Cinler konusunda en çok merak edilenler

1 Karabasan hakkında bilgi verir misiniz; böyle bir şey var mı, nasıl korunuruz?

Bu olaya karabasan veya kıllı yaratık deniliyor. Bu olayın aslı vardır. Ancak tehlikeli bir tarafı yoktur. Bazı cinlerin manyetik yönü ağır basan bazı insanlara değişik şekillerde görünmesidir. Cinler bünyesi hassas ve manyetik özellik taşıyanlar ile irtibat kurabilirler. Aynı yerde sadece bir kişi fark eder diğerleri anlayamayabilir. Demek ki manyetik bir durumunuz söz konusu. Tehlikeli bir durum yoktur.

Buna benzer konular için yapacağımız tavsiyeler şunlardır:

1. Abdest alıp iki rekat namaz kılıp abdestli yatmak.

2. 33 defa sübhanellah, 33 defa elhamdülillah ve 34 defa Allahü ekber diyerek uyumak.

3. Yedi defa Ayet el-Kürsi'yi okuyup sağa, sola, arkaya, öne, alta ve üste üfleyip yedincisini üflemeden uyumak.

4. Fatiha, Nas, Felak, İhlas surelerini okumak.

5. Cevşen duasını okumak ve üzerinizde Cevşen duasını bulundurmak.

Korku gibi şeylerden korunmak için dua etmek ve âyet ile hadis gibi şeyleri yazıp taşımak dinen caizdir. Abdullah bin Ömer Peygamberden (sav) şöyle rivayet etmiştir:

"Sizden biriniz uykuda korkarsa şöyle desin: 'Allah'ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden eksikliği olmayan Allah'ın sözlerine sığınırım.' O zaman, hiçbir şey ona zarar vermez."

Abdullah bin Amr onları temyiz çağına gelen çocuklarına öğretir, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp onların boynuna asardı. (Tirmizi, Daavat, 94)

Ancak bunları istismar edip sanat haline getiren ve saf kadınlarla teşriki mesai edip onlarla haşr ve neşir olmak kesinlikle haramdır.

Ayet el-Kürsi, Felak, Nas, Fatiha gibi sureleri veya ayetleri okuduğu zaman Peygamberimizin (sav) sağına, soluna, önüne, arkasına, ellerine ve hasta olan herhangi bir kimseye üflediği hadis kitaplarımızda yazılıdır. Bunun sebebi insanın maddi hastalıklardan korunmak için maddi tedbirler aldığı gibi, manevi ve zararlı şeylerden korunmak için de böyle tedbirler alması içindir. Bizi yaratan Allah, Peygamberimiz (asm) vasıtasıyla nasıl korunacağımızın yollarından birisini göstermiştir.

Bu konuyu izah eden hadislerden birini açıklamasıyla beraber takdim ediyoruz:

Hz.Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor:

"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizateyn'i (Felak ve Nas sureleri) ve Kulhüvallahu ahad'i okur, ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi." [Buharî, Fedâilu'l-Kur'ân 14, Tıbb 39, Da'avât 12; Müslim, Selâm 50, (2192); Muvattâ, Ayn 15, (2942); Tirmizî, Da'avât 21, (3399); Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3902)]

AÇIKLAMA:

1. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Kur'ân-ı Kerim'i hastalığı sırasında şifa için okuduğu, mevsuk rivayetlerde gelmiştir. Esasen Kur'ân'ın mü'minler için maddi ve manevî şifa olduğu âyet-i kerimede belirtilmiştir:

"Kur'ân'dan, iman edenlere rahmet ve şifâ olan şeyler indiriyoruz, O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır." (İsra, 17/82). 

"Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, mü'minlere doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir." (Yunus, 10/57)

2. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kendi vücuduna icra ettiği "nefes"in mahiyeti hakkında bilgi vermek için, İbnu Hacer, rivayetin farklı vecihlerini kaydeder. Buna göre, önce ellerini cemeder, sonra ellerine üfler, sonra okur ve okuma sırasında eline üflerdi. İbnu Hacer, bu üflemenin tükrüksüz veya hafif tükrüklü olabileceğini belirtir. Bu maksadla Felak, Nâs ve İhlas sûreleri okunmuştur.

Meshetme işi, bereket düşüncesiyle yapılmıştır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) ellerini önce başına, yüzüne sürer, ondan sonra elinin yetişebildiği yerlere kadar bütün vücuduna sürerdi. Hz. Aişe (ra) der ki:

"Resûlullah, kendini götüren hastalığa yakalanınca, ben okuyup üzerine üflüyordum. Kendi elleriyle de vücudunu meshediyordum. Çünkü onun elleri bereket yönüyle benim elimden çok üstün idi."

Bir başka rivayette Hz. Aişe (ra) meshedip, şifa için dua ederken kendine gelen Resûlullah'ın: "Artık hayır, (şifa değil), Allah'tan Refîk-i A'la'yı istiyorum." dediği belirtilir.

3. Bazı rivayetler, Kur'ân'dan okuyup nefes ederek tedaviyi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ailesi efradına da uyguladığını tasrih eder. Sahabe vetâbiin de aynı tedavi usulüne başvurmuştur. Ulema bunun cevazında ittifak etmiştir.

4. Nefes'i "tükrüksüz hafif üfürük" diye tarifeden Nevevî, rukyede bunun müstehab olduğunu, ulemanın cevazında icma ettiğini belirtir. Hz.Aişe (ra)'ye Hz. Peygamber (aleyhissalâtuvesselam)'in rukyede yer verdiği nefesten sorulmuştu, şu cevabı verdi: "Onun nefesi, kuru üzüm yiyenin üfürüğü gibi idi, kesinlikle tükrük yoktu.'' Kasıtsız olarak nefesle birlikte çıkacak olan rutubetin tükrük sayılmayacağı belirtilmiştir.

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi, muska taşımak caizdir. Ancak duaları bilen bir insanın bunları okuması daha doğru olur. Ayrıca dua okumanın tekniği yoktur; herkes okuyabilir. Ayet el-Kürsi okurken sağımıza ve solumuza üflemek sünnettir. Ancak bunun belli bir şekli ve sırası yoktur.

Kaynaklar:

1. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, VII / 50, 51, Akçağ Basım Yayın, Ankara, 1988;
2. Halil Günenç, Günümüz meselelerine Fetvalar, II / 258, Yasin Yayınevi.

2 Peri nedir? Cinlerin nitelikleri hakkında bilgi verir misiniz?

Peri, Farsça bir kelimedir. Cisimleri çok lâtif ve görünmez olan hoş mahluk; insana muhabbet eden, muvahhid ve müslim lâtif mahluk gibi anlamlara gelir. Ayrıca mecaz olarak da güzel insan, güzel kimse manasına gelir.(Osmanlıca-Türkçe Lügat)

İslam’a göre cinler; akıl, idrak, irade ve şuur sahibi varlıklardır. Bu sebeple Allah’a iman etmek, Onun emirlerine itaat ve ibadet etmekle mükelleftirler. Bu Kur’an-ı Kerim’de Cin Suresinde ve diğer ayetlerde bildirilmektedir.

Cinler hem Peygamberimize hem de Hz. Musa ve diğer peygamberlere muhatap olup tebliğlerini dinlemişler ve bir kısmı iman edip bir kısmı da inkar etmişlerdir.

Müslim’in rivayet ettiği bir hadisi şerifte, “Her insanın meleklerden ve cinlerden bir yoldaşı bulunduğu” bildirilmiştir.(1) Cabir’den nakledilen bir hadisi şerifte Peygamberimiz (s.a.v);

“Yanlarında kocaları bulunmayan kadınları ziyaret etmeyin. Çünkü şeytan, herhangi birinizin damarlarında, kan nasıl akıyorsa o şekilde dolaşmaktadır.”

buyurmuştur. Bunun üzerine ashab: “Seninde mi?” diye sordular. Hz. Peygamber:

“Benim de, fakat Allah, şeytana karşı bana yardım etti de, o bana teslim oldu (veya Müslüman oldu) buyurmuştur.(2)

Hadiste parantez içinde verdiğimiz “Müslüman oldu” ifadesi tercih edilen bir başka anlamdır. Ancak hadisçiler, şeytanın Müslüman olmasının söz konusu olmadığını söyleyerek, “teslim oldu, boyun eğdi” anlamına kullanmanın daha doğru olacağını söylemişlerdir.(3) Burada kastedilenin kafir bir cin olduğunu düşünmek, problemi çözer. Nitekim cinlerin kafirlerine şeytan denilmektedir.

Evlenip çoğalmaları ve ömürleri

Cinler, erkeklik ve dişilikleri olan, insanlar gibi nikah yoluyla evlenen, insanlar gibi üreyip çoğalan, doğup büyüyen ve ölen varlıklardır. Ancak ne var ki ömürleri insanlarınkinden çok daha fazla uzundur. Bu konuda cinlerin 1000 ila 1500 seneye kadar yaşayabilecekleri söylenmektedir. Çünkü cinler farklı bir zaman boyutunda yaşamaktadırlar. Orada zamanın akışı da farklıdır. Buna bağlı olarak, cinler yoluyla alındığı iddia edilen haberlerin gaybi bilgiler değil, yaşa ve tecrübeye dayanan bilgiler olduğu ortadadır.

İman ve küfür bakımından durumları

Mümin, münafık ve kafirleri bulunan cinlerin, kafirlerine şeytan denilmektedir. Cinler de bu dünyada imtihan oluyorlar ve ahirette hesaba çekilip, cennete ya da cehenneme gideceklerdir. İnsanlarda olduğu gibi, iman edip salih amel yapan, hayırlı işler işleyenler cennete; inkar edip kafir olanlar, iman ve tevbe etmeden ölenler de cehenneme gidecekler ve ceza göreceklerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

“Andolsun ki, Cehennem için de birçok cin ve insan yarattık. Onların kalpleri vardır ama anlamazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta yol bakımından daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”(A'raf, 7/179)

Cinleri inkar etmenin hükmü

Cinlerin varlığı Kur’an ve Sünnetle sabit olduğundan varlıklarını inkar etmek küfür sayılmıştır.

Eskiden tespit edilemeyen pek çok şey bugün bilimsel yollarla ispat edilmektedir. İnsanların onları görememesi yok olduklarına delil olmaz. Çünkü insan, sadece cinleri değil, daha pek çok şeyi de görememektedir. İnsanın görmesi, duyması, anlaması sınırlıdır. Özellikle varlıkların milyonda beşini ancak görebildiğimiz ve ağrı, sızı, sevgi, nefret, korku, akıl, elektrik, rüzgar vs. gibi, görmediğimiz şeylerin pek çoğuna inandığımız da düşünülürse, cinlerin görünmemesi onların olmadığı anlamına gelmez.

Cinlerin meskenleri

Cinlerin ev ve mesken edindikleri yerlerin genellikle çöplük gibi pis yerler oldukları, buraları yer edindikleri anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v); evlerde bırakılan çöplerin cinlerin toplantı yerleri olacağını bildirmiştir.(4) Hz. Peygamberin İslam’daki temizliğe dikkat çektiği ve görünmeyen cinler gibi, görünmeyen mikropların da çabuk üreyip çeşitli hastalıklara sebep olabileceği hakkında da bazı alimler görüş beyan etmişlerdir. Çünkü bazı hadislerde cin kavramıyla mikropların kastedildiğini de söylemişlerdir. Ayrıca, Sahabe ve Tabiin döneminde, cinlerin deliklerde yaşadığına dair bir inancın var olduğu da görülmektedir. Bununla ilgili bir hadisi şerif şöyledir:

Abdullah b. Sercis (r.a) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v), (Yeryüzündeki haşarat) deliklerine idrar yapmayı yasakladı.” Bunun sebebi müfessirlerden Katade’ye: “Bu deliklere akıtmak niye mekruh kılındı?” diye sorulmuştu. O da şu cevabı verdi: “Bunların cinlere ait meskenler olduğu söyleniyordu.”(5)

Dipnotlar:

(1) Müslim, Münafikin, 69.
(2) Tirmizi, Rada, 17/1172; A. H. Müsned, III, 309; Darimi, Sünen, II, 320, Rikak, 66.
(3) Tirmizi, Rada, 17/1172; İ. Cevzi, Telbisü İblis, s. 34.
(4) Abdurrezzak, Musannaf, XI, 32.
(5) Ebu Dâvud, Tahâret, 16, (29).

3 Cinlerden ve şeytanlardan korunma, şerlerinden Allah’a sığınma nasıl olmalıdır?

Görmediğimiz ve bilmediğimiz bir canlı türle karşı karşıya bulunmaktayız. Şu halde, geriye onları da bizi de yaratan Allah’a sığınıp onların şerlerinden ve yapabilecekleri kötülüklerden korunmak kalıyor. Bunun da bir tek yolu var: Dua ve Münacatlar.

Zaten normal olarak hayatımızın bir parçası olması gereken dua ve münacat aynı zamanda bizi Allah’a yakınlaştıracağı için, cinler ve şeytanlar da yakınımıza sokulamayacaklardır. Çünkü onların da bizim gibi gurupları, cemaatleri ve teşkilatları vardır. Bizim dualarımızdan şüphesiz onların hayırlıları da istifade edecekleri için, rahatsızlık vermek isteyenlere karşı onlar da kendi içlerinde mücadeleye girişecekler ve kötüleri engellemeye çalışacaklar, hatta savaşacak ve cezalandıracaklardır. Bu sebeple dua ve münacatın cinlerden ve şeytanlardan korunmada önemli bir yeri vardır.

İnsan günlük hayatında abdestli bulunması halinde, onlardan kısmen korunacağı gibi, buna namazı ve diğer duaları da ilave ederse, korunma hususunda kendini biraz daha sağlama almış olacaktır.

Hâris el-Eş'ari (r.a)’den nakledilen bir hadisi şerifte Rasülullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“…Allah size, Allah'ı zikretmenizi emretti. Bunun da misali, peşinden hızla düşmanın geldiği bir adamdır. Bu adam muhkem bir kaleye gelip, düşmandan kendini korur. Kul da böyledir. Şeytana karşı kendisini sadece Allah’ı zikretmekle koruyabilir."[Tirmizi, Emsal, 3, (2867)]

Şimdi bu hususta Efendimiz (s.a.v) ve ashabının okuduğu dualardan örnekler takdim etmek istiyoruz.

Euzü - Besmele

Bu konuda Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

“Şayet sana şeytandan bir kışkırtma (şeytani bir dürtü) gelecek olursa, hemen Allah’a sığın.”(Fussilet, 41/36)

Yani, “Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racim” de. Bununla beraber, Müminün suresindeki şu ayetlerle de Allah’a sığınmak yerinde olur:

“Rabbi euzü bike min hemezeti’ş-Şeyatin ve euzü bike Rabbi en yahdurun” Yani; “Rabbim, şeytanın kışkırtmasından sana sığınırım ve onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.”(Müminun, 23/97-98)

Eve Girerken

Besmele ilgili olarak Cabir (ra)’den rivayet edilen başka bir hadis ise, evlere girerken ve yine yemek yerken Besmele çekmenin önemine işaret ediyor: “Rasülullah (s.a.v) buyurdular ki:

"Kişi evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah'ın adını zikrederse, şeytan (avenelerine): “Size burada gecelemek de yok akşam yemeği de yok!” der. Ama kişi, eve girerken Allah'ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan (avenelerine): "Akşam yemeğine kavuştunuz, ama burada gecelemeniz mümkün değil!” der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken "Bismillah!" diyerek Allah'ı zikretmezse, şeytan (avenelerine): “Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!” der.”[Müslim, Eşribe, 103, (2018); Ebu Davud, Et'ime, 16, (3765)]

Evden Çıkarken

Eve girerken okunan Besmele, şeytanın şerrini bizden ve onu da evden uzaklaştırdığı gibi, insanın sokağa çıktığı zaman da korunmaya muhtaç olduğu açıktır. Bunun içinde Euzü-Besmele çekilir. Ancak, Resulullah (s.a.v), sokağa çıkarken sadece Euzü - Besmele ile yetinmemiş ve ayrıca dua etmiştir. Bu konuda Enes (r.a)’den nakledilen hadisi şerifte, Hz. Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Evinden çıkınca kim: “Allah'ın adıyla, Allah'a tevekkül ettim, güç kuvvet Allah'tandır.” derse kendisine: “İşine bak, sana hidâyet verildi, kifâyet edildi ve korundun da” denir, ondan şeytan yüz çevirir.”[Tirmizi, Daavât, 34, (3422)]

Bakara Sûresi: Âyetü’l-Kürsi ve Âmene’r-Rasülü

Konumuzla ilgili olarak, Ebu Hüreyre (r.a)’den nakledilen bir hadisi şerifte, Rasülullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Evlerinizi kabirlere çevirmeyin, içerisinde Bakara suresi okunan evden şeytan kaçar.”[Müslim, Misâfirin, 212, (780)]

Başka bir hadisi şerifte ise bu iki ayetin, Bakara suresinin son iki ayeti olan “Amene’r-rasülü” olduğu açıklanmaktadır.(Tirmizi, Sevabu’l-Kur’an, 4/2882)

Uyumak İçin Yatağa Girince

Resul-i Ekrem Efendimizin yatağa girdiği zaman okuduğu çeşitli dualar vardır. Bu konuda Büreyde (r.a)’den nakledilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (s.a.v), şu duayı tavsiye buyurmuştur:

“Ey yedi kat semânın ve onların gölgelediklerinin Rabbi, ey arzların ve onların taşıdıklarının Rabbi, ey şeytanların ve onların azdırdıklarının Rabbi! Bütün bu mahlukâtının şerrine karşı, beni himâye et! Et ki, hiçbirisi, üzerime âniden saldırmàsın. Senin koruduğun aziz olur. Senin övgün yücedir, senden başka ilah da yoktur; ilah olarak sâdece sen varsın.” [Tirmizi, Daavât, 96, (3518)]

Uykuda Korkunca

İmam Malik’ten rivayet edildiğine göre, Hâlid İbnu Velid (r.a), Hz. Peygambere: “Ben uykuda iken korkutuluyorum. (Ne yapmamı tavsiye buyurursunuz?)” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v) ona şu duayı okuması tavsiyesinde bulundu:

“Allah'ın eksiksiz, tam olan kelimeleri ile Onun gazabından, ikabından, kullarının şerrinden, şeytanların vesveselerinden ve beraberliklerinden Allah'a sığınırım, de!” [Muvatta, Şiir, 9, (2, 950)]

Helaya Girerken

Tuvaletlerin, çöplüklerin, hamamların, kabirlerin, harabelerin cinlerin ve şeytanların meskenleri mahiyetinde çok uğradıkları ve konakladıkları yerlerdir.

“Rasülullah (s.a.v) kazâyı hâcet için helâya girdiği zaman şu duayı okurdu:

“Allahümme inni euzü bike mine'lhubsi ve'l-habais. (Allahım, pislikten ve (cin ve şeytan gibi) kötü yaratıklardan sana sığınırım.”(Buhâri, Vüdu, 9)

Tekbir, Tesbih, Tahmid

Namaz tesbihatı, camide ve namaz kıldığımız herhangi bir yerde yapılabileceği gibi, yolda-sokakta yürürken, araç kullanırken; yatakta ve uyumadan önce de yapılabilir. Kur'an-ı Kerim'de de bu konuya işaretle şöyle buyurulmaktadır:

“Onlar, ayakta iken, otururken, yanları üzere yatarlarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler...” (Âl-i İmran, 3/191)

Tesbihat, hiçbir vakit terk edilmemeli ve nerede olursa olsun mutlaka yapılmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber, şeytanın namazda kişiye günlük işlerini hatırlatıp vesvese verdiğini ve namazı alelacele kıldırıp tesbihatı yaptırmadan işine gücüne daldırdığını veya uyuttuğunu anlatıyor.

Lâ ilâhe illallâhu vahdehu la-şerike leh,

Bu da yine, dua makamındaki namaz tesbihatından birisidir.

Peygamber Efendimiz, Ebu Hureyre (r.a)’den nakledilen hadisi şerifte, şöyle buyurmaktadır:

“Her kim: ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehu la-şerike leh, lehü'l mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadir.’ duasını, bir günde yüz kere söylerse, kendisine on köle âzat etmiş gibi sevàp verilir, ayrıca lehine yüz sevab yazılır ve yüz günahı da silinir. Bu, ayrıca üç gün akşama kadar onu şeytana karşı muhafaza eder." (Buhâri, Daavât, 54)

Şeytanın Telkinlerine Karşı İhlas Suresi

Bir hadisi- şerifte şeytanın bir vesvesesinden söz edilmiş ve buna karşı İhlas Suresinin okunup sol tarafımıza doğru üç defa tükürmemiz tavsiye edilmiştir.

Muavvizeteyen (Nas ve Felak Sureleri)

Cinlerin şerrinden kurtulmak için de, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Felak ve Nas Surelerini okuduğu, ashabına ve bizzat Hz. Aişe validemize de okumayı tavsiye ettiği bildirilmektedir.

Hz. Âişe (r.a)’den rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“Hz. Peygamber (s.a.v) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn'i ve Kul hüvallahu ahad'i okur, ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı bana emrederdi.”(Buhari, Fezâilü'l-Kur'ân, 14)

4 Kur'an'da, Hz. Süleyman'ın, cinlerin "ifrit" denilen bir kısmından hizmetçileri olduğu ifade edilmektedir. Bu hadiseyi ve "ifrit cinleri" açıklar mısınız?

Cinlerden bir kısmına "ifrit" deniliyor. Ragıb el-İsfehanî, ifritin, pis, çetin anlamına geldiğini söylemiştir. Yazır, bundan hareketle, Şeytan gibi insan hakkında da kullanıldığını, ifrit ve nifrit şeklinde ifade edildiğini kaydeder. İbn-i Kuteybe ise, “İfrit, yaratılışı kuvvetli, demektir." (1) Şibli ise, Ebu Amr b. Abdülberr’den naklen; “Lisanı iyi bilen kelam alimleri cinleri dereceler hâlinde zikrederler. Yalın olarak cin dediklerinde “Cinni” derler. İnsanlarla birlikte oturanını kastettiklerinde “âmir”, çoğulunda “ummar” derler.(2)

Demek ki ifrit, kötülük ve pislikte son dereceyi bulmuş ve şeytanlıkta ileri gitmiş, tuttuğunu devirir, kuvvetli, becerikli, ele avuca girmez biri, demektir. İnsana da denildiği için ayette “cinden” diye açıklanmıştır.(3)

Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

 “Cinlerden bir ifrit, ‘Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var.’ dedi. Kitaptan ilmi olan kimse ise, ‘Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getirebilirim.’ dedi. (Süleyman) onu (Melikenin tahtını) yanı başına yerleşivermiş görünce, ‘Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye, beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbin müstağnidir (şükre ihtiyacı olmayan), çok kerem sahibidir.'(Neml, 27/39-40) 

Burada ifritlerin neler yapabileceğine işaret edilmekle beraber, celp ilmini bilen bir alimin de onlardan daha seri olarak bazı işleri yapabileceği anlatılmaktadır. Nitekim tefsirciler bu işi yapan kişinin Hz. Süleyman’ın adamlarından biri olduğuna kanidirler. Ancak bu kişinin kim olduğu hakkında değişik şeyler söylenmiştir. İbn Mes’ud (r.a) bunun Hızır (a.s) olduğunu söylemiştir.(4). İbn Abbas’ın meşhur görüşüne göre ise, bu kişi, Hz. Süleyman (as)’ın vezirlerinden Asaf b. Berhıya’dır ki, sadık ve doğru bir kişiliğe sahiptir.(5) Tefsircilerin çoğunluğu bu isim üzerinde birleşmektedir.

Aradaki mesafenin ise, iki aylık bir mesafe olduğu kaydedilmektedir.(6) Bu zat, dua edildiği zaman Allah’ın mutlaka kabul edeceği “İsm-i A’zam” duasını biliyordu. Hz. Süleyman (as)’ın bir mucizesi olarak veziri böyle bir keramet göstermiştir.

Bu konuda, Bediüzzaman “Sözler” adlı eserinde şöyle diyor:

“Hazret-i Süleyman (a.s)’a Belkıs’ın tahtını yanına getirtmek için vezirlerinden celp (eşyayı bir yerden bir yere nakletme) ilmini bilen bir alim dedi ki: “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim” olan hârika hadiseye delalet eden şu âyet:
 
قَالَ الَّذِى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ اْلكِتَابِ اَنَا اَتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاَهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ
 
işaret ediyor ki: Uzak mesafelerden eşyayı aynen veya şeklen getirip hazır etmek mümkündür. Hem vakidir ki; peygamberliğiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman (a.s), hem masumiyetine, hem de adaletine medar olmak için pek geniş olan aktar-ı memleketine bizzât zahmetsiz muttali olmak ve raiyetinin ahvalini görmek ve dertlerini işitmek; bir mucize suretinde Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenab-ı Hakk'a itimat edip Süleyman (a.s)’ın lisan-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisan-ı istidadıyla Cenab-ı Hak'tan istese ve âdet kanunlarına ve inayetine uygun olarak hareket etse; ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir. Demek taht-ı Belkıs Yemen'de iken, Şam'da aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir. İşte uzak mesafede, celb-i surete ve sese haşmetli bir surette işaret ediyor..."(7)

Nitekim Bediüzzaman’ın temas ettiği hususlar şimdi gerçekleşmiştir. Gerek İNTERNET, gerek RADYO veya TELEVİZYON yoluyla, kapalı devre yayınlar ve marifetli kameralar yolu ile naklen yayın yapmak, multivizyon veya sinevizyon yoluyla konuşmalar yapmak, her yere bağlanan monitörler ve uydu aracılığı ile yayınlar yapmak ve dünyayı kontrol altında tutmak mümkün hale gelmiştir. Güncel deyimiyle, dünya küreselleşmiş ve her türlü faaliyetler aktiflik kazanmıştır. Bir bakıma dünya artık bir binanın değişik katları ve daireleri, odaları kadar birbirine yakın hale gelmiştir. Ayetin buna işaret etmesi bir çeşit mucize olarak gerçekleşmiş, Kur’an’ın ölümsüzlüğüne ve evrenselliğine bir kere daha imza atılmıştır.

Kaynaklar:

(1) Yazır, Hak Dini, VI, 142.
(2) Şibli, Cinlerin Esrarı, s. 65.
(3) Yazır, Hak Dini, VI, 143.
(4) Alûsî, Ruhu’l-Meani, X, 203.
(5) Süyuti, ed-Dürrü’l-Mensur, VI, 360.
(6) Yazır, Hak Dini, VI; 144.
(7) Sözler, Yirminci Söz, (256-257).

5 Peygamber Efendimiz (sav)'in cinler için yazdığı ve Name-i Peygamberi -Cin Mektubu- denilen bir dua olduğu söyleniyor; bunun aslı var mıdır?

- İnternette dolaşan bu rivayeti, el-Mevduat (Uydurma rivayetler) adlı eserine alan ünlü hadis alimi İbn el-Cevzî, “Bunun uydurma olduğunda hiç şüphe yoktur” diyerek değerlendirmiştir. (bk. a.g.e, 3/169)

Beyhakî “Delailu’n-nübüvve” adlı eserinde (8/188) “Bu rivayetin uydurma olduğunu ve hadis olarak kullanılmasının caiz olmadığını” belirtmiştir.

Bu rivayetin uydurma olduğunu yazan şu kaynaklara da bakılabilir: Suyutî, el-leâliu’l-masnua, 2/292; Muhammed Tahir b. Ali el-Hindî, Tezkiretu’l-Mevduat, 1/212.

- İnternet sitelerinde yaygın bir şekilde kullanıldığı anlaşılan ve uydurma olan bu rivayeti, bilgilendirmek için vermeyi uygun görüyoruz:

Name-i Peygamberi - Cin Mektubu

Aşağıdaki mektubu Peygamber Efendimiz (s.a.v.), şeytan ve cinlere karşı yazdırmıştır. Böyle bir belaya maruz kalanlar, bu mektubu yazdırıp yastığının altına koymalıdırlar. İnşaallah şifa ve deva Allah-ü Teala´dandır.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيْمِ

هَذَا كِتاَبٌ مِنْ مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللهِ رَبِّ العَالَمِينَ إلَى مَنْ طَرَقَ الدَّارَ مِنَ الْعُمَّارِ وَالزُّوَّارِ وَالسَّائِحِينَ إلاَّ طَارِقاً يَطْرُقُ بِخَيْرٍ ياَ اللهُ. أَمَّا بَعْدُ فَإنَّ لَناَ وَلَكُمْ فِي الْحَقِّ سِعَةً فَإنْ تَكُ عَاشِقاً مُولِعاً أوْ فَاجِراً مُقْتَحِماً أَوْ رَاعِياً مُبْطِلاً فَهَذاَ كِتاَبُ اللهِ تَعَالىَ يَنْطِقُ عَلَيْنَا وَعَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ إنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلوُنَ وَرُسُلُنَا يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ اُتْرُكُوا صَاحِبَ كِتَابِي هَذاَ وَانْطَلِقوُا إلىَ عَبَدَةِ اْلأصْنَامِ وَاْلأوْثاَنِ وَإلىَ مَنْ تَزْعُمُ أَنَّ مَعَ اللهِ إلَـهاً آخَرَ لاَ إلَـهَ إلاَّ هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إلاَّ وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإلَيْهِ تُرْجَعُونَ، حم لا يُنْصَرُونَ، حمعسق تُغْلَبُونَ حم وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ تُفْرَقُ أعْدَاءُ اللهِ وَبَلَغَتْ حُجَّةُ اللهِ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قَوَّةَ إلاَّ بِاللهِ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Dücane (r.a.) ALLAH Resulü (s.a.v.)´nün huzuruna gelip: "Ya Resulullah! Yatağıma yattığım zaman değirmen sesi, arı vızıltıları gibi sesler işitiyorum. Simşek parıltısı gibi şeyler görüyorum. Başımı kaldırıp baktığımda evimin orta yerinde siyah ve uzun gölge gibi bir şeyin olduğunu görüyorum. Yakalamak için elimi uzattığımda derisinin üzerinde ki kılların kirpi kılları gibi olduğunu ve ağızından yüzüme doğru ateş parçaları attığını görüp beni yakacağını zannediyor, uyuyamıyorum, korkuyorum." dedi.

Resülü Ekrem (s.a.v.) buyurdular: "Ey Ebu Dücane, evinize gelen korkunç bir mahluktur. Bana bir kağıt ve kalem getiriniz."  Getirilen kağıt ve kalemi Hazreti Ali (k.v.)´ye verdi ve "Bismillah diyerek (yukarda ki duayı) yaz." buyurdu. Ebu Dücane (r.a.) diyor ki:  "Resulü Ekrem (s.a.v.)´in yazdırdığı bu mektubu götürüp yastığımın altına koydum ve yattım. Gece yarısı uyanmıştım. Kulağıma şöyle bir korkunç ses geldi: Lat ve Uzza´ya yemin ederim ki bizi yaktın. Bu mektubun sahibi hakkı için bu mektubu kaldır. Senin evine bir daha gelmeyeceğiz."  Ebu Dücane (r.a.) diyor ki: "Sabahleyin erkenden kalkıp Resulü Ekrem (s.a.v.)´in arkasında sabah namazı kıldım. Cinlerin feryadını Resulü Ekrem (s.a.v.)´e haber verdim."  Resulü Ekrem (s.a.v.) bana şöyle buyurdu: "Ey Ebu Dücane! O mektubu kaldır. Beni hak peygamber olarak gönderen ALLAH´a yemin ederim ki eğer o mektubu kaldırmazsan onlar kıyamete kadar azap içinde kıvranırlar."

6 UFO'lar (uzaylılar) hakkında bilgi verir misiniz?

İnsan, gücünün yetmediği konulara pek meraklı oluyor. Binlerce yıl boyunca üzerinde yaşadığımız dünyanın ne kadar büyük olduğunu, sonuna kadar gitsek ne olacağını merak ettik. O zamanlar yapabildiğimiz en hızlı taşıt yelkenli gemiydi. Bu gemilerin getirdiği sınırlamaları sonuna kadar zorlayıp, biraz da cesaret takviyesiyle, insanlık -yukarılara çıkıp fotoğrafını çekmeden- dünyanın yuvarlak olduğunu anlayabildi. O zamanların uzaylıları yeni ayak basılan karalardaki yerli insan ve hayvanlardı. Aynı dünyada yaşıyor olsak bile, her yeni kültür ve kabile farklı araçlar ve diller geliştirmişlerdi. Meselâ, aerodinamik özelliklerin ve yerçekiminin aynı olduğu bir dünyada Asyalılar av için ok ve yay kullanırken Avustralyalılar bumerang adı verilen bir araç icad etmişlerdi. Dünyanın değişik yerlerinde yaşanılan hayatın tarzındaki bunun gibi pek çok farklılık bize gösterdi ki, insan aklı ve hayali için sınır yoktur.

İşte bu sınırsız hayallerimiz her çağda başka meraklar uyandırmakta bizde. Şimdilerde bilim dünyasının hayalleri, Dünya dışı akıllı hayat arayışında odaklamış durumda. Bir gün birileri çıkıp da başka bir gezegendeki canlılarla iletişim kurduğunu söylerse, gerçekten bu haber dünyanın bugüne kadar karşılaştığı en önemli haberlerden biri olacaktır.

Dünyadaki insanlar bu konuda ikiye ayrılmış durumda. Kimisi Dünya dışı akıllı yaratıklar olsa bile uzaklıklar yüzünden bunlarla iletişim kurulamayacağını söylerken, kimisi de bunun mümkün olacağını söylüyorlar. Hatta bu tip canlıların dünyayı sürekli ziyaret ettiği gibi bir tartışma konusu bile var. UFO (Unidentified Flying Object / Tanımlanmamış Uçan Nesne) meselesi yıllardır insanların aklını kurcalar durur. Bunun ne kadar mümkün olduğunu görmek için bizi muhtemel uzaylılarla ayıran duvarları görelim ve verileri ortaya döküp birlikte inceleyelim.

Bu konu, yani UFO ve Dünya dışı akıllı hayat konusu oldukça geniştir; ama sınırlayıcı faktörleri bakımından incelenmesi gerekir. Mesele sosyal ve fiziksel şekilde incelendiğinde hemen herkesin anlayacağı boyuta indirgenebilir. İşin başında UFO kelimesinin sanıldığının aksine uzay gemisi değil, “Tanımlanamayan Uçan Cisim” anlamına geldiğini söyleyelim. Zira bu kelime İngilizce’de (Unidentified Flying Object) cümlesinin baş harflerinden türetilmiştir. Yani bu tanıma uçuş halindeki, belki çok kısa bir süre gözüktüğü ve belki de uzaktan görüldüğü için ne olduğu anlaşılamayan her şey girer. Küçük bir çocuğun elinden kaçırdığı bir balon bile, eğer gören kişiler uzaktan ne olduğunu anlamazlarsa, UFO sınıfına girer; çünkü uçtuğu halde görenler ne olduğunu tesbit edememişlerdir.

İddia konusu ziyaretlerin fiziksel boyutlarına bakacak olursak, karşımıza bir kısım aşılması zor engeller çıkar. Normal şartlarda bizi ziyaret edebilecek uzaylı dostlarımızın kendi galaksimiz içinden olduklarını ve bize nisbeten yakın konumda bulunduklarını düşünmek zorundayız. Kendi Güneş sistemimizde Dünya haricinde içinde akıllı hayat barındıran başka bir gezegen bulunmadığına göre, en yakın yıldızlardan işe başlamak makul olacaktır.

Şu ana kadar Güneş haricinde bir yıldız etrafında dolanan başka bir gezegeni bile görsel olarak tesbit edebilmiş değiliz. Bazı çekim etkilerinin yıldızda yaptığı ufak titreşimler neticesinde sadece etrafında gezegen olduğundan şüphelenebiliyoruz, o kadar. Teleskop ya da başka bir araçla başka bir yıldızın etrafındaki bir gezegeni görmemiz şu anda mümkün değildir, çünkü bu aynen şimdi vereceğim örnek gibidir:

Çok uzaklardaki bir arabanın farları bize döndürüldüğünde parlak far ışığını görebilmemize rağmen farın yanında gezinen bir ateş böceğini göremeyiz. Hem ateş böceğinin ışığı uzaklara ulaşacak kadar güçlü değildir, hem de arabanın farları onu kaybedecek kadar parlaktır. Bir gezegenin yansıttığı ışık, çevresinde bulunduğu yıldızın yanında, örnekteki farın yanındaki ateş böceğinden bile düşüktür. Yani, değil başka bir yıldızın çevresindeki bir gezegenin hayata müsait olup olmadığını, orada bir gezegen olduğunu bile tesbit etmek şu anda imkânsızdır.

Söz konusu uzaylıların bunu aşacak bir teknolojileri olduğunu varsayarsak, gördükleri bir gezegendekileri ziyaret için başka verilere sahip olmaları lazımdır—meselâ orada akıllı hayat olup olmadığı gibi. Bunu tesbit etmeleri için bizim burada olduğumuzu belirleyebilecekleri tek veri, yaptığımız televizyon ve radyo benzeri yayınlardır. Radyonun icad edilmesi henüz çok yenidir. Dünya üzerindeki ilk radyo yayınları şu anda en fazla 80 ışık yıllık bir mesafeye ulaşmıştır. Yani, daha uzaktaki kimse bizim burada olduğumuzun farkında olamaz.

Bizim burada olduğumuzu uzaya kaçan radyo sinyallerinden anlamaktan başka bir yol olmadığı konusunda tüm bilim dünyası hemfikirdir. Bu durumda muhtemel ziyaretçilerimizi 80 ışık yılından daha uzak mesafeden bekleyemeyiz. Hatta bu mesafe bile onların ilk radyo sinyallerini alıp o anda yola çıkıp 1 saniyede buraya gelmeleri ve bugünlerde dünyaya varmaları halinde geçerlidir. Sahip oldukları düşünülen gemilerin ışık hızında hareket ettiği kabul edilse bile, buraya gelmeleri 80 yıl civarında süreceğinden, asıl mesafeyi 40 ışık yılına çekmek durumundayız. (Ziyaretçilerin 40 ışık yılı mesafede olduğunu, 40. yılda bizi duyup 40 yıl da seyahat ettiklerini kabul etmemiz gerekiyor!) Ayrıca ilk ve en yoğun UFO gözlemlerinin 1950’li yıllarda olduğu düşünülürse, bu yıllarda ilk radyo sinyallerinin henüz 30 yıllık olması sebebi ile, mesafe daha da azalacaktır. Böylece radyo dalgalarının henüz 30 yıllık mesafeye ulaştığı bu yıllarda 40 da değil 15 ışık yılı mesafe içindeki yıldızların bir incelemesini yapmak uzaylı ziyaretçilerimiz ile ilgili iddiaları araştırmak için yeterli olacaktır.

Daha eski zamanlardaki meselâ eski Mısır, Kamboçya-Anchor ve Meksika medeniyetlerindeki muhteşem eserlerin ve gökyüzü hesaplarının uzaylılar tarafından öğretildiği veya yapıldığı iddiaları ise, o zamanlar dışarıya herhangi bir yayın yapılmamış olması nedeniyle imkânsızdır. Çünkü o zamanlar öğretmeye gelen bu uzaylıları buraya çekecek hiçbir işaret yoktu.

15 ışık yılı mesafedeki duruma dönecek olursak, dünyanın 15 ışık yılı yarıçapındaki küresel uzaklıklarında yaklaşık 50 yıldız bulunur. Bunların en yakını olan Proxima Centauri yaklaşık 4,3 ışık yılı mesafededir. Dünyada şu anki en hızlı yolcu uçağı olan Concorde bu mesafeyi 2.454.337 (iki milyon dört yüz elli dört bin üç yüz otuz yedi) yılda alabilir. Uzay mekiği ise buraya ulaşmak için en az 175.000 (yüz yetmiş beş bin) yıl son hızla seyahat etmek zorundadır. Uzaylıların çok hızlı (ışık hızı civarında) gemileri olduğunu varsayarak, bu zorluğu bertaraf edelim ve konunun diğer yönlerine bakalım. Bahsedilen 15 ışık yılı mesafedeki 50 kadar yıldızın hayat barındıran gezegen sistemlerine sahip olma ihtimallerini azaltan pek çok engel vardır. Herhangi bir yıldızın hayata müsait bir ortam sağlayabilmesi için belli bazı özelliklerinin olması gerekir. Bunu görmek için yıldız sınıflandırma sistemine göz atmakta fayda var.

Yıldızlar kendi içlerinde 7 sınıfta incelenir. Her yıldız büyüklük ve parlaklığına göre büyükten küçüğe (O, B, A, F, G, K, M) sınıflarından birine girer. Örneğin Güneş G sınıfından bir yıldızdır. Yani, ortalamanın altında sarı-beyaz küçük bir yıldız. Ayrıca her sınıf kendi içinde 10 alt gruba ve 8 parlaklık grubuna ayrılır. Meselâ, yine Güneşi ele alacak olursak, onun G2V şeklinde sınıflandırıldığını, yani G sınıfından bir sarı cüce olduğunu anlarız.

Çok büyük yıldızlar (özellikle O, B, A ve büyük ölçüde F sınıfı) yakıtlarını çok hızlı tüketip bitirerek öldükleri için, çok az bulunurlar ve kısa ömürleri ve kararsız yapılarıyla hayatı beslemeye uygun değillerdir. En küçük ve sönük yıldızlar (M sınıfı ve K sınıfının küçükleri) ise yine hayat ve gezegen sistemi barındırmak adına yetersiz kalırlar. Bu durumda yakınımızda bulunan G ve bir ölçüde K sınıfı yıldızlara bakmamız gerekir. 15 ışık yılı ve daha yakın mesafede bu gruba giren 3 adet yıldız bulunmaktadır. Bunlar 4,3 ışık yılı mesafedeki Centauri sistemindeki iki yıldız ve 10 ışık yılı uzaktaki Epsilon Eridani adlı yıldızlardır. Alpha Centauri sistemindeki iki yıldız bir üçüncü ile birlikte birbirinin etrafında dolanan ve sistemleri paylaşan üçlü bir yıldız sistemi oluşturduklarından, kütleçekim dengesizlikleri sebebiyle, onların bizimki gibi kararlı bir gezegen sistemine sahip olamayacakları hesaplanmıştır. Bu yüzden Güneşin hemen hemen aynısı olan Alpha Centauri A adlı yıldızı ve komşusunu elemek durumunda kalıyoruz. Geriye bir tek Epsilon Eridani kalıyor. Bu yıldız ise 500 milyon yıl civarındaki yaşı ile oldukça genç bir yıldızdır ve etrafında oturmuş bir gezegen sistemi oluşabilmesi için henüz çok zamana ihtiyaç vardır.

Görüldüğü gibi, teknolojik imkânları en sonuna kadar elde etmiş olsalar bile yakın bölgemizde -en azından bizden haberdar olunabilecek kadar yakın bölgemizde- hayat barındırabilecek gezegen sistemleri bulunmamaktadır. Daha uzaklara bakmanın da fazla bir mânâsı yoktur, çünkü kâinatta denizlerdeki kum tanelerinden fazla yıldız ve gezegenin içinde, bizim burada olduğumuzu bilmeden gelip tesadüfen bulacak canlılara inanmak oldukça zor.

Şimdi, uzaylıların var olduğunu kabul ederek, dünyamızı ziyaret etmiş ya da etmemiş olmaları konusunu sosyal yönden ele alalım ve bunun, bizi ayıran ışık yılı duvarları da dahil, bütün fiziksel engellere rağmen gerçekten olduğunu varsayalım. İlk UFO’ların görülmesinin üstünden neredeyse 50 yıl geçmiştir. Bu tür binlerce gözlemin en azından birinin gerçek uzaylı ziyareti olduğunu düşündüğümüzde aklımıza bir soru geliyor.

- Bu uzaylılara ait uzay gemisi ve benzeri teknoloji bizde olsa ve biz onlarca ışık yılı mesafeyi katedip onların gezegenlerine gitsek, elimizdeki bu harikulade teçhizat ve yüksek ilmimizle o canlılarla resmî iletişim kurar mıydık, kurmaz mıydık?

En azından, “Biz geldik, şurada yaşıyoruz” demez miydik? Ben bu soruya “Yok, biz bu mesafeleri gidip de bir şehrin semalarında birkaç saniye gözüküp sonra geri dönerdik.” diyecek bir kişi olacağını zannetmiyorum. Uzaylı ziyaretini ciddiye alan kişilerin başka gezegenleri ziyaret için uzay gemisi yapıp yola çıkan uzaylıların buralara kadar gelip de bir merhaba demeden geri dönmelerine inanmaları çok ilginçtir.

Bu konuda bizi korkutmak istemedikleri ya da biraz daha gelişmemizi bekledikleri gibi iddiaları da ben şahsen biraz şaşırtıcı buluyorum. Uzaylı ziyareti iddiasına, tüm imkânsız görünümüne rağmen, genelde yapıldığı şekilde materyalist felsefe ve tesadüfçülüğe malzeme yapılmadığı sürece, bir fikir, bir düşünce gözüyle bakıp saygı duyuyorum.

Bana sorarsanız, aradığımız şey bizden farklı hayat şekilleri ve farklı canlılar ise eğer, onu çok uzaklarda değil, geçemediğimiz boyutlarda, belki kendi kalbimizden daha yakında aramalıyız. Bizi şaşırtan inanılması güç görünen görüntüler ve hikâyeler ile ilgili açıklamalar, kâinatın tüm sırlarının yazılı olduğu Kitabımızda var. Bütün bunlar ile ilgili gerçekleri veya başka akıllı canlıları mı arıyoruz; işte size adres: Cin Sûresi, âyet 8-9:

(Cinler, dediler ki): “Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçiler ve alevlerle dolu bulduk. Doğrusu biz göğün bazı mevkilerinde dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinleyecek olursa kendisini gözetleyen parlak bir alev buluyor.”

(bk. Mehmet AKYÜREK, Duvarları Aş da Gel, Zafer Dergisi, 2001/297)

7 Cinler insanları çarpabilir mi? Cinler ve şeytanlar insanlara zarar verebilir mi?

Cinler ve şeytanlar insana zarar verebilirler. Ancak istediği her insana zarar veremez. İbadetten uzak yaşayan, günahlarla çok meşgul olan insanlara şeytan ve cinler zarar verir.

Cin çarpması, toplumda oldukça yaygın olan bir anlayıştır. Hemen herkesin, cin çarpmasıyla ilgili anlatacağı birden fazla olay vardır. Ancak, bu sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda böyledir.

Şibli, cinlerin insan bedenine girip zarar verebileceğine, aralarında Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet alimlerinin inandıklarını, makalelerinde bunu açıkladıklarını ve Bakara suresinde bulunan ve faiz yiyenlerin durumunu bildiren ayette;

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir hâlde (kabirlerinden) kalkamazlar.”(1)

buyurulmasını buna delil gösterdiklerini kaydetmektedir. Ahmet b. Hanbel’in oğlu Abdullah kendisine “Bazı kimseler, cinin insan bedenine giremeyeceğini söylüyorlar. Sizin bu konuda ne dersiniz?” diye sorduğunda, Ahmet b. Hanbel, “Onlar yalan söylemişlerdir.” diye cevap vermiştir. (2)

Cinlerin insanlara “hangi şartlarda zarar verebileceği” konusunda ise, şunlar söylenebilir::

"Cinler, ehl-i imana, daha çok cünüplük ve hayız-nifas hallerinde; abdestsiz, namazsız hayat sürenlere de yine bu hallerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilirler. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duadan ve dualıların atmosferinden uzak lâubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin tesirine girerler."

"Tabii ki, cinlerin hayat sınırlarını ve hukuklarını ihlal ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgal de cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v), bize pis yerlere girerken dua etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, hela ve hatta kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor. Evet Efendimiz (s.a.v), helaya girerken, “Allahümme innî eûzü bike mine’l-hubsi ve’l-habais.” dememizi öğretiyor, hayatımızın her safhasında dualı olmamızı, bu kabil zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, dualarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor."

"Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların girecekleri delikleri kapamalıdır.

Dipnotlar:

(1) Şiblî, Cinlerin Esrarı, s. 258.
(2) Şibli, A.g.e., s. 256-257.

8 Cinler hastalıklara sebep olabilir mi? Cinlerin insanın içine girip, insanı gerek sözle gerekse fiille günaha düşürmesi, küfre düşürmesi, tabiri caizse delirtmesi mümkün mü?

Cinlerin insanlarla olan ilişkileri ve haddi zatında iç içe yaşamalarından ve istenildiği takdirde temas kurulabilmesi açısından yola çıkarak, bir kısım hastalıklara da sebep olabilecekleri kabul edilmektedir:

Cinler, maddeye nüfuz edebilecek mahiyette varlıklardır. "Cin şudur" diyemiyorsak da, cinlerin latif, görülmeyen, tesir ve nüfuz kabiliyetine sahip varlıklar olduğu açıktır. En basit misaliyle, röntgen şuaları insan bedeninde rahatlıkla yol alabiliyor ve belli ışın çeşitleri maddeyi eritip yapısını değiştirebiliyorsa, bu ışınlardan daha latif olan cinler, insan bedenine neden nüfuz edemesin ki!.. Evet cinler, insan fizyolojik yapısına tesir edip, çeşitli zararlara yol açabilirler.

Lazer ışını, 1960'lara kadar bilim-kurgu romanlarının hayal silahı idi. Ancak T. Warman'ın ilk kırmızı lazer ışınını tespitinden sonra geliştirilmiş olup, bugün bilgisayardan haberleşmeye, nükleer silah sanayiinden polisiye araştırmalara, hatta tıbba kadar pek çok sahada kullanılmaktadır. Mesela, kırk yıl önce işlenmiş bir cinayetteki, hiçbir aletin tespit edemediği parmak izleri lazer ışınlarıyla ortaya çıkarılabilmekte ve çok aletlerin göremediği şeyler görülebilmektedir. Bundan daha önemlisi de, damarlarımızda adeta kanla beraber akıp gitmekte ve tıkanmış damarların açılmasında da kullanılmaktadır ki, göz ameliyatlarında kullanılması, bunlardan sadece biridir.

Diğer taraftan, ciğerlerimize çektiğimiz havadaki bir miktar oksijen kanı temizlemekte ve damarlarımıza sirayet etmektedir. Tam bu noktada sözü yine Söz Sultanına bırakalım:

"Şeytan, insanların kanının dolaştığı yerde dolaşır!.."

sanki alyuvarlaşır veya akyuvarlaşırmış gibi...

Şu halde, başta şeytan olmak üzere, bütün cin taifesinin insanlara zarar verebilecek şekilde yaklaşarak, maddi-manevi tahribata yol açabilmeleri mümkün görünmektedir...

2. CİNLERİN SEBEP OLABİLECEKLERİ HASTALIKLAR

a) Kanser ve Cinler

Cinlerin bazı hastalıklara sebep olabilecekleri anlaşılmaktadır. Ancak bunları bizzat cinlerin mi yaptığı, yoksa bir kısım yollarla hastalıklara sebep mi oldukları konusunu araştırmak gerekiyor. Cinlerin sebep olabilecekleri bu hastalıkların bugüne kadar bir sınıflandırılması yapılıp bilimsel bir çalışma olarak önümüze koyulmamışsa da, bu konuda ortaya atılan fikirler de yok değildir. Öyle sanıyoruz ki bu konuda geleceğin araştırmacılarına ciddi bir iş düşüyor.

Şeytan ve cinler, doğrudan doğruya fizyolojik hastalıklara da sebep olabilirler. Alyuvarlarımıza binip, damarlarımızın içinde dolaşabildikleri için, bu her zaman mümkündür. Ne biz bu mevzuda mübalağaya kaçalım, ne de hekimler bu gerçeği reddetsinler. Söz gelimi, bir kalkıp, "İhtimal, kanser hadisesinde hücrelerin anarşisine sebep olan da bu habis ruhlardır" iddiasında bulunur, buna karşılık siz de "olamaz" derseniz, bu takdirde peşin hükme saplanmış olursunuz. Durum, gerçekten belki de böyledir; en azından, mülahaza dairesini açık tutmak gereklidir. Kanser hakkında bugüne kadar söylenen sözler ve yapılan tariflerin en akla uygunu, onun bir hücre anarşisi olduğudur; vücudumuzdaki en küçük parçaların anarşisi... yani, vücudun normal nizam ve ahengine başkaldırma ve normal hücre gelişme faaliyetini bozma. Bu, hem iç, hem de dış uzuvlarda olabildiği gibi, kanserli hücrelerin yavaş üreyeni de vardır, seri üreyeni de.

Cinlerin kanser bölgesine yerleşip, bir örgüt çalışması gibi hücre anarşisi oluşturmaları, her zaman mümkündür. Cinler nasıl görünmeyen varlıklarsa, kanser de çok kere baştan belli olmayıp, kendini geç hissettirmekte, hissettirdiği zaman da, artık ilaçlar fayda vermemektedir.

Bu konuda söylenmesi ve yapılması gereken ilk iş üçüncü cinsle temas olmalıdır. Ancak bazı cinci ve büyücülerin anladığı anlamda değil. Zaten bizim ifadelerimiz dikkatle incelendiği zaman bu mananın çıkmadığı açıktır. Bizde zaten böyle bir şeye, isterse tedavi amaçlı olsun yine de pek çok kimse "evet" demeyecektir ve denilmemektedir. Bu meselenin daha baştan peşin hükümle reddedileceğini tahmin ediyoruz. Bunun sebebi de öyle sanıyoruz ki içinde biraz din olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü, Batı Üniversitelerinde, Müslüman bir tek öğrenci için bile mescit açılırken, daha ülkemizin bazı üniversitelerinde dini inançlarından dolayı hor görülen ve dışlanan, başını örtmek isteyen öğrencilerle, Batı tarzı olmayan sakalın varlığı bile hazmedilemezken, tutup da cinlerin, sebep olabileceği hastalıkları araştırabilecek birilerinin çıkmasını beklemek elbette hayal olur. Bu iş, inanan ve fakat inancı araştırmaya esas kabul eden, kafası bir Batılı kadar şüpheci, kalbi bir veli kadar imanla dolu ekiplerin işidir. Yoksa siyasi bir beyin yapısıyla ve bilimi siyasetin emri altına sokarak, bilimi siyasete alet edenlerin yapacakları iş değildir. En azından Rusya kadar dine ve fizik ötesi konulara anlayışlı davranabilirsek, sonra bu işi araştırmaya koyulabiliriz. Rusya da Parapsikoloji sahasında yapılan araştırmaların, bilimselleştirilip insanlığın hizmetine sunulmasına karşılık, yüzde doksan dokuzu veya tamamı Müslüman olan ülkelerde bunlara iltifat edilmemesi, bilim adına üzücü bir olaydır. Aslında bazı uçarı görüşleri bir yana bırakılarak, "Ruh ve Madde" derneği ile bu sahada araştırma yapan diğer kurumlarla bağlantı kurularak, çalışmaları incelenip bilimsel esaslara bağlansa, hem sağlam veriler elde etme açısından, hem de cinlerle temas kurma açısından çok yararlı olacağı kanaatindeyiz. Ne var ki, Jules Verne'nin dediği gibi, henüz böyle bir seyahati yapmaya müsait değiliz...

b) Sara (Epilepsi) Hastalığı

1985-1986 yıllarında, Kayseri Lisesinde çalışırken, bir gün şimdi vefat etmiş olan bir öğretmen arkadaşımızı yerde yatmış debelenirken görünce bir hayli korkmuş ve üzülmüştüm. O güne kadar hiç saralı insan görmemiştim. Ellerinin, kollarının ve ayaklarının titremesi, başının sürekli oynaması, gözlerinin dönmesi ve ağzından çıkan köpükler ve alttan üsten vücudunun boşalıp o temiz insanın pislenmesi, cidden dehşet verici ve çok korkunçtu. Yaklaşıp ne olduğunu sorduğumda, inançlı arkadaşlar "bir şeyler oku" diyerek, saralı olduğunu söylediler. Yapılacak fazla bir şey olmadığı için, sadece ayak altından kaldırıp bir arkadaşın odasına taşıdılar. O gün, böyle bir hastalığa yakalanmamış olmanın şükrünü bir ömür kulluk yapsam ödeyemeyeceğim inancı ve tefekkürüyle geçirdim. Ne kadar bilmem öyle debelendikten sonra ayılınca arkadaş tamamen bitmişti. Blok derse girip teneffüse çıktığımızda yanına gitmek için nerede olduğunu sorunca, eve gönderildiğini öğrendim. Ertesi gün kendisiyle görüşüp geçmiş olsun dileklerimi bizzat ilettim ve hastalığından söz etmemek için kendimi ne kadar zorladımsa da konu yine oraya gelince arkadaş yüzünde belli belirsiz bir tebessümle, bizi üzdüğünü veya şahid olduğumuz diğer hususları düşünerek özür diledi. Aslında özür dileyecek bir şey yoktu, çünkü onun elinde olan bir şey yoktu. Ancak, hastalığı konusunda tecrübeleri olduğundan, o esnada elinde olmayarak da olsa neler yaptığını bildiği için özür dilemişti.

Sara hastaları, nöbetin gelişini bilmiyor mu bilemiyorum ama, bu arkadaşımızın hissettiğini söylediğini ve dersten çıkmak için bile geç kaldığını söylediklerini hatırlıyorum. Sınıfta yakalanmıştı ve kendisini dışarıya zor atmıştı. Nitekim böyle bir nöbetinin sokakta geldiği başka bir gün de, düşüp başını bir yere çarpmış ve beyin kanaması geçirerek, hastanede kurtarılamadan ruhunu teslim etmiş. Allah rahmet etsin...

c) Akıl Hastalıkları

Cinlerin sebep olabileceği başka bir husus ise akıl hastalıklarıdır. Ruh hekimleri tarafından araştırılması gereken bu iş, bunu menfaat temin etmede kullanmak isteyen büyücülere ve muskacılara fırsat verilmemesi açısından da önemlidir. Bu konuda yapılacak araştırmalar, konuyu gün yüzüne çıkaracağı gibi, yeni tanımlar ve terimler de ortaya koyacak, tıbbı zenginleştirecektir. Şartlı ve ön yargılı bakılan bu tür vakaların toplumda var olması ve tedavisi konusunda da fazla bir şey yapılamamsı gösteriyor ki, konu olaya yaklaşılması açısından, akıl hastalıklarının cinlerle ilgisinin araştırılmasını gerekli hale getirmektedir.

Nitekim İmam Şibli cinlerin insanlara tıb ilmine dair bazı hususları öğrettiği kanaatindedir. Bu konuda bazı örnekler de nakleden Şibli, kaybolan bir müddet sonra geri dönmesiyle kızla beraber ortaya çıkan bir cinden bazı hastalıklara dair ilaçlar ve tedavi şekilleri sorduklarını, onun da cevap verdiğini kaydetmektedir. Bu hastalıklardan biri sıtma, bir diğeri mide şişmesi, bir başkası da delirip zincirlere vurulan bir adamdır ki, üçü de cinlerin verdiği tedavi yöntemleriyle iyileşmişlerdir. Tavsiye edilen şeyler de aslında yapılamayacak türden şeyler değildir.

Mesela, tarif edildiğine göre, örümceğin veya ona benzer bir hayvanla, "uzun bacaklı su sinekleri" diye tarif edilen ve dişi sivrisinek veya benzeri bir şey olduğu anlaşılan bir hayvanın sıtmaya; ölüm korkusu ve endişesinin, mide şişliğine iyi geldiği; bir vadide delirmiş bir kişinin, o vadinin meyvelerinden yiyerek, kendilerine rehberlik eden bir cin vasıtasıyla iyileştiği anlatılmaktadır. (Şibli, Cinlerin Esrarı, s.214-220.)

Netice

Artık bilinen bir gerçektir ki, ülser, gastrit, baş ağrısı, kanser, şeker gibi bazı hastalıklar ruhsal sebeplerle oluşmaktadır. Bunların tedavisi de yine aynı yolla olmalıdır. Rasülullah (s.a.v) Efendimizin de, göz hastalıkları dahil bir çok hastalığı dua ve moral yoluyla tedavi ettiği bilinen bir gerçektir. Bu sadece bize göre bir şey de değildir. Dünyanın pek çok yerinde bu tür uygulamalar vardır. Hatta dinden de öte, eskiden Osmanlı Devleti zamanında yapıldığı gibi, musiki ve şiirle tedavi bile yapılmaktadır. Bu konuda Bristol Üniversitesi bünyesinde yürütülen bir araştırmada, Wordsworth, Keats veya Browning gibi şairlerin bazı şiirlerinin, ruhsal sıkıntı çeken kişiler üzerinde ilaçtan daha olumlu sonuçlara götürdüğü bildirilmektedir. Bu edebî reçetenin, İngiltere'de, her yıl yatıştırıcı ilaçlar için yapılan 117.5 milyon dolardan fazla harcamayı azaltabileceği belirtilmiştir. İngiliz Tıp Birliği başkanı Dr. Alexander Macara, bu araştırmanın eczacılık sanayii hoşlanmasa da, şiirin her türlü ilaçtan daha etkili ve müzik gibi şifa verici olduğunu ortaya koyduğunu kaydetmiştir.

Naklettiğimiz habere göre bazı hastalar ve hastalıklar üzerinde şiir bile bu kadar etkili oluyorsa, Allah'ın, "müminlere rahmet ve şifa olara indirdiği" (İsra, 17/82.) Kur'an-ı Kerim, neden fayda vermesin?!. Nitekim onu bu maksatla okuyan pek çok kimse, onun şifa hazinesinden nasibini almıştır. Bunu tartışmak bile yersiz ve gereksizdir. Batıda neredeyse her otel odasında ve elini attığın her yerde mutlaka bir İncil okumaya hazır beklerken, bir tek harfi bile değiştirilmeden günümüze kadar gelen Kur'an-ı Kerim'den bu konuda neden yararlanılmasın?

Ancak, üzülerek ifade etmek gerekirse, bizdeki her iki tarafta da mevcut olan bazı yanlış anlayış sahipleri, bu hususun hakkını vermekten acizdirler. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.v), Yüce Allah'ın "her dert için bir deva yarattığını" ve "hastalıkların tıbbî yollarla tedavi edilmesini" tavsiye ettiği gibi, bu konudaki hadislerinden "Tıbb-ı Nebevî" diye bir ilim dalı doğmuştur. Bununla beraber kendisi dua ile tedaviyi de tavsiye etmiş ve bizzat da uygulamıştır. Hatta, Hz. Ali (ra)'nin naklettiği bir vakada gözleri kör olan bir kimsenin gelip Hz. Peygamber (s.a.v)'den dua istediği ve Peygamber Efendimizin (s.a.v) ona isteği doğrultusunda yardımcı olduğu bildirilmektedir. Adama evine gidip abdest almasını ve iki rekat namaz kılıp arkasından da öğrettiği bir duayı okumasını ister. Nitekim adam sevinçle evine gider ve denilenleri aynen yaptıktan sonra gözleri açılır ve koşarak geri gelir. Neredeyse mütevatir derecesinde olan bu ve bunun gibi pek çok hadis ve hadise vardır.

Şu halde bu tür konuları peşinen reddetmek veya ağırlığı tamamen bunun üzerine verip tıbbı terk etmek yerine, tıp ilmi dua ve okuma yoluyla yapılan tedavilerin insan üzerindeki etkilerini araştırıp, yukarıda da söylediğimiz gibi bir kürsü, bir bölüm oluşturmalı ve buna bünyesinde yer vermelidir. O zaman üniversitelerde ortaya çıkan bazı gereksiz uygulamalar ve huzursuzluklar da ortadan kalkar. Yani artık, kökünde hiçbir ayrılık ve terslik olmayan, üstelik ilme teşvik edip yol gösteren din ile ilim-bilim barışmalı ve iki koldan insanlığın hizmetine girmelidir. Çünkü insanlık mutsuz, hasta ve yorgun. Buna sebep olan da kişisel bunalımlardan, toplumsal bunalımlara varıncaya kadar pek çok sebep var. Bu yüzden kaybedecek vakit yok. Yoksa bu işi zaten ehil olmayan kişiler yapıp bir gelir kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Bu türlü fırsatçılara da meydanı boş bırakmamak lazım. Çünkü bazen yardım edelim, iyilik yapalım derken kötülüğe, ölüme ve daha beter hastalıklara sebep olabilmektedirler.

Şu hususta unutulmamalıdır ki her hastalık için cinlerin sebep olduğunu söylemek de doğru değildir. Bu hükmü verecek olan da ancak uzman bir doktor olabilir.
(...)

9 Cinlerin ve Şeytanın yaşadığı yerler nerelerdir?

İslam’a göre cinler; akıl, idrak, irade ve şuur sahibi varlıklardır. Bu sebeple Allah’a iman etmekle, Onun emirlerine itaat ve ibadet etmekle mükellef oldukları da kaçınılmaz olacaktır. Bu gerek Kur’an-ı Kerim’de Cin Suresinde ve diğer ayetlerde, gerekse hadisi şeriflerde bildirilmektedir.(1) Nitekim hem Peygamberimize (sav) hem de Hz. Musa (as) ve diğer peygamberlere muhatap olup tebliğlerini dinlemişler ve bir kısmı iman edip bir kısmı da inkar etmişlerdir.(2)

Evlenip Çoğalmaları ve Ömürleri

Cinler, erkeklik ve dişilikleri olan, ve Kur’an-ı Kerim’de, cinsel yönlerine işaret edildiğine göre de, insanlar gibi nikah yoluyla evlenen(3), insanlar gibi üreyip çoğalan, doğup büyüyen ve ölen varlıklardır.(4) Ancak ne var ki ömürleri insanlarınkinden çok daha fazla uzundur. Bu konuda cinlerin 1000 ila 1500 seneye kadar yaşayabilecekleri söylenmektedir.(5) Çünkü cinler farklı bir zaman boyutunda yaşamaktadırlar. Orada zamanın akışı da farklıdır. Buna bağlı olarak, cinler yoluyla alındığı iddia edilen haberlerin gaybi bilgiler değil, yaşa ve tecrübeye dayanan bilgiler olduğu ortadadır. Zira bize kapalı olan gayb alemi onlara da kapalıdır.

İman ve Küfür Bakımından Durumları

Mümin, münafık ve kafirleri bulunan cinlerin, kafirlerine şeytan denilmektedir.(6) Cinler de bu dünyada imtihan olmak ve ahirette hesaba çekilip, cennete ya da cehenneme gidebileceklerdir. İnsanlar da olduğu gibi, iman edip salih amel yapan, hayırlı işler işleyenler cennete, inkar edip kafir olanlar, iman ve tevbe etmeden ölenler de cehenneme gidecekler ve ceza göreceklerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

“Andolsun ki, Cehennem için de birçok cin ve insan yarattık. Onların kalpleri vardır ama anlamazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta yol bakımından daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”(7) Başka bir ayet de şöyledir: “Allah hepsini bir araya topladığı gün, Ey cin topluluğu! İnsanlardan birçoğunu yoldan çıkardınız’ der. İnsanlardan onlara uymuş olanlar, ‘Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan yararlandık ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık’ derler. Allah da buyurur ki: ‘Cehennem Allah’ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır’ der. Doğrusu Rabbin Hakim’dir, Bilendir.”(8)

Cinler Yeryüzünün Sakinleridir

Yukarıda mealini verdiğimiz ayet-i kerimeye ve diğer bazı ayetlere göre gerek kafir cinlerden olan şeytanlar, gerekse cinler, insanlara görünmeden onları gözleyebilir. Sağından solundan, ardından ve önünden sokularak onlara vesvese verip saptırabilir ve yanlış yollara sevk edebilirler.(9) Yine cinlerin de insanlar gibi yeryüzünün sakinlerinden olduğu, varlıkları Kur’an ve Sünnetle sabit bulunduğu için, varlıklarını inkar etmek küfür sayılmıştır.(10)

İnsanların onları görememesi yok olduklarına delil olmaz. Çünkü insan, sadece cinleri değil, daha pek çok şeyi de görememektedir. İnsanın görmesi, duyması, anlaması da sınırlıdır. Özellikle varlıkların milyonda beşini ancak görebildiğimiz ve ağrı, sızı, sevgi, nefret, korku, akıl, elektrik, rüzgar vs. gibi, görmediğimiz şeylerin pek çoğuna inandığımız da düşünülürse, konunun daha rahat anlaşılacaktır.

Cinler Yalancı mı?

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde cinlerin yalancı oldukları ve Allah’a karşı yalan uydurdukları bildirilmektedir.(11) Ancak bunun yine iman ve takva ile alakası olmalıdır. Çünkü müminin yalan söylemesi yasak olduğu gibi, cinlerin müminlerinin de aynı durumda olmaları söz konusudur. Bu itibarla yalancılar, ya kafir, ya da münafık cinler olmalı ya da imanda kemale ermemiş cinlere mahsus olmalıdır.

Her Ülkede ve Her Şehirde Yaşarlar

Cinler, insanların meskûn olduğu yerlerde yaşadıkları gibi, yeryüzünün diğer yerlerinde de yaşayabilirler. Asya, Avrupa, Amerika, Arabistan, Türkistan, Rusya vs. gibi ülkelerde yaşadıkları ve buralara mensup oldukları gibi, bu ülkelerin şehirlerinde yaşayıp oralara da mensup olabilirler ve Ankaralı, İstanbullu, Konyalı, Antalyalı, Bursalı vs. diye adlandırılabilirler. Nitekim Rasülullah (s.a.v)’i dinlemeye gelen bir kısım cinlerin Diyarbakır civarında bulunan Nusaybin’den oldukları bildirilmiştir.(12) Ayrıca Hz. Peygambere (sav) gelen başka bir cin heyetinin, Cezireli(13) olduğu ve Hz. Peygamberin, Medine’de Müslüman olmuş bir gurup cin bulunduğunu(14) haber verdiği de yine hadislerle bildirilen hususlardandır. Buna ilaveten, Hz. Peygamberi dinlemeye gelen bazı cinlerin de Yemenli ve o civarda bulunan Nasibîn’li (veya Nusaybin) cinler oldukları da bildirilmektedir.(15)

Her İnsanın Bir Cini Vardır

Cinlerin insanlarla beraber yaşadıkları da öteden beri bilinen hususlardan biridir. Buna göre onların da insanlar gibi teşkilatlanması, askeri, polisi ve bunların rütbelerinin olması, her türlü İslami ve İslami olmayan sosyal, siyasi gurupların ve partilerin de bulunması, insanlarda galip olan zihniyet ve düşüncenin onlarda da galip veya mağlup olması, gelişmişliğin veya geri kalmışlığın bulunması mümkündür. Yani onlardaki hayat düzeni ve idare sisteminin de insanları bir çeşit taklit etmekten ibaret olabilir. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği bir hadisi şerifte, “Her insanın meleklerden ve cinlerden bir yoldaşı bulunduğu.” bildirilmiştir.(16) Cabir’den nakledilen bir hadisi şerifte Peygamberimiz (s.a.v); “Yanlarında kocaları bulunmayan kadınları ziyaret etmeyin. Çünkü şeytan, herhangi birinizin damarlarında, kan nasıl akıyorsa o şekilde dolaşmaktadır.” Buyurmuştur. Bunun üzerine ashab: “Seninde mi?” diye sordular. Hz. Peygamber: “Benim de, fakat Allah, şeytana karşı bana yardım etti de, o bana teslim oldu (veya Müslüman oldu)" buyurmuştur.(17) Hadiste parantez içinde verdiğimiz “Müslüman oldu” ifadesi tercih edilen bir başka anlamdır. Ancak hadisçiler, şeytanın Müslüman olmasının söz konusu olmadığını söyleyerek, “teslim oldu, boyun eğdi” anlamına kullanmanın daha doğru olacağını söylemişlerdir.(18) Burada kastedilenin kafir bir cin olduğunu düşünmek, problemi çözer. Nitekim cinlerin kafirlerine şeytan denildiğini söylemiştik.

Cinlerin Meskenleri

Cinlerin ev ve mesken edindikleri yerlerin genellikle çöplük gibi pis yerler oldukları, buraları yer edindikleri anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v); evlerde bırakılan çöplerin cinlerin toplantı yerleri olacağını bildirmiştir.(19) Ancak mümin hangi cinsten olursa olsun pislikten hoşlanmaz. Bunun insanların pislikten hoşlanan veya dinen pis sayılan şeyleri yapanlar gibi anlaşılmaları ve bundan cinlerin de pislerinin ve kötülerinin ancak böyle pis yerlerde yaşadıkları ve pislikten hoşlanıp lezzet aldıkları akla gelmelidir. Bununla Hz. Peygamberin İslam’daki temizliğe dikkat çektiği ve görünmeyen cinler gibi, görünmeyen mikropların da çabuk üreyip çeşitli hastalıklara sebep olabileceği hakkında da bazı alimler görüş beyan etmişlerdir. Çünkü bazı hadislerde cin kavramıyla mikropların kastedildiğini de söylemişlerdir.(20) Ayrıca, Sahabe ve Tabiin döneminde, cinlerin deliklerde yaşadığına dair bir inancın var olduğu da görülmektedir. Bununla ilgili bir hadisi şerif şöyledir:

Abdullah b. Sercis (r.a) anlatıyor: “Rasülullah (s.a.v), (Yeryüzündeki haşarat) deliklerine idrar yapmayı yasakladı.” Bunu sebebi müfessirlerden Katade’ye: “Bu deliklere akıtmak niye mekruh kılındı?” diye sorulmuştu. O da şu cevabı verdi: “Bunların cinlere ait meskenler olduğu söyleniyordu.”(21)

Dipnotlar:

(1) Yazır, Hak Dini, VIII, 360; En’am, 6/130; Zariyat, 51/56
(2) En’am, 6/130; Ahkâf, 46/29-30; Cin, 72/1-2; Buhari, Tefsir, 72/1; Ezan, 105; Müslim, Salât, 149-150, 153; Tirmizi, Tefsir, 72/2-3, No: 3323-3324; A. H. Müsned, I, 252.
(3) Rahman, 55/56; Ebu Ya’la el-Ferra, el-Mutemed, s. 174. Ateş
(4) Buhari, Tevhid, 7; Zikir, 67; Karş. A. H. Müsned, I, 302.
(5) İmam Şibli, Cinlerin Esrarı, s. 32.
(6) Kehf, 18/50; İ. Malik, Muvatta, Şaar, 4/10; A. H. Müsned, III, 419; İbn Cevzi, Telbis, s. 35-36; Müslim, Münafikîn, 69.
(7) A’raf, 7/179; Cin, 72/5.
(8) En’am, 6/128.
(9) A’raf, 7/27; Zuhruf, 43/36-39; Nisa, 4/38; Kâf, 50/27.
(10) A. Naim, Tecrid-i Sarih Terc., II, 403.
(11) A’raf, 7/27; Cin, 72/5; Tirmizi, S. Kur'ân 3, (2883); Yazır, A.g.e., IV, 29.
(12) Buhari, Menakıbu’l-Ensar, 32.
(13) Müslim, Salât, 150.
(14) Müslim, Selam, 141; İ. Malik, Muvatta, İsti’zan, 13/33.
(15) Tirmizi, Taharet, 14/18. Cinn, 72/6; Yazır, A.g.e., VII, 118; VIII, 369-371.
(16) Müslim, Münafikîn, 69.
(17) Tirmizi, Rada, 17/1172; A. H. Müsned, III, 309; Darimi, Sünen, II, 320, Rikak, 66.
(18) Tirmizi, Rada, 17/1172; İ. Cevzi, Telbisü İblis, s. 34.
(19) Abdurrezak, Musannaf, XI, 32.
(20) Ateş, Cinler-Büyü, 49.
(21) Ebu Dâvud, Tahâret, 16, (29); Nesâi, Tahâret 30; (1, 33, 34); A. H. Müsned, V, 82.

10 Cin çağırmak günah mıdır, cinlerle temas kurulabilir mi? Cinler, başka şehirdeki bir kimsenin o an ne yaptığını, neler konuştuğu ve bir müddet önce neler söylediğini bilirler mi?..

Cin çağırmak, onlarla temas kurmaya çalışmak günah değildir, ancak kötü amaçlı bunu yapmaya çalışmak doğru değildir.

Cinlerin ve bütün mevcudatın üstünde halife olarak gönderilen insan, mahiyet ve yaradılış özelliğinin yanı sıra, zeka, akıl, hafıza, muhakeme ve ibadet bakımından cinlere nazaran üstündür. Semavi bir dinden ders almayan bazı cinler, şeytandan aldıkları ders ile karakter itibariyle insanların bu üstünlüğünü kabul etmezler; onları kıskanırlar.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de,

“Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.” (Tin, 95/4)

buyurmakla, insanın sadece cinlerden değil, bütün varlıklardan daha üstün olduğunu bildiriyor.

Cinler, insanların üstünlüğünü tanımadıkları gibi, onları güç durumda bırakır ve kendilerine muhtaç olmaları için ellerinden geleni yaparlar. Cinlerin mahiyetini ve yapılarını bilmeyenler, cinlerden medet umarlar. Cinci ve üfürükçüler, bu safdilleri ve bilgisizliği iyi değerlendirirler.

Cinlerin mahiyetini, yapılarını ve bünyelerini bilmeyen kişiler, bazen onları gözlerinde çok büyütürler. Yani cinleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, üstün kabiliyetli, insanların fevkinde görürler veya gösterirler. Bu tamamen bir hezeyandır.

Cinlerle temas kurulabilir mi?

Kur’an-ı Kerim'de, cinlerin ve şeytanların celp edilip hizmet ettirilebileceğine dair işaretler var. Nitekim bu konuya en canlı misal Kur’an-ı Kerim'de kıssası anlatılan Hz. Süleyman (as)’dır. Bu konuda İslam alimleri çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu konuda Risale-i Nur Külliyatı'ndan Yirminci Söz'de özetle şu hususlara yer verilmektedir:

“Hazret-i Süleyman’ın, cin ve şeytanları ve habis ruhları teshir edip, şerlerini men ve faydalı işlerde istihdam etmesini ifade eden şu âyetler:

“Asi olan şeytanları ise zincirlerle bağlı olarak ona boyun eğdirdik...”(Sad, 38/38)

“Denize dalarak onun için cevherler çıkaran ve başka işler de gören şeytanları yine onun emrine verdik.”(Enbiya, 21/82)

âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, şuurlu olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk'ın emirlerine itaat eden bir kuluna, onları hizmetkar etmiştir.”

Bir takım yolları ve usulleri olmakla beraber cinlerle irtibat kurma, mürşit ve rehber ister ve o işin ehli olmayı gerektirir. Usul, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır. Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri mana alemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrarlar; onların hakimiyeti altına girerler ve onların oyuncakları olurlar. Neticede cinler, böyle kimseleri bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri, zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alırlar ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar.

Nitekim, 20. Asırda Hindistan’da Gulam Ahmed Kadıyanî, böylesi habis ruhların kurbanı olmuştur. Hint Yogizmine karşı Fakirizm yolunda İslam adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların saldırısına uğrayıp, oyuncakları haline gelmiş... Habis ruhlar, önce kendisine müceddid olduğunu kabul ettirmişler; sonra da Mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır. En sonunda da, -haşa- “Allah bana hulûl etti ve bende göründü.” demeye kadar gitmiştir. Habis ruhlar, habis olanlarla çabuk kontak kurar ve cinnete kadar götürebilirler.

Bu sebeple, böyle bir şeyin varlığı söz konusu ve ehil kişilerce temas kurulup, bazı işler yaptırılabilirse de, eğlenceli bir iş olarak görülmeye ve ehliyetsizce meşgul olunmaya tahammülü yoktur.

Cinler insanları çarpabilir mi?

Cin çarpması, toplumda oldukça yaygın olan bir anlayıştır. Hemen herkesin, cin çarpmasıyla ilgili anlatacağı birden fazla olay vardır. Ancak, bu sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda böyledir.

Şibli, cinlerin insan bedenine girip zarar verebileceğine, aralarında Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet alimlerinin inandıklarını, makalelerinde bunu açıkladıklarını ve Bakara suresinde bulunan ve faiz yiyenlerin durumunu bildiren ayette;

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar.”(Şiblî, Cinlerin Esrarı, s. 258)

buyurulmasını buna delil gösterdiklerini kaydetmektedir. Ahmet b. Hanbel’in oğlu Abdullah kendisine “Bazı kimseler, cinin insan bedenine giremeyeceğini söylüyorlar. Sizin bu konuda ne dersiniz?” diye sorduğunda, Ahmet b. Hanbel, “Onlar yalan söylemişlerdir.” diye cevap vermiştir.(Şibli, age., s. 256-257)

Cinlerin insanlara “hangi şartlarda zarar verebileceği” konusunda şunlar söylenebilir:

“Cinler, ehl-i imana, daha çok cünüplük ve hayız-nifas hallerinde; abdestsiz, namazsız hayat sürenlere de yine bu hallerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilirler. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duadan ve dualıların atmosferinden uzak lâubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin tesirine girerler." 

"Tabii ki, cinlerin hayat sınırlarını ve hukuklarını ihlal ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgal de cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v), bize pis yerlere girerken dua etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, hela ve hatta kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor. Evet Efendimiz, helaya girerken, “Allahümme innî eûzü bike mine’l-hubsi ve’l-habais” dememizi öğretiyor, hayatımızın her safhasında dualı olmamızı, bu kabil zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, dualarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor."

"Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların girecekleri delikleri kapamalıdır."

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinler gaybı bilirler mi?

11 Cinlerle temas / iletişim kurulabilir mi?

Kur’an-ı Kerim'de, cinlerin ve şeytanların celp edilip hizmet ettirilebileceğine dair işaretler var.

Nitekim bu konuya en canlı misal Kur’an-ı Kerimde kıssası anlatılan Hz. Süleyman’dır. Bu konuda İslam alimleri çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu konuda Risale-i Nur Külliyatı'ndan Yirminci Söz'de özetle şu hususlara yer verilmektedir:

“Hazret-i Süleyman’ın, cin ve şeytanları ve habis ruhları teshir edip, şerlerini men ve faydalı işlerde istihdam etmesini ifade eden şu âyetler (mealen):

“Asi olan şeytanları ise zincirlerle bağlı olarak ona boyun eğdirdik.” ilâ âhir...(Sad, 38/38)

“Denize dalarak onun için cevherler çıkaran ve başka işler de gören şeytanları yine onun emrine verdik.”(Enbiya, 21:82) âyetiyle diyor ki:

"Yerin, insandan sonra, şuurlu olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk'ın emirlerine itaat eden bir kuluna, onları hizmetkar etmiştir.”

Bir takım yolları ve usulleri olmakla beraber cinlerle irtibat kurma, mürşit ve rehber ister ve o işin ehli olmayı gerektirir. Usul, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır. Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri mana alemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrarlar; onların hakimiyeti altına girerler ve onların oyuncakları olurlar. Neticede cinler, böyle kimseleri bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri, zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alırlar ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar.

Nitekim, 20. Asırda Hindistan’da Gulam Ahmed Kadıyanî, böylesi habis ruhların kurbanı olmuştur. Hint Yogizmine karşı Fakirizm yolunda İslam adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların saldırısına uğrayıp, oyuncakları haline gelmiş... Habis ruhlar, önce kendisine müceddid olduğunu kabul ettirmişler; sonra da Mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır. En sonunda da, -haşa- “Allah bana hulûl etti ve bende göründü.” demeye kadar gitmiştir.

Habis ruhlar, habis olanlarla çabuk kontak kurar ve cinnete kadar götürebilirler. Bu sebeple, böyle bir şeyin varlığı söz konusu ve ehil kişilerce temas kurulup, bazı işler yaptırılabilirse de eğlenceli bir iş olarak görülmeye ve ehliyetsizce meşgul olunmaya tahammülü yoktur.

12 Soğan kabuğunun cinlerin parası olduğu ve ateşte yakmanın da cinlerin çarpmasına yol açabileceği söylenir. Bunun aslı var mı?

Rasulullah (asv)'ın ashabından biri anlatıyor:

"Bir adam "bismillah" demeden yemek yiyordu. Son lokmasını yerken "bismillahi evvelihi ve ahirihi" dedi. Allah'ın Rasulü tebessüm ederek şöyle buyurdu! "Şeytan onunla beraber yiyordu. O Allah'ın ismini zikredince şeytan karnındakileri istifra ederek ağzından çıkardı." dedi." (Ebu Davud)

Cinlerin yemekleri; besmele çekilmeden yenen yemekler, soğan kabuğu, tezek ve kemiklerdir. Selman-el Farisi anlatıyor:

"Peygamberimiz (s.a.v.) bizi kıbleye karşı küçük ve büyük abdest bozmaktan, sağ el ile taharet almaktan, taşlar ile taharet alırken taşların üçten aşağı olmasından ve bir de tezek ve kemik ile taharet almaktan nehy etti" buyurdular." (Müslim, Ebu Davud)

Ve yine, "Tezek ve kemik ile taharet almayınız, çünkü onlar cin kardeşlerinizin azığıdır." buyurmuştur. (Tirmizi, Taharet, 14/18; Şahin, İnancın Gölgesinde, I, 149-152)

Ameş anlatıyor: "Bir gün bir cin geldi ve ona sorduk; "En sevdiğin yemek nedir?" O da "Pirinçtir." dedi. Biz de ona pirinç getirdik. Lokmalar havalanıyordu, biz bir şey göremiyorduk." (Ibni Kesir)

13 Cinler insan şekline girebilirler mi?

Ruhani varlıkların temessül edebileceklerine, yani bir kısım insan veya hayvanlar şekline girip insanlara görünebileceklerine dair gerek Kur’an’da gerekse sünnette işaretler vardır. Mesela; Hz. Cebrail’in Hz. Meryem’e düzgün bir insan şeklinde görünmesi buna işaret etmektedir. Ayrıca Cebrail (a.s), hem asli heyetiyle(1), hem de sahabeden Dıhyetü’l-Kelbi(2) şeklinde Peygamberimize görünmüştür. Bunu da yalnız Peygamberimiz (s.a.v) değil yanında bulunan ashabı da görmüştür. Bu hadis tevatür derecesinde sağlam olarak ve “Cibril” hadisi adıyla rivayet edilmiş ve böyle meşhur olmuştur.

İslam kaynaklarında Azrail ve Cebrail’in ve Allah’ın takdir ettiği diğer bazı meleklerle cinlerin de farklı şekillerde temessül ederek insanlara görünebileceklerine dair görüşler vardır. Bu görüşlerden bazılarını nakletmek istiyoruz:

“Hem ruhların temessülüne yani misali bedenlere girmelerine ve insanlara görünmelerine işaret eden Hazret-i Süleyman (a.s)’ın ifritleri celp ve teshirine dair âyetler(3), hem

“Derken ona Cebrail’i gönderdik; o da aynen bir beşer suretinde ona görünüverdi.”(Meryem, 19/17-18)

gibi bazı âyetler, ruhanîlerin temessülüne işaret etmekle beraber, ruhların celbine dahi işaret ediyorlar. Fakat işaret olunan iyi ruhları celp etmek ise, medenîlerin yaptığı gibi hezeliyat (yani ciddiyetten uzak bazı saçmalıklar) şeklinde bazı oyuncaklara o pek ciddî ve ciddî bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara celp etmek değil, belki ciddî olarak ve ciddî bir maksat için Muhyiddin-i Arabî gibi zâtlar ki, istediği vakit ervah ile görüşen bir kısım velayet ehli gibi onlara bağlı olup münasebet peyda etmek ve onların yerine gidip âlemlerine bir derece yaklaşmakla ruhaniyetlerinden manevî istifade etmektir ki, âyetler ona işaret eder ve işaret içinde bir teşviki ihsas ediyorlar ve bu nevi sanat ve gizli ilimlerin en ileri hududunu çiziyor ve en güzel suretini gösteriyorlar.”(4)

Ayetlerden ve müşahhas bazı olaylardan anlaşılmaktadır ki, meleklerin, cinlerin ve diğer ruhanilerin de insan suretine girebilecekleri mümkün görünmektedir. Bu ruhani varlıklar, peygamberler dışında başka kimselere de görünebilmektedirler. Nitekim Cebrail’i normal, düzgün bir insan şeklinde gören Hz. Meryem peygamber değildi. "O görebildiğine göre diğer bazı insanlar neden göremesin?" sorusu akla geliyor.

Yine Süleyman (a.s)’ın kavminden ve ümmetinden bir kısım kimselerin cinlerden bir ifriti gördükleri ve onların kendi şekilleriyle Hz. Süleyman’ın emrinde bir inşaat işçisi gibi çalıştıkları, denizlerin dibinden define çıkardıkları ve sair işler yaptıkları bilinmektedir. Yine Peygamberimizin ashabından da başta İbn Mes’ud, Ebu Hureyre ve Ebu Eyyub el-Ensari (r.a), gibi bazı sahabeler cinleri değişik şekillerde gördüğünü söylemiş ve Peygamberimiz (s.a.v) bunlardan bazılarını şeytan, bazılarını da cin olarak nitelendirmiştir.

Cinlerin kâfir olanlarına şeytan denildiğine göre, demek ki temessül eden yine cinlerden biri idi. Nitekim İslam alimlerinden bir kısmı bu konudaki bazı hadisleri esas alarak, melekler gibi, şeytan ve cinlerin de yaratılmış oldukları asıl şekilleriyle görünmenin yanı sıra başka suret ve şekillerde de görünebileceklerini söylemişlerdir. Buna delil olarak da Hz. Peygamberin namazda kendisine saldıran şeytanı mağlup etmesi, boğması ve Mescid-i Nebevinin direklerinden birine bağlamak istemesi ile Sebe Melikesi Belkıs’ın tahtını Hz. Süleyman’a getirebileceğinden bahseden ayeti (Neml, 27/39) göstermektedirler(5).

İslam alimlerinden diğer bazıları ise, melek, cin ve şeytanların kendi irade ve istekleriyle yaratılışlarını değiştirmeye, asli şekillerinden başka suretlere girmeye güçlerinin bulunmadığına ve bunun mahzurlarına inanıp dikkat çekmişlerdir. Mesela, er-Razi; cinlerin başka şekillere veya insanların suretlerine girebildiklerinin kabul edilmesi halinde, dünya da insanlara güvenin kalmayacağını, bir kişinin arkadaşının, dostunun, anasının, babasının, karısının ve çocuğunun cin değil de kendileri olduğunun bilinemeyeceğini kaydetmektedir.(6) Yine er-Razi, onların peygamberlerin suretlerine giremeyeceklerini, aksi halde din ve şeriattan hiçbir şeye güven kalmayacağını, alim ve zahitlerin suretine de giremeyeceklerini, aksi halde onları öldürmenin, memleketlerini harap etmenin, eserlerini parçalamanın insanlara vacip olması gerektiğini söylemektedir.(7)

Ebu Ya’la el-Ferra ise, Allah’ın irade ve kudretiyle yapması müstesna, cin, şeytan ve meleklerin asli şekillerini değiştiremeyeceklerini, onların kendiliklerinden başka kılık ve şekillere girmelerinin mümkün olmadığını söylemiştir.(8)

Dipnotlar:

(1) Necm, 52/6-14; Karş. Yazır, Hak Dini, I,
(2) Buhari, Fedailü’l-Kur’an, 1;
(3) Karş. Sâd, 38/38; Enbiya, 21/82; Neml, 27/40.
(4) Sözler, (20), 235.
(5) Aynî, Umdetü’l-Kari, VII, 102.
(6) Razi, Mefatihu’l-Gayb, XIV, 54.
(7) Razi, A.g.e., XXVI, 208.
(8) el-Ferra, el-Mutemed fi Usüli’d-Din, s. 174-175.

14 Cinlerden peygamber gelmiş midir?

“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi okuyup aktaran ve size, bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan elçiler (peygamberler) gelmedi mi? Onlar: 'Nefislerimize karşı şahadet ederiz.' derler. Dünya hayatı onları aldattı ve gerçekten kâfir olduklarına dair kendi nefislerine karşı şahadet ettiler.”(En'am, 6/130) 

“...Bize uyarıcı geldi fakat biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi.’ dedik.”(Mülk, 67/9)

Bu ayetler, cinlere de peygamberlerin geldiğine işaret ediyor. Ancak ayet umumi olduğundan peygamberlerin de umumi yani, sadece cinlere veya sadece insanlara geldiği şeklinde değil, insanlara gelen peygamberlerin ve özellikle Hz. Muhammed (s.a.v)’in cinlere de peygamber olarak gönderildiği şeklinde anlaşılması daha uygun görünüyor.

İsmail Hakkı Bursevi, “cinlere kendi cinslerinden peygamber gönderilip gönderilmediği” konusunda şöyle demektedir:

“Kuşkusuz, hem cinlerin hem de insanların mükellef oldukları, yani sorumluluk taşıdıkları ittifakla belirtilmiştir. Ancak kendilerine gönderilen peygambere gelince bu, kendi cinslerinden olduğu gibi, farklı cinsten yani insanlardan da olabilir. Farklı oluşu, kendisinden yararlanmaya engel olmaz. Bu durumda, seçkin olanlar, peygamberin mesajlarını alıp onun bir elçisi olarak bu mesajları kendi milletine iletmesi caizdir."

"Öte yandan, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in, hem cinlerin hem de insanların peygamberi olduğuna dair görüş birliği vardır. Onlardan önceki peygamberler ise sadece kendi kavimlerine gönderilmişlerdir. Hz. Süleyman (a.s)’da, umumi peygamberlik vazifesiyle cinlere gönderilmemiş, hükümdar, yönetici ve idareci olarak vazifelendirilmiştir."

"Buna göre ayette geçen “içinizden” ifadesi, ya yukarıdaki birinci açıklamaya işaret eder, yani peygamberlerin hem insanlardan hem de cinlerden olabileceğini belirtir, ya da ikinci açıklamaya işaret eder, peygamberlerin yalnız insanlardan olabileceğini vurgular. Ancak “Ey cin ve insan topluluğu!” şeklinde de hitap edilerek hem cinlere hem insanlara birlikte hitap edilmesi “içinizden” ifadesinin kullanılmasını doğru kılmıştır.”(1)

Konuyla ilgili olarak merhum Yazır şöyle diyor: 

“İnsanların ve cinlerin bir toplum olabilmesinden anlaşılır ki, insan toplumunun peygamberleri, cin toplumunun da peygamberleri demektir. Ve her peygambere insan ve cin şeytanlarının düşman olması bununla da ilgilidir. Ve özellikle peygamberlerin sonuncusu olan Rasülullah (s.a.v)’in Rasülü’s-Sekaleyn, yani insan ve cin peygamberi olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Busayri de bunu latif bir şekilde şu beytiyle ifade etmiştir:

'Muhammedün Seyyidü’l-Kevneyni; / Ve’l-Ferikayni min Arabi’n ve min Acemi' (Muhammed (s.a.v), iki cihanın, insan ve cinnin, / Arap ve Arap olmayan iki topluluğun efendisidir.)”(2).

İlave bilgi için tıklayınız:

Âdemoğullarının dünyada yaratılmasından önceki dönemlerde yaşamış olan cinlere, kendi içlerinden peygamber gelmiş midir?

Kaynaklar:

(1) Bursevi, Ruhu’l-Beyan, III, 96.
(2) Yazır, HakDini, III, 518.

15 Yeryüzünde insanlardan önce kimler vardı?

Kur’an-ı Kerim’de geçen bazı ifadelerden, yeryüzünde insanlardan evvel insanlar gibi mükellef bir kısım varlıkların da yaşadığı anlaşılmaktadır. Ancak bunların nasıl varlıklar olduğu hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bu hususta Bediüzzaman şunları söylemektedir:

“Ben yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım.”(Bakara, 2/30) ayetindeki “Halife” tabiri, dünyanın, insanların hayatına elverişli şartlara sahip olmazdan evvel yeryüzünde idrakli (düşünen) bir mahlukun bulunmuş olduğuna ve o mahlukun hayatına o zamandaki yerin evvelki vaziyetleri muvafık ve müsait bulunduğuna işarettir. “Halife” tabirinin bu manaya delaleti, hikmet gereğidir. Amma meşhur olan manaya göre, o idrak sahibi mahluk, cinlerin bir nevi (çeşidi) imiş; yaptıkları fesattan dolayı insanlar ile değiştirilmişlerdir."(1)

Hadisçilerin ve tefsircilerin görüşlerini toplayan Abdullah Aydemir, “Tefsirde İsrailiyat” isimli eserinde, bu konuda ortaya atılmış görüşlere delil teşkil eden , 

“Hani Rabbin meleklere: ‘Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Melekler de: ‘Biz seni hamdinle tesbih ve tenzih edip dururken –orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek- kimse mi yaratacaksın?’ demişlerdi. Allah (da): ‘Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim’ demişti.” 

ayetinin tefsiri münasebetiyle, tefsircilerin pek çok şeye temas ettiklerini, bunlardan birinin de arzın (yeryüzü) Âdem’den önceki sakinlerine ait bilgiler olduğunu söyler.

Abdullah İbn Ömer (r.a.): 

“Cân oğulları diye anılan cinler, Âdem (a.s)’in yaratılmasından iki bin yıl evvel yeryüzünde idiler. Yeryüzünü fitne ve fesada vermek suretiyle bozdukları ve kanlar döküp cinayetler işledikleri için, Allah onlara karşı meleklerden müteşekkil bir ordu gönderdi. Melekler tarafından iyice hırpalanan bu fesatçılar, denizlerdeki adalara sığınmak suretiyle canlarını kurtarabildiler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak meleklere: “Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım…” dedi.

İbn-i Abbas şöyle diyor: 

"İnsan çamurdan yaratıldı. Yeryüzünde ilk önce cinler yaşarlardı. Onlar arzda kanlar akıttılar, birbirlerini öldürdüler. Allah onlara İblisin komutasında meleklerden askerler gönderdi. İblis ile onun komutası altında bulunanlar, öteki cinlerle savaşarak, onları denizlerdeki adalara ve dağların etrafına sürdüler. Bu zaferi kazandıktan sonra İblisin kalbinde gurur doğdu ve: “Ben, kimsenin yapmadığı bir iş yaptım” diye övündü. Allah onun kalbinde doğan bu gururu bildi. İblisin yanındaki melekler bunu bilmiyorlardı. Cenab-ı Hak, İblisin yanında bulunanlara: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dedi. Buna karşılık olarak melekler: “Sen, bizim kendilerini tenkile memur edildiğimiz cinlerin yaptığı gibi orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek biri mi yaratacaksın?” dediler.(2)

Dipnotlar:

(1) İşaratü’l-İ'caz, s. 201.
(2) Taberi, Tefsir, I/195-214;Tarih, I/1,107-112.

16 Cinler de yemek yer, su içer, tuvalete giderler mi?

Cinler de insanlar gibi yerler, içerler ve evlenirler. (İmam-ı Şiblî, Cinlerin Esrarı, Takdim Bölümü : 94) Yine onlar da, aynen insanlar gibi cinsî ilişki kurabilmektedirler. (M. Abdülfettah Şahin, İnancın Gölgesinde: 1/146; İmam-ı Şiblî, Cinlerin Esrarı, 107)

Cinler, Peygamber Efendimiz (s.a.s)'e yiyeceklerini sormuşlar. O da:

"Elinize geçen, üzerine Allah'ın ismi zikredilmiş her kemik, olabildiği kadar bol etli olarak sizindir. Her deve ve at mayısı da hayvanlarınızın yemidir."

buyurmuşlardır. Bundan dolayı Efendimiz (s.a.s):

"Sakın bu iki şeyle (kemik ve kuru hayvan mayısı) abdest bozduktan sonra istinca etmeyin, çünkü onlar (cinnî olan) din kardeşlerinizin yiyecekleridir."

diye Sahabe Efendilerimize tenbihte bulunmuştur.[Müslim, Salat 150 (450); Tirmizi, Tefsir, Ahkâf (3254); Prof. İbrahim Canan, K. Sitte: 4/244; İmam-ı Şiblî, Cinlerin Esrarı, 96]

Ancak buradaki Rasûlullah (s.a.s)'ın "Üzerine besmele çekilmiş kemik" sözü farklı şekilde anlaşılmışsa da âlimlerimiz, üzerine besmele çekilen kemiğin, mü'min cinlerin yiyeceğini, besmele çekilmeyen kemiklerin de kâfir cinlerin yiyeceğini teşkil ettiğinde ittifak etmişlerdir. (Prof. İbrahim Canan, K. Sitte: 4/244)

Tezek / hayvanların tersinin cinlerin azığı değil, hayvanlarının azığı olduğu hususu Müslim’in sahihinde açıkça belirtilmiştir. İlgili rivayette, -cinlerle görüştüğü gecede- cinlerin azığı konusunda Hz. Peygamber (s.a.s) onlara:

“Allah’ın adının anıldığı, tastamam, oldukça etli kemiklerden elinize geçenler sizin azığınızdır. Hayvanların tersi / tezek de sizin hayvanlarınızın yemidir.” diye buyurdu, ardından da “Bu ikisiyle istinca etmeyin/taharet almayın, çünkü bunlar kardeşlerinizin (cinlerin) yiyeceğidir.” dedi.(Müslim, Salat,150).

Bu hadisten açıkça anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (s.a.s)’in son cümle olarak kullandığı “bunlar kardeşlerinizin(cinlerin) yiyeceğidir” mealindeki ifadesinde yer alan “yiyecek” sözcüğü genel olarak kullanılmış ve cinler için kemik, onların hayvanları için de tezek olduğu kastedilmiştir.

Tirmizî’nin Süneninde -meal olarak-

“Ne tezek ne de kemikle istinca etmeyin, çünkü bu, cin kardeşlerinizin yiyeceğidir.” ifadesine yer verilmiştir.(Tirmizî, Taharet,14).

İbn Hacer gibi bazı alimlere göre, hadiste yer alan “İnnehu = bu” zamirine dikkat çekmişler, bunun yalnız “İzam=kelimesine” ait olduğunu, “Revs=tezek” kelimesi için bir şey denmemesi, onun cinler için değil,  hayvanları için olduğuna işaret etmek içindir.(Tuhfetu’l-Ahvezî, ilgili hadisin şerhi).

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, hadislerde zikredilen “kemik” cinlerin azığı, “tezek” ise cinlere ait hayvanların yemidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

CİN, CİNLER

17 Cinler insanlara ne tür zararlar verebilir? Cinlerle insanlar dostluk kurabilir mi; kurabilirse nasıl kurabilir?

Cin çarpması, toplumda oldukça yaygın olan bir anlayıştır. Hemen herkesin, cin çarpmasıyla ilgili anlatacağı birden fazla olay vardır. Ancak, bu sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda böyledir.

Şibli, cinlerin insan bedenine girip zarar verebileceğine, aralarında Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet alimlerinin inandıklarını, makalelerinde bunu açıkladıklarını ve Bakara suresinde bulunan ve faiz yiyenlerin durumunu bildiren ayette;

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar.”(1)

buyurulmasını buna delil gösterdiklerini kaydetmektedir. Ahmet b. Hanbel’in oğlu Abdullah kendisine “Bazı kimseler, cinin insan bedenine giremeyeceğini söylüyorlar. Sizin bu konuda ne dersiniz?” diye sorduğunda, Ahmet b. Hanbel, “Onlar yalan söylemişlerdir.” diye cevap vermiştir. (2)

Cinlerin insanlara “hangi şartlarda zarar verebileceği” konusunda ise, şunlar söylenebilir:

“Cinler, ehl-i imana, daha çok cünüplük ve hayız-nifas hallerinde; abdestsiz, namazsız hayat sürenlere de yine bu hallerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilirler. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duadan ve dualıların atmosferinden uzak lâubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin tesirine girerler. Tabii ki, cinlerin hayat sınırlarını ve hukuklarını ihlal ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgal de, cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v), bize pis yerlere girerken dua etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, hela ve hatta kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor. Evet Efendimiz, helaya girerken, “Allahümme innî eûzü bike mine’l-hubsi ve’l-habais.” dememizi öğretiyor, hayatımızın her safhasında dualı olmamızı, bu kabil zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, dualarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor."

"Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların girecekleri delikleri kapamalıdır."

Cinlerde insanlar gibi iman etmekle mükelleftir. İster bu aleme geçme özelliği olsun ister olmasın, cinlerin hepsi insanlar gibi mükelleftir. Onlara da peygamberler gönderilmiştir. Kur'an-ı Kerim okunduğu zaman cinlerin kafirleri olan şeytanlar insanlara yaklaşıp zarar verememektedir. Ancak Müslüman cinler Kur'an-ı Kerim okunan yerlere girebilirler.

Asr-ı saadetten bir hadise bize bu konuda ışık tutmaktadır:

"Hz. Ayşe (r.a.) validemiz bir gece cinler tarafından yatağından kaldırılarak yüksek bir mahkemenin huzuruna getirilir. Hz. Ayşe validemiz sebebini sorunca: 'Sen cinlerden bir Müslüman katlettin. Bunun mahkemesi yapılacak.' denildi. O da: 'Ben nerede bir cin öldürdüm?' dediğinde ona cevap verildi:"

"Sen Kur'an-ı Kerim okurken, bizim Müslüman cin kardeşlerimizden birisi bir yılanın içine girerek seni dinlemeye geldi. Siz hanenizde o yılanı görünce öldürdünüz. Dolayısıyla içinde bulunan kardeşimiz de öldü. Bunun hesabı görülecek." (3) ) Hadisenin sonunda barış ve anlaşma yapıldı. Olay tatlıya bağlandı."

Cinlerin ve bütün mevcudatın üstünde halife olarak gönderilen insan, mahiyet ve yaradılış özelliğinin yanı sıra, zeka, akıl, hafıza, muhakeme ve ibadet bakımından cinlere nazaran üstündür. Semavi bir dinden ders almayan bazı cinler, şeytandan aldıkları ders ile karakter itibariyle insanların bu üstünlüğünü kabul etmezler; onları kıskanırlar.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de,

“Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.” (Tin, 95/4)

buyurmakla, insanın sadece cinlerden değil, bütün varlıklardan daha üstün olduğunu bildiriyor.

Cinler, insanların üstünlüğünü tanımadıkları gibi, onları güç durumda bırakır ve kendilerine muhtaç olmaları için ellerinden geleni yaparlar. Cinlerin mahiyetini ve yapılarını bilmeyenler, cinlerden medet umarlar. Cinci ve üfürükçüler, bu safdilleri ve bilgisizliği iyi değerlendirirler.

Cinlerin mahiyetini, yapılarını ve bünyelerini bilmeyen kişiler, bazen onları gözlerinde çok büyütürler. Yani cinleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, üstün kabiliyetli, insanların fevkinde görürler veya gösterirler. Bu tamamen bir hezeyandır.

Dipnotlar:

(1) Şiblî, Cinlerin Esrarı, s. 258.
(2) Şibli, A.g.e., s. 256-257.
(3) Kurtubi, el-Camiu Liahkami'l-Kur'an, 16/214,215.

18 Eğer insana cinler musallat olursa nasıl kurtulunur? Ne yapmak lazımdır?

Bu konuda olur olmaz herkese müracaat etmek doğru olmaz. İlmine ve takvasına güvenilen ve hiç bir maddi menfaat beklemeden Allah rızası için isanlara yardım eden ilim sahibi kişilerin tavsiyelerine göre hareket edilebilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinler insanları çarpabilir mi?

Cinlerin şerrinden Allah'a sığınma nasıl olmalıdır?

19 Cinlerle evlenmek mümkün müdür, mümkünse caiz midir?

Her iki tarafın rızasına, icab ve kabul esasına dayalı ve nikâh kıyılması suretiyle cin ile insanlar arasında evlilik ceryan etmez. Bu rivayetler, "rızaya ve nikâh akdine" dayanan evlilik olmayıp, tasallut ve tecavüz mahiyetinde bulunmaktadır.

Tecavüzün ve cinsi yakınlığın vaki olduğunun kabulü, aralarındaki evliliğin meşru olduğunu kabule delil olamaz. Sonra bir kadın, fuhuştan peydahladığı veled-i zinayı, "Cinle evliyim de ondan oldu." diye iddia edip suçtan sıyrılmaya kalkışır. İslam hukuku, böyle bir iddiayı makbul tutup sahibini mazur saymamıştır. (Mehmed Emre, Cinlerle İnsanlar Arasında Evlilik)

Toplumda, insanlar arasında tereddüte ve yanılmaya sebep diğer bir hususta cinlerle evliliktir. İtikadî olarak ne Kur'an-ı Kerim'de, ne hadîs-i şeriflerde bize böyle bir evlilik rivayet edilmemektedir.

Bir insanın bir hayvan ile cins ayrılığı olduğu için evlenmesi caiz olmadığı gibi, cinni ile de evlenmesi caiz değildir. (el-Feteva'l-Hadisiyyes. 167; Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II/111)

Evvelâ, insan, hücrelerin ve moleküllerin yoğunlaşmasından, cin ise, ışın şeklinde bir enerji akımından ibarettir. Farklı âlemlerde, farklı boyutlarda, farklı yaratılışta olan insan ve cin, fizyolojik ve biyolojik mânâda biraraya gelip birleşmeleri, izdivaç etmeleri imkânsızdır. Cin, insanlara ancak his, heves, duygu verebilir, insanın şehevî duygularını tahrik edebilir, insan beynindeki şehvet merkezlerini, manyetik akım ile harekete geçirebilir.

Cinler şuurlu varlıklar olduğu için, onları öpmek de caiz değildir.

İnsanlarla cinler arasında nikâh da olmaz. Çünkü nikâhın gereği; eşlerin birbirine ülfet etmeleridir. Halbuki, insanlarla cinniler arasında ülfet mümkün değildir. Zira yeme ve içmede, mesken ve barınmada yekdiğeriyle hiçbir ortak nokta olmadığından, imtizaç olamaz. Şu hâlde evlilikten beklenen ünsiyet olamadığı cihetle, aralarında nikâhın cereyanında bir fayda yoktur. Binaenaleyh nikâh da yoktur. Çünkü nikâhın cevazı kabul edilse, zinadan hamile olan kadınlar, hamlinin cinnîden olan erkeğinden olduğunu iddia eder, bu sebeple âleme fesat saçılmasına sebeb olur. Bu sebeple bu fesadın giderilmesi için de, nikâh caiz olmamak lâzım gelir. (M. Vehbi, 15, 6176)

Cinlerle insanların evlilikleri konusu, israiliyat ve bâtıl dinlerden, eski inanışlardan, hurafelerden, rivayet edilir. Hikâyeler, nesilden nesile, kulaktan kulağa aktarılırken, olay farklı boyutlarda değişmekte ve hurafe hâline gelmektedir.

Beyin ile alâkalı bir hastalık olan şizofreninin birçok çeşidi vardır. Halüsinasyon olayları şizofrenilerde çok görülür. Halüsinasyon şeklinde beyni hasta olan kişiye görünen cin, pekalâ hastanın kendisiyle evli olduğu kanaatini verebilir. O hastaya açık saçık bir insan suretinde görünüp, onun şehvetini arttırabilir ve ona izdivaç hayali gösterebilir. Aynen rüyalarda olduğu gibi kişi cünûp olabilir, boşalabilir. Cin burada manyetik olarak o kişinin beynini uyarmakta, beynindeki şehvet merkezine akım göndermektedir. Beyni hasta kişi bu hayalî olayı, hakikî zanneder ve her tarafa "ben cinle evliyim" diye ilân yapar. Hayal ile hakikat birbirine karışmış olur.

İnsana musallat olup, böylesine hayaller gösteren cin, kendi âlemindeki çocuklarını o insandan oldu diye telkin ederse, bu kişi de cinlerden çocukları olduğunu savunur. Halbuki maddî âlemde böyle bir şey yoktur, bu sadece bir görüntüden ibarettir. Cinle temas kurduğunu söyleyen kişi, bunun bir görüntü olduğunu idrak edemez. Normal insanların rüyada boşalmaları gibi, kişi burada inzal olur. Böyle bir olayı başkalarına söyledi mi, ya "deli, aklını oynatmış" diye psikiyatri kliniğine gönderilir ya da karşısında bu olayı gerçek zannedenler tarafından inanılır.

Cin, insan gibi akıl ve şuur sahibi bir mahlûktur. Yalnız nasıl olduğunu bilemeyiz, varlığında şüphe yoktur. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, tevili mümkün olmayan bir ifade ile onların varlığından, küfür ve imanlarından söz ediyor. Bu bir gerçektir, varlıklarını inkâr etmek küfürdür.

20 Cinlerin insanı çarpması nasıl olur? Cinler insanların içine girip onları etkiliyorlar mı?

Cinler ve şeytanlar insana zarar verebilirler; ancak istedikleri her insana zarar veremezler. İbadetten uzak yaşayan, günahlarla çok meşgul olan insanlara şeytan ve cinler zarar verir.

Cinler ve şeytanlar, insanların günahlarıyla açtıkları menfezlerden girer ve insanı çepeçevre kuşatırlar. Bu menfezler kapanmalıdır ki, onlar içeri giremesinler ve insan da, onların şerrinden korunmuş olsun.

Ehl-i keşfin müşahedesiyle cin ve şeytanların mü'minlere musallat olmaları, daha ziyade onların bazı manevi yönlerden açık ve zayıf olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu da; cünüplük, hayız, nifas halleri, abdestsizlik, su-i edep içinde gafilâne davranışlar sergileme gibi durumlardır ki, ruh bozuklukları ve fizyolojik olmayan cinnetler, ekseriyetle böyle boşlukların ardından insana ârız olurlar. Eğer bunlarda cin ve şeytanın parmağı varsa -ki vardır- onlar, mü'minin içine mutlaka, onun bir günahından yol bulup girmişlerdir.

Evet, eğer sen bir kale gibi isen, bu kalenin kapıları açık olursa ezeli düşmanın elbette o kapılardan girecek ve senin vücud kaleni teslim almaya çalışacaktır. Eğer böyle bir akibete düşmek, ma'ruz kalmak istemiyorsan, mutlaka günahlardan kaçınmalı, dikkatli bir hayat yaşamalı ve kalenin içten fethedileceğini de asla unutmamalısın...

Habis cinler ve şeytanlar, her çeşit günahı alet olarak kullanırlar. İçki, kumar ve fuhuş, onların sıkça kullandıkları aletlerdir. Bu günahları irtikab edenler, şeytan tuzağına düşmüş sayılırlar.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinler hastalıklara sebep olabilir mi?..

21 "Kulak hırsızlığı yapan cinlerin taşlanması" ne demektir?

Cinlerin ve cinlerin kafirleri olan şeytanların, Peygamberimiz (asm)'den önce gökyüzüne tırmanıp bazı olaylar ve haberler hakkında önceden malumat sahibi olduklarına, gerek ayet-i kerimelerde gerekse hadisi şeriflerde işaret edilmektedir. Mesela:

Onlar, artık mele-i a'lâ'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ışık takip eder.” Ayetleri ile

Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık. Ve

Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.”

ayetleri bunlardan bazılarıdır.(1)

Peygamberimiz (asm) doğduğu andan ve özellikle vahiy gelmeye başladığı andan itibaren casus cinlerin ve şeytanların kahinlerle olan irtibatlarına gölge düştü. Zaten getirdikleri haberlerden bir tanesi doğruysa yüz de yalan ilave ederek anlatıp kahinleri kandırıyorlardı. Yüzde biri doğru çıktığı için, kısmen insanları aldatmaya muvaffak olan kahinler artık kimseyi aldatamaz oldular. Bu konuda Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

Onları, taşlanmış (kovulmuş) her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.” Ve

“Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır. Ve (gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk.”(2)

Bu yüzden onların başları veya amirleri durumunda olanlar emirlerinde çalışan diğer cinleri, kendilerine gök kapılarının neden kapatıldığını öğrenmeleri için yeryüzüne dağılmak ve araştırmak üzere gönderdiler.(3)

Kahinler yoluyla cinlere casusluk yaptırıldığı konusunda Bediüzzaman da şöyle demektedir:
“Rasül-i Ekrem (s.a.v) dünyaya geldikten sonra, özellikle veladet/doğum gecesinde, yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki; şu hâdise; şu yıldızların düşmesi, şeytanların ve cinlerin gaybe ait haberlerden kesilmesine alâmet ve işarettir. İşte madem Rasül-i Ekrem (s.a.v) vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gaipten haber verenlerin ve cinlerin ihbarlarına set çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe îras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet bi’setten, yani peygamberlikten evvel kâhinlik çoktu. Kur'an nâzil olduktan sonra onlara son verdi. Hattâ çok kâhinler imana geldiler. Çünkü daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar. Demek Kur'an hâtime çekmişti. İşte eski zaman kâhinleri gibi, şimdi de medyumlar suretinde yine bir nevi kâhinlik Avrupa'da ispritizmacıların içlerinde baş göstermiş.”(4)
Yine başka bir yerde şöyle demektedir:
“Hazret-i Peygamber (sav)’in çıkışı zamanında; 'Yıldızlar dökülüp yayıldığı zaman...' (İnfitar, 82/2) ayetinin bir numunesini gösterir bir tarzda, şeytanların taşlanmasına alâmet olan yıldızların düşmesi çok defa gerçekleşmiştir. Ehli tahkikin nazarında; o zaman vahiy zamanı geldiğinden, vahye şüphe gelmemek için, kâhinler gibi, gaybî ve cinler vasıtasıyla semavî haberlerine karışanlara set çekmeye alâmet ve işaret olmakla beraber, Hz. Muhammed (sav)’in, cinlere ve insanlara mebus olarak gelmesinin semavat ehlince bir şenlik, bir bayram gibi, bir sevinç ve sürur alâmeti olduğuna, keşif ve hakikat ehli hükmetmişlerdir.”(5)
Dipnotlar:
 
(1) Saffat, 37/8, 9, 10;
(2) Hicir, 15/17-18;
(3) Buhari, Ezan, 105, Tefsir, 72/1;
(4) Mektubat, 178.
(5) Barla Lahikası, 287.

22 Cinler bizi görebilirler mi?

1. Kur’an’da cinlerin insanları gördüğü, insanların ise cinleri görmeyeceği konusunda açık ifadeler vardır. Buna aykırı sahih bir hadisin olduğunu düşünemiyoruz. İlgili ayetin meali şöyledir: “Şüphesiz şeytan ve kabilesi (cinler), sizin kendilerini görmeyeceğiniz yerlerden sizi görürler”(Araf Suresi, 7/27).

Mücahit, ve Taberi gibi alimlerin belirttiğine göre, ayette yer alan “şeytanın kabilesi”nden maksat cinlerdir. (bk. Taberî, ilgili ayetin tefsiri).

Fakat, vurgulanan husus, cinleri kendi hakikî şekillerinde görmeme olayıdır. Çünkü, cinler Allah’ın izniyle kılık değiştirip insan veya başka bir cisim şeklinde ortaya çıkabilir ve o şekilde görülebilir.  Bu konuda Peygamberimiz (a.s.m)’in şeytanı gördüğüne dair rivayetler de vardır. Ve başka insanlar da onları bu hallerinde görmüşlerdir. (bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

2. Sorudaki ifadelere rastlayamadık. Fakat, Hz. Ömer’in, üç defa bir cinnî ile güreşip onu yendiğine dair rivayetler vardır. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 9/ 70-71). Bu da insanların cinleri yenebilecek güce sahip olduğunu göstermektedir.

23 Cin ile şeytan arasındaki fark ve benzerlikleri kısaca özetleyebilir misiniz?

Şeytanlar da cindir, cinlerin kafirlerinden oluşur.

Cin ve şeytanlar, saf ateşten, yani, dumansız ateş alevinden yaratılmış ruhanî varlıklardır. Cinler de melekler gibi görünmeyen gizli varlıklar olup çeşitli suret ve şekle girmeye ve zor işler başarmaya muktedir, fakat cins ve mahiyet bakımından meleklerden ayrı yaratıklardır.

Cinler arasında da insanlar gibi evlenme vardır. Onlar da Allah`a îman ve ibâdetle mükelleftirler. Bâzıları isyankâr olup kâfir, bâzıları da itâatli mü`mindirler. Ancak şeytanların hepsi isyankâr ve kâfirdirler. Sırf şer işleyen, insanları yoldan çıkarmakla meşgul olan varlıklardır.

Şeytanların mü`mini ve itâatlisi yoktur. Cinler, Allah`ın izni ve hükmü olmadan hiç kimseye ne iyilik, ne de kötülük yapabilirler. Cinler gaybı bilmez, Allah`ın peygamberlerine bildirdiği İlâhî vahye muttali olamazlar.

Cinler insandan evvel yeryüzünün idare ve tedbirini görmekle vazifelendirilmişlerdir; ancak yeryüzünde çok kötülük yaptıkları, fesad çıkardıkları için, sonunda bu görevden azledilmişlerdir. Yerlerine, insanoğlu tayin edilmiş, yeryüzünün sâhipliği makamına getirilmiştir.

Peygamberimiz Efendimiz (asm), insanlara olduğu gibi cinlere de elçi olarak gönderilmiş, tebliğ vazifesini cinler arasında da yerine getirmiştir. Kur`ân-ı Kerîm`de Cin sûresinde bu husus, açık bir şekilde beyan buyurulmuştur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytanın yaratılışı ve mahiyeti hakkında bilgi verir misiniz?..

Cin kelimesinin manasını ve cinlerin mahiyetini açıklar mısınız?..

24 Cin kelimesinin manasını ve cinlerin mahiyetini açıklar mısınız?

Cin kelimesinin en belirgin manası, “örtülü” ve “gizli” demektir. Bu da, cinin duyu organlarından gizlenen bir varlık olduğunu ortaya koymaktadır.

Terim olarak ise, duyularla idrak edilemeyen, insanlar gibi şuur ve iradeye sahip bulunan, ilahi emirlere uymakla yükümlü tutulan ve mümin ile kafir guruplardan oluşan bir varlık türü anlamına gelmektedir.( TDV. İslam Ansiklopedisi, VIII, “Cin” Maddesi, s. 5.) Aynı zamanda şuurlu bir enerji olarak da tanımlanmaktadır.

“Cin” bu kökten türeyen kelimelere de asıl teşkil etmektedir.

Cahiliye dönemi Araplarının meleklere de cin dedikleri bilinmektedir.

Cinlerin mahiyeti

Cinlerin mahiyeti tam olarak bilinmemekle beraber, kaynaklarımızda onların dumansız, halis, öz ateşten ve/veya yakıp kavurucu alevli bir ateşten yaratıldıkları ifade edilmektedir.(1) Bu anlamda bir de hadisi şerif vardır ki, Peygamberimiz (s.a.v), meleklerin nurdan, cinlerin de alevli bir ateşten(2) yaratıldıklarını haber vermiştir.

Hicr suresinde geçen ayette cinler için, “(vücudun gözeneklerine) nüfuz eden kavurucu ateş” tabirinin kullanıldığına dikkat çekiyor:

“Cin örtülü ve perdeli demektir. Mahiyetleri konusunda “Ateşten bir şua, pırıl pırıl yanan, etrafa kıvılcımlar saçan bir ateş... kor ya da kömür" gibi ifadeler, onları anlatmaya yetmiyor. Nasıl insanın morfolojik yapısı protein çorbası halinde yeryüzünden toplanmışsa, cinler de ateşin özünden alınmış oldukları için ateşin özelliklerini taşırlar. Bu, hava-ateş veya hava ile ateşin alaşımı alaz gibi bir madde midir, yoksa radyasyon mudur, partikül müdür veya güneşin ziyası mıdır bilemiyoruz. Belki de bunların karışımı, bilmediğimiz bir maddedir. Belki de atomun partikülleri, dalgaları veya atom altı alemden meydana gelen bir iyon karışımı; bir esirî vücut veya anti-madde varlıklardır."

"Görünen maddi varlıkları meydana getiren temel yapı “kuant” denilen enerji zerreleridir yani atomlardır; fakat bunlar, 5000 santigrat derecede çözülür ve müstakil atomlara dönüşürler. Halbuki, kainatta binler, milyonlar santigrat derecede gök cisimleri vardır. Demek oluyor ki, oralarda yüksek ısıya dayanıklı enerji gibi varlıklar mevcuttur; bir farkla ki, bunlar şuurlu ve iradelidirler."

"Evet cinler, belki de esirî yani esir maddesinden yaratılmış varlıklardır..."

"Cinler, belki de mekan buutları içerisinde bile eşyayı bize gösteren ışık dalgalarının içinde göremediğimiz varlıklardır... Zira Kur’an’da geçen “mâric” ve “nâr” ile, “nâr-ı semûm”un da ne olduğunu bilemiyoruz. Aslı toprak olan insan, neticede nasıl bir şekil alıyor ve hangi hali kazanıyor; o halde cinlerin yaratıldığı ateş de kim bilir nasıldır?"

Dipnotlar:

(1) Rahman, 55/15; A’raf, 7/11-12; Hicr, 15/27; Sâd, 38/75-76.
(2) Müslim, Zühd, 60.

25 Cinlerin mahiyeti ve özellikleri hakkında detaylı bilgi verir misiniz?

Cin kelimesi, lûgatta bir şeyi örtmek mânâsına gelir. Terim anlamı ise, gözle görülmeyen bir takım ruhani varlıkların adıdır. Cinler, türlü şekillere girebilen, havadan ve ateşten yaratılmış, akıllı ve gözle görülmez varlıklardır. (Dr. Süleyman Ateş, İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerîm’den Cevaplar, 34.) Çeşitli hayvanlar görüntüsünde, hattâ çok defa da yılan suretinde görüldükleri rivayet olunmaktadır. (M. Vehbi, Hülâsatü’I-Beyân,  15,  6175.)

Rağıb el-İsfehânî’nin, Müfredat’ında açıkladığına göre, cin kelimesi, şu iki mânâda kullanılır:

1) Duyulardan (beş duyu) gizli kalan bütün ruhanî varlıklara denir ki, bu takdirde melekler ve şeytanları da içine alır. Bu mânâya göre, her melek cindir; fakat her cin melek değildir.

2) Cin, ruhanî varlıkların hepsi değil, bir kısmıdır. 

Ruhanî varlıklar üçe ayrılır:

a) Hepsi hayırlı olan ruhanîler: Bunlar yukarıda zikrettiğimiz meleklerdir.

b) Hepsi şerli olan ruhaniler: Bunlar insanları kötülüğe sevkeden şeytanlardır.

c) Hem hayırlısı, hem de şerlisi olan ruhanîler: İşte cin denilince, asıl bunlar anlaşılır. (Ragıp el-Isfehanî, el-Müfredat,  “CİN”  maddesi.)

Cinler de insanlar gibi îman ve ibadetle yükümlüdürler. Resûl-i Ekrem (asm), hem insanlara, hem de cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Ey insanlar ve cinler topluluğu!” (er-Rahmân, 55/30) diye başlayan âyetler vardır.

“Sizin de hesabınızı göreceğiz ey sekalân.” (er-Rahmân,  55/31) mealindeki âyet-i kerîmede, SEKALÂN, iki sekal demektir. Bu iki sekalden birisi, cinler; diğeri, insanlardır. Sekal ise, ağırlık demektir. Cinler ve insanlar yere cisimleriyle ağırlık verdiklerinden veya günahlarla yüklü olduklarından dolayı, onlara bu isim verildiği söylenmiştir. (Dr. Süleyman Ateş, a.g.e., 36)

Cinlerin de insanlar gibi Müslümanı-kâfiri, iyisi-kötüsü vardır. Onlar da yaptıkları işlerinin karşılığını görecekler; iyileri Cennete, kötüleri de Cehenneme gidecektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de cinler hakkında müstakil bir sûre mevcuttur. Bu sûrede, onların Müslümanı-kâfiri, iyisi-kötüsü bulunduğu, Allah’a karşı hiç birinin bir kuvveti olmayıp hepsinin aciz ve sorumlu olduğu, Allah’a inanan mü’minlerin onlardan korkmaması gerektiği. Peygamberin gönderilmesiyle cinlerin artık cehalet ve fetret zamanlarında yaptıklarını yapamayacakları, çünkü Hazret-i Muhammed (asm) ‘in gönderilmesinden sonra, artık eskisi gibi göklerden haber çalmak ve bu haberleri kâhinlere bildirmek için, semâvatın üst tabakalarına sokulamadıkları, zira üzerlerine ateşten kıvılcımlar gönderildiği, hâlâ kötülüklerine devam etmek isteyenler varsa da Allah’ın kudretine karşı onların bir tesiri olmayacağı, Allah’a inananlara bir zarar veremeyecekleri, bilâkis, kendilerinin helak olup Cehennem yakıtı olacakları, Müslüman olan cinlerin ise kötülüğe değil, iyiliğe çalışacakları, mescidlerde ve diğer yerlerde Allah’tan başka kimseye dua ve ibadet edilmemesi gerektiği anlatılmaktadır.

Yine Kur’an’ın bildirdiğine göre, cinlerden bir grub gelip Kur’an’ı dinlemiş, Müslüman olmuş, milletlerine gidip onları imana çağırmışlardır. (Cin, 72/1)

İbn-i Abbas’tan gelen bir rivayet, bu mevzuda bize şu bilgiyi vermektedir:

“Hazret-i Peygamber (asm), Ashâb-ı Kirâm’dan birkaç kişi ile Ukâz panayırına giderken Nahle denilen yerde sabah namazını kıldırdıkları sırada okuduğu Kur’an’ı cinlerden bir grub dinlemişti. O sıralarda şeytanlar ve cinler gökten haber alamaz olmuşlar, üzerlerine ateşten kıvılcımlar atılmıştı. Aralarında: “Her halde yeni bir hâdise oldu ki, bizimle gök haberleri arasına perde gerildi. Yerin doğusuna, batısına gidip bakın, o olay nedir?” demişler ve bu sebeple doğuyu ve batıyı araştırmışlardı.

Tihâme tarafına giden grub, Hazret-i Peygamber’in Nahle’de sabah namazında okuduğu Kur’an’ı işitince, dikkatle dinlemişler ve “İşte sizin gök haberlerini almanıza mani olan şey budur.” demişler; oradan milletlerine gidip: “Ey kavmimiz! Bizi hidâyete sevkeden ibretli ve acîp bir Kur’an dinledik ve ona iman ettik. Artık; bundan böyle Rabbimize ortak ve şerik koşmayacağız” diye haber vermişlerdi.

İşte bu olay üzerine Cenâb-ı Hak, “Cin sûresi”ni göndermiş ve cinlerin bu sözlerini Resûl-i Ekrem’e (asm) nakletmiştir.(Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an  Dili, VII, 5381 vd)

Ayrıca, Hz. Resûlüllah, cinlere hususi olarak da birkaç kere Kur’an okumuştur. Bunların en meşhuru İbn-i Mes’ud’un rivayet ettiği hâdisedir.

Bu rivayete göre Tâifte Resûlüllah’tan Kur’an dinlemek ve kavimlerine tebliğ etmek üzere cinden bir taife gelmiş, Kur’an’ı öğrenmiş ve Resûlüllah tarafından kendi kavimlerine de öğretmeleri için me’ mur olmuşlardır.

Cinlerle evlilik olur mu?

- İnsanlarla cinler arasında nikâh cereyan etmez. Çünkü nikâhın gereği; eşlerin birbirine ülfet etmeleridir. Halbuki, insanlarla cinniler arasında ülfet mümkün değildir. Zira yeme ve içmede, mesken ve barınmada yekdiğeriyle hiçbir ortak nokta olmadığından, imtizaç olamaz. Şu halde evlilikten beklenen ünsiyet olamadığı cihetle, aralarında nikâhın cereyanında bir fayda yoktur. Binaenaleyh nikâh da yoktur. Çünkü nikâhın cevazı kabul edilse, zinadan hamile olan kadınlar, hamlinin cinnîden olan erkeğinden olduğunu iddia eder, bu sebeble âleme fesat saçılmasına sebeb olur. Bu sebeple bu fesadın giderilmesi için de nikâh caiz olmamak lâzım gelir.

Cinler namazda cemaat olur mu?

Cinnîlerle ilgili hükümlerden biri de onlarla namaz kılmakla cemaat mânâsı gerçekleşir. Hattâ bir kimse ezanla ve kametle yalnız olduğu halde namaz kılsa, sonra “Ben cemaatle namaz kıldım.” diye yemin etse, yemininde yalancı olmaz. Zira ezan ve kametle eda ettiği için, o mekânda bulunan müslim cinnilerin kendisine iktida etme ihtimali vardır. (M. Vehbi, Hülâsatü’I-Beyân, 15, 6176)

Cinler gözle görülebilir mi?

Cinler ışık gibi lâtif cisimlerdir. Elle tutulmazlar, fakat gözle görülebilirler. Gerçi İmam-ı Şafiî’nin A’raf sûresinin yirmi birinci ayetine istinaden, cinlerin görülemeyeceğini söylediği ve “Cinni gördüm, diyenin şahadeti kabul edilmez.” dediği rivayet ediliyorsa da “Hayatu’l-Hayvan” adlı eserin sahibi Demiri: “Bu sözün cinlerin asıl mahiyetleriyle görülemeyeceği mânâsına anlaşılması lâzım geldiğini” beyan etmiştir. Zira çeşitli şekillere girmiş cinleri, sahabîlerden ve başka kimselerden pek çok gören olmuştur. (bk: Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, 1/279-280)

İmam-ı Gazali de aynı noktaya temas ederek, melek ve cinleri asıl şekilleriyle ancak peygamberlerin görebileceğini, sair insanların -bilhassa keşfi açık maneviyat erbabının ise- ancak çeşitli şekillerde müşahade edebildiklerini söylemektedir. (İmam-ı Gazali, İhyâu Ulumiddin, 111/53, Mısır, 1387)

26 Cinler ve uzaylılar aynı şey midir? Cinler nerelerde yaşar? Uzayda başka mahluklar var mıdır?

Cinlerin mahiyeti tam olarak bilinmemekle beraber, kaynaklarımızda onların dumansız, halis, öz ateşten ve / veya yakıp kavurucu alevli bir ateşten yaratıldıkları ifade edilmektedir.(1) Bu anlamda bir de hadisi şerif vardır ki, Peygamberimiz (s.a.v), meleklerin nurdan, cinlerin de alevli bir ateşten(2) yaratıldıklarını haber vermiştir.

Cinlerin ev ve mesken edindikleri yerlerin genellikle çöplük gibi pis yerler oldukları, buraları yer edindikleri anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v); evlerde bırakılan çöplerin cinlerin toplantı yerleri olacağını bildirmiştir.(3) Hz. Peygamberin (s.a.v) İslam’daki temizliğe dikkat çektiği ve görünmeyen cinler gibi, görünmeyen mikropların da çabuk üreyip çeşitli hastalıklara sebep olabileceği hakkında da bazı alimler görüş beyan etmişlerdir. Çünkü bazı hadislerde cin kavramıyla mikropların kastedildiğini de söylemişlerdir. Ayrıca, Sahabe ve Tabiin döneminde, cinlerin deliklerde yaşadığına dair bir inancın var olduğu da görülmektedir. Bununla ilgili bir hadisi şerif şöyledir:

Abdullah b. Sercis (r.a) anlatıyor: “Resulullah (s.a.v), (Yeryüzündeki haşarat) deliklerine idrar yapmayı yasakladı.” Bunun sebebi müfessirlerden Katade’ye: “Bu deliklere akıtmak niye mekruh kılındı?” diye sorulmuştu. O da şu cevabı verdi: “Bunların cinlere ait meskenler olduğu söyleniyordu.”(4)

Dünya dışında da başka varlıklar vardır. Ancak o varlıklar nurani varlıklardır. Şeriatın lisanında onlara melaike ve ruhaniyat denilir.

Kur’ân’da dünya ve yeryüzü “ard” olarak geçer, başta Âdem Aleyhisselam olmak üzere bütün peygamberlerin yeryüzüne, dünyaya gönderildiği bildirilir. Bu arada bazı sema katlarında İbrahim, İdris ve İsa Aleyhimüsselâm gibi peygamberlerin makamının bulunduğu da Mi’rac hadisinde ifade edilir. Yine İsra 44, Talak 12 âyetlerinde yeryüzünün gökyüzü gibi yedi tabaka olduğundan bahsedilir. Ama bu yeryüzü tabakalarının nelerden ibaret olduğu, yeryüzü katmanları mı, yedi kıta mı, yedi iklim mi, neler olduğu kesin olarak belirtilmemiştir.

Ancak bu yaşadığımız dünyadan başka yaşama uygun farklı gezegenler olsa bile orada insan gibi mükellef ve sorumlu varlıkların yaşadığı konusunda bir ayet veya hadis yoktur.

Dünyadan başka sekiz ve son verilere göre on bir gezegenin daha olduğu varittir, ama oralarda böyle bir varlık türünün yaşadığı hususunda ne dini, ne de bilimsel bir doküman söz konusu değildir.

Bu arada şu gerçeği de gözden ırak tutmamak gerekir. Bu eski gezegen olan dünyamızda bu kadar canlı, ruh sahibi, akıl ve şuur sahibi varlıklar olduğu gibi diğer gezegen ve yıldızlarda, gök cisimlerinde oraların hayat şartlarına göre, oranın yapısına ve konumuna göre ruhani varlıklar vardır. Bu meseleye Bediüzzaman Said Nursi şu açıklamayı getirir:

“Ecrâm-ı ulviye ve ecsâm-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafetiyle beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüzleri dahi birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve bilbedâhe ve bi't-tarikı'l-evlâ ve bi'l-hadsi's-sâdık ve bi'l-yakîni'l-kat'î delâlet eder, şehadet eyler, ilân eder ki:"

“Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semâvat, burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur."

“Nardan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimattan, esirden ve hattâ elektrikten ve sair seyyâlât-ı lâtifeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, Şeriat-ı Garrâ-yı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, "melâike ve cân (cinler) ve ruhaniyattır" der, tesmiye eder.”(5)

Dipnotlar:

(1) Rahman, 55/15; A’raf, 7/11-12; Hicr, 15/27; Sâd, 38/75-76.
(2) Müslim, Zühd, 60.
(3) Abdurrezzak, Musannaf, XI, 32.
(4) Ebu Dâvud, Tahâret, 16, (29).
(5) Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat, Birinci Esas.

27 Cinler paramı çalıyor, ne tavsiye edersiniz?

Eğer cin tipi insanlar çalmıyorlarsa, faturasını cinlere çıkarmaktan başka çaremiz yok demektir. Çünkü melekler bu işe tenezzül etmezler. Aslında cinlerin de paraya pek ihtiyaçları yoktur.

Bunu göz önünde bulundurduğunuz zaman, her şeyden önce dahilî ve haricî “cin tipi” insanlara dikkat etmekte fayda vardır.

Şayet mutlaka bu işin faturasını cinlere keseceksek, parayı/ilgili elbiseyi koyduğumuz yere "Euzu Besmele ile yedi defa Ayetel-Kürsi" okuyalım. İnşallah bir daha gelmezler.

28 Cinler gaybı bilirler mi?

Kur'an-ı Kerim’de Hz. Süleyman’ın vefatından bahseden ayette şöyle buyurulmaktadır:

“Süleyman`ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.”(Sebe, 34/14)

Bu ayetten, Hz. Süleyman’ın, değneğine dayanmış vaziyette dururken öldüğü, ağaç kurdunun değneği çürütmesi sonucunda Hz. Süleyman’ın yere düşmesiyle öldüğünün anlaşıldığı, fakat öldüğü hâlde değneğe dayalı vaziyette ayakta durduğu sürece, kendisini sağ zanneden cinlerin çalışmaya devam ettikleri anlaşılıyor. Ayetin devamında da cinlerin gaybı bilmedikleri, zira gaybı bilselerdi Hz. Süleyman’ın öldüğünü fark edip, uzun süre onur kırıcı ağır işler altında çalışmayacakları anlatılıyor. Demek ki cinler gaybı bilmiyor. Hatta değil gaybı bilmek, misalde olduğu gibi, bazen gözleri önünde cereyan eden bir olayı bile anlayamayabilirler.

Müfessir Razi de şöyle der:

“Süleyman (a.s), bazen gündüz ve gece, tam bir gün ayakta Allah’a ibadet ederdi. Hatta bazen daha da uzatırdı. Bir asası vardı, ona dayanarak Rabbinin huzurunda dururdu. İşte böyle ibadet ettiği bir sırada, değneğine dayalı olarak vefat ettirildi. Askerleri kendisini ibadette sanıyorlardı. Böylece günler, aylar geçti. Sonra Allah, işin ortaya çıkmasını isteyince kurt, Hz. Süleyman’ın değneğini kemirerek çürüttü ve Süleyman (a.s) yere düştü. Hz. Süleyman’ın öldüğünü daha önce fark etmeyen ve kendilerinin gaybı bildiklerini sanan cinler, bu durum karşısında gaybı bilmediklerini anladılar. Çünkü gaybı bilselerdi, Hz. Süleyman öldüğü hâlde uzun süre ağır işlerde çalışmaya devam etmezlerdi."

"Gerçi cinler, insanların bilmedikleri bazı şeyleri bilirler, ama bu gaybı bilmek demek değildir. Sadece onların bilgi alanı, insanlarınkinden geniştir. Fakat onların bilgisi de sınırlıdır. Ve onlar da sadece eşyanın dış yüzünü bilirler. Onların bilgisi, insanlarınkinden daha gizli, daha derin olmakla beraber, onlar da gaybı bilmezler. Gaybı bilmek ancak Allah’a mahsustur."(Razi, Mefatihu`l-Gayb, XXV/250)

Cinlerin bizden daha uzun yaşamaktadırlar. Buna bir yere gitme, bir kaynağa ulaşma konusunda sahip oldukları hız da eklenirse, elbette ilimleri ve bilgi kapasiteleri insanlarınkinden farklı olabileceği daha iyi anlaşılır...

29 Doğumdan sonraki lohusalık döneminde "al basması" diye bir şey var mıdır? Lohusa kadınlara cinler saldırırmış ve onu öldürürmüş; böyle bir şey var mı, var ise tedbiri nedir?

Aslında 'Al Basması' olarak nitelendirdikleri durum, doğum yapan kadının ateşinin yükselmesi ile "hallüsinasyon" görmesinden başka bir şey değildir.

Anne ve bebeğin yalnız bırakılmaması ise, aniden hastalandıklarında yardım edecek bir başkasına ihtiyaçları olabileceği ihtimalinden kaynaklanmaktadır. Yoksa dini hiçbir mecburiyet yoktur.

Doğum yapan kadınlar özellikle lohusalık dönemde temizliğe daha fazla dikkat edilmelidir. Lohusa kadın tek başına bazı işlerini kendi yapamayabilir diye yanında bir kişi bulunması iyidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinler ve şeytanlar insanlara zarar verebilir mi?

30 Cinlerle temas / irtibat kurulabilir mi, cinlerle temas kurmak haram mıdır? Cinler insana zarar verir mi?

Kur’an-ı Kerim'de, cinlerin ve şeytanların celp edilip hizmet ettirilebileceğine dair işaretler var. Nitekim bu konuya en canlı misal Kur’an-ı Kerim'de kıssası anlatılan Hz. Süleyman (as)’dır. Bu konuda İslam alimleri çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu konuda Risale-i Nur Külliyatı'ndan Yirminci Söz'de özetle şu hususlara yer verilmektedir

“Hazret-i Süleyman’ın, cin ve şeytanları ve habis ruhları teshir edip, şerlerini men ve faydalı işlerde istihdam etmesini ifade eden şu âyetler: “Asi olan şeytanları ise zincirlerle bağlı olarak ona boyun eğdirdik” ilâ âhir...(Sad, 38/38) “Denize dalarak onun için cevherler çıkaran ve başka işler de gören şeytanları yine onun emrine verdik.”(Enbiya, 21/82) âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, şuurlu olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk'ın emirlerine itaat eden bir kuluna, onları hizmetkar etmiştir.”

Ayrıca şu bilgiler de önemlidir:

"Bir takım yolları ve usulleri olmakla beraber cinlerle irtibat kurma, mürşit ve rehber ister ve o işin ehli olmayı gerektirir. Usul, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır. Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri mana alemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrarlar; onların hakimiyeti altına girerler ve onların oyuncakları olurlar. Neticede cinler, böyle kimseleri bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri, zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alırlar ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar. Nitekim, 20. Asırda Hindistan’da Gulam Ahmed Kadıyanî, böylesi habis ruhların kurbanı olmuştur. Hint Yogizmine karşı Fakirizm yolunda İslam adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların saldırısına uğrayıp, oyuncakları haline gelmiş... Habis ruhlar, önce kendisine müceddid olduğunu kabul ettirmişler; sonra da Mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır. En sonunda da, -Haşa- “Allah bana hulûl etti ve bende göründü” demeye kadar gitmiştir. Habis ruhlar, habis olanlarla çabuk kontak kurar ve cinnete kadar götürebilirler.

Bu sebeple, böyle bir şeyin varlığı söz konusu ve ehil kişilerce temas kurulup, bazı işler yaptırılabilirse de, eğlenceli bir iş olarak görülmeye ve ehliyetsizce meşgul olunmaya tahammülü yoktur.

Cinler insanları çarpabilir mi?

Cin çarpması, toplumda oldukça yaygın olan bir anlayıştır. Hemen herkesin, cin çarpmasıyla ilgili anlatacağı birden fazla olay vardır. Ancak, bu sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda böyledir.

Şibli, cinlerin insan bedenine girip zarar verebileceğine, aralarında Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet alimlerinin inandıklarını, makalelerinde bunu açıkladıklarını ve Bakara suresinde bulunan ve faiz yiyenlerin durumunu bildiren ayette;

“Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar.”(1)

buyurulmasını buna delil gösterdiklerini kaydetmektedir. Ahmet b. Hanbel’in oğlu Abdullah kendisine “Bazı kimseler, cinin insan bedenine giremeyeceğini söylüyorlar. Sizin bu konuda ne dersiniz?” diye sorduğunda, Ahmet b. Hanbel, “Onlar yalan söylemişlerdir.” diye cevap vermiştir. (2)

Cinler, ehl-i imana, daha çok cünüplük ve hayız-nifas hallerinde; abdestsiz, namazsız hayat sürenlere de yine bu hallerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilirler. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duadan ve dualıların atmosferinden uzak lâubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin tesirine girerler. Tabii ki, cinlerin hayat sınırlarını ve hukuklarını ihlal ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgal de, cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v), bize pis yerlere girerken dua etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, hela ve hatta kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor. Evet Efendimiz, helaya girerken, “Allahümme innî eûzü bike mine’l-hubsi ve’l-habais.” dememizi öğretiyor, hayatımızın her safhasında dualı olmamızı, bu kabil zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, dualarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor.

Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların girecekleri delikleri kapamalıdır.

Cinlerde insanlar gibi iman etmekle mükelleftir. İster bu aleme geçme özelliği olsun ister olmasın, cinlerin hepsi insanlar gibi mükelleftir. Onlara da peygamberler gönderilmiştir. Kur'an-ı Kerim okunduğu zaman cinlerin kafirleri olan şeytanlar insanlara yaklaşıp zarar verememektedir. Ancak Müslüman cinler Kur'an-ı Kerim okunan yerlere girebilirler.

Asr-ı saadetten bir hadise bize bu konuda ışık tutmaktadır:

"Hz. Ayşe (r.a.) validemiz bir gece cinler tarafından yatağından kaldırılarak yüksek bir mahkemenin huzuruna getirilir. Hz. Ayşe validemiz sebebini sorunca: 'Sen cinlerden bir Müslüman katlettin. Bunun mahkemesi yapılacak.' denildi. O da: 'Ben nerede bir cin öldürdüm?' dediğinde ona cevap verildi:"

"Sen Kur'an-ı Kerim okurken, bizim Müslüman cin kardeşlerimizden birisi bir yılanın içine girerek seni dinlemeye geldi. Siz hanenizde o yılanı görünce öldürdünüz. Dolayısıyla içinde bulunan kardeşimiz de öldü. Bunun hesabı görülecek." (3) Hadisenin sonunda barış ve anlaşma yapıldı. Olay tatlıya bağlandı."

Cinlerin ve bütün mevcudatın üstünde halife olarak gönderilen insan, mahiyet ve yaradılış özelliğinin yanı sıra, zeka, akıl, hafıza, muhakeme ve ibadet bakımından cinlere nazaran üstündür. Semavi bir dinden ders almayan bazı cinler, şeytandan aldıkları ders ile karakter itibariyle insanların bu üstünlüğünü kabul etmezler; onları kıskanırlar.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de,

“Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.” (Tin, 95/4)

buyurmakla, insanın sadece cinlerden değil, bütün varlıklardan daha üstün olduğunu bildiriyor.

Cinler, insanların üstünlüğünü tanımadıkları gibi, onları güç durumda bırakır ve kendilerine muhtaç olmaları için ellerinden geleni yaparlar. Cinlerin mahiyetini ve yapılarını bilmeyenler, cinlerden medet umarlar. Cinci ve üfürükçüler, bu safdilleri ve bilgisizliği iyi değerlendirirler.

Cinlerin mahiyetini, yapılarını ve bünyelerini bilmeyen kişiler, bazen onları gözlerinde çok büyütürler. Yani cinleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, üstün kabiliyetli, insanların fevkinde görürler veya gösterirler. Bu tamamen bir hezeyandır.

Dipnotlar:

(1) Şiblî, Cinlerin Esrarı, s. 258.
(2) Şibli, age., s. 256-257.
(3) Kurtubi, el-Camiu Liahkami'l-Kur'an, 16/214,215.

31 Cinlerden korunmak için okunan, Rabbi ennî messeniye'ş-şeytânu binusbin ve azâb,.. duasının üç yüz defa okunması konusunu anlatır mısınız?

Bu dualar Kur'an'ın birer ayetidir:

a. Hz. Eyyub'un duası:

"Rabbî ennî messeniye'ş-şeytânu binusbin ve azâb."(Sad, 38/41). Meali: "Gerçekten şeytan bana bir yorgunluk ve işkence dokundurdu."

b. Hz. Peygamber (asm)'in duası:

"Rabbi eûzü bike min hemezâti'ş- şeyâtıyni ve eûzü bike rabbî en yahdurun." (Muminun, 23/97-98). Meali: "Ya Rabbi! Şeytanların vesveselerinden, onların yanıma sokulmalarından Sana sığınırım."

c. Allah'ın göğü koruması:

"Ve hifzan min külli şeytânin marid."(Saffat, 37/7). Meali: "Ve orayı/dünya semasını her türlü şeytandan koruduk."

Bu ayetlerde şeytanlardan söz edilmektedir. Şeytanlarla cinler aynı soydandır. Dolayısıyla, cinlerin şerrinden korunmak için bu ayetlerin okunması uygun görülmektedir.

Bunların üç yüz defa okunmasıyla ilgili sayı ise, kuvvetli bir ihtimalle "şeytan" kelimesinin ebced değeri 300 olan ilk harfi "Ş"nin, bu matematik değerine uygunluğu açısından tercih edilmiş olabilir.

32 Hristiyanların cinler hakkındaki görüşleri nasıldır?

Hristiyanlıkta da cinlere inanılır. Hatta insanların bedenine girdiğine veya değişik şekillerde tesir ettiğine inanılır. Bu yüzden insanları onun etkisinden kurtarmak için cinlere önem verilmiş, kilisede "cin çıkarma ayinleri" bile düzenlenmiştir. Bu konu gerek İncillerde gerekse Pavlus’un mektuplarında oldukça fazla yer tutar. Hz. İsa’nın delileri veya cin çarpmış kişileri mucize yoluyla iyileştirmesinin bunda büyük rolü olduğu açıktır. Yakub’un Mektubu’nda, cinlerin Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettikleri kaydedilmektedir:

“Sen Allah’ın bir olduğuna inanıyorsun; iyi ediyorsun; cinler de inanıyorlar ve titriyorlar. Fakat, ey boş adam, imanın ameller olmayınca, faydasız olduğunu bilmek ister misin?”(1)

Bu ifadeler, o dönemdeki Hristiyanların, cinlerin Allah’ın emir ve yasaklarından sorumlu olduklarına inandıklarını göstermektedir. Yine Hristiyanlara göre Hz. İsa, deli ve mecnun ve saralı olan kimselerden cinleri kovup çıkarmış ve onları peygamberliğinin bir alameti olarak iyileştirmiştir.(2)

Hristiyanlık, cinlere tapınmayı yasaklamıştır. Pavlus: 

“Fakat diyorum ki, milletler kurban ettikleri şeyleri Allah’a değil, cinlere kurban ediyorlar; cinlerle iştirak etmenizi istemem." (3) demektedir.

Hristiyanların kutsal metinlerinden, cinler hakkında olumsuz görüş sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Onlara göre, cinler murdardır, sapıklığa, küfre, dalalete çağırırlar ve cehenneme gitmeye layıktırlar. İslami görüşün aksine, cinleri tek sınıf olarak görmektedirler ki, o da kâfir cinlerdir. Halbuki, Hz. İsa’ya iman eden, imana destek olan cinlerden de bahsedilmektedir...

Dipnotlar:

(1) Yakub’un Mektubu, 2/19-20.
(2) Matta, 4/24; 9/32-34; 12/22-29; 17/14-20
(3) I. Korintoslulara Mektubu, 10/20-21.

33 Cinler görülebilir mi, cin çarpması diye bir şey var mıdır?

Kur’an-ı Kerimde, cinlerin ve şeytanların celp edilip hizmet ettirilebileceğine dair işaretler var.

Kur’an-ı Kerim'de, cinlerin ve şeytanların celp edilip hizmet ettirilebileceğine dair işaretler var. Nitekim bu konuya en canlı misal Kur’an-ı Kerim'de kıssası anlatılan Hz. Süleyman (as)’dır. Bu konuda İslam alimleri çeşitli açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu konuda Risale-i Nur Külliyatı'ndan Yirminci Söz'de özetle şu hususlara yer verilmektedir:

“Hazret-i Süleyman’ın, cin ve şeytanları ve habis ruhları teshir edip, şerlerini men ve faydalı işlerde istihdam etmesini ifade eden şu âyetler:

“Asi olan şeytanları ise zincirlerle bağlı olarak ona boyun eğdirdik...”(Sad, 38/38)

“Denize dalarak onun için cevherler çıkaran ve başka işler de gören şeytanları yine onun emrine verdik.”(Enbiya, 21/82)

âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, şuurlu olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenab-ı Hakk'ın emirlerine itaat eden bir kuluna, onları hizmetkar etmiştir.”

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Cin çağırmak günah mıdır, cinlerle temas kurulabilir mi? Cinler, başka şehirdeki bir kimsenin o an ne yaptığını, neler konuştuğu ve bir müddet önce neler söylediğini bilirler mi?..

34 Cinler insanların bedenine zarar verebilir mi?

Cinler görülmeyen varlıklardır. Bizim, asıl mahiyet ve hüviyetleriyle onları görmemiz imkansızdır. Bizler tarafından görülen, onların temessül etmiş şekilleridir. "Cin" kelimesinin kökünde mana olarak bir kapalılık vardır. Dolayısıyla cinler gözle görülemeyen latif yapılı varlıklardır. Bu husus, cinden, şeytandan bahsedilen bir ayette şöyle anlatılmaktadır:

"Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler." (A'raf, 7/27)

Bu hakikatten dolayıdır ki cin taifesi ve şeytanlar, bizim onları göremediğimiz noktalardan bizi gürürler. Hiç beklemediğimiz yerden, hiç beklemediğimiz anda ve hiç ihtimal vermediğimiz oyunlarla karşımıza çıkar ve zehirli oklarını sinelerimize saplarlar. Bazen onların bir bakışı batırır bizi; bazen bir lokma, bir söz, bir işaret ve bir başka pozisyon. Bir "dane"de yıkılıp giden nice selvi boylar, nice Herkül endamlar vardır. Onun için insan, daima ihtiyatlı davranmalı ve tetikte olmalıdır. Zira şeytan, insanın içine girip her zaman onu avlamak için hep tarassut halinde ve fırsat kollamaktadır.

Ayrıca, cinlerin temessülünü de anlatan pek çok ayet ve hadis-i şerif vardır... Ve bunların temessül keyfiyetleri de çeşit çeşittir. Bazen bir insan, bazen de herhangi bir hayvan şeklinde görülebilirler.

Bazı müfessirler, zikrettiğimiz ayete dayanarak cinlerin asla gürülemeyeceğini söylerlerse de cinler yapıları latif olmaları sebebiyle tıpkı melekler gibi temessül edebilirler. Bu açıdan cinlerin asli hüviyetlerini olmasa bile, temessül etmiş hallerini her zaman görmemiz mümkün ve de vâkidir.

Nebiler dahil, ehl-i keşif ve sahebe-i kiram arasında cinlerle görüşenler ise, büyük ölçüde onların temessülleriyle görüşüyor ve münasebet kuruyorlardı. Çünkü cinler, latif bir madde ile zişuur bir ruha sahip bulunup, bu iki hususun bir araya gelmesiyle hasıl olan ayrı bir buudu ihraz edip ve buudlarının hususiyetine göre temessülen ortaya çıkarlar. Bu arada aynaların kabiliyetlerinin, değişik temessüllere, şart-ı âdi olması keyfiyeti de kulakardı edilmemelidir.

Öte yandan cinler, madde alemine ait "nâr ve mâric"ten bir takım varlıklar olmakla beraber, tıpkı bizim gibi, maddeye kumanda eden bir ruha sahiptirler ve zîşuurdurlar. Zîşuur olmaları yönüyle câmid ve diğer canlılardan ayrılıp, tıpkı bizim gibi şuurlular, idraklılar, mükellefler sırasına girerler.

Cinler de bizim gibi Allah'a inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermekle mükelleftir. Yalnız, mâric ve nârdan yaratılan cinler, birçok hususlarda bizim gibi olmanın yanında, temessül de ederler.

Cinler, rüyalarda bir kısım insanların hususî âlemlerine girdikleri gibi, rüya dışında da temessül eder ve insanların yaşadığı alemi onlarla paylaşabilirler. Sen, babanı, amcanı, dedeni, nineni rüyanda gördüğün, onların temessülatına şahit olduğun ve berzah aleminde bir kısım tabloları müşahede ettiğin gibi, cin alemi de, daima temessül edip yeryüzünde insanlara görünebilirler. Fakat bu onların asıl hüviyetleri değildir; göründükleri insanların mir'ât-ı ruhlarına (ruh aynalarına) aksediş şekilleridir. Yani alıcının kabiliyet ve istidadına göre bir aksedişdir. Onun için cinleri, Hz. Ömer (r.a) başka, Ebu Hüreyre (r.a) başka, Ebu Zerr (r.a) de başka şekilde müşahede etmişlerdir. Mesela, İbn-i Mesud, Rasulullah'ın (s.a.s) yanında bir gölge şeklinde müşahede eder. Hz. Ömer (ra), zaif, nahif bir insan şeklinde, Ebu Zerr ise daha başka surette... Bütün bu müşahedeler göstermektedir ki, cinlerin temessül keyfiyetleri başka başkadır... (Ahmet Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 3/1593)

Cinler ve şeytanlar insana zarar verebilirler. Ancak istediği her insana zarar veremez. İbadetten uzak yaşayan, günahlarla çok meşgul olan insanlara şeytan ve cinler zarar verir.

Cinler ve şeytanlar, insanların günahlarıyla açtıkları menfezlerden girer girer ve insanı çepeçevre kuşatırlar. Bu menfezler kapanmalıdır ki, onlar içeri giremesinler ve insan da, onların şerrinden korunmuş olsun.

Ehl-i keşfin müşahedesiyle cin ve şeytanların mü'minlere musallat olmaları, daha ziyade onların bazı manevi yönlerden açık ve zayıf olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu da; cünüplük, hayız, nifas halleri, abdestsizlik, su-i edep içinde gafilâne davranışlar sergileme gibi durumlardır ki, ruh bozuklukları ve fizyolojik olmayan cinnetler, ekseriyetle böyle boşlukların ardından insana ârız olurlar. Eğer bunlarda cin ve şeytanın parmağı varsa -ki vardır- onlar, mü'minin içine mutlaka, onun bir günahından yol bulup girmişlerdir.

Evet, eğer sen bir kale gibi isen, bu kalenin kapıları açık olursa ezeli düşmanın elbette o kapılardan girecek ve senin vücud kaleni teslim almaya çalışacaktır. Eğer böyle bir akibete düşmek, ma'ruz kalmak istemiyorsan, mutlaka günahlardan kaçınmalı, dikkatli bir hayat yaşamalı ve kalenin içten fethedileceğini de asla unutmamalısın...

Habis cinler ve şeytanlar, her çeşit günahı alet olarak kullanırlar. İçki, kumar ve fuhuş, onların sıkça kullandıkları aletlerdir. Bu günahları irtikab edenler, şeytan tuzağına düşmüş sayılırlar.

35 Peygamberimiz cinleri görmüş müdür?

Kur’an-ı Kerim’de ve bazı hadislerde, Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in cinleri gördüğünden, onlara Kur’an okuduğundan ve onlarla muhaverede bulunduğundan bahsediliyor.(1)

Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor: “Rasülullah (s.a.v) buyurdular ki:

“Mirac gecesi cinlerden bir ifrit gördüm. Elinde ateşten bir şule olduğu hâlde beni tâkip ediyordu. Nazarımı her atışımda onu görüyordum. Cibril (a.s) bana:

‘İstersen sana bir dua öğreteyim, onu okursan, şulesi söner ve ağzının üstüne düşer.’ dedi.” Rasülullah (s.a.v): ‘Pekâla!’ dedi. Cibril (a.s) de ‘Şunu oku!’ buyurdu:

‘Allah'ın kerim olan rızàsı için, eksiksiz, mükemmel kelimeleri hakkı için , (bela olarak) semadan inen, semaya yükselen, (ve ceza gerektiren) şerlerden, yeryüzünde yarattığı şerden, yerin altından çıkan şerden, gece ve gündüz fitnelerinden, gece ve gündüz gelen musibetlerden Allah'a sığınırım. Ey Rahman, hayır getiren hâdiseler hâriç.' ”(2)

Bu duanın orjinali:

أعُوذُ بِوَجْهِ اللّهِ الكَرِيمِ، وَبِكَلِمَاتِ اللّهِ التَّامَّاتِ التِى َ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وََ فَاجِرٌ مِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ مِنْ السَّمَاءِ، وَشَرِّ مَا يَعُرجُ فِيهَا، وَمِنْ شَرِّ مَا ذَرَأ في ا‘رْضِ، وَمِنْ شَرِّ مَا يَخْرُجُ مِنْهَا، وَمِنْ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ، وَمِنْ طَوارِقِ اللّيْلِ والنَّهارِ إَّ طَارِقاً يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمنُ

Kur’an-ı Kerimde bir takım cinlerin Hz. Peygamber (s.a.v)’e gelip Kur’an dinledikleri ve ona inanarak toplumlarına dönüp öğütte bulundukları, Hakk’a çağırdıkları anlatılmaktadır.(3)

Dipnotlar:

(1) Buhari, Salat 75, Amel fi's-Salat 10, Bed'ü'l Halk 11, Enbiya 40, Tefsir, Sad; Müslim, Mesacid 39, (541)
(2) İmam-ı Malik, Muvatta, Şiir 10, (2, 950, 951).
(3) Ahkâf 46/29-32; Cinn, 72/1-2.

36 Cinler gaybı bilip, kayıp eşyaları da bulabilirler mi?

Gerek ömürlerinin uzunluğu, gerekse seri hareket etmeleri, cinleri insanlardan farklı kılmaktadır. Bu yüzden insanların görüp bilemediği pek çok şeyi onların görüp bildikleri anlaşılmaktadır. Bu sebeple kayıp eşyaları bilmeleri ve bulmaları mümkündür. Ancak onlar, var olan ve bizim göremediğimiz, yerini unuttuğumuz veya bilmediğimiz şeylerdir. Zatında Allah’tan başka kimsenin hakkında bilgi sahibi olmadığı “gayb” konusu ile ilgili değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de, gayba ait bazı konuların özellikle Allah’tan başkası tarafından bilinemeyeceği belirtilmektedir: Mesela:

“Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.”(En'am, 6/59)

ayetinde belirtilen insanların ve kâinatın geleceği ile alakalı hususlarla, kıyamet, ölüm, kader, ecel, rızık ve doğacak çocuğun iyi mi, kötü mü olacağını, karakterini, cennetlik mi, cehennemlik mi olduğu konularını da kimsenin bilemeyeceği belirtilmektedir: 

“Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” (Lokman, 31/34)

Yine Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ın görünmeyen ve bilinmeyenleri bildiği ifade edilirken, Allah (c.c) peygamberlerden dilediği kimselere de gaybı bildireceğini de haber vermektedir: 

“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar...”(1)

Bu konu Cin suresinde geçmesine rağmen, cinlerin de gaybı bilebilecekleri veya onlara da bildirileceği ifade edilmemektedir. Ayrıca, açıkça cinlerin gaybı bilemeyeceğini bildiren ayetler de vardır: 

“Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.”(Sebe, 34/14)

Bu sebeple kısaca diyebiliriz ki, cinler gaybı bilmez. Ancak gayb hükmünde olmayan, bizim kaybettiğimiz veya var olduğu hâlde bilmediğimiz şahadet alemine, yani şu bizim yaşadığımız görünen aleme ait şeyleri bilebilirler ve yitik eşyaları bulabilirler. Bunda hızlarının, boyutlarının ve ömürlerinin uzun olmasının etkisi büyüktür...

Dipnotlar:

(1) Cin, 72/26-28; Âl-i İmran, 3/44, 179; A’raf, 7/62; Hûd, 11/29; Yûsuf, 12/15, 37, 86, 96, 101; Kasas, 28/86.

37 Cinler bütün dilleri anlarlar mı?

Her milletten, her lisanı konuşan insanların cinlerle maceralarından söz edilmektedir. Sözü edilen bu maceraların hepsinin yalan olduğunu söylemek mantıklı görünmemektedir. Bu maceralardan cinlerin her dili bildiği anlaşılmaktadır.

Bununla beraber, yakından tetkik edilmesi söz konusu olamayan bu  konuda, kesin bir şey söylemek durumunda olmadığımızı da belirtmeliyiz.

38 Cinler insanlardan önce mi yaratılmış? Cinler insanlardan üstün mü? Ahirette cinlerin alemi farklı mı olacak?

Bu husustaki ayette Allah Teala iki cins varlığın yaratılışını anlatarak şöyle buyurur:

“Andolsun ki biz, insanı pişmemiş çamurdan, kokuşmuş cıvık balçıktan yarattık. Cân’nı da (insandan) daha önce semûm ateşinden yarattık.” (Hicr, 15/26-27)

Ayetten anlaşıldığı gibi Cân (cinler, cinlerin atası), insanoğlundan önce yaratılmıştır. İnsanın yaratılışının, kainattın yaratılışında son halka olduğu düşünülürse, Cân sondan bir önceki halka olarak yaratılmıştır.

Cinlerin ve bütün mevcudatın üstünde halife olarak gönderilen insan, mahiyet ve yaradılış özelliğinin yanı sıra, zeka, akıl, hafıza, muhakeme ve ibadet bakımından cinlere nazaran üstündür. Semavi bir dinden ders almayan bazı cinler, şeytandan aldıkları ders ile karakter itibariyle insanların bu üstünlüğünü kabul etmezler; onları kıskanırlar.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de

“Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin, 95/4)

buyurmakla, insanın sadece cinlerden değil, bütün varlıklardan daha üstün olduğunu bildiriyor.

Cinler, insanların üstünlüğünü tanımadıkları gibi, onları güç durumda bırakır ve kendilerine muhtaç olmaları için ellerinden geleni yaparlar. Cinlerin mahiyetini ve yapılarını bilmeyenler, cinlerden medet umarlar. Cinci ve üfürükçüler, bu safdilleri ve bilgisizliği iyi değerlendirirler.

Cinlerin mahiyetini, yapılarını ve bünyelerini bilmeyen kişiler, bazen onları gözlerinde çok büyütürler. Yani cinleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, üstün kabiliyetli, insanların fevkinde görürler veya gösterirler. Bu tamamen bir hezeyandır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Yeryüzünde insanlardan önce kimler vardı?

CİN, CİNLER

39 Cin çarpması diye bir şey var mıdır? Yoksa bir takım fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkların sebepleri eskiden bilinemediği için mi böyle denmiştir?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Cinlerin insanı çarpması nasıl olur?

40 Cahiliye devrinde cinlerin reisine sığınma vardı. (bk. Cin Suresi, ayet 6) Buna karşılık Peygamberimiz (sav)'in ashaba cinlerden korunmak için öğrettiği dua nedir?

Soruda belirtildiği gibi, cahiliye devrindeki insanlar yolculuklarında bir vadiye uğradıkları zaman, oranın emiri, reisi olarak düşündükleri cinlere sığınıyorlardı.

“Bir kısım insanlar cinlerden bazılarına sığınıp, böylece onları daha da azgın hale getirmişler.”(Cin, 72/6) mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir. 

İslam döneminde, Hz. Peygamber (a.s.m), insanlarını cinlere değil, Allah’a sığınmalarını emretmiştir. Kaynaklarda, belli bir dua yerine, “Allah’a sığınma” ifadesine yer verilmiştir. (bk. Taberî, İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri).

Zayıf bir rivayete göre, İbn Abbas şöyle demiştir:  Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:
"Sizden bir kimse, yalnızlıktan gelen bir korkuya kapılırsa veya cinlerin bulunduğu(nu düşündüğünüz) bir mekâna uğrarsa şu duayı okusun:

“EUZU Bİ KELİMATİLLAHİ’T-TAMMATİ’L-LETΠ LA YUCAVİZUHA  BİRRUN  VELA  FACİRUN MİN ŞERRİ MA YELİCU Fİ’L-ARDİ  VEMA  YAHRUCU  MİNHA  VEMA  YENZİLU MİNE’S-SEMAİ VE MA YARUCU FİHA VEMİN  FİTENİ’N-NEHARİ  VEMİN  TAVARİKI’L-LEYLİ  İLLA  TARİKAN  YATRUKU BİHAYR”
(bK. Alusî, ilgili ayetin tefsiri).

Tercümesi; “Ne bir iyi ne de kötü kimsenin önüne geçemeyeceği  o tastamam kelimelerle; yerin / toprağın altına giren, yerin / toprağın altından çıkan, gökten inen, göğe çıkanların, gündüz fitnelerinin ve –hayır / iyilik ile gelenler dışında- geceleri ortaya çıkanların şerrinden Allah’a sığınırım.”

41 Cinlerin atası İblis midir? Eğer İblis ise onun eşi kimdir? Onun çocukları dünyaya nasıl geliyor?

Hz. Adem (as) insanlığın babasıdır. Ancak İblis’in de cinlerin babası olup olmadığı konusunda ihtilaf vardır.

Bazı âlimlere göre, İblis cinlerin ilk babasıdır. Diğer bazılarına göre ise, insanlardan önce cinler vardı, onlar helak oldu, onlardan geriye İblis kaldı, sonraki şeytanların ve cinlerin babası oldu. Buna göre, cin ve şeytanlar cemiyetinde, İblis, Hz. Adem (as) gibi değil, ikinci baba hükmündedir. Alusî bu görüşün daha sağlam olduğuna işaret etmiştir. (Alusî, Kehf, 18/50. ayetin tefsiri)

İblis'in çocuklarının nasıl olduğu hususunda da ihtilaf vardır. Bazılarına göre, İblis kendi şahsında çift eşliliğe sahiptir. İlk çocukları bu şekilde olmuştur. Daha sonrakiler ise karşılıklı evlenmek suretiyle çocukları dünyaya gelmiştir.

Diğer bazı alimlere göre, İblis önce beş yumurta yapmış ve bunlardan beş evlat meydana gelmiştir. Katade, Dahhak, Ameş, Şâbi gibi diğer bazı alimlere göre, İblis insanlar gibi nikahlamış ve çocukları bu evlilikten olmuştur. Ancak, eşinin adı bilinmemektedir.(bk. a.g.e).

Bu farklı görüşleri ifade ettikten sonra özetle şunu diyebiliriz:

“Bizim bilmediğimiz binlerce şey vardır. Şeytanların çocuklarının dünyaya nasıl geldiklerini bilmememiz de o bilinmezlik listesine girebilir.” (bk. a.g.e).

42 Âdemoğullarının dünyada yaratılmasından önceki dönemlerde yaşamış olan cinlere, kendi içlerinden peygamber gelmiş midir?

Bu konuda açık bir nas / ayet veya hadis olmamakla birlikte, İslâm’ın genel prensiplerine göre, Hz. Âdem (as)’den önce cinlere peygamber gönderilmesi, cinlerin de insanlarla birlikte imtihana tâbi tutulmuş olmasının bir gereği olarak görülmektedir.

Örneğin,

“Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”(Zariyat, 51/56)

mealindeki ayette, cinlerin de insanlar gibi imtihana tabi tutulduğunu göstermektedir.

“'Cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım.' hükmü kesinleşmiştir.”(Secde,32/13)

ayeti, cinlerin de cezaya çarpılacağını göstermektedir.

Yine,

“Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?”(Enam, 6/130)

mealindeki ayette cinlerin de gelen elçilerden sorulacağını göstermektedir.

Hz. Adem (as)’den sonra, cin elçileri insan olan elçilerin elçileridir. Alimlerin büyük çoğunluğunu görüşü budur. Buna göre, Hz. Adem (as)’den önce doğrudan cinlerden elçilerin olması gerekmektedir. Çünkü,

"Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz."(İsra, 17/15)

mealindeki ayette açıkça ifade edildiği gibi, elçiler olmadan sorumluluk olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinlerden peygamber gelmiş midir?

43 Cinler ne işe yarar? Allah cinleri neden yaratmıştır?

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet -kulluk- etsinler diye yarattım.”(Zâriyât, 51/56)

56. Hatırlatılması gerekli olan vazifenin esasının ne olduğuna gelince; Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet ve kulluk etsinler diye yarattım. İşte hatırlatılması gereken vazife budur. Cin ve insan cinsinin yaratılmasının hikmeti Allah'ı tanıyıp ona ibadet ve kulluk etmektir. Bunun dışında başka şeylere tüketilen ömürler, ameller zayi edilmiş olur, onun için azabı hak eder. Bazıları "Bana ibadet etsinler diye..." ifadesinde "Beni tanısınlar diye" şeklinde bir tefsir nakletmişlerdir. Bunun mânâsı da "Beni mabud tanısınlar." demektir. Bu ise benim emirlerimi tutarak bana kulluk ve ibadet etsinler demeye gelir.

İbadet ve kulluk, isteyerek yapılan fiillerden olarak istenen fiil oldukları için, bazılarının bunu yapmaması insan ve cin cinsi için en mükemmel gaye olmasına aykırı olmaz. Bundan yüce Allah'ın muradının geri kalmış ve yerine getirilmemiş olması mânâsının çıkarılması da gerekmez. Çünkü bu gibi yerlerde, fıkıh bilginlerinin dedikleri gibi "Hikmet, fertlerin herbiri itibarıyla değil, cins itibarıyla göz önüne alınır." Kısaca bunun mânâsı ibadet ile mükellef olmak üzere yarattık demektir. Yoksa hepsinin salih kullardan olmasını tekdir eyledik, demek değildir.

(bk. Emalılı M. Hamdi YAZIR, Kur'an- Kerim Tefsiri.)

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinlerin nitelikleri hakkında bilgi verir misiniz?

44 Şeytanlar, Müslüman cinlere nasıl vesvese veriyor? Müslüman cinler şeytanları görmüyorlar mı?

Konuyla ilgili şu ayet misal verilebilir: “Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler. Eğer Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O halde onları, düzmekte oldukları yalanlarıyla baş başa bırak!” (Enam, 6/112)

Ayette geçen “insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler” mealindeki ifadede yer alan “insan ve cin şeytanları” ifadesi iki şekilde yorumlanmıştır:

Bir yoruma göre, bu tamlamadan maksat, hem insanlardan hem de cinlerden olan şeytanlardır.

Bir rivayet göre, Peygamberimiz (a.s.m) Hz. Ebu Zer (ra)’e “Sen insan ve cinlerden olan şeytanların şerrinden Allah’a sığındın mı?” diye sorunca, Ebu Zer: “Ya Resulellah! İnsanlardan da şeytan var mı?” diye karşı bir soru yöneltmiş. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m) “Evet, hem de cinlerden olan şeytanlardan daha kötü!” buyurmuştur. (Kurtubi, Nas suresinin tefsiri; bk. Müsned, 5/178)

Bu hadis rivayeti bu yorumu desteklemektedir.

Diğer bir yoruma göre, “insan ve cin şeytanları” ifadesinden maksat, hem insanlara hem de cinlere vesvese veren cinnî şeytanlardır. (bk. Razî, ilgili ayetin tefsiri)

Özellikle bu ikinci yoruma göre, kâfir cinlerden olan şeytanlar mümin cinlere de vesvese verirler. Bunun şeklinin ne olduğuna dair bir bilgiye rastlayamadık. Ancak, söz konusu ayette -meal olarak- yer alan “Onlardan kimi kimine, aldatmak için birtakım yaldızlı sözler fısıldayıp telkin ederler” ifadesinden bunun yalnız gizli fısıltıyla değil, aynı zamanda “kâfir cinin mümin cinin yanına sokulup açıkça yaldızlı sözlerle onu aldatmaya çalışacağını” da anlayabiliriz. İnsî şeytanlar açıkça bazı insanlara sokularak onlara yaldızlı sözler söyleyerek onları aldattıkları gibi, cinnî şeytanlar da açıkça bazı cinlerin yanına sokularak onları yaldızlı sözlerle aldatırlar.

“Onlardan kimi kimine” ifadesi, şeytanların da birbirlerine kötülüğü telkin ettiklerini göstermektedir. Bazılarına göre, “cinden olan şeytanlar, insanlardan olan şeytanların yanına sokulup onlara insanları aldatmaları için kullanmaları gereken stratejiyi öğretirler." (bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

45 Cinlerin ölümü hakkında bilgi verir misiniz? Cinler ölülerini nereye gömerler?

Bize gelen bazı haberlerde, “cin yanması, cinlerin yakılması” diye bir olay vardır. Halkımız hoca, üfürükçü, muskacı vs. kişilerin yanına gittiğinde, okuma neticesinde bazen “Şu kadar cin yaktım, bu kadarı yandı.” diye ifadelerle karşılaşıyor.

Fakat, dumansız ateşten varlığa sahip bir cin nasıl yanıyor? Bu yanma bizim bildiğimiz bir yanma mı yoksa başka bir fiziki ve kimyevi olay mı söz konusudur?

Tecrübeler ve araştırmalar neticesinde anlaşılan şudur:

Cinler de insanlar gibi canlı, şuurlu, akıllı varlıklardır. Yalnız akıl ve muhakeme konusunda insan daha üstündür. Cinlerin sür'at ve görüntü verme, geçmişe gidip gelme gibi bizden üstün tarafları da vardır. Bizim gibi onların da ruhları vardır. Ruh sayesinde canlı kalmaktadırlar. Aramızdaki fark; bizim ruhumuz molekül yığını, maddi bir cesetle, cinlerin ruhu ise bir enerji, bir akımla alakalıdır.

İnsan öldüğü zaman ruh cesedi terk eder, berzah âlemine yollanır. Et ve kemikten oluşmuş beden toprağa konur. Bir müddet sonra cesed çürüyüp, toprak olur. Şekil ve mahiyet değiştirerek bir hâlden başka bir hâle inkılap eder. Ama kâinattaki atom sayısı ve sabit kütle dengesi bozulmaz. Cin öldüğünde ise ruhu, berzah âlemine giderken, ruhsuz vücudu, yani enerjisi başka bir mahiyette yine yeryüzünde enerji olarak bulunur.

Vücudunda yaradılıştan manyetik akım ve enerji taşıyan kişiler -ki biz bunlara Avrupa dilinde "medyum" diyoruz ve hâlâ bu ismin Türkçe deki karşılığını bulamadık- cinlerle muhatap olup, onlarla karşılaştığı vakit, kendi bünyesindeki akım ve enerji gücüne göre, karşıdaki cini nötr hale getirebilir. Cinlerin nötr hale gelmesi ise, ölmesi demektir.

Cinlerin bir normal ölümleri, bir de dışardan, müdahale ile nötr hale getirilerek ölümleri vardır. Bu ölüm gerçekte sadece okunan dualardan mı, yoksa başka bir fiziki kanunun devreye girmesiyle mi, bunu iyi tespit etmek gerekir.

Evet, insandaki manyetik güç bazen cini öldürür, bazen yaralar. Bu hâl de yine, kişinin o anki pozitif veya negatif akım durumuna ve saatlere göre, cinin kendi âleminden maddi âleme geçişteki şekil ve ahvaline göre değişir...

46 “Ona bir cin bile dokunmamıştır.” ayetine göre, cinlerle cinsel ilişki mümkün müdür?

- Cinlerle evlilik veya cinsel ilişki konusu alimler arasında çok farklı değerlendirilmiştir. Sitemizde -değişik zamanlarda gelen sorulara verilen cevaplarda- bu farklı görüşlere de yer verilmiştir.

- Bizzat cinlerle evli olduğunu söyleyenler, bunun bir nevi rüya gibi, ihtilam olmak gibi olduğunu belirtirler.

“Cennetteki hurilere ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.” (Rahman, 55/56,74)

mealindeki ayeti tefsir eden alimler bu konuyu farklı yorumlamışlardır.

a) Bazılarının ifadelerine göre, ayetin bu açık/zahiri ifadesi, insanlarla cinler arasında cinsel ilişkinin olabileceğine bir delildir. (bk. Taberi, Semerkandi, Rahman, 55/56. ayetin tefsiri)

Maverdi de, bu ayeti, cinlerle insanlar arasında cinsel ilişkinin olabileceğine delil olarak kabul etmiştir. (Maverdi, ilgili ayetin tefsiri)

b) Diğer bir kısım alimlere göre, ayette ifade edilen konu şudur: “insanlar gibi cinler de cennete gidecekler(ki bu İslam alimlerinin cumhurunun görüşüdür). Ayette, insanlardan olan erkekler insanlardan olan kadınlara; cinlerden olan erkekler de cinlerden olan kadınlara temas etmemiş olduklarına işaret edilmiştir. (Taberi, a.y)

Ancak ilgili tefsirde, “insan türünden huriler olduğu gibi cinler türü hurilerin olduğuna” dair bir bilgi verilmemiştir. Çünkü, ayetin işaret ettiği kadınlar konusunda iki ihtimal vardır: Bu kadınlardan maksat, ya dünyadan gelen kadınlar.. Ya da cennette yaratılmış hurilerdir. Taberi’de geçen bilgiye göre, konuyu her iki ihtimale göre de değerlendirmek gerekir. Fakat bu husus orada açıklanmamıştır.

Şa’bi ve Kelbi gibi bazı alimler, ayette söz konusu edilen kadınların dünya kadınları olduğunu belirtmişlerdir. Bunlara göre dünyada onlara ne insanlar ne de cinler temas etmemişlerdir. (Beğavi, ilgili ayetin tefsiri)

Zeccac da cinlerle insanlar gibi cinlerin de cinsel ilişkiye girebileceğine bu ayeti delil göstermiştir. (Beğavi, a.y) Ancak bu ve daha önce de geçen tefsirlerin ifadelerinde “cinler de insanlar gibi cinsel ilişkiye girerler” manasına gelen ifadelerle, cinlerin cinlerle mi yoksa insanlarla mı ilişkiye girebileceklerini kastettiklerini kesin söylemek zordur.

Razi ve Kurtubî de insan ile cinler arasında cinsel ilişkinin olup olmadığı konusunda farklı görüşlere işaret eder ve “doğrusu bu ilişkinin olduğu” yönünde kendi görüşlerini ortaya koyarlar. (bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri)

Beydavi, Nesefi ve İbn Kesir ise ayetten şunu anlamışlar: “Cennetteki kadınlar iffetlidir. İnsan olan kadınlara insanlardan bir erkek dokunmadığı gibi, cinlerden bir erkek de cinlerden olan o kadınlara dokunmamıştır.” (Beydavî, Nesefi, İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

Özetle şunu söyleyebiliriz:

- Ayette söz konusu olan kadınlardan maksat, dünya kadınları değil, cennetteki hurilerdir. Çünkü dünya kadınlarından bazıları daha önce evlilik yapmış olabilirler. Sonra cennette en son kocalarıyla (veya tercih ettikleri kocalarıyla) evlenirler. Bu takdirde, onlara daha önce başkaları da dokunmuş olur. Halbuki, ayette hiç kimsenin daha önce onlara dokunmadığına vurgu yapılmıştır. Demek ki ayetteki kadınlardan maksat cennette özel olarak yaratılan kadınlardır. (krş İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

- Bu tespite göre, ayetin meal olarak söz konusu “Cennetteki kadınlara / hurilere ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.” ifadesinden şunu anlamak mümkündür: “Cennete giden insanlardan olan erkeklere öyle insan türüne benzeyen huriler verilir ki, onlardan önce hiçbir insan onlara dokunmamıştır. Keza, cennete giden cinlere de öyle cin türüne benzeyen huriler verilir ki, onlardan önce hiçbir cin onlara dokunmamıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinlerle evlenmek mümkün müdür, mümkünse caiz midir?

- ​Cinleri öpmek caiz midir?

47 Cinler abdest alır mı, alırsa, ne ile alırlar?

Namaz abdestsiz olamayacağına göre, namaz kılan cinlerin de abdest almaları şarttır.

Hz. Muhammed (a.s.m) hem insanlara hem de cinlere gönderilmiş bir peygamberdir.

İslam dininin temel kaynağı ise Kur’an ve Sünnettir. O halde, Kur’an ve Sünnette insanların namaz kılma şekilleri ve abdest alma şekilleri ne ise, cinler için de yanı şekiller olması gerekir.

48 Hayvanlar cinleri görebilir mi?

Ruhani varlıkların temessül edebileceklerine, yani bir kısım insan veya hayvanlar şekline girip insanlara görünebileceklerine dair gerek Kur’an’da gerekse sünnette işaretler vardır.
Mesela; Hz. Cebrail’in Hz. Meryem’e düzgün bir insan şeklinde görünmesi buna işaret etmektedir. Ayrıca Cebrail (a.s), hem asli heyetiyle(Necm, 52/6-14), hem de sahabeden Dıhyetü’l-Kelbi(Buhari, Fedailü’l-Kur’an, 1) şeklinde Peygamberimize görünmüştür. Bunu da yalnız Peygamberimiz (s.a.v) değil yanında bulunan ashabı da görmüştür.

Bu hadis tevatür derecesinde sağlam olarak ve “Cibril” hadisi adıyla rivayet edilmiş ve böyle meşhur olmuştur.

İslam kaynaklarında Azrail ve Cebrail’in ve Allah’ın takdir ettiği diğer bazı meleklerle cinlerin de farklı şekillerde temessül ederek insanlara görünebileceklerine dair görüşler vardır. (bk.Aynî, Umdetü’l-Kari, VII, 102; Razi, Mefatihu’l-Gayb, XIV, 54; Ferra, el-Mutemed fi Usüli’d-Din, s. 174-175; Nursi, Sözler, (20), 235)

Buna göre, bazı şekillere girerek insanlara görünen cinlerin, hayvanlara da görünmeleri de mümkündür.

İlave bilgi için tıklayınız:

Eşek şeytanı görünce anırdığı, horozun melek görünce öttüğü gibi rivayetler var mıdır? Varsa, bunları mecazi olarak mı anlamak lazımdır?

Cinler hayvanların içine girerek bize zarar verebilir mi?

Cinler insan şekline girebilirler mi?

49 Uykuda iken sıçrayarak uyanmanın ya da ayaklardaki ağrı ve seyirme gibi şeylerin cinlerle bir alakası var mıdır?

Bu tür hadiseleri cinlerle ilişkilendirmek doğru değildir. Cin çarpması, toplumda oldukça yaygın olan bir anlayıştır. Hemen herkesin, cin çarpmasıyla ilgili anlatacağı birden fazla olay vardır. Ancak, bu sadece bizde değil, hemen bütün toplumlarda böyledir.

Şibli, cinlerin insan bedenine girip zarar verebileceğine, aralarında Ebu'l-Hasan el-Eş'ari'nin de bulunduğu Ehl-i Sünnet alimlerinin inandıklarını, makalelerinde bunu açıkladıklarını ve Bakara suresinde bulunan ve faiz yiyenlerin durumunu bildiren ayette;

"Riba (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış birer deliden başka bir halde (kabirlerinden) kalkamazlar."(1)

buyurulmasını buna delil gösterdiklerini kaydetmektedir. Ahmet b. Hanbel'in oğlu Abdullah kendisine "Bazı kimseler, cinin insan bedenine giremeyeceğini söylüyorlar. Sizin bu konuda ne dersiniz?" diye sorduğunda, Ahmet b. Hanbel, "Onlar yalan söylemişlerdir." diye cevap vermiştir. (2)

Kaynaklar:

(1) Şiblî, Cinlerin Esrarı, s. 258.

(2) Şibli, A.g.e., s. 256-257.

50 Cinler ne ile beslenirler; ne yer ne içerler? Bu konuda bir rivayet var mı?

1. (807)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün, ashâbının huzuruna çıktı ve Rahmân suresini baştan sona okudu. Hepsi de sükût ettiler. Bunun üzerine:

"Ben bu sureyi cinlere de okudum, onlar sizden daha güzel karşılık verdiler. Şöyle ki:

"Cenâb-ı Hakk'ın: 'Rabbinizin hangi ni'metini tekzib edersiniz?' kavl-i şeriflerini her okuyuşumda şöyle diyorlardı:

'Ey Rabbimiz, biz ni'metlerinden hiçbir şeyi tekzib edemeyiz, bütün hamdler sanadır.'" [Tirmizî, Tefsir, Rahmân, (3287)]

AÇIKLAMA:

Hadisin, Tirmizî'deki aslında "Cin Gecesi" tâbiri de yer alır, yani: "Ben cinlere Cin Gecesi (cinlerle karşılaştığım gece) okudum" demektir.

Cinlerin karşılık vermesi, "Allah'ın hangi nimetlerini tekzib edersiniz?" şeklinde istifham-ı takrirî tarzındaki âyetleri sükûtla karşılamadıklarını, metinde kaydedildiği şekilde cevap verdiklerini ifade etmektedir.

Ashab'ın sükûtla dinlemelerinin de takdir edilip, hasen yani "iyi" bulunduğuna, ancak cinlerin cevap vermesinin ahsen yani "daha iyi" bulunduğuna âlimler dikkat çekmiştir.

2. (786)- Alkame anlatıyor:

"İbni Mes'ud (radıyallahu anh)'a dedim ki:

"Sizden kimse, cin gecesinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e refakat etti mi?"

"Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak bir gece O'nunla (aleyhissalâtu vesselâm) beraberdik. Bir ara onu kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca: 'Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?' dedik. Böylece, geçirilmesi mümkün en kötü bir gece geçirdik. Sabah olunca, bir de baktık ki Hira tarafından geliyor."

"Ey Allah'ın Resulü, biz seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi mümkün en fena bir gece geçirdik." dedik.

"Bana cinlerin davetçisi geldi. Beraber gittik. Onlara Kur'an-ı Kerim'i okudum." buyurdular. Sonra bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi.

Cinler kendisine yiyeceklerini sormuşlar. O da:

"Elinize geçen, üzerine Allah'ın ismi zikredilmiş her kemik, olabildiği kadar bol etli olarak sizindir. Her deve ve at mayısı da hayvanlarınızın yemidir." buyurmuşlar.

Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bize şu tenbihte bulundu:

"Sakın bu iki şeyle (kemik ve kuru hayvan mayısı) abdest bozduktan sonra istinca etmeyin, çünkü onlar (cinnî olan) din kardeşlerinizin yiyecekleridir." [Müslim, Salat 150 (450); Tirmizî, Tefsir, Ahkâf, (3254); Ebu Dâvud, Tahâret 42, (85)]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in cinlerle temas kurduğunu, onlara Kur'ân-ı Kerim'i okuduğunu, onların bir kısım suallerine cevap vererek onları da irşad ettiğini bildirmektedir.

Hadis, cin gecesinde İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'un Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le birlikte olmadığını göstermektedir. Ebu Dâvud ve diğer bazı kitaplarda, İbnu Mes'ud'un cin gecesinde hazır bulunmasını (huzurunu) ve nebizle abdesti te'yid eden rivayet, bu rivayetle cerhedilmiş ve reddedilmiş olmaktadır. Zira bu rivayet sahih, nebiz hadisi zayıftır.

Dârekutnî'nin beyânına göre buradaki İbnu Mes'ud hadisi, "Bize cinlerin ve ateşlerinin izlerini gösterdi." cümlesinde sona erer. Geri kalan kısım İbnu Şâbi'nin dercidir. Hadisi Şa'bî'den rivayet eden bütün râviler onu Şa'bi'nin sözü olmak üzere rivayet etmişlerdir. Ancak gaybe müteallik bu açıklamanın Şa'bi'ye ait olması düşünülemez. O bunu, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan intikal eden rivayetlerden işitmiş olmalıdır. Hadisin bu kısmı İbnu Mes'ud rivayetinde yoktur.

Cinlerin yiyecek hususundaki sualleri, kendileriyle ilgili bazı şeyleri sorduklarını göstermektedir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın:

"Üzerine besmele çekilmiş kemik" sözü farklı anlaşılmalara imkân tanımıştır: Keserken mi, yoksa yerken mi besmele çekilen? Ancak âlimler, üzerine besmele çekilen kemiğin mü'min cinlerin yiyeceğini, besmele çekilmeyen kemiklerin de kâfir cinlerin yiyeceğini teşkil ettiğinde müttefiktirler.

Bu hadis, cinlerle ve hatta yiyecekleriyle ilgili bir kısım soruları hatıra getirebilir. Pratik faydası olmayan bu çeşit gaybî meselelerde, nasslarda geleni olduğu gibi kabul edip geçmenin, bunlarla meşgul olmamanın mü'minlik edebine en uygun tarz olduğunu belirtmek isteriz.

Bu hadisin pratik yönü, kemik ve kuru mayısı istincada kullanmamanın gereğidir. Kır ve köy hayatında bunların bilinmesi lüzumludur.

(Prof. Dr. İbrahim CANAN, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinlerin nitelikleri hakkında bilgi verir misiniz?..

51 Cinleri öpmek caiz midir?

Cinler, genellikle harabelerde, boş arazilerde, pis yerlerde, çöplüklerde ve kabristanlarda bulunurlar. (Şibli, Cinlerin Esrarı s.256-257.)

Cinlerin insanlara "hangi şartlarda zarar verebileceği" konusunda ise:

"Cinler, ehl-i imana, daha çok cünüplük ve hayız-nifas hallerinde; abdestsiz, namazsız hayat sürenlere de yine bu hallerde musallat olup, onları değişik şekilde ve değişik seviyede baştan çıkarabilir. İşlenen her bir günah, şeytan ve habis cinlere açılan bir kapı ve pencere durumundadır. Bilhassa hassas tipler, bozuk ruhlular, duadan ve dualıların atmosferinden uzak laubali hayat yaşayanlar, çabuk cinlerin tesirine girer. Tabiki cinlerin hayat sınırlarını ihlal ve besmele çekmeden evlerini ve yurtlarını işgalde cinlerden zarar görmede mühim faktörlerdir."

"Efendimiz (s.a.v.), bize pis yerlere girerken dua etmemizi öğretiyor ve onların bulundukları mezbelelik, çöplük, hamam, otluk, hela ve hatta kabirlerde namaz kılmamızı yasaklıyor. Evet Efendimiz, helaya girerken "Allahüme inni euzu bike mine'l-hubsi ve'l-habais" dememizi öğretiyor, hayatımızın her safhasında dualı olmamızı, bu kabil zararlı oklara hedef olmaktan korunmamızı temin edecek bir kale ve kalkan sayılabilecek temiz muhitlerde bulunmamızı, temiz insanlarla düşüp kalkmamızı, dualarla bir atmosfer oluşturmamızı ve ibadetle korunmamızı emrediyor."

"Öyleyse, cinlerin her türlü kötülüğünden emin olmak isteyen, her şeyden önce günahlardan şiddetle kaçınarak, onların gireceği delikleri kapamalıdır." (Şahin, İnancın Gölgesinde, s.153-154; Din ve İnançlara Göre Şeytan ve Cinler, Arif Arslan, Nesil Yayınları, Nisan 2002, s. 19-23.)

Cin, insan gibi akıl ve şuur sahibi bir çeşit mahlûktur. Yalnız nasıl olduğunu bilemeyiz, varlığında şüphe yoktur. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm, tevili mümkün olmayan bir ifade ile onların varlığından, küfür ve imanlarından söz ediyor. Bu bir gerçektir, varlıklarını inkâr etmek küfürdür.

Cinlerle evlenme meselesine gelince, mümkün mü değil mi pek bilinmez. Onlarla evlenmekten söz eden, daha çok avamdır. Şimdiye kadar herhangi bir insanın cinlerle evlendiği sabit olmamıştır. Sorulduğu için bu mesele dile getirildi, yoksa üzerinde durmaya değmez ve onlarla evlenmek uzak bir ihtimal de olsa, fıkıh kitaplarımız onu ihmal etmemişler, dile getirmişlerdir; şöyle ki:

Bir insanın bir hayvan ile cins ayrılığı olduğu için evlenmesi caiz olmadığı gibi, cinni ile de evlenmesi caiz değildir. (el-Feteva'l-Hadisiyyes. 167; Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II/111)

Buna göre evlenilmesi caiz olmayan bir varlığı öpmek de doğru olmaz.

52 İmam-ı Şafii'nin, cinleri görenin şehadeti makbul değildir, anlamında bir fetvası var mıdır? Varsa nedendir?

İmam Şafii’nin bu konuda görüşü için bk.Tuhfetu’l-Muhtac-şamile-9/195.

Bundan maksat, cinleri kendi aslî şekillerinde gören kimsenin yalancı olduğunu vurgulamaktır. Çünkü bu durum, Kur’an’da, insanların cinleri göremeyeceğine dair (Araf, 7/27) beyanlarına aykırıdır. Yoksa maksat, cinlerin –insan kılığında da olsa- hiç bir şekilde görünmeyecek manasına gelmez. (bk. a.g.e., Alusî, Araf Suresi'nin 27. ayetinin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız.

Şeytan, cinler ve melekler görünebilir mi?

Peygamberimiz (asv) cinleri görmüş müdür?

53 Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) cinlerle antlaşma yapmış mıdır?

Bilal b. Haris anlatıyor: Bir yolculuk esnasında Hz. Peygamber (a.s.m) ihtiyacını gidermek için bizden uzaklaştı. -ki def-i hacet için her zaman insanlardan uzak yerlere gidiyordu-, ben de arkasından bir kaba su koyup gittim. Hiç duymadığım şekilde birileri yanında cedelleşiyordu, garip sesler geliyordu.

Nihayet bir müddet sonra Hz. Peygamber (a.s.m) geldi ve “Bilal!” diye çağırdı, ben de “Buyurun, buradayım” dedim. “Su getirdin mi?” diye sordu ben de “Evet” deyince, “İsabetli davranmışsın.” dedi ve abdest almaya başladı. Ben “Ya Resulellah! Yanınızda hiç duymadığım sesler işittim, bazıları cedelleşyordu...” deyince, “Yanımda Müslüman cinlerle müşrik cinler cedelleştiler. Ben de Müslümanlara CİLS’te (Yerleşim yerleri ile dağlarda) oturmalarını, müşriklere ise ĞAVR’da (dağlar arasındaki çukurlar ile denizlerde) oturmalarını söyledim.”(Mecmau’z-Zevaid, 1/203).

Bu rivayette yer alan ifadelerden hareketle “Müslüman cinler ile kâfir olan cinlerin farklı ve belli yerlerde ikamet etmeleriyle ilgili” bir anlaşmadan söz edilebilir. Buna benzer daha başka rivayetler de söz konusudur.

İlave bilgi için tıklayınız:

CİN, CİNLER

54 Şizofren hastalarının mesuliyeti nedir? Cinler bu hastalığa neden olabilir mi?

İbadet mükellefiyeti için akıl ve bilincin yerinde olması gerekir. Bu hastalığın çeşitli şekilleri ve dereceleri vardır. Hastanın akli melekesini kulanıp kullanamadığına ve ibadetten sorumlu olup olmadığına karar verecek olan kişi, dindar ve uzman bir psikolog doktordur. Onun verceği karara göre hareket edilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinler hastalıklara sebep olabilir mi?..

55 Cinlerin verdikleri bilgiler doğru mu? Cinlerden bazı bilgileri öğrenmemizde bir sakınca var mıdır?

Bu bilgileri kötü manada kullanmamak şartıyla öğrenilebilir. Ayrıca cinlerin verdiği bilgiler her yönüyle doğru değildir.

- Cinlerin verdikleri bilgiler doğru mu?

İspritizma denilen bu hadise ve seans düzenlemeleri, bize Avrupalılardan ve gayri ciddi şarlatanlardan geldiğinden, yalan ile doğru birbirine karışır. Transa girmiş medyumu konuşturan cinler, bunu, beynin konuşma merkezine belli frekansta enerji akımı göndermek suretiyle yapar. Her lisanda, her ses tonuyla şahıs konuşturulur.

Özellikle geçmiş ile ilgili konulara cinler, kabiliyetleri ve yapıları sayesinde doğru cevap verebilir. Boyutları farklı olduğundan ve onların aleminde zaman çok yavaş geçtiğinden, normal bir cin, bir anda yüzlerce sene önceki bilgilere kolayca ulaşabilir.

Zaten reenkarnasyon denilen sapık inanış olan, ruhların beden değiştirmesi safsatasının arkasında da süfli ve habis ruhlar, kâfir cinler vardır. Onlar bunu şeytanın hile ve vesvesesi ile yapmakta, bir çok insanın inanç ve akidesini sarsmaktadır. Çoğu insan, bu aldanmanın cinlerin tesiriyle olduğunu bilmez, ancak bu ilimle meşgul insanlar bunu tespit edebilir.

- Cinlerin verdikleri bilgilere güvenilir mi?

Trans, yani derin uyku seansında davete icabet edip gelen cinler, kendilerini “ruh, evliya, büyük zat” diye tanıtmıştır. Kendilerinin cin olduğunu kabul etmez ve insanı küçük düşürücü bir kimliğe bürünürler. Kendilerine “efendi”, “büyük zat” denilince konuşacaklarını söylerler. Ağzınıza bir parmak bal koymak nevinden birkaç acayip haber verdikten sonra, şeytanın kandırmasıyla, insanları hak ve hakikat yolundan çevirmeye çalışırlar. Orada bulunan insanların eriştiklerini, makamlarının yüksek olduğunu, fazla ibadete gerekleri olmadığı telkinini yaparlar.

Yine, tespit edilmiştir ki eğer transa giren medyumluk vasfına sahip şahıs inançlı bir insan ise, genellikle üzerine inançlı cinler gelir. Fakat onların söyleyeceği sözlere de dikkat etmek gerekir. Cinler alemindeki kavram ve ifadeler, bizim alemimizle farklılık arzettiğinden, her haberi incelemek ve araştırmak gerekir.

Misk ve güzel kokular ulvi ruhları, kötü kokular süfli, alçak ruhları, kâfir cinleri celbeder. Şunu bilelim ki, insanın içi ve çevresi nasıl olursa, oraya gelecek olan cinler, ona göre değişecektir. Kâfirlerin cami ve cami cemaatinden, mü'minlerin fısk ve dalalet yuvalarından rahatsızlık duyması bünye meselesidir ve bu hadise cinler için de geçerlidir.

- Cinlerle ilgili "seans" ne demek?

Şehadet aleminde yaşayan insanlar ile gayb aleminde yaşayan cinler arasında en belirgin yakınlaşma, İslam âlimlerinin “istiğrak”, Batılıların “trans” dedikleri, medyumların derin uykusu esnasında olur. Cinler, iki alem arasında vasıta olan medyumların transı (derin uykusu) anında, insanın beynine ilim ve teknolojinin tespit edemediği bazı enerji akımları gönderir. Bu enerji akımı, direkt olarak derin uyku pozisyonundaki medyumun sinirlerine tesir eder.

Cinin gücü ve kuvvetine göre, trans durumundaki medyum, kendinde olmadan, uzaktan kumandalı bir robot gibi hareket ettirilir. O esnada çevrede bulunan insanlar, sordukları sorulara doğru-yanlış birçok cevap alırlar. Cinler, gerek insanın kendi ses tonuyla, gerekse kalın ve ince sesler çıkararak her dilde konuşabilirler. Geçmişten, gelecekten, şimdiki hâlden bazı yalan haberler verebilirler.

Bu durum cazibedar bir hâldir. Aslında kontrol edilmezse, cinleri tanıyan ve bilen bir uzmanın dışında yapılırsa, insanların iğfal ve aldatılmasıyla neticelenebilir.

56 Cinlerin ve şeytanların cinsiyeti yani erkek ve dişillikeri var mı?

Cinleri insanlar gibi düşünebiliriz, onların da erkekliği ve dişiliği vardır. Evlenip çoğalabilirler. İslam alimleri, bu konuda delil olarak Rahman Suresi 55. ve 56. ayeti delil göstermişlerdir:

"Şimdi Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? Oralarda gözlerini yalnız eşlerine çevirmiş dilberler var ki, bunlardan önce onlara ne insan ne de cin dokunmuştur."

Tams, esasen kanamak demektir. Onun içindir ki hayız kanına tams denir. Bu kelime daha sonra bekâret halinde olan birleşmeye isim olmuştur. Ayrıca mutlak cinsî yaklaşım anlamı ifade ettiği de söylenmiştir. Buna göre âyetin mânâsı şöyle olur: "Onları kimse kanatmamıştır. Yahut onlara kimse dokunmamıştır. Hep bekâr kalmışlardır." Buradan cinlerin cinsel ilişkiye müsait olduğu anlamı ortaya çıkmaktadır.

Diğer bir delil ise Kehf suresinin 50. ayetidir:

"Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: 'Âdem'e secde edin!' demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir."

Bu ayetteki "soy" kelimesi de üremeyi gerektiren bir husus olduğu için, cinlerin evlenmesine delil gösterilmiştir. Cinlerin dişilerine peri denir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cin kelimesinin manasını ve cinlerin mahiyetini açıklar mısınız?..

57 Cinlerin musallat olması için insanın vücudunda açık menfez bulunması ne demektir?

Cinler ve şeytanlar, insanların günahlarıyla açtıkları menfezlerden girer; girer ve insanı çepeçevre kuşatırlar. Bu menfezler kapanmalıdır ki, onlar içeri giremesinler ve insan da, onların şerrinden korunmuş olsun.

Ehl-i keşfin müşahedesiyle cin ve şeytanların mü'minlere musallat olmaları, daha ziyade onların bazı manevi yönlerden açık ve zayıf olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu da; cünüplük, hayız, nifas halleri, abdestsizlik, su-i edep içinde gafilâne davranışlar sergileme gibi durumlardır ki, ruh bozuklukları ve fizyolojik olmayan cinnetler, ekseriyetle böyle boşlukların ardından insana ârız olurlar.

Eğer bunlarda cin ve şeytanın parmağı varsa -ki vardır- onlar, mü'minin içine mutlaka, onun bir günahından yol bulup girmişlerdir. Evet, eğer sen bir kale gibi isen, bu kalenin kapıları açık olursa ezeli düşmanın elbette o kapılardan girecek ve senin vücud kaleni teslim almaya çalışacaktır. Eğer böyle bir akibete düşmek, ma'ruz kalmak istemiyorsan, mutlaka günahlardan kaçınmalı, dikkatli bir hayat yaşamalı ve kalenin içten fethedileceğini de asla unutmamalısın...

Habis cinler ve şeytanlar, her çeşit günahı alet olarak kullanırlar. İçki, kumar ve fuhuş, onların sıkça kullandıkları aletlerdir. Bu günahları irtikab edenler, şeytan tuzağına düşmüş sayılırlar.

58 Cinler bizim içimizden geçenleri, ne düşündüğümüzü bilebilir mi?

Cinlerin ve bütün mevcudatın üstünde halife olarak gönderilen insan, mahiyet ve yaradılış özelliğinin yanı sıra, zekâ, akıl, hafıza, muhakeme ve ibadet bakımından cinlere nazaran üstündür. Semavi bir dinden ders almayan bazı cinler, şeytandan aldıkları ders ile karakter itibariyle insanların bu üstünlüğünü kabul etmezler; onları kıskanırlar.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de,

“Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.”(Tin, 95/4)

buyurmakla, insanın sadece cinlerden değil, bütün varlıklardan daha üstün olduğunu bildiriyor.

Cinler, insanların üstünlüğünü tanımadıkları gibi, onları güç durumda bırakır ve kendilerine muhtaç olmaları için ellerinden geleni yaparlar. Cinlerin mahiyetini ve yapılarını bilmeyenler, cinlerden medet umarlar. Cinci ve üfürükçüler, bu safdilleri ve bilgisizliği iyi değerlendirirler.

Cinlerin mahiyetini, yapılarını ve bünyelerini bilmeyen kişiler, bazen onları gözlerinde çok büyütürler. Yani cinleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, üstün kabiliyetli, insanların fevkinde görürler veya gösterirler. Bu tamamen bir hezeyandır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Cinler gaybı bilip, kayıp eşyaları da bulabilirler mi?..

59 Cinler bizim boyutumuza geçebiliyorlar; peki biz insanlar da cinlerin boyutuna geçebilir miyiz?

Kur'an'a göre, insanlar topraktan, cinler ise ateşten yaratılmıştır. Bu iki maddenin tamamen birbirine dönüşmesi -bilinen ilmi kanunlara göre- zor görünüyor. Ancak, cinlerin ateşin dumansız, öz alevinden yaratılması, onlara -kendi yapılarını korumakla beraber- bir nevi yeni bir elbise giyer gibi, kılık değiştirmesi, örneğin bir insan kılığına bürünmesine imkân sağlamaktadır. Bu, onların incelik ve şeffaflık bakımından ruha daha yakın olan o esnek yapılarına da uyar. Ruhların temessülü Kur'anla da sabittir. (bk. Meryem, 19/17).

İnsan ise, katı bir mamulden inşa edilmiştir. Öyle esnekliği falan da yoktur. Bu açıdan baktığımızda insanların cin şeklinde temessül etmesi pek mantıklı görünmemektedir. Ayet ve hadislerde de böyle bir işarete -şimdiye kadar- rastlayamadık.

Ayrıca her an görünmekte olan bir varlık olarak, cinler gibi görünmez bir hal alması, sosyal hayat şartları bakımından da makul olmaz. Bir anda kaybolan birinin durumunu düşünün; bütün yakınlarını hüzne boğar. Bu ise hikmete aykırıdır. Ancak, insan cesedini bırakıp, ruhanî âleme geçince, yine insanlar suretinde temessül etmesi mümkün ve vaki olacaktır.

60 Şeytan ateşten yaratıldığını ve cehennemi de ateş olarak bildiğimize göre, ahirette nasıl cezalandırılacak?

İnsan topraktan yaratıldığı halde toprak ona zarar verebilmektedir. Bunun gibi şeytanın ateşten yaratılması, ateşin ona zarar vermeyeceği anlamına gelmez. Mahiyet değiştiğinden ateş de zarar verecektir. Ateş olmak ayrıdır, ateşten yaratılmak ayrıdır. Ağaç da topraktan yaratıldığı halde toprak değildir.

Ayrıca cehennem azabı sadece ateş değildir; birçok azap çeşitleri vardır. Birkaçı şöyledir:

1. Soğukla azap,
2. Yılan, akrep gibi hayvanların sokması,
3. Başına topuzlarla vurmak,
4. Aç bırakmak,
5. Zakkum yedirerek bağırsakları parçalamak,
6. Vücutları büyültülerek azabın şiddetlendirilmesi,
7. İrinli su içirmek,
8. Gayya kuyusuna atmak,
9. Uçurumlardan yuvarlamak,
10. Zifiri karanlıkta azap,
11. Büyük azap veren pis kokulara maruz bırakmak,
12. Azapların her gün katlanarak çoğaltılması,
13. Sonsuza kadar azap edilmesi.

Kadızade Ahmed Efendi buyuruyor ki:

"Cehennemde bir yere Zemherir denir, yani, soğuk cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk bir sıcak, sonra soğuk sonra sıcak cehenneme atılarak, azap yapılacaktır." (Amentü Şerhi)

Cehennemde çok soğuk Zemherir azapları bulunduğu, "Kimya-i Saadet" ve "Dürret-ül-Fahire" kitabında yazılıdır. Buhari, Müslim, İbni Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da zemherir cehennemin nefesinden olduğu bildiriliyor. (bk. Buharî, Mevâkît: 9; Müslim, Mesâcid: 185-187; Tirmizî, Cehennem: 9.)

Reşahat kitabında deniyor ki: Zemherir denilen soğuk cehennemin azabı çok şiddetlidir.

* * *

Cinlerin yaşlı doğup bebek olarak öldükleri doğru değildir. Ayrıca cinler bir çok şekle girebilirler. Yeryüzünde gördüğümüz varlıklar, farklılıklarına göre ırklara, cinslere, nev'lere ayrılır. Bunun gibi, ırklara, nev'lere, ayrıldığı gibi, cinler de kendi bünye ve yapılarına göre, nev, cins ve ırklara ayrılır. Bu izahı zor meselenin anlaşılması için ehl-i hakikat tarafından yapılan istiare ve teşbihler bazen yanlış idrak edilip, hatalara düşülmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinlerde ırk var mıdır? Arap, Türk, Ermeni, vs,..

61 Kıyamet, cinler içinde mi aynıdır; değilse onlara nasıl kıyamet kopacaktır?

Kıyamet, hem insanlar hem de cinler için olacaktır. 

"Sûr'a üflenir ve Allah'ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar." (Zümer, 39/68)

Bu âyette sûra iki kere üfleneceği bildirilmiştir. Neml suresi 87. âyetinde bu ikisinden önce bir kere daha üfleneceğinden söz edilmiştir. Onun için Hz. Peygamber (a.s.v) sûra üç üfleme bildirmiştir:
1. Nefhatü’l feza’ (dehşetli bir ses)
2. Nefhatu’s-sa’k (öldüren ses)
3. Nefhatu’l kıyame (diriliş üflemesi).

İstisna edilenler: En büyük dört melektir. Bazı müfessirler ayrıca, Hamele-i Arş, yahut rıdvan melekleri, huriler, Malik (cehennem sorumlusu) ve Zebanileri de sayarlar.

Bu âyette, kendisine üç defa üfürülecek olan sur'un son iki üfürülüşü zik­redilmektedir. Sur'a birinci üfürülüşte her şey büyük bir korkuya kapılıp sarsıla­caktır. Resulullah (s.a.v.) bu duruma işaret ederek şöyle buyunnuştur:

"Ben kendimi nasıl rahat hissedebilirim. Sur sahibi sur'u ağzına almış, alnını yere eğ­miş, kulağını Allah'ın emrine vermiş ona üflemek için "Üfle" emrine beklemek­tedir."

İkinci üfürülüşte ise Allah Teala'nın, diledikleri hariç, bütün yaratıklar öle­ceklerdir.

Âyette zikredilen, Allah Teala'nın, ölmeyeceklerini dilediği kimselerden maksat Enes b. Mâlik ve Süddî'ye göre Cebrail, Mikâii, İsrafil ve Azrail'dir. Al­lah Teala bütün yaratıkların ruhlarını aldıktan sonra, geriye bu melekler kalır. Da­ha sonra bunların da canlarını alır, geriye sadece kendi zatı kalır. (Taberi Tefsiri)

62 Vesveseli ve zayıf insanlara cinlerin zarar verir deniyor. Mesela nasıl vesveseli ve zayıf insan; örnek veirir misiniz?

Cinlerin kendisine zarar vereceğini düşünen ve yalnız kaldığı zaman cinleri düşünüp korkan insanlar ile manevi bünyesi zayıf olan insanlara zarar verme ihtimali vardır. Çünkü içinde taşıdığı bu hislerle kendisini iyice zayıf düşürmüştür.

İnsan Allah'ın izni olmadan hiç bir şeyin kendisine zarar veremeyeceğini bilmeli ve dua okuyarak Allah'a tevekkül etmelidir. Okuduğu dualar ve Allah'a olan tevekkülü onu cinlerin zararından koruyacaktır.

a) Şeytanın şerrinden Allah (c.c.)'a sığınmak, Allah Teâlâ Kur'an'ında şöyle buyuruyor,

"Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse Allah'a sığın. Çünkü O işitendir, bilendir." (A'raf, 7/200)

Başka bir ayette ise şöyle buyurmaktadır:

"Ve de ki: Rabbim şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım." (Müminun, 23/97-98)

Efendimiz (s.a.v.) mescide girdiği zaman, "Euzu billahil azimi ve bi vechihil kerimi ve suldanihil kadimi mineşşeydanirracimi" duasını okur ve şöyle buyurlardı.

"Bu duayı okuyan için şeytan der ki, 'O kimse günün diğer vakitlerinde de benim şerrimden muhafaza edilir.' " (Ebu Davud, Salat, 446)

b) Ayet-el Kürsi'yi okumak

Ayet-el Kürsi cinlerin şerrinden korunmak için büyük bir kaledir.

Ebu Eyyub-i Ensari (r.a.)'nin bodruma benzer bir yeri vadi. Hurmalarını orada tutardı. Cinlerin gül denilenlerinden biri gelir oradan hurma aşırırdı. Ebu Eyyub bunu Peygamber (s.a.v.)'e şikayet etti. Peygamberimiz (s.a.v.) "Git ve cini gördüğün zaman Allah'ın adı ile Rasulüllah'a git de" dedi. Ebu Eyyub geldi ve cini yakaladı. Fakat cin bir daha gelmeyeceğine yemin ettiği için salıverdi. Sonra Rasulüllah (s.a.v.)'ın yanına geldi. Rasulüllah "Yakaladığın esiri ne yaptın?" diye sordu. Eyyub (r.a.) "Bir daha gelmeyeceğine yemin etti." dedi. Rasulüllah (s.a.v.),"Yalan söylemiş, yine gelecektir." dedi. Gerçekten ikinci defa geldi, yine Ebu Eyyub kendisini yakaladı, tekrar gelmeyeceğine yemin edince salıverdi. Ebu Eyyub Rasulüllah (s.a.v)'ın yanına geldi. Rasulüllah (s.a.v.), "Yalan söylemiş, yine gelecektir." dedi. Üçüncü defa gelince, Ebu Eyyub yakalayıp ona dedi ki, "Seni artık Rasulüllah'ın yanına götürünceye kadar bırakmam." Bunun üzerime cin, Sana bir şey hatırlatacağım, evinde Ayet-el Kürsiyi oku. Ne cin ne de şeytan sana yaklaşmaz." dedi. Ebu Eyyub tek başına Resulüllah'ın yanına geldi. Rasulüllah (s.a.v.) Ebu Eyyub'a "Yakaladığın esiri ne yaptın?" diye sordu. Ebu Eyyub hadiseyi anlattı. Efendimiz (s.a.v.), "Yalancı olduğu halde bu sefer doğru konuşmuş." buyurdular. (Buhari, Vekale, 10)

Ebu Hureyre (r.a.)'den:

"Peygamberimiz (s.a.v.), 'Her şeyin bir zirvesi vardır. Kur'an'ın zirvesi Bakara suresidir. Orada Kur'an ayetlerinin baştacı, efendisi olan bir ayet vardır, o da Ayet-el Kürsi'dir.' buyurdu." (Tirmizi, Fezailü'l-Kur'an, 2)

Bir başka hadisi şerifte,

"Sûre-i Bakara'da Kur'an'ın baştacı, efendisi vardır. Hangi evde okunursa şeytan o evden çıkar, o da Ayet-el Kürsi'dir." (bk. Cami’ussağir, 2/47, no.1289)

İnsan tam bir teslimiyetle Ayet-el Kürsi okursa, şeytan ona yaklaşmaz, yaptığı hileleri bozulur. Cinin hastadan uzaklaşmasında bilhassa son ayetin fazla tekrarlanmasının uzaklaşmasında çok tesiri vardır. Defalarca denenmiştir. Şeytanın arkadaşlarına keşfettirdiği batıl meseleler Ayet-el Kürsi okuyarak engellenir.

Bunlar şeytanın dostlarının kulağına fısıldadığı bazı haberlerdir. Kur'an dili ile "şeytanlar arkadaşlarına vahy ederler." (En'am, 121) Bazı cahiller de bunları evliya zannederler.

c) Sûre-i Bakara'nın sonunu (Amener Rasulu) okumak.

Ebu Mesud (r.a.)'dan; Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur:

"Bakara sûresinin sonunda iki ayet vardır ki, kim onları bir gece okursa, bunlar ona kâfi gelirler. Kötülük ve şerri def ederler." (Buhari,Fezailü'l-Kur'an,10,17)

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur:

"Allah’ü Teala Bakara suresini iki âyetle sona erdirdi ki, bunları bana Arş’ın altındaki bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz, kadınlarınıza, oğullarınıza öğrettini, talim ediniz. Çünkü bu iki ayet: hem bir salât (namazda okunan Kuran) hem bir Kuran (ayetleri), hem de bir duadırlar." (Müsned, 4/147, 151, 5/180; Hakim, Müstedrek, 1/562)

Numan b. Beşir (r.a.)'dan; Efendimiz (s.a.v.) buyurdu:

"Şüphesiz Allah’u Teala, gökleri ve yeri yaratmadan 2000 yıl önce bir kitap yazdı ve o kitaptan iki ayet indirerek Bakara suresini bu iki ayetle bitirdi. Bu iki ayet, bir evde 3 gece okunursa, şeytan o eve yaklaşamaz." (Tirmizi, Fedailül-Kuran, 4; Beyhaki, Şu’abül-İman, 2/460)

d) İhlas ve Muavvizeteyn'i (Felak ve Nas Surelerini) Okumak

Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur:

“Her akşam ve sabah üçer defa “Kulhüvallahü ehad” sûresiyle Nâs ve Felâk sûrelerini oku, seni her türlü tehlike ve zarardan korumaya yeterli olur” (Ebu Davud, Edeb, 101; Nesaî, İstiâze 1; Tirmizi, Daavat, 117) 

Ukbe bin Amir (r.a)’den rivayet edilmiştir. Ukbe bin Amir (r.a)’den rivayet edilmiştir. Bir gün Resulullah (s.a.v.) ile birlikte Cuhfe ve Ebva arasında giderken birden ortalığı bir rüzgar ve karanlık kapladı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) Felak ve Nas surelerini okuyarak gelecek belalardan Allah’a sığınmaya başladı ve bana da böyle musbet anında aynı şeyi yapmamı tavsiye ederek şöyle buyurdu: ”Ey Ukbe! Bu iki sure ile Allah’a sığın; çünkü Allah’a sığınan hiçbir kimse, bu ikisinin benzeri ile korunmadı.” (Ebu Davud, Vitir, 1463; Beyhaki, Sünenü’l-Kübra, 2/394)

Başka bir rivayette Resulullah (s.a.v.) Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ukbe bin Amir (Radıyallahu Anh)’a şöyle buyurdu:

“Ey Ukbe! Sabah akşam üçer defa İhlas, Felak ve Nas surelerini devam et. Arkasından şöyle söylemeyi ihmal etme: Allah’ım! Sana yaptığım bütün kulluk hizmetlerimde ve son nefesimi verdiğim sırada şeytan gelip bana vesvese vermeye başlayınca, beni onun elinde koyma. Bu hususta şimdiden Sana sığınıyorum.” (Hâkim, Müstedrek, 1,240)

63 Adem aleyhisselam dünyaya gelmeden önce cinler var mıydı?

Evet, Adem aleyhisselam dünyaya gelmeden önce, dünyada cinler vardı.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinler, insanlardan önce mi yaratıldı?..

64 Cinler de sınava tabi oldukları halde, acaba Kur'an-ı Kerim'de neden sadece bir sayfa ya da birkaç yerde bahsediliyor?

Cinlerin de insanlar gibi mükellef olduklarında şüphe yoktur:

“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza dair uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar da: “Kendi aleyhimize şâhitlik ettik” derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi âleyhlerinde şâhitlik ettiler.”(Enam, 6/130),

“Ey insan ve cin! Sizin de hesabınızı ele alacağız.”(Rahman, 55/31)

mealindeki ayetler bu gerçeğin altını çizmektedir.

Ancak, insanların yeryüzü halifesi olduktan sonra, artık cinler insanlardan gelen peygamberlere tabi olmuşlardır. Özellikle bütün insanlara ve cinlere gönderilmiş bir peygamber olan Hz. Muhammed (asv)’e vahiy edilen Kur’an’ın inmesinden sonra, onların mürşit ve uyarıcıları da ondan aldıkları derslerini götürüp kendi cemaatlerine tebliğ etmekle yükümlü tutulmuştur.

“(Ey Muhammed!) Bir zaman cinlerden bir gurubu, Kur’ân’ı dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Kur’ân’ın okunuşunda hazır bulununca, birbirlerine: “Susun, (dinleyin)!” dediler. Okunması bitirilince de kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.”(Ahkaf, 46/29)

mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir.(Geniş bilgi için bk. Niyazi Beki, Rahman Suresinin 31. ayetinin tefsiri).

- Cinler vahyin hitabında insanlara tabi bir durumda olduklarına göre, Kur'an’da onlardan yeteri kadar bahsedilmiş, denilebilir.

- Cinler görülmeyen bir varlık olduğu için, sosyal hayat bakımından insanlardan farklı bir konumdadır. Dolayısıyla, cinlerin hayatından fazlaca özel  vurgular yapılması, bu açıdan İlahî hikmete uygun düşmemiş ki, fazla yer verilmemiştir.

- İnsanlara hitap eden İlahî emir ve yasaklar, aynı zamanda cinler için de geçerlidir. Onlar için de ayrıca aynı şeyleri tekrar etmek Kur’an’ın  belagat ve îcaz (veciz söz söyleme sanatı) üzerinde kurulmuş olan i’cazına uygun düşmemektedir.

- İnsanların hayatı cinlerce açık, fakat cinlerin hayatı insanlarca gizlidir. Onların gizli taraflarından bahsetmek, insanlara yarardan çok zarar verebilir.

Bununla beraber cinlerden bahseden bir çok ayet ve hadis de vardır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Kur'an cinlere de gelmiştir. Neden çoğunluğu insanlara hitap ediyor?

CİN, CİNLER...

65 Kafirler bir cin görseler, Kur'an'da geçtiği için iman ederler. Cinler insanları gördükleri halde neden kafir olanları var? Onları iman etmekten alıkoyan nedir?

Bu sorularınızın mantık ölçüsünü açacak bazı soruları sormakla cevap vermeyi uygun görmekteyiz.

“Kafirler bir cin görseler, Kur'an’da geçtiği için iman ederler” diyorsunuz. Peki kâfirler Kur’an’ın varlığını ortaya koyduğu ruh gerçeğini, hem bilimsel bazı verilerle hem de ruh çağırma seanslarında ruhun varlığını gördükleri halde, hangi materyalist bu sebeple Müslüman olmuştur?

“Cinler insanları gördükleri halde neden kafir olanları var?” diyorsunuz... Peki, bazı insanlar da cinleri görmüşlerdir. Bunun pek çok vakaları vardır. Hatta bazı sahabiler (cinlerin bir kabilesi olan) şeytanları görmüşler, fakat yine diğer insanlar Müslüman olmamışlardır.

Sorudaki genel tema şudur: “Kur’an’da söz konusu edilen gaybî haberler açıkça görülürse kâfirler Müslüman olur…”

Bunun cevabını birkaç maddede özetleyebiliriz:

a. İmtihan gizlidir, akla yol gösterilir fakat aklın iradesi elinden alınırcasına, akla zorunlu istikamet gösterilmez. Bu tutum, akla hitap eden imtihanın âdil olmasının, olmazsa olmaz şartıdır.

b. Kur’an’ın bir çok ayetinde “Eğer Allah dileseydi herkesi iman etmeye zorlardı... Gök yüzünde öyle bir alamet gösterirdi ki herkes ona boyun eğmek zorunda kalırdı...” manasına gelen ifadelere yer verilmiştir. Halbuki, eğer herkese cennet kapıları açılsaydı, o zaman imtihana gerek kalmazdı. Oysa Allah, iyilerle kötülerin, elmasla kömürün, altınla bakırın birbirinden ayrılması için imtihan ateşini alevlendirmiştir. Evet, cennet ucuz olmadığı gibi, cehennem de lüzumsuz değildir.

c. “Cinler insanları gördükleri halde neden kafir olanları var?” sorusuna karşı şunları söyleye biliriz: Kur’an’da on beş asır önce gizli olan bir çok kozmik, jeolojik, sosyolojik, antropolojik gerçekler seslendirildiği ve çağımızda bilimsel olarak tasdik edildiği halde, neden insanların hepsi Müslüman olmuyor?  Olmuyor; çünkü, iman sadece bir konuya bağlı olarak ortaya çıkmaz. Binlerce hakikat ortada olduğu halde, gafletler, heva ve hevesler, vesveseler ve vehimlerle bunlar görmezlikten gelinebiliyor.

Bizans’ın Sasaniler ile birkaç yıl içerisinde savaşa gireceği ve onları yeneceğine dair Kur’an’ın verdiği gaybî haber ve bilgi, tarihi gerçeklerle tasdik edildiği halde, kâfirler buna bakarak imana gelmemişlerdir. Hz. Peygamber (asv)'in bir işaretiyle Ay’ın ikiye ayrılması mucizesi, Kamer suresinde ifade edildiği ve bir çok sahih hadis rivayetlerinde yer aldığı bilinen bu olayı gözleriyle gören kâfirler “Bu bir sihirdir” diyerek imana gelmemişlerdir. 

ç. Bu açıklamalar gösteriyor ki, sadece bilgi yetmiyor; bir çok oryantalist Kur’an’ın verdiği bilgileri hayranlıkla gördüğü halde, yine de Müslüman olmamışlardır. Hz. Peygamber (asv)'in eşsiz ahlakî güzelliklerini, Allah’ın rızasından başka dünya adına bir şey istemediğini bizzat gördükleri halde yine de iman etmeyen bir çok müşrik Araplar söz konusuydu.

Bunlar gösteriyor ki, iman etmek için sadece bazı bilgilerin doğru olarak kabul edilmesi yetmiyor. İman, bilginin akıldan öteye geçip kalpte bir süzme halinde yerleştikten sonra söz konusu olan bir ilahî lütuf eseridir. Bu da, kişinin özgür iradesini iman etmeye yönlendirmesinden sonra, Allah’ın onun kalbine attığı bir nur olarak tecelli eder. 

İlave bilgi için tıklayınız: 

Cinler meleklerden haber çaldıklarına göre, meleklerin varlığını biliyorlar demektir. Öyle ise neden cinlerin çoğu inanmıyor? 

İnsanlar imani konularda nasıl aldanıyorlar?...

İnanmak veya İnanmamak Üzerine Bir Sohbet...

66 Hz. Muhammed (asv) cinlerin de mi peygamberidir? Efendimiz (asv) cinnlere de bizzat tebliğde bulundu mu?

Kur’an-ı Kerim’de ve bazı hadislerde, Hazret-i Peygamber (asv)’in cinleri gördüğünden, onlara Kur’an okuduğundan ve onlarla muhaverede bulunduğundan bahsediliyor. [Buhari, Salat 75, Amel fi's-Salat 10, Bed'ü'l Halk 11, Enbiya 40, Tefsir, Sad; Müslim, Mesacid 39, (541)]

"Hani, Kur'ân'ı dinlemeleri için cinlerden bir topluluğu sana göndermiştik. Huzuruna geldiklerinde, birbirlerine 'Susun!' dediler. Kur'ân okunduktan sonra da, inkâr ve isyandan sakındırmak üzere kavimlerine döndüler. 'Ey kavmimiz,' dediler. 'Biz Mûsâ'dan sonra indirilen, kendisinden önceki kitapları doğrulayan, hakka ve dosdoğru bir yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Sizi Allah'a çağıran peygambere uyun ve ona îmân edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve acı bir azaptan sizi korusun.' " (Ahkâf, 46/29-31; bk. Cin, 72/1-15)

Ayetlerde cinlerin de Peygamberimiz (asv)'e tabi oldukları ve kavimlerini de Peygamberimiz (asv)'e uymaya davet ettikleri ifade edilmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinlerden peygamber gelmiş midir?

67 Cinlerin nefsi var mıdır?

Cinler de insanlar gibi imtihana tabi tutulan akıllı ve şuurlu varlıklardır. İnsanlarda nefis olduğu gibi cinlerde de nefis vardır.

Cinlerin de, tıpkı bizim gibi, bir kısım mülhid, muannid ve mütemerridleri olduğu misüllü, dupduru, saf ve muhlis olanları da vardır.

Elimizdeki nasslara bir bütünlük içinde baktığımızda görürüz ki, cinle ins arasında esas itibariyle ciddi bir fark yoktur. Onlar da bizim gibi yer, içer, evlenir, çoğalır ve hayatlarını devam ettirirler.

Hayat tarzı olarak böyle olduğu gibi, düşünce ve fikir açısından da her zaman bir paralellik söz konusudur. Cin suresinde, onların bu durumu, kendi ifadeleri içinde şöyle anlatılır:

"Bize gelince, bizden iyiler de var, böyle olmayan (kötüler de) var. Biz çeşitli yollara ayrıldık." (Cin, 72/11)

"Biz çeşitli yollara ayrıldık" ifadesinin tefsiri sadedinde Ahmed b. Hanbel, Süddî'den şu değerlendirmeyi nakleder: "Her zaman Cinler içinde, tıpkı beşerde olduğu gibi, "Kaderiyye", "Mürcie", "Müşebbihe".. vardır." (Kurtubi, el-Camiu Liahkami'l-Kur'an, 19/15 )

(Haliyle Yahudi, Nasrâni, Mecûsi, Putperest... de var demektir. Hatta bunu Müslümanlar arasında zuhur eden hak ve batıl meslek, meşrep ve mezheplere teşmil etmek mümkündür. Evet, bunların kimisi Cebriye mezhebindendir, "insanın iradesi yoktur" der.. kimisi, "Allah, insanın işine karışmaz; kul fiilini kendi yaratır.." der, Mu'tezile mezhepini temsil eder.. kimisi "Mürcî"dir, amelin tesiri mevzuunda belli bir saplantıyı mırıldanır.. kimisi de "Müşebbihe"dir, Allah (c.c)'ı başka şeylere benzetip, O'na mekan ve hayyiz isnad eder.)

İmam Süddî Hazretleri, Tâbiin'den bir zattır. Onun devrinde, cinler arasında bu kadar tefrika ve ayrılık söz konusu ise, kim bilir o iftiraklar bugün ne haldedir! İhtimal, bugün insanlar arasında mevcut bütün doktrin ve düşünce farklılıkları, cinler arasında da mevcuttur. Zira onlar, insanlara tâbi varlıklardır. Durum böyle olunca, eğer beşer kendinden beklenen seviyede, Allah Rasûlü'nün (asm) arkasında çizgisini koruyabilse, cin ve ruhanîler de onun arkasında istikamete yürüyeceklerdir. Bizdeki iniş ve çıkışlar, onlarda da iniş ve çıkışlar meydana getirmektedir, çünkü bizim peygamberimiz, onların da peygamberidir. Ve bizler, onlar için uyulması gereken örnek ve önderler durumundayız.

Böyle olduğu için, Ümmet-i Muhammed'in sevinci, onların da sevinci olacak; hüznü, onları da hüzne gark edecektir. Burada şunu da söyleyebiliriz: Bizlerin kurtuluş için yeni bir çalışmaya girmemiz, onları da kurtuluş adına aksiyona sevk edecektir.

Öyle ise, bizim çalışmalarımız sadece bizimle sınırlı kalmamakta; cinler alemine de tesir etmektedir. Bir bakıma bizler nasıl olursak, onlar da öyle olma durumundadırlar. Cin Sûresi'nde, onların, bizimle aynı şeyleri paylaştıkları gayet veciz olarak şöyle anlatılır:

"Bizden Müslümanlar da var, Hak yoldan sapanlar da. Kimler Müslüman olursa, işte onlar doğru yolu aramışlardır. Yoldan sapanlar da cehenneme odun olmuşlardır." (Cin, 72/14-15)

Bu ayetlerde de açıkça görülmektedir ki, cinlerin de, tıpkı bizim gibi, bir kısım mülhid, muannid ve mütemerridleri olduğu misüllü, dupduru, saf ve muhlis olanları da vardır.

68 Cinler meleklerden haber çaldıklarına göre, meleklerin varlığını biliyorlar demektir. Öyle ise neden cinlerin çoğu inanmıyor?

Küfürden ilk akla gelen ateistlik ise de, gerçekte onun çeşitleri vardır.

Cinlerin küfrü, bulundukları dönemin peygamberine iman etmemekle kendini gösterir. Meleklere iman etmek küfürden kurtulmaya yetmez. Nitekim, Arap müşrikleri de Allah’a inandıkları gibi, meleklere de inanıyor ve onları Allah’ın kızları olarak görüyorlardı. Ancak onların bu inanmaları müşrik ve kâfir olmalarını engelleyememiştir.

Bu gerçeğe ayette vurgu yapılmıştır:

“(Ey müşrikler!) Rabbiniz, erkek çocukları sizin için ayırdı da, kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi! Gerçekten siz, (vebali) çok büyük bir söz söylüyorsunuz.”
(İsra, 17/40).

İlave bilgi için tıklayınız:

CİN, CİNLER

 

69 İnsanların cinlerden üstünlüğü hakkında bilgi verir misiniz? Hangi vasıflarıyla insanlar cinlerden daha üstündür?

Cinlerin ve bütün mevcudatın üstünde halife olarak gönderilen insan, mahiyet ve yaradılış özelliğinin yanı sıra, zekâ, akıl, hafıza, muhakeme ve ibadet bakımından cinlere nazaran üstündür. Semavi bir dinden ders almayan bazı cinler, şeytandan aldıkları ders ile karakter itibariyle insanların bu üstünlüğünü kabul etmezler; onları kıskanırlar.

Bununla ilgili olarak Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de

“Şüphesiz biz insanı ahsen-i takvimde yarattık.”(Tin, 95/4)

buyurmakla, insanın sadece cinlerden değil, bütün varlıklardan daha üstün olduğunu bildiriyor.

Cinler, insanların üstünlüğünü tanımadıkları gibi, onları güç durumda bırakır ve kendilerine muhtaç olmaları için ellerinden geleni yaparlar. Cinlerin mahiyetini ve yapılarını bilmeyenler, cinlerden medet umarlar. Cinci ve üfürükçüler, bu safdilleri ve bilgisizliği iyi değerlendirirler.

Cinlerin mahiyetini, yapılarını ve bünyelerini bilmeyen kişiler, bazen onları gözlerinde çok büyütürler. Yani cinleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, üstün kabiliyetli, insanların fevkinde görürler veya gösterirler. Bu tamamen bir hezeyandır.

70 Meleklerin konuşmalarını, cinlerin duyup kâhinlere haber verdiklerine dair ayet ve hadis var mıdır? Yıldızların buna engel oldukları doğru mudur?

Cin sûresinde şöyle buyurulmaktadır:  

"Doğrusu biz göğü yokladık; onu sert bekçiler ve kayan ateşlerle (ışınlarla) doldurulmuş bulduk. Doğrusu biz, göğün dinleyebileceğimiz bir yerinde otururduk; ama şimdi kim dinleyecek olsa, kendisini gözleyen bir ateş (ışın) buluyor." (Cin, 72/8-9)

Göğü yoklamak, ne var ne yok diye araştırmak istemek, sınamak anlamlarında mecaz bir ifadedir.

Cinler, gökleri dinlemek, haber almak için bazı mevkilerde oturur, bazı yerlerde durup etrafı gözetler, gizli gök haberleri alır, onlarla halkı şaşırtırdı. Fakat şimdi "her kim dinlemek isterse, onu göz altında bulundurup gözleyen, yakmaya hazır bulunan bir ateş parçası, parlak bir alev bulunuyor."

Elmalılı, Hz. Peygamber (s.a.v)'i göklere, getirdiği âyet ve mucizeleri de alev top­larına benzeterek bu âyetleri tevil etmekte, Kurân-ı Kerîm karşısında insan ve cin şeytanlarının ödlerinin koptuğunu, dillerinin tutulduğunu ve artık eskisi gibi gayptan dem vuramayacaklarını anladıklarını söylemektedir.(Elmalılı Tefsir, VIII/5404)

Tefsirlerde anlatıldığına göre, cinler öteden beri göklerde dolaşır, ora­daki melek vb. varlıkların konuşmalarını dinlerler, aldıkları bilgilere kendilerinden de yorumlar katarak onlarla irtibat kuran kâhinlere anlatırlardı(bk. Şevkânî, V/352-353). 9. âyetin "Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk." mealindeki kısmı da buna işaret eder. Ancak Hz. Pey­gamber gönderildikten ve Kur'an indirilmeye başlandıktan sonra, cinlerin gökleri dinlemesine izin verilmediği anlaşılmaktadır. Nitekim 8. âyette verilen bilgiye gö­re cinler, gökleri araştırıp yokladıklarını, ancak göklerin güçlü bekçiler tarafından korunmuş ve alev toplarıyla donatılmış olduğunu gördüklerini ifade etmişlerdir. 9. âyetin son cümlesine göre de cinler, gök ehline kulak misafiri olup gizlice onlar­dan bilgi kapmaya çalışanlara gözetleme yerlerinden alev topları atılarak gökleri dinlemelerinin engellendiğini söylemişlerdir(Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu, V/400).

Sûrenin nüzul sebebini anlatan İbn Abbas da önceden cinlerin, Allah'ın meleklere evrenin yönetimiyle ilgili olarak gönderdiği vahyi dinlediklerini, ancak Hz. Peygamber'in gönderilmesiyle birlikte onların gökleri dinlemelerinin yasaklandığını, bunun nedenini araştırırlarken Nahle denilen yerde Hz. Peygamber (s.a.v.)'le karşılaştıklarını ve böylece göklerden haber al­malarını engelleyen şeyin ne olduğunu anladıklarını haber vermektedir(Buhârî, Tefsir, 72; ayrıca bk. Hicr 15/17-18; Sâffât 37/7-10; Mülk 67/5).

Diğer bir gerekçe de İbn Abbas'tan şöyle dediğine dair gelen rivayettir:

Peygamber (sav), ashabın­dan bir grup ile birlikte oturmakta iken bir yıldız kaydı. Bunun üzerine şöy­le sordu:

"Cahiliye döneminde iken bu gibi hâller hakkında ne diyordunuz?" Onlar:

"Bizler, ya büyük bir kimsenin öldüğünü ya da büyük bir kimsenin doğ­duğunu kabul ediyorduk." Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

"Bu yıldızlar, ne bir kimsenin ölümü ne bir kimsenin dünyaya gelmesi dolayı­sıyla atılmaz. Fakat şanı yüce Rabbimiz semada bir emri hükme bağladığı tak­dirde Arşın taşıyıcıları, teşbih ederler. Daha sonra her semada bulunanlar teş­bih ederler. Nihayet bu teşbih bu gördüğünüz semaya kadar ulaşır. Semada bulunanlar-Arşın taşıyıcılarına: 'Rabbiniz ne buyurdu?', diye sorarak haber al­mak isterler. Onlar da onlara neyi buyurduğunu haber verirler. Herbir sema ehli -haber şu gördüğünüz semanıza ulaşıncaya kadar- diğerine haber verin. Cinler, bunu kapmaya çalışırken hemen onlara atış yapılır. İşte onların bu­radan getirdikleri haberler doğrudur, fakat ona bir şeyler ilave ediyorlar."(Müslim, IV, 1750; İbn Hibbân, Sakih, XIII, 499; Tirmızi, V, 362; Müsned, I, 218).

Cinlerin, kâhinlere bilgi vermesine sed çekilmesinin hikmetini Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklıyor:

"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gaibden haber verenlerin ve cinlerin ihbaratına sed çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe îras etmesinler ve vahye benzemesin. Evet, bi'setten evvel kâhinlik çoktu. Kur'an nâzil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmana geldiler. Çünki daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar. Demek Kur'an hâtime çekmişti(Mektubat, s.191)

71 Cinler neden sadece bazı insanlara gözükür?

Bir takım yolları ve usulleri olmakla beraber, cinlerle irtibat kurma, mürşit ve rehber ister ve o işin ehli olmayı gerektirir. Usul, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır.

Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri mana alemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrarlar; onların hakimiyeti altına girerler ve onların oyuncakları olurlar. Neticede cinler, böyle kimseleri bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri, zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alırlar ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar.

Nitekim, 20. Asırda Hindistan’da Gulam Ahmed Kadıyanî, böylesi habis ruhların kurbanı olmuştur. Hint Yogizmine karşı Fakirizm yolunda İslam adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların saldırısına uğrayıp, oyuncakları haline gelmiş... Habis ruhlar, önce kendisine müceddid olduğunu kabul ettirmişler; sonra da Mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır. En sonunda da, -haşa- “Allah bana hulûl etti ve bende göründü.” demeye kadar gitmiştir.

Habis ruhlar, habis olanlarla çabuk kontak kurar ve cinnete kadar götürebilirler. Bu bakımdan cinler daha çok manevi bünyesi zayıf insanlara görünür.

Cinler görmek her zaman için üstünlük değildir. Hatta onların şerlilerine aldanma olduğundan görmemek daha iyidir.

72 Cinler zeka ve mantık olarak insanlardan üstün müdür?

Cinler, insanlardan daha zeki ve algılama kabiliyeti daha yüksek değildir.

Şeytanın isyan etmesinin sebebi, insanın üstünlüğünün kabul etmemesi ve ateş ile toprağı kıyas edip kendisinin ateşten ve insanların ise topraktan yaratıldığını, öyle ise kendisinin daha üstün olduğunu iddia edip Allah'ın emrine uymamış ve bunun neticesinde kaybedenlerden olmuştur.

“Şeytan beş şey yüzünden ebedi kaybedenlerden oldu:
1. Günahını kabul etmediği için,
2. Pişmanlık duymadığı için,
3. Kendini isyan ettiren nefs-i emmaresini kınamadığı için,
4. Tövbeye yanaşmadığı için,
5. Rahmeti İlahiden umudunu kestiği için.”
(İbn-i Hacer, Münebbihat, 73.)

Bu yüzden bir müminin, işlediği günahı kabul etmesi; yaptığı hata ve günahlardan ötürü pişmanlık duyması; nefsini hesaba çekip onu kınaması, sık sık tövbe-istiğfar etmesi ve Rahmet-i İlahiden hiçbir zaman ümit kesmemesi gerekmektedir.

73 İnanmayan cinler insana zarar verebiliyor. İnanan cinlerin insana faydası dokunur mu?

Farklı varlık boyutunda olduklarından görmediğimiz ve insanlarla ilişkileri konusunda çok net bir bilgiye sahip olmadığımız, ayet ve hadislerde de -göre bildiğimiz kadarıyla- bize faydaları olup olmadığı hakkında açık bir bilgiyi edinemediğimiz bir konuda (cinler konusunda), fazla bir şey söyleme imkanımız yoktur.

Şarlatanların, bu tür gizli olaylardan yararlanmayı istedikleri ve bundan nemalandıkları bir gerçektir. Bu sebeple, cinlerle ilgili malumat edinmeye yönelik merakımızı, diğer gaybî konular olan iman esaslarının hakikatlerine yönlendirelim. Hem gizemli şeylerle alakalı merakımızı giderelim, hem de asıl görevimizi yerine getirmenin verdiği hazla hayattan lezzet alalım.

Bununla beraber cinlerden istifade etme imkanı da vardır. Ancak bunları hayırlı ve güzel işlerde kullanmak gerekir. Yoksa hem onların hakkına saygısızlık olacağından kul hakkına girer, hem de Allah'ın yasakladığı bir şey olacağından haram olur. Bu nedenle dikkatli olmak gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinlerle irtibat kurulabilir mi, cinlerle temas kurmak haram mıdır?..