ve Anayasası” ve “Dört Terim” adlı eserlerini kaleme aldı.

“Cemaat el-İslam” adlı teşkilatın kurucusudur. “Sünnet’in Hukuki Önemi” adlı eseri ile sünnet aleyhtarı görüşlere cevaplar vermiştir. Mısır’da el-Ezher üniversitesinin ıslahı için de bir ara çalışmıştır.

Mevdudi kendi çapında ve şartlarında İslam’a gönül vermiş ve hizmet etmiştir. Bir kısım kişiler tarafından sürekli tenkit edilmiştir. Bunlar ise adeta İslam’da bir değişiklik yapacağı şeklindeki tezlerle ortaya çıkmışlardır. Ancak İslam’ı asrın idrakı içinde temele dokunmaksızın anlatmak ve farklı metotlar kullanmak İslam’ı aslından uzaklaştırmak değildir.

Bütün bunlarla beraber Mevdudi de bir insandır ve küçük bazı hataları olabilir. Bu ise kendisinden istifade etmeyi engellemez.

Mevdudi, hadis, sünnet, sahabenin adaleti, peygamberlik, peygamberlerin ismeti, Hz. İsa’nın durumu, deccal konusu, Hz. Muaviye’nin ve Emeviler’in yönetimi, İslâm’ın devlet anlayışı, ictihad-taklid meselesi, müt‘a nikahı gibi konularda eleştirilmiştir.

Ehl-i sünnete uymayan görüşlerini almadan, diğer fikir ve düşüncelerinden istifade edilebilir.

Ayrıca sitesine ve yayınlarına fikirlerini alanların daha dikkatli olmaları gerekir. Eğer ehl-i sünnete aykırı düşünceleri varsa, onları da ayıklamaları veya o fikirlere dikkat çekmeleri en uygun yoldur.

Ancak bazı hatalarının olması onlardan istifade etmemize engel değildir.

Cemaleddin Efgani

İleri görüşlü ve açık fikirli bir bilgin, büyük bir mütefekkir olarak tanınan Cemaleddin Efgânî (1254-1314 / 1836-1897) her şeyden evvel şarkın uyandırıcılarından biridir. İslam alemine hürriyet fikrini aşılamış, Müslümanları uyandırmak için çalışmıştır. Hem muharrir hem de hatip bir kişi idi. Onun iki gayesi vardı:

- İslam’ı uyandırmak, ıslahat yapmak, medeniyet yolunu göstermek,
- Müslüman ülkelerini Avrupalıların siyasî ve iktisadî nüfuzundan kurtarmak.

O, Müslümanları cehalet karanlığından, gaflet bataklıklarından kurtarmak için çalıştı.

İstilacılara karşı amansız bir düşmandı. Milliyeti ile ilgili rivayetler muhteliftir. Mısır’a gitti orada uzun süre kalamayıp 1286/1870 yılında İstanbul’a geldi. Büyük camilerde vaazlar etti. Dâru’l-Fünun’da konferans verdi. İslam birliğinin tesisi için II. Abdülhamid Han tarafından görevli olarak İran’a gönderildi. Ancak İranlılar İslam Birliği ile ilgili teklifleri reddettiler.

Maalesef zaman zaman İslam dünyasında yapılan yanlışlıklardan biri tekfir meselesidir. Bu hususta Cemaleddin Afgani de tekfire muhatap olmuş olanlardan biridir. Mehmet Akif bu hususu şiddetle reddeder ve şöyle der: “Müslümanlıkta en güç bir şey varsa, o da bir adama dinsiz payesini vermekten ibaret olduğu halde fazlını, irfanını, ikbalini, şöhretini çekemediğimiz, yahut tarz-ı tefekkürünü kendi meşrebimize muvafık görmediğimiz kimseleri, bu hasbî rütbe ile nazardan düşürmek nedense bize pek kolay geliyor.(Mehmet Akif, Sırat-ı Müstakim, sayı 91, Cemaziyelevvel 1328 / Mayıs 1326)

Sonuç olarak Cemaleddin Afgani, zamanında yaşayan Müslümanların içinde bulundukları yanlışlıklardan ve gerilikten kurtarmak için gayret gösteren önemli simalardan biridir. (Geniş bilgi için bkz. Osman Keskioğlu, “Cemaleddin Efgânî”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, yıl 1962, Ankara 1963, s. 91 vd..; Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, İstanbul 1997, s. 95 vd..)

Muhammed Abduh

Cemaleddin Afgani’nin en ünlü talebelerinden biridir. Mısır’da dini düşüncenin canlandırılmasında önemli rol oynamıştır. Aklı ön planda tutan bir görünüm sergilemiştir. 1294/1877 yılı Ezher Üniversitesinden alimlik belgesi aldı. O, şuursuzlukla mücadele etti ve Mısır’da her şeyden önce ahlaki eğitim ve fikrî hazırlık yapılması düşüncesindeydi. O, işgalcilere karşı idi ancak işgalcileri atmak için de dini düşüncede bir ıslah hareketine girmenin lüzumuna inanıyordu.

Abduh, Avrupa düşüncesini almanın yanında iki iş daha yapmıştır. Biri, yeni düşünceleri İslam düşüncesiyle karıştırıp ikisini barışık duruma getirmek, diğerisi de taklit ve taassup zincirlerinin kırılmasının dinsizliğe ve ahlaki temellerin gevşemesine neden olmasını önlemekti.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Muhammed Abduh, bir kısım modernist düşünceleri ile tenkit edilmekte ve bu tenkitlerin bir kısmı gerçekten yerinde olsa da genel anlamda geri kalmış olan Müslümanların tekrar terakkisi için çaba sarfetmiş bir şahıstır. Bize düşen iyi ve güzel gördüğümüz yönlerinden istifade edip, yanlış gördüğümüz konularda ise onu taklit etmemektir. Kaldı ki, o da taklitten insanları men etmekte idi. Bir de bu tarz düşünceye sahip olan kişileri kendi toplum yapısı içinde değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Hele hele en küçük bir şeyden tekfire yönelmek İslam’ın ruhu ile bağdaşacak şey değildir. (Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, İstanbul 1997, s. 133 vd.)

Muhammed Reşit Rıza

Reşid Rıza da Abduh’un öğrencisidir. Cemaleddin Afgani ve Abduh’un fikirlerinin şiddetli savunucusudur. Onların fikirlerine ilave olarak çok farklı bir düşünceye sahip olmadığı bilinmektedir. Bir husus vardır ki, onu diğer yenilikçilerden ayırır. O da, hilafetin ıslahı ve ilk dönemki haline tekrar döndürülmesidir. Ona göre Müslümanların kurtuluşu, hilafetin Türklerden alınarak tekrar Araplara verilmesi ve halifenin de Araplar arasından seçim şekliyle tesbit edilmesine bağlıdır. (Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, İstanbul 1997, s. 178-180)

Tekrar şu hususu vurgulamakta yarar vardır: Bu insanlar şüphesiz ki, ne melektir ne de masum sıfatına sahip olan bir peygamberdir. Bunların doğruları olabileceği gibi, şüphesiz yanlışları da vardır. Bazen bu içinde bulunduğu toplum yapısından, bazen etkisinde kaldığı bir kısım şahıslardan, bazen de içine düştüğü çok farklı ruh yapısından kaynaklanabilir. Kendi toplum yapısı için doğru olabilen bir şey diğer bir toplum için çok da doğru olmayabilir. Meseleyi bu açıdan değerlendirerek modernizm veya selefiyyeciliği artıları ve eksileri ile değerlendirmeli ve de özellikle kişilerin dini hassasiyetine de dikkat etmelidir. Şüphesiz İslam her çağa ve her farklı topluma hitap eder. Ancak bunun o asrın anlayışına uygun bir şekilde sunulması mutlak zarurettir. Bunu yaparken dikkat edilmesi gereken husus İslam’ın Kur’ân ve sahih sünnet eksenli yapılmasıdır. Bunun sunumunu yapacak olan da şüphesiz akıl sahibi olan insanlardır. Onun için aklı ve onun bir ürünü olan bilimi de dışlamak mümkün değildir.

Fazlurrahman

21 Eylül 1919'da Hindistan'ın (bugünkü Pakistan'ın kuzeybatısında bulunan) Hazara şehrinde, dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Mevlana Şihabuddin, Deobandî (Diyobendî) ekole mensup bir alimdi. Fazlur Rahman, ilk eğitimini babasından aldıktan ve –kendi ifadesiyle– 10 yaşında Kur'an'ı ezberledikten sonra, medrese eğitimine başladı. Ailesi 1933 yılında Lahor kentine taşınınca üniversiteye gitti. Bir yandan da babasından aldığı özel eğitimini devam ettirdi ve 1940'ta Pencap Üniversitesi'nden mezun oldu. Aynı üniversitede yaptığı yüksek lisansını 1942 yılında tamamladı ve aynı yıl bu üniversiteye asistan olarak atandı.

1946-1949 yılları arasında Oxford Üniversitesi'nde doktora çalışması yaparken bir taraftan da İslam felsefesi ile ilgilendi. Bu dönem, Fazlur Rahman'ın geçirdiği zihniyet dönüşümü bakımından bir dönüm noktası olmuştur. Bunu kendisi şöyle ifade eder: "İngiltere'de Oxford Üniversitesi'nde doktora öğrenimi yaptıktan ve Durham Üniversitesi'nde ders vermeye başladıktan sonra, daha önce almış olduğum modern eğitim ile geleneksel eğitimim arasında bir çelişki hissettim. 1940'lı yılların sonu ile 1950'li yılların başlarında felsefe çalışmaktan doğan ciddi bir şüphe dönemi geçirdim. Bu, geleneksel inançlarımı darmadağın etti."

Doktorasını tamamladıktan sonra Oxford'da Fars Medeniyeti ve İslam Felsefesi hocası olarak ders vermeye başladı; arkasından Durham Üniversitesi'ne, 1958 yılında da Kanada McGill Üniversitesi'ne geçti. Burada üç yıl çalıştıktan sonra Pakistan'da askeri bir darbeyle yönetimi ele geçiren Eyüp Han'ın daveti üzerine Pakistan'a gitti. Eyüp Han'a danışmanlık, İslamî Araştırmalar Enstitüsü'nde idarecilik ve müdürlük yaptı (1961-1968); İngilizce "Islamic Studies" ve Urduca "Fikr-o-Nazar" dergilerini çıkardı. Bu enstitü bünyesinde çok sayıda talebeye dersler verdi ve yurtdışına gitme imkânı sağladı.

Burada kaleme aldığı kitap ve makalelerde ortaya attığı görüşler dolayısıyla Pakistan ulemasının büyük tepkisini çekti. Gittikçe artan tepkiler onu 1968 yılında Pakistan'ı terk etmeye zorladı. Amerika'ya gitti; 1969 yılında Chicago Üniversitesi'ne hoca olarak intisap etti ve 26 Temmuz 1988 yılında vefat edene kadar burada İslam Düşüncesi Profesörü olarak çalıştı.

Fikirleri

Özellikle metodolojik (Usul'e yönelik) çalışmalarıyla dikkat çeken ve ağırlıklı olarak akademik camia arasında etkili olduğu gözlenen Fazlur Rahman, Tasavvuf'tan Hadis'e, Fıkıh'tan Kelam'a kadar İslamî disiplinlerin tümü hakkında yenilikçi/modernist bir yaklaşımla kelam etmiş birisi olarak, kendisinden sonraki modernist fikirlere ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

İslam kaynaklarında bildirildiği ve açıklandığı gibi vahyin hem anlam, hem de lafız olarak Hz. Peygamber (s.a.v)'e bir melek vasıtasıyla intikal ettiği konusunda Fazlur rahman'ın ciddi şüpheleri vardır.

Kur'an'ın tarihselliği [içerdiği hükümlerin Hz. Peygamber (s.a.v) dönemine mahsus olup bugün aynen uygulanamayacağı] tezinin alt yapısını teşkil eden bu anlayışı Fazlur Rahman şöyle ifade etmektedir:

"İslamî çağdaşçılığın bir anlamı varsa, o da kesinlikle şeriatın muhtevasının değişime, büyük ölçüde ve çok yönlü bir değişime tabi tutulması gerektiğidir. Bu makalede belirtildiği şekilde değişim ilkesi kabul edilirse, bu faaliyet hiçbir şeyle sınırlandırılamaz; hatta Kur'an'ın kanun koyan ayetleri dahi bu yeni yorumun kapsamı dışına itilemez. Bu ilkenin tek sınırı ve gerekli çerçevesi, Kur'an'ın sosyal gayeleri, temel ve ahlakî ilkeleridir."

Değerlendirme: Yukarda kısmen değindiğimiz bazı fikirlerinden de açıkça anlaşılacağı üzere Fazlurrahman, geleneksel Ehl-i sünnet çizgisine oldukça uzak, bütün İslam alimlerinin ittifak ettiği konularda dahi aykırı düşüncelere sahip bir zattır. Dolayısıyla İslâmî ilimler alanında köklü bilgilere sahip olmayan bir kimsenin bu zatın eserlerini okumakla etkisinde kalması, en azından kafasının karışması kuvvetle muhtemeldir.

Ali Şeriati

İran Devriminin ideologlarından olan ve din sosyolojisi alanındaki eserleriyle tanınan Şeriati 1933 yılında İran'da doğdu. Babası ilerici, milliyetçi bir vaizdi. Eğitim yıllarında ilk kez İran'ın daha aşağı sınıflarından insanlarla tanıştı, var olan fakat bilmediği yoksulluk ve zorluklarla tanışması bu dönemde oldu. Ayrıca aynı dönemde Batı felsefi ve siyasi düşüncesiyle de tanışmıştır. Modern sosyoloji ve felsefenin bakış açısı ve bunun geleneksel İslami prensipler ile harmanlanması aracılığıyla Müslüman toplum ve toplulukların karşılaştığı sorunları açıklamaya ve çözümler bulmaya çalışmıştır. Şeriati, Mevlana ve Muhammed İkbal'den büyük ölçüde etkilenmiştir.

Ali Şeriatî, edebi bir üslupla daha çok sosyal konularda eserler kaleme almış olan ve altmış civarındaki eserlerinin hemen hemen tamamı Türkçeye çevrilmiştir. Şeriatî eserlerini duygusal devrimci bir ruhla kaleme aldığı için bilhassa gençler arasında taraftar bulmuş, bazıları tarafından da büyük bir İslam kahramanı ve inkılapçısı olarak takdim edilmiştir. Öte yandan onun fanatik bir şii gibi bazı sahabeye hücum etmesi göz ardı edilmiş, adeta hoşgörülmüştür. Şeriatî’nin eserlerinde İslamla sosyalizmi sentezlemeye çalıştığı da hissedilmektedir. Ayrıca Allah hakkında kullandığı teşbih ve tecsimi çağrıştıran benzetmeler de İslâm âdabına uygun düşmemektedir.

Fazlur Rahman, Şeriatî gibi aydınların fikirleri genelde doğru olsa da her konuda istikamet üzere olamadıkları, eserlerinde yer yer Ehl-i sünnetin çizgilerinden uzaklaştıkları müşahede edilmektedir.

Bu nevi aydınların üzerinde durdukları tevhîd, adalet, özgürlük, uyanış, öze dönüş, devrim gibi cazip kavramlarla yola çıkıldıktan sonra, onlara tabi olanlar işi ileri götürüp, zamanla suçlu bulunan "geleneksel" denilen değerlere savaş açılmış ve bu savaşta sınır gözetilmeden İslâmî pek çok değer ve anlayışa da başkaldırı halini alabilmiştir.

21 Tesadüf diye bir şey var mıdır? Tesadüf ve tevafuk hakkında bilgi verir misiniz?

Tesadüf: Rast gelme, bir şey kendiliğinden olma, tedbirsiz meydana gelme.

Tevafuk: Birbirine uygunluk, muvafık oluş, nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak. Her iki kelime zıtlıkları ile birbirlerini tarif eder. Günlük hayatta tesadüf kelimesini çok kullanmamıza rağmen, gerçekte tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaratılışta ve devam eden hadiselerdeki pek çok noktadaki benzerlikler tesadüf değil, tevafuktur.

Tevafuk bir tevhid mührü olduğu gibi, kâinatın ve insanların başıboş olmadığını gösteren işaretlerdir. Cenâb-ı Hak şu muazzam kâinatı yaratırken, hem yaratıcının tek olduğunu göstermek, hem de kâinattan daha iyi istifade edilmesini sağlamak için bir çok tevafuklarla yaratmıştır. Meselâ, atom ile güneş sisteminin birbirine bir tevafuku ve benzerliği vardır. Modelleri birbirine benzer. Atomun ortasında çekirdek etrafında da elektronlar döner. Güneş sistemi de aynı şekildedir. Ortada güneş, etrafında da gezegenler döner. Misaller çoğaltılabilir.

Âlemlerin Rabbi ibda ve ihtira sanatını, yani icadını göstermek için her iki sistemde de detayda pek çok harika farklılıklar yaratmıştır. Fakat ilminde sonsuz modeller olmasına rağmen ikisinde de aynı modeli kullanmıştır. Bunun birinci sebebi elbette tevhid mührüdür. Bu tevafuk zerreyi ve güneş sistemini yaratanın Allah olduğunun ve şirkin müdahalesinin imkânsız olduğunun ilânıdır.

İkinci bir husus ise bu tevafuk biz insanlara bir kolaylıktır. Güneş sistemini bilen bir ilim adamı, atomu incelerken, ister inançlı olsun ister olmasın, peşinen zihnindeki model ile atomu ve elektronları inceleyecektir. Model ve tevafuktan istifade ile yapılan bu tarz çalışmalar bilim dünyasına çok şeyler kazandırmıştır.

El ve ayak parmaklarının ve diğer uzuvlarının birbirine tevafuku da kâinattaki tevafuklardan birisidir. Aslında Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’i on parmaklı yaratarak, matematiği de yaratmıştır. On sahifelik de bir talimat vermiştir. Parmak sayısı sayesinde tüm medeniyetler birbirinden haberli habersiz, onlu sayı sistemini kullanmıştır. Yine insan vücudunun veya çiçeklerin ve meyvelerin ve diğer mahlûkatın simetrik olması da güzellik ve estetikteki Cenâb-ı Hakk'ın hakimiyetinin ve isimlerinin tecellisinin bir göstergesidir. Yine heykeltıraşların ve ressamların sanatlarının icrasında asırlardır kullandığı altın oranlar, Cenâb-ı Hakk'ın adl ve hakem isminin birer tecellileridir.

Bu tevafuklar eski çağların ilim adamları ve filozofları tarafından da biliniyordu. Bunu fark eden geometrinin kurucularından biri “Allah daima geometri kullanır” demiştir. Gerçekten kâinata bu gözle bakılırsa, yüzümüzde, gözümüzde; ağaçta, meyvede; atomda, güneşte; ve yörüngelerinde velhasıl kâinatın tamamında gizli bir pergel ve cetvelin ve diğer geometri aletlerinin sürekli çalıştığını fark ederiz. Zaten Kur’ân-ı Kerim’deki bir çok ayette de, Cenâb-ı Hak “Biz her şeyi ölçüyle yarattık” demektedir. Zerreleri ve güneşleri başıboş ve ölçüsüz bırakmayan âlemlerin Rabbi, elbette insanların tüm fiillerini de kontrol etmekte ve amelleri, zerrelerde gösterdiği aynı hassas ölçülerle, hesap gününde değerlendirecektir. Yani dünyadaki matematik, ahiretteki matematiğin bir göstergesidir.

Bediüzzaman Hazretleri "tevafuk"un Allah’ın varlığına açıkça bir işaret olduğunu, insan, hayvan ve diğer şeylerin yaratılmasında ve yaşatılmasında tabiat kuvvetlerinin müdahalesine ve tesadüfe yer verilmediğini vurgulayarak şöyle diyor:

"Eşya arasındaki tevafuk, sanatkarın bir ve tek olduğuna delalet ettiği gibi, aralarında bulunan muntazam zıtlık da, sanatkarın, yaptıklarında hür olduğuna ve hikmetli iş yaptığına şahadet eder. Meselâ: Hayvanların bilhassa insanların esas azalarındaki tevafuk, bilhassa çift azalardaki benzeyiş, yaratıcının vahdetine delil olduğu gibi, keyfiyetler ve şekillerdeki zıtlık da yaratıcının ihtiyar ve hikmetine delalet eder."(Risale-i Nur Külliyatı, I/460; II/1339; 1343)

Tevafuk konusu toplumumuzda sadece belli kesimlerde bilinen bir konu. Bu yüzden başımıza gelen bazı olaylar karşısında çok defa şaşırır, hayrete düşer veya bazılarının yaptığı gibi, kendimizi bir şey sanmaya başlarız. Oysa başımıza gelen olay, sadece kaderin kesiştiği noktada bir tevafuktur. Mesela, birisini aklımızdan geçirir veya anarız. Andığımız veya aklımızdan geçirdiğimiz kişi, ya bizi arar, ya çıkagelir, ya da başına bir şey gelir. Bunu hemen büyütüp kendimizi veli veya nebi saymaya gerek olmadığı gibi, o kimsenin başına gelen şeyin de bizimle alakası yoktur. Bu yüzden kendimizi suçlu görmemiz de gerekmez. Ortadaki mesele, o kişiyle bizim irtibatımızdan dolayı, kaderin bir görüntüsü veya bir ilahi ikramdır. İyi şeyler için şükretmek, kötü şeyler için de o kişiye dua edip Allah’tan hem onun hem de kendimiz için af dilemek ve inayetine, himayesine sığınmak yapılacak en doğru iş ve en kısa yoldur.

Tevafukları keramet saymak da, istidrac saymak da mümkündür. Bu durum kişinin içinde bulunduğu hal ile yakından alakalıdır. İtikadı ve ameli bozuk bir kişinin keramet göstermesini beklemek safdillik olduğu gibi, inancı ve ameli düzgün bir kişiden zuhur eden tevafukları da hiçe saymak doğru değildir.

22 Kur'an'a göre müminlerin ve Müslümanların özellikleri nelerdir? İslam dininin öğütlediği temel kavramlar nelerdir? Rabbimiz Müslümanı nasıl tarif ediyor?

Kur'an'a göre yaşayan bir insan, sevgisini de Kur'an'a göre yaşayanlara, yani müminlere yöneltecektir. Müminlerin, onları sevilmeye layık kılan ve Allah'a iman etmelerinden doğan bazı özellikleri vardır. Mümin, diğer müminlerde bu özellikleri arayacak, bunları gördüğü için onları sevecektir. Bu özellikler bir kişide ne kadar çok ortaya çıkarsa, ona olan sevgisi de o kadar artacaktır.

Allah'ın Kur'an'da bildirdiği mümin özelliklerinin belli başlılarını şöyle maddeleştirebiliriz:

• Müminler ancak Allah'a kulluk ederler. O'ndan başka zihinlerinde ilahlaştırdıkları hiçbir varlık yoktur. (Fatiha, 1/1-7; Nisa, 4/36)

• Allah'tan korkup-sakınırlar. Allah'ın yasakladığı veya rızasına aykırı olan bir şeyi yapmaktan çok çekinirler. (Âl-i İmran, 3/102; Yasin, 36/11; Tegabün, 64/15-16; Zümer, 39/23)

• Yalnızca Allah'a güvenirler. (Bakara, 2/249; Tevbe, 9/25-26)

• Allah'tan başka hiç kimseden korkmazlar. (Ahzab, 33/39)

• Allah'a şükrederler. Bu nedenle ekonomik yönden darlıkta ya da bollukta olmaları onlara herhangi bir üzüntü ya da böbürlenme vermez. (Bakara, 2/172; İsra, 17/3; İbrahim, 14/7)

• Kesin bilgiyle iman etmişlerdir. Allah'ın rızasını kazanmaktan dönmek gibi bir düşünceye asla kapılmazlar. Her gün daha şevkli ve heyecanlı biçimde hizmetlerini sürdürürler. (Hucurat, 49/15; Bakara, 2/4)

• Kur'an'a kuvvetle bağlıdırlar. Tüm hareketlerini Kur'an'a göre düzenlerler. Kur'an'a göre yanlış olduğunu gördükleri bir tavırdan hemen vazgeçerler. (A'raf, 7/170; Maide, 5/49; Bakara, 2/121)

• Sürekli Allah'ı anarlar. Allah'ın her şeyi gören ve işiten olduğunu bilir, sürekli Allah'ın sonsuz kudretini hatırda tutarlar. (Âl-i İmran, 3/191; Rad, 13/28; Nur, 24/37; A'raf, 7/205; Ankebut, 29/45)

• Allah karşısında acizliklerini bilirler. Mütevazidirler. (Ancak bu, insanlara karşı aciz görünmek ve ezik tavırlar sergilemek demek değildir.) (Bakara, 2/286; A'raf, 7/188)

• Her şeyin Allah'tan olduğunu bilirler. Bu nedenle hiçbir olay karşısında telaşa kapılmaz, her zaman serinkanlı ve tevekküllü davranırlar. (Tevbe, 9/51; Teğabün, 64/11; Yunus, 10/49; Hadid, 57/22)

• Ahirete yönelmişler, asıl hedef olarak ahireti belirlemişlerdir. Ancak dünya nimetlerinden de faydalanır, dünyada da cennet ortamının bir benzerini oluşturmaya çalışırlar. (Nisa, 4/74; Sad, 38/46; A'raf, 7/31-32)

• Sadece Allah'ı ve müminleri dost ve sırdaş edinirler. (Maide, 5/55-56; Mücadele, 58/22)

• Akıl sahibidirler. Her an ibadet bilincinde olduklarından sürekli dikkatli ve uyanıktırlar. Devamlı olarak müminlerin ve dinin lehine akılcı hizmetler yaparlar. (Mümin, 40/54; Zümer, 39/18)

• Tüm güçleriyle Allah adına inkarcılara, özellikle inkarcıların önde gelenlerine karşı büyük bir fikri mücadele verirler. Hiç yılmadan ve gevşemeden mücadelelerini sürdürürler. (Enfal, 8/39; Hac, 22/78; Hucurat, 49/15; Tevbe, 9/12)

• Hakkı söylemekten çekinmezler. İnsanlardan çekindiklerinden dolayı gerçeği açıklamaktan geri kalmazlar. İnkar edenlerin haklarında söylediklerine, alay ve saldırılarına aldırmazlar, kınayıcıların kınamasından korkmazlar. (Maide, 5/54, 67; A'raf, 7/2)

• Allah'ın dinini tebliğ etmek. Çeşitli biçimlerde insanları Allah'ın dinine davet ederler. (Nuh, 71/5-9)

• Baskıcı değillerdir. Merhametli ve yumuşak huyludurlar. (Nahl, 16/125; Tevbe, 9/128; Hud, 11/75)

• Öfkelerine kapılmazlar, hoşgörülü ve bağışlayıcıdırlar. (Âl-i İmran, 3/134; A'raf, 7/199; Şura, 42/40-43)

• Güvenilir insanlardır. Son derece güçlü bir kişilik sergiler, etraflarına da güven telkin ederler. (Duhan, 44/17-18; Tekvir, 81/19-21; Maide, 5/12; Nahl, 16/120)

• Baskı ve zulüm görürler. (Şuara, 26/49, 167; Ankebut, 29/24; Yasin, 36/18; İbrahim, 14/6; Neml, 27/49, 56; Hud, 11/91)

• Zorluklara katlanırlar. (Ankebut, 29/2-3; Bakara, 2/156, 214; Âl-i İmran, 3/142, 146, 195; Ahzap, 33/48; Muhammed, 47/31; Enam, 6/34)

• Zulümden ve öldürülmekten korkmazlar. (Tevbe, 9/111; Âl-i İmran, 3/156-158, 169-171, 173; Şuara, 26/49-50; Saffat, 37/97-99; Nisa, 4/74)

• İnkarcıların saldırı ve tuzaklarıyla karşılaşır, alaya alınırlar. (Bakara, 2/14, 212)

• Allah'ın koruması altındadırlar. Aleyhlerinde kurulan tüm tuzaklar boşa çıkar. Allah, onları tüm iftira ve tuzaklara karşı koruyarak, onları üstün kılar. (Âl-i İmran, 3/110-111, 120; İbrahim, 14/46; Enfal, 8/30; Nahl, 16/26; Yusuf, 12/34; Hac, 22/38; Maide, 5/42, 105; Nisa, 4/141)

• İnkarcılara karşı tedbirlidirler. (Nisa, 4/71, 102; Yusuf, 12/67)

• Şeytanı ve yandaşlarını düşman edinmişlerdir. (Fatır, 35/6; Zuhruf, 43/62; Mümtehine, 60/1; Nisa, 4/101; Maide, 5/82)

• Münafıklara karşı mücadele eder, münafık karakterlilerle birlikte olmazlar. (Tevbe, 9/83, 95, 123)

• İnkarcıların zorbalıklarına engel olurlar. (Ahzab, 33/60-62; Haşr, 59/6; Tevbe, 9/14-15, 52)

• Birbirlerine danışarak (istişare ile) hareket ederler. (Şura, 42/38)

• İman etmeyenlerin gösterişli yaşantısına özenmezler. (Kehf, 18/28; Tevbe, 9/55; Taha, 20/131)

• Zenginlik ve mevkiden etkilenmezler. (Hac, 22/41; Kasas, 28/79-80; Nahl, 16/123)

• İbadetlere titizlik gösterir, namaz, oruç ve benzeri ibadetleri dikkatle yerine getirirler. (Bakara, 2/238; Enfal, 8/3; Müminun, 23/1-2)

• Çoğunluğa değil, Allah'ın verdiği kıstaslara uyarlar. (Enam, 6/116)

• Allah'a yakınlaşmak, örnek bir mümin olmak için gayret sarfederler. (Maide, 5/35; Fatır, 35/32; Vakıa, 56/10-14; Furkan, 25/74)

• Şeytanın etkisine girmezler. (A'raf, 7/201; Hicr, 15/39-42; Nahl, 16/98-99)

• Atalarına körü körüne uymazlar. Kur'an'a göre hareket ederler. (İbrahim, 14/10; Hud, 11/62, 109)

• İsraftan kaçınırlar. (Enam, 6/141; Furkan, 25/67)

• İffetli davranırlar ve Allah'ın istediği şekilde evlenirler. (Müminun, 23/5-6; Nur, 24/3, 26, 30; Bakara, 2/221; Maide, 5/5; Mümtehine, 60/10)

• Dinde aşırılığa kaçmazlar. (Bakara, 2/143; Nisa, 4/171)

• Fedakardırlar. (İnsan, 76/8; Âl-i İmran, 3/92, 134; Tevbe, 9/92)

• Temizliğe dikkat ederler. (Bakara, 2/125, 168; Müddessir, 74/1-5)

• Müminlerin arkasından konuşmaz, kusurlarını araştırmazlar. (Hucurat, 49/12)

• Haset etmekten kaçınırlar. (Nisa, 4/128)

• Allah'tan bağışlanma dileyenlerdir. (Bakara, 2/286; Âl-i İmran, 3/16-17, 147, 193; Haşr, 59/10; Nuh, 71/28)

23 Rızık (dağılımı) konusunda Allah'ın adaleti nasıldır?

Rızık, insanın istifade ettiği şeylere denir. Bu bakımdan kişinin maaşı onun kazancıdır. Bu maaşından istifade ettiği kısım onun rızkıdır. Ayrıca rızık iki kısımdır. Rızkı hakiki ve rızkı mecazidir. Rızkı hakiki, insanın yaşaması için gerekli olan her şeydir. Rızkı mecazi ise onsuz hayatımızı devam ettireceğimiz rızıktır.

Dünyaya gelen her varlık beslenmek ister. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de yaratma ile rızıklandırma birçok ayette birlikte geçmektedir.

“Allah sizi yarattı ve rızıklandırdı.” (Rûm, 30/40).

İnsan; ana rahmine düşmesiyle rızkı kendisine gönderilmekte ve sonra da göbeği aracılığı ile beslenmektedir. Bütün canlıların da yaratılışlarına göre rızıkları kendilerine sevk olunmaktadır.

Kur'an-ı Kerim'in ana konuları; Allah, kâinat ve insanla ilgilidir. Büyük kitabımızda genel bir ifade ile, her canlının sudan yaratıldığı bildirilmiş (Enbiyâ, 21/30), sonra insan hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. Zümer sûresinin 6. ayetine göre Allah, cenini ana rahminde sıvı, ısı ve ışık geçirmeyen üç ayrı perde içinde halden hale, tavırdan tavıra değiştirmekte, geliştirmekte ve oluşumu tamamlandıktan sonra dünyaya getirmektedir. İnsan yavrusu, dünyaya gelir gelmez, annesinin göğüsleri birer süt musluğu halinde onu beklemektedir. Allah'ın ilhamıyla hemen annesinin göğüslerini emmekte, dünyanın en değerli besini olan anne sütü ile beslenmektedir. Zamanla büyüyüp, dişleri çıkmaya başladığında, besin maddeleri çeşitlenmekte, zevkleri artmaktadır. Ancak, acizliği ve ihtiyacı devam ettikçe, nerede bulunsa rızkı kendisine ulaştırılmaktadır.

Rızık, kader konusu ile ilgilidir. İnsanı eceli nasıl takip ederse, rızkı da öyle takip eder.

“Allah Teâla'nın rızık vermediği bir canlı yoktur.” (Hûd, 11/6).

İslâm bilginleri çalışıp kazanmayla ilgili “kesp” ve üretim konusunu fıkıh ve İslâm hukuku kitaplarında incelemiş; rızık konusunu ise akâid ve kelâm kitaplarında işlemişlerdir. Bu bakımdan hiç kimse, “ezelde bana takdir edilen ne ise o elime geçecektir; çalışmama gerek yoktur,” diyemez. Elektriğin düğmesine dokunmadan lambalar yanmadığı gibi, kişi cüzî iradesini kullanmadan ezelî planda belirlenen nimetlere ulaşamaz. Zaten biz ezelde ne takdir edildiğini bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa, o da usulune uygun çalışanın kazanacağıdır.

* Her müfessir, Bakara sûresinin 3. ayetinin yorumunda rızkın mahiyeti ile ilgili görüşlerini açıklamıştır. Özellikle Hamdi Yazır merhum da, kaynaklara dayanarak bu âyetin tefsirinde doyurucu bilgiler vermiştir. Buna göre, çocuklar anne babanın rızkı, anne baba da çocukların rızkıdır. Bu anlamda eşler de birbirinin rızıklarıdır.

Rızıkta faydalanma esastır. Bir insanın rızkı, onun malı ve mülkünden yalnız faydalandığı bölümdür. Rızık, bir insanın, bir canlının ihtiyacını karşılayan şeydir. Bir insanın çok fazla malı, mülkü olsa da, bundan ancak yiyip içerek, türlü ihtiyaçları için kullanarak ve Allah yolunda harcayarak değerlendirdikleri onun rızkıdır. Mal varlığının kalan kısmının kimin rızkı olacağını Allah'tan başkası bilemez. Mutlu insan malını, mülkünü rızık derecesine yükseltebilendir. Nice varlıklı kimseler bulunmaktadır ki, bunların nasipleri, yani rızıkları sınırlıdır. Kazançları ile orantılı değildir. Ama bunu büyütmemelidir. Çünkü bu dünyanın ahireti de vardır. Ayrıca dünya imtihan dünyasıdır. Aynı fırsat eşitliğine sahip olan insanlar arasında da rızıkları bol ve kıt olanlar vardır ve bu derece derece her toplumda görülmektedir.

Kur'an-ı Kerim, cennet rızıklarından da uzun uzadıya bahs etmektedir. Bir insanın âhirette ulaşacağı imkânları görmeden, dünyada onun zenginliğini yalnız eriştikleriyle ölçmek eksik bir değerlendirme olur.

İktisatçılar “ nedret ” ve “ vefret ” diye iki tabir üzerinde dururlar. Nedret, mal, mülk ve rızık kaynaklarının insanlığa yetmeyeceği, iddiasıdır. Hatta bir İngiliz iktisatçısı olan Malthus'a göre, yeryüzünde insan sayısı arttığı halde, besin kaynaklarında bir artış olmadığına göre, insanlık acından ölecek ve dünyanın sonu gelecektir. İki asır önceki bu kehânet boşa çıkmış ve gün geçtikçe besin kaynaklarında büyük artışlar olmuştur. İşte “vefret” de bu manadadır.

Batılı meşhur iktisatçılardan olan Dr. Colin Clark'ın tesbitine göre, dünyanın besin kaynakları yirmi sekiz milyar insanı rahat besleyebilecek durumdadır. Bu bakımdan aslında insanlık için bir kıtlık tehlikesi yoktur. Fakat insanların tembelliği, beceriksizliği, üretimde verimliliği artıramayışı belki bir kıtlık sebebi olabilir. Ama bu, kaynakların yetersizliğinden değil, insanların ihmalleri ve düşüncesizliklerinden ileri gelebilir. Şüphesiz bölüşüm adaletsizliğinin de giderilmesi gereklidir. Bu arada israf çılğınlığının da önüne geçilmesi gerekir. Üzücüdür ki, dünyada silahsızlanma gayretleri de sonuç vermedi. Bugün silaha yapılan harcamalar, açlık çeken insanlara dağıtılabilir. Bütün bunların yanında mali imkanların Allah yolunda harcanması da emrolunmaktadır. Zekat, kurban, sadaka ve sırasında ödünç verme bu emirler arasındadır.

Diğer taraftan insan rızkı madd î ve manevî olmak üzere iki kısma ayrılır. Ekmek, peynir, elbise, ayakkabı, saat, kalem, bilgisayar, iletişim araçları ve gözlük birer maddî rızık oldukları gibi, Allah, peygamber ve din sevgisi, iman ve ibadet sevgisi de birer manevi rızıktır. Vatan sevgisi, meslek sevgisi de şüphesiz manev î rızıklardan sayılır.

Kainatımızdaki renkler ve güzel kokular da manevi rızıklardandır. Allah bu nimetlerini fark etmemizi istiyor. Mesela Rahman sûresinin 12. ayetinde yapraklı taneler ve hoş kokulu bitkilerden; 76. ayetinde cennette yeşil yastıklar ve harikulade güzel döşeklerden bahsedilmektedir. Özel mülkiyetimizde olmasa bile, dağlar, denizler, gökyüzü, yeryüzündeki bahçeler, parklar ve ormanların manzaraları da duygulu ruhları doyuran manevi rızıklardır.

Tabir caiz görülürse, insanı bir sentez, Kur'an-ı Kerimi de bir sentez olarak düşünebiliriz. İnsanın en ince, en küçük ihtiyaçları bile Kur'an-ı Kerim'le karşılanmaktadır. Kendimizin bile fark edemediğimiz nice duygularımız, Kur'an-ı Kerim'le tatmin olmaktadırlar. Kur'an-ı Kerim'in ısrarla kendisini okunmaya çağırması, Peygamberimizin (asm) bu yoldaki teşvikleri işin önemini vurgulamaktadır.

Midemiz, rızık istediği gibi gözümüz, kulağımız da rızık istemektedirler. Yenilecek, içilecek, lezzet alınacak şeyler, görülüp işitilecek şeyler de bunlara cevap vermek için yaratılmışlardır. Mesela, insan ruhunun Kur'an-ı Kerim'in zevk verici sesine, insanın aklının, Kur'an-ı Kerim'de akla hitap eden, düşünmeyle ilgili âyetlere ihtiyacı vardır. İlimle ilgili âyetler, insanın bilgi ihtiyacını karşılamakta, insan ilişkileri ile ilgili âyetler ise, sosyal hayatın şekillenmesine yön vermektedir. Kalp, ruh, hatta hayal de rızka muhtaçtır ve kendilerine münasip rızıkları hazırlanmıştır. Hele bir de gönlümüzün rızkını düşünürsek, konu çok daha derinleşir. Gönül, dünyaya doyamıyor. 90 yaşındaki insan bile yaşamak istiyor.

Her canlının, her varlığın kendine münasip rızkını yaratan Allah, gönlümüzün sonsuz yaşama arzusunu hiç cevapsız bırakır mı? Evet, bırakmamış ve cenneti yaratmıştır.

Rızık, hayattan sonra nimetlerin en büyüğü, hamd ve şükrü celp eden bir hazine, insanı ibadet, dua ve niyâzlara sevk eden bir kaynak durumundadır. Dolayısıyla her an bize Allah'ı hatırlatmaktadır. Dinimizde mukaddes olan imân ve Kur'an gibi yüce değerler rızıktan çok, nimet olarak ifade edilirler. Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihler, Allah'ın nimet verdiği kimseler olarak bildirilmişlerdir. Onlara verilen bu nimet imân ve İslâm nimetidir.

Öte yandan rızık kavramı, Kur'an-ı Kerim'de sık geçen kelimelerden biridir. Rızık, sosyal ve iktisadî hayatın merkezinde bulunan, bütün hayatî faaliyetleri örgütleyen bir konumdadır. Fert olarak, toplum olarak, ne yaparsak yapalım, sanki hedefinde rızık vardır. Kesb ve sây ise rızkın elde edilmesinde önemlidir.

Ana karnında ve çocukken, rızkı kendisine gönderilen insan yavrusunun; gücü kuvveti arttıkça, Allah'ın çalışıp kazanma emirlerine muhatap olmaktadır. Bir taraftan Necm sûresinde (39-40) “insan için çalışmasından başka bir şey yoktur; çalışmasının karşılığını ise görecektir” buyrulurken, diğer taraftan Hûd sûresinin 61. ayetinde, insan oğlunun ömrünü geçireceği yeryüzünü bayındır hale getirmesi istenmektedir.

Yukarıda işâret edildiği gibi, Kur'an-ı Kerim'de, çalışıp kazanma, girişimcilikte bulunma ve her türlü üretim faaliyetleri “kesb” deyimi ile ifade edilmiştir. Aynı manada “sây” kelimesi de geçmektedir. Gerçekte rızkı veren yalnız Allah'tır. Ancak Cenab-ı Hak bunu kanunlara, sebeplere bağlamıştır. Sünnetullâh'a uygun olan tavır, bir meslek edinip kurallara uygun şekilde gayret göstermektir. Gerçi Kur'an-ı Kerim'de mucize gıdalara da yer verilmiştir. Fakat kulların bunu beklemeye hakları yoktur. Kula gereken, ilerleme ve kalkınma kurallarına uymak, helâlinden rızkına kavuşmaktır. Medeniyet tarihçileri kalkınmış ülkeleri göz önünde tutarak bunu coğrafi şartlara, yahut iklim şartlarına veya ırkî özelliklere bağlamışlar, ancak bu özelliklere sahip olanların bir kısmının ilerlediği, bir kısmının geri kaldığını görmüş, araştırmalarını derinleştirirken, bunun yalnız eğitimle mümkün olduğu kanaatine varmışlardır. Bunun tipik bir örneği olarak da Japonya'yı göstermişlerdir. Japonya'nın toprağı bile yoktur. Ama eğitimle Japon insanının ruhuna çalışkanlık ve üretkenlik işlenmiştir. Avare gezen ve boş duran bir Japon insanını göremezsiniz. Onlarda bilgi, temel güç ve sermayedir. Sonuçta kaliteli insan, kaliteli düşünce ve kaliteli ürünler ortaya çıkmaktadır. Japonya da on beş yıl kalmış olan bir ilim adamımız, verdiği bir konferansta sözlerini şöyle bitirmişti:

“Kalkınmanın yolu birdir. Başkaları nasıl kalkınmışlarsa, onları örnek alarak biz de kalkınabilir ve daha insanî çizgiler üzerinde bütün dünyaya örnek olabiliriz.“

Hoca, haklıdır. Çünkü bugünkü teknoloji insanların işini kolaylaştırdı, fakat onları mutlu edemedi. Dolayısıyla insanlık bir gönül medeniyeti arayışı içindedir. Mevlanaların ve Yunusların yaşadığı medeniyetin teknoloji ile kucaklaşması gerçek mutluluğu doğurmuş olacaktır.

İlk Peygamber'den itibaren peygamberler, maddi hayatın, çalışıp kazanmanın üretimin de örneklerini vermişlerdir. Mesleklerin temelleri peygamberler tarafından atılmıştır. En eski meslekler tarım, ticaret, sanat (buna sanayi de eklenmiştir:), işçilik ve memuriyettir. İlk insanlar avcılıkla, ziraatçılıkla geçiniyorlardı. Tefsirlerimizde Hz. Adem (as)'in ziraatçı da olduğu ve bunların temsilcisi bulunduğu belirtilmiştir (Taberî Tefsîri). Hz. Yusuf (as)'un üretme ve pazarlamaya, denk bütçe yapımına örnekler verdiği; Yusuf sûresinde bildirilmiştir (54-55). Şuayip (as) peygamberin ölçü ve tartıda hile yapan milletinin hareketlerini önlemeye, ticaret ahlâkını yerleştirmeye çalıştığı ve peygamberlerini dinlemeyenlerin helak oldukları Hûd sûresinin 85-86. ayetlerinde bildirilmiştir. Dâvut (as) peygamber ile oğlu Süleyman (as) peygamberin ileri teknolojinin örneklerini verdiği belirtilmiştir (Enbiya, 21/80-81; Neml, 27/42-44; Seb'a, 34/13).

Süleyman peygamber zamanında ileri bir medeniyet hayatı yaşanıyordu. Süleyman (a.s.) kristal bir sarayda oturmakta idi. Onun çağdaşı olan ve güneşe tapan kraliçe Belkıs, Hz. Süleyman ile tanışmaya gelmişti. Kristal sarayın önünde suya girileceğini sanarak paçalarını sıvamaya kalkıştı. Hizmetçiler bunun su olmadığını peygamber ve devlet başkanı olan Hz. Süleyman'ın kristal sarayı olduğunu belirtirler. Belkıs, Hz. Süleyman'ın huzuruna çıkarken, sarayın ihtişamı karşısında gözleri kamaştı ve derhal “Süleyman ile beraber, ben de alemlerin Rabbi olan Allah'a inandım.” dedi. Bu olay, Neml sûresinde heyecanlı bir şekilde anlatılmaktadır. Acaba niçin anlatılmaktadır? Kıyamete kadar inanmış insanların yüksek bir hayat standartına sahip olarak başkalarının da inanmalarına sebep olmak için…

Kasas sûresinde Hz. Musa (as)'nın şahsında bir işçinin hem güçlü, kuvvetli, hem de güvenilir olması gerektiği belirtilmiştir. Bakara sûresinde ise girişimci insanın nitelikleri anlatılmış, onun hem bedenen güçlü ve kuvvetli olması, hem de işinin gerektirdiği bilgilere sahip bulunması icap ettiği belirtilmiştir. Yine Bakara sûresinde hiç kimseden gücünün yetmediği bir şeyi yapmasının beklenmediği, ama herkesin yapabildiğini yapmaya mecbur olduğu belirtilmiştir. Asr sûresindeki “Husr” kelimesini açıklarken, Hamdi Yazır, “bir insan yapabildiğinin en iyisini, en güzelini yapmadıkça o'da bir bakıma hüsran içindedir” demektedir.

“İki günü birbirine denk olan mümin aldanmıştır.”  (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, II, 323)

hadisini bilmeyenimiz çok azdır.

Bu deliller karşısında bizim olmamız gereken yerde bulunmadığımız acı bir gerçektir. Mesela bilim, teknoloji ve ekonomisini geliştiren Hollanda, başka ülkelere fabrika kurmakta, yani bilim ve teknoloji ihraç etmektedir. Teknolojisini bu derece geliştirmiş olan bu ülke, tarımcılığını da aynı seviyede geliştirmiştir. Dünyanın çoğu ülkelerine yağ, peynir ve sebze ihraç etmektedir. Halbuki bu ülkenin toprağı Konya'dan küçük, nüfusu ise İstanbul'un nüfusundan azdır. Fakat eğitim seviyesini çok yükseklere çıkarmayı başarmış ve bilgisini iş haline dönüştürmüştür. Aslında ülkemiz potansiyel imkanları ile böyle bir ülke olmaya namzettir. Bir taraftan teknolojimizi ve sanayimizi geliştirirken, diğer taraftan, tarım, turizm, denizcilik, yeraltı hazinelerimizi, özellikle madenlerimizi işletmeliyiz. O zaman yabancı ülkelerdeki işçilerimiz kendi ülkelerine dönmüş, memleket hasretinden kurtulmuş olacaktır.

Kur'an-ı Kerim'de “et-tâyyibat, el-hâbîsât” şeklinde iki tabir vardır. Tâyyibat; helal, hoş, temiz, güzel, sevimli ve çekici olan şeylerdir. Hâbîsât ise haram, temiz olmayan, iğrenç şeylerdir. Allah'ın tayyibatı helâl, habîsâti ise haram kıldığı açıkça ifade edilmiştir (A'raf 157). İnsanlara düşen, vahiyle haram kılınmış olanları haram, helâl kılınmış olanları da helâl bilmektir.

Rızkın da helal ve haramı vardır. Bir işin; akıl, can, mal, nesil ve dini koruma şeklinde fomüle edilen dinimizin temel amaçlarına açıkça zarar vermesi, onun haram kılınmasının temel sebebi ve açıklaması olarak kabul edilmiştir. Aklı korumak için, içki ve uyuşturucular; canı korumak için, adam öldürmek, cinayet; malı korumak için, hırsızlık; nesli korumak için, zina ve fuhuş; dini korumak için de, batıl inanışlara saplanmak haram kılınmıştır.

Kur'an'da insanın dünya ve ahireti ile ilgili bulunan “hayır” ve “şer” diye iki kavram vardır. Bunlar dolaylı yoldan rızıkla da ilgilidir. Hayır istenilen, şer ise kaçınılan şeylerdir. Hz. İbrahim (as)'e verilen mallar hayır, Kaarûn'un sahip olduğu mallar ise, şerdir. Onun için Allah'tan her şeyin hayırlısını isteriz. İş hayatında haksızlıktan sakınmak, işçi ve işverenin ilişkilerini gönül rızasına dayandırmak çok önemlidir. Helal ile beslenmek, her şeyin iyi ve hayırlısını kullanmak sağlığın ve huzurun temelidir.

Kuran-ı Kerim'de yer alan bir ifade de berekettir. Bereket, dua ve ibadet ile elde edilmeye çalışılan bolluk, genişlik, hayır ve mutluluktur. İyi ve hoş karşılanan bir şeyin süreklilik arz etmesine de bereket denilmiştir. Allah'ın dilediği kullarına yerden ve gökten bereket kapılarının açılacağı da müjdelenmiştir.

24 Kelime-i şehadet ve kelime-i tevhid tecvidli olarak nasıl okunur?

"Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûluh"

"Lâilahe illallâh Muhammedü'r-rasûlullâh"

Şeklinde tecvidli olarak okunabilir.

25 Günümüzde "şans" kelimesi çok kullanılıyor. Şans diye bir şey var mıdır?

Halk arasında “Şansım yâver gitti”, “Şans bana güldü”, “Şansım yardım etti”, “Şanslı olarak dünyaya gelmişim” gibi tâbirler müsbet mânâda, işi yolunda olan, aksiliklerle karşılaşmayan kimseler tarafından; “Bizde şans mı var”, “Şanssızın biriyim”, “Şansım olsaydı bu hale düşmezdim” gibi sözler de menfi mânâda sık sık tersliklerle karşılaşan, hayatını tesadüflere bağlayan kimselerce kullanılır. Toplum içinde de “şans” kelimesi daha çok kumar, piyango, toto gibi çevre ve kuruluşlarca tekrar edilir. “Şansınızı deneyin”, “İyi şanslar” bunun için tekrarlanır.

“Şans” müsbete kullanıldığı halde, daha çok “menfî” için kullanılır. “Şans”a güvenen, ümit bağlayan kişinin nasıl bir düşünce ve psikoloji içinde bulunduğu şans mefhumunun mahiyetini anlatmaya kâfidir. “Şans”la iş görmeye başlayan insan kendisini boşlukta hisseder, tesadüflere inanır, sabah-akşam kalbini, ruhunu, hattâ hayatını bir stres, bir heyecan, bir telâş içinde bırakır. İstediği olmaz, arzu ettiği netice çıkmazsa huzursuz olur, sıkıntıya kapılır, morali bozulur, günlerce o hâlin ezikliğinden kendisini kurtaramaz.

Bu durumdaki bir insan kendisini neden bu derece “şans”a kaptırmıştır? Sebebi gayet açıktır. Anne sütünden mahrum olan çocuk nasıl yalancı naylon memeye sarılırsa; bu kişi de “kader, tevekkül, kısmete rıza” gibi gerçek dayanak noktalarını bilemediği, göremediği için “şans” gibi mevhum, belirsiz, boş bir yere dayanmıştır.

Halbuki İslâmiyet insanları hiç boşlukta bırakmamıştır. Onların boş şeylere, mahiyeti meçhul dşüncelere kapılmasına müsaade etmemiş, meydan vermemiştir. İslâm'da “şans, talih” gibi sözlerin yeri yoktur. Dinimizde “kader vardır, tevekkül vardır, Allah’ın gelene rıza vardır.” Bunun da kaynağı îmandır. Mü’min, Allah’a îman eder, kadere boyun eğer, hâdiseler karşısında bocalamaktan kurtulur, ne ile karşılaşırsa karşılaşsın îmanın kuvveti ve nuru ile onları aşar.

“İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.”

sözünden de anlaşılacağı gibi, îman eden insan tek güç ve kudret sahibi olarak Allah’ı “bir” bilir. Ona teslim olur. Ona tevekkül eder, sırtını o kudrete dayar; neticede de iki dünya mutluluğuna kavuşur.

İmanlı insan güçlüdür, “kâinata meydan okuyabilecek” bir cesârete sahiptir. Kendisini yoktan var eden, dünya gibi yaşayacağı bir âlem hazırlayanp hayat, sıhhat, huzur gibi madde ile ölçülemeyecek nimetler ihsan eden, sâdece dünyayı değil, güneşi, milyarlarca yıldızı, kâinatı elinde tutan bir Rabbinin olduğuna inanır. Yaratıcısının kendisini boş yere yaratmadığını bildiği gibi, boşlukta bırakıp bir “tesadüf” oyuncağı halinde bırakmadığını da bilir. Dünyaya ilk göz açtığından, hayata gözlerini kapayıncaya kadar geçen ömür, dakika ve saniyelerinin Allah tarafından bilindiği, programlandığı ve tespit edildiği inancını taşır. Bunun için tesadüfe inanmaz, bel bağlamaz, ona dünyasında yer vermez.

Başına iyi de gelse, kötü de gelse Allah’ın bilgisi altında olduğunu idrak eder. Hep gayreteni harcar, bütün vesile ve sebeplere başvurur; sonunda kendisini, kendisinden daha iyi bilen Yaratıcısına tevekkül eder, neticeyi ondan bekler. İlâhî programda (kaderde) ne varsa onun tecellisine razı olur.

Fakat, tevekkül etmeyip, “tesâdüf” ve “şans” içinde çırpınan insan öyle mi? O, ya elinden geleni yapmaz, hiçbir güç sarfetmez veya bunları yapsa bile bir Kudrete dayanmaz; neticede ne olur? “Kâinatın dilenciliğinden”, yâni her şeye, her gördüğüne el, avuç açmaktan, güç farz ettii şeyler karşısında acze düşmekten, “hâhideseler karşısında titremekten”, “hodfuruşluktan”, yani kendisinde bir şeyler tevehhüm etmekten, “maskaralıktan”, “şekavet-i ebediyeden”, yani ebedî hayatı kaybetmekten “tazyikat-ı dünyeviyye hapsinden” kurtulamaz. (bk. Sözler, s. 292)

İşte tevekkül, Allah’a güvenme ve ondan gelene rıza gösterme gibi duyguları zayıf olan kimseler şansa, yıldızlara, burçlara, talih gibi lüzumsuz, mânâsız ve boş şeylere bel bağlar, “yıldızı düşükmüş”, “yıldızı yüksekmiş” gibi bâtıl inançlara saplanır.

26 İsimlerin çocuk üzerinde etkisi var mı? İsim koyarken nelere dikkat etmemiz gerekir?

Yeni doğan çocuğa kısa bir süre içinde güzel bir isim koymak anne ve babaların en önemli görevlerindendir. Çocuğa konulan isim hem bu dünyada hem de ahirette geçerlidir. Rasulullah (sav) sadece çocukların değil, büyük insanların ismiyle dahi ilgilenmiştir. Kötü bulduğu bazı isimleri değiştirme yoluna gitmiştir. Yine konulması gereken güzel isimler hakkında bilgiler vermiş, zaman zaman bizzat kendileri çocuklara isimler vermiştir.

Rasulullah (sav) güzel isim koymanın önemini şöyle açıklıyor:

“Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” (1)

Bu çağırma işlemini Allah'ın görevlendirdiği bir melek Allah'ın izniyle yapacaktır. Hiç kimse kıyamet günü Allah (c.c.)’ın hoşlanmayacağı isimle O’nun karşısına çıkmak istemez. Öyleyse kötü olan isimlerin çocuklara verilmemesi gerekir.

Rasulullah (sav)’ın isim konusundaki hassasiyetini daha iyi anlamak için şu hadis-i şerifi de görmek lazım. Yahya bin Said (r.a.) anlatıyor:

Hz. Peygamber (sav) bol sütlü bir deve hakkında: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki, Rasulullah (sav) adama: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Mürre (acı)” diyince ona “Otur.” dedi. Hz. Peygamber (sav) tekrar: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (sav) ona da: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Harb.” diyince, ona da: “Otur.” dedi. Rasulullah (sav): "Bu deveyi bize kim sağacak?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. O da “Ya’iş” (yaşıyor) cevabını alınca ona “Sen sağ!..” dedi.(2)

Allahü Azimüsşan’ın has isimleri kullara isim olarak verilmez. Ancak sıfatları isim olarak verilebilir. Mesela; Kerim, Halim, Kadir, gibi kelimeleri insanlara isim olarak vermek caizdir. Ancak bu isimlerin başına bir (Abd) kelimesi ilave ederek söylemek ise pek güzel bir dikkattir. Zira (Abd) kelimesini ilave ederek söylediğiniz takdirde Kerim’i Abdülkerim olarak söylersiniz. Bu takdirde Kerim’in kulu demiş olacağınızdan mana pek güzel bir şekil alır.

Nitekim Aziz isminin başına da bir (Abd) kelimesi ilave ederek söylediğinizde azizin kulu manasına Abdülaziz demiş olursunuz. Mecburi olmasa da güzel bir hassasiyet olur.

Rasulullah (sav)’ın açıklamalarına göre en güzel isim olarak adlandırılanlardan bazıları şunlardır: Erkek ismi olarak, Abdullah, Abdurrahman, Muhammed, peygamberlerin isimleri, Hasan, Hüseyin ve diğer İslam büyüklerinin isimleri tavsiye edilen isimlerdir. Kız isimleri olarak da, Aişe (Ayşe), Fatıma, Zeyneb, Hatice, Cemile, Zehra… gibi isimler güzeldir.

Mahşerde her çocuk, konan ismiyle çağrılacaktır. Şayet çocuğun ismi kötü manaya gelen gayri müslim ismi ise, mahşer halkı önünde isminden dolayı utanan çocuk,

'Allah beni doğuştan Müslüman olarak dünyaya gönderdi, sen neden bana kötü manaya gelen ismi koydun?' diye isim koyandan davacı olacaktır. İsmin manasının böylesine ehemmiyetinden dolayıdır ki, Peygamber'imiz kötü manaya gelen yabancı isimleri iyi manaya gelen Müslüman isimleriyle değiştirme örnekleri vermiştir. Mesela (Uzza putun kulu) manasına gelen (abdu'l-uzza)'yı, Allah'ın kulu manasına gelen (Abdullah) ile değiştirmiştir. Ateş parçası manasına gelen (cemre)'yi de güzel kız manasına gelen (cemile ile) ile, Harp ismini de Hasan'la düzeltmiştir. Demek ki, Müslüman isminden maksat, mananın kötü olmamasıdır.

Bununla beraber bazen isimlerde mana açık da olmayabiliyor. (Aleyna) gibi. Son zamanlarda çok rastladığımız bu (Aleyna)'nın ne manaya geldiğini pek bilemiyoruz. Çünkü, Kur'an'da geçen (aleyna) isim değildir. Sadece yer aldığı cümlenin içinde (üzerimize) manasına gelmektedir:

- (Vema aleyna) bizim üzerimize, (illel'belağ) tebliğden başka bir görev yoktur, manasına gelebilen (bizim üzerimize)'yi, cümle içindeki yerinden çekip birine isim olarak verdiğinizde, ne manaya geldiğini anlamak zorlaşmaktadır. Belki de Yasin'deki bu (aleyna)'yı isim olarak seçenler, (bu çocuk bizim üzerimize Allah'ın bir ihsanıdır) demek istemekteler.

Bir de kızlarımıza verilen Kezban ismi vardır ki, zannederim yanlış anlaşılan isimlerden biri de budur. Kezban'ı hep yalancı manasına anlayanlar, Kur'an'daki (tükezziban) ile karıştırmışlardır. Çoğu kimseler Farsçadaki (ev hanımı) manasına gelen (Kedban)'dan alınma Kezban'ı, Arapçadaki 'yalanlayan' manasına gelen tükezziban'dan alınma sanarak bu isimden hep ürkmüşlerdir.

Bununla baraber iyi bir anlamı olmasına rağmen yanlış anlaşılacak isimler koymamaya dikkat etmenin faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle kız çocukları için, Büşra, Beyza, Selma, Esma, Ahsen, Rabia, Saliha, Salime, Adile.. gibi kolay seslendirilen, yanlış yazma ve yanlış söyleme ihtimali olmayan tek isimler tercih edilebilir.

Sözün özü: Ebeveynler yavrularına karşı ilk görevlerini yerine getirirken, gayri müslim kimliğini çağrıştıran yabancı isim koymaktan kaçınmalı ki, mahşerde koydukları isimlerle çağrılan çocuklarının şikayetine muhatap olmasınlar. Bu konuda elbette bizim gibi düşünmeyenler de olabilir: "Tercih size aittir, kim neye layıksa onu bulur." demekten başka sözümüz olamaz onlara da. Müddessir Sûresi'ndeki ayetin ikazı hepimiz için geçerlidir:

-Herkes kendi tercihinin sorumlusudur!

Çocuğa verilen ismin çocuk üzerinde olumlu etkileri olabilir. Ancak Furkan ismindeki bir çocuğun yaramaz olacağı gibi inanışlar doğru değildir.

Kaynaklar:

1- Ebu Davud, Edeb 69
2- Muvatta, İsti’zan 24

(Sadık Akkiraz, Ahmet Şahin)

27 "Yalnızlık Allah'a mahsustur." sözünü kullanmak doğru mudur? Dinimiz yalnızlık konusunda ne der?

Allah Samed'dir. Hiç bir şeye muhtaç değildir, ancak her şey Ona muhtaçtır. O vardı, ondan başka hiç bir şey yoktu. Her şeyi yaratan, her yarattığını devam etiren ve mahlukatın devamı için gerekli ihtiyaçlarını da giderek Odur. Bu sözü bu anlamda değelendirmek mümkündür.

İnsan ise doğuştan medenidir, toplum halinde yaşar. Hiç kimse yalnız başına bütün ihtiyaçlarını karşılayamaz, birbirleriyle yardımlaşarak ve dayanışarak yaşarlar.

Allah’ın yarattığı insan, O’ndan uzak olduğu nisbette gurbette demektir. Gurbet; yalnızlığı, çaresizliği, bunun neticesi olan melali ve hüznü icab ettirir, insanda bir avunma ve teselli ihtiyacı doğurur. Bu sebepten: “Yalnızlık Allah’a mahsustur!” denilmiştir. O’ndan gayrısının teselli ve ilgiye ihtiyacı vardır. Bütün bu fıtri hususiyetler, -cennet, bütün güzelliklerlele dolu olduğu halde- Adem aleyhisselamın kendi cinsinden bir eş yaratılmasını istemesini gerekli kılmıştır.

İnsan tüm öbür canlılar arasında özünü erginleştirme hususunda kendi kendine yeterli değildir, iyi bir ömür sürmesi ve işlerinin doğru dürüst yürümesi için çok sayıda kimsenin mutlaka ona yardımcı olması lazımdır. Bundan dolayı hükema / filozoflar insan 'medenî bi't-tab', yani tabiatı gereği medenidir, demişlerdir. İnsanî mutluluğu gerçekleştirmek için bir çok kişinin bulunduğu Medine'ye/şehire muhtaçtır. Hem tabiî hem zaruri olarak herkes başkalarına muhtaçtır. Bu yüzden o insanlarla iyi ilişkiler kurmak ve onları samimi surette sevmek zorundadır. Çünkü onlar onun özünü erginleştiriyor ve insanlığını tamamlıyorlar. O da ötekilerine karşı aynı şekilde davranıyor. Doğal ve zorunlu olarak durum bu olunca, akıllı ve ârif bir insan nasıl yalnızlığı ve tek başına yaşamayı tercih eder ve başkalarındaki fazileti görüp, nasıl onlarla ilişkiler içinde bulunmaz." (bk. Tehzibu'l-ahlak, Kahire 1320, s. 23; Maverdi, Edebu'd-dünya Ve'd-din, Kahire 1973, s. 132.)

Müslüman alimler: "İnsan doğal olarak toplumda yaşar." anlamına gelen "İnsan tabii olarak medenidir." sözüyle yalnız ve tek başına yaşamayacağı hususunu vurgulamışlardır. Bu anlamda ilkel ve bedevî, göçebe kavimler de medenidirler, şehirlerde oturmasalar ve yerleşik hayat sürmeseler bile. Çünkü onlar da toplum halinde yaşamakta, yardımlaşarak birbirinin ihtiyaçlarını gidermektedirler.

İbn Haldun,

"İnsan için toplum hayatı yaşamak zorunludur. İnsan tabii olarak medenidir."(Mukaddime, Tunus 1984, s. 77)

sözüyle bu hususu dile getirmiştir. Yani, insanların bir arada yaşamaları / ictimâ zorunludur. Onlar bu hususu medine/site (şehir) terimiyle ifade ederler. Umran'ın manası da bu demektedir. Bundan dolayı İbn Haldun, biri hadari umran diğeri bedevî umran olmak üzere, umranı ikiye ayırır. Tıpkı yerleşik toplumlar gibi, konar-göçer toplumların da kendilerine özgü bir medeni / ictimâi yaşayışları ve kültürleri bulunduğu tespitini yapar.

Taşköprîzade, özetle bu konuda şunları söyler:

"Malum ola ki, insan nev'inden bütün milletler, insanoğlunun her sınıfı 'medenî bi't-tab'dır. Sayıları çok az olan Allah'ın koruması altındaki insanların hepsi, celb-i menfaat ve def-i mezarrat tabiatı üzere bulunur. Bunun neticesinde fertlerden her biri, öbürünün elinde olanı almak, elinde olanı da başkasına vermemek için mücadele ederler. Bu da ya savaşa veya düşmanlığa yol açar. Bunun için herkese eşit olarak uygulanmak üzere hükümler ve kanunlar konulmuştur. Siyaset ilmi öyle bir ilimdir ki, devlet başkanlıklarının nevileri, siyaset tarzları ve temeddün cihetinden olan içtimaât / cemiyetler... o sayede bilinir ve onun ahkamıdır. Faydası ise, medenî içtimaların iyi yolunu bilmektir..."

Siyaset ilmi devlet başkanları ve adamları için faydalı olduğu gibi, sair fertler ve şahıslar için de faydalıdır. Buna "sair nas dahi temeddün ve istinâs için muhtaçtır. Zira insan medenî bi't-tab'dır. Ve her şahsa vaciptir ki medine-i fazılayı mesken edine ve orada ikameti tercih ede. Ve dahi kendisi ehl-i Medine'ye vech ile nâfi ve onlardan ne gûne muntefi'dir, bilmek gerektir. (Mevzuatu'l-ulum, I, 432-433; Nasiruddin Tusi, Ahlak-ı Nasırî, Tahran, ts. s. 74)

İnsanın yalnızlığı ise bambaşkadır:

Yalnızlık, yanında başkası olmayan, tek başına olmak halidir. İnsan yalnız mıdır? Yalnızlık, modern hayatın çıkmazıdır. Bakmaz mısınız hayatımıza, kalabalıklar içinde yalnız değil belki de yapayalnızız. Milyonlarlayken yalnızlık çeken bir hayat sürmekteyiz. Bazen yalnızlığımızın dahi farkında değiliz. Sanal bir gülüş, yapay bir sohbet, kurgular üzerine bina edilmiş hayatın mahkumlarıyız.

Seyredilenler, göz gezdirilenler, dinlenilen şeyler yalnızlığımızı belki de kat ve kat artırmaktadır. Ne tapular, ne paralar, ne de tatmin edilemeyen arzular, yalnızlığımızı bitiremediği gibi artırmaktadırlar. Sahte umutlar, kuru temenniler, tükenmez ihtiraslar yalnızlığın hücresine bizi mahkum etmektedirler.

"Yalnızlık Allah’a mahsustur." deriz de, biz Allah ile olabildik mi bilemeyiz. Doymayacak nefsi doyurmak isteyen, bitmeyecek arzuları tatmin etmeye koşan, ölüme karşı direnen, yalnız değil de nedir. Ümitleri, korkuları kendi cinsinden olan yalnız değil midir.

Bedenler kalabalıklarda da gezse de, ruhlarımız yalnızsa ne çıkar alkış ve kınamalardan. Varlık ne para, ne makam, ne de dünyadır. Yalnızlık arttıkça, kalabalıklara ve maddeye esarette artmıştır. Gardıroplar elbise dolu, fakat ruhlarımız yalnız ve çıplaktır. Eşyalar, arabalar, aletler ve bitmez tükenmez bir yarış yalnızlığı getirmiştir. Neden ve niçini olmayan bir koşu hayatımızı tüketmektedir.

Yalnızlık geceye mahsus değil, gün ışığında da yalnızdır günümüz insanı. Reçetesini bulamayan hasta gibi çaresiz bekleyiştedir. Büyük ümitler, anlamsız hedefler, faydasız rekabet, çürümeye mahkum güzelliklerle avunarak yalnızlığını gidermek istemektedir.

Hasedi gıptayla, ümidi aldanışla, cehaleti tefekkürle, şehveti iffetle karıştıranlar yalnızlığın girdabına yuvarlanmaktadır. Kimileri aklı gideren içkiyle, kimileri gösteri olan ibadetle, kimileri de şeytani zanlarla yalnızlığı satın almışlardır.

Yalnızlığını psikologa giderek atlatmaya, psikiyatristten tedaviyle şifa bulmaya koşmak günümüzün revaçta modası oldu. Sözüm ona terapilerle ve uzmanlarla geçen bir hayatta yalnızlık çaresiz toplumsal bir dert olmuştur. Selamlar, tokalaşmalar, hal hatır sormalar ruhunu yitirmiş, hedefsiz atılan ok gibi gayesini yitirmiştir.

Sadece madde ve menfaat dost sanılmış, onlar için çok şey kurban edilmiştir. İnsandan ümidini kesenler kuşla, köpekle hayata tutunmak için çırpınır olmuşlardır. Moda adına kendini ucuzlatanlar, gelecek adına gününü ziyanda harcayanlar, kar adına zarara batanlar hepsi, belki hepimiz sahte “güvenlerle” aldanıştayız.

Kötüleşen hayat hem yalnızlığı, hem de kalabalığı korku anına getirmiştir. Korkuların cirit attığı topluluklar yalnızlık kelepçelerinin anahtarını bulamamışlardır. Günü kurtarmak adına ellerini birbirine vurarak ses çıkarmayı korkularının gizlenmesi için yapmıştır.

O’nsuz olan daima yalnızdır. O’nu unutan yapayalnızdır. O’nun dinlediğini, gördüğünü, bilmeyen veya bilmezce hayat sürenler yalnızdır. O’nu bilsek, bulsak ve tanısak yalnızlıklar sona erer. Kalabalıklarda dahi O yoksa kalbimizde yine yalnızız. O huvedir. O gaibin ve şahadetin bilenidir.

O’nunla olduğunu unutmak kötülüklerin içine batmaktır. O’ndan gaflet etmek her şeyi menfaat saikıyla sevmektir. O’na sen diyecek kadar yakın olmak, ben zamirinden O’nu bulabilmek ve zamirler üstü Allah diyerek yalnızlığımıza son vermek mümkündür.

Allah bizimle beraberken biz kiminleyiz acaba?.. Allah bize ikramlar sunarken biz kime teşekkür etmekteyiz. Allah bizi sevgisine davet ederken biz kimi sevmekteyiz. Allah, yalnız olduğumuz zamanda kendini, ananı ve ağlayabileni, büyük arşında gölgelendirecektir. Ne mutlu O’nunla yalnızlığını giderenlere.

28 Alem, Alem-i Emir, Alem-i Misal, Alem-i Gayb, Alem-i Berzah gibi alemler ne demektir?

Âlem: Kâinat, mevcudat, bütün cihan, Allah’ın varlığına delil olan, alâmet teşkil eden her şey, gibi anlamlara gelir.

Âlem için, “mahlûkat, kâinat, masiva, mümkinat” gibi mânâlar veriliyor. Şu var ki, “varlık âlemi, yahut mümkinat âlemi” dediğimizde, “âlemin” bütün bunları içine aldığını, dolayısıyla da bunların hiçbirinin onu tek başına ifade edemediğini biliyoruz.

Öyleyse nedir âlem? Allah’ın varlığını gösteren O’nun birliğine delâlet eden, O’na işaret eden her şey.

Şu görünen âlemde birbiri içerisinde faaliyet gösteren, her biri ayrı bir dil ile Rabbini tespih eden ve O’nun varlığını aklı başında olanlara ders veren nice âlemler mevcut.

Her zerre bir âlemdir ve kendi sahibini, yaratıcısını bildirir. Lâkin, biz âlem denince fertlerden çok, bunların bir araya gelmesinden hâsıl olan toplulukları, kütleleri, sistemleri, türleri  anlıyoruz.

Âlem-i Emir: Sâdece bir emr-i İlâhî ile işlerin hemen olduğu âlem. Yaradılışa ait kanunlar âlemi.

Âlem hakkında yapılan değişik sınıflandırmalardan biri: Halk ve emir âlemi. Emrin iki mânâsı var: “İş” ve “kumanda.” Âlem-i emir denilince daha çok emrin ikinci mânâsı üzerinde durulur. Zira birinci mânâ ile Allah’ın icraatlarına, “yaratma, suret verme, hayatlandırma" gibi fiillerine “emir âlemi” demek gerekir. Uygulamada böyle denilmiyor.

Âlem kelimesini, Allah’ın varlığına, sıfatlarına ve fiillerine delâlet mânâsıyla anladığımızda, emir âlemini de, halk âlemini de mahlûk olarak biliriz. Evet her iki âlem de mahlûktur. Şu var ki halk âlemi emir âlemiyle idare ediliyor. Emir âlemi, zamana ve mekâna bağlı değil. Şu kâinatın görülen ciheti halk âleminden, onun idaresiyle ilgili kanunlar manzumesi ise emir âlemindendir.

Üzerine bastığımız şu toprak tabakasına bakalım. Onda göremediğimiz bir de yerçekimi kanunu var. İşte o kanun emir âleminden, toprak ise halk âlemindendir.

Güneş halk âleminden, cazibesi ise emir âlemindendir. Beden halk âleminden, ruh ise emir âlemindendir.

Bediüzzaman Hazretleri “mevcut ruhun” da “makûl kanunların” da âlem-i emirden olduklarını beyan etmekle bu konuya açıklık getirir.Yine, “Kalb de bir arştır.” demekle, arşın emir âlemine merkez olduğuna işaret eder. Bedenin idaresiyle ilgili emirler nasıl kalpten çıkıyorsa, bütün maddî âlemler de arştan idare ediliyorlar.

Âlem-i Berzah: Berzah âlemi, Kabir âlemi.

Bu dünya ile âhiret âlemi arasındaki geçiş âlemi. Bu âleme kabir âlemi de deniliyor. Ruhlar haşre kadar bu âlemde kalıyorlar.

Resulûllah Efendimiz (asm.)  kabri, “cennet bahçelerinden bir bahçe” olarak tasvir ediyor İmanla göçen ruhlar o âlemde cennet bahçelerini seyrediyorlar. Cennette görecekleri lezzetlerin bir kısmını bir derece tadıyorlar bu âlemde. Bu kadarı bile dünya lezzetlerinin çok üstünde.

Mü’min için dünyadan cennet’e köprü,  küfür ehli için ise cehennem azabının ilk numunelerinin tadıldığı azap karakolu. Bu azap dünya azabından daha şiddetli, ama cehennem azabından daha hafif. Bu yönüyle kabir, küfür ehli için, dünyadan cehenneme köprü.

Âlem-i Gayb: “Görünmeyen alem.” Âlem için çok değişik sınıflandırmalar yapılır. Bunlardan birisi de şehadet ve gayb âlemi şeklinde.

Şehadet âlemi, duyu organlarımızla şahid olduğumuz hissettiğimiz âlem; gayb âlemi ise aklımızla bildiğimiz, kalbimizle tasdik ettiğimiz, fakat mahiyetini kavrayamadığımız âlemdir. Şu varlık âleminde bu iki âlem iç içe bulunuyor. Bir başka ifade ile şehadet âleminin arkasında daima gayb âlemi görünüyor.

Beden şehadet âleminden; ruh ise gayb âlemindendir. Şu kâinat şehadet âlemi; onun arkasında işleyen kanunlar manzumesi ise gayb alemindendir.

Âlem-i Misal: Rüyâda görülen âlem. Dünyada mevcud bulunan bütün eşya ve zuhura gelen bütün ef'âlin aynısı ile müretteb ve mütekevvin olan bir tarzı veya âlem-i ruhâninin bir nev'i.

Âlem-i misâl,  ruhlar âlemi ile cisim âlemi arasındaki geçiş âlemi diye tarif edilmiş. Diğer âlemlerin olduğu gibi bu âlemin de küçük bir misali insanda mevcut. Nur Külliyatından, bu misalin, “hayal” olduğunu anlıyoruz. Daha önce gittiğimiz bir beldeyi hayâlimizde canlandırdığımızda, hayal âlemimizde o şehrin bir misali teşekkül eder. İşte bu şehrin aslı âlem-i şehadetten, hayaldeki şekli ise âlem-i misâldendir. Bir aynanın karşısında durduğumuzda iki şahıs karşı karşıya gelir. Bunlardan birisi hakiki, ikincisi ise misalîdir.

Bu misallerin ışığında diyebiliriz ki, şu gördüğümüz âlemdeki her şeyin, her hâdisenin bir misalinin mevcut olduğu ayrı bir âlem var. Ve o âleme, âlem-i misal deniliyor. Misal âlemi, ruhlar âleminden daha kesif; şu âlem-i şehadetten ise daha lâtiftir. Bu mahiyetiyle, iki âlem arasında bir berzah gibidir.

Âlem-i Mülk ve Melekût: Mülk, dış alem, melekût ise iç alem demektir.  Bir kâğıda, rengi itibariyle beyaz, şekli yönüyle dikdörtgen dememiz gibi, birbirinin aynı olan bir kısım âlemleri de ana özellikleri itibariyle ayrı isimlerle yâd ederiz.

Nurlarda geçen “Her şeyin dışına mülk, içine ise melekût denir” ifadesine göre, şu görünen şehadet âlemi, aynı zamanda mülk âlemidir. Görünmeyen emir âlemi, melâike âlemi, âhiret âlemi gibi bütün âlemler de melekût ile ifade edilirler. Bazı âlimlerimiz insan bedeninin mülk, ruhunun ise melekût olduğunu ifade ederken, diğer bir kısmı bedenin görünmeyen kısımlarını da gayb, dolayısıyla melekût olarak kabul ederler.

Buna göre, “Her şeyin melekûtu O’nun elindedir” (Yasin, 36/83) mealindeki âyet-i kerimeyi iki şekilde anlayabiliyoruz. Her şeyi idare eden görünmez kanunlar, sistemler hep Allah’ın kudretindedir ve O’nun takdiriyle vazife görürler. Bedeni idare eden ruh gibi.

İkinci mânâ: Hiçbir mahlûk kendi iç cihetine el ulaştıramaz, güç yetiremez. Bizim içimizi de, hayvanın içini de, ağacın içini de, denizin içini de, hep Allah idare etmektedir.

Âlem-i Asgar: Daha küçük âlem. En küçük âlem. İnsan, kainattan süzülmüş bir özet olduğu için küçük alem denilmektedir.

Âlem-i Ceberut: Âlem-i azamet ve kudret. Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır.

Âlem-i Ekber: En büyük âlem. Kâinat.

Âlem-i Ervah: Ruhlar âlemi. Ruhların ve ruhanîlerin bulunduğu âlem. 

Âlem-i Esbab: Sebepler âlemi. Her şeyin bir sebebe dayanarak olduğu âlem. Bu dünya.

Âlem-i Fani: Gelip geçici âlem, dünya.

Âlem-i Hab: Uyku ve rüyâ âlemi. Bazan âlem-i mâna, âlem-i misal, âlem-i nevm gibi tâbirler de kullanılır.

Âlem-i İslam: İslâm dünyası. İslâm milletleri.

Âlem-i Kevn: Varlık âlemi. Kâinat.

Âlem-i Kevnü fesad:  Cismani âlem. Bir taraftan vücuda gelip, diğer taraftan da harab olan fâni âlem.

Âlem-i Mana: Mâna âlemi, bazı ehline münkeşif olan âlem, mânen anlaşılan ve bilinen âlem.

Âlem-i Menam: Uyku âlemi, rüya âlemi.

Âlem-i Nasut: İnsanlar âlemi ve dünya hayatı. Mahlukiyet. Âlem-i Lâhut'un zıddı.

Âlem-i Sabavet: Çocukluk dünyası.

Âlem-i Siyaset: Siyâset dünyası, siyaset âlemi.

Âlem-i Süfli: Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut.

Âlem-i Şahadet: Şahâdet âlemi. Bu dünya. Cenâb-ı Hakkın âyetlerine ve emirlerine imân edenlerin, hakka, hakikate şahadette bulundukları ve Allah'a itaat ve ibadetle mükellef oldukları dünya âlemi.

Âlem-i Şuhud: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.

Âlem-i Tekvin: Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.

Âlem-i Ulvi: Ulvi âlem, ruhlar âlemi.

Âlem-i Zuhur: Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.

Alem-i Zatî: Zata âit isim, zatına âit işâret, zâtına mahsus alâmet, delil.

İlave bilgi için tıklayınız:

ÂLEM.
Ruh nedir; ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi?

29 "Sır ehlinin kalp gözü açıktır." denilir; kalp gözünün açık olması ne demektir?

Kalp gözü, maneviyat gözü anlamında kullanılmaktadır. Yani insanın maddi âlemden başka, manevi âlemlere nüfuz edebilmesidir. Bu, hem bir ihsan-ı İlahi hem de insanın gayret ve çalışmasına bağlı olan bir mertebedir.

Dolayısıyla kalp gözü açık olan insanlar, normal insanların görmediği birçok şeyi görürler ve işitirler. Mesela "ehl-i keşfel kubur" dediğimiz mübarek zatlar, ölen şahısların imanlı veya imansız gittiklerini -Allah'ın izni ile- görebilirler.

Günümüzde ve her zaman bu gibi kutlu insanların bulunduğuna kanaatimiz vardır. Fakat bunları herkes bilmeyebilir. Kalp gözü açık olan insanlar her an her şeyi göremezler. Allah'ın izin verdiği şeyleri ancak görebilirler.

İlave bilgi için tıklayınız:

- KERÂMET...

30 Akşam ezanının hızlı okunmasının ve farzının önce kılınmasının hikmeti nedir?

- Bunda bazı hikmetler saklıdır. Fakat, akşam namazının farzının önce olması ve uzatılmadan kılınmasının bir hikmeti, akşam vaktinin kısa ve meşguliyetin yoğun olmasıdır. İnsanlar işlerinden eve gelmiş, yemek ve diğer telaşların olması nedeniyle, ihtiyat için farz öne alınmış olabilir.

- Ayrıca akşam güneşin batışı insana ölümü ve kıyameti hatırlatmakta ve ölümlü dünyada ibadetlerimizi yaparken tembellikten kurtulup bizi acele ile ibadete yönelmemizi sağlamaktadır.

- Akşam namazında önce farzın kılınmasının temel sebebi Allah böyle emrettiği içindir. Hikmetine gelince, bir çok hikmetlerinden birisi şudur ki günün başlangıcı akşam vaktidir. Bu bakımdan güne farz namazı ile başlanmış olur.

31 Allah'ın adını, bir ayeti kerimeyi, Cevşen'i, ya da dua içeren bir yazıyı, üzerimizde taşımakta bir sakınca var mıdır? Çünkü o yazıyla icabında tuvalete gidilebiliyor, namaz kılarken secdeye eğildiğimizde boynumuzda ise aşağıda olabiliyor?

Korku gibi şeylerden korunmak için dua etmek ve âyet ile hadis gibi şeyleri yazıp taşımak dinen caizdir. Abdullah bin Ömer Hz. Peygamber (sav)'den şöyle rivayet etmiştir:

"Sizden biriniz uykuda korkarsa şöyle desin: 'Allah'ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden, eksikliği olmayan Allah'ın sözlerine sığınırım.' O zaman, hiçbir şey ona zarar vermez."

Abdullah bin Amr onları temyiz çağına gelen çocuklarına öğretir, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp onların boynuna asardı. (Tirmizi, Daavat, 94)

Üzeri sarılı olup içi görünmeyen Cevşen ve benzeri dualarla tuvalete girmekte bir mahzur yoktur. Yazılar görünecek şekilde şeffaf bir şeye sarılı ise veya cam içerisindeki Cevşen kolye ile tuvalete giren kimse, bunu (kolye veya duayı) elbisenin iç tarafında görülmeyecek şekilde gizlemelidir.

Secdeye eğilirken Cevşen veya duaların aşağıda kalmasında da bir mahzur yoktur.

Kaşında Allah'ın ismi veya Peygamber (sav)'in adının yazılı olduğu bir yüzükle helâya giren kişi, yüzüğünü gizlemelidir. Eğer yüzük sol elinde ise taharetleneceğinde parmağından çıkarmalıdır. (İbn Abidin, V, 317).

Buna göre kolyesinden "Allah" yazılı kimse bunun üstünü kapatarak veya ters çevirerek tuvalete girebilir.

32 Çocuk doğduğu zaman yapılabilecek sünnetler nelerdir? Çocuk doğar doğmaz iki üç gün içerisinde sünnet ettirmek dinimize göre caiz midir? En doğrusu nedir?

1. ÇOCUĞUN KULAĞINA EZAN ve KAMET OKUMAK GEREKİR Mİ?

Çocuk dünyaya geldikten sonra ilk fırsatta dinî bilgisi olan kimse çağrılır, çocuk kucağına verilir. Sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunur. Sonra da şöyle dua etmesi sağlanır:

"Allah’ım, bu yavruyu İslâm fidanlığında biten güzel bir fidan olarak büyüt, İslâmî hayatta ebedî ve sabit kıl."

Bu sıralarda çocuğuna bakan ana-baba, İbrahim Aleyhisselâm’ın oğulları İsmail ve İshak’a bakarken okuduğu şu duayı okurlar:

"Elhamdülillahillezî vehebe lî ale’l-kiberi İsmâile ve ishak. İnne Rabbî lesemîu’d-duâ."
“Bana bu evladı ihsan eden Allah’a hamd eder, minnet ve şükranlarımı takdim ederim...”

2. DOĞUM KURBANI KESİLİR Mİ? ÇOCUĞUN SÜNNET YAŞI KAÇTIR?

İslamiyet gelmezden önceki cehalet devri insanlarına kız çocukları dünyaya geldiği haber verilince üzülür, karamsarlığa düşerlerdi. Oğlan çocuğu haberi verilince ise, sevinip kurban keserlerdi. Kestikleri kurbanın kanını da yavrunun yüzüne, başına sürerler, bu adeti devam ettirirlerdi.

İslâmiyet gelince, Resûl-i Ekrem Hazretleri (asm), bu adetlere çekidüzen verdi. Kötülerini kaldırdı, iyilerini de islah ederek devam ettirdi.

Nitekim, cahiliyye devri insanlarının yalnız oğlan çocukları için kestikleri kurbanı, kız çocuklarına da teşmil eden Peygamberimiz (asm), onların çocuğun başına kan sürmeleri yerine, misk ve za’feran gibi güzel kokular sürmelerini tavsiye buyurdu.

Bu sebeble Müslümanlar, çocukları dünyaya geldiğinde Allah’a hamd ve şükür maksadıyla isterlerse kurban keserler; çoluk-çocuk, eş-dostla güzel sohbetler yapar, tatlı ziyafetler hazırlarlar. Bu çocuk, ister oğlan, isterse kız olsun, durum değişmez. Sâdece oğlan için sevinç alâmeti gösterip, kız için üzüntü ve memnuniyetsizlik izhar etmek, İslamî bir anlayış olmaz. Olsa olsa, cahiliyye devri insanlarına lâyık bir zihniyet olur.

Kaldı ki, evlâdın hangisinin daha hayırlı ve sadık olacağı da belli olmaz. Bazen oğlan faydalı olacak sanılır, ama o tam tersine yaramaz çıkar; ihtiyarlıkta ana-baba kıza sığınır, ondan fayda görür.

Fıkıh kitaplarında (Akîka, Nesîke) adıyla geçen bu çocuk kurbanını kesme günü, muayyen değildir. Bazen çocuğun doğuşunun yedinci günü kesilir, bazen yedi yaşına kadar müddeti uzatılır.

Akîka kurbanının sünnet olduğunu söyleyen diğer mezheplere mukabil, Hanefide mubahtır. Malî durumu yerinde olan keser, olmayan da kesmez. Ne kesen ve ne de kesmeyen bir suâle maruz kalmaz, bir manevi kaybı olmaz.

Bu kurbanın kemiklerinin kırılmayacağını söyleyenlere mukabil, kırılmasını tavsiye edenler de vardır. Çocuk mütevazi olsun, diye kemiklerinin kırılması tefeülen tercih edilebilir. Her ikisi de caizdir, niyete bağlıdır.

Kurban kestikten sonra, etinden eş-dost, akraba, bilhassa fakirler istifade etmeli, belli bir sevince sebep olmalıdır.

Ayrıca çocuğun İslâmî ve sıhhatli bir hayat üzere olması niyetiyle, civarda bulunan muhtaçlara hususî yardım yapılır. Sadaka verilir. Bu sadakanın miktarını, sadakayı verenin malî durumu tayin eder. Herhalde verilen miktar, bir kimsenin işine yaramalı, bir ihtiyacını karşılamak, yahut onunla bir eşya alınabilmelidir.

Peygamber Efendimiz (asm) böyle yapmıştır. Bu sadakanın sevabı hürmetine, çocuğun İslamî bir anlayış içinde ömür sürmesi niyaz edilir, kaza ve belalardan mahfuz kalması dileğinde bulunulur.

Doğumla başlayan bir mükellefiyet daha vardır, o da oğlan çocuğunun sünnet ettirilmesidir.

Sünnetin belli yaşı yoktur. Muhite, çocuğun sıhhatine, beden yapısına göre değişebilir. Herhalde yedi yaşını geçmemeli, bulûğ çağına kadar yaklaşmamalıdır. Çünkü, bundan sonra mahremiyet devresi başlar. Haramlık söz konusu olur.

Sünnet zamanında icra edilen merasimlerde, evlâdı kendilerine ihsan eden Allah’a isyan manasına gelen bir taşkınlık ve şaşkınlıkta bulunulmamalı; bir takım günahlar işlenip, haramlara düşülmemelidir.

Şayet, gerek çocuğun doğumunda, gerekse sünneti sırasında, bir takım günahlar işlenir, haramlar irtikab edilir, içki içmek, kumar oynamak, kadın-erkek karışık eğlencelere dalmak gibi isyanlara sapıtırsa, en azından nankörlük edilmiş, nimete karşı küfranda bulunulmuş olunur.

Bunun bir mânâsı, kendilerine çocuk ihsan edip, o güne erişmeyi nasip eden Allah’a karşı nankörlükte bulunmak, “sen bize böyle evlâd ihsan edip lütufta bulundun, biz de sana isyan edip nankörlükte bulunuyoruz” demektir.

Mü’minler, böyle bir hataya düşmemeli, sünnet merasimlerinde mevlid okutmayı, eşe-dosta yemekler yedirip, muhtaçları giydirmeyi esas almalı; içki içmek, kumar oynamak gibi nankörlük mânâsına gelen kötülüklere sebebiyet vermemeli, şükür gününde şükürsüzlüğe sapmamalıdır.

3. ÇOCUKLARIMIZA AD KOYARKEN NEYE DİKKAT ETMELİYİZ?

Yeni doğan çocuğa kısa bir süre içinde güzel bir isim koymak, anne ve babaların en önemli görevlerindendir. Çocuğa konulan isim hem bu dünyada hem de ahirette geçerlidir. Rasulullah (sav) sadece çocukların değil, büyük insanların ismiyle dahi ilgilenmiştir. Kötü bulduğu bazı isimleri değiştirme yoluna gitmiştir. Yine konulması gereken güzel isimler hakkında bilgiler vermiş, zaman zaman bizzat kendileri çocuklara isimler vermiştir.

Rasulullah (sav) güzel isim koymanın önemini şöyle açıklıyor:

“Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” (1)

Bu çağırma işlemini Allah'ın görevlendirdiği bir melek Allah'ın izniyle yapacaktır. Hiç kimse kıyamet günü Allah (c.c.)’ın hoşlanmayacağı isimle O’nun karşısına çıkmak istemez. Öyleyse kötü olan isimlerin çocuklara verilmemesi gerekir.

Rasulullah (sav)’ın isim konusundaki hassasiyetini daha iyi anlamak için şu hadis-i şerifi de görmek lazım. Yahya bin Said (r.a.) anlatıyor:

Hz. Peygamber (sav) bol sütlü bir deve hakkında: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki, Rasulullah (sav) adama: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Mürre (acı)” diyince ona “Otur.” dedi. Hz. Peygamber (sav) tekrar: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (sav) ona da: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Harb.” diyince, ona da: “Otur” dedi. Rasulullah (sav): "Bu deveyi bize kim sağacak?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. O da “Ya’iş” (yaşıyor) cevabını alınca ona “Sen sağ” dedi.(2)

Allahü Azimüsşan’ın has isimleri kullara isim olarak verilmez. Ancak sıfatları isim olarak verilebilir. Mesela; Kerim, Halim, Kadir, gibi kelimeleri insanlara isim olarak vermek caizdir. Ancak bu isimlerin başına bir (Abd) kelimesi ilave ederek söylemek ise pek güzel bir dikkattir. Zira (Abd) kelimesini ilave ederek söylediğiniz takdirde Kerim’i Abdülkerim olarak söylersiniz. Bu takdirde Kerim’in kulu demiş olacağınızdan mana pek güzel bir şekil alır.

Nitekim Aziz isminin başına da bir (Abd) kelimesi ilave ederek söylediğinizde azizin kulu manasına Abdülaziz demiş olursunuz. Mecburi olmasa da güzel bir hassasiyet olur.

Rasulullah (sav)’ın açıklamalarına göre en güzel isim olarak adlandırılanlardan bazıları şunlardır: Erkek ismi olarak, Abdullah, Abdurrahman, Muhammed, peygamberlerin isimleri, Hasan, Hüseyin ve diğer İslam büyüklerinin isimleri tavsiye edilen isimlerdir. Kız isimleri olarak da, Aişe (Ayşe), Fatıma, Zeyneb, Hatice, Cemile, Zehra… gibi isimler güzeldir.

Mahşerde her çocuk, konan ismiyle çağrılacaktır. Şayet çocuğun ismi kötü manaya gelen gayri müslim ismi ise, mahşer halkı önünde isminden dolayı utanan çocuk, 'Allah beni doğuştan Müslüman olarak dünyaya gönderdi, sen neden bana kötü manaya gelen ismi koydun?' diye isim koyandan davacı olacaktır.

İsmin manasının böylesine ehemmiyetinden dolayıdır ki, Peygamber'imiz  (sav) kötü manaya gelen yabancı isimleri iyi manaya gelen Müslüman isimleriyle değiştirme örnekleri vermiştir. Mesela (Uzza putun kulu) manasına gelen (abdu'l-uzza)'yı, Allah'ın kulu manasına gelen (Abdullah) ile değiştirmiştir. Ateş parçası manasına gelen (cemre)'yi de güzel kız manasına gelen (cemile) ile, Harp ismini de Hasan'la düzeltmiştir. Demek ki, Müslüman isminden maksat, mananın kötü olmamasıdır.

Bununla beraber bazen isimlerde mana açık da olmayabiliyor. (Aleyna) gibi. Son zamanlarda çok rastladığımız bu (Aleyna)'nın ne manaya geldiğini pek bilemiyoruz. Çünkü, Kur'an'da geçen (aleyna) isim değildir. Sadece yer aldığı cümlenin içinde (üzerimize) manasına gelmektedir:

 (Vema aleyna) bizim üzerimize, (illel'belağ) tebliğden başka bir görev yoktur, manasına gelebilen (bizim üzerimize)'yi, cümle içindeki yerinden çekip birine isim olarak verdiğinizde, ne manaya geldiğini anlamak zorlaşmaktadır. Belki de Yasin'deki bu (aleyna)'yı isim olarak seçenler, (bu çocuk bizim üzerimize Allah'ın bir ihsanıdır) demek istemekteler.

Bir de kızlarımıza verilen Kezban ismi vardır ki, zannederim yanlış anlaşılan isimlerden biri de budur. Kezban'ı hep yalancı manasına anlayanlar, Kur'an'daki (tükezziban) ile karıştırmışlardır. Çoğu kimseler Farsçadaki (ev hanımı) manasına gelen (Kedban)'dan alınma Kezban'ı, Arapçadaki 'yalanlayan' manasına gelen tükezziban'dan alınma sanarak bu isimden hep ürkmüşlerdir.

Bununla baraber iyi bir anlamı olmasına rağmen yanlış anlaşılacak isimler koymamaya dikkat etmenin faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle kız çocukları için, Büşra, Beyza, Selma, Esma, Ahsen, Rabia, Saliha, Salime, Adile,.. gibi kolay seslendirilen, yanlış yazma ve yanlış söyleme ihtimali olmayan tek isimler tercih edilebilir.

Sözün özü: Ebeveynler yavrularına karşı ilk görevlerini yerine getirirken, gayri müslim kimliğini çağrıştıran yabancı isim koymaktan kaçınmalı ki, mahşerde koydukları isimlerle çağrılan çocuklarının şikayetine muhatap olmasınlar. Bu konuda elbette bizim gibi düşünmeyenler de olabilir: "Tercih size aittir, kim neye layıksa onu bulur." demekten başka sözümüz olamaz onlara da. Müddessir Sûresi'ndeki ayetin ikazı hepimiz için geçerlidir:

"Herkes kendi tercihinin sorumlusudur!"

Dipnotlar:

1. Ebu Davud, Edeb 69.
2. Muvatta, İsti’zan 24.

33 Mümin ile Müslüman / İslam ile iman arasındaki fark nedir? Aralarındaki farkı bildiren âyet var mıdır?

Konuyla ilgili bir âyet meali şöyledir:

"Bedevîler 'inandık' dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama 'İslâm olduk.' deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir." (Hucurat, 49/14)

Medine civarında Beni Esed İbn-i Huzeyme kabilesi ganimet hevesiyle Müslümanlığa girmişlerdi, rivâyet olunduğuna göre bir kıtlık senesi Medine'ye gelmişler ve iki kelime-i şehadeti söylemişlerdi. Peygamber'e karşı: "Biz filan oğulları ve filan oğulları gibi sana savaş açmadık, ağırlık ve ailelerimizle geldik." diyorlar, sadaka gözetiyorlardı ve yaptıklarını Peygambere bağışlatmak istiyorlardı, bu indi. De ki: Siz iman etmediniz. Çünkü iman, yalnız dil ile ikrardan ibaret değil, yürekten sevgi ile güven ve inançla kesin bir şekilde tasdik olması gerekir. Bu ise anlatılacağı üzere henüz ortaya çıkmadı, yoksa Müslüman olduk diye peygamberi minnettar etmeye kalkışılmazdı. Ve fakat henüz iman kalplerinize girmemiş olduğu halde İslâm'a geldik, deyin, yani Müslümanlığa karar verdik, sulha girdik deyin, böyle derseniz yalan söylememiş olursunuz. Çünkü harbin zıddı olan sulha girmek ve bağlanmak mânâsına İslâm, savaşı terkedip de görünüşte karar vermekle oluşabilir. Halbuki kalpte sağlam tasdik olmadan iman ettik demek yalan olur. Burada sözün gelişi "iman ettik", demeyin ve fakat "İslâm olduk" deyin, veya "siz iman etmediniz ve fakat İslâm'a girdiniz" denilmektir. Fakat birincisi imanı söylemekten açıkça yasaklama şeklinde olacağı, ikincisi de Şer'an itibarının şartı olan iman, istenildiği halde İslâmlarına kesin karar ifade edeceği için bunlardan sakınmak üzere nazmın üslubu bu nazik şekle dökülmüştür.

Fahreddin Razî burada "Mümin ile Müslim Ehl-i sünnete göre birdir. Nasıl olup da burada bu fark anlaşılabiliyor?" diye sorarak buna şöyle bir cevap verir:

"Genel ile özelin farkı vardır. İman ancak kalp ile olur. Bazan onunla beraber lisan ile olur. İslâm ise daha geneldir, fakat özel şeklinde genel ile özel birleşmiş olur."

Ragıb da Müfredat'ında şöyle der:

"İslâm şeriatta iki kısımdır. Birisi imanın altındadır ki bu dil ile ikrardır. Bununla kan korunmuş olunur. Beraberinde itikat gerek olsun gerek olmasın

"O A'râbiler inandık, dediler, de ki: Siz iman etmrdiniz fakat İslâm'a geldik, deyin."

âyetinde bu mânâ kastedilmiştir. Birisi de imanın üstündedir ki bunda dil ile ifade ile beraber hem kalben iman, hem vefa hem de Allah Teâlâ'ya bütün kaza ve kaderinde teslimiyet vardır.

Nitekim İbrahim (a.s.) hakkında "Rabbi ona: "İslâm ol" dediği anda, "Âlemlerin Rabbına teslim oldum." dedi. (Bakara, 2/131) buyurulması böyledir. Bunun gibi

"Allah nezdinde hak din ancak İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19) âyeti ve "Beni Müslüman olarak öldür." (Yusuf ,12/101)

âyeti de bu mânâyadır. Beni rızana teslim olan kullarından eyle, demektir. Şeytanın bağlamasından güvenli kıl mânâsına olması da caizdir.

İmam-ı Azam'a nisbet edilen Fıkh-ı Ekber'de de şöyle denilmiştir: İman, ikrar ve tasdiktir, İslâm Allah Teâlâ'nın emirlerine teslim olmak ve bağlanmaktır. Bundan dolayı iman ile islâm arasında lügat yönünden fark vardır. Fakat şer'î hükümde İslâm'sız iman, imansız İslâm olmaz. Bu ikisi zahir ile batın, yüz ile astar gibidir. Din de iman ve İslâm ve şeriatın hepsine birden konulan isimdir... Demek olur ki yukarılarda

"Allah nezdinde hak din ancak İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19)

âyetinde ve daha bazı yerlerde geçtiği üzere İslâm kelimesi sözlükte asıl maddesi olan barış ve güven hemzesinin duhul ve müteaddi hale koyma ve diğer mânâlarına göre barış ve karşılıklı anlaşmaya girmek veya koymak, güvenliğe çıkarmak, kurtulmak veya kurtarmak; ihlas ve teslimiyet ve bağlanmak gibi birkaç mânâya gelebildiğinden, İslâm ve iman kavramlarında sözlük bakımından çeşitli farklar bulunduğundan, şeriat daha çok bunların ikisinin birlikte toplanmasına ve gerçekleşmesine itibar etmiş olmakla beraber, sözlük anlamlarını da az çok gözden uzaklaştırmamış bulunmasından dolayı şer'i kullanılışta, üç mânâ meydana gelmiş olur.

Birincisi: Biri diğerinin şartı olmak, biri açık, biri gizli olma bakımından asıl bulunmak gibi bir anlam farkıyla beraber gerçek olarak meydana gelmesinde eşit, şeref ve haysiyette birbirine gerekli olmalarıdır. Meselâ, imanda İslâm'ın hem bâtında ihlas kavramı, hem zahirde teslim kavramı şart olduğu gibi İslâm'da da iman, hakkında delil getirilen bir şey olmak üzere şarttır. Bundan dolayıdır ki Nisâ Sûresi'nde:

"Size selam veya sulh veren kimseye mümin değilsin, demeyin." (Nisâ, 4/94)

buyurulmuş ve bu sebeble mümin ve müslim gerçekte bir sayılmıştır. Buna bilinen mânâsıyla İslâm demek uygun olur.

İkincisi: İslâm imandan daha genel ve onun bir başlangıcı olmak üzere imanın altında bir ikrar ve iman, İslâm'ın bir gayesi olmak üzere üstünde delil gösterilen bir şey ifade etmesidir ki, bu âyet bu mânâ üzere gelmiş ve Râzî yalnız bu farkı kaydetmiştir. Bunu gerçek samimi Müslümanlık karşılığında resmî Müslümanlık diye de ifade edebiliriz. Bu henüz Müslümanlık değil, Müslümanlığa bir giriştir. Burada ihtar olunuşu da özellikle bu incelik içindir. Ve onun için "fakat siz islâm oldunuz." diye tasdik buyurulmamış "İslâm olduk, deyiniz" diye sözlük açısından ihtar yapılmıştır, bir de "Sâdikûne" karşılık olarak ifade edilmiştir.

Üçüncüsü: İmandan daha özel ve onun bir kemali, bir gayesi olmak üzere üstünde olan İslâm'dır ki,

 "Bilakis, iyilerden olarak kim yüzünü Allah'a döndürürse." (Bakara, 2/112)

buyurulduğu üzere, ihsan mertebesini dahi kendisinde bulunduran ve

"Allah nezdinde din ancak İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19)

gerçeğinin ifade ettiği ve "Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır." hitabıyla da burada işaret ve teşvik buyurulan mânâdır. Bu mânâya götürmek üzere buyuruluyor ki: Ve Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, yani açıktan şehadet ile ikrar edildiği gibi, kalben de samimiyetle imana yükselip olgun mümin, dosdoğru Müslüman olmak üzere gereğince amel ederek Allah ve Resulünün emirlerini seve seve yerine getirirseniz, Allah size amellerinizden hiçbirini eksik olarak ödemez, değerinden eksik ecir ile karşılamaz. Çünkü Allah Gafur'dur, itaat edenlerin kusurunu bağışlar, Rahim'dir, rahmetinden ihsanı ile ecir verir.

Mümin nasıl olur, denilirse: Müminler ancak o kimselerdir ki Allah ve Resulüne iman etmişlerdir, yani dilleriyle ikrar verdikleri gibi kalpleriyle de sağlam inanmışlardır. Sonra da işkillenmemiş, şüpheye düşmemişlerdir. Demek ki iman etmek için önce kalpten şüpheyi atmak şart olduğu gibi, ileride devamı için şüpheden uzak olmak da şarttır. Onlar sonradan da şüpheye düşmemişlerdir. Mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmektedirler, yani Allah'a itaat yolunda her türlü zahmet ve sıkıntıya göğüs germektedirler; mallar ve canlar ile cihad, mâli ve bedenî her türlü ibadeti içine alır. Ve işte onlar sadıklardır, iman davasında sadık, verdikleri ikrara kalpleriyle ve fiilleriyle içten bağlılık göstermiş samimi Müslümanlardır. De ki: Allah'a dininizi öğretiyor musunuz? Yani, Allah'a diyanetinizi, dindarlığınızı haber verip bildirmek mi istiyorsunuz ki biz iman ettik diyorsunuz...(bk. Elmalılı, Hak Dini, İlgili âyetin tefsiri)

34 Şapka giymenin hükmü nedir?

İman ve küfür kalbe ait sıfatlardır. Bazen, imana veya küfre delalet ve işaret eden bazı fillerden ve davranışlardan dolayı insanlar vasıflandırılabiliyor. Mesela, bele takılan ve rükûa gitmeye mani olan “zünnar” dediğimiz kemere benzer bir takıyı, eskiden sırf imana zıtlıktan dolayı ehl-i küfür takıyorlardı. İşte böyle bir takıyı takan bir insana doğal olarak “kâfir” denilirmiş. Bunu takanın kalbine bakma imkânı olmadığından, mümin bile olsa “kâfir” damgasını yemekteydi.

Sizin sorduğunuz şapka için de aynı inanış hakimdir. Şapkanın anlamı -önündeki çıkıntıdan dolayı- “Ben Allah’ın önünde secde etmem.”dir. Bu yüzden tüm İslam âlimleri “Şapka küfür alametidir. Bunun için şapkayı şaka ile dahi olsa başına koyan kâfir olur.” demişlerdir.

Bu kadar muhakkik âlimlerin bu hükmü elbette haktır. Bunun aksini söylemek ne bizim ne de kimsenin haddine düşmemiştir.

Ama kişinin niyeti güneşten korunmak gibi sağlık amaçlı olursa, inşallah caiz olur. Ayrıca çocuklara takmak da günah olmaz. Ama her hâlükârda şapkanın takılmaması tavsiye edilir.

35 Öğretmenlerin okulda öğrencilere yaklaşımı nasıl olmalıdır?

KUTSAL öğretmenlik mesleğinin en zor tarafı, sınıf yönetimidir. Öğretmen merkezli eski eğitimde sınıfta disiplini ve sessizliği sağlama “sınıf yönetimi” olarak algılanıyordu. Eğer bir sınıfta öğretmen anlatıyor, öğrenciler de sessizce dinliyorsa; öğretmen sınıf yönetiminde başarılı sayılırdı. Sınıfta disiplini sağlamak için öğretmenler çoğu zaman ceza ve dayak yöntemine başvuruyorlar, aileler de buna onay veriyorlardı.

Öğrenci merkezli yeni anlayışta sınıf yönetimi dendiğinde pozitif disiplin anlaşılmaktadır. Pozitif disiplinin amacı, yardımlaşmaya ve iş birliğine kapalı, saldırgan, iç denetimden yoksun, özgüven duygusu gelişmemiş, başarısızlığın suçunu başkalarına yükleyen, sorumluluktan kaçan, kurallara uymayan, ev ödevlerini yapmayan, yalan söyleyen, sınıfta ders dinlemeyen, okulu sevmeyen, hatalı anne baba tutumlarından dolayı çeşitli uyum ve davranış bozuklukları gösteren çocuklara rehberlik yapmaktır.

Sınıf yönetimi sağduyu, bilgi ve sabır isteyen bir iştir. Pek çok anne baba ve öğretmen disiplin sorununu yalnız engelleyici, kontrol edilemeyen taşkın ve zarar veren davranışlardan ibaret sanmaktadır. Oysa aşırı çekingen, utangaç, yardımlaşmaya ve iş birliğine kapalı davranışlar da disiplin sorunudur. Disiplin sorunu kabul edilen davranış yalnızca öğrencilerle ilgili bir sorun olmayıp anne baba, öğretmen gibi yetişkinlerin de sıkça yaptığı yanlışlar yüzünden ortaya çıkan bir sorundur.

Pedagoji bilen tecrübeli bir öğretmen yeni girdiği sınıfta, çocukları gözlemleyerek, bir hafta içinde aileleri hakkında bilgi sahibi olabilir. Ancak tecrübeye dayalı bu bilgi ile yetinmemeli, başta problemli öğrenciler olmak üzere her öğrencinin ailesi ile görüşerek onları yakından tanımalıdır.

Tecrübeli ve sınıf yönetiminde başarılı öğretmenler de ara sıra sınıf içinde uygunsuz davranışlarla karşı karşıya gelebilir. Uygunsuz davranışlar, kabul edilebilir sosyal davranış normlarına uymayan hareketlerdir. Bunlar, sınıfta bulunan diğer öğrenciler üzerinde fiziksel ya da psikolojik zararlara yol açar. Bazı durumlarda bu davranışlar öğretim programının uygulanmasını kesintiye uğratan grupça uygunsuz davranışlara da dönüşebilir.

İster yalnızca bir öğrencinin dersi dinlememe, etkinliklere katılmama, başka bir şeyle uğraşma gibi bireysel uygunsuz davranışı olsun, ister bir grup öğrencinin grupça yaptığı uygunsuz davranış olsun, bunlar dersin hedeflerinin gerçekleşmesini engelleyen istenmeyen davranışlardır. Bu tür davranışları gösterenler, daha çok düşük okul başarısı olan, psikolojik bazı sorunlar yaşayan, genellikle alt sosyoekonomik düzey ve düzensiz bir aile disiplininden gelen çocuklardır.

BAŞARILI ÖĞRETMENİN ÖZELLİKLERİ

— Öğrencilerine karşı arkadaşça tutumlar geliştirir: Eğer öğretmenle öğrenciler arasında güvene dayanan bir ilişki varsa, sınıf yönetimi kolaylaşır. Öğrenciler sevdikleri öğretmenle işbirliği yaparlar. Öğretmenini seven bir öğrenci onun dersini de severek çalışır.

— Disiplin sorunu yaratan öğrencilere karşı bile olumlu tavır geliştirir: En yaramaz öğrenciler bile kendilerine değer veren öğretmenlerin sözlerini dinler ve onlara saygı duyarlar.

— Sınıf yönetimi konusunda mantıklı ve iyimser bir yaklaşım geliştirir: Etkili öğretmenler, sınıf yönetiminde ara sıra sorunlar yaşasalar bile, örnek kişilikleri ve iyimser yaklaşımları sayesinde uzun dönemde öğrencilerine olumlu davranışlar kazandırırlar.

— Uygun davranışa ilgi gösterir ve sınıfta iyi niyet oluşturur: Davranışı kontrol etmenin en iyi yolu, öğrencinin olumsuz davranışlarına değil olumlu davranışlarına ilgi göstermektir.

— Öğrencilerini yöneticilere, anne ve babalara şikayet etmez: Sınıfta düzeni sağlamak öncelikle öğretmenin sorumluluğudur. Öğretmen bazen sınıf düzenini bozan öğrencileri yöneticilere ve anne babalara şikayet etme eğilimindedir. Bu durum, öğretmenin yetersizliğinin bir sonucudur. Zaten öğrenciler, yöneticiler ve anne babalar bu tip öğretmenlere karşı olumlu duygular taşımazlar.

— Belli öğrencilere özel ilgi göstermekten sakınır: Başarılı öğrenci kadar başarısız öğrencinin de öğretmen üzerinde hakkı vardır. Bazı öğretmenler çabuk anlayan, saygılı ve çalışkan öğrencilere sınıf içinde fazla ilgi göstererek onları şımartma eğilimindedir. Öğretmenin bu tutumu yavaş anlayan, okul başarısı düşük öğrencilerin adalet duygularını zedeler.

— Kesintiye yol açan öğretim tekniklerini değiştirir: Sınıf yönetiminde öğretim tekniğinin payı büyüktür. Yanlış öğretim teknikleri öğrencilerin sıkılmasına ve istenmeyen davranışların ortaya çıkmasına yol açabilir. Öğrencilerin derse ilgi göstermediğini gören bir öğretmen, öğrencileri suçlama yerine, öğrencilerin görüşünü alarak tekniğini değiştirmelidir.

— Sınıf kuralları oluştururken öğrencinin katılımını sağlar: Okul yönetimi ve öğretmen tarafından dikte edilen kurallar öğrencilerin karşı koymasına yol açar. Öğrenci, belirlenmesinde katkıda bulunduğu kuralları benimser, onlara uymaya özen gösterir.

— Sınıf kurallarının nedenlerini açıklar: Öğrenciler, nasıl davranmaları gerektiğini bilmekten öte niçin böyle davranmaları gerektiğini bilmek isterler.

— Olabildiğince az kural koyar ve kuralın amacını açıklar: Kuralların çok ve anlaşılmaz olması karışıklık yaratır. Fazla sayıda kural, bazılarının göz ardı edilmesine neden olur.

— Öğrencinin kişiliği üzerine değil, kabul edilmeyen davranışı üzerinde durur: Öğrenci istenmeyen bir davranış gösterdiğinde, öğretmen davranışın değil de öğrencinin kişiliği üzerine odaklanırsa “öğretmen beni sevmiyor, öğretmen bana taktı” duygusu uyandırır.

— İstenmeyen davranışın olumsuz sonuçlarını açıklar: Öğrencilere istenmeyen davranışlar sonucunda oluşacak bireysel zararlar, düzensizlikler ve başarısızlıklar abartılmadan, tehdit içermeden, kısa ve açık bir dille anlatılmalıdır.

— İlgi çekmeye yönelik küçük yaramazlıkları göz ardı eder: Söz almadan konuşma, arkadaşlarının sözünü kesme gibi küçük uygunsuz davranışlar genellikle ilgi çekmek için yapılır. Öğrencinin bu tür davranışlarına ilgi gösterilmediği zaman azalır.

— Disiplini sağlamak için bağırıp çağırmaz: Öğretmen sınıfta disiplin sağlamak için "Kes Sesini!", "Konuşma!", "Otur Yerine!", "Dön Önüne!" “Yeter artık!” gibi zaman kaybettiren ve saygınlığına gölge düşüren hitaplar kullanmamalıdır.

— Öğrencileri not ve ceza ile tehdit etmez: Tehdit ve gözdağı öğrencilerde inatlaşma, düşmanlık ve direnme duygularını harekete geçirir . Öğretmen tehdit ettiğinde öğrenciler öğretmenin ortamı kontrol edemediğini anlar.

— Öğrencilerle asla alay etmez: Bir öğretmenin öğrencilerle alay etmesi, öğrenciler tarafından kişisel statülerine saldırı olarak görülür, düşmanlığa ve asiliğe yol açar. Öğretmeni adil olmayan biri olarak görürler ve uygunsuz davranışların sorumluluğunu üstlenmek istenmezler.

— Olumsuz eleştiriden kaçınır: Olumsuz eleştiriler öğrencilerin kendilerini kötü hissetmelerine ve motivasyonlarının kırılmasına yol açar.

— Vücut dilini iyi kullanır: Öğretmen ders anlatırken öğrencilerin gürültü çıkarması ve birbirleriyle konuşması sık rastlanan bir durumdur. Bazen öğrenciler öğretmeni kızdırmak için gürültü yapar veya konu dışı şeyler sorarak dersi sabote ederler. Öğretmenin kızması, bağırıp çağırması bir işe yaramaz. Çünkü amaçları öğretmeni kızdırmaktır. Bu durumda en etkili yol susmaktır. Öğretmenin susması beklemedikleri bir tepki olduğu için öğrenciler de susacaktır.

— Öğrencileri etiketlemez: Öğretmenler bazen "aptal", "tembel", “yaramaz”, “geveze” gibi terimlerle öğrencileri etiketleme yoluna giderler. Bu adlandırmaları kullanan öğretmenler, öğrencinin benlik kavramını olumsuz etkilemektedir.

— Ciddi ve uygunsuz bir davranışı, bire bir görüşme yoluyla düzeltmeye çalışır: Öğrenciyi küçük düşürecek ciddi bir olumsuz davranışı diğer öğrencilerin önünde dile getirme durumunda, öğrenci savunmaya geçebilir. Öğretmen öğrenci ile özel olarak bire bir konuşursa öğrenci davranışlarını değerlendirmede daha objektif olur, öğretmenin önerilerine olumlu yanıtlar verir.

— Öğrenciyi cezalandırmaktan kaçınır: Öğrenciler ceza veren veya disiplin kuruluna gönderen öğretmene düşmanlık besler, bu da öğretmen-öğrenci ilişkilerini zedeler, öğretmenin sınıf yönetimini güçleştirir..

— Öğrencilerin duygularını ve tepkilerini dile getirmesine izin verir: Öğrenci kimi zaman haksızlığa uğradığını veya ihmal edildiğini düşünerek tepkide bulunabilir. “Öğretmenim, bu yaptığınız haksızlık!” diye bağırabilir. Öğrencilerin olumlu tepkileri kadar olumsuz tepkilerini de dile getirmelerine izin vermelisiniz. Öğrenci haklı ise özür dilemek, gönlünü almak sizi küçültmez, aksine adil davrandığınız için öğrencinin gözünde büyürsünüz.

— Normal yollardan sorunu çözemiyorsa uzman personelden yardım ister: Öğretmen, sınıfta sürekli olarak dersi kesintiye uğratan öğrencilere, sınıf yönetimi ilkelerini uyguladıkları halde sorunla baş edemiyorlarsa, okul rehber öğretmeninden ya da bir psikologdan yardım alabilir.

— Ana babalarla, yöneticilerle, rehber öğretmenlerle işbirliği yapar: Gerekiyorsa sınıf düzenini sürekli bozan öğrenciler için ana babalarla, yöneticilerle, rehber öğretmenlerle işbirliği yaparak bu çocuklar için alternatif etkinlikler plânlar.

Aşırı disiplin yanlısı, örgütleme gücü yeterince gelişmemiş, olumlu davranışlar sergileyemeyen, olumsuz eleştirmekten hoşlanan öğretmenler sınıf yönetiminde sorunlarla sık karşılaşır, branşlarında bilgili olsalar dahi zevkli bir ders işleyemezler. Sınıf içinde sağlanan düzenle öğrencilerin öğrenmeleri yakından ilişkilidir. Sınıfta düzen ancak kurallar koyarak, yanlış davranışa tepki vererek, olumlu davranışı destekleyerek, öğrencilerin benlik duygularını koruyarak sağlanabilir. Bütün bunları yaparken öğrencilerin görüşü alınmalı, katkıda bulunmaları sağlanmalıdır.

(Ali Çankırılı, Zafer Dergisi, Sayı: 334, Kasım-2004) 

36 "Allah katında hak din İslamdır." ayeti hutbelerde neden okunmuyor? "Allah katında tek hak din İslamdır." ayetinin Avrupa Birliği normlarıyla camilerde yasaklanması ve bu yasağa imamların uyması, bu ayete ne kadar uygun düşer?

 

Öncelikle bu ayetin veya başka bir ayetin hutbede okunmasının farz olmadığını belirtelim. Euzü besmele çekerek herhangi bir ayeti okumak ise sünnettir. Bu nedenle bu ayeti okumamak hutbeye bir zarar vermez ve okumayan da sorumlu olmaz.

- Bu ayetin hutbede okuma şartı yoktur. Türkiye’nin birçok bölgesinde zaten tarih boyunca okunmamaktadır. Bunun yerine -hatta resmi olmayan hocalar tarafından- “el-yevme tucza..”(Mümin, 40/17) ayeti okunmaktadır.

“Allah katında tek hak din İslam’dır.” ayeti, aslında bütün hak dinleri ihtiva etmektedir. Yani İslam dini, Hz. Adem (as)’den Hz. Muhammed (asm)’e kadar gelen bütün semavî dinlerin –manen / zımnen- ortak adıdır. Çünkü bütün hak dinler, Allah’ın gönderdiği hak ve hakikati ifade eden dinlerdir. Zaman ve mekânların farklılığıyla teferruatta /füruatta farklılık göstermelerine rağmen, dinin temel inanç esaslarında hep aynı dersi vermişlerdir. Bütün semavî dinlerin hakikî varisi, mükemmili ve mütemmimi / tekmil edicisi, tamamlayıcısı olan son din bizzat İslam dini olarak anılır olmuştur.

- Bu ayette yer alan “İslam dini” kavramının Hz. Adem’den Hz. Muhammed(asm)’e kadar gelen bütün hak dinlerin ortak adı olduğunu, yani Allah’a itaat etmek ve ona iman edip boyun eğmek manasında olduğunu  görmek için ilgili ayetin tefsirine bakmak yeterlidir(msl. olarak bk. Taberî, Kurtubî, ilgili ayetin tefsiri)

- Burada İbn Kesir’in ifadesinin tercümesini olduğu gibi  almakta fayda vardır: “Allah katında din İslam’dır” ayetinin manası şudur: Allah, İslam’dan başka hiç kimseden başka bir şey kabul etmez. Bu da Hz. Muhammed’e kadar tarih boyunca Allah’ın  peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği her şey demektir.”(ilgili ayetin tefsiri).

- Bu sebeple Avrupalıların bu ayetten ürkmeleri cehaletlerinden kaynaklanmaktadır.

Bu ayetin camilerde okunmaması, onu inkâr etme anlamına gelmediği de açıktır.

- Bilindiği üzere,  hiç kimsenin bir ayeti veya onun hükmünü rafa kaldırmak gibi bir suç işlemeye ne haddi ne de hakkı vardır.

- Ancak, Allah Kur’an’ı indirirken 23 yıllık bir süre içerisinde hükümleri çevrenin ve ortamın müsait olup olmadığı nazara aldığı alimler arasında ittifaklı bir noktadır. Mekke’de savaş emrinin verilmemesi bu hikmete mebnidir. İçkinin dört devrede peyderpey yasaklanmasının hikmeti de budur.

- Hükümlerin rafa kaldırılması küfürdür. Fakat hükümler arasında öncelik tanımak ilahî hikmetin bir yansımasıdır. İmanı olmayan kimseye namazı telkin etmek isabetsiz bir yaklaşımdan başka bir şey değildir. Mekke’de genel olarak iman esasları, Medine’de şerî hüküimlerin vahiyedilmesi bu hikmetin bir tezahürüdür.

- Konumuz olan ayetin hutbelerde okunup okunmaması İslam dini açısından fazla bir öeneme sahip olduğunu düşünmüyoruz. Zaten cemaat bunun manasını da bilmiyor. 

- Butün bu söylediklerimiz, Dinî bir kurum olan Diyanet işleri başkanlığını töhmet altında bırakan düşüncelere bir cevaptır. Doğrusu biz, Diyanet işleri başkanlığının Avrupa’nın bu konudaki telkinlerine göre bir tavır takınacağını düşünmüyoruz. Böyle bir zanda bulunmak her şyeden önce Allah’ın açıkça yasakladığı su-i zanna girer. 

Kaldı ki Avrupa’nın da böyle hassas bir konuda haddini aşarak böyle bir telkinde bulunacağını da düşünemiyoruz.  

Bu son zamanlarda gerek Diyenet işlerinden sorumlu bakanımızdan ve gerek Avrupa’dan yapılan açıklamalar bu iddiaların doğru olmadığını gösterdiği gibi, bunların kasıtlı olarak çıkarıldığı ve dinden uzak siyasi kulvarlardan çıktığı görülmüştür.

37 "Caiz değildir" demek ile "haramdır" demek arasında fark var mıdır?

CÂİZ: Yapılması mahzurlu olmayan, işlenmesi suç teşkil etmeyen şey. İzin verilen, müsaadeli, ruhsatlı, olur, olabilir, mümkün, kâbil, münasip gibi manalara gelir.

Caiz görmek, uygun bulmak; caiz olmak; yapılması mahzurlu olmamak, dînen yasaklanmamış olmak gibi anlamlarda kullanılır. Bunun tersi, caiz olmamak, yani yapılması mahzurlu olmak, doğru olmamak veya dînen yasaklanmış olmak demektir.

Fıkıh terimi olarak caiz; yapılması sahih veya mübah olan herhangi bir fiil veya akiddir. Bazen bir fiil veya bir akid sahih (geçerli) olduğu hâlde caiz olmaz. Meselâ, cuma namazı için ezan okunurken alışverişi bırakıp namaza gitmeyen bir Müslümanın yapacağı satış muamelesi dünyevî ahkâm itibariyle sahihtir. Fakat uhrevî ahkâm itibariyle caiz değildir. Çünkü bu durumda, Cenâb-ı Allah'ın:

"Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, elbette sizin için daha hayırlıdır." (Cum'a, 62/9)

emrine muhalefet edilmiş ve uhrevî sorumluluk altına girilmiş olur. (bk. Ömer Nasuhî Bilmen, Istılahâtı Fıkhiyye Kâmusu, I/33).

Özür hâlinde bazı şartlarını yerine getirmeden niyetle namaz kılmak da caizdir. Meselâ, namaz için şart olan abdest yerine, su bulunmadığı zaman temiz toprakla teyemmüm etmek kâfidir. Ancak su olup da onu kullanmaya meşru bir engel yoksa, teyemmümle namaz kılmak caiz değildir. Bu da:

"Bir özür için caiz olan şey o özrün kalkmasıyla geçersiz olur." prensibine dayanır. (bk. a.g.e., I/262)..

"Caiz" ve "cevaz" aynı manaya gelmektedir. Biri masdar diğeri ise ismi faildir. Her ikisi de geçerlidir anlamına gelir. Aralarında nüans olsa bile neticesi değişmez.

"Caiz" kelimesi bir amelin geçerli olup olmadığını anlatmak için kullanılır. Ancak yapılan işin dini açıdan bazı sakıncaları olduğu anlamına da gelebilir. Örneğin namazda Fatiha'yı okumak vaciptir. Bir kişi Fatiha'yı okumadan başka âyetler okuyarak namaz kılsa namazı caizdir. Yani geçerlidir. Fakat mekruh işlenmiş ve sevabı azalmış olur. Bu nedenle "caiz" kelimesi bazı mekruhları da içine alır.

Bu kelime daha çok farz ve haram karşılığı kullanılır. Eğer bu "caizdir" deniliyorsa, farz yerine gelmiştir ve haram değildir, demektir. Bazı eksikler olabilir, ama ibadeti bozmaz veya alışveriş haram değildir, demektir.

38 Kolanın (coca cola) terkibinde domuz yağı ve alkol olduğu, ayrıca yazıyı ters okusan "La Muhammed, La Mekke" yazılmış olduğu söyleniyor, doğru mudur?

Neskafe, kola ve pepsi içmek caizdir; çünkü içinde domuz yağı veya alkol olduğu kesin değildir. Ancak bazı âlimlerimiz bu konularda şüphe olduğu için, "içilmese daha iyi olur" demişlerdir.

Şüpheli şeylerden kaçınmak her zaman daha iyidir. Hatta bazı Hanefi âlimleri kahvenin bile haram olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu fetvalar genel kabul görmemiştir. Bir Müslüman bu maddeleri içmekle haram işlemiş olmaz. Kimseye bunları içmeyin diyemeyiz. Dinen haram değildir. Ama bunları içmeyen birisini de "Niçin içmiyorsun?" diye zorlayamayız.

Bize göre böyle şeyleri öne sürmek pek doğru olmasa gerek; eğer böyle bir niyetleri varsa biz onların bu niyetlerini gerçekleştirmiş oluruz. Eğer böyle niyetleri yoksa kul hakkı geçmiş olur.

Daha önceden de gördüğümüz bu resmi tekrar inceledik. Üzerinde fazla durmanın onların ekmeğine yağ sürmek olduğunu düşünüyoruz. Reklamlarını bedava bize yaptırmış oluyorlar. Bu nedenle tavsiyemiz, böyle yollarla değil de başka yollarla mücadele etmeliyiz. Binlerce karanlığı yok etmenin yolu bir ışık yakmaktan geçer.

Elbette kötülüğü ve zulmü kınamalıyız ve onlara yardım edenleri desteklememeliyiz. Ancak bu işi yaparken mukaddes şeylerin kullanılması, bize göre pek hoş değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Gazozda (gazlı içeceklerde) bulunan alkol ve alkol üreten besinler hakkında bilgi verir misiniz? İçinde alkol bulunan her içecek / meşrubat haram mıdır?

39 Uzaylılar gerçekte var mıdır? Uzayda hayat var mıdır?

Dünya dışında da başka varlıklar vardır. Ancak o varlıklar nurani varlıklardır. Şeriatın lisanında onlara "melaike ve ruhaniyat" denilir.

Kur’ân’da dünya ve yeryüzü “ard” (arz) olarak geçer; başta Âdem Aleyhisselam olmak üzere bütün peygamberlerin yeryüzüne, dünyaya gönderildiği bildirilir. Bu arada bazı sema katlarında İbrahim, İdris ve İsa Aleyhimüsselâm gibi peygamberlerin makamının bulunduğu da mi’rac hadisinde ifade edilir. Yine İsra sûresi 44., Talak sûresi 12. âyetlerinde yeryüzünün gökyüzü gibi yedi tabaka olduğundan bahsedilir. Ama bu yeryüzü tabakalarının nelerden ibaret olduğu, yeryüzü katmanları mı, yedi kıta mı, yedi iklim mi, neler olduğu kesin olarak belirtilmemiştir.

Ancak bu yaşadığımız dünyadan başka yaşama uygun farklı gezegenler olsa bile, orada insan gibi mükellef ve sorumlu varlıkların yaşadığı konusunda bir âyet veya hadis yoktur.

Dünyadan başka sekiz ve son verilere göre on bir gezegenin daha olduğu varittir, ama oralarda böyle bir varlık türünün yaşadığı hususunda ne dini, ne de bilimsel bir doküman söz konusu değildir.

Bu arada şu gerçeği de gözden ırak tutmamak gerekir. Bu eski gezegen olan dünyamızda bu kadar canlı, ruh sahibi, akıl ve şuur sahibi varlıklar olduğu gibi diğer gezegen ve yıldızlarda, gök cisimlerinde oraların hayat şartlarına göre, oranın yapısına ve konumuna göre ruhani varlıklar vardır. Bu meseleye Bediüzzaman Said Nursi şu açıklamayı getirir:

“Ecrâm-ı ulviye ve ecsâm-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafetiyle beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüzleri dahi birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve bilbedâhe ve bi't-tarikı'l-evlâ ve bi'l-hadsi's-sâdık ve bi'l-yakîni'l-kat'î delâlet eder, şehadet eyler, ilân eder ki:"

“Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semâvat, burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur."

“Nardan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimattan, esirden ve hattâ elektrikten ve sair seyyâlât-ı lâtifeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, 'melâike ve cân ve ruhaniyattır' der, tesmiye eder.” (bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz Birinci Maksat, Birinci Esas)

40 İçime yerli yersiz korkular doluyor, her an kötü bir şey olacakmış gibi korkuyorum. Korku konusunda gelen vesvese hakkında bilgi verir misiniz?

İmam-ı Rabbani Hazretleri, talebeleri ile uzak bir yere giderken, gece, bir handa kaldılar. [Bu gece bir bela zuhur edecektir. (Bismillâhillezi lâ yedurru ma’asmihi şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semi’ul alim) duasını üç defa okuyun.] buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı.

Dert, bela, fitne, hastalık, nazar, sihir ve zalimlerin şerrinden korunmak için, sabah akşam, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, üç defa okumalıdır. Âyât-i hırz okununca da, bu duayı okumalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

"Bismillâhillezi lâ yedurru ma’asmihi şey’ün fil erdi ve lâ fissemâi ve hüves-semi’ul alim." duasını sabah üç kere okuyana, akşama kadar, akşam okuyana da, sabaha kadar hiç bela gelmez." (İbni Mace)

Korkulu yerde ve düşman karşısında, emin ve rahat olmak için Li ilafi’yi (Kureyş suresini) okumalıdır. Tecrübe edilmiştir. Gece ve gündüz, hiç olmazsa, on bir defa okumalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“ 'Euzü bikelimâtillahittammâti min şerri mâ haleka.' duasını okuyana, o yerden kalkıncaya kadar, hiçbir şey zarar veremez." (Müslim)

"Issız bir yerde, bir şey kaybeden veya bir yardıma ihtiyacı olan, 'Ey Allah’ın kulları bana yardım edin.'” desin! Her yerde, sizin görmediğiniz Allah’ın kulları vardır. Korkulu yerde üç kere, Allah’ın kulları, bana yardım edin demelidir."(Taberani)

"Hasbiyallahü ve ni’mel vekil, sözü her korku için bir emniyettir."(Deylemi)

Korkulu şeyden kurtulmak ve bir dileğe kavuşmak için Taha suresinin 37. âyetinden (velekad)dan 39. âyetin sonuna (ala ayni)ye kadar olan kısım, su geçirmez bir şeye yedi defa sarıp veya içi görünmeyecek şekilde PVC yaptırıp yanında taşımalıdır. Faydası çok görülmüştür.

İmam-ı Rabbani Hazretleri cinden korunmak için ve korkulu zamanlarda, "Lâ havle velâ kuvvete illa billah-il-aliyyilazim." okunmasını emrederdi.

Muhammed Masum Hazretleri buyuruyor ki:

"Dertlerden kurtulmak ve murada kavuşmak için beş yüz kere "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah" demeli, okumaya başlarken ve okuduktan sonra yüzer kere salevât-ı şerife okuyup dua etmelidir."

Dertlerin, belaların gitmesi için, istiğfar okumak da çok faydalıdır, çok tecrübe edilmiştir. Hadis-i şerifte,

"İstiğfara devam edeni, çok okuyanı, Allah Teâlâ, dertlerden, sıkıntılardan kurtarır. Onu, hiç ummadığı yerden rızıklandırır."

buyuruldu. İstiğfar, insanı her murada kavuşturur. Tövbe etmeli, istiğfarı çok okumalı. Bütün dertlere, sıkıntılara karşı faydalıdır.

Tehlikeyi önleme duası:

Şeyh Şihâbüddin Sühreverdi Hazretleri buyurdu ki:

Her sabah üç defa bu duayı okuyanı Hak Teâlâ yanmaktan, boğulmaktan ve ani ölümden emin kılar:

"Bismillâhi mâ şâallah lâ kuvvete illâ billâh. Bismillâhi mâ şâallah lâ yesűkul hayre illallah. Bismillâhi mâ şâallah lâ yekşifüssűe illallah. Bismillâhi mâ şâallah küllü ni’metin minallah. Bismillâhi mâ şâallah el hayrü küllühü biyedillah. Bismillâhi mâ şâallah lâ yasrifüssűe illallah. Bismillâhi mâ şâallah mâ kâne min ni’metin fe minallah."

İlave bilgi için tıklayınız:

Aklıma beni rahatsız eden düşünceler geliyor, ne yapmam gerekir?

Panik atak durumunda neler yapılmalı ve hangi duaları okumalıdır?..

41 Ayakta bevl etmenin (idrar yapmanın) dinen ve tıbben sakıncası var mıdır?

Ayakta bevl edilmemelidir; bu tuvalet adabına aykırıdır. Ayakta bevletmekten dolayı idrarın kişinin üzerine sıçraması doğru olmaz. Bu durumun kabir azabına sebeb olduğu rivayetlerden anlaşılmaktadır. Bu şekilde ihtiyaç giderme tıbben de zararlıdır. Çünkü ayakta idrar yapıldığında idrarın bir kısmı mesanede kalmakta, bu da hastalıklara sebeb olmaktadır.

Çömelerek idrar yapmanın tıbbi yararı şöyledir:

Çömelince karın kasları kasılır, dizler karına tazyik yaparlar; dolayısıyla mesane baskı altında kalır. Bevletme sonucunda mesane tam boşaldığından mesanede artık idrar kalmaz. Mesane tam boşalır. Bu ise idrar yolları ve mesane taşlarının oluşmasını önlediği gibi, prostat hastalığı olanlarda şikayetlerin azalmasında da etkili olur.

Çömelerek idrar yaparken hafif sol tarafa meyil edilmelidir. İdrar yollarının anotomisine (yapısına) en uygun olan bu pozisyonda, idrar yolarının ve mesane tam boşalması mümkün olmaktadır.

(Op. Dr. Ali Hatay, Üroloji Uzmanı)

42 Hz. Hızır var mıdır; gerçekten hayatta mıdır?

Hazret-i Hızır (as) Allah'ın salih bir kulu olup, peygamber değildir, diyen olmuşsa da cumhur-u ulemâya göre peygamberdir. Hazret-i Musa (as) zamanında yaşamış ve kendisiyle görüşmüştür. Kehf sûresinin Musa kıssasında, "Allah'ın büyük kullarından bir kul" olduğu ifâde edilmiştir.

Hazret-i Hızır (as) ne kadar yaşamıştır, hâlâ yaşıyor mu? Bu hususta kesin bir söz söylemek mümkün değildir. İmam Nevevî "Tehzîb ül-Esma ve'l-Lugat" isimli kitabında, bazı hadîslere dayanarak Hazret-i Hızır'ın ölmediğini ve kıyamete kadar yaşıyacağını beyân ediyor.

İbnü's-Salah da şöyle diyor: Ulemânın çoğuna göre Hazret-i Hızır hâlâ yaşıyor. Buhari, Müslim ve birçok muhakkiklere göre ise Hz. Hızır, Peygamber Efendimiz (asm)'in zamanında hayatta olsaydı, mutlaka Efendimiz (asm) ile görüşüp İslâm'a hizmet edecek ve cihada katılacaktı. Halbuki bu hususta hiç bir şey varid olmamıştır. Denildiği gibi Hz. Hızır hayatta olup dünyayı gezseydi, mutlaka Peygamber Efendimiz (asm)'in cenazesinde de bulunacaktı.

Öte yandan asrımızın büyük âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursi, (Allah rahmet etsin) "Mektubat" adlı eserinde, hayatı beşe ayırarak Hz. Hızır ve Hz. İlyas'ın, hayatın ikinci tabakasında olduğunu belirtmektedir. Bunu söylerken de bazı hadislere dayanmaktadır. Fakat bazı alimlerin hayatlarını kabul etmemelerini ise, Hz. Hızır’ın bizim gibi aynı hayat şartları içerisinde olmadığına dayandırır. Yani hayat mertebeleri beştir. Hz. Hızır ise ikinci mertebededir. Bu mertebeler ise şunlardır:

1. Bizim hayatımızdır. Bizim hayatımızın devam edebilmesi için, yemek, içmek ve hava almak gibi zaruri ihtiyaçları görmek zorundayız.

2. Hz. Hızır ve İlyas (a.s) hayatlarıdır ki, bir anda birkaç yerde bulunabilirler. Yemek içmek zorunda olmamakla beraber, istedikleri zaman yerler, içerler ve beşeri duruma girerler.

3. Hz. İdris ve İsa (a.s) hayatlarıdır. Bu zatlar beşeriyet ihtiyaçlarından uzaklaşmışlardır. Melek hayatına benzer bir mertebeye çıktıklarından, bizimle hiç münasebetleri olmaz.

4. Şehitlerin hayatıdır. Kur’an'ın ifade ettiği gibi, şehitlere ölüler demek doğru olmaz. Çünkü onlar öldüklerinin farkında olmadığından, kendilerini hayatta bilmektedirler. Ve kabir ehlinden daha yüksek bir mertebede yaşamaktadırlar.

5. Kabir ehlinin hayat mertebeleridir. Ölülerin bile kendilerine münasip bir hayat mertebesinde oldukları Kur’an'ın ifadeleriyle sabittir.

İşte bu ifadelerden anlaşıldığı gibi, Hz. Hızır (a.s) hayattadır. Fakat bizim hayat mertebesinde olmadığı için hayatında ihtilaflar olmuştur. (bk. Bediüzzaman, Mektubat; Halil Günenç, Fetvalar)

43 "Keşke şöyle olsaydı..." demenin bir sakıncası var mıdır?

Hayatı bir açıdan tereddüt ve şüpheler içinde geçen insanoğlu, çok defa kendini his, düşünce ve amelde bir yol ayırımında veya çatallaşan bir yolda bulur ve dolayısıyla acil bir seçim yapmak mecburiyeti duyar. Doğru ya da yanlış bir seçim yapıp yoluna devam ederse de, seçim ve davranışlarının rıza-i İlâhî’ye muvafık olup olmadığını, neticenin lehinde mi yoksa aleyhinde mi olacağını başlangıçta bilemeyebilir.

Doğru seçimlerin getirdiği hayır ve bereketlerin yanında, yanlış tercihlerin sebebiyet verdiği hatalar ve günahlar da vardır ki, bunların pek çoğu, kendi cinsinden tövbe ve istiğfar ile telafi edilmezse, nice gaileleri insanın başına açar ve onu çaresiz bırakır. Kader inancı çoğu kez yardıma koşar ve kul hatasından kaynaklanan üzüntü içinde, “Hayır ve bereket, Allah’ın takdir ettiği ve benim için seçtiği şeydedir.” der, teselli bulur. Fakat, iradenin hakkını verememe hüznüyle burkulduğu anlar olduğu gibi, beşeriyet muktezası olarak bazen de dudaklardan şu âh u vâh dökülür: "Keşke!.."

Keşke, bir temenni sözüdür.. .Hazreti Âdem (a.s.)’den  bize kadar dilden dile, gönülden gönüle dolaşıp duran ve bizden sonra da kıyamete hattâ öteki âleme kadar intikal edecek olan, belki sadece cennetliklerin cennetin kapısında çıkarıp atacakları fıtratımıza yerleşmiş bir sözdür.

“Keşke” demeyen yok gibidir.

- Kimisi çoğu zaman bir pişmanlığın akabinde “keşke” der inler.

- Bir başkası, henüz tahakkuk etmemiş olsa da gerçekleşmesini çok istediği şeyleri hatırlamakla telaffuz eder o hasret kelimesini.

- Bir diğeri, umduğunu bulamama, vaktini ve ömrünü değerlendirememe inkisarıyla dillendirir onu.

- Pek çokları, elindekilerle tatmin olmaz da daha iyi imkânlar, daha fazla dünyalık arzu ve isteğiyle refah, rahat ve lüks boyalı keşkeler seslendirir.

- Ve topyekün beşer, kıymetini bilemediği, elinden kaçırdığı nimetleri sonradan yâdeder; iç burukluklarını “keşke” hicranlarıyla mırıldanır.

Bu çeşit ifadelerin çoğu, İslâm nazarında, kaderi tenkit anlamı taşıyan ve hoş olmayan sözlerdir. Zira, istikbale irade ve sorumluluk açısından bakıp, gerekli plan ve programı yapmak gerekirken, maziyi kader yönüyle değerlendirmek uygundur. İstikbalde yolumuzu aydınlatmayacak, bizi sa’ye ve hayra sevketmeyecekse; geçmişle alâkalı her yakınma, kaderi tenkit, ef’âl-i İlâhiye’ye karışma ve haddi tecavüz manâsına gelir. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde buyurmaktadır:

“Eğer başına bir iş gelirse, ‘Keşke şöyle yapsaydım; o zaman şöyle olurdu.’ deme. ‘Allah’ın takdiri böyleymiş; O dilediğini yaptı.’ de. Zira, ‘Keşke şöyle yapsaydım.’ sözü, şeytanın vesvesesine yol açar.” (Müslim, Kader, 34)

İradenin hakkını veremeyişten, kadere ve takdir-i İlâhîye itimadın eksikliğinden kaynaklanan sızlanışların yanında bir de Allah’ın rızasını celbeden, muhasebe ve murakabe buudlu, yapılan hayrın az görülmesi ve küçümsenmesinin neticesi olan, tevazu renkli “keşke” vardır ki, o, insanı bütün bütün kazanç kuşağında dolaştırır. Bu tür bir pişmanlık ve onun seslendirilişi, günah ve hatalardan dolayı tövbe ve istiğfarda bulunma, hayatın hesabını tutarak fevtedilenleri telafiye azmetme, istikbalde aynı vartalara düşmeme gibi hususları ihtiva ettiğinden dolayı yümün ve bereket yüklüdür.

Nitekim, Allah Rasulü (sallalahu aleyhi ve sellem), Rabbinden gelen üns esintileriyle nazarlarını ötelere yönelttiği bir anda buyurur ki;

“Muhammed’in nefsi yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, ne kadar isterdim; keşke, Allah yolunda savaşsam ve öldürülsem. Sonra bana bir kere daha can nimeti bahşedilse ve yine cihadın hakkını versem, yine O’nun uğruna öldürülsem. Sonra yine savaşsam ve öldürülsem.” (Müslim, İmare, 103)

Efendimizin bu sözleri de bir temenni ifadesidir. Fakat, kaderi tenkit, haddi aşmak yahut Meşîet-i İlâhiye’ye karışmak değil, Allah yolunda bulunmanın ve O’nun uğrunda şehadet şerbetini içmenin güzelliğinin beyanıdır. Kazanma kuşağına ait bu temenniyi Allah Rasulü’nü rehber edinen hak erlerinin beyanlarında da görmek mümkündür. Onlar da sürekli “Daha yok mu?” ufkunu göstermiş; iyiliğe asla doymamış ve “bu kadarı çok az; daha, biraz daha” gibi himmet u gayret hislerini dile getirmişlerdir.

Bundan başka, Allah’a inkiyat ve teslimiyetin neticesi olarak, nefsi tenkit etme, benliği taşlama ve muhasebe şuuruyla gerilip hayır-hasenat adına yapılanı az görme duygusuyla iki büklüm olmanın işareti “keşke!”ler de vardır.

Lügat Manâsıyla Temennî

Temenni, bir şeyi dilemek ve ummak manâsına gelir. Umulan, temennî olunan şeye (minye/münye) ve (ümniyye) denir. (M. Asım Efendi, Kamus Tercemesi, III/39) Temennî, okuma ve yazma manâlarında da kullanılmıştır. İbn Manzur, tilâvete “ümniyye” de dendiğini, çünkü, Kur’an okuyanın rahmetle ilgili bir ayet geldiğinde onu temennî ettiğini, azap ayeti gelince de ondan kurtulmayı dilediğini söyler. Ayrıca, temennînin “aslı olmayan sözü söylemek” anlamında istimal edildiğini de belirtir. (İbni Manzur, Lisanu’l-Arab, 157293-5)

Temennide, gerçekleşmesi istenen ve husulü arzu edilen o şeyin (mütemennâ) husulünün mümkün olması da şart değildir. Muhal şeyler de temennî edilir; “N’olaydı gençliğim avdet edeydi!” mısraında olduğu gibi. Adanavî Abdunnafi Efendi’nin ifadesiyle, temennî edilen şey ya imkânsızdır veya imkân dairesinde olduğu halde gerçekleşmesi çok uzak bir ihtimaldir; fakat, temennî sözleriyle, isteğin olması, istenilenin meydana gelmesinden daha çok mücerret muhabbetin açığa vurulması kastedilmektedir. Bundan dolayı, temenni edilen şeyin bizatihî mümkün olması gerekmeyip, gerçekleşmesi mümkün bulunmayan şeyler dahi temenni edilir. Çok kere vaki olur ki, insan, kendisi için elde edilmesi muhal olan bir şeye muhabbet duyar ve onu temenni eder. Hasılı, temenni edilen şey bazen mümkün, bazen de muhal olur. (Abdunnâfî Efendi, 278-282)

Türkçe’de temennî genellikle, geçmiş zaman için gereklilik kipinin rivayet ve hikâye sigalarıyla, gelecek zaman için de aynı kipin şart ve hikaye sigalarıyla ifade edilir. Diğer bir ifadeyle, gerçekleşmesi mümkün olsun veya olmasın bir dileği, bir arzuyu, bir isteği ortaya koymak için istek, dilek-şart ve gereklilik kipleri kullanılır ve bu şekildeki cümlelere de “istek cümlesi” denir. İstek cümleleri, “Allah analı babalı büyüte” ve

“Aşkın şarabından içem / Mecnûn olup dağa düşem / Sensin dün ü gün endişem / Bana Seni gerek Seni.” (Yunus Emre)

örneklerinde olduğu üzere istek kipiyle kurulabildiği gibi; “Fırsat bulsam da köyüme gitsem”, “Herkes sevgiye koşsa, düşmanlıklar unutulsa” türünden dilek-şart kipiyle ya da “Kur’an’ı en az ayda bir hatmetmeliyim”; “Hareketlerime dikkat etmeli ve tebliğ vazifesiyle beraber temsilin de hakkını vermeliyim” şeklindeki gereklilik kipiyle de kurulabilir.

Fiil kiplerine ilaveten, bari, tek, n’olaydı ve keşke gibi edatlar da temennî bildirir.

“Veda eyler iken bakdı, dedi hasretle ol mehru / N’olaydı olmayaydı beynimizde ülfet evvelden”

mısraında olduğu gibi “n’olaydı”;

“Zülfün görenlerin hep bahtı siyah olurmuş / Tek zülfünü göreydim bahtım siyah olaydı”

sözündeki “tek”;

“Ateş-i aşkın hakikat pek tahammülsüz imiş / Olmayaydım kaşki sen bîvefaya aşina”

beytindeki “keşke” ve

“Hakkımdaki tegâfülüne sabreder idim / Ağyara bâri etmemiş olsaydı iltifat.”

mısralarındaki “bari” kelimeleri, temenni ifade etmek için kullanılır. (Tâhiru'l-Mevlevî, 64)

Kur’an’da Temennî Edatları

“Bari, tek, keşke, n’olaydı, ne olurdu” gibi manâlara gelen “Leyte”, Kur’an-ı Kerim’de on dört yerde değişik şekillerde kullanılmıştır. Meselâ:

“Onlar ateşin karşısında durdurulup da ‘Ah n’olurdu, dünyaya bir geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini inkâr etmesek, mü’minlerden olsak!’ dedikleri zaman bir görsen, neler olacak neler!” (En’am, 6/27)

“Yüzleri ateşte gâh bu yana, gâh öbür yana çevrileceği gün: ‘Ah!’ derler, ‘ah ne olurdu! Keşke Allah’a itaat etseydik, keşke Peygambere itaat etseydik’! (Ahzab, 33/66)

Genelde, gerçekleşmesi imkân dahilinde olmayan bir temenni için kullanılan edatlardan biri de “keşke olsaydı” anlamındaki “Lev”dir. Kur’an-ı Kerim’de çok yerde geçmekle birlikte, yaklaşık yirmi ayette temenni ifade etmektedir. Meselâ:

“Dini inkâr edip Resûl’e isyan edenler, işte o gün yerin dibine girmek, yerle bir olmak isteyecekler. Onlar hiçbir sözlerini, hiçbir kabahatlerini Allah’tan gizleyemezler.” (Nisa, 4/42)

“Ve ilave edecekler: “Keşke biz gerçeği işiten ve aklını çalıştıran kimseler olsaydık, elbette bu alevli ateşe girenlerden olmazdık!” (Mülk, 67/10)

Aslında bir soru edatı olan “Hel” ender de olsa temenni için de kullanılır. Kur’an-ı Kerim’de “Hel”in bu şekilde istimaline dair örnekler mevcuttur:

“O gün cehenneme biz: 'Doldun mu?' dedikçe O: 'Daha yok mu?' diye iştahını dile getirir.” (Kaf, 50/30)

“Lealle” edatı, tereccî yani, korkulan veya umulan bir işin, bir durumun beklenmesini ifade eder. Türkçe’de “umulur ki, ihtimal ki, ümit edilir ki, ola ki, keşke olsa, korkarım ki, umarım, belki” gibi anlamlarla tercüme edilir. (M.Çelen, 243) “Lealle”nin temenni için kullanıldığı da olur. Bu noktada şu ayrımı yapmak da faydalı olacaktır: Temenni, nefsin olmasını arzu ettiği ama daha çok imkânsız istekler ve yakınmalardır. Tereccîde ise, istenilen iş mümkündür ve olması beklenir. Temennide hep arzulanan, nefsin hoşuna giden şeylere özlem vardır. Tereccîde ise, bazen hoşlanılmayan şeyleri bekleme de söz konusudur. Kur’an-ı Kerim’de “Lealle”nin temenni için kullanıldığı ayetler de vardır. Meselâ:

“Âhireti inkâr edenlerden birine ölüm gelip çatınca, işte o zaman: ‘Ya Rabbî!’ der, ‘ne olur beni dünyaya geri gönderin, ta ki zayi ettiğim ömrümü telafi edip iyi işler yapayım.’ Hayır, hayır! Bu, onun söylediği manâsız bir sözdür. Çünkü dünyadan ayrılanların önünde, artık, diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 23/99-100)

“Tuttular, Allah’tan başka tanrılar peşine düştüler, ümit ettiler ki yardıma nâil olacaklar!” (Yasin, 36/74)

Arapça’da, bir diğer temennî edatı “E La”dır. “E La”, “temenni ederim, umarım, keşke” manâlarına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de tenbih, tevbih ve inkâr, olumsuz ifadeyle soru, arz ve tahdit manâlarında kullanılmıştır; fakat, temennî edatı olarak kullanıldığı yer yoktur.

Mü’minlerin “Keşke”si ve Müflislerin Temennîsi

Kur’an-ı Kerim, bir yandan iman mahrumlarının hem bu dünyada hem de âhirette pişmanlık, esef, korku ve dehşetle, temenni sözlerini birbiri ardına sıralayacaklarını belirtip misaller verirken, diğer taraftan da, mü’minlerin Allah’ı ve hak dini insanlara tanıtma, onları İslâm’ın gölgesinde bir hayata sevketme ve bu vesileyle Rabb’in rızasını kazanma gayesine matuf temennilerine de vurguda bulunur ve bu konuda örnekler serdeder. Evvelâ, Cenab-ı Hakk’ın kullarına karşı merhametini gösteren –kendi Zat’ına has – “keşke” ifadelerini nazara verir:

“Düşünseler şunu da anlarlardı ki: bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir ve ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir bilselerdi!” (Ankebut, 29/64)

“Savaşa çıkmayıp Resûlullah’tan ayrılarak geride kalanlar, oturmalarından memnun olup sevince garkoldular. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmayıp ‘Bu sıcakta sefere çıkmayın!’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi, bundan da sıcak! Ona nasıl dayanacaksınız?’ Keşke bunu bilip anlasalardı!” (Tövbe, 9/81)

mealindeki ilâhi beyanlarda olduğu gibi, bazı ayetleri “Keşke bilselerdi, keşke anlasalardı.” fezlekesiyle bitirir. Daha sonra da, her devirde Allah elçilerinin ve salih kulların insanlığın imanı için yanıp yanıp tutuştuğunu, beşerin dünya ve ahiret saadetini ölesiye arzu ettiklerini ve temennilerini bu hususa bağladıklarını misalleriyle anlatır.

Böyle makbul bir temenniye örnek olarak Yâsin Suresi’nde kendilerinden bahsedilen üç elçinin hikayesi verilebilir. Müfessirlere göre bunlar, Hazreti İsa’nın (a.s.) Antakya halkına gönderdiği elçilerdir. Kur’an, bunları,

“Sen şimdi onlara misal olarak şu şehir halkını anlat: Mâlum şehir halkını ki, hani onlara da elçiler gelmişti. Evet, iki resul gönderdik onlara, ‘Yalancı!’ deyip yalanladılar o ikisini. Bunun üzerine, güçlendirdik o iki elçiyi bir üçüncü resulle; dediler hep birden: ‘Biz Allah’ın elçileriyiz size’!” (Yasin, 36/13-14)

ifadeleriyle takdim buyurur. Ayetlerden de anlaşılacağı üzere şehir halkı, Allah’ın elçilerinden ilk gelen ikisine inanmaz ve onları yalanlarlar; dahası taşlayarak öldürmekle tehdit ederler. Derken üçüncü bir şahıs şehrin öbür ucundan koşarak onların bulunduğu yere gelir. Bu zat, tefsircilerin bildirdiğine göre Habib-i Neccar’dır. O da elçilerin davetini seslendirir;

“N’olur ey kavmim! Gelin siz bu resullere uyun! Sizden bir ücret istemeyen, sizden hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yasin, 36/20-21)

der. Fakat halk, ona da hüsn-ü kabul göstermez. İnsanlar bütün gayzlarını ona boşaltmak istercesine üzerine yürürler. Eline herhangi bir şey geçiren durmaz, Habib’e savurur; taşlarla, sopalarla vücudu harap olan o iman abidesi ise sözünden dönmez;

“Hem ne olmuş ki bana? Neden tapmayayım beni yaratana? Hem sizlerin de dönüşü olacak O’na!” (Yasin, 36/22) der durur.

Habib-i Neccar, azgınların işkencelerine ve taş yağmuruna dayanamayacağını anlayınca sükut eder. Tam ruhunu teslim edeceği, ötelere yürüyeceği sırada bir ses duyar; ona,

“Buyur, cennete gir!” (Yasin, 36/26)

denilir. Bu sözü ister bir melekten duysun, isterse de kendi vicdanında hissetsin; onu duyunca içi burkulur, burkulur da “keşke” der. Fakat onun “keşke”si kendi adına değildir. Anlatmıştır insanlara hak ve hakikati; ama taşla-sopayla mukabele görmüştür. Şehadet mertebesine ereceği an da insanlık için yaşayan ve halkın saadetini düşünen bir hak eri olarak kendine yakışır temenniyi seslendirmiş, “Ah halkım bir bilseydi!” demiş ve dünyaya şu sözle veda etmiştir:

“Ah keşke bir bilseler: Rabbimin beni affettiğini, beni ikramlara garkettiğini!” (Yasin, 36/27)

Âyetlerden de anlaşıldığı üzere, temenninin, daha çok inançsızlara ve hayatlarını israf edenlere ait olan mezmum şekli, bir de, mü’minlere, özellikle de ibadete ve Allah yolunda hizmete doymayan “Daha yok mu?” ehline ait muhasebe, murakabe, himmet ü gayret ifade eden şekli vardır. Bu çalışmamızda, önce onun birinci şekli üzerinde duracağız.

Şeytanî Temenni

Hakiki mü’minler, insanların Allah’ın mesajlarını kabul etmelerini ve hak din etrafında toplanmalarını çok arzu ederler. Onlar, hayatlarını dini tebliğ ve temsile bağlar; Rabbilerini anlatabiliyorlarsa yaşamayı manâlı bulurlar; İlâhi davete tercüman olamadıklarını düşünürlerse yaşamayı da abes kabul ederler. Her gönle girebilmek, her kalbin bir beyt-i Hüdâ haline gelmesine vesile olabilmek için gayret eder; bu hedef istikametinde değişik yol ve üsluplar denerler. Şeytan ise, onların bu saf ve dupduru niyetlerini, halis gayretlerini bulandırmak, iman davasına komplolar kurmak, onun hakkında gönüllerde kuşkular uyandırmak ve hattâ onu temelden değiştirmek ister. Kendini dine adamış o insanlara vesveseler verir, onları asıl vazifelerinin dışında bazı hususlara çekmeye çalışır; Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu kazanmak olan en büyük gayeyi unutturur, insanları memnun etmek ve kendi safına çekmek gibi bir vesileyi ondan daha kıymetli ve önemliymiş gibi gösterir. Ve maalesef, müminlerden bazıları onun bu vesvesesine ve tuzağına düşerler de, “Taraftarlarım çok olsun, insanlar beni dinlesinler.” gibi düşüncelerle bazen dinden taviz verircesine bir yumuşak tavır içine girer ve mümaşatta bulunur, muhataplarının fikirlerine katılıyormuş gibi görünür ve tavizkâr davranırlar. Bazen de iman hizmetindeki başarılarını kendilerinden bilir; riya, süm’a ve ucba düşebilirler. Dahası, eğer ihlas kalesine sığınmazlarsa hiç farkına varmadan beklentilere girebilir ve tertemiz duygularla eda etmeleri gereken tebliğ ve temsil vazifelerini şahsî yatırımlar haline dönüştürebilirler. Nitekim, Allah Teâlâ,

“Senden önce hiçbir resul veya nebî göndermedik ki, halkının hidâyetini umarak gayret gösterdiğinde, şeytan onun temennisi hakkında bir vesvese vermek ve ümidini kırmak istemesin. Ama Allah, şeytanın attığı o vesveseyi giderir, sonra da âyetlerini sapasağlam, muhkem kılar. Zira Allah alîmdir, hakîmdir. (Her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir). (Hac, 22/52)

buyurmuş ve peygamberlerin masumluğunu hükme bağlarken, diğer müminleri de bu tür aldanmalara ve düşünce kaymalarına karşı uyarmıştır.

Burada şu hususa da temas etmenin zaruri olduğunu düşünüyoruz: Bazıları mealini verdiğimiz ayette geçen “temenna” fiilinin ender kullanılan “okuma” mânasını esas almış; onu, Necm suresi, Garanik uydurma kıssası ve nesh konusu ile irtibatlandırıp garip bir senaryo ortaya çıkarmışlardır ki; Allah da, Resulü de, Kur’ân da bundan münezzehtirler. Halbuki, bu kelimenin ilk ve meşhur anlamı “arzu etmek ve ummak”tır.

Temennîyi, gönlün arzu ettiği şeyi kişinin kendi içinde, hayalinde şekillendirip canlandırması şeklinde mutlak olarak anlayanlar da vardır. Yukarıda arzettiğimiz gibi, zihinde canlandırılmış olan bu tabloya “ümniyye” veya “münye” denilir ki, şimdilerde sıkça kullanılan “ideal” tabiriyle o kastedilmektedir. Bu kelime felsefeciler arasında oldukça önemli bir yer edinmiş ve “idealizm” adlı bir felsefî ekolün esası haline gelmiştir. İdealistler bütün gerçeklerin aslının “benlik”te olduğunu varsaydıkları için, nefsin istek ve arzusunu her gerçeğin temel taşı gibi görmek isterler. Bu yüzden hayatta başarılı olmuş büyük adamları hep idealist kabul ederler. Bununla ulûhiyyet ve nübüvvet meselesini de çözdüklerine inanarak, peygamberi bir ideal kurmuş, bir müddet programını yapmakla uğraşmış, sonra da peygamberlik davasıyla ortaya atılmış bir idealist görürler. İşte Kur’ân, özellikle de mealini verdiğimiz bu âyetle belirtiyor ki, peygamberlik sadece bir arzu ve bir temenni işi değildir. Hele hele idealistlerin anladığı manâda bir temenni peygambere asla yakışmaz. Zira;

“O, heva ve hevesiyle konuşmuyor. O(nun okuduğu Kur’an), kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm, 53/3-4)

Evet, Allah’ın elçileri hem masum hem de masundur; ismet sıfatına mazhardırlar, günaha girmezler ve Allah onları günahlara karşı sıyanet eder. Peygamberlerden başkası masum değildir; fakat, ümmet içinde de masun (Allah’ın günaha karşı muhafaza ettiği, günaha açık olsa da ilahî sıyanetle korunan) insanlar vardır, hep olagelmiştir. Ne var ki, az sayıdaki bu insanlar dışında herkes her an şeytanın tuzağına düşme ve günaha girme tehlikesiyle yüzyüzedir. Bundan dolayıdır ki, Cenab-ı Allah, şeytanın,

“Ya Rabbî, Senin kullarından mutlaka bir pay edineceğim. Mutlaka onları saptıracağım, birtakım temennilerle oyalayacağım.” (Nisa, 4/118-119)

dediğini haber verir ve kullarını şeytanın ilka edeceği boş kuruntulara ve asılsız temennilere karşı uyarır.

Şeytanın tuzağı tamamen boş vaadlere ve aldatmaya dayanır. Bazen başarı ve zevk vadlerinde bulunarak, zaman zaman güç ve zenginlik vaat ederek, bir başka defa iman esaslarını inkâr ettirerek, kimi zaman muhatabını seçkin bir milletin güzide bir ferdi olması itibariyle cennetin hakiki varisi olduğuna inandırarak servet, şöhret, devlet, şehvet ve bazen de âhiret ile ilgili arzuları kamçılayarak, gönüllere ümniye ve kuruntularak salarak... Şeytan sürekli av peşindedir.

Şeytanın insî dostları da, hep onun temennîlerini seslendirirler. Mesela,

“Şu Kur’ân okunduğunda ona kulak vermediğiniz gibi, ona karşı yaygara koparıp, onun başkaları tarafından anlaşılmasını da engelleyin. Ancak böyle yaparak üstünlük sağlayıp onu bastırabilirsiniz.” (Fussilet, 41/26)

derler ve isterler ki Kur’an dinlenmesin, emirlerine itaat edilmesin. Yaygaralarıyla Kur’an’ı bastırmayı temenni ederler. Yine onlar, mü’minlerin de kendileri gibi küfre düşmelerini delicesine isterler ve küfürde onlarla beraber olmalarını arzularlar. (Nisa, 4/89) Onlardan da “keşke” sözü sadır olur; ama bu, müminlere karşı kalblerindeki haset ve kinin bir yankısından ibarettir. Şeytan onları boş kuruntularla öylesine doldurmuştur ki, onlar, “Allah’ın çocukları ve sevgilileri” olduklarına, bundan dolayı cennetin kendileri için parsellendiğine ve cehennem ateşinin onlara dokunmayacağına inanırlar. Onlar bu ümniyeleriyle oyalanadursun, Allah Teâlâ da şöyle buyurur:

“Şeytan, onlara sadece vadlerde bulunur, onları birtakım kuruntularla oyalar. Şeytan, aslında onlara kuru bir aldatmadan başka ne vâd eder ki!” (Nisa, 4/120)

“Allah’ın vâd ettiği bu mükâfat, ne sizin temennileriniz, ne de Ehl-i Kitab’ın temennileri ile elde edilmez. Kim kötü iş yaparsa onun cezasını görür ve Allah’tan başka, kendisini o azaptan kurtaracak ne bir hâmi, ne de bir yardımcı bulabilir.” (Nisa, 4/123)

Ölüm Korkusu ve Uzun Ömür Arzusu

Mü’minler, ölümü bir terhis tezkeresi ve Sevgili’ye vuslat davetiyesi gibi görürken, iman mahrumları ona, her şeyin sona ermesi, bir yok olma, bir inkıraz, bir çözülüp dağılma ve topraklaşma nazarıyla bakar ve katiyen onunla yüz yüze gelmeyi arzu etmezler. Onlara göre, insan ölünce her şey biter; her şey ve her yer yokluğun karanlığına gömülür. Bundan dolayı da, onlar ölümü asla istemez ve ondan köşe bucak kaçarlar.

Cenab-ı Hak, Yahudi ve Hristiyanlardan bazılarının “Biz Allah’ın çocukları ve sevgilileriyiz” (Mâide, 5/18) demesi üzerine Peygamber Efendimiz’e şöyle hitap etmiştir:

“De ki: ‘Ey kendilerine Yahudi diyenler! İnsanlar arasında yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunu iddia ettiğinize göre, bu iddianızda tutarlı iseniz, haydi hemen ölmeyi temenni edin de bir an önce O’na kavuşun’.” (Cuma, 62/6)

Allah Teâlâ, iddialarının ne kadar asılsız ve geçersiz olduğunu göstermek için onlara böyle çağrıda bulunmuş;

“Eğer o davanızda doğru iseniz böyle ölümden kaçmayıp onu temenni etmeniz gerekir. Niçin ondan kaçıp da bütün varlığınızla dünya hayatına sarılıp duruyorsunuz?” itabıyla onların dünyaya ve hayata ne kadar düşkün olduklarını ve suistimallerinden dolayı ölümü katiyen istemediklerini ifade buyurmuştur:

“Ama onlar, bizzat yaptıkları zulümler sebebiyle asla ölümü temenni etmezler. Allah, o zalimleri pek iyi bilir.” (Cuma, 62/7)

Evet, Allah o zalimleri pek iyi bilir ve onların karakterlerini, gönüllerinden geçenleri bizlere de bildirmektedir. Yahudi ve Hristiyanlardan bazılarının “Âhiret yurdu (Cennet) ancak bizimdir” demelerine rağmen, o yurdun koridoru olan ölümden korkup kaçtıklarını, ölümden sonra böyle ebedi bir mutluluğun yalnız kendilerine ait olduğuna cidden inanmış olanların, zahmetler, elemler ve kederlerle dolu olan şu üç-beş günlük dünya hayatına sımsıkı sarılmalarının hiçbir anlamı olmadığını; bu düşünceyi taşıyanların bir an önce ölümü temenni etmeleri gerekirken, dünyadan ayrılmayı asla istemediklerini ve hattâ hayata en fazla onların düşkün olduğunu beyan buyurmaktadır.

“İnsanlar içinde dünya hayatına en hırslı olanların onlar olduğunu görürsün. O kadar ki, bu hırsta müşriklerden bile daha ileridirler. Onlardan her biri bin yıl yaşamak ister. Fakat uzun ömür, onu cezadan uzaklaştıracak değildir. Allah, onların bütün yaptıklarını görür.” (Bakara, 2/96)

Kur’an-ı Kerim, Âd kavmini anlatırken de ehl-i küfrün uzun ömür arzusunu nazara vermekte, Hz. Hud’un onlara şöyle dediğini nakletmektedir:

“Siz her yol üzerinde, gelip geçenleri şaşırtmak için bir alâmet yapıp saçma sapan şeylerle mi uğraşırsınız? O muazzam yapıları dünyada ebedî kalmak gayesiyle mi inşa ediyorsunuz? Başkalarının hukukuna karşı hiç sınır tanımadan hep böyle zorbalık mı yapacaksınız?” (Şuara, 26/128-130)

İşte, mü’minlerin âhiret özlemine mukabil, iman mahrumlarında da pek şedit bir yaşama arzusu ve uzun ömür temennisi vardır. Onlar, dünyada bir müddet daha kalabilmek için sürekli “keşke keşke!” der durur; ölümü hatırlamak bile istemez ve ondan hep kaçarlar... kaçarlar ama, katiyen kurtulamayacakları bir acı son onları beklemektedir:

“Nerede bulunursanız bulunun: sağlam, yüksek kulelerde, hatta eflâke ser çeken gökteki yıldız burçlarında bile olsanız, ölüm mutlaka size yetişir.” (Nisa, 4/78)

Dünya Yörüngeli Temenni

Misallerde açıkça görüldüğü ve görüleceği üzere, mü’minlerin temennisi tövbe, azim ve kasıt televvünlüdür. İmandan mahrumların temennilerine gelince onlar, dünya adına bir nedametin ve iç acısının tezahürleridir, boş ve varidatsızdır. Meselâ, Tebuk Seferi’ne çıkıldığında Ka’b b. Malik (r.a.) –kendi ifadesiyle– bir ihmalkârlık sonucu geride kalmıştı. Artık yola çıksa da orduya yetişemeyeceğini anlayınca hüzünden iki büklüm olmuştu ve o derin üzüntünün ifadesi dudaklarından “Keşke Allah Rasulü’ne yetişebilse ve Onunla beraber olabilseydim!..” şeklinde dökülmüştü. “Keşke” sözü onda bir seyyienin pişmanlığı olarak, tövbesinin bir buudunu teşkil ediyordu; geri kalan kısmı ise, doğruluğunun ve sadakatinin arkasından gelen af fermanı tamamlıyordu.” (Buhari, Megazi, 79; Müslim, Tevbe, 9/53) Ka’b b. Malik’in temennisine mukabil cihada çıkıp yarı yolda nifaklarını kusarak geri dönen münafıklara bakılırsa, onların temennisinin ne kadar boş bir kuruntudan ibaret olduğu görülecektir. Onlar, müminlerin başına bir felâket gelirse derler ki: “Neyse ki, Allah bana lutfetti de onlarla beraber çıkmadım.” (Nisa, 4/72) Fakat, Allah’tan, inananlara bir nimet ve inayet erişirse, bu defa da, “keşke”lerle inler; “Ah! n’olurdu, ben de onlarla beraber olaydım da zafer kazanaydım, büyük bir ganimete konaydım!” diye sızlanırlar.(Nisa, 4/73) Ne tövbe, ne cihad şevki, ne ahiret için azık edinme gayreti ve ne de Peygamberle beraber olma arzusudur onların içini yakan. Pay alamadıkları zafer ve kaçırdıkları bol ganimettir ciğerlerine pişmanlık ateşi salan.

Buna karşılık, Allah Teâlâ, bir mü’minin diğer bir insanın malına, makamına, kabiliyet ve meziyetlerine göz dikmesini yasaklamıştır. Bir mü’min, başkalarına bahşedilen ama kendisine verilmeyen lütuflara göz dikerek yakınmalarla kendini mahvedeceğine, içini kemiren kin, kıskançlık, çekememezlik ve intikam gibi yıkıcı duygulara kapılacağına, komplekslere gireceğine ve bunların neticesi olarak yüce Allah’ın adaletinden ve her şeyi kulları arasında isabetli biçimde dağıttığından kuşkulanacağına haline kanaat etmeli ve şükür hisleriyle dolmalıdır. Çünkü kanaatsizlik ve başkalarının elindekine göz dikme saikiyle dünyalık temennilerde bulunma haset, kin ve düşmanlık hasıl eder; Allah’ın takdir ve taksimine razı olmama manâsına gelir. Kendi hakkında takdir edilmeyen bir şeyi temenni etmek, kaderdeki hikmete karşı gelmektir ve kısır bir ızdırap kaynağıdır. Başkasının çalışıp didinmesine bir mükâfat olarak takdir edileni kuru kuru temenni etmek de bir münasebetsizlik, avarelik ve zamanı boşa harcamaktır. Bundan dolayı Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Bir de Allah’ın kiminize kiminizden daha fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere çalışmalarından nasipleri olduğu gibi kadınlara da çalışmalarından nasipleri vardır. Çalışın da, daha hayırlı şeyleri Allah’ın fazlından isteyin. Allah, her şeyi hakkıyla bilir. (Nisa, 4/32)

Allah’ın verdiklerine kanaat etmeme ve daha fazla dünyalık talebinde bulunma bir küfür sıfatı ve âhirete inanmama veya iyi inanamama hastalığının bir sonucudur. Nitekim Kur’an-ı Kerim, bu konuda, Karun’un hazineleri karşısında insanların tavır ve davranışlarını iki gruba ayırır ve bir ibret tablosu olarak onların halini gözler önüne serer. Karun bir gün, yine bütün ihtişam ve şatafatıyla halkının karşısına çıktığında dünya hayatına çok düşkün olanlar:

“Keşke bizim de Karun’unki gibi servetimiz olsaydı. Adamın amma da şansı varmış, keyfine diyecek yok!” (Kasas, 28/79)

demişler; onların bu temennilerine karşılık, âhirete inananlar ise:

“Yazıklar olsun size! Bu dünyalıkların böylesine peşine düşmeye değer mi? Oysa iman edip güzel ve makbul işler yapanlara Allah’ın Cennet’te hazırladığı mükâfat elbette daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler nâil olur.” (Kasas, 28/80)

sözleriyle mukabelede bulunmuşlardı.

Mal, mülk ve dünyalık arzusuyla yanıp tutuşanlar, servet ü sâmânlarıyla kibirlenip gururlananlar, sırça saraylarında ölmeyecekmişçesine zevkten zevke yürüyüp duracaklarını zannedenler, bolluk ve refah halindeyken Rezzak-ı Hâkiki’yi hiç hatıra getirmeyenler, bu nankörlüklerinin tokadını yiyip azaba uğradıklarında pişman olacak ve “keşke”lerle inleyeceklerdir. Kur’an-ı Kerim, Kehf Suresi’nde biri fakir ama mütevazı ve kanaatkâr, diğeri de zengin fakat oldukça kibirli ve tamahkâr iki arkadaşın misalini anlatır; anlatır ve o güzelim bağının bozulup yok olabileceğine hiç ihtimal vermeyen, kıyametin kopacağına da inanmayan mütekebbirin esef ve hasretini, temenni ve hayretini bir ibret vesilesi olarak hatırlatır:

“Çok geçmeden, bütün serveti kül oldu... Bu hali görünce, bağın çökmüş çardakları karşısında, yaptığı masraflarına, harcadığı emeklere acıyıp avuçlarını ovuşturakaldı! 'Ah! n’olaydım, keşke Rabbime ibadette hiçbir şeyi ortak koşmamış olaydım!' demeye durdu."(Kehf, 18/42)

Ötelerde Dehşet Yüklü Temenniler

Mü’minlerin her zaferinden sonra veya dünyada başlarına gelen felâketleri gördüklerinde iç geçirip derin bir hasretle,

“Keşke vaktiyle Müslüman olmuş olsaydık!” (Hicr, 15/2)

diyen inançsızlar, Azrail (aleyhisselâm) ile karşılaştıklarında bu sözü daha bir derin söyleyecek ve hele kıyamet gününde “keşke, keşke” feryatlarıyla inleyeceklerdir. Evet, dünyadaki “keşke”lerden çok daha iç yakıcı temenniler âhirette sadır olacaktır. Kur’an-ı Kerim, kâfir ve fâcirin kabir ve sonrasındaki nedamet ifadelerine ve temennilerine de dikkat çekmekte; bizleri, âhirette “keşke, keşke” deyip sızlanmamak için burada dikkatli yaşamaya davet etmektedir.

Dünyanın sarsılıp parça parça döküldüğü, insanların mahşer meydanında çığlık çığlığa bir oraya bir buraya yürüdüğü, bir kurtuluş vesilesi bulmak için koşarken ter gölüne gömüldüğü ve cehennemin ortaya çıkarıldığı o gün... İşte o gün anlayacak asiler işin aslını; anlayacak ve

“Keşke sağlığımda bu hayatım için hazırlık yapsaydım.” (Fecr, 89/24)

diyecekler. O müthiş gün gelip çatınca herkes kendi derdine düşecek, sırf kendini düşünecektir. Annelerin yavrularını dahi unutacağı o gün, dünyadayken aldanmış yığınların bağlandıkları bütün liderler, kendisine itaat edilen ve arkasından gidilen kimseler de bağlılarını korumak bir yana, kendilerini korumaktan bile âciz kalacaklardır. Liderler ile onların peşinden gidenler arasındaki bütün bağlar, ilişkiler ve ipler bir anda kopuverecek ve hiç olmazsa arkasından gidenlerin sorumluluğundan kurtulmak için metbular tâbîlerinden köşe bucak kaçacaklardır. İşte o zaman bir temenni çığlığı daha kopacaktır.

“O tâbi olanlar şöyle derler: ‘Ah ne olurdu, keşke, elimize bir fırsat geçse de onların bizden uzak durdukları gibi biz de onları bir reddetseydik’!” (Bakara, 2/167)

Liderlerinden yüz bulamayan zavallılar, eş ve dostlarından, yakın arkadaşlarından medet umacak, suçluluk ve çaresizlik içinde kendilerine uzanacak bir el arayacaklar; ama, arkadaşları tarafından da terkedildiklerini, hattâ o güne kadar dost görünen şeytanın bile onları yüzüstü bıraktığını görecekler... Görecekler de her biri kendisini cehenneme sürükleyen kötü arkadaşından şikâyet edecek; ona duyduğu nefretle

“... Keşke seninle aramız doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı! Meğer sen ne kötü arkadaşmışsın!” diyecek. (Zuhruf, 43/38);

Fakat Cenab-ı Allah onlara,

“Bu temenniniz bugün size hiçbir fayda vermez. Çünkü hayat boyunca birlikte zulmettiniz. Burada da azabı birlikte çekeceksiniz.” buyuracaktır. (Zuhruf, 43/39)

Onlar yapayalnız, korku ve dehşet içinde, perişan bir vaziyette bulundukları o hengâmede bir aralık mü’minleri görecekler. İnananların kendi imamları arkasında saf saf dizildiklerini, peygamberlerinin sancağı altında emniyete erdiklerini hasetle seyredince, nebîlere karşı isyanlarını hatırlayacak, parmaklarını ısıracak, “Eyvah!” diyecekler ve nedametlerini,

“Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ândan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/27)

şeklinde dile getireceklerdir. Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, her devrin peygamber düşmanlarının ve onların izinde gidenlerin acı feryatları böyle olacaktır.

Herkesin hesap defteri kendi önüne konulduğunda, mücrimler defterdeki kayıtlardan korkacak, dehşete kapılacak ve

“Eyvah bize! Bu deftere de ne oluyor? Ne küçük bırakmış ne büyük, yazılmadık bir şey koymamış!” (Kehf, 18/49)

diye yakınacaklardır. Hesap defterlerini sol taraflarından veya arkalarından aldıklarında artık tarifi imkânsız bir hicran, hasret, nedamet, inilti ve feryad u figan kopuverecektir yüreklerinden. Mücrimlerin her biri:

“Eyvah! Keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım! N’olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı! Servetim, malım bana fayda etmedi! Bütün gücüm, iktidarım yok oldu gitti!” (Hakka, 69/25-29)

sözleriyle ağıtlar yakacaktır.

Dalâlet bataklığında rotasını şaşırmış cehennem yolunun yolcuları, âhiretin her durağında ayrı bir nedametle kıvranacaklar; Rabbilerinin huzurunda başlarını öne eğecek ve utanç içinde

“Gördük, işittik ya Rabbenâ! Ne olur bizi dünyaya bir daha gönder! Öyle güzel, makbul işler yaparız ki! Çünkü gerçeği kesin olarak biliyoruz artık!” (Secde, 32/12)

diye yalvaracaklar; ateşin karşısında durdurulunca,

“Ah n’olurdu, dünyaya bir geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini inkâr etmesek, mü’minlerden olsak!” (En’am, 6/27)

diyecek, kendilerine yeni bir fırsat verilmesini temenni edeceklerdir. Ne var ki, onların karakterlerini ve içlerini en iyi bilen Allah Tealâ, haklarında şu hükmü verecektir:

“Hayır! Öteden beri gizledikleri utandırıcı çirkin halleri, münafıklıkları yüzlerine vuruldu da ondan böyle söylüyorlar. Yoksa geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan kötülükleri yapmaya dönecek ve diyeceklerdi ki: ‘Hayat, sırf dünya hayatımızdan ibaret, biz bir daha diriltilecek de değiliz!’ Onlar, hiç şüphesiz yalancıdırlar.” (En’am, 6/28-29)

Evet, herkesin tepeden tırnağa hayatının hesabını vereceği o gün mutlaka gelecek; her şahıs önünde, yalnız yapıp ettiklerini bulup onlara bakacak ve kurtuluş ümidini bütün bütün yitiren kâfir:

“Ah ne olurdu, keşke toprak olaydım!” (Nebe, 78/40) diyecektir.

Netice Olarak

İman mahrumlarının hesaplar görülürken Keşke Allah’a iman etse, Peygamber’in yolunu izleseydim; keşke kan akıtmasa, canlara kıymasaydım; ah ne olurdu İslâm’a dil uzatmasaydım, n’olaydı Kur’an’a laf atmasaydım...” diye diye inleyeceklerini yakin derecesinde bilen mü’minler, daha yaşıyorken ve fırsat varken mazide fevtettiklerine üzülmeli;

“Keşke başkalarının kusurlarını görmese ve kendi hatalarımla meşgul olsaydım; keşke Rabbânî bir kul olabilse ve Rabbimle münasebetimi sıkı tutsaydım; ah ne olurdu, yanan neslin ateşini söndürmeye koşanlar arasında ben de bulunsaydım.”

demeli;.. demeli ve bu sözlerini sadece bir kuruntu ve boş ümniye şeklinde değil, aksine bir tövbe ve istikbal adına bir karar verme olarak söylemelidirler.

Kaynaklar:

- Abdunnâfi Efendi, Adanavî, En-Nef’u’l-Muavvel Terceme-i Telhis ve’l-Mutavvel, İstanbul, ts.
- Ahmed Asım Efendi, Okyanusu’l-Basit fi Tercemeti’l-Kamusi’l-Muhit, 1-4, İstanbul 1305.
- Çelen, Mehmet, Arapça’da Edatlar, İstanbul 1991.
- İbn Manzur, Ebu’l-Fazl b. Mükrim (v. 711/1311), Lisanü’l-Arab, 1-15, Beyrut 1374/1955.
- Müslim b. Haccac (Ebu Hasan), Sahihu Müslim, İstanbul 1992.
- Tâhiru’l-Mevlevî, Edebiyat Lügatı, İstanbul 1973.
- Yıldırım, Suat, Kur’an-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, İstanbul 1998.

(Osman ŞİMŞEK, Kur'an-ı Kerim'de Temenni)

44 Kız kaçırmak caiz midir?

İlkel topluluklarda, kaba kuvvete dayalı zoraki evlilikler çok yaşanmıştır. Böyle devrelerde ve öyle çevrelerde ne bir kızcağız kendi istediğini kendisi tercih etmekten emin olabilir, ne de kızı yetiştiren ana baba yavrularının geleceğinden korku duymadan yaşayabilirler. Çünkü her an bir kaba kuvvet sahibinin saldırısına maruz kalabilirler. Kızlarını kaçırmayı kafasına koymuş bir ilkel düşünce, her şeyi altüst edebilir. Ana baba ve aileyi kolayca devre dışına itip, rızası olmayan kızı kaçırarak sonunda evlenmeye razı olacak duruma getirebilir.

Bu türlü zoraki evlilikler kaba kuvvetin hakim olduğu ilkel toplumlarda korkutucu boyutta yaşanmıştır. Böyle bir kaçırma olayından sonra iki aile de baştan bunu namus meselesi yapıp düşman kesilmişler, bir müddet bu düşmanlıklarını sürdürdükten sonra çaresiz kalıp olanları unutmaya çalışmak ve bir anlaşma zemini bulup barışmak zorunda olduklarını anlamışlardır. Yani bir mutsuz ve tatsız başlangıç temeli üzerine mutlu aile yuvası inşa etmeye mecbur kalmışlardır.

Kaba kuvvetle işini halletmeyi tercih eden saldırganın, bundan sonra anlaşmaya yatkın medeni insan görüntüsü vermesini ise, ayının kimseye kaptırmamak için av etini toprağa gömüp kokutarak kimsenin yemeyeceği duruma getirdikten sonraki saldırganlıktan vaz geçme hâline benzetirler. Eti kokuttuktan sonra artık kimsenin elinden alma teşebbüsüne geçmeyeceğinden emin olan ayı, saldırganlıktan vaz geçer, çevresiyle uyumlu hâle gelir.

Tabii bu teşbih ve yorum, rızası olmayan kızı zorla kaçırıp, artık kimsenin istemeyeceği hâle getiren zorba için yapılmıştır. Şayet kızın rızası dahilinde bir kaçışsa bu, elbette durum aynı ağırlıkta bir teşbihe layık olmaktan çıkar; keşke ailesiyle anlaşarak kurulsaydı bu akrabalık temennisine dönüşür.

Bu türlü kız kaçırma olaylarında ihmale uğramaması gereken ilk acil meşruiyet çaresi, nikâhtır!.. Kızı kaçırmakla helallik gelmez. Helallik ancak rızasıyla "evet" diyen kızın nikâhından sonra söz konusu olur. O sebeple nikah anlaşması tehir edilemeyecek ilk acil meşruiyet çaresi bir mecburiyettir.

Hanefi’ye göre en azından iki adil şahidin huzurunda yapılan serbest isteğe bağlı nikâh, geçerlidir. Ancak böyle bir nikâhtan sonraki münasebet meşruiyet arz eder, haramlıktan kurtarır, helallik getirir. Yeter ki taraflar en azından iki şahitle evlilik haklarını ispat etme imkânına kavuşmuş, inkâr ihtimalinden kurtulmuş bulunsunlar.

Şafii’ye göre ise, iki yabancı şahit yeterli olmaz. Kızın velisinin izin ve rızası da bulunması lazım gelir. Yani kaçırmakla meşru evlilik başlamaz. Olaydan haberi olan ana babanın izniyle yapılan nikâhtan sonra meşru evlilik söz konusu olur.

Anlaşılan odur ki, kız kaçırmak suretiyle yuva kurma teşebbüsleri, kızın rızası dışında ise tümüyle meşruluktan uzak ilkel bir zorbalıktır. Rızasıyla gerçekleştirilmişse, bu defa nikâh olayı ilk çare olarak en önde görünmektedir.

Bundan dolayı İslam'da kurulacak yuvanın temeli, aileyi devreden çıkaran kaba kuvvete ve ilkellik üzerine atılmaz. Karşılıklı anlayış ve rıza temeli üzerine inşa edilir mutlu aile yuvası. Bu sebeple aileler gençlerin mutlu olacakları tercihlerine değer vermeliler. Böylece kaçma, kaçırma olayının da baş sorumlusu hâline gelmemeliler. Bazen bir inat ve hiç yüzünden büyük yanlışlıklar yapılıyor, tamiri mümkün olmayan tahribatlar söz konusu olabiliyor.

Gençler ise her tarafı kırıp dökme pahasına yaptıkları izinsiz tercihlerinin yanlışlığını, ancak hislerinin baskısından kurtulduktan sonra anlayabiliyor, onlar da derin pişmanlıklar duyuyorlar. Ama iş işten geçmiş, bu pişmanlıklar fayda getirmez hâle gelinmiştir.

Artık bundan sonraki çare, arayı açacak şekilde geçmişi kurcalamak değil, tam aksine birlik beraberliği sağlayacak şekilde geleceğe bakmak, gençlerin istikbalini düşünmektir...

Allah (c.c) intikam peşinde koşanları değil, af ve hoşgörü içinde olanları sever. Büyüklüğün şanından olan da aftır; intikamcı bir zihniyetle küslüğü sürdürmek değildir. 

45 Nazara karşı okunan dua sonrası meydana gelen esnemenin dinen bir hükmü var mı?

Şeytanın bütün işi, insanı cennetten ve cennete giden yoldan uzaklaştırmaktır. İnsan, İlâhî ilhamların uğrak yeri olan gönlüyle, Allah'a yöneldiği anda, şeytan da var gücüyle onu o halden uzaklaştırmak ister.

Mesela, namazda esneterek insanın içine gaflet atar. Onun içindir ki, Efendimiz (asm), esnemeyi şeytandan sayar ve şöyle buyurur:

"Esnemek şeytandandır. Sizden herhangi biriniz esnemeye maruz kaldığında, gücü yettiğince onu önlemeye çalışsın!" (Buhari, Bedu'l-Halk 11; Edeb 125,128; Müslim, Zühd 56; Tirmizi, Edeb 7; Salat 156)

Nazara karşı okunan dualarda da şeytanın insandan uzaklaştığının belirtisidir.

Nazar duasında esneme meydana geldiğinde o kişide nazar vardır gibi düşüncelerle ilgili bir bilgiye ulaşamadık.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Nazar, göz değmesi nedir? Göz değmesine karşı ne gibi tedbirler alınabilir? Göz değmesinin sebepleri nelerdir?..

46 Kabe için neden "Allah'ın evi" ifadesi kullanılıyor? Dünyadaki bir mekan için "Allah'ın evi" ifadesi nasıl kullanılıyor; Allah'ın evi olur mu?

Allah evi, Kâbe. Beyt, Arapça'da ev demektir. Tertip olarak Beytullah, Allah'ın evi demek olup Kâbe hakkında kullanılan bir tabirdir. Kur'an-ı Kerîm'de daha çok belirti harfiyle "el-beyt" şeklinde kullanılır ve bununla Beytullah, Kâbe kasdedilir. Ayrıca iki ayette el-Beytü'l-Haram yani mukaddes ev (Mâide 5/2, 97), iki ayette de eski ev anlamında el-Beytü'l-Atîk, (Hac, 22/29, 33) şeklinde kullanılır. Kâbe ismi ise Kur'an-ı Kerîm'de sadece iki yerde (Mâide, 5/95, 97) zikredilir.

Aslında yer ve gök ile bunların arasında bulunan her şeyin, kısaca kâinatın gerçek sahibi Allah'tır. Bunlar içerisinde Kâbe'ye Beytullah (Allah'ın evi) denilmesi, onun sırf Allah'a ibadet için yapılmasından, orada sadece Allah'a ibadet edilmesinden dolayıdır. Böylece Allah onu kendine nisbet etmek suretiyle şerefini yüceltmiştir.

Kur'an-ı Kerîm'den öğrendiğimize göre, yer yüzünde ilk yapılan mabed Beytullah'tır:

"İnsanlar için yeryüzüne ilk konulan ibadet evi Mekke'de olan Kâbe'dir." (Âli İmrân, 3/96).

Beytullah'ı Hz. İbrahim (a.s.) ile oğlu İsmail (a.s.) inşa edip, o esnada Allah'a şöyle dua etmişlerdir:

"Ey Rabbimiz, bunu bizden kabul buyur. Şüphesiz ki daima işiten, hakkıyle bilen ancak sensin. Ey Rabbimiz! İkimizi Müslüman olarak sana boyun eğmekte sabit kıl, soyumuzdan da yalnız sana boyun eğen bir ümmet meydana getir. Bize hac ibadetimizi göster, tövbelerimizi de kabul buyur. Şüphesiz ki tövbeyi en çok kabul eden, en çok merhametli olan sensin sen." (Bakara, 2/127-129).

Allah, Beytullah'ı yüce gayelerin gerçekleştirilmesi için toplantı ve güven yeri kılmıştır:

"Biz Beytullah'ı insanlara toplantı ve güven yeri yaptık." (Bakara, 2/125).

Allah, Beytullah'ın, tavaf edenler, ibadet yapanlar, rukû ve secde edenler için temiz tutulmasını emretmiştir. (bk.Bakara, 2/125).

47 Günlük hayatta kullandığımız "merhaba" ve "eyvallah" ifadelerinin manaları nedir?

Merhaba kelimesi selam yerinde kullanılmaktadır. Arapça asıllı bir kelimedir.

Merhaba: Hoş karşılamak, genişlik bolluk dilemek. Başımızın üstünde yerin var. Benden sana zarar gelmez...

Eyvallah kelimesi ise şöyledir;

Eyvallah: Hakk'la kabul ettik, Hakk'tandır...

Tasavvufî kültürün en latif tabirlerinden biri olan ‘eyvallah’, çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişigüzel kullanılmasına rağmen, yine de işitildiğinde veya söylenildiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz. Mânevî terbiyeyi insanî hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.

Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. ‘Ey’ veya ‘-iy’, ‘evet, tabii’ gibi anlamlara gelir. Bilhassa vav’la beraber kullanıldığında dilimizdeki ifadesiyle ‘aynen öyle, tastamam’ gibi manaları içine almaktadır. ‘Tamam, peki’ manasına pratik Arapça’da halihazırda ‘eyva’ şeklinde söylenişine halkımız aşinadır. Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam, esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah’ın Araplardaki söyleme tarzıdır. “Ve” harfine gelince; sadece gramer açısından incelendiğinde, en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün.

Bu tabirde geçen “vav” için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için, bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır.

İkinci kelime olan “Allah” ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü ‘Zât-ı Ehadiyyet’in kendisini tesmiye ettiği isimdir. Öyle bir zat ismi ki, semavî kitapta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir. Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah’ın alelade kullanılmamasına yeter bir sebeptir. Belki de gündelik Arapçada "eyvaa" olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur.

“Eyvallah”ın yukarıda geçen manasıyla beraber, tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir âdeta.

“Her tecelli eden, mademki Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik, eyvallah. Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah. Güzel-çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah.”

“Eyvallah”ın ruhuna nüfuz edebilirsek, içinde samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi, içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar, bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar. Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhum ile alakalı Kitap’tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.

Mesela Bakara Sûresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ (as)’nın kıssasında; Hz. Mûsâ (as) kavmine Hz. Allah’ın "bir inek kes" emri verdiğini söylediğinde onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun?” diye karşılık verirler. Mûsâ (as)’nın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez. “Bu ineği bize anlat, rengi nedir, neye benziyor, şöyle mi böyle mi?” gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler.

Maide Sûresi’ndeki kıssaya göre ise önce Allah’tan doymak için rızk isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala’ya şükredecekleri yerde, ‘bu sofrada soğan, sarmısak yok’ diyerek onda bile kusur bulurlar. Anlaşılan ne emirlere karşı ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallah ile kabullenemeyişin Mevlâ’sı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir.

Dinî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlâkî güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallah’ın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır.

İnsan birçok musibete ‘ben’ belasından, çekişmekten dolayı uğramaz mı? Başka bir ifadeyle inayet-i Hak’la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallah’ı vird edinen kolay kolay gaflete, hırsa, kavgaya düşer mi? Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddir. “Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallah’a iyi tutunmalı" der sofiler.

Hz. Mûsâ (as)’nın Cenâb-ı Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar: “Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah?” Cevaben, “Gaflete eyvallahımız yoktur; fakat gafil bir kimse gördüğünde, ‘Bu, benim halim de olabilirdi; ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti.’ diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin.” demiş. “Peki, yanlış olan şeyi nasıl düzelteceğiz?” diye sormuşlar. O zat devamla, “Kendi acizliğini hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur.” diye cevaplamış.

Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş:

“Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,
Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır.” 

"Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı.
Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır."

48 Mevlana Hazretlerinin Mesnevi'sinde geçen müstehcen hikayeleri nasıl değerlendirmek gerekir? Mesnevi'de hakikaten güzel konular işlenmiş; ama bu konular işlenirken müstehcen örnekler verilmiş...

Mesnevi’de geçen müstehcen beyitler, aslında Mevlana Celaleddin er-Rumi’nin muhaliflerine karşı yaptığı bir tür eleştiri tarzıdır. Diğer taraftan nefis ve şeytanın tuzaklarını anlatmak ve onlara karşı tedbir almak için anlatılmıştır.

İnsan için en yüksek erdem Hakikat sevgisidir. Mevlana büyük bir zattır, ama İslam sadece ondan ibaret değildir. İrfan, ilim, sanat ve tefekkür tarihimizin yüzlerce Mevlana’sı vardır. Hem İslam sadece Mesnevi okunarak da anlaşılamaz, o bir veçhesini anlatmaya çalışır. Tarih boyunca ve bugün binlerce alim, fakih, muhaddis, müfessir, kelamcı, sufi ve mütefekkir İslam’ın gür, berrak ve bereketli nehrini beslemiş, şu anda da beslemeye devam etmektedir. Hepsinden önemlisi kaynağın başında Allah’ın Elçisi (sas) vardır.

“Ben Kur’an’ın kölesiyim, Muhammet Mustafa’nın ayak tozuyum.”

diyen de Mevlana’dır.

Yaşayan Mesnevi şarihlerinden Şefik Çan'ın bu husustaki görüşleri şöyledir:

"Mevlana'nın anlattığı hikâyeler arasında bazı güldürücü, bazı müstehcen olanları da vardır. Mesnevi'ye aldığı hikâyelerin kaynakları bir taraftan Hind, bir taraftan Yunan ve Roma edebiyatına uzanmaktadır. Bu hikâyelerden Kelile ve Dimne'den hayvanlara ait efsaneler aldığı gibi Latin şairi Apolla'dan da, eşeğe gönlünü kaptıran bir kadının hikâyesini almaktadır. Çünkü Mevlana çok sevdiği büyük Peygamberin yolundadır. Çünkü büyük Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem 'Hikmet mü'minin yitik malıdır,..' buyurmuşlardır. Onu nerede bulursa alır. Mevlana mü'minleri hakikatten haberdar etmek için uygun bulduğu yerlerden hikâyeler almıştır."

"Bu hikâyeleri güldürmek, eğlendirmek için değil, ibret ve hikmet almak için iktibas etmiştir. Nitekim Hazreti Mevlana, Mesnevi'de bulunan bir iki açık saçık hikâyeyi kastederek:"

"Benim beytim beyt değildir, iklimdir
Benim hezelim (şaka), hezel değil,
ibret öğretmek için söylenmiştir."

"Bazen Kur'an'da, şeytanın iğvalarını bize Rabbimiz'in diliyle anlatılır ki, insanoğlu apaçık düşmanı olan şeytanın hilelerini ve tuzaklarını tanısın ve bilsin. Ancak bunların ifrat ve tefrit hali vardır. Bazen saf zihinleri idlal edebilir ve insanların gözlerini açabilir. Bazılarının sureti hakdan görünerek okullarda cinsellik dersleri konulmasını istemesi gibi. Bu takdirde, ilmini yapan pratiğini uygulamak isteyecektir."

"Zaman zaman şeytan ve nefsin desiselerini, oyunlarını ve tuzakların anlatmak için de böyle hikayeler anlatmıştır. Esasen bunların veriliş nedeni araştırldığında büyük hikmetler saklı olduğu görülecektir."

"Dolayısıyla, Mevlana'yı inkâr eden varsa; anlamadığından ve makamı yetişmediğindendir. İstismarcılarının maksadı ise, bambaşkadır. Mevlana'yı çözenler ancak kalp yoluyla çözebilirler, ona ulaşmak isteyenler, ancak aşk tarikiyle ulaşabilirler."

"Mesnevi’yi baştan sona okuyan bir kişi altı ciltlik eser içerisinde yaklaşık on-on beş kadar müstehcen içerikli hikayenin yer aldığını görür. Mevlâna bu hikayeleri vermek istediği mesajı daha iyi ifade etmek için kullanmıştır."

"Örneğin: “Dünyada yüzbinlerce tuzak ve dane vardır. Biz ise, aç ve harîs kuşlar gibiyiz.” (Mevlana, I/256.) diyen Mevlana Hazretleri, nefsin işlediği günahlardan kurtulması için günahları değil nefsi öldürmesi gerektiğini anlatmak ister. Çünkü her kötülüğün kaynağı nefistir:"

Nefis, bütün kötülüklerin anasıdır. Mevlâna, bunu şöyle bir temsille anlatır:

“Biri annesini öldürür. ‘Niye anneni öldürdün?’ derler. ‘Zina yapıyordu.’ cevabını verir. ‘Anneni öldüreceğine adamı öldürseydin.’ dediklerinde şöyle der: ‘Her gün bir adam mı öldürmeliydim?’

"Burada, kötülüklerin önünün kesilmesi için nefsin öldürülmesi yeterlidir, demek için böyle bir örnek verilmiştir."

"Bu bağlamda diyebiliriz ki Mesnevi bir tefsirdir. Mesnevi aynı zamanda bir terbiye kitabıdır. O, anlattığı hikayeler ve vardığı sonuçlarla insan nefsinin en çirkin tuzaklarını ortaya çıkarır. Bir anlamda insan nefsini deşifre eder. Mesnevi bir tasavvuf kitabıdır. İnsanın nasıl Hakk’a yakın olacağını anlatır. Mesnevi bir aşk kitabıdır. İlahi aşkın namelerini terennüm eder..."

Aslında Mevlâna’nın söz konusu hikayelerinde anlattığı olaylar her devirde az veya çok karşılaşılan türden olaylardır. Günümüzde hemen her gün televizyonlarda hatta sokaklarda iğrenerek karşılayıp hemen geçtiğimiz böylesi onlarca olay mevcuttur. Öte yandan siyasi ve sosyal çalkantı içerisinde olan o dönemin Anadolu’sunda bu tür çirkinliklerin artmış olması da pekala mümkündür. Sonuç olarak bunları abartmak yersizdir.

49 "Bugün Allah için ne yaptın?.." sözünün anlamı nedir, nasıl anlamalıyız?

Zaman başkalaşmış, asır değişmiş; imanı muhafaza etmek avuçta kor ateşi tutmaktan çok daha zor hale gelmiş. Adı Ahmet, Mehmet olup da münafık urbasıyla aramızda dolaşan, Lafz-ı Celal-i Subhani'yi güya vird edinen binlerce insan var. Bunları iyi tanımak, bunların oyunlarına gelmemek için son derece dikkatli olunmalı. Bunun için de gönül aynası her daim pırıl pırıl olmalı. Bu yüzden üç kelimeden hareketle neler yapmamız, bu zor çağda imanı muhafaza için, zaman zaman ne tür fedakârlıklarda bulunmamız gerektiğini acizane izah etmeye çalışalım.

Tamir, tahkim, tezyin diye üç kelimemiz var.

- Yıkık bir binayı yeniden yapma görevi size verilirse, siz ilk önce hangisinden başlarsınız? Yıkık binanın içini güzelleştirmeye mi çalışırsınız?

Yıkılmış bir binanın içini tezyin edip güzelleştirmeye çalışan insana güler ve aklından zoru var diye şüphe ile bakarlar. Böyle bir bina için yapılması gereken en önemli iş tamirdir. Tamirle belli bir hâle getirilen bu bina, daha sonra içeri ve dışarıdan gelebilecek her türlü etkiye karşı tahkim edilmeli. Bu aşama da halledildikten sonra artık sıra binanın tezyinine gelmiştir.

İnsan da aslında tıpkı böyle yıkık bir bina gibi telakki edilmeli. Ruh ve kalbi bozulmuş bir insandan, onun ilk başta kabul edemeyeceği şeyleri isterseniz, ancak sizden ve teklif ettiklerinizden nefret etmesine vesile olursunuz ki, bu da kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Büyükler bu duruma işaret ederken "muktezayı hâle mutabık söz" söylemeye, yani derde göre ilaç kullanmaya büyük önem vermişlerdir.

İmanların akıl almaz bir yangınla tutuşturulduğu, kalabalıkların makas gibi açılarak "durun gitmeyin" diye feryatlarla açılan kolları aşarak cehenneme yuvarlandığı bir çağda, tebliğ memurlarının yapacakları en önemli vazife, iman kurtarmaktır. Bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri "Zaman iman kurtarma zamanıdır." diyerek büyük hakikate işaret etmektedir.

Aynı zamanda o,

"Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükselmiş. İmanım tutuşmuş yanıyor, içinde evladım yanıyor. Ben bu yangını söndürmeye koşuyorum."

diyerek, herkesin bir bardak su ile bile olsa bu müthiş yangını söndürmeye koşması gerektiğine işaret ediyor. Bu kadar önemli bir vazife omuzlarımızda dururken biz, "Bu gün Allah için ne yaptın?" sorusunu değiştirerek yeniden sormak zorundayız.

Evet, sorumuz "Bu gün Allah için ne yapmadın?" şeklinde olmalı. Zira bütün haramlara giden yolların bu kadar kolay, bu kadar ucuz ve ortalıkta olduğu bir başka çağa şahit olmadı bu yaşlı dünya.

Derdi veren Cenab-ı Hak her dönemde dermanı da vermiş. Dert ve hastalık bu kadar büyük ve tehlikeli olunca, onun karşılığı olarak sunulan reçete de aynı oranda etkili olmalı. Asrın doktoru bu konuda yazdığı reçetelerinden birinde BEŞ madde sıralıyor. Ve bu reçetedeki şu beş ilacı kullanan insanların Allah'ın izniyle kurutulacağını bildiriyor:

"İttiba-i sünnet
Ferâizi işlemek
Kebairi terk
Namazı tadil-i erkanla kılmak
Namaz sonrası tesbihatı yapmak." (Sözler, s.462)

Ama bin bir fitnenin bin bir kılıkla sokakları lebaleb doldurduğu bu çağda, bunları yapabilmek her babayiğidin harcı değildir.

Günahın her türlüsünün bu kadar çekici, nefsi cezp edici, bu kadar serbest, bu kadar ucuz ve bol, bu kadar orta yerde olduğu ikinci bir çağ ve dönem yaşanmış mı acaba? Böyle olduğu için de bu çağ içersinde önce günahın bu uzun eli ve dilinden, görüntüsünden başlamalı işe. Günah atmosferinde yaşadığı için elini, dilini, gözünü ve gönlünü günahlardan temizleyemeyen insana siz sevap işlemenin, manevi ortamlarda yunup yıkanmanın hazzını duyuramazsınız.

Şimdi, önce kendisini sevaplarla çepeçevre kuşatan bir insan prototipi çizelim:

Yaptığı ticari bir ortaklıkta ortağın son derece sadık ve dürüst olan, komşusunun karısına-kızına yan gözle bile bakmayan, her gördüğü fakire sadaka veren, bütün akrabalarıyla çok iyi diyaloglar içersinde olan, namazlarını asla aksatmayan, çoğunu camide cemaatle kılan, zekâtını veren, orucunu tutan, bütün bir gençliğin sorumluluğunu omuzlarında hissederek canıgönülden, bu genç neslin günah seylaplarında, yaban ellerin önlerine kurdukları tuzaklarda yitip gitmemesi için üzerine düşen maddi manevi bütün sorumlulukları yerine getiren…

Buna daha eklenecek yüzlerce Allah'ın yapılmasını istediği sevaplar ekleyebiliriz. Herkesin böyle olmasını istemek aslında bütün bir toplumun huzur iklimine dönmesini istemektir.

İnsan, böylesine sevaplarla kuşatılmış bir hayat yaşayamıyor diye, kendini büsbütün günahların alıp götürücü, götürüp batırıcı habis dalgalarına bırakmamalı. Bilakis aklı varsa böyle bir insan, böyle olmaya giden yolun, günahlarla arasında bir set oluşturmaktan geçtiğini bilmeli ve en ufağından başlayarak böyle bir set oluşturmaya niyetlenmeli.

Zira hadisin ifadesiyle "İnsanı günahlara doğru götüren yol nefsin hoşuna giden şeylerle çevrili." Böyle olduğu için de nefislerin ateşe koşan kelebekler gibi günaha koşmaları daha kolay. Bu yüzden gençliğin imanı için çalışanların işleri oldukça zor. Zaten var olan bu zorluktan dolayı "Bir insanın hidayetine vesile olmak, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır." denilmiştir. Bir başka yer de de "Bir şeyi Allah rızası için yapmak ihlas olduğu gibi, bir şeyi Allah için terk etmek de ihlastır." buyrularak, nefsin bütün istek ve arzusuna rağmen Allah'tan yana tavır koymanın da ihlas olduğuna vurgu yapılmıştır.

Şimdi biz günlük hayatımızda Allah için terk ettiğimiz, yapmadığımız belli başlı olayları sayarak, durduğumuz yeri belirlemeye çalışalım:

- Bu gün Allah için hiç gıybet yapmadım.
- Bu gün Allah için hiç harama bakmadım.
- Bu gün Allah için hiç harama el uzatmadım.
- Bu gün Allah için hiç yalan söylemedim.
- Bu gün Allah için hiç namazımı son ana bırakmadım.
- Bu gün Allah için hiç virdimi aksatmadım.
- Bu gün Allah için hiç kalp kırmadım.
- Bu gün Allah için hiç başkalarında kusur aramadım.
- Bu gün Allah için hiç israf yapmadım.
- Bu gün Allah için hiç malayani ve boş şeyler konuşmadım.
- Bu gün Allah için hiç faize el uzatmadım.
- Bu gün Allah için hiç yetim hakkı yemedim.
- Bu gün Allah için hiç trafikte gözü açıklık(!) yaparak kimsenin sırasını almadım.
- Bu gün Allah için hiç Nam-ı Celil-i Subhani'yi, gittiği her yere götüren Allah dostları hakkında suizanda bulunmadım.
- Bu gün Allah için Müslümanlara zararları yüzyıllardır bilinen çevrelerle anlaşılmaz bir hırs ve çekememezlik yüzünden iş birliği yapmadım.
- Dünya ve dünyalık için, mevki makam hırsıyla hiç kimseye iftira atmadım, bir tek gönlü bile kırmaktan yılandan akrepten çekindiğim gibi çekindim.
- Bu gün Allah için hiç insanların ellerindeki avuçlarındakini "ortak olalım" diyerek alıp üzerine yatmadım.

Hiç şüphesiz bunların sayısını da çoğaltabiliriz. Günlük hayatımızı yaşarken az da olsa günaha karşı böyle mesafeli bir duruşla yaşamaya gayret edersek, zaten sonsuz merhamet sahibi Rabbi Rahimimiz de sevap yollarını kolaylaştıracaktır. Bir kere sevap yolu kolaylaşan insanın dünyası da ahireti de Allah'ın izniyle cennet asa baharlara dönecektir. Böyle insanlara bir de Cenab-ı Hakk'ın müjdesi var:

"Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükafatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır." (Bakara, 2/277)

İstikamet bu yönde olduktan sonra başkaları ne derse desinler, ne iftiralarda bulunurlarsa bulunsunlar, sizin bulunduğunuz ufku Kur'an bildiriyor. "Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır." Yani Korkmayın, gevşemeyin, inanıyorsanız mutlaka üstünsünüz. Siz Allah'a hakkıyla itimat edin Allah, kendisine ve peygamberlerine düşman olanların hakkından gelecektir.

50 "Evlerde tütsü yakmak cinlerin gelmesine sebep olur." sözü doğru mudur? Evimizde tütsü yakmanın dini açıdan bir sakıncası var mı?

Evde veya camide güzel koksun diye tütsü yakılabilir. Tütsü yakıldığı takdirde şeytan veya cinlerin oraya toplandığı düşüncesi doğru değildir.

Hz. Resulüllah (s.a.v.) bilhassa halkın toplantı yapmasını gerektiren hallerde, camilerin temiz tutulmasına çok önem vermiştir. Bu kabil toplantı zamanlarında havayı temizlemek için tütsü yakılmasını emretmiştir. (Ebu Davud).

51 Haram işlenen davetlere (içkili düğün gibi) gitmek caiz midir?

Düğün yemeği için vaki olan davete icabet eden kimse, içki içmek gibi günah işlendiğini görürse, şayet oturduğu sofrada içilirse veya âlim ve salih kimse olduğundan dolayı Müslüman halk için örnek olursa, orada kalması günahtır.

Sofrasında olmazsa ve Müslümanlar için örnek sayılmıyorsa, orada kalmasında beis yoktur (1).

Şafiî mezhebinde orada gayrimeşru hareket olursa, mutlak surette herkes için haram olup orada kalmak caiz değildir (2).

Düğün yemeğinde gayrimeşru hareket olmazsa, davete icabet etmek Hanefi mezhebine göre sünnet (3); Şafiî'ye göre mazeret olmazsa vaciptir (4).

Dipnotlar: 

1. al-Fetavâ al-Hindiye, V/343.
2. İânetü'l-Tâlibîn, 3/361.
3. al-Fetâvâ al-Hindiye, V/343.
4. İ'ânetü'l-Tâlibîn, III/358.

(bk. Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II/242)

52 Hz. Âdem ve Havva hangi dil ile konuşmuşlardır?

İnsanların ilk devri, vahşet değil, belki ilk medeniyetti. Bu ilk medeniyet dersini de insanlara hak peygamberler vermişti. İnsanlara ilk din dersini verenler (yani tek Allah inancını öğretenler), nasıl ilahi peygamberler olduysa, ilk medeniyet dersini de insanlara, bu peygamberler vermişlerdi.

Şu kadar var ki, ilahi peygamberlerden bu ilk medeniyet dersini almış bulunan insanlar, sonra bu medeniyetten uzaklaşa uzaklaşa ilk dersi unutarak vahşi olmuşlar, daha sonra tekrar medeniyete girmişlerdir. Şu halde insanlar, vahşet devri, medeniyet devri olmak üzere iki medeniyet safhası değil, belki ilk medeniyet, vahşet, ikinci medeniyet olarak üç devir geçirmişler; vahşilik, insanlar için ilk devir değil, iki medeniyet arasında geçici bir basamak sayılmıştı.

Allah insanlığa medeniyeti peygamberler vasıtası ile bildirmiştir. Bu noktada insanlık tarihinde umumi bir vahşilik yaşanmamıştır. Peygamberlerin bulunduğu yerlerde medeniyet -kendi zamanlarına göre- vardı. Peygamberlerin bulunmadığı yerlerde ise, insanların vahşi ve kaba olduğunu biliyoruz. Tarih kitapları da hep insanlığın vahşet tarafını göstermeye çalışmıştır. Bunda bazı sebepler vardır. Bunların başında, bazı dinsiz gurupların, insanları İslam dininden ve Allah’a imandan uzaklaştırmaya çalışmaları gelmektedir.

Nasıl ki, bilimsel alanda insanları evrim safsatası ile aldatıp “Mü’minlerin inandığı Allah – haşa – yoktur. Her şey kendi kendine olmuştur. İlim ve bilim de böyle söylemektedir.” diye yaygara kopardıkları gibi, bu fikrin uzantısı olan “Evrimleşen insan, önce yarı maymun, sonra insan oldu. Fakat ilk insanında tamamıyla bedevi ve okuma, yazma, konuşma bilmeyen cahil bir şekildeydi.” fikri her tarafa yayıldı. Böylece bu kirli ideolojiye Tarih bilimini de alet etmiş oldular. Oysa her peygamber, bir medeniyet getirmiş ve ilk insan da Hz. Âdem (as)’de bir peygamberdir. Dolayısıyla Hz. Âdem (as) ile başlayan insanlık, kendi zaman ve zeminine göre medeni idi, vahşi değildi. Şimdiki zamanda bile, okuma yazma bilmeyen ve vahşi olarak yaşayan insanlar olduğu gibi, o zamanda daha fazla bedeviyet ve vahşet hakimdi. Ama bu durum başta söylediğimiz gibi umumi değildi.

Ayrıca Allah Kur'an-ı Kerim'de Hz. Âdem (as)’e her şeyin ismini, anlamını ve niçin yaratıldığını öğrettiğini, imtihanda Hz. Âdem (as)’in meleklere üstün geldiğini bildiriyor. Bu nedenle ilk insanın bugünkü anlamda bir konuşmayı bildiği ve seslerle anlaştıkları net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Alimlerden bazıları,

"Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti."(Bakara, 2/31)

âyetini şöyle tefsir etmişlerdir:

"Allah Hz. Âdem (as)'e eşyanın sıfatlarını, vasıflarını ve  özelliklerini bildirmiştir."

"Diğer görüşe göre, Hz. Âdem'e öğretilen isimlerden maksat, Allah'ıın sonradan yarattığı ve günümüzde insanların konuştuğu Arapça, Farsça, Rumca vb. değişik dillerin isimleridir. Ademoğulları bu dillerle konuşuyorlardı. Hz. Âdem (as) vefat ettikten sonra çocukları dünyanın her tarafına dağılınca, onlardan her biri, bu dillerin belirli birisiyle konuşmaya başladı. Böylece konuşulan bu dil, bu Adama hakim oldu.... İşte Hz. Âdem (as)'in çocuklarının farklı dilleri konuşmalarının sebebi budur." (Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebîr, ilgili ayetn tefsiri)

Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselama, şu anda dünyada mevcut bütün dilleri öğretti. Âdem aleyhisselam da Arapça, Süryanice, İbranice ve diğer bütün dillerde kitaplar yazıp her dil ile konuşmuştur.

53 Vereceğimiz paranın, İsrail ordusunca Müslümanlara karşı kurşun olarak döndüğünü düşünerek coca-cola ve pepsi almıyoruz. Alırsak tüm bunlardan mesuliyet derecemiz nedir?

Gayri müslimlerin mallarını alıp kullanmak caizdir. Bu bakımdan gayri müslimlere ait olan Coca Cola almakla kişi haram işlemiş olmaz.

Bununla beraber kendimiz bu içeceklerden uzak durabiliriz. Ancak bunu kullanan kişilere de "Neden kulanıyorsun?" diye tenkid edemeyiz.

Neskafe, kola ve pepsi içmek caizdir.

Ancak bazı âlimlerimiz "bu konularda şüphe olduğu için içilmese iyi olur" demişlerdir. Şüpheli şeylerden kaçınmak her zaman daha iyidir. Hatta bazı Hanefi alimleri kahvenin bile haram olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu fetvalar genel kabul görmemiştir.

Bir Müslüman bu maddeleri içmekle haram işlemiş olmaz. Kimseye bunları içmeyin diyemeyiz. Dinen haram değildir. Ama bunları içmeyen birisini de "Niçin içmiyorsun?" diye zorlayamayız.

Ancak sorunun diğer kısmına gelince:

Eğer bir silah veya malın Müslümanların aleyhine kullanılacağı kesin ise, onun imalatında ya da alım satımında bulunmak helal olmaz. "Bir şeye sebep olan onu yapan gibidir." kuralına göre sorumlu olur. Bu açıdan Müslümanların aleyhine kullanıldığı kesin olarak bilinen bir malı almak veya satmak da kişiyi sorumlu eder. Müslümanların bu konuya dikkat etmeleri gerekir.

Filistin İçin Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler: 

Vicdanını, ahlakını, dolayısıyla insanlığını kaybetmemiş hiçbir fert, dini, dili, mezhebi, ülkesi… ne olursa olsun Filistin davasında İsrail kurucuları ve yöneticilerini haklı bulamaz. Ortada apaçık bir gasp, işgal, katliam, her çeşidiyle zulüm vardır.

Hiçbir vicdan sahibi çıkıp da toprağı, evi, bağı, bahçesi, suyu, işi elinden alınmış, hapishaneden kötü olan mülteci kamplarında bir ömür tüketmekte olan, hapis yatmış, işkence görmüş, yakınları öldürülmüş ve tamamı planlı bir şekilde uzun vadede ölüme/tükenmeye mahkum edilmiş Filistinlilerin, başka çare bulamadıkları için başvurdukları “normal olmayan” savunma yöntemlerini ayıplayamaz ve bunları, çağın en büyük katliamına, en iğrenç saldırısına sebep olarak göremez. Baş ve son sebep İsrail'dir, kendi oluşturduğu sebebi Filistinlilerin aleyhine kullanan da yine İsrail'dir.

Filistin davası ancak bir adil barışla çözülür. Bunun şartı İsrail'i bu adil barışa zorlamaktır. Bunun da yolu öncelikle İslam ülkelerinin –halklarının baskısı ile- bölünmeyi bir yana bırakıp birlikte hareket etmelerinden ve gereken tedbiri zamanında, yerinde ve etkili olarak almalarından geçer.

Şimdi gelelim büyük bir facia geçirmiş, dayanılmaz acılar yaşamış, her şeyleri eksilmiş veya yok olmuş Filistinli kardeşlerimizin yaralarını sarmak için neler yapabileceğimiz konusuna.

Bunları yapmak ve yapmamak şeklinde ikiye ayıralım.

Yapmamak:

İsrail'i desteklediği sağlam bilgi ile bilinen firmalardan alşveriş yapmamak. Bu boykotu, İsrail adil bir barışa razı oluncaya kadar sürdürmek.

- Devletin İsrail ile yaptığı bütün anlaşmaları gözden geçirmesi, yenilerini yapmaması, eskileri de –mümkün olan ölçüde- bozması veya askıya alması.

- Siyonist olmayan, İsrail'i haksız davranışlarında desteklemeyen, hakkın yerini bulması ve zulmün sona ermesi için adaletten yana olanlara destek veren Yahudi ve Musevîlerle alışverişi kesmemek, insani ilişkileri bozmamak.

Yapmak: 

Fakir zengin herkesin, temel ihtiyacı dışında kalan malvarlığından yapabileceği kadar yardımı, sağlam kanallardan Gazze'ye ulaştırmak için çaba göstermesi gerekiyor... Bu yardım, Filistinli kardeşlerimizin hayati ihtiyaçları karşılanıncaya kadar farz olan bir yardımdır.

- Din ve insan kardeşliğinin gereğini yapmak için gün bugündür, hem de acele ederek.

(Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN)

54 İbn-i Kesir ve tefsiri hakkında bilgi verir misiniz?

İBN KESİR

İslâm ilimlerinin bir çoğunda meşhur ve büyük söz sahibi olan âlimlerden birisi. İmâduddîn Ebu'l-Fidâ İsmail İbn Ömer İbn Kesir. Dımaşk civarındaki Busrâ'nın Mecdel köyünde 701/1301'de dünyaya geldi. Bu yüzden el-Busravî ve ed-Dımaşkî nisbeleri de vardır. Küçük yaşta babasını kaybettiğinden onun terbiye ve yetiştirilmesi (ö. 742/341)'dir. Bu hocası ile uzun müddet çalışmış ve O'nun kızı ile büyük kardeşi Abdulvehhâb meşgul olmuştur.

İlk tahsilini köyünde yaptıktan sonra Şam'a gelmiş ve tahsiline burada devam etmiştir. Hocaları arasında Burhanuddin el-Fezârî (ö. 729/1329), İbn Kadı Şihne (ö. 726/1326), İshak el-Âmidî (ö. 725/1325) sayılabilir. Hadis sahasında üstadı Ebu'l-Haccâc el-Mizzî (ö. 742/1341)'dir. Bu hocası ile uzun müddet çalışmış ve onun kızı ile evlenmiştir. Bu arada Takıyyuddîn ibn Teymiyye (ö. 728/1328)'den çok şeyler öğrenmiş ve onu müdafaa etmiş, onun fetvaları ile amel edip fetva vermiş, bu yüzden bir çok tenkidlere de uğramıştır. Bu arada Karâfi, Debûsî Uranî ve Hutenî gibi âlimlerden icazet almıştır.

Birçok ilimde derinleşmiş ve eserler vermiştir. O bir tarihçi, bir hadis, bir fıkıh, bir tefsir âlimidir. Yazdığı eserler, kendisi hayatta iken meşhur olmuş ve takdir görmüştür. Hal tercümesi (Tabakât) kitaplarında ondan büyük bir övgü ile söz edilir. (1)

Şam'ın meşhur medreselerinde müderrislik yapmış; Zehebî (ö. 748/ 1347)'nin vefatıyla onun yerini Ümmu Salih medresesi şeyhliğine, Subkî (ö. 771/1370)'nin vefatı üzerine de Eyrefiyye Dâru'l-Hadîs Medresesinin şeyhliğine gelmiştir. Yetiştirdiği talebesi içinde meşhur hadis âlimi Şihabeddin İbn Hiccî, Hafız Ebu'l Mehâsin el-Hüseynî ve İbn Hacer el-Askalânî sayılabilir. Ömrünün sonlarına doğru gözlerini kaybetmiş, 774/1373 yılında 74 yaşında iken Şam'da vefat etmiş ve hocası İbn Teymiyye'nin yanına defnedilmiştir.(2)

Telif etmiş olduğu birçok risale ve kitaptan önemli olanları şunlardır:

1. el-Bidâye ve'n-Nihâye: Yaradılıştan başlayarak 767/1366 senesine kadar olayları anlattığı tarihe dair eseridir. İslâm Tarihinin ana kaynaklarından sayılır.

2. Câmiu'l-Mesânid: Ahmed ibn Hanbel'in Müsnedi, el-Bezzâr, Ebu Ya'lâ ve İbn Ebi, Şeybe'nin eserlerini el-Kutubu's-Sitte'ye ilâve ederek topladığı hadise dair eseridir. Bu eserini bâblara göre tertip etmiştir.

3. el-Bâisu'l-Hasîs: İbnu's-Salâh'ın Ulûmu'l-Hadis adlı eserinin muhtasarıdır.

4. et-Tekmîl fi Ma'rifeti's-Sikât ve'd-Duafâ ve'l-Mecâhil.

5. Tabakâtu'ş-Şâfiiyye.

6.
Menâkıbu'l-İmam eş-Şâfiî.

7. Edillelu't-Tenbîh fî-Fıkhı'ş-Şâfiyye. Bu eserini gençliğinde, telife ilk başladığı sıralarda yazdığı nakledilir.

8. el-İctihad fî Talebi Fadli'l-Cihâd: Yazma halindeki bu eserin bir nüshası İstanbul Köprülü kütüphanesinde 234 numaradadır.

9. Muhtasaru İbnu'l-Hâcib.

10. Ehâdîsu't-Tevhîd ve'r-Redd ale'ş-Şirk.

11. Müsnedu'ş-Şeyhayn: Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer'in rivayet ettikleri hadisleri toplayan bir hadis mecmuasıdır.

12. Fedâilu'l-Kur'an ve Tarîhu Cem'ihî: Kur'an'ı Kerim'in faziletine dair hadisleri topladığı bir risale olup tefsirinin bir tekmilesi mahiyetindedir.

13. Şerhu'l-Buhârî: imam Buhârî'nin el-Câmi's-Sahîh'ini açıkladığı bu eserini tamamlayamamıştır.

14. Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm: Taberî'nin tefsirinden sonra ikinci kaynak kabul edilen bu eseri rivayet tefsiri metoduyla yazılmış tam bir tefsirdir:

Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azîm

İbn Kesîr
bu tefsirinde oldukça uzun bir mukaddime ile başlar. Bu mukaddimede Kur'an ve tefsirle ilgili birçok meseleyi ele alır. Tefsir ilminin yüce bir ilim olduğunu, ona olan ihtiyacı belirtir. Kur'an'ı tefsir etmenin en güzel yolunun "Kur'an'ın yine Kur'an ile tefsiri" olduğunu söyler. "Kur'an'ı Kur'an ile tefsir etmekten âciz kalırsan onu sünnet ile tefsir etmen gerekir. Çünkü hadis Kur'an'ı açıklayıcı ve izah edicidir... Aradığımız ayetin tefsirini ne Kur'an'da, ne de hadiste bulamazsak bu konuda sahabenin sözlerine başvururuz." der. İsrailiyyet ve İsrailiyyat'ın bu ümmete verebileceği zararlar konusunda okuyucu ikaz eder. Sahabeden sonra rey ve tefsirlerine itimat edebilecek Tâbiûn ve Tebe-i tâbiin âlimlerinin isimlerini verir. Kur'an'ı kendi reyi ile tefsir konusuna açıklık getirir, bu konudaki müsbet ve menfî görüşlere nakleder, sonra da Kur'an hakkında genel bir takım bilgilere yer verir.

Bu mukaddimeden de anlaşılacağı üzere İbn Kesir efsirinde rivayete önem verir, ama dirayet tefsiri yönünü de ihmal etmez. Tefsirde, hadis ravilerinin kritiği olan "cerh ve ta'dîle" özen gösterir. Bu hususta hocası el-Mizzî'nin görüşlerine büyük değer verir.

İbn Kesîr bu eserinde, tefsirin en güzel yolu olan Kur'an'ı Kur'an ile tefsir etme yolunu tercih etmiş, buna ayrı bir önem vermiştir. Bir ayet veya ayet topluluğunu verdikten sonra bunları zâhirî mana açısından basit ve anlaşılır ifadelerle kendisi izah eder. Bundan sonra öncelikle bu ayetleri tefsir eden diğer ayetleri zikredip bunlar arasındaki münasebete işaret eder. Daha sonra Hz. Peygamber (asm)'den, sahabe ve tabiunun ileri gelenlerinden nakillerde bulunur, bir ayetin tefsiri hakkındaki değişik görüşleri zikrederek bunları değerlendirir, aralarında tercihler yapar. Rivayetleri senetleri ile birlikte sahih olanları ile illetli veya zayıf olanlarını ayırdeder.

İbn Kesir bu tefsirinde İbn Cerîr et-Taberî* (ö. 310/923). İbn Ebî Hâtim (ö. 327/938), İbn Atıyye (ö. 541/ 1147) gibi kendisinden önceki birçok mufeshirin tefsirlerinden, hadis sahasında da Ahmed ibn Hanbel'in Müsned'inden çokça nakillerde bulunur. Ancak Taberi'nin tefsirinde rastlanan zayıf rivayetler İbn Kesir'de yer almaz.

İbn Kesîr'in tefsirinin rivayet tefsirleri içinde mümtaz bir mevkide olmasını sağlayan en önemli özelliklerinden biri de onun, birçok tefsirin aldıkları isrâiliyyat konusundaki hassasiyetidir. İsrailiyyata sırf tenkidini yapmak ve bu haberlerin kaynaklarını belirtmek, sonra da Müslümanları bu tür rivayetlerden koruyup sakındırmak için eserine dercetmiştir.

Biraz önce de belirttiğimiz gibi, bu tefsir bir rivayet tefsiri olması yanında dirayeti de ihmal etmemiş ve bu arada fıkhî ve kelâmî konulara da yeteri kadar yer vermiştir. Tefsirde itikadî yönden İmam Eş'arî'nin, fıkhî yönden ise İmam Şâfiî'nin görüşleri tercih müdafaa edilmiş; ayetlerden bu iki imamın görüşlerini teyit eden manâlar, bu iki imamın mezhebine uyan hükümler çıkarılmaya çalışılmıştır. Ahkâm ayetlerinin tefsirine giriştiğinde İmam Şâfiî'yi açıkça iltizam ettiğini göstermesi yanında zaman zaman diğer mezheblerin, özellikle de İmam Ebu Hanife'nin mezhebini ve delillerini çürütmeye çalışır.

İbn Kesir bir tarihçi olması hasebiyle bu tefsirde tarih ve kıssalara da yer vermiştir, ama bu kabilden kısımları azdır. Yine bu tefsirde ayetlerin gramer tahlillerine fazlaca yer verilmez. Kırâatlere temas edilmez. Ancak zaman zaman Ubeyy ibn Ka'b, Abdullah ibn Mes'ûd ve Ali ibn Ebî Talib'in mushaflarındaki küçük farklılıklara işaret edildiği görülür.

Bu özellikleriyle İbn Kesir'in Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm'i, rivayet tefsirlerinin en faydalısı, Kur'ân-ı Kerim'in Hz. Peygamber (asm) ve ashabı tarafından yapılmış açıklamalarını en geniş anlamda toplayanı, Ehl-i sünnet ve'l-cemâat mezhebinin delillerini Kur'an-ı Kerim'den en güzel bulup çıkaranı, sapık mezheblerin Kur'an ayetlerine yüklemeye çalıştıkları ihtimali olmayan te'villerden Müslümanları koruyanı olarak görülmektedir.

Bu kıymetli tefsir değişik İslâm ülkelerinde defalarca yayınlanmış olup son olarak Mısır'da Muhammed İbrahim el-Bennâ, Muhammed Ahmed Âşûr ve Abdülaziz Ğuneym'in tahkîki ile yayınlanmıştır. Türkçeye "Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri" adıyla yapılan tercümesi de İstanbul'da neşredilmiştir.

Kaynaklar:

(1) bk. Zehebî, Zeylu Tabakâtu'l-Huffâz, s. 57-59; Suyûtî, Tabakatu'l-Huffâz, Kahire 1973, s. 53, 529; Dâvûdî Tabakâtu'l-Müfessirîn, Kahire 1972, I, 110-111; İbnu'l-İmâd el-Hanbelî, Şezerâtu'z-Zeheb, Beyrut (t.y.) VI, 231, 232; ibn Hacer, ed-Dureru'l Kâmine, Beyrut (t.y.) I, 374.

(2) bk. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, Ankara 1988, II, 206-210; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, Ankara 1960, II, 392-393; Muhammed Hüseyn ez-Zehebî, et- Tefsir ve'l Müfessirun, Kahire 1976, I, 242-243

(Bedreddin ÇETİNER, Şamil İslam Ansiklopedisi)

55 İsmi Muhammet ya da güzel anlamı olanlar, mahşerde farklı bir muamele mi görecektir?

Yeni doğan çocuğa kısa bir süre içinde güzel bir isim koymak anne ve babaların en önemli görevlerindendir. Çocuğa konulan isim hem bu dünyada hem de ahirette geçerlidir. Rasulullah (sav) sadece çocukların değil, büyük insanların ismiyle dahi ilgilenmiştir. Kötü bulduğu bazı isimleri değiştirme yoluna gitmiştir. Yine konulması gereken güzel isimler hakkında bilgiler vermiş, zaman zaman bizzat kendileri çocuklara isimler vermiştir.

Rasulullah (sav) güzel isim koymanın önemini şöyle açıklıyor:

“Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” (1)

Bu çağırma işlemini Allah'ın görevlendirdiği bir melek Allah'ın izniyle yapacaktır. Hiç kimse kıyamet günü Allah (c.c.)’ın hoşlanmayacağı isimle O’nun karşısına çıkmak istemez. Öyleyse kötü olan isimlerin çocuklara verilmemesi gerekir.

Rasulullah (sav)’ın isim konusundaki hassasiyetini daha iyi anlamak için şu hadis-i şerifi de görmek lazım. Yahya bin Said (r.a.) anlatıyor:

Hz. Peygamber (sav) bol sütlü bir deve hakkında: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki, Rasulullah (sav) adama: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Mürre (acı)” diyince ona “Otur” dedi. Hz. Peygamber (sav) tekrar: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (sav) ona da: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Harb” diyince, ona da: “Otur” dedi. Rasulullah (sav): "Bu deveyi bize kim sağacak?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. O da “Ya’iş” (yaşıyor) cevabını alınca ona “Sen sağ” dedi.(2)

Allahü Azimüsşan’ın has isimleri kullara isim olarak verilmez. Ancak sıfatları isim olarak verilebilir. Mesela; Kerim, Halim, Kadir, gibi kelimeleri insanlara isim olarak vermek caizdir. Ancak bu isimlerin başına bir (Abd) kelimesi ilave ederek söylemek ise pek güzel bir dikkattir. Zira (Abd) kelimesini ilave ederek söylediğiniz takdirde Kerim’i Abdülkerim olarak söylersiniz. Bu takdirde Kerim’in kulu demiş olacağınızdan mana pek güzel bir şekil alır.

Nitekim Aziz isminin başına da bir (Abd) kelimesi ilave ederek, söylediğinizde azizin kulu manasına Abdülaziz demiş olursunuz. Mecburi olmasa da güzel bir hassasiyet olur.

Rasulullah (sav)’ın açıklamalarına göre en güzel isim olarak adlandırılanlardan bazıları şunlardır: Erkek ismi olarak, Abdullah, Abdurrahman, Muhammed, peygamberlerin isimleri, Hasan, Hüseyin ve diğer İslam büyüklerinin isimleri tavsiye edilen isimlerdir. Kız isimleri olarak da, Aişe (Ayşe), Fatıma, Zeyneb, Hatice, Cemile, Zehra… gibi isimler güzeldir.

Mahşerde her çocuk, konan ismiyle çağrılacaktır. Şayet çocuğun ismi kötü manaya gelen gayri müslim ismi ise, mahşer halkı önünde isminden dolayı utanan çocuk,

'Allah beni doğuştan Müslüman olarak dünyaya gönderdi, sen neden bana kötü manaya gelen ismi koydun?' diye isim koyandan davacı olacaktır. İsmin manasının böylesine ehemmiyetinden dolayıdır ki, Peygamber'imiz (sav) kötü manaya gelen yabancı isimleri iyi manaya gelen Müslüman isimleriyle değiştirme örnekleri vermiştir. Mesela (Uzza putun kulu) manasına gelen (abdu'l-uzza)'yı, Allah'ın kulu manasına gelen (Abdullah) ile değiştirmiştir. Ateş parçası manasına gelen (cemre)'yi de güzel kız manasına gelen (cemile) ile, Harp ismini de Hasan'la düzeltmiştir. Demek ki, Müslüman isminden maksat, mananın kötü olmamasıdır.

Bununla beraber bazen isimlerde mana açık da olmayabiliyor. (Aleyna) gibi. Son zamanlarda çok rastladığımız bu (Aleyna)'nın ne manaya geldiğini pek bilemiyoruz. Çünkü, Kur'an'da geçen (aleyna) isim değildir. Sadece yer aldığı cümlenin içinde (üzerimize) manasına gelmektedir:

- (Vema aleyna) bizim üzerimize, (illel'belağ) tebliğden başka bir görev yoktur, manasına gelebilen (bizim üzerimize)'yi, cümle içindeki yerinden çekip birine isim olarak verdiğinizde, ne manaya geldiğini anlamak zorlaşmaktadır. Belki de Yasin'deki bu (aleyna)'yı isim olarak seçenler, (bu çocuk bizim üzerimize Allah'ın bir ihsanıdır) demek istemekteler.

Bir de kızlarımıza verilen Kezban ismi vardır ki, zannederim yanlış anlaşılan isimlerden biri de budur. Kezban'ı hep yalancı manasına anlayanlar, Kur'an'daki (tükezziban) ile karıştırmışlardır. Çoğu kimseler Farsçadaki (ev hanımı) manasına gelen (Kedban)'dan alınma Kezban'ı, Arapçadaki 'yalanlayan' manasına gelen tükezziban'dan alınma sanarak bu isimden hep ürkmüşlerdir.

Bununla baraber iyi bir anlamı olmasına rağmen yanlış anlaşılacak isimler koymamaya dikkat etmenin faydalı olacağını düşünüyoruz. Bu nedenle kız çocukları için, Büşra, Beyza, Selma, Esma, Ahsen, Rabia, Saliha, Salime, Adile... gibi kolay seslendirilen, yanlış yazma ve yanlış söyleme ihtimali olmayan tek isimler tercih edilebilir.

Çocuğun isminin güzel olması bir fazilet olsa da ahirette özel muameleye tabi tutulacağı söylenemez. Çünkü ahirette insanın göreceği muamele onun ameline göre olacaktır.

Sözün özü: Ebeveynler yavrularına karşı ilk görevlerini yerine getirirken, gayri müslim kimliğini çağrıştıran yabancı isim koymaktan kaçınmalı ki, mahşerde koydukları isimlerle çağrılan çocuklarının şikayetine muhatap olmasınlar. Bu konuda elbette bizim gibi düşünmeyenler de olabilir: "Tercih size aittir, kim neye layıksa onu bulur." demekten başka sözümüz olamaz onlara da.

Müddessir Sûresi'ndeki ayetin ikazı hepimiz için geçerlidir:

"Herkes kendi tercihinin sorumlusudur!.."

Dipnotlar:

1. Ebu Davud, Edeb 69
2. Muvatta, İsti’zan 24

(Sadık Akkiraz, Ahmet Şahin)

56 Halk arasında uğursuzluk meydana getireceğine inanılan zaman, söz, hâl ve davranışların aslı var mıdır?

Uğursuzluk: Herhangi bir şeyde bulunduğu zannedilen ve işlerin ters gitmesine sebep olarak ileri sürülen bir durumdur.

Değişik çağlarda pek çok kişi ve toplumlar çevrelerinde gördükleri bir takım eşyalarda, hayvanlarda ve tabiat olaylarında uğursuzluk bulunduğuna inanmıştır. Çağımızda bu uğursuzluk anlayışını üzerinden atamamış pek çok insan görülür. Bu tipteki insanlar, uğursuz olarak niteledikleri şeylerden, kendilerine bir kötülük ve zarar geleceği inancındadır. Daima bu tür şeylerden uzak durmağa çalışırlar. Hiç bir dinî ve ilmî kaynağı olmayan "uğursuzluk" anlayışına sahip olsalar, hayatların her safhasında korku ve endişe içinde bulunurlar.

Aslında hiçbir şeyde uğursuzluk yoktur; hiçbir şey doğuştan uğurlu değildir. Uğursuzluk olsa olsa herkesin kendisinde, kendi yorumunda ve anlayışındadır. Halk arasında sık sık kullanılan "uğurlu geldi" veya "uğursuz geldi" gibi sözler birer zan ve kuruntudan ibarettir.

Hz. Peygamber (asm) bir hadis-i şerifinde,

"İslâm'da taşe'üm (uğursuz sayma, kötüye yorma) yoktur; en iyisi tefe'ül (iyiye yorma) dır." (Buharî, Tıb, 54)

buyurarak, bu zararlı anlayışın İslam'da bulunmadığını ifade etmiştir. Diğer bir hadiste ise şöyle buyurulmuştur:

"Eşyada uğursuzluk yoktur, safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur." (Müslim, Selâm, 102)

Bütün bunlardan sonra şöyle denebilir:

Ay ve güneş tutulması, köpek havlaması, baykuş ötmesi, kedi ve köpeğin yolda yürüyen bir kişinin önünden geçmesi, merdiven altından geçmek, on üç rakamı, salı günü işe başlamak veya yola çıkmak, gece aynaya bakmak veya tırnak kesmek vb. gibi pek çok şeyde uğursuzluk bulunduğuna inanmak, asla doğru değildir. Zira böyle şeylerde, ne iyilik ne de kötülük vardır. Bir eşyayı bir olayı mutlaka bir şeye yormak gerekiyorsa, Peygamber Efendimizin (asm) tavsiyesi doğrultusunda, iyiye yormak icab eder.

Esasen insanoğlunun, yaratılışın bir takım fıtrî seyirleri içindeki tavır ve hareketlerine çeşitli mânâlar yüklemesi yeni değildir. Bilhassa putperestlik dönemlerinde daha da yoğunlaşan böyle inanç ve kabullenişler, putperest olmayan toplumlar içinde de, ilginçtir, bir hayli kabul görmüştür. Baykuş ötmesinden, köpek seslerine, el, kol, kaş, göz seğirmesinden, kulak çınlamasına kadar organizmanın istem dışı olarak yapa geldiği çeşitli derecelerde tabiî refleksleri ile ilgili olarak yapılan “uğursuzluk” yorumu, ne yazık ki, tevhid inancına sahip toplumlara da yer yer sıçrayabilmiştir.

“Salı günü uğursuz günüm.” diyerek o gün işe çıkmamak... “Sol gözüm seğirdi; başıma bir belâ gelecek!” diyerek hiçbir şey yokken dövünüp sızlanmak... “Evimin çatısında baykuş öttü; yakında ocağım dağılacak!” diye gereksiz yere dehşet duygularına kapılmak... “Falancanın köpeğinin ulumasını işittim; evinden bir cenâze çıkacak!” gibi felâket tellâllığına soyunmak... Ve buna benzer batıl inanç ve yanlış telâkkileri birer hayat düsturu olarak kabullenmek Bir Allah inancıyla ve Allah’a güvenmekle bağdaştırılamaz. Çünkü:

“Allah her şeyi en güzel şekilde yaratmıştır.” (Secde, 32/7)

Olaylara bağlılık, Allah’a bağlılığın önüne geçmemeli. Bir Müslümanın, “Sol gözüm seğriyor, kötü bir şey olacak!” demesini, baykuş ötmesini “ölüm” haberi veriyor gibi dinlemesini, inanmasını ve bir kötü haber beklentisi içine girmesini; Allah’a güvenip dayanmayı unutmasını ve Allah’tan hayırlısını istemeyişini hangi doğru inanca sığıştırabiliriz? Tevhid inancının hangi ekseni ile bütünleştirebiliriz?

Müslüman, hiçbir şeyi uğursuzluğa ve olumsuzluğa yormaz. Rüyayı bile. Bu bir bakış açısıdır. Müslümanlık bize bu net bakışı getirmiştir. Her şey Allah’ın kudretiyle olmaktadır ve her şeyde bir veya birden fazla hayır ciheti vardır. Müslüman her şeyi hayra yorar, hayrı ister, hayırla yatar, hayırla kalkar. Allah’tan hayır diler.

Nitekim Peygamber Efendimiz (asm),

“Kabalık uğursuzluk, yumuşaklık ise uğurdur.” (Câmiü’s-Sağîr, II/2144) veya

“Müstehcen konuşmak kötülük, kötü huy da uğursuzluktur.” (Câmiü’s-Sağîr, II/1736)

buyurmak sûretiyle, uğursuzluğun da, uğurun da bizim bilinçli hareketlerimizde aranması gerektiğini; böylece, işimizi bozacak, düşmanlığı besleyecek, husûmeti artıracak, barışa ve kardeşliğe zarar verecek, yani uğursuzluk getirecek “kabalık” gibi, “çirkin söz söylemek” gibi, “kötü huylu olmak” gibi davranışlardan sakınmamızın da mümkün olduğunu beyan buyurur.

Allah Resûlü (asm),

“Kişinin hem en uğurlu ve hem de en uğursuz organı, iki çenesi arasındaki dilidir.” (Câmiü’s-Sağîr, II/1640)

buyurarak da, hareketlerimizde ve organlarımızda eğer “uğursuzluk” arayacak isek, bunda kendi payımızın büyüklüğüne dikkat çeker. Atalarımızın,

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”

sözü bu hadis-i şerifi bir ölçüde tefsir etmektedir. Yani uğur ve mahâret tatlı dildedir, uğursuzluk ise acı ve kaba dildedir. Uğur nezâkettedir, uğursuzluk ise saygısız, sevgisiz ve anlayışsız olmaktadır.

Demek oluyor ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm); uğur ve uğursuzluk kavramlarını kullanacak isek eğer, bunu bizim irâde ve isteğimize bağlı hareketlerimizi ifâdelendirecek biçimde kullanmamızı, böylece bundan ders almamızın ve kendimizi iyiye doğru yönlendirmemizin de mümkün olduğunu; aksi takdirde Allah’ın kudretini itham edercesine veya olayları Allah’ın kudretinden ve irâdesinden koparıp alırcasına “uğursuzluk” kavramını günlük dilimizde kullanmamızı, oradan da kalbimize taşımamızı uygun görmemiştir.

Peygamber Efendimiz (asm) bu mânâlara şu pırlanta hadîsleriyle dikkat çekmiştir:

“Bir hususta bir zanna kapıldığınızda, onu gerçekmiş gibi kabul etmeyin. Şeytan kalbinize hased duygusu attığında ona uyup zulmetmeyin. Bir şey hakkında uğursuzluk zannına kapıldığınızda buna kulak verip de işinizden geri kalmayın. Allah’a güvenin. Satmak için bir şey tarttığınızda fazlasıyla tartın.” (Câmiü’s-Sağîr, I/405)

“Uğursuzluk düşüncesinin, kendisini ihtiyacı olan bir işi yapmaktan alıkoyan kimse Allah’a şirk koşmuştur.” (Câmiü’s-Sağîr, II/3646)

Netice olarak denebilir ki:

Bizim gözümüze, kulağımıza ilişen yaratılışla ilgili olaylar; Allah’ın bizzat irâde buyurup takdir ettiği, düzenleyip tanzim ettiği, uygun görüp yarattığı bir yaratılış zincirinin bize yansıyan halkalarıdır. Şer de olsa, şer de zannetsek, korksak da, dehşet de alsak hayra yormalıyız, uğurlu saymalıyız, iyi bilmeliyiz, iyilik bulmalıyız. Olayları kötüye yormamalıyız. Göz seğrimesinden, vücut seyrimesinden, kulak çınlamasından bir mânâ çıkaracak isek eğer, sağ yanda veya sol yanda olmuş fark etmez, hayra dönük bir mânâ çıkarmalıyız. Şerre dönük olumsuz yorumlar yapmamalıyız. Her hâl ve şartta Allah’a güvenmeliyiz.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Şu duayı çoğaltıp dağıtmazsanız musibete uğrarsınız gibi iddialar güvenilir mi?..

57 Asiye ismini çocuklara vermekte bir sakınca var mıdır? Çocuklara isim verirken nelere dikkat etmek gerekir?

ASİYE: (Ar.) Ka. 1. Sütun, direk, ko­lon. 2. Mersingiller, mersin ağacı tü­ründen ağaçlar. 3. İsyan eden, itaatsiz, başkaldıran, serkeş, bagi. 4. Allah'ın emirlerini yerine getirmeyen, günahkar. 5. Haydut, şaki.

Bu isim Rasulullah (asm) tarafından yasaklanmıştır. İçer­diği anlam İslamî anlayışa terstir.

ÂSİYE: (Ar.) Ka. - 1. Kederli üzün­tülü. 2. Musa (a.s.)'ı daha bebekken Nil'den kurtarıp sarayda büyüten ve sonra onun peygamberliğine iman eden kadın. Kur'an'da Fir'avun'un ka­rısı olduğu belirtilmiştir. Fakat ismi zikredilmemiştir.(bk. Kasas, 28/9; Tahrim, 66/11). Firavun'a karşı gelerek Müslüman olmuştur.

Tahrim suresin­de mü'mine bir kadının en son nokta­da yapması gerekenlere örnek olarak gösterilen hanım:

"Allah, inananlara da Firavun'un karısını misal gösterdi. O: 'Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!' demişti."(Tahrim, 66/11)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Çocuklara isim verme ve isim verirken dikkat edilmesi gerekenler nelerdir? Aleyna ve Keziban isimleri ne manaya geliyor?..

58 Yaratmak kelimesini kullanmak caiz midir? Allah sıfatlarını cüz'i olarak insanlara da vermiştir. Görmek, bilmek, işitmek, vs. gibi. "İnsan da görür" dediğimizde günaha girmiyoruz değil mi? Bilgisayar dilinde "dosya yaratmak" diyorlar?..

"İnsan da görür." demek günah değildir. Ancak Allah'ın görme sıfatının tecellisiyle insan görür. Bir mümin bu dugyu ve düşünce ile insan görür demektedir. Eğer Allah onu yaratmasa insanda görme sıfatı olmayacağı gibi, başka şeyleri görmesi de olmayacaktır.

Buna göre insan görür, duyar, bilir denilir. "Yarattım!.." kelimesini kullanma konusunda dikkatli olmak gerekir. Yeni bir dosya oluşturma anlamında yaratmak kelimesini kullanmak caiz olabilir; ancak yoktan var etme anlamında kullanılamaz. Çünkü her şeyi yaratan ve var eden Allah'tır.

İnsan üç şekilde esma-i ilahiyeye ayna vazifesi görür.

1. Zıtlık cihetinden. Nasıl ki, gece vaktindeki karanlık nurun ve ışığın varlığına işaret eder. Öylede insandaki acz, zaaf, fakirlik ve eksiklik özellikleri ile Allah’ın kudret, kuvvet, zenginlik ve kemaline işaret eder. Yani “ben acizim, fakat her şey benim yardımıma koşuyor. Öyleyse bütün bu mevcudatı benim imdadıma gönderen birisi var.” deyip Allah’ın kemali ve celali sıfatlarına, kendi eksiklik ve noksanlık sıfatlarıyla işaret ve ayinedarlık eder.

2. Benlik duygusundan. İnsan kendisinde bulunan benlik duygusu vasıtası ile Allah’ın sıfatlarına ayna vazifesi görür. Yani, nasıl ki ben bu evi yaptım, ve yapmasını görüyorum ve idare ediyorum. Öyleyse bu kainat sarayının büyüklüğü nispetinde bir halikı, bir mabudu ve kudretli bir ilahı vardır.” Bu benlik duygusu ile insan Allah’ın Celil ve Kahhar isimlerine de aynalık vazifesi görür. Şöyle ki: insan kendi memuruna ve oğluna veya öğrencisine ödev veya görev verdiği zaman, yerine getirilmediği taktirde ona kızar ve cezalandırır. Veya bir devlet reisi raiyetine şiddetli ceza verir. İşte bu hiddet ve celalli halimiz Allah’ın Celil ve Kahhar gibi isimlerinin bizde tecelli ettiğinin bir göstergesidir.

3. Bizim yaratılmamızda bizde tecelli eden Allah’ın isimleri vardır. Yani yaratılmamızda “Halık”, güzel terbiye edilmemizde “Bari” rızıklanmamızda “Rezzak” gibi.

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsan, yaptığı işlerinde “yarattım veya yarattık” ifadelerini kullanması doğru mudur?

59 Sakalın uzunluğu ne kadar olmalıdır? Bazı yerlerde dediğiniz bir tutam boyundan ne kadar uzunluk kastdediyorsunuz. Uzun veya kısa sakal bırakmak bidat mıdır?

Sakalın uzunluğu konusunda sünnet olan "bir tutam" uzunluğunda olmasıdır. Sakalı bırakırken toplum içinde çok abes durmayacak şekilde ve temizliğine önem gösterecek şeklide bırakmak en uygun olanıdır...

İslâm âlimleri sakalı bırakma ölçüsü olarak "bir tutamdan fazlasının kesilmesini" ifade ederler. Hz. Ömer  (ra), sakalını uzatmış birini görerek bir tutamdan fazlasını kesmesini söylemiştir. Ebû Hüreyre gibi büyük bir Sahabî de (r.a.) sakalını tutar, bir tutamdan fazlasını keserdi. Abdullah bin Ömer'in de aynı şekilde hareket ettiği rivayet edilmektedir. (Buhari, Libas 64))

Sakalınız dört parmaktan kısa olmasının haramlık helallik açısından bir sıkıntısı olmaz. Mümkün olduğu kadar sünnete uygun bırakılması en güzeli olur.

Fıkıh kitaplarımızda ifade edildiği gibi, sakalın kâmil mânâdaki şekli "arız" denilen yüzün iki tarafı ile çenede bırakılmasıdır. Şayet sadece çenede sakal bırakılsa sünnet yerine gelmiş olmaz.

Sakal bırakmakta ve diğer sünnetleri işlemekte mü'minin esas niyeti Peygamberimize uymak ve onu taklit etmektir. Bir Müslümanm gayesi, mümkün olduğu ölçüde sünnet-i seniyyeye her yönüyle uymaktır. Fakat buna muvaffak olmak ancak "ehass-ı havas" denilen bazı mümtaz şahsiyetlere mahsustur. Yalnızca müçtehid ve velî mertebesine varan zatlar bu sınıfa girer.

Fakat herkes sünnetin tamamını yapamasa da, taraftar olmak, kabul etmek ve hâlis bir niyetle de yapmaya gayret göstermelidir. Bu niyet ve kararlılık içinde olmakla beraber, daha başka maslahatlar gereği olarak bazı sünnetleri yapmayanları ve yapamayanları çok büyük bir günaha girmiş gibi suçlamaya ve tahkir etmeye, küçük görmeye de hakkımız yoktur.

Sünnet ölçüleri dışında bırakılan sakala bidattır denilmez. Ancak sünnet olan ölçüler dışındaki sakal şeklini sünnettir diye iddia etmek bidattır.

Detaylı bilgi için tıklayınız...

Kaynaklar:
Sakal ve bıyığın hükümleri ve bu konudaki görüş ve içtihadlar için bk.
- İbn-i Abidin, II, 113, V, 261
- el-Mehhel, I,183-189.
- Şevkânî, Neylül-Evtar, I, 137-138.
- el-Mezahibül-Erbea, II, 44-46.
- Şerhu'n-Nevevî (İrşadüşşarinin kenarında), II, 261-265.
- İânetü't-Tâlıbin, II, 340.
- Fethü'r-Rabbânî, XVII, 313-314.
- Mahmut Şeltut, el-Fetâvâ, 227-229.
- İslâmda Helal ve Haram, Yusuf el-Kardâvî, (Terc. Mustafa Varlı), 107-109.
- Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metedolojisi (Terc. Abdülkadir Şener), 51-52.
- Zekeriyya Kandehlevi, Vucübu ı'fail-Iihye).

60 Başkası tarafından içilen sigaranın dumanı orucu bozar mı?

Başkasının içtiği sigaranın dumanından dolayı oruç bozulmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Sigara orucu bozar mı?

61 Sayra ismi Kur'an?da geçiyor mu, anlamı nedir?

Yazım tekniği açısından “SAYRA” kelimesinin ilk harfi Arapça’da "Sad"dır. “SEYRA” kelimesinin ilk harfi ise "Sin"dir. Bu açıdan bakıldığında sizin yazdığınıza göre “SAYRA” kelimesi Kur’an’da yoktur.  Aslı “SAYR”dir, nasb/üstün alması halinde “SAYRA” olarak yazılır ve okunur. Olmak, meydana gelmek, dönüşmek gibi değişik manaları yanında, insanların başında toplandığı su pınarı, anlamına da gelir.

“SEYRA” kelimesi ise,  Kur’an’da yalnız bir yerde (Tur, 52/10) vardır. Kelimenin aslı “SEYR” olup, Türkçe’deki “seyr-u sefer -seyir halinde...” gibi sözcüklerde kullanıldığı gibi, yürüyüş/yürümek anlamındadır. Ayette nasb/üstün alameti olarak sonuna elif gelmiş “Seyra” olmuştur.

62 Filiz isminin anlamı nedir?

FİLİZ:  1. Bitkilerde yeni sürgün, tohumdan çıkan yeni uçlar. 2. Ocaktan çıkarılmış, eritilmemiş ham maden, cevher, gümüş, filiz. 3. Betonarmede demirleri eklemek için bırakılan uzantılar. 4. İnce, taze ve güzel vücutlu.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Çocuklara isim verme ve isim verirken dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?..

63 Deprem olacağından korkulur mu; mümin kulun korkması günah mıdır? Cesaretin kaynağı nedir?

Ahiret kaygısına dayalı olarak biraz korku faydalı olur. Ama bunun vesvese şeklinde uykuları kaçıracak tarzda olması kişiyi ümitsizliğe sevkedebilir. Ümitsizlik ise caiz olmaz.

Bu gibi şeyler Allah'ın emrine ve hikmetine göre gerçekleşir. Onun hikmetine ve rahmetine itimat etmeli ve ecelin bir olup değişmeyeceğini düşünmeli, ama devamlı da hazırlıklı olmaya çalışarak ümit ve korku arasında olmalıdır.

Bediüzzaman bu konuda şöyle demiştir:

"İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hadisatın tazyikatından (olayların sıkıntısından) kurtulabilir." (Risale-i Nur Külliyatı, Yirmi Üçüncü Söz)

İman ve Allah'a kulluk, her türlü iyiliğin kaynağı olduğu gibi, cesaretin dahi kaynağıdır. Her türlü kötülük, küfür ve dalaletten geldiği gibi, korkaklık da aynı kaynaktan çıkmaktadır. Mü'minlerin cesareti, kafirlerin korkaklığı, özellikle savaşlarda çok açık bir şekilde görülmektedir. Mü'mini cesur yapan, temelde şu iki esastır:

1. "Onların ecelleri geldiğinde, bir an geri kalmazlar, öne de geçmezler." ayetinin bildirdiği "ecel birdir, değişmez" gerçeği. (A'raf, 34; Yunus, 49; Nahl, 61) Savaşta ön cephede olanla, arka cephedeki, ölüme aynı uzaklıktadır. Hatta cephede olanla, evinde istirahat eden arasında, ölüme uzaklık-yakınlık farkı yoktur. Niceleri vardır, pek çok savaşa girer, yatağında vefat eder. Niceleri de vardır, ilk defa girdiği savaşta hayatını kaybeder.

Halid b. Velîd'in durumu, buna güzel bir örnektir. Yatağında ömrünün son dakikalarını geçirirken, etrafındakilere şöyle der:

"Şu kadar savaşa katıldım. Vücudumda ok-mızrak yarası veya bir darbe izi olmayan hiçbir uzvum yok. Ama gördüğünüz gibi, yatağımda vefat ediyorum. Korkakların kulakları çınlasın!.."

2. Mü'min için, savaşta iki güzelden biri vardır (Tevbe, 9/52): Ya şehitlik, ya zafer. "Ölürsem şehidim, kalırsam gazi" diyen bir mü'min, böyle beklentileri olmayan bir kafirden, elbette daha cesur olacaktır.

Nur Külliyatı'nda imanın bir intisap olduğu ders verilir. “Sultan-ı Ezeliye iman ile intisap eden ve ubudiyetle hizmetine giren bir mümin” cesaretin en büyük kaynağına ulaşmış demektir.

“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.”

İlave bilgi için tıkayınız:

- Korku için dua tavsiye eder misiniz?.. 

- Deprem gibi afetler bir tesadüf mü, yoksa kaderimiz midir?

64 Evimizde nazar boncuğu işlemeli tabak vs bulundurmak uygun mudur? Nazar boncuğu takmak caiz midir?

Nazar boncuğunu takmak kesinlikle haramdır. Bu Câhiliye döneminden devam eden anlamsız bir adettir. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:

"Allah, nazar boncuğunu takan kimsenin işini tamamlamasın." (Hâkim ve Ahmed rivayet etmiştir)

Süs eşyası olarak dahi olsa, böyle batıl bir adetin yayılmaması için evinizde bulundurmamanız gerekir.

(Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II / 259)

İlave bilgi için tıklayınız:

- NAZAR

- Göz değmesi, göz değmesine karşı alınacak tedbirler ve göz değmesinin sebepleri?

65 Farklı meyveleri aşı yapmak, hormon kullanmak caiz midir? Mesela elma ağacına kiraz aşılamak gibi...

Kur'an-ı Kerim'de “Allah'ın yaratışını (fıtratı) bozanlar şeytanın dostu olup hüsrana uğrayanlar" olarak nitelendirilir.

Günümüzde sıkça söz edilen hormon skandalı bunun başka açıdan tezahürü sayılmaktadır. Hormonlu gıda temelde meşrû bir gıda olmakla birlikte inceleme ve tahlil sonucunda, sırf hormon uygulaması yüzünden yiyen kimsenin vücuduna zarar verecek bir nitelik kazandığı ortaya çıkarsa, hastalıklı hayvan veya bozuk gıda maddesi hükmünde bulunur.

Yani insana vereceği zararın durumuna göre, böyle bir hayvanın etini veya meyveyi yemek haram veya mekruh olur. Ancak bu gıda, tahlil sonucu insan vücudu için zararlı unsurlar taşımazsa helâldir.

Bir ağacın fıtratını bozmadan, onu çeşitli haşerelerden ve zararlı maddelerden korumak amacıyla yapılan aşılama caizdir. Bunda fıtratı bozacak bir durum yoktur. Peygamberimiz (sav) devrinde de hurma ağaçları aşılanmaktaydı.

Buna göre, insan ve çevre sağlığına zarar vermemek kaydıyla meyve ağaçlarına veya diğer bitkilere aynı veya farklı cins meyve aşısı yapılmasında dinen bir sakınca yoktur denilebilir.

66 Hz. Ali (ra)'in alnında Zühre Yıldızı mı varmış?

Zühre yıldızı: Venüs gezegenidir. Halk arasında Çolpan veya Çoban Yıldızı olarak da bilinir. Güneş Sisteminde, Güneşe uzaklık bakımından ikinci sıradaki gezegen. Ayrıca Zühre, Roma Astrolojisi'nde Lucifer isimleriyle bilinir. Kendi ekseni etrafında, Güneş Sistemindeki diğer tüm gezegenlerin aksi istikametinde döner. Venüs, saat yönünde dönen tek gezegendir.

Büyüklüğü açısından Dünya ile benzerlik gösterdiğinden Dünya ile kardeş gezegen olarak da bilinmektedir. Gökyüzünde Güneş'e yakın konumda bulunduğundan ve yörüngesi Dünya'nınkine göre Güneş'e daha yakın olduğundan yeryüzünden sadece Güneş doğmadan önce veya battıktan sonra görülebilir. Bu yüzden Venüs Akşam Yıldızı, Sabah Yıldızı veya Tan Yıldızı olarak da isimlendirilir. Bir diğer adı da 'Çoban Yıldızı'dır. Görülebildiği zamanlar, gökyüzündeki en parlak cisim olarak dikkat çeker.

Zühre yıldızı, güneş sistemindeki farklı konumu ve gökyüzündeki en parlak cisim olması, onun etrafında pek çok efsanenin meydana gelmesine sebep olmuştur. Edebiyat literatüründe bir aşk tanrıçası olarak değerlendirilir. Aslı melek imiş, güzellikte eşi benzeri yokmuş.. gibi efsanelerin ışığında, Alevî kesimde de Hz. Ali’nin güzelliğinin bir sembolü olarak yer almıştır. Yoksa Hz. Ali’nin alnında Zühre yıldızı veya Zühre çiçeği diye bir şey yoktur.

67 Ashâb-ı Kehf'in köpeği Kıtmir'in cennete gitmesinin bir hikmeti var mıdır?

Allah Teala Adil-i Mutlak'tır; hiçbir iyiliği zayi etmemektedir. İster insan olsun ister hayvan olsun her mahluk onun adaletinin tecellisine mazhar olacaktır. İşte bundan dolayıdır ki Ashab-ı Kehf gibi faziletli insanlarla beraber bulunan ve onlara sadık kalan bu Kıtmiri bedenen de cennete koymakla rahmetini tecelli ettirecektir.

Bu husustan bizim için çıkarılacak dersler vardır. Aklı olmayan bir hayvanın hissiyatı ile yaptığı bir iyiliği dahi zayi etmeyen Allah, elbette insanların da hiç bir amelini zayi etmeyecek ve muhakkak mükafatını verecektir.

68 11 (on bir) sayısının veya katlarının bir hikmeti var mıdır?

11 sayısı “HUVE” lafzının ebced değeridir. Bu kelime, Kur’an’da aynı zamanda Allah’a ait bir zamir olarak da kullanılmaktadır.

Tesbihatın 33 adedi, 11’in üç katıdır.

Allah lafza-i celalin ebced değeri olan 66 sayısı, 11’in 6 katıdır.

“Esmau’l-hüsna”nın  meşhur sayısı olan 99 sayısı 11’in 9 katıdır.

Önemli bir not: Her rakamın değeri kullanıldığı alanın değeriyle ölçülür. Hiçbir sayı mutlak olarak belli bir değere sahip değildir. 11 armut ile 11 yumurta bir olmadığı gibi, 11 insan ile 11 hayvan da bir değildir.

Bu sebeple, herhangi bir rakama mutlak olarak bir kutsiyet atfetmek büyük bir yanlışlıktır.

Nitekim, besmelenin harf sayısı 19 olduğu gibi, cehennem zebanilerin sayısı da 19’dur.

Abdullah b. Mesud “Bir kimse 19 harfli Besmeleyi bihakkın okur(onunla amel ederse), 19 zebaniden kurtulur” (Kurtubi, 1/92) derken bir rakamın farklı alanlarına da işaret etmiş oluyor...

69 "Kurban olayım, kurban olurum, canım feda olsun." gibi ifadeleri kullanmak caiz mi? Bu tür ifadeleri kullanmak Yaradan'a şirk olmuyor mu, günaha girilmiyor mu?

Bu tür ifadeleri kullanmak caizdir ve bunu kullanan kişi küfre girmez. Nitekim sahabiler, Peygamberimiz (asm) için de bu ifadeleri kullanmıştır. [bk. Buhârî, Ezân 89; Müslim, Mesâcid 147, (598); Ebû Dâvud, Salât 123]

Halk arasında; her hangi bir kişiye veya nesneye "kurban olayım" şeklinde kullanılan tabir, o kimseye veya nesneye sevgi, övgü ve yüceltmeyi ifade eden bir sözcüktür. Bu ifadenin iyi niyetle kullanılmasında da sakınca bulunmamaktadır.

70 Erkeklerin kırmızı renkli elbise giymeleri caiz mi?

Peygamberimizin (a.s.m) beyaz, siyah, yeşil ve kırmızı renklerden yapılmış elbiseleri çeşitli zamanlar da giydiği bilinmektedir. Ancak çoğu zaman beyaz rengi tercih ettikleri gibi, ashabına da tavsiye etmişlerdir. Kırmızı renk cübbe, hırka ve sarık giydiklerine dair rivayetler vardır.(İbn-i Sa'd, Tabakat I. 451; Buhari, el-Ebed 127 no: 348)

Ancak çok dikkat çekici ve itici renklerin giyilmemesi tavsiye edilmiştir. (bk. Yardım, Ali Peygamberimizin şemaili, Damla İst.1998 s.117-122)

İlave bilgi için tıklayınız:

İslâm'ın emrettiği kesin bir giyim şekli var mıdır?..

71 Üniversitelerin mezuniyet törenlerinde kep takılması caiz mi?

İman ve küfür, kalbe ait sıfatlardır. Bazen, imana veya küfre delalet ve işaret eden bazı fillerden ve davranışlardan dolayı insanlar vasıflandırılabiliyor. Mesela, bele takılan ve rükua gitmeye mani olan "zünnar" dediğimiz kemere benzer bir takıyı, eskiden sırf imana zıtlıktan dolayı ehl-i küfür takıyorlardı. İşte böyle bir takıyı takan bir insana doğal olarak "kafir" denilirmiş. Bunu takanın kalbine bakma imkanı olmadığından mü'min bile olsa "kafir" damgasını yemekteydi.

Sizin sorduğunuz şapka için de aynı inanış hakimdir. Şapkanın anlamı - önündeki çıkıntıdan (siperlik) dolayı- "Ben Allah'ın önünde secde etmem." dir. Bu yüzden tüm İslam alimleri "Şapka küfür alametidir. Bunun için şapkayı şaka ile dahi başına koyan kafir olur." demişlerdir. Bu kadar muhakkik alimlerin bu hükmü elbette haktır. Bunun aksini söylemek ne bizim ne de kimsenin haddine düşmemiştir. Ama kişinin niyeti güneşten korunmak gibi sağlık amaçlı olursa veya gayri müslimlere benzeme niyeti yoksa, inşallah caiz olur.

Bununla beraber, mümkün olduğu kadar şapka ve kepin takılmaması tavsiye edilir.

72 Mezar üzerinde çıkan otlar mezarı temizlemek için yakılabilir mi?

Mezarlık üzerinde otların çıkması mezardaki ölüye fayda verdiği rivayetlerde geçmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: "Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur." (Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû Dâvud, Tahâret, 26) buyurmuşlardır.

Bir zaruret yoksa kabirlerin üzerindeki otların ve ağaçların tamamen koparılmaması tavsiye edilir. Ancak bir zaruret varsa koparılabilir. Yakmak ise doğru değildir.

Kabristandaki Yaş Ağaç ve Otları Koparmamak :

Varlık âleminin zikir halinde bulunduğu, her zerrenin Hakk'ı lisanıhal ile ve bağlı bulunduğu ilâhi kanun ölçüsüyle tesbih ettiği şüphesizdir. Özellikle yaş ağaç ve otların Cenâb-ı Hak'kın sünneti­ne bağlı kalarak kendine has bir hayat sürmesi ve bu devre içinde devamlı Hakk'ı zikretmesi, beşer âlemine çok şeyler hatırlatmakta­dır.

Yaradan yeşili ve yeşilliği çok sevmiştir. O'nun sevdiğini sevme­miz kadar tabii ne olabilir. Zaten insan ruhu da tabiatın yeşilliğine hayrandır.

Havayı değiştiren, gündüzleri karbon dioksiti alıp oksijen veren, geceleri bunun aksine bir ameliyeye girişen, böylece insan sağlığını korumada büyük katkısı bulunan bitkileri ve ağaçları kendimize en büyük dost bilmemiz gerekiyor mu? İşte bunun için İslâm Dini, ağaç dikmeyi, dikilen ağaçları korumayı emretmiştir. O kadar ki kabristanın bile yemyeşil olmasını öğütlemiş, dirilere yararlı olduğu kadar ölüler için de yararlı olan ağaç ve bitkilerin koparılmasını mekruh saymıştır.

Fıkıh âlimleri bu açıdan hareketle kabristanda yeşil duran ağaç ve otların koparılmasının mekruh olduğunu belirtmiş ve bu husus­taki hadîsleri nakletmiştir. Ancak kurumuş ağaç ve otları kesmek­te bir sakında yoktur. Onlardan yararlanmakta bir beis görülme­miştir. (Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.)

(Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/85-86.)

73 Cennet'te Muhammed (sav)'in ismi var mı? Adem (a.s) cennetten çıkarıldığında, bu isim hürmetine mi affolmuştur?

Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz’ın Şifa-i Şerif’inde geçtiği üzere, Hz. Âdem (as), kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra, Cenâb-ı Allah’a O’nu şefaatçi ederek yalvarmış;

- “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Cenâb-ı Allah’ın,
- “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da,
- “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasûlüllah' yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olmalıdır.” şeklinde cevap vermiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah’ın ilk olarak yarattığı şey nedir?

Hz. Adem, Hz. Muhammedi ne zaman öğrenmiştir? Peygamber Efendimizin ismini ilk olarak nerede görmüştür?

"Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri [kâinatı] yaratmazdım." kudsî hadisi ne anlama gelmektedir?

74 Karşı cinsle el ele gezmek zina mıdır? Sevgilimle telefonla konuşabilir miyim?

El ele dolaşmak zina değildir. Ancak göz zinası, el zinası gibi mecazi zina vardır. Bunlar normal zina gibi değilse de yine de günahtır.

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"Her göz zanidir. Şurası muhakkak ki, kadın koku sürünür, sonra da (erkek) cemaate uğrarsa o da zaniyedir." [(Râvi Ebu Musa) Tirmizi, Edeb 35, (2787); Ebu Davud, Tereccül 7, (4174, 4175); Nesai, Zinet 35, (8, 153)]

Resulullah (sav) buyurdular ki:

"İki göz zina eder. İki el, iki ayak da zina ederler. Fert de zina eder." [Ravi: Hz. İbni Abbas (r.anhüma), (Ramuzü'l-Ehadis)]

Göz zinası veya düşünce zinası tabirleri, zinaya sebeb olan durumlar için kullanılır. Haramın mukaddemesi haram, vacibin mukaddemesi de vacibtir. Bunun gibi zinanın mukaddemesi de bir nevi zina gibi tabir edilmiştir.

Göz zinası normal zina gibi değildir. Göz zinası da haram olmakla beraber normal zina gibi aynı derecede bir günah değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Evlilik öncesi telefonlaşma ve görüşmenin ölçüsü...

75 Cami kelimesi nerden gelmiştir?

Cami; toplayıcı, toplayan, kaplayan, Müslümanların ibadet gayesiyle toplandıkları yer, ma'bed.

"Câmi" terimi "(cemaatleri) bir araya getiren mescid" anlamındaki "el-mescidü'l-câmi"den kısaltılarak sonradan kullanılmaya başlanmıştır.

Kur'an'da, hadislerde ve ilk tarihî kaynaklarda "câmi" yerine "mescid" kelimesi geçmektedir. "Mescid", "secde edilen yer" anlamında bir mekân ismidir. Namazın başka rükünleri de olmasına rağmen ibadet edilen yer, önemine binaen secdeye izafe edilmiştir.

İnsanın daha ilk yaratılışında şahit olduğu secde (Bakara, 2/34) hürmet ve tazimin en güzel ifadesidir. Hz. Peygamber (s.a.s) onu, kulun Allah'a en yakın anı olarak vasıflandırmıştır. (Nesâî, Tatbik, 78) İçinde Allah'a ibadet edilen her yere mescid denilmiştir. Kur'an bu geniş anlamıyla mescidi geçmiş dinlerin mabedleri ile beraber zikreder.(Hac, 22/41 ).

Batı dillerinde kullanılmakta olan "mosquee" ve benzeri terimler "mescid"in değişik telaffuzundan doğmuştur.

Osmanlılar da sultanlar tarafından yaptırılan câmilere "salâtin câmi", vezirler ve rical tarafından yaptırılanlara, yaptıranın adına izafeten "... câmii" küçük olanlara da "mescid" demişlerdir.

76 Allah veya besmele yazılı kolyeleri takmak caiz mi? Bunlar takılınca nelere dikkat edilmeli?..

Allah ismi veya besmele yazılan kolye takmak caizdir.

Kaşında Allah'ın ismi veya Peygamber (asm)'in adının yazılı olduğu bir yüzükle helâya giren kişi, yüzüğünü gizlemelidir. Eğer yüzük sol elinde ise taharetleneceğinde parmağından çıkarmalıdır. (İbn Abidin, V, 317).

Buna göre kolyesinden "Allah" yazılı kimse bunun üstünü kapatarak veya ters çevirerek tuvalete girebilir.

Kadın adetli iken bu kolyeleri ve Cevşen'i takabilir. Ayrıca cima esnasında da takılabilir. Ancak açıkta ise üstünü örtmek gerekir.

77 Reiki, aura ve Çakra/Şakra konusunda endişelerim var, yardımcı olur musunuz?

Bizim kültürümüze yabancı bir düşünceyi yansıtan bu tür konular hakkında bir şey söylemek doğru olmaz. Böyle bir fenomenin gerçekten var olup olmadığını, İslam kültüründe tespit etme imkânımız yoktur.

Bizdeki, istiğrak hali, incizab hali, inkıbaz ve inbisat halleri, nuranî inikas halleri, Allah’ın emir ve yasaklarına uymanın bir unvanı olan takva yolunda ancak kazanılabilir. Bunun dışındaki haller, -şekli ne olursa olsun-İslam’da makbul haller değildir.

Reiki: Uzak Doğu felsefesinden gelen ve kozmik pozitif enerji dağıtma iddiasında olan bir tedavî metodu olarak sunulmaktadır. Bu kelime biz de daha çok manevî tedavi yöntemi olarak kullanılan "Rukye" kelimesiyle çok benzerlik göstermektedir. Ancak, hiçbir manevî değer taşımayan ve dinden kaynaklanmayan bir anlık bir nevi velayet mertebesine kavuşma iddiası tutarsız ve çelişkilerle doludur.

"Kozmik enerjiyi" herkese açık bir feyiz kaynağı olarak gösterilmesi, antika bir safsatadır. Aslında ervah-ı tayyibe, melekler ve mele-i ala sakinlerinden pozitif enerji olarak da ifade edilebilen feyizler almak mümkündür. Fakat bu, hak dinin gösterdiği manevî terakki yoluyla ancak mümkün olur.

İnsanda yedi nokta halinde olduğu iddia edilen çakra/şakra enerji merkez noktalarının açılmasıyla, yapmacık meditasyonlarla hayalî huzuru aramak yerine, “Dikkat edin kalbin huzuru Allah’ı zikretmekle olur.” mealindeki ayetin gösterdiği hakikati rehber edinerek, dinin emir ve yasakları çerçevesinde hakikî meditasyon ve istiğrak yoluyla transa geçmek ve huzura kavuşmak en makul en denenmiş bir yoldur.

Maddi hastalıkları tedavi etmek için fen bilimlerin ulaştığı her olumlu metod kullanılabilir; ancak manevi ilimleri sadece dini literatürde aramak gerekir.

78 Hakiki ve mecazi aşk konusunda bilgi verir misiniz? Kimi seveceğimizi kime aşık olacağımızı biz mi seçiyoruz,Allah kaderi ile belirlemiyor mu?

Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet anlamında kullanılır. Allah’a muhabbet, velayet yollarının en keskin kuvvetidir, en mühim maye ve iksirdir.(1)

İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. “Mecaz hakîkate köprüdür” fehvasınca, bazan mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur. (2)

Bu konunun en çarpıcı misali, Leyla-Mecnun kıssasıdır denilebilir. Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir” der. Neticede, Leyla’yla bir araya geldiğinde, "Hayır, Leyla sen değilsin, Leyla başka..." der. Böylece Leyla’dan Mevla’yı bulur. Kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.

Yunus Emre’ye “Bana seni gerek seni” dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde “İlahî aşkı” kastederler. Bundan sonraki “aşk” ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.

Her şeyden evvel “aşk” fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak hâlen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir:

"Biri 'Aşıklık nedir?' diye sordu. 'Benim gibi olursan anlarsın.' dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı." (3)

Mevlâna’nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz.

“Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr halinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah’ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuk mesabesindedir. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir.”(4)

Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır:

“O çocuklar bir kamışa binerler ve ‘bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür’ derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cehillerinden böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş vehmederler.” (5)

Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında “şarap-meyhane” gibi mazmunlara sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler, o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker:

“Senin içtiğin şarap haramdır.
“Biz helal olan şaraptan başka içmiyoruz.
“Çalış da yokluktan varlığa ulaş.
“Tanrı şarabıyla sarhoş ol.”
(6)

Nitekim yüce Allah,

“Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarab takdim eder.”(Dehr, 76/21)

buyurmaktadır. Ayette geçen “şarab” kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız “içki” anlamında olmayıp, “temiz içecek” mânâsındadır.

Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir:

İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami’ye şöyle der:

“Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.” Bayezid, şu anlamlı cevabı verir:

“Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti.” (7)

Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi “Mevla’nın diyarından” gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla’yı hatırladığı gibi; âşık da “Her şey bana Seni hatırlatıyor.” der, varlıklardan Allah’ı bulur, Allah’ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip “Ene’l-Hak” bile derler.

Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hâle gelen demirin “ben ateşim” demesine benzetir.(8) Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez: “Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!” (9) Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.

Mevlâna’nın bu son sözü, bu konudaki ifrat-tefrît görüşleri düzelten istikametli bir ifadedir. Zira, bir kısım insanlar, Hallac-ı Mansur gibileri göklere çıkarıp, onları en üstün mertebelerde sanmakla ifrat ederken; bazıları da onları küfürle itham edip tefrît etmişlerdir.

Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak... Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür.

“Vatan sevgisi imandandır.”(10)

hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı “Bezm-i Elest” olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir. (11)

“Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.”(12)

Onun hali, şu manaları terennüm eder:

“Hoştur bana Senden gelen,
“Ya gonca gül, ya da diken,
“Ya hil’atu ya da kefen,
“Narın da hoş, nurun da hoş.”

Aşık, Allah’tan gelen lütfu ve kahrı lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker:

“Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.”(13)

Kaynaklar:

1. Nursî, Mektubat, s. 450
2. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 203
3. Mevlana, I/137.
4. Mevlana, V/1583-1584.
5. Mevlana, V/1588.
6. Mevlana, VI/54 (İzbudak).
7. Tahiru’l-Mevlevi, 1/72.
8. Mevlana, VII/436.
9. Mevlana, VII/567.
10. Aclunî, I/345.
11. Mevlana, XI/995.
12. Mevlana, III/907.
13. Mevlana, IX/390-391.

79 Kendi kendine beddua etmek günah mı, bu yüzden başka sıkıntılar ve hastalıklara maruz kalınır mı?

Bir Müslümanın başkasına beddua etmesi caiz olmadığı gibi, kendisine de beddua etmesi caiz değildir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

"...Kendinizi öldürmeyiniz..." (Nisa, 4/29)

"... Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız..." (Bakara, 2/195)

Kişi bir sıkıntıya maruz kaldığı zaman hayırlısını istemelidir. Bu hususta Allah Rasulu ( a.s.m )'nun ifadeleri aynen şöyledir:

Hz. Enes ( r.a ) anlatıyor. Rasulullah ( a.s.m ) buyurdular:

"Sizden hiç kimse maruz kaldığı bir zarar sebebiyle, ölümü temenni etmesin. Mutlaka onu yapmak mecburiyeti hissederse, bari şöyle söylesin: 'Rabbim! Hakkımda hayat hayırlı ise, yaşat. Ölüm hayırlı ise canımı al.' " ( Buhari, Merda,19)

80 Ölünün kırkı, ellisi gibi inanışlar batıl mıdır?

Ölünün kırkıncı ve elli ikinci gecesi ile ilgili bir rivayet bilmiyoruz. Böyle geceler için özel merasim tertip etmek doğru değildir. Ölenler için dua ve tasadduk etmek, Kur'an okumak her zaman iyidir. Şu veya bu geceye özel olarak sınır getirilemez.

Bazı işlerin ölüye yarar sağlayacağı ve bazı davranışların sevabının onlara ulaşacağı bir gerçektir. Âlimlerin çoğu meselâ; ölen birisi için verilen sadakanın, şartlarına uygun olarak okunan Kur`ân-ı Kerîm`in, yapılan duâların ona ulaşacağını söylemişlerdir. (bk. Nevevî, Fetâvâ 92; Ibn Âbidîn, el-Ukâd l1/297.)

Fakat ölenin mü`min olarak gitmiş olması, bunun birinci şartıdır. Mü`min olarak ölmeyenler için yapılan bağış dileklerinin aslâ kabul olunmayacağını, Allah (c.c.) Kur`ân`da haber vermektedir:

"(Ey Muhammed!) Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş kez af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe, 9/80)

Böyle belirli gecelerde toplanıp ölen için birşeyler yapmaktansa, imkân bulunulan herhangi bir zamanda onun ruhuna göndermek üzere Kur`ân okumak, onun için hayırlar yapmak, sadaka vermek gerekir.

81 Nevruz Bayramı (veya nevroz) kutlayan Müslüman, dinden çıkar mı?

Nevruz’un lügat mânâsı yeni gün demektir. Eski İranlıların yılbaşı olarak bildikleri günün adıdır. Nevruz, güneşin hamel (kuzu) burcuna girdiği gün olup, Milâdî Mart’ın 22’sine rastlar. Bugün, ilkbaharın başlangıcı, bitkilerin toprak yüzüne çıktığı, ağaçların yeşerdiği, hayvanların inlerinden, kuşların yuvalarından çıkıp dünyayı şenlendirdiği bir gün olarak bilinir. Bugün İran ve Irak’ta halen bayram olarak kutlanır.

Nevruz’un dinî bir mahiyeti olmamakla berebar, mahlûkatın yeryüzünü canlandırıp şenlendirdiği gün olduğu için bir nevi “bayram” havası yaşanır. Bugünün nasıl, ne şekilde ve nerede, kim tarafından tespit edilip bir bayram şekline getirildiği hususunda farklı görüşler vardır. Bazı rivayetlerde Cenab-ı Hakk'ın âlemi ve Hz. Âdem (as)’i yarattığı gün olarak bilindiği gibi, şöyle bir rivayet de vardır:

"İran sultanlarından Cemşid, dünyayı dolaştıktan, Azerbaycan’ı beğenip oraya bir taht kurduktan sonra sırtına süslü bir elbise giyip, başına da mücevherlerle işlenmiş bir taç koyup tahta oturdu. Güneş doğup, taca yansıyınca etrafı ışıklandırdı. Halk bu günü mesut bir gün sayarak sevindiler, o günü apayrı bir gün bilerek “Nevruz” dediler. Büyük şenlik yapıp ondan sonra her sene bu merasimi tekrarladılar. Buna “Nevruz-i amme” denilir."

“Nevruz-i hassa” ise, “nevruz-i amme”den altı gün sonradır. O gün Cemşid tahta oturup devlet erkânına şöyle dedi:

“Cenab-ı Hak hepimizi yoktan var ederek, akıl ve fikirle diğer hayvanlardan mümtaz kıldı. Bu sebeple hepimize lâzım ve lâyık olan temiz su ile yıkanıp Allah’ın dergâhına secdeye kapanarak şükredelim. Sonra bu günü ve bu usülü yapmaya dikkat etmenizi isterim.”

"Cemşid’in bu isteği kabul edilerek ondan sonra her sene, iki nevruz arasında kalan bu altı gün kutlandı. O gün, kral herkesin arzusunu yerine getirir, millet bayram ederdi."

"Daha sonra bu âdet Selçuklular ve Osmanlılarda da devam etmiştir. Hattâ Osmanlı şairleri Ramazan, bayram, bahar ve kış vesilesiyle olduğu gibi, “Nevruz” için de kasideler yazar, “Nevruziye” adını verdikleri bu kasideleri takdim ettikleri devlet adamlarından “câize hediye” alırlardı. Yine Osmanlılar zamanında Nevruz’da değişik bir tatlı yapılarak başta saray erkânı olmak üzere halka dağıtılırdı."(1)

Bugün de yurdumuzun bazı bölgelerinde “Hıdırellez” gibi "Nevruz" günü de kutlanmaktadır.

Bediüzzaman Hazretleri de Nevruz gününe ayrı bir ehemmiyet verirdi. Talebelerinden Muhsin Alev bu hususta şöyle bir hatırasını anlatır:

“Üstad gezmeyi, bilhassa bahar ve yaz aylarında kırlarda dolaşmayı çok severdi. Mahlûkatla, mevcudatla baş başa kalıp derin derin tefekkür ederdi. İstanbul’da Nevruz günü kıra giderken bizi de yanında götürürdü. Kırda,’Bugün mahlûkatın bayramıdır’ diye Nevruz’un önemini bize anlatmıştı. Kırda köpeklere ekmek parçası verip, 'Bugün, bu Neveruz bayramından bu köpeğin bile bir hissesi vardır. Bahar mahlûkatın bayramıdır. Biz de onların bayramına iştirak edelim.’ demişti. Çok sevinçli bir hali vardı Nevruz günü...” (2)

Baharı, haşrin, yani öldükten sonra dirilmenin bir nümunesi olarak bilen ve her baharda bitki ve hayvanların yeniden yeryüzüne çıkıp canlanmasını, haşri en güzel şekilde isbat eden bir delil olarak gören Bediüzzaman, “Nevruz günü bahar mevsimine işarettir.” (3) der ve haşrin isbatı hususunda baharı şöyle misal verir:

“Haşr-i baharîde (bahar haşrinde) görüyoruz ki, (Cenab-ı Hak) beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan üç yüz binden ziyade envaı (türleri) haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip (diriltip) iâde ediyor. Halbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar o kadar karışmışken kemal-i imtiyaz (mükemmel olarak ayrılarak) ve teşhis ile o kadar sür’at ve vüs’at (genişlik) ve sühulet (kolaylık) içinde kemal-i intizam ve mizan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor. Hiç kâbil midir ki, bu işleri yapan zata bir şey ağır gelebilsin; semavat ve arzı altı günde halk edemesin, insanı bir sayha ile (sesle) haşredemesin, hâşâ!” (4)

Bahara ve mahlûkata bu gözle, îman dürbünüyle bakılırsa, bütün bahar günlerinden mânen istifade edildiği gibi, Nevruz gününden de istifade edilir. Ama bugün, kutlanacaksa bile, meşruiyet ve helâl dairesini aşmamak lâzımdır. “Nevruz’dur” diyerek başka zamanlar haram ve caiz olmayan şeyler meşrulaştırılamaz. Kırlara çıkmak, yemek içmek, helâl dairede eğlenmek, ziyaretlerde bulunmak mümkün ve güzeldir. Fakat hiçbir surette ne içki içmek, ne de nâmahremlik sınırlarını aşan davranışlar helâl olur.

Bu vesile ile şu hususu da hatırlatalım:

Nevruz’da oruç tutmak mekruhtur. O gün oruç tutmamak daha faziletlidir. Çünkü bugüne dinî bir hüviyet verip, mübarek gün gibi görmek caiz görülmemektedir. Ancak Ramazan’a rastlarsa tutmak gerekir, çünkü farz oruçtur.

Dipnotlar:

1. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II/688-89.
2. Son Şâhitler,  I/218.
3. Sözler, s. 50.
4. age., s. 73.

82 Ebu Leheb'in gerçek isminin "Abduluzza" yani "uzzanın kulu" olduğunu iddia eden kişiler var. Bu durumda Peygamberimiz (asm)'in dedesi Allah'tan başka bir de "uzza" adlı puta mı inanıyordu?

Çocuğunun adını bu şekilde koyması, onun puta taptığı anlamına gelmez.

Bu konuda aşağıdaki noktalara dikkat etmekte fayda vardır:

Birinci nokta: Kur'an-ı Kerimde, Peygamberimiz (asm)'in secde edenlerin soyundan dolaştırılıp yaratıldığına dair en ufak bir işaret de yoktur.

İkinci nokta: Peygamberimiz (a.s.m)'in Allah tarafından hep seçkin topluluklardan seçildiğine dair rivayetler vardır.

Bir hadis-i şerifte, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

“Allah bütün mahlukattan/yaratıklardan Âdem’in çocuklarını/İnsan oğlunu seçti, Âdem’in çocuklarından Arapları seçti, Araplardan Mudar kabilesini seçti, Mudar’dan Kureyş kabilesini seçti, Kureyşten Haşim oğullarını seçti, beni de Haşim oğullarından seçti, böylece ben, seçkinlerin seçkini oldum”(bk. Mecmau’z-zevaid, 8/215).

Bu hadisten, Peygamberimizin (a.s.m) soyunun bağlı olduğu kabilelerden veya fertlerden hiç kimsenin Allah’a isyan etmediği, veya puta tapmadığını çıkarma imkânımız yoktur ve bu doğru bir bilgi de olmaz. Burada vurgulanan husus, Allah’ın, en sevgili kulu olan Peygamberimizi (a.s.m) yaratırken Hz. Adem’den beri onun adı geçen bir güzergâh takip etmesini dilemiş ve tercihini o yönde kullanmış olduğudur. Peygamberimizin (a.s.m) bu topluluklardan seçilmiş olması, onların bütün fertleriyle seçkin olmasını gerektirmez.

Üçüncü nokta: Hz. Peygamber (a.s.m) Hz. Adem’den beri gayr-ı meşru ilişkiden doğan bir soydan gelmediğine dair rivayetler vardır. Atalarının temizliği, seçkinliği konusu bu açıdan da değerlendirilebilir. Nitekim Taberanî’nin Hz. Ali’den aktardığına göre, Peygamberimiz (a.s.m) şeyle buyurmuştur: “Hz. Adem’den ta öz annem ve babamdan doğduğum ana kadar, asla nikahsız bir soydan gelmedim, hep nikahlı bir soydan geldim.” (bk. Mecmau’z-Zevaid, 8/214). Benzer bir hadis de İbn Abbas’tan nakledilmiştir.(bk. a.g.y).

Dördüncü nokta: Alimlerin büyük çoğunluğuna göre, fetret ehli necat ehlidir, kurtuluş halkıdır.

Beşinci nokta: Siyer kitaplarında yer aldığına göre, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)'in dedelerinin ve büyükannelerinin İbrahim Aleyhisselâmın dini olan Hanîf dini üzerinde bulundukları rivayet edilir ki, hiçbirisinin şirkin çirkinliklerine bulaşmadıkları bildirilir.

İlave bilgi için tıklayınız: Peygamberimiz (asm)'in Anne, Baba ve Dedesinin İmanı Hakkında.

83 Babalar günü kutlamak caiz midir?

Babalar günü de anneler günü gibi Batı kaynaklıdır. Böyle bir güne mahsus bir baba veya anne sevgisini yılda bir kez hatırlamak, dinimize göre tavsiye edilen bir şey değildir. Bilakis, İslam dini, anne - baba hakkında, sürekli tavsiyede bulunan kitabını/Kur'an'ı onların eline vermiş ve ona göre hareket etmelerini emir vermiştir:

"Rabbin sadece kendisine ibâdet etmenizi ve anne-babaya iyilik etmeyi kesin olarak emretti. Şayet bunlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “Öf!” deme. Kendilerini azarlama, onlara güzel ve tatlı söz söyle. Onlara karşı daima alçak gönüllü olup, şefkat ve merhamet kanatlarını ger. Ve: 'Rabbim! Ben küçük iken onlar beni nasıl merhametle yetiştirdilerse, sen de onlara öylece merhamet et' de." (İsra, 17/23-24).

" Biz insana, ana-babasına karşı iyi davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek (karnında) taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (Onun için biz insana): “Bana ve ana-babana şükret.” (diye tavsiyede bulunmuşuzdur). Dönüş, ancak Bana’dır. Eğer anne ve baban, bilmediğin (var olmadığı için bilinmesi söz konusu olmayan) bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara itâat etme. Fakat onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yolunu tut. Sonunda dönüşünüz yalnız Bana’dır. O zaman ben size, yaptıklarınızı haber vereceğim." (Lokman, 31/14-15).

Konumuzla ilgili son ayetin cümlelerine çok dikkat etmek gerekir. Özetle tekrarlamak gerekirse:

"Ey insan! Eğer onlar/anne-baban, seni bana (yani: Allah'a) karşı isyan etmeye teşvik etseler bile, bu konuda onların dediğini yapma, ama yine de dünyada olduğunuz sürece, onlara karşı saygıda, güzel davranmada kusur etme!.."

Allah'ım! Bu ne müthiş merhamet, bu ne harika şefkat, bu –Seni inkâr eden bir kâfir bile olsa- anne ve babaya karşı ne inanılmaz hoşgörü, o saygısızlara karşı, bu ne incelik, şu saygı ve sevgi tavsiyelerinde! İslam dini, her konuda olduğu gibi, bu konuda da ortaya koyduğu evrensel ahlâkî prensipleriyle, başka doktrinlerle kıyas kabul etmez meziyetlere sahip olduğunu tarihe tescil ettirmiştir.

Yazılanlara göre, Babalar Günü ilk kez 19 Haziran 1910'da Washington'un Spokane şehrinde kutlanmış. Daha sonra diğer eyaletlere yayılmış. Ancak Babalar Günü resmi olarak 1924 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Calvin Coolidge'in desteğiyle kutlandı. 1966 yılında ise o dönemin başkanı Lyndon Johnson, her yıl haziran ayının üçüncü pazarının Babalar Günü olarak kutlanacağını açıklayan bir bildiri yayımladı.

Kur'an-ı Hakîm, yalnız yılda bir defa değil, her gün kendi muhataplarına bu telkinleri tekrarlamaktadır. Burada "tereciye tere satmak" sözünü hatırlamamak mümkün mü? Batılılar hep bunu yapıyorlar. Bize, kendi malımız olan güzellikleri bozarak, -tabir yerindeyse- tereyi biraz da küflendirerek bize satıyorlar. Biz de mal bulmuş Mağribi gibi, kaliteyi, fiyatı sormadan sırf Batı patentli olduğu için, fikir ve düşünce planında hiç bir pazarlık yapmadan alıyoruz. Bu işin bir tarafı…

Bununla beraber, bu gibi günlerin kutlanması, bir dinî ritüel değildir. Dolayısıyla, bu açıdan başka bir dinin merasimini taklit etmek söz konusu değildir. Evrensel bir kutlama olarak ortaya çıkan bu gibi günlerde, İslam'a aykırı haram bir fiil işlenmediği takdirde, kutlanmasında bir sakınca yoktur. Hatta, eğer anne-babaya karşı gerçekten bir saygı ve sevginin geliştirilmesine ve onlara yardım ellerinin uzanmasına bir katkı sağlıyorsa, bu İslam açısından da hoş görülür.

"Karşılıklı hediyeleşin, bu vesile ile sevgiyi paylaşın."

mealindeki hadis-i şerifin ışığında konuya baktığımızda, bu tür kutlamalar, meşru dairede cereyan eder ve karşılıklı hediyeleşmelerle aile fertleri arasında sevgi ve saygının paylaşımına katkı sağlayacaksa, bu güzel davranışa, dinlerin en güzeli İslam dini elbette karşı çıkmaz, aksine teşvik eder.

Prensibimiz şu olmalı: Allah'a isyanı taşımayan, insanlara yararlı olmayı ön gören her davranışa, İslam'ın vize vereceğinden şüphe etmemek gerekir. İslam'da: Vacibe vesile olan şeyler vacip, harama vesile olan şeyler haram olarak kabul edilir. Dolayısıyla, Allah'ın emri olan anne-babaya karşı saygı ve sevgiyi öngören bir davranış insanlık adına alkış alır. Yeter ki, bu tür kutlamalar, içki, kumar vs. gibi haram işlere bir bahane teşkil etmesin!

84 Sunullah Gaybi kimdir? Bazıları tasavvufta ikinci Muhyiddin Arabi diyorlar doğruluğu var mıdır?

Sunullah Gaybi, miladî 1615’te Kütahya’da doğdu. Şeyh Ahmed Efendi’nin oğludur, babasından İslâm ilimleri ve tasavvuf dersi aldı. Sunullah Gaybi, İstanbul’a gelip Aksaray’da Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi’ye bağlandı. 1655′te şeyhi ölünce Kütahya’ya döndü. Burada bir zaviye yaparak halka nasihatler verdi ve 1663’te Kütahya’da öldü.

Melâmî tarikatına bağlıdır. Hece ve aruz vezniyle, sâde Türkçe ile tasavvufî şiirler yazmıştır.


Eserleri:


1. Dîvan. Elyazması halindedir. Yeni yazı ile de neşredildi (1963)

2. Sohbet-nâme.

3. Bîat-nâme. Bu iki eser şeyhinin sohbetlerinin yazılması ile meydana gelmiştir.

4 Tarîku’l-Hakk fi’t-teveccühi’l-mutlak

5. Ruhu’l-hakîka Son iki eserde tarikat âdabı, tasavvufun özellikleri, tasavvufta mertebeler anlatılmıştır.


Vahdetu’l-vücut hakkındaki görüşleri sebebiyle İbn Arabî ile karşılaştırılmış olabilir.


Keşfül Gıta adlı 99 beyitlik kasidesi Melamiler arasında çok meşhurdur. Aşağıdaki mısralar vahdetu’l-vücuttan dem vurmaktadır.


"Bir vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda, / Hep hüviyettir görünen, yok Huda’dan maada..."


Şunu belirtelim ki, akılları gözlerine inmiş bu materyalist asrın insanlarına vahdetu’l-vücud mesleğini anlatmak, onu ders vermeye çalışmak, ateizmin bir diğer versiyonu olan panteizme hizmet etmek anlamına gelir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vahdet-i Vücut Hakkında Bilgi Verir misiniz?

85 Başka kavimlere / gayri müslimlere benzeme (teşebbüh) ve "Kim bir kavme benzerse bizden değildir." konularını açıklar mısınız?

Ferdi ve sosyal planda ortaya çıkan, dinde benzeşmenin farklı türleri ve hükümleri vardır:

1. Tabiî benzeşme: İlim ve teknikte kullanılan metotlardaki benzeşme, yürüme, yemek yeme, bazı vasıtaları kullanma gibi batıl perestlere benzemenin kaçınılmaz olduğu tabiî durumlardaki benzeşmedir.

2. Mekruh olan benzeşme: Benzeşmenin sorumculuğu gerektiren en hafif şeklidir. Örneğin, putperestlere benzeme olduğundan, canlı resimleri içeren duvar halıları, yastıklar ve tablolarla evi donatma veya bu şekilde bezeli elbise giyme, genellikle fukaha tarafından mekruh sayılmıştır.

3. Haram olan benzeşme: Yahûdi, Hristiyan, Budist, Materyalist ve benzeri batıl dinlerin ve ideolojilerin mensuplarına özgü olup, İslâm'ın emirleri ve yasakları ile çatışan hususiyetlerinde onlara benzemek. Alkollü içki içmek, ikram etmek, imâl etmek ve ticaretini yapmak gibi.

Hz. Peygamber Efendimiz (asm), mümin olmayan toplumların bayramlarının ve kutsal günlerinin onlar gibi kutlanmasını yasaklamıştır. Zira bu, sosyal bütünlüğün korunması, cemaatin dağılmaması ve dejenere olmaması için gereklidir.

Toplumun değerlerine ters düşen yabancı ve zararlı etkilere açılma ve o toplumun kendi değerlerinin zayıflamasına, solmasına ve unutulmasına yol açabilir. Dıştan gelecek zararlı etkilere kendisini kapamayan fert ve toplum er geç çöker. Bundan dolayı olsa gerek ki, Peygamber Efendimiz (asm),

"Kim bu kavme benzemeye çalışırsa ondandır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut 1985, II/50)

buyurmuştur. Binaenaleyh, inananlar için bir bütün halinde yaşanması gerekli olan İslâm dininin tatbik edilmesi istenen ana prensiplerinden biri de ferdî, ailevî ve sosyal hayatın her bir safhasında batıl din ve ideoloji mensuplarına benzemek (teşebbüh)den sakınmaktadır.

Müslümanın kendi inançlarına ters düşenlere benzemesi, dünyada şahsiyet zafiyetine, gittikçe kendisine ve değerlerine yabancılaşmaya ve karşıt güçlere uşak olmaya sevkedecek; ahirette ise azaba yol açacaktır. Bunun için Müslümanın İslâm'ı öğrenmesi, bid'atlerden kaçınması, haramlardan uzaklaşması, batılperestlerle içli-dışlı olmaktan uzak durması gerekmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

TEŞEBBÜH / Benzeme, Özenme