Vesvese konusunda en çok merak edilenler

1 Aklıma küfrü gerektiren vesveseler geliyor; bundan nasıl kurtulabilirim?

Vesvese, gizli sese denir. Bir mastar olan "vesvâs" kelimesinin şeytana isim olması da aynı manayla alakalıdır ki, şeytan "vesvesenin kaynağı" demektir. Ancak örfen meşhur olan manasıyla vesvese, nefsin veya şeytanın kalbe attığı hayırsız, faidesiz, alçak hatıra ve mülahazalara verilen bir isimdir.

Hem nefsin hem de şeytanın vesvesesi, Kur'an-ı Kerim'de ayrı ayrı zikredilir.

"Andolsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne gibi vesveseler verdiğini biliyoruz ve biz ona şah damarından daha yakınız." (Kâf, 50/16)

ayeti, nefsin vesvesesine işaret ederken;

"Şeytan Adem'e vesvese verdi." (A'raf, 7/20; Tâha, 20/120)

manasına gelen bir çok ayet de şeytanın vesvesesine delalet etmektedir.

"Nefsin vesvesesi" tabiri, bir insanın, kendi kendine söylediği ve gönlünden geçirdiği gizli duygular, kararlar, vehimler, hatıralar ve bunlar gibi bütün bâtınî şuur durumlarını da içine alır. Bunlar o kadar gizli ve sessizdir ki, bazılarını melekler dahi bilmekten acizdirler.. acizdirler de, onları sadece Cenab-ı Hak bilir. Nefisten gelen vesvese, şeytanın vesvesesine kıyasla daha gizlidir. Bu gizlilik, bir cihetten onu kuvvetlendirir. Dolayısıyla nefis, şeytandan daha müthiş bir düşmandır. Belki de,

"Senin en büyük düşmanın nefsindir." (Keşfu'l-Hafa, I/143)

diyen Allah Rasulü (s.a.s), işte bu hususa işaret buyurmuşlardır.

Nefis ve şeytan, verdikleri vesveseler ile, insan ruhunu, hak yolundaki terakkisinden alıkoymak isterler. İnsanın akıl ve fikrini çelip, azim ve iradesini kırarak onu salih amellerden vazgeçirmek, fani zevk ve kaprislere düşürerek de sefilleştirmek isterler.

Vesvesenin ilk makes bulduğu yer kalbtir. O, burada diğer azalara kalb vasıtasıyla yayılır. Onun içindir ki, vesvesenin ilk tesiri kalbde hissedilir. Tabii ki bu tesir, kabul veya red şekillerinden biri halinde tecelli eder. Eğer gelen vesveseler kalbte kabul görmezse, hayalde edep dışı tasvirler mahiyetine bürünürler. Muhayyilesi bu tasvirlerle meşgul olan insan, bir müddet sonra hiç farkında olmadan kalbini de onlarla meşgul eder. Zaten şeytanın istediği de budur. Zira o, varmak istediği hedefe bu yolla bir kaç adım daha yaklaşmış olur.

Halbuki kalbte kabul görmeyen vesvesenin hiçbir zararı yoktur. Zira vesvese, hayalden öte geçememiştir ve mantıkça da hayal bir hüküm değildir. Vesvesenin kalbte kabul görmediğini anlamak ise gayet basittir. Şayet kalb, gelen vesveseden dolayı üzülüyor ve ürperiyorsa, bu durum vesvesenin kalbte kabul görmediğine, aksi durum ise, neticenin de aksine bir delil ve bir işarettir. Eğer vesvese kalbte kabul görmüyorsa, bu durumda vesvesenin zararı, zararlı olduğunu düşünmeye münhasır kalır; başkaca da bir zararı yoktur. Hatta kalbin reaksiyonunun şiddeti, kişinin imanındaki kuvvetle doğru orantılıdır. Evet imanın kuvveti nisbetinde kalb vesveseye karşı reaksiyon gösterir. Bazen gafletle kalbin gösterdiği bu reaksiyon tasdik zannedilir. Bu zanna düşen bazı kimseler, kalblerinde müthiş bir heyecan ve helecan hissederler. Bazen de bu durumdan kurtulmak için huzurdan kaçıp gaflete dalmak arzu ederler. Halbuki ortada vesveseyi tasdik diye bir husus söz konusu değildir. Sadece bir reaksiyon vardır. Ve esasen bu reaksiyon da onun imanının salabet ve kuvvetini göstermektedir. Ve yine bu sebepledir ki, Allah Rasulü, bu hal ve durumu anlatırken, "İmanın ta kendisidir!" (Müslim, İman 211; Müsned, 2/456; 6/106) buyurmuşlardır.

Kalbten çıkan manalar ile hayalin dokuduğu lafızlar arasında bazen münasebet bulunmayabilir. Zira dıştan veya içten bir çok sebep her zaman hayale tesir edebilir. Muhayyile, duygular içinde en çabuk ve en çok tesir altında kalan bir duygudur. Dolayısıyla da, dokuduğu lafızlar, o anda müteessir olduğu sebeplerle ciddi şekilde alakadardır. Bu durum çoklar tarafından bilinmediği için, bunlar, en nezih anlarda hayalin dokuduğu çirkin lafızlar sebebiyle, kalblerinin bozulup tefessüh ettiğine hükmederler. Ve vardıkları bu hükümler de onları şeytanın kucağına iter.

Eğer, kalbten çıkan mukaddes manalara, arzettiğimiz şekilde, herhangi bir tesir ile müteessir durumda bulunan hayalin dokuduğu lafızlar arasında yakınlık veya temas varsa telaş edip heyecana kapılmamalı. Zira, mukaddes manaların mülevves suretlere yakınlığı zarar vermez; temas ise bir telebbüs (giymek, giyinmek) değildir. Ayrıca hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet, hayalde yakınlık sebebidir. İki zıttan birinin zikredilmesi, diğerini hatırlatır. Gece, gündüzü; ak, karayı; iyi, kötüyü hatırlattığı gibi... Bu münasebetle gelen tahattura çağrışım denilir. Çağrışım ise, çok kere ihtiyarsızdır ve onda mesuliyet yoktur. Eğer zihin, bu ve buna benzer hallere mübtela olursa, yapılacak tek iş, düşünceden vaz geçmek ve onun üzerinde fazla durmamaktır. Zira ehemmiyet verip tetkike daldıkça, vesvese kuvvetlenir ve hayalde bir hastalık meydana getirir. Evet, endişe edecek bir şey yoktur. Çünkü tesir, kalbte değil sadece hayaldedir.

Vesvese imanî meselelere ait ise, bilinmelidir ki gelen vesveseler, sadece hayale uğramıştır ve bunların akıl ve kalb tarafından tasdik edilmiş hükümlerle alakası yoktur. İnsanın, küfrü hayal ve tasavvur etmesi veya dalaleti düşünmesi hiçbir zaman, küfür ve dalaletin kendisi değildir. Tasdik, tasavvurdan başkadır. Çok şey vardır ki, tasdik ettiğimiz halde tasavvur edemeyiz. Ve yine nice şeyler vardır ki, tasavvur ettiğimiz halde tasdik edemeyiz. Zaten imkan da hiç bir zaman yakîne zarar vermez.

Bir de, yaptığı ibadet ve amellerin en güzelini araştırmadan doğan vesvese çeşidi vardır ki, çok kere bu vesveseye mübtela olanlar, en güzelini ve en iyisini yapayım derken güzel ve iyiyi de terkettiklerinin farkına bile varmazlar.

"Din bir kolaylıktır; zorlaştıran sonunda mağlup düşer." (Buhari, İman 29; Nesei, İman 28; Müsned, IV/422; V/350, 351)

hadisindeki hikmetli ikazın düstur edinilip yaşanması, herhalde şeytanın bu yolla insanı mağlup etmek istemesine karşı en güzel hareket tarzıdır.

Ayrıca, dinde zorlama yoktur... İslam'ın hükümleri, zâhire göredir. Biz, meselelerin içyüzünü tetkik ve tahkikle mükellef değiliz. Bu gibi durumlarda bilmeliyiz ki şeytan, bizim bir zayıf anımızı kollamakta ve her an hücuma hazır bekleyip durmaktadır.

Buraya kadar şeytanın insana karşı bir silahı sayılan vesvese üzerinde durduk. Şimdi bu hususu bir kaç madde içinde özetleyelim:

a. Vesvese İmanın Kuvvetindendir

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, vesvese aslâ korkulacak birşey değildir. Çünkü herhangi bir şahsa vesvesenin gelmesi, onda imanın bulunduğuna alamettir. Sahabe-i Kiram'dan Efendimiz'e gelip, "Ya Rasulallah, vesveseye müptelayım." diyen birine, Efendimiz (s.a.s.)'in cevabı: "Endişe edilecek bir şey yok; o mahz-ı imandır, imanın ta kendisidir." (Müslim, İman 211; Müsned, 2/456; 6/106) şeklinde olmuştu. Şeytan, sizde de iman sermayesi, ibadet hazinesi, namaz ve dine hizmet cevheri olduğunu bildiği içindir ki, korsanlık yapmakta ve size karşı sürekli taarruzda bulunmaktadır. Korsanlık, belki denizlerde yapılan şekliyle tarihe gömülmüştür ama, şeytana bakan yönüyle, Adem (a.s.) ile başlamış ve kıyamete kadar da devam edecektir.

Şeytan, kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz ve böyle sermayesiz kimselere vesvese okları göndermez. Deniz korsanlarının, her zaman hazine bulunan, yüklü gemilere taarruz etmeleri ve define bulunan adalara saldırmaları gibi şeytan da, her zaman iman cevheri taşıyan kalblere hücum eder.

Vesveseye düşen mü'min, "Şeytan bütün cephelerde mağlup oldu; bu yüzden, şimdi de imana, İslam'a ait mes'elelerde vesvese ve şüphelerle beni meşgul etmek, hazineme el atmak istiyor; ama -inşaallah- benden birşey koparamayacaktır. Bu onun son çırpınışlarıdır; kapıma haydut kılıklı birinin gelip, birkaç gün el açtıktan sonra çekip gitmesi gibi, bir gün gelecek, o da benden bir şey koparamayacağını anlayınca çekip gidecektir. Zaten gitmese de kapılar ona sürmeli. Beni koruyan kale çok sağlam ve Allah'ın izniyle onun buna birşey yapması sözkonusu değildir." diye düşünmelidir. 

b. Vesvese Kalbin Malı Değildir

Kalb vesveseden rahatsız olduğuna göre, o vesvese kalbe mâl edilemez. Çünkü eğer o, kalbin malı olsaydı, kalb ondan rahatsız ve tedirgin olmazdı; zaten böyle bir kalble şeytan da uğraşmazdı.

Kalbin rahatsız ve tedirgin olması, kalb ve sahibinin vesveseye razı olmamasından ve vesvese ile o kalbin arasında mana ve mahiyet bakımından bir münasebetin bulunmamasındandır. Bunu, tıpkı vücuda giren yabancı mikroplara ve bu mikropların fizyolojik yapıda meydana getirdiği arızalara karşı vücudun antikorları devreye sokması neticesinde hararetin yükselmesi gibi, kişinin vesveseye karşı reaksiyon göstermesi, ateşinin yükselmesi, kaşlarının çatılması, başının ağrıması, iştahının ve ağız tadının kaçması.. gibi şeylerden de anlayabiliriz. İşte, şeytanın da kalbimize gönderdiği, bizim malımız olmayan yabancı hayal, düşünce ve vesveselere karşı, ma'nevi yapımız, iman potansiyelimiz adeta antikor üreterek, bu şer ve şerâreler ordusuna karşı kavga vermekte, bunun neticesinde de ateşimiz yükselip, kalbimiz sıkılmaktadır. Eğer vücudumuz, herhangi bir mukavemette bulunmuyor ve boğa yılanı görmüş bir keçi gibi hemen ona teslim oluyorsa -AİDS virüsüyle gelen mükavemetsizlik gibi- bizim de işimiz bitmiş demektir. Gelen vesvese karşısında kalbimiz, imanımız mukavemet etmezse, o zaman vesvese de olmaz, hararet de yükselmez! Bunun ma'nası şeytan'a "Gel, ne istersen yap!" demektir. Zaten şeytanın istediği de budur.

c. Vesveseye Maruz Kalb, Kötülerin Çer Çöp Attığı Pınara Benzer 

Meseleyi bir de şöyle düşünebiliriz: Berrak, saf ve tertemiz bir su kaynağı düşünün ki bu, bileşikleri, tadı ve va'dettiği şifasıyla tam zemzem suyu gibi bir su kaynağı.. herkes tarafından malum ve meşhur hale gelmiş, dünyaca da kabul edilmiş bir mübarek kevser uzantısı... Şimdi, hain biri geliyor, sinsice o kaynağa yaklaşıp, su üzerine boya, toz, çer-çöp döküp kaçıyor. Siz bunu görünce, "Eyvah" diyorsunuz; "Pınarım bulandı, mahvoldu, pislendi ve ölüp gitti!" Oysa, hakikat böyle değildir. Akan su, üzerine atılan o çer-çöpü götürecek ve safiyetini yine muhafaza edecektir. Sizin kalbiniz, imanınız berrak, pırıl pırıl bir pınar gibi ise, o zaman onu bulandırmak için üzerine atılan tozun, toprağın ona hiçbir zararı olmayacaktır. O toz, toprak zamanla akıp gidecek ve sizin o pislik kabul etmez kaynağınız her zaman temiz kalacaktır. Demek oluyor ki, o bulanıklık pınarın kendinden değil...

Evet, işte vesveseye maruz bir kalble alakalı da böyle düşünülmelidir.

d. Vesvese İradî Olmayıp, Fiiliyata Dökülmüyorsa İnsanı Mesul Etmez

Malum olduğu üzere, mükellef ve mes'ul olmada irade ve şuur esasdır. Hayvanların yanısıra, mecnunlara ve aklı, şuuru yerinde olmayanlara da teklif yoktur. Bu itibarla gelen vesveseler iradî olarak gelmiyor ve biz planımızı, programımızı yapıp, "gel" diye kalb ve düşünce kapılarımızı bizzat kendimiz aralamıyorsak, mes'ul sayılmayız.

İrade, genellikle kendi kendine gelen vesvese ile karşı karşıya kalır ve davetsiz geldiğinden dolayı da ona karşı mukavemet edemez. Ayrıca insan, tedayi-i efkâr ile iradesi dahilinde olmadan, gördüğü, duyduğu, okuduğu şeylerle de bir takım hatıralara, hayallere, düşüncelere maruz kalabilir. İnsanın bu hali, yaratılışın muktezası olduğundan çok defa bunlardan kurtulmak da mümkün değildir.

e. Vesvese, İnsanın İlerlemesine Mani Olmayan Örümcek Ağı Gibidir

Vesvese, kendine has tutarsızlığıyla iyi bilindiği zaman kat'iyen zararlı olmaz. Zira Kur'an'da,

"Muhakkak, şeytanın hilesi zayıftır." (Nisa, 4/76)

buyurularak, şeytanın tuzaklarının zayıflığına işaret edilmektedir. Evet şeytanın hilesi var ama, tutarsızdır ve yok gibidir. Mesela, iki duvar arasından geçmek istiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, bir örümcek, ağını gerip yolunuzu kapatmış. Şimdi böyle bir durumda geri mi dönersiniz, yoksa yolunuza devam mı edersiniz? Örümcek ağı, sizin ilerlemenize mani olabilir mi, olamaz mı? Şüphesiz hiçbir şey yokmuş gibi onu bir engel gibi görmez ve yolunuza devam edersiniz.

Efendimiz (s.a.s), şeytanın, kimsenin elinden tutup dalalet, küfür ve günaha sürükleyemeyeceğini ve zorla kötülük yaptırıp günah işletemeyeceğini beyan buyurur. (bk. İbrahim, 14/22) Şeytanın yaptığı, ancak fenalıkları süsleyip cazip ve çekici göstermektir. (bk: Muhammed, 47/25; En'am, 6/43) İyiyi de kötüyü de yaratan, dalalete de hidayete de sevkeden ancak Cenab-ı Hakk'tır. (bk. Fatır, 35/8; Hadis için bk. İbni Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, IV/409,410) Şeytanın vesveseleri, rengarenk köpüklerle süslenip imar edilmiş bir saray gibidir; ilk bakışta insanı çabuk etkiler ve kendine çeker. Bu cazibeye kapılanlar için o cazip görülen şeyin altında derin çukurlar bulunur, hem de kilometrelere ulaşan derin çukurlar...

Hülasa, gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin zararı olmaz. Vesvese aslında, üflemekle uçup giden bir tüy kadar zayıftır. Veya bir ara toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer, ama ardından ne yağmur gelir ne de yel!.. Bir başka ifade ile o, uçak yolcularının her zaman hissettikleri bir hava boşluğu gibidir ki içine girilince ne feryat etmeye değer ne de dövünüp yakınmaya!..

f. Vesvese, Üzerinde Durulmaz ve Dert Haline Getirilmezse Hiçbir Zarar Vermez

Düşüncenize bulaşıp da duygularınızı kirletmeyeceğini bildiğiniz zaman vesvese zararlı olmaz. Zira vesvese, hayal aynasında sönüp gidecek kadar zayıf ve gelip geçici bir iz, bir leke ve pislik bulaştırmayacak bir görüntü, bir yansımadan ibarettir. Akla ve hayale gelen şeyler, hayır kaynaklı ise, akıl ve düşünceyi bir derece nurlandırır; fakat şek kaynaklı bir vesvese ise, akla, düşünceye ve kalbe kat'iyen tesir etmez, kirletmez ve zarar da vermez. Hz. Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla, elinizde tuttuğunuz aynaya, karşıdaki yılanın görüntüsü aksetse, o aynadaki yılanın elinize zararı olmadığı, ya da aynaya akseden bir pislik elinizi kirletmediği veya yanan ateşi elinizdeki aynaya tevcih ettiğiniz zaman eliniz yanmadığı, keza elmasa zararı olmadığı gibi şeytanın dışta, ya da içte müessiriyet ölçüsünde herhangi bir zararı sözkonusu değildir.

Evet, üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert haline getirmediğiniz takdirde vesvesenin hiçbir zararı olmaz. Öyle ise ona hep tepeden bakmalı ve "Allah (c.c.)'ın izniyle bunun altından vurup, üstünden çıkarız." denmelidir.

g. Vesvese Zararlı Tevehhüm Edildiği Zaman Zarar Verir

Şimdiye kadar anlattıklarımızın hilafına hareket edildiğinde az dahi olsa vesvesenin zararı olabilir. Evet vesvesenin zararsız olduğu bilinmeyip, zararlı tevehhüm edildiği zaman o zararlı olabilir. Yani üzerinde durulup kurcalandığı ve merakla karıştırıldığı zaman büyütülebilir.. büyük görüp önem verdikçe o da büyür ve bir balon gibi şişerek bizi yutacak hale gelebilir. Bir arı-kovanı içinde yüzlerce arı bulunur ama, siz önemsemeden onun önünden geçer gidersiniz.. onlar da size ilişmez. Vesvese karşısında da yapmamız gereken şey bundan farklı olmamalıdır.

Şeytan, zayıf ve geçici bir görüntü karesini hayalimize atar, biz de onu cazip bulur ve işletirsek, o bir karelik manzara, hayal sinemamızda saatleri içine alan bir film şeridi haline gelir; gelir ve biz bunun farkına bile varamayız. Hususiyle yalnız kalınca, bilhassa gençlerde ve hele nefsaniliğe bakan, bedeni tesir altına alan manzaralar karşısında... Evet, insan onu alır ve hayalinde maceralı bir film haline getirir. Halbuki şeytana ait olan, o ilk dar sahnedir. Öyleyse o ilk oltaya takılmamak, oyununa gelmemek ve onu işlettirmemek gerekir ki, şeytan da bizi işletmesin ve işlete işlete hayallerimizi gerçeğe dönüştürmesin; biz de neticede o bir karelik görüntünün kurbanı olmayalım.

h. Hassas ve Asabî Ruhlar, Şeytanın Vesvesesine Önem Verip Vehme Kapılmamalıdır

Vesvese, hassas ve asabî ruhlarda, daha da zararlı bir hastalık, hatta zamanla meleke haline gelebilir. Böyle birisi, vesvese geldiğinde, zararlı olacağı endişesiyle telaşa ve vehme kapılır, kalben, fikren ve im'ân-ı nazarla (iyice tetkikle) derinleşip, o meseleyi kendine mâl eder; derken kendisinde o, bir huy haline gelerek onunla bütünleşir. Bu ise, şeytan karşısında ye'se düşüp, büsbütün bir yenilgi ifadesidir. Böyle biri, ümitsiz bir halde "Artık ben mahvoldum" deyip, mağlubiyeti kabul eder ve merkezi, şeytanın kullanmasına hazır hale getirir ve hatta ona bırakır.

Bir kumandan düşünün; ilerde sağ tarafta bir kaç madeni parlama gördü diye, düşman o taraftan saldırıya geçecek vehmine kapılır ve ordusunun sağ kanadını boşaltıp o tarafa sürer; sol tarafındaki dağlarda da ağaç yapraklarının kıpırdanmalarından, düşmanın saklandığı ve hücum edeceği düşüncesine kapılarak, ordusunun sol kanadını da oraya sevkeder. Neticede merkez, hasmın taarruz ve imha hareketine açık ve hazır hale gelmiş olur. Esasen böyle bir davranış taktik bilememenin ve düşmanı tanıyamamanın ifadesidir. Bütün bunlardan açıkça görülüyor ki, şeytanın vesvese adına bir kibrit çöpü kadar önemi yokken, insan onu azmanlaştırıyor, azgınlaştırıyor ve kendi başına salıveriyor. Evet, dikkat etmeli ve onu hayalimizde, düşüncemizde büyütmemeliyiz. 

ı. İbadet ile Vesvesenin Manyetik Alanından Hemen Uzaklaşıp, Onun Psikolojik Tesirinden Çıkılmalıdır!..

Vesveseye karşı sizi onun manyetik alanından kurtaracak davranışlarda bulunmak çok önemlidir. Hadiste de ifade edildiği gibi, böyle bir şey ârız olduğunda, söz gelimi insan bir şeye gadaplandığında ayakta ise oturmalı, oturuyorsa ayağa kalkmalı veya kalkıp iki rekat namaz kılarak, iç dünyasında bazı değişiklikler yaparak içerisindeki sisi, dumanı dağıtacak birşeyler yapmalıdır. Evet, irade devreye sokularak, insan psikolojisine tesir edebilecek ve elde olmadan içine düşülen hava boşluğundan onu çıkaracak veya tutulduğu elektrik akımı gibi o güçlü vakumdan onu çekip alacak, küçük de olsa mutlaka bir vesile aranmalıdır. Efendimiz (s.a.s), bir sefer dönüşü -bir defaya mahsus olmak üzere- yorgunluktan uyanamayıp sabah namazı kazaya kalınca

"Burayı derhal terkedin; şeytan burada hakimiyet kurmuş." (Müslim, Mesacid 309; Ebu Davut, Salat 11; Tirmizi, Tefsiru sure 20; İbni Mace, Salat 10; Muvatta, Salat 25)

şekilde ikazda bulunmuştu. Evet, her zaman şeytanın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve şayet bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, şeytan ve şeytanî şeylere birer hüsn-ü istikbalse, evrad-u ezkâr, Allah'ı ilan ve O'nunla irtibatlanma bütün şer kuvvetlere karşı bir müdafaa, hatta bir taarruzdur.

Burada, Efendimiz (s.a.s)'ın şeytanın ezan sesinden nasıl kaçtığını hatırlatıp geçelim. Demek ki, onun ezana ve ezanın ihtiva ettiği manalara tahammülü yok. Öyle ise, şeytan vesveselerle taarruza geçtikçe, biz de Allah ve Rasulü'yle irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve hep lahutî hatıralara dalmalıyız ki, şeytânî buuda yer kalmasın. Efendimiz (s.a.s)'in Mirac yolculuğunu hatırlamanın vesveseyi, hususiyle namazda akla gelenleri, hatta esnemeyi bıçak gibi kestiği ve keseceği söylenir ki, bu mesele sahih sünnette olmasa bile üzerinde durmaya değer. Keza bir yerde, sol tarafınıza atacağınız üç tükürük, bir de bakarsınız onun geldiği sisli perdeyi yırtıverir. Şeytanın harama teşvik adına gelen vesveselerine karşı bazen yumruğu sıkıp meydan okuma, bazen de hafife alma manasına tebessüm edip geçme onun manyetik alanına karşı gerilimde bulunma ifadesi sayılabilir.

Bir genç arkadaşımıza şöyle dediğimi hatırlıyorum:

"Şeytan, karşına çıkıp da bir harama bakmanı istediğinde şöyle düşün: Bakmakla eline ne geçecek? Bakacaksın, o boş... Daha ileri götürsen, yine boş... Kaldı ki, imanından ötürü duyacağın, sana vereceği pişmanlık ve ızdırabı da unutmamalısın. İşte, sonu böylesine boş, ızdırablı ve karanlık olacak bir bakışın artık ne manası olabilir ki!"

Zaten, insan kendini böyle iknâ etmeye çalışırken o haram manzara da kaybolup gitmiş olur.

Akla gelen her vesvese, her süslü manzara, gelecekte ondan daha mükemmellerinin elde edilebileceğini düşünmekle de izale edilebilir.. hiç olmazsa ta'dil edilebilir. Kur'an'ın pek çok yerinde, dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret bulunduğu ve gerçek hayatın ahiret hayatı; yaşanacak gerçek yurdun da, ahiret yurdu olduğu ifade edilir. (Âl-i İmran, 3/185; Ankebut, 29/64) Biz de, bu türlü durumlarda, dünyanın bütün güzelliklerine karşı "İsteyene ver Sen onu, bana Seni gerek Seni" demeli ve o anlamsız hülyalardan uzaklaşmalıyız. Yaz aylarının kavurucu sıcağını bahane ederek, şeytan sizi hizmetten ve irşad gayesiyle etrafa gidip gelmekten alıkoymak ve başkalarına yaptığı gibi, sizi de deniz kıyılarına veya gölgesi serin mesire yerlerine çekmek mi istiyor? Ona Cehennem ateşinin çok daha sıcak olduğunu hatırlatıverin. Öyle zannediyorum ki, kalbinize atmak istediği bu vesvese onun kendi gırtlağına takılıp kalacaktır.

Yine "Allah Rasulü (s.a.s) ve O'nun sadık yaranı ve arkadan gelen salihler bizi bekleyip dururken, benim şurada burada avare ve bana yakışmayan bir vaziyette dolaşmam hiç doğru olur mu?" diyerek de, şeytanın bu mevzuda telkin etmek istediği gaflet ve rehavet vesvesesini izale etmede bir yararı olur zannediyorum.

i. Abdest ve Namazda "Eksik mi Yaptım?" Şeklindeki Vesveselere de Önem Verilmemelidir.

"Abdest ve namazımı yanlış ve eksik mi yaptım acaba?" şeklinde gelen vesveselere de aldırış etmemek gerekir. Böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama, mükerreren oluyorsa, mesela bir insan, abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşüyorsa, hiç vesveseye meydan vermeden o uzvunu yıkadığını kabul ederek namaza durmalıdır. Ve yine namazı kaç rekat kıldığı mevzuunda vesveseye mübtela ise namazının tamam olduğu kanaatiyle hareket etmelidir.

j. Vesvesenin İlka Ettiği Şeyin Üzerine Üzerine Gidilmelidir.

Vesvesenin üzerinde durmadan tam tersi istikamette yürümek lazımdır. Hiç kâle almadan, önem vermeden, yapılan yanlış bile olsa, "Mezheplerimizden birine uyar" deyip geçmek, maslahata binaen daha muvafık olur kanaatindeyim. Bu türlü durumlarda esas olan şeytanın canını okuyup vesveseyi def etmektir.

Vesvesenin faydalı yanı da vardır. Daha önce de temas ettiğimiz gibi, vesvese çok kimsenin özellikle de hassas fıtratların mahiyetinde, âhir ömre kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberektir. Tıpkı saat zembereği gibi onun kalbi de vesveseye karşı kurulu kaldığı sürece, daima çalışır ve onu ileriye, daha ileriye götürür; çünkü bu sayede imtihan ve mücadele ölünceye kadar devam eder. Evet, itikadı sağlam, ameli yerinde ve nefsini teslim almış bir mü'minde böyle bir "Cihad-ı Ekber"i yaptırtan ve ona gazilik sevabı kazandıran kaynak, vesvesedir.

Diğer bir yönüyle de vesvese, insanı daima müteyakkız ve uyanık tutar. Mü'min, işini halletmiş olmanın ve duruma hakimiyetinin verdiği rehavet ve rahatlık içinde, uyku bilmez bir düşman olan şeytanın çukurlarından herhangi birine düşebilir; düşmemek için, daima tetikte bir asker gibi hep uyanık olmalıdır. Hasta, hastalık vasıtasıyla Allah (c.c)'a karşı yalvarış ve yakarışa geçtiği gibi, vesveseli insan da her vesvese emaresi karşısında: "Aman ya Rabbi" der ve kendini o ifritten kurtarıp gerilime geçer.. geçer ve günahları içeri almayacak bir kalenin içine girer, kurtulur. Elverir ki o, vesveseyi büyütüp, zararlı hale getirmesin... (Vesvese ile alakalı bk. Bediüzzaman, Sözler, Yirmi Birinci Söz'ün İkinci Makamı)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Kalbe gelen evham, vesvese ve küfür sözler konusunda geniş bilgi verir misiniz, nasıl kurtulabilirim?..

2 Vesveseden nasıl kurtuluruz?

Vesvese, tamamen telkinden ibaret bir şeydir. Vesveseyi aklınızda bitireceksiniz. Yani insan kendisinde vesvesenin olduğunu anladığı anda, vesvesenin bitmesi gerekir. Çünkü vesvese olduğunu bilmediğinizde kendinizi günah işliyor, yanlış yapıyor zannediyorsunuz. Bu zandan dolayı da vesvese artarak devam ediyor. Halbuki bu durumun sizden kaynaklanmadığını, şeytanın telkini olduğunu ve sizin de bundan dolayı bir mesuliyet altına girmediğinizi, günahkâr olmadığınızı anladığınız zaman vesvese kendiliğinden gidecektir. Vesveseyi gözünüzde büyütmeye gerek yok. Şeytanın hilesi zayıftır.

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ashabından bir kısmı ona sordular:

"Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz." Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler,

"Evet!" deyince:

"İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez) dedi." [Müslim, İman 209 (132); Ebu Dâvud, Edeb 118 (5110)]

Diğer bir rivayette; "(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah'a hamdolsun." demiştir.

Müslim'in İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'dan kaydettiği bir rivayet şöyledir:

"Dediler ki: "Ey Allah'ın Resulû, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercîh eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)." Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Hayır bu (korkunuz) gerçek imanın ifadesidir." cevabını verdi."

İlave bilgi için tıklayınız:

- Vesvese nedir; nedenleri hakkında bilgi verir misiniz?

- Vesvese ve Kurtuluş | Seyrangah TV

- Amelde Vesveseye Karşı Okunacak Dua

- Vesveseye Mübtela Olunca Okunacak Dua

3 Bazen aklımdan çok kötü düşünceler geçiyor, mani olamıyorum, günah mı?

Sorumluluk ancak iradî fiiller içindir. Yani insan kendi isteğiyle, kendi iradesiyle bir iş yaptığında, o işin getireceği sorumluluğu da yüklenmiş olur. Ancak, akla gelen kötü şeylerde kişinin iradesi söz konusu değildir. Yani, siz kendi iradenizle kötü şeyler düşünmeye karar vermiş ve bunu icra etmiş değilsiniz. Dolayısıyla bu konuda bir sorumluluk da taşımazsınız. Bunları şeytanın bir vesvesesi bilip üzerinde fazla durmamak gerekir.

Zira şeytan, kalbin yanında bulunan ve “lümme-i şeytaniye” adı verilen bir yerden, insanın kalbine kötü şeyler söyleyebiliyor. Bu söylenen söz ve düşüncelerin kalbin malı olmadığına delil, kalbin ondan telaş göstermesidir. Mesela; bir insan kirli bir dürbünden gökyüzünün güzelliğini seyretse, bu dürbünün kiri ne seyredene ne de seyredilene bulaşır. Öyleyse bu gibi söz ve düşünceler de şeytanın fiili olduğundan, bize hiçbir zarar vermez. Asıl zarar, onunla lüzumsuz uğraşıp def etmeye çalışmak veya zararlı olduğunu zannedip korkuya kapılmaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vesveseden nasıl kurtuluruz?..

4 Vesveseden nasıl kurtulabilirim? Adbest alırken sağ kolumu kaç defa yıkadım, unutuyorum, tekrar başlıyorum, sonra tekrar, on beş dakkikada alıyorum bazen abdesti. Bu durumda ne yapmalıyım?

Cevap 1:

Etrafımıza şöyle bir göz atalım; dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar, ay, güneş ve yıldızlar hayalimizden sıra ile geçsinler. Bunların hepsi maddî varlıklar, ama birbirlerinden ne kadar farklılık gösteriyorlar!?..

Bir de göremediğimiz, ışınlar âlemini, yer çekimini, güneşin cazibesini düşünelim. Bunların da yine birbirinden çok farklı şeyler olacaklarını dikkate alalım.

Ve şöyle devam ettirelim düşüncemizi: Ateş topraktan ne kadar farklı ise, şeytan da âdemoğlundan o kadar ayrı olmalı. Karanlık ışıktan ne kadar uzak ise, cinler de meleklere o kadar benzememeli.

İlâhî imtihana tâbi tutulan iki tür varlık: İnsan ve cin. Her ikisinin de inananları ve inanmayanları var. Her ikisinde de hayırlı ve şerli fertler mevcut. Her iki cinsin de mürşitleri ve müfsitleri bulunuyor. İşte cin türünün, Allah’a isyan eden en şerli ferdi: Şeytan.

İnsanın bedeni topraktan yaratılmış ve o haneye ruh misafir olmuş. Cinler ise doğrudan ateşten yaratılmışlar. Zaten şeytanın kaybettiği ilk ve en büyük imtihan da bu yaratılış farkından kaynaklanmış ve ateşten yaratıldığı için insandan üstün olduğunu iddia etmekle ve Hz. Âdem’e(as) secde etmemekle huzurdan kovulmuş ve lânetlenmiş.

Şeytan, cin türünden olduğu için normal olarak da ömrü insan ömründen fazladır. Bununla birlikte, bu asi cinnîye, kendi isteği üzerine ve gerçekte bir ceza olarak, uzun bir ömür verilmiş ve insanlara kıyamet gününe kadar musallat olmasına müsaade edilmiş.

Hiç şeytan olmadan da Cenâb-ı Hakk insanları sadece nefisle ve dünyanın ahvaliyle, imtihan edebilir ve sonunda onları lâyık oldukları saadete erdirebilir yahut azaba dûçar kılabilirdi. Bu konuda şeytanın da devreye sokulması, gerçekte, ona verilmiş büyük bir cezadır. Çünkü, ne kadar insanı kötü yola sevk etmişse onların işedikleri günahların bir katı da kendisine yazılmakla azabı akıl almaz derecede artmış, Kahhar ismine en ileri mertebede mazhariyete lâyık kılınmıştır.

“İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesedli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir.” (Lem’alar, s.82)

Birisini görüyorsunuz, karşısındaki insana birtakım yanlış fikirler aşılamaya çalışıyor. Konuşurken muhatabının koluna, ayağına değil, gözüne bakıyor. Göz penceresinden ruha nüfuz etmeye, ona bir şeyler telkin etmeye çalışıyor. Bu iki şahsın bedenlerini hayalen ortadan kaldırırsanız, ortaya iki ayrı ruh çıkacaktır. Ve bunlardan birisi diğerini aldatmak istemektedir.

Hâl böyle olunca, şeytanın, insan ruhunu saptırmak, onu doğru yolan çıkarmak için çalışması akıldan uzak görülmemeli.

Bazı kimselerin şeytanı inkâr ettiklerini görürüz. Nur Müellifinin ifadesiyle, bu, “şeytanın en büyük bir desisesi”dir. Bu inkârda tek temel dayanak, şeytanın gözle görülmemesidir.

Şimdi o şahsa soralım: "Sen şeytanı neyinle inkar ediyorsun? Yani şeytanın varlığını senin ellerin mi kabul etmiyor, kulakların mı; gövden mi kabul emiyor, bacakların mı?"

Bu sorumuzu saçma bulacak ve “hiçbiriyle” diyerek ilave edecektir: O’nun varlığını aklım almıyor.

O hâlde, şeytanın varlığını kabul etmeyen, o şahsın aklıdır. Görünmeyen bir şey, yine görünmeyen bir şeyi inkâr etmektedir; delili ise “görülmemesi.”

Akıl kelimelerle düşünür, ama kalbin bütün işleri kelimesizdir. İnsan bir çiçeği veya güzel bir kokuyu “kelimelerle” sevmez. Bu işi kelimesiz yapar. Ama, bu sevgisini ifade etmek, başkalarına aktarmak istediğinde kelimelere iş düşer.

İşte, kelimesiz seven ve korkan ve yine kelimesiz inanan o insan kalbine, şeytan musallat olmakta, onunla kelimesiz konuşmakta, ona fısıltı kabilinden birtakım telkinlerde bulunmaktadır. İşte şeytanın bu fısıltılarına “vesvese” deniliyor. Vesveseden söz açılmışken şeytanın bu yolla insanoğluna uyguladığı bazı taktiklerden söz etmek isterim:

Şeytanın birinci gayesi, insanın imansız olmasıdır. Bunu başaramadı mı, geri adım atar ve onun ibadet etmemesine çalışır. Kulu bu şerefli vazifeden uzak tutmak için çok uğraşır. Kalbine birtakım kötü şeyler fısıldar. Ve insan bunların kendi kalbinden geldiğini sanarak rahatsız olur.

Bu defa şeytan yeni bir oyun sergiler: “Böyle karışık bir kalp ile de Allah’ın huzuruna durulmaz ki!” der. Kul, bu desiseye kandı mı şeytan zafere ulaşmıştır. Hâlbuki, her akıl kabul eder ki namazda bulamadığı huzuru, namazı terk etmekle yakalayacak değildir. İbadet ve itaati bırakıp günah ve isyan yoluna giren bir insan, ilâhî feyizden gittikçe uzaklaşır. Tek çıkar yol, ibadete devam etmektir.

Bir sohbette, şeytanın bu oyununa maruz kalmış bir gençle dertleşiyorduk. “Ne zaman namaza dursam, aklıma kötü şeyler geliyor, namazdan çıktığımda kesiliyor.” diyor ve bir hâl çaresi arıyordu. Ona, önce, Nur Müellifinin şu harika reçetesini sundum:

“O çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.” (Sözler, s.275)

Sonra şöyle sürdürdüm konuşmamı: Kendi yüzünü tokatlayan ve ağlayan birini görsen, demez misin ki, bu adam yüzünü kendisi tokatlıyorsa niçin ağlıyor? Yoksa göremediğim bir el mi, onun yumruğunu onun aleyhine çalıştırıyor? İşte senin hâlin o adam gibi.

Üstad'ın bu reçetesine göre, senin ağlaman gösteriyor ki o sözler senin kalbine ait değil. Namazı terk edip, meselâ, kumarhaneye gittiğinde o kötü sözlerin kesildiğini göreceksin. Demek ki, o sözlerin sahibi namaza düşman, kumara dost.

Hem kumar oynayan birisine şeytan niçin vesvese versin!?.. Verse, kumarın haram olduğu aklına gelebilir, bu ise şeytanın işine gelmez. Onu öylece bırakmak şeytan için en geçerli yoldur. Sonra kendisine Nur Külliyatından şu paragrafı okudum:

“Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i ilâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.” (Mesnevî-i Nuriye, s.96)

Yine böyle birisine, şöyle bir soru sordum:
- Sen ilmihâl okudun mu?
“Evet,” diye karşılık verdi. İkinci sorum şöyle oldu:
- İlmihâlde namazı bozan şeyler içinde “vesvese” de var mı?
Soruma hayretle karışık bir tebessümle karşılık verdi.
- “O hâlde,” dedim, “sen namazına devam et.”

Namazda aklına ne gelirse gelsin, “Haydin namaza, Haydin felâha” sözlerini işittiğinde Rabbinin seni huzuruna çağırdığının şuuru ile namaza koşmalısın. O anda aklına kötü şeyler gelebilir. Ama, sen aklından ne geçerse geçsin, namaza gitmekle bu emre uymuş olursun. Kalbime kötü şeyler geliyor bahanesiyle namazını kılmasan, emre isyan etmiş olursun ve böyle bir özür seni suçlu olmaktan kurtarmaz. Önemli olan emri tutmak ve namaza koşmaktır. Kalbimizin namaz esnasında ideal bir huzuru yakalaması ayrı bir meseledir.

Bu konuda Nur Külliyatı'ndan bir durum tespiti ve teselli cümlesi:

“Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.” (Kastamonu Lahikası, s.148)

“Bu zamanda” ifadesi aynı mektupta şöyle açıklanıyor:

“Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.”

Bu iki tespiti birlikte düşündüğümüzde hayalimizde bir harp meydanı canlanır. Her taraftan mermiler yağmakta ve biz bu dehşetli ortamda huzur aramaktayız. Bunu başaramayacağımız açıktır. Ama huzur bulamıyorum diye düşman saflarına iltihak edecek de değiliz.

İşte günahlar birer mermi, birer ok. Bu asrın toplum hayatı bir harp meydanı gibi. Her yandan yüzlerce hücuma uğrayan bir insan, namaza durduğunda ihlâslı, huzurlu bir ibadete zor muvaffak olur. Ama, o zorlukta ayrı bir değer vardır. Harp esnasında ve cephede tutulan bir nöbetle, sulh zamanında çarşı içinde tutulan nöbetin bir olmadığı açıktır. “Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.” cümlesi bizi bu noktada hem teselli eder, hem de müjdeler.

Aynı mektupta ayrı bir müjde daha veriliyor: bir günahın terki vacip olduğundan, böyle bozuk bir ortamda yüzlerce günahı terk etmekle yüzlerce vacip işlenmiş olacağı müjdesi...

Birkaç asır önce, bu günahların yüzde birisine bile maruz kalmayan insanlar, bu vacipleri işleyemiyorlardı, onun yerine salih amel sahasında yol alıyor, bu yönde ilerliyor, nafile ibadetlerini artırıyorlardı. Şimdi ise, salih amel işlemek zorlaşmış. “Farzlarını yapan, kebireleri (büyük günahları) işlemeyen kurtulur.” hükmü bir müjdeli haber olmasının yanı sıra, bu asrın dehşetinin de bir ifadesi, bir göstergesidir.

Biz asrı yargılamakla vakit geçireceğimize, kendi nefsimizle uğraşalım ve onu şeytana uymaktan alıkoymaya çalışalım. Bunda başarılı olanlar çoğaldıkça, asır da bu mutlu insanlara uymak zorunda kalacaktır.

Cevap 2:

Abdestte her organı bir defa yıkamak farzdır. Bir defa yıkamak yeterlidir. Bu açıdan iki defa mı üç defa mı yıkadım diye vesvese yapmaya gerek yoktur.

Vesveseye müptela olan insanların en çok karşılaştıkları vesvese türü budur. İdealinde en mükemmel ibadeti yapma düşüncesi vardır. Yanlışsız ve eksiksiz en iyi amel ve hizmeti yapma zannına kapılmıştır. Buna bir de takva düşüncesi girmişse, meselenin üstüne üstüne gider. Gittikçe de vesvesenin şiddeti artar. Zaman içinde öyle bir dereceye varır ki, amel ve ibadetin en iyisine ulaşayım derken harama düşebilir. Bazen sünnet olan bir ibadeti ideal mânada yapmaya çalışırken, farkında olmadan bir farzı terk eder. Sonunda da "Acaba ibadetim sahih oldu mu?" diye peşi peşine o ibadeti iade eder durur. Zaman içinde bu hal devam eder, sonunda büyük bir ümitsizliğe düşer. Şeytan şu halinden istifade eder ve onu yaralar.

Bu tür vesveseye kapılan bir insan abdest almaya başlar, o anda vesveseye yakalanır, kollarını yıkarken tekrar başa döner, ayağını yıkayıp abdestini bitirmesi gerekirken bir daha başa döner veya abdestini aldıktan sonra "Herhalde sağ kolumu yıkamadım, başımı meshetmedim..." gibi bahanelerle üst üste üç-beş defa abdest alır. İşte burada şeytanın attığı vesvese oku hedefini bulmuştur. Bu durum artık o insanda bir hastalık haline gelmiştir.

Bu tür vesveseye kapılan birçok insan tanıdım. İbadetlerine yeni yeni başlayan bir genç kardeşimiz vardı. Ezan okunmazdan yarım saat önce abdest almaya başlar, namazın farzına zor yetişirdi. Üst üste en az beş defa abdest aldığı olurdu. Meseleye vakıf olunca, bunun bir vesvese olduğunu anlattım, süreyi biraz azalttı, ancak tam muvaffak olamadı, inşallah bu vesveseden kurtulmuştur.

Boy abdestinde de vesveseye kapılan insanlar, bir kere gusül yeterliyken, kurulandıktan sonra kendilerini tekrar tekrar yıkanmaya mecbur hissediyorlar.

Bu çeşit vesvese abdest ve gusülde görüldüğü gibi, en çok da namazda karşılaşılıyor. Normal olarak namazda insanın aklına her türlü düşünce gelebiliyor. Özellikle şeytanın işlettiği bu düşünce akımına kapılan insan namazını bir türlü bitiremiyor, şayet camide ise cemaate yetişemiyor. Gerek sünneti, gerekse farzı dönüp dönüp yeni baştan kılıyor. Namazın içinde ise Fatiha ve sureleri birkaç defa okumak zorunda hissediyor kendini. Yahut namazın müstehap ve sünnetlerini en ideal bir şekilde yapayım derken, ya vaciplerini veya farzını terk etmek gibi bir duruma düşüyor, hata üstüne hata yapıyor.

Bir de meselenin şu yönü vardır: İnsan bu çeşit vesvesenin şeytandan kaynaklandığını bildiği halde veya sevdiği, itimat ettiği, bilgisine güvendiği birisi tarafından kendisine haber verildiği halde, hiç aldırmadan vesvese etmeye devam ederse, bu sefer vebal altına girmiş, hatta günah işlemiş olur. Çünkü bu takdirde Allah'ı ve Allah dostlarını dinlemiyor, şeytana kulak veriyor demektir. Bu durumda tercihini belirleyecektir: "Allah'a mı itaat edeceğim, yoksa şeytana mı kulak vereceğim?" Birinci tercih kendisini hep güzelliklere götürecektir, ikinci tercih ise musibetten musibete sürükleyecektir. (Allah korusun!..)

Abdestte karşılaşılan vesveseye karşı nasıl hareket edilmesi gerektiği hususunda Efendimizin (a.s.m.) tavsiyelerine kulak verelim:

Ubey bin Ka'b'in rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

"Abdeste musallat olan bir şeytan vardır ki, ona velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su vesvesesinden korunun."(1)

Abdest işinde vesvese veren şeytana bu adın verilmesinin sebebi, mü'mini abdest esnasında vesveseye itme yolundaki aşırı hırsıdır. Yahut şeytan vesvesesiyle insanı öyle telaşa sokar ki, insan şaşırır kalır, şeytanın kendisiyle oynadığını bile anlamaz. Abdest alırken azasını ıslatıp ıslatmadığını ve kaç defa yıkadığını bilemez hale gelir.

Abdestte görevli şeytandan kaçınmanın manası da şöyledir: Yani abdest azası ıslandı mı ıslanmadı mı, bir defa mı iki defa mı yıkandı, su temiz mi, kirli mi gibi Velehan adlı şeytanın suyla ilgili yapmak istediği bu ve benzeri vesveseden kaçının demektir.

Abdestte gelen vesveseyi temelinden halleden ve herkesin rahatça tatbik edebileceği Peygamberimizin (asm) bir tavsiyesi de şu şekildedir:

Bedevinin birisi Resulullaha (a.s.m.) gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu. Resulullah (a.s.m.) azalarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi. Sonra da şöyle buyurdu:

"İşte abdest budur. Bundan fazla yapan sünneti terk ederek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir." (2)

Bu hadisin izahında İbni Hacer der ki: "Elini yüzlerce defa yıkadığı halde abdestsizliğinin kalkmadığına inanan çok vesveseli insan gördük."

İbni Hacer Hazretleri beş asır önce yaşamış bir hadis âlimidir. Demek ki, ibadetlerdeki vesveseyle sadece günümüz insanı karşılaşmıyor, asırlar öncesinden beri insanlık hep bu musibetle muhatap oluyor. Zira şeytan her zaman aynı taktiği kullanarak Allah'a verdiği, Salih kulları saptıracağına dair sözünü hep tutuyor.

Abdestte olduğu gibi, namazda da yanılma, şüphe ve vesveselere karşı neler yapılacağı hususunda hadis-i şeriflerde pratik çözümler verilmektedir. Bu hadislerden bazılarının mealini verelim:

Abdullah bin Amr'in rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

"Herhangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek, 'Falan şeyi ve şu şeyi hatırla.' Ta ki, kul gafletle namazdan çıkıp gitsin. Ve herhangi biriniz yatağında uzanmış iken şeytan onun yanına varır ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutmaya çalışır."

Başta abdest ve namaz olmak üzere ibadetlerde unutabiliriz, ne okuduğumuzu, ne kadar okuduğumuzu, kaç rekât kıldığımızı bir an için aklımızda tutamayabiliriz. Böyle durumlarda da hemen telâşa kapılmamalı, çareyi yine ibadetin kendi içinde aramalıyız. Hiçbir insan unutkanlıktan kurtulamadığı gibi, en üstün insan olan Peygamberimiz (a.s.m.) bile çok az da olsa unutkanlığa maruz kalabiliyordu. Çünkü o ne kadar büyük ve mükemmel bir insan olsa da, insanî halleri itibariyle bizden birisi gibiydi. Acıktığı, susadığı, hasta olduğu ve sıkıntıya düştüğü gibi, unuttuğu da olurdu. Bu meseleyi hadiste şu şekilde görüyoruz:

Abdullah bin Mes'ud şöyle rivayet eder: "Resulullah (a.s.m.) namaz kıldırdı. Ya fazla yaptı, ya eksik yaptı. Bunun üzerine, 'Yâ Resulallah! Namaza bir şey mi ilave edildi?' denildi. Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurdu:

"Ben ancak bir insanım. Siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Biriniz unuttuğu vakit, oturduğu halde iki secde yapıversin."

buyurdu. Sonra Resulullah kıbleye dönerek iki secde etti. (3)

Şeytanın tek isteği ve görevi vardır, o da insanı ibadetten, özellikle namazdan alıkoymak, kendisi namaz ve secdeden mahrum kaldığı gibi, insanlığı da bu nimetten mahrum etmek ve uzak tutmaktır. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam İblis'in bu hedefini açığa çıkarırlar.

Dipnotlar:

1. Tirmizi, Taharet:43; İbni Mâce, Taharet:48.
2. İbni Mâce, İkame: 48.
3. İbni Mâce, ikame: 129.

5 "Ey Allah'ın Resulü, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercih eder..." Vesvese ile ilgili bu hadis açıklar mısınız?

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ashabından bir kısmı ona sordular:

"Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz."

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler "Evet!.." deyince: "İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez)" dedi." [Müslim, İman 209 (132); Ebu Dâvud, Edeb 118 (5110)]

Diğer bir rivayette: "(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah'a hamdolsun." demiştir.

Müslim'in İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'dan kaydettiği bir rivayet şöyledir:

"Dediler ki: "Ey Allah'ın Resulû, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercîh eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)." Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Hayır bu (korkunuz) gerçek imanın ifadesidir." cevabını verdi."

AÇIKLAMA:

Hadiste, ashab, iradeleri olmadan içlerinden, kendiliğinden doğan vesveselerden sormaktadır. Bu hadiste imanî meseleler üzerinde olduğu anlaşılan bu vesveselerin, bazı rivayetlerde Allah hakkında olduğu belirtilir. Bunlar normalde kabul edilemiyecek, muhal şeyler olduğu için, iradî olarak konuşmanın günah olacağı korkusu hâkimdir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) içten, kendiliğinden gelen bu seslerin kişiye zarar vermiyeceğini belirtiyor. Delil olarak da kişinin duyduğu korkuyu gösteriyor. İnsanda merak, korku gibi, iradeyi dinlemeyen, zabt altına alınamayan bir kısım duyguların sevkiyle içten gelen bu sesi hepimiz her zaman duyarız. Vehimli mizaçlar "içim bozulmuş" diye ye'se bile düşebilir. Ancak Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu seslerden duyduğumuz endişeyi en büyük bir delil yapmak "Mademki o sese irademizle iştirak etmiyor, aklımızla tasdik etmiyor, aksine üzülüyoruz, öyle ise bu şeytanın bir vesvesesidir, aldırmayın." mânasında "Korkunuz gerçek imanın ifadesidir." buyuruyor.

Bu mevzuda Bediüzzaman şöyle der:

"Şeytanın en tehlikeli bir desisesi şudur ki: Bazı hassas ve sâfi kalb insanlara tahayyül-i küfrîyi, tasdik-i küfürle iltibas ettiriyor (yani hayalden küfrü geçirmeyi onu tasdik etmiş gibi gösteriyor). Tasavvur-u dalâleti, dalâletin tasdiki suretinde gösteriyor. Ve mukaddes zatlar ve münezzeh şeyler hakkında gayet çirkin hâtıraları hayâline gösteriyor. Ve imkân-ı zâtiyi, imkân-ı aklî şeklinde gösterip imandaki yakinine münafî bir şek tarzını veriyor. Ve o vakit o bîçare hassas adam, kendini dalâlet ve küfür içine düştüğünü tevehhüm edip imandaki yakîninin zâil olduğunu zanneder, ye'se düşer, o yeisle şeytana maskara olur. Şeytan hem ye'sini, hem o zayıf damarını, hem o iltibasını çok işlettirir, ya divâne olur, yahud "her çi bad âbad" (her ne olursa olsun) der, dalâlete gider."

"Şeytanın bu desisesinin mahiyeti ne kadar asılsız olduğunu, bazı risalelerde beyan ettiğimiz gibi, burada icmâlen bahsedeceğiz. Şöyle ki: Nasıl ki âyinede yılanın sureti ısırmaz ve ateşin misali yandırmaz ve murdarın aksi telvis etmez (kirletmez). Öyle de: Hayâl veya fikir âyinesinde küfriyâtın ve şirkin akisleri ve dalâletin gölgeleri ve şetimli ve çirkin sözlerin hayalleri, itikadı bozmaz, imanı tağyir etmez, hürmetli edebi kırmaz. Çünkü meşhur kaidedir ki, tahayyül-ü şetm, şetm olmadığı gibi, tahayyül-ü küfr dahi, küfür değil ve tasavvur-u dalâlet de dalâlet değil. İmandaki şek meselesi ise, imkân-ı zâtiden gelen ihtimaller o yakine münâfi değil ve o yakini bozmaz. İlm-i usul-i dinde kavâid-i mukarreredendir ki: "Zâtî imkân ilmî yakine münâfi değildir."

"Mesela: Barla Denizi'nin (Eğridir gölü), su olarak yerinde bulunduğuna yakinimiz var. Halbuki zâtında mümkündür ki, o deniz, bu dakikada batmış olsun. Ve batması mümkinâttandır. Bu imkân-ı zatî, mâdem bir emâreden neş'et etmiyor, zihnî bir imkân olamaz ki, şek olsun. Çünkü, yine ilm-i usûl-i dînde bir kaide-i mukarreredir ki: "Bir emâreden gelmiyen bir ihtimal-i zâti ise, bir imkân-ı zihnî olamaz, ki şüphe verip ehemmiyeti olsun." İşte bu desise-i şeytaniyeye mâruz olan bîçâre adam, hakâik-i imâniyeye yakînini, böyle zâti imkânlar ile kaybediyor zanneder. Mesela Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında beşeriyet itibariyle çok imkân-ı zatiye hatırına geliyor ki, imanın cezm ve yakinine zarar vermez. Fakat o, zarar verdi zanneder, zarara düşer."

"Hem bâzan şeytan, kalb üstündeki lümmesi cihetinde Cenab-ı Hak hakkında fena sözler söyler. O adam zanneder ki: Onun kalbi bozulmuş ki, böyle söylüyor, titriyor. Halbuki: Onun titremesi ve korkması ve adem-i rızası delildir ki: O sözler, kalbinden gelmiyor, belki lümme-i şeytâniyeden geliyor veya şeytan tarafından ihtar ve tahayyül ediliyor."

"Hem insanın letaifi içinde teşhis edemediğim bir iki latife var ki, ihtiyar ve irâdeyi dinlemezler, belki de, mes'uliyet altına da girmezler. Bâzan o latifeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar. Yanlış şeylere giriyorlar. O vakit şeytan o adama telkin eder ki: "Senin istidâdın hakka ve imana muvafık değil ki, böyle ihtiyarsız bâtıl şeylere giriyorsun. Demek senin kaderin, seni şekâvete mahkûm etmiştir." O bîçâre adam, ye'se düşüp helâkete gider."

"İşte şeytanın evvelki desiselerine karşı mü'minin tahassüngâhı (sığınağı) Muhakkikîn-i Asfiyâ'nın düsturlarıyla hudutları taayyün eden hakâik-i imaniye ve muhkemât-ı Kur'âniyedir. Ve âhirdeki desîselerine karşı; İstiâze ile, ehemmiyet vermemektir. Çünkü: Ehemmiyet verdikçe, nazar-ı dikkati celbettirip büyür, şişer. Mü'minin böyle mânevî yaralarına tiryak ve merhem; Sünnet-i Seniyye'dir."(Lem'alar, On Üçüncü Lem'a)

(Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte)

6 Abdest, gusül (mezi, vedi, meni, yellenme) ve ibadetlerle ilgili gelen vesveseler hakkında bilgi verir misiniz?

Vesveseye müptela olan insanların en çok karşılaştıkları vesvese türü budur. İdealinde en mükemmel ibadeti yapma düşüncesi vardır. Yanlışsız ve eksiksiz en iyi amel ve hizmeti yapma zannına kapılmıştır. Buna bir de takva düşüncesi girmişse, meselenin üstüne üstüne gider. Gittikçe de vesvesenin şiddeti artar. Zaman içinde öyle bir dereceye varır ki, amel ve ibadetin en iyisine ulaşayım derken harama düşebilir. Bazen sünnet olan bir ibadeti ideal mânada yapmaya çalışırken, farkında olmadan bir farzı terk eder. Sonunda da "Acaba ibadetim sahih oldu mu?" diye peş peşe o ibadeti iade eder durur. Zaman içinde bu hal devam eder, sonunda büyük bir ümitsizliğe düşer. Şeytan şu halinden istifade eder ve onu yaralar.

Bu tür vesveseye kapılan bir insan abdest almaya başlar, o anda vesveseye yakalanır, kollarını yıkarken tekrar başa döner, ayağını yıkayıp abdestini bitirmesi gerekirken bir daha başa döner veya abdestini aldıktan sonra "Herhalde sağ kolumu yıkamadım, başımı meshetmedim,.." gibi bahanelerle üst üste üç-beş defa abdest alır. İşte burada şeytanın attığı vesvese oku hedefini bulmuştur. Bu durum artık o insanda bir hastalık haline gelmiştir.

Bu tür vesveseye kapılan birçok insan tanıdım. İbadetlerine yeni yeni başlayan bir genç kardeşimiz vardı. Ezan okunmazdan yarım saat önce abdest almaya başlar, namazın farzına zor yetişirdi. Üst üste en az beş defa abdest aldığı olurdu. Meseleye vakıf olunca, bunun bir vesvese olduğunu anlattım, süreyi biraz azalttı, ancak tam muvaffak olamadı, inşallah bu vesveseden kurtulmuştur.

Boy abdestinde de vesveseye kapılan insanlar, bir kere gusül yeterliyken, kurulandıktan sonra kendilerini tekrar tekrar yıkanmaya mecbur hissediyorlar.

Bu çeşit vesvese abdest ve gusülde görüldüğü gibi, en çok da namazda karşılaşılıyor. Normal olarak namazda insanın aklına her türlü düşünce gelebiliyor. Özellikle şeytanın işlettiği bu düşünce akımına kapılan insan namazını bir türlü bitiremiyor, şayet camide ise cemaate yetişemiyor. Gerek sünneti, gerekse farzı dönüp dönüp yeni baştan kılıyor. Namazın içinde ise Fatiha ve sureleri birkaç defa okumak zorunda hissediyor kendini. Yahut namazın müstehap ve sünnetlerini en ideal bir şekilde yapayım derken, ya vaciplerini veya farzını terk etmek gibi bir duruma düşüyor, hata üstüne hata yapıyor.

Bir de meselenin şu yönü vardır: İnsan bu çeşit vesvesenin şeytandan kaynaklandığını bildiği halde veya sevdiği, itimat ettiği, bilgisine güvendiği birisi tarafından kendisine haber verildiği halde, hiç aldırmadan vesvese etmeye devam ederse, bu sefer vebal altına girmiş, hatta günah işlemiş olur. Çünkü bu takdirde Allah'ı ve Allah dostlarını dinlemiyor, şeytana kulak veriyor demektir. Bu durumda tercihini belirleyecektir: "Allah'a mı itaat edeceğim, yoksa şeytana mı kulak vereceğim?" Birinci tercih kendisini hep güzelliklere götürecektir, ikinci tercih ise musibetten musibete sürükleyecektir (Allah korusun)...

Abdestte karşılaşılan vesveseye karşı nasıl hareket edilmesi gerektiği hususunda Efendimizin (a.s.m.) tavsiyelerine kulak verelim:

Ubey bin Ka'b'in rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

"Abdeste musallat olan bir şeytan vardır ki, ona velehan (şaşkınlık veren) derler. Onun için abdest ve gusülde su vesvesesinden korunun."(1)

Abdest işinde vesvese veren şeytana bu adın verilmesinin sebebi, mü'mini abdest esnasında vesveseye itme yolundaki aşırı hırsıdır. Yahut şeytan vesvesesiyle insanı öyle telaşa sokar ki, insan şaşırır kalır, şeytanın kendisiyle oynadığını bile anlamaz. Abdest alırken azasını ıslatıp ıslatmadığını ve kaç defa yıkadığını bilemez hale gelir.

Abdestte görevli şeytandan kaçınmanın manası da şöyledir: Yani abdest azası ıslandı mı ıslanmadı mı, bir defa mı iki defa mı yıkandı, su temiz mi, kirli mi gibi Velehan adlı şeytanın suyla ilgili yapmak istediği bu ve benzeri vesveseden kaçının demektir.

Abdestte gelen vesveseyi temelinden halleden ve herkesin rahatça tatbik edebileceği Peygamberimizin (asm) bir tavsiyesi de şu şekildedir:

Bedevinin birisi Resulullaha (a.s.m.) gelerek abdestin nasıl alınacağını sordu. Resulullah (a.s.m.) azalarını üçer defa yıkayarak ona abdest almayı gösterdi. Sonra da şöyle buyurdu:

"İşte abdest budur. Bundan fazla yapan sünneti terk ederek hata yaptı, sınırı aştı ve nefsine zulmetti demektir." (2)

Bu hadisin izahında İbni Hacer der ki:

"Elini yüzlerce defa yıkadığı halde abdestsizliğinin kalkmadığına inanan çok vesveseli insan gördük."

İbni Hacer Hazretleri beş asır önce yaşamış bir hadis âlimidir. Demek ki, ibadetlerdeki vesveseyle sadece günümüz insanı karşılaşmıyor, asırlar öncesinden beri insanlık hep bu musibetle muhatap oluyor. Zira şeytan her zaman aynı taktiği kullanarak Allah'a verdiği, salih kulları saptıracağına dair sözünü hep tutuyor.

Abdestte olduğu gibi, namazda da yanılma, şüphe ve vesveselere karşı neler yapılacağı hususunda hadis-i şeriflerde pratik çözümler verilmektedir.

Bu hadislerden bazılarının mealini verelim:

Abdullah bin Amr'in rivayetine göre Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

"Herhangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek, 'Falan şeyi ve şu şeyi hatırla.' Ta ki, kul gafletle namazdan çıkıp gitsin. Ve her hangi biriniz yatağında uzanmış iken şeytan onun yanına varır ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutmaya çalışır."

Başta abdest ve namaz olmak üzere ibadetlerde unutabiliriz, ne okuduğumuzu, ne kadar okuduğumuzu, kaç rekât kıldığımızı bir an için aklımızda tutamayabiliriz. Böyle durumlarda da hemen telâşa kapılmamalı, çareyi yine ibadetin kendi içinde aramalıyız. Hiçbir insan unutkanlıktan kurtulamadığı gibi, en üstün insan olan Peygamberimiz (a.s.m.) bile çok az da olsa unutkanlığa maruz kalabiliyordu. Çünkü o ne kadar büyük ve mükemmel bir insan olsa da, insanî halleri itibariyle bizden birisi gibiydi. Acıktığı, susadığı, hasta olduğu ve sıkıntıya düştüğü gibi, unuttuğu da olurdu. Bu meseleyi hadiste şu şekilde görüyoruz:

Abdullah bin Mes'ud şöyle rivayet eder:

"Resulullah (a.s.m.) namaz kıldırdı. Ya fazla yaptı, ya eksik yaptı. Bunun üzerine, 'Yâ Resulallah! Namaza bir şey mi ilave edildi?' denildi. Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurdu:

"Ben ancak bir insanım. Siz unuttuğunuz gibi ben de unuturum. Biriniz unuttuğu vakit, oturduğu halde iki secde yapı-versin."

buyurdu. Sonra Resulullah kıbleye dönerek iki secde etti.(3)

Şeytanın tek isteği ve görevi vardır, o da insanı ibadetten, özellikle namazdan alıkoymak, kendisi namaz ve secdeden mahrum kaldığı gibi, insanlığı da bu nimetten mahrum etmek ve uzak tutmaktır. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam İblis'in bu hedefini açığa çıkarırlar.

Kaynaklar:

1. Tirmizi, Taharet:43; İbni Mâce, Taharet:48.
2. İbni Mâce, İkame: 48.
3. ibni Mâce, ikame: 129.

7 Nefsimize nasıl hakim olabiliriz? Nefsin ve şeytanın desiselerinden nasıl kurtulabiliriz?

Yanlışlara düşmemek için nefsi eğitmek gerektiği ortadadır; nefsi eğitmenin en önemli yolu da onunla mücadele etmektir. Bu hususta Mevlânâ, şu çağrıda bulunur:

Bir yürüyüş edelim de kırıp dökelim; Şu kara yüzlü, şu kötü huylu nefsi, yok edelim gitsin!.1

Fakat bu mücâdele kolay değildir. Zira "Put kırmak kolaydır, fakat nefsi (eğitmeyi) kolay görmek cahilliktir."2 Bunun için Mevlânâ, ileride geleceği gibi, sağlam bir irade öngörür. 

Nefse uymanın tehlikelerinden ve mücadele ederek onu eğitmenin imkân ve gerekliliğini Mevlânâ’ya göre, kısaca belirttikten sonra şimdi de nefsi eğitmenin yollarına geçebiliriz:

 1. Nefse Uymama

Nefsi eğitmek için onun arzu ve isteklerine uymamak gerekir. Bu, nefsi eğitmenin ve onun kötülüğünden korunmanın en kestirme yoludur. Nefsi, (insanı kötülüklere karşı ayartan ve teşvik eden) şeytana benzeten Mevlânâ, yanlış yapmamak, günaha girmemek için nefse uymama üzerinde önemle durur. Ona göre, nefse uymama, heveslerden vazgeçme, her zoru açar.3

2. İradeyi Sağlamlaştırma

 İnsanın, yanlışlara karşı koymasında, nefsin kötü arzularını frenlemesinde sağlam iradeye sahip olup, onu doğrudan/iyiden yana kullanması ve bu noktada kararlılık göstermesi oldukça önemlidir. Mevlânâ, insanın uyanık gönlünü bir muma benzetir ve binlerce âfeti taşıyan havaya (şiddetli rüzgâr ve tehlikelere) karşı onu eteğinin altında (sağlam bir irade ile) iyi korumasını ister.4

 Nefsi, kişiyi yanlışlara çeker ve bazen o, doğru ile yanlış arasında kararsız da kalabilir. Bu gibi durumlarda insanın, kendisini yoldan çıkaran tabiatını dinlemeyip iyiden, doğrudan, haktan yana tercihlerde bulunması gerekir.

Kişinin, doğru olanı kabul etmeye, iyiyi almaya kendisini zorlaması, yanlışlara karşı onu büyük ölçüde koruyacaktır. Kendisini bu şekilde yönlendirmeyen, iradesini bu şekilde kullanmayan ise, şu örnekte görüldüğü gibi, yanlışlar içerisinde kalmaya mahkum olacaktır. "... İçerden bir kabul ve tasdik eden olmadıkça, bin söz söylesen de faydası olmaz. Meselâ bir ağacın kökünden içten gelme bir nemlilik, canlılık olmasa, sen ona bin selin suyunu döksen, yine faydasızdır... Bütün âlemi nur kaplamış olsa, gözde bir nur olmadıkça, hiçbir zaman o nuru göremez..."5

3. Sabırlı Olma

 Nefsin ayartıcılığına kanmamak için onu eğitirken sabırlı olma oldukça önemlidir. Mevlânâ, "...Bu yolda sabır lâzım, çekilecek mihnetlere tahammül gerek"6 demektedir. Zira sabır devâdır, genişliğin anahtarıdır ve kişiyi maksadına çabuk ulaştıran bir erdemdir.7

 "Her zahmette, her meşakkatte kızar, kinlenirsen cilâlanmadan nasıl ayna olacaksın?"8 beytiyle Mevlânâ, doğruya, iyiye ve güzele yönelip onda karar kılmak ve olgunlaşmak için sabır göstermek gerektiğini vurgulamaktadır.

 "Feraset sahiplerinin iştahları sabradır, onlar sabretmek isterler"9 sözüyle Mevlânâ, nefsin aceleci ve geçici taleplerine aldırmadan, ileriyi görmeye çalışanların sabırlı olduklarını ve kısa vadeli olmasa bile uzun vadede onların kazançlı çıkacaklarını belirtmektedir.

Nefsin isteklerine uymayarak anlayışlı, hoşgörülü ve yumuşak başlı olmak (ki bunların temelinde sabır yatmaktadır), insanı anlayışsız, katı ve dik başlı olmaktan daha çok başarıya ulaştırır.

 4. Benlikten Kurtulma

Nefsi eğitmede bir önemli tedbir de kişinin hep kendisini ön plânda tutma sevdasından, gururunu öne çıkarma gayretinden uzak durmasıdır. Mevlânâ, insanın kendisine olduğundan fazla güvenerek Allah’ı devre dışı tutmasını;10 bilginlerin, kendilerini göstermek gâyesiyle, gereksiz ayrıntılara dalmalarını, kendilerini tanıma hususunda gayret göstermemelerini ve benlik sevdasına kapılmalarını11 yanlış görür. O, insanların kendi parmaklarını yalamalarını, çıbanlarını, kellerini yani yanlışlarını ve ayıplarını normal görüp başkalarınkini ise oldukça anormal görmelerini12 hiç hoş karşılamaz.

5. Öz Eleştiride Bulunma

Nefsi eğiterek yanlışlara karşı korunmada belki de en önemli husus, kişinin kendisine eğilmesi, eksiklerini görmeye çalışması; aşırılığa, haksızlığa düşüp düşmediği konusunda nefsini sorgulamasıdır. Böyle davranmak yanlış şeyleri terk edip doğru, iyi ve güzel şeyleri edinmede kişiyi kazançlı çıkaracaktır. İnsanın önce kendini kendisine açması ve kendisini dinlemesi gerekmektedir.

Sırrını kötülerden gizlemen şaşılacak bir şey değil; şaşılacak şey kendinden de saklaman, kendinden de gizlemendir.

İnsanın, başkalarının yanlışına, günahına bakıp üzülmeden önce, kendi haline bakıp üzülmesi gerekmektedir. Ey başkalarına ağlayan göz, gel, bir müddetçik otur da kendine ağla.13

Kişinin, önce kendi ayıbını veya kusurunu görerek nefsini terbiye etmesi gerekmektedir.

6. Manevî Güç Kazanma

Nefsi eğitmek, onun şerrinden emin olmak, gerçekleri görmek ve Allah sırlarına ermek için Mevlânâ’nın felsefesine göre, mânâ kapısına da başvurmak gerekmektedir:

Nefse hakim olma konusunda manevî güç kazanmak için Allah’a yönelme ve O’ndan yardım dilemek gerekmektedir. Allah’a yönelen kişi, O’nun koruması altına girer, kuvvet bulur, emniyette kalır; ona güç şeyler kolay gelir.

Sonuç:

İnsan bir çok yanlışlıklarla yüz yüzedir. Genelde o, nerelerde ve neden dolayı ve ne tip yanlışlar yaptığını kaba taslak kestirir. Fakat asıl önemli olan, bu yanlışlarını terk etmesidir. Bunları terk etmede nefse hakim olmak oldukça önemlidir. Bunu başarmak için de yapılacak ilk iş, nefsi tanımaya çalışarak, onu eğitmektir.

Nefsi eğitmenin en kestirme yolu, şehvet ve lezzetlere karşı direnerek nefsin zebunu olmamadır. Onu eğitmek için, çok sevdiği oyun ve eğlence (dünya) ye de fazla dalmamak gerekmektedir.

Nefsi eğitmede başarılı olmak için iradeyi sağlamlaştırma en etkili ve kapsamlı bir iştir. Hatta sabırlı olma, nefsi öldürmede, çocukluktan kurtulma, özeleştiride bulunma, benlikten sıyrılma, temelde, iradeyi sağlamlaştırmanın tabiî sonuçları olarak görülebilir.

Dipnotlar:

1. Mevlânâ, Macâlis-i Seb’a (Yedi Meclis), (Çeviren ve Hazırlayan: Abdulbâki Gölpınarlı), Konya, 1965, s. 54.
2. Mevlânâ, Mesnevî, (Çeviren: Veled İzbudak), M.E.B. Yay., İstanbul, 1991, C. i, s.62, B.778.
3. Mevlânâ, Dîvân, C. VII, s. 626, B. 8336
4. Mevlânâ, Dîvân, C. V, s. 408, B. 5425.
5. Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, s. 88-89.
6. Mevlânâ, Mesnevî, C. IV, s. 38, B. 466.
7. bk. Mevlânâ, a.g.e. , C. II, s. 391, B. 4913; C. I, s. 150-151, B. 1841. 1846, 1854.
8. Mevlânâ, a.g.e. C. I, s. 290, B. 2980.
9. Mevlânâ, a.g.e. C. I, s. 128, B. 1601.
10. Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, s. 9.
11. Fîhi Mâ Fîh, s. 28-29.
12 Fîhi Mâ Fîh, s. 37.13- Mevlânâ, a.g.e. C. II, s. 37, B. 479.

(İbrahim Eroğlu)

8 Abdest ve namazda niyet konusunda vesvese ediyorum. Vesveseden nasıl kurtuluruz? Ben abdest alırken veya namaz kılarken niyet edip etmediğimi unnutuyorum ve tekrar baştan yapıyorum. Bu neden, kurtulmak için ne yapabilirim?

Hanefi mezhebine göre, abdestte niyet etmek sünnettir. Niyet etmeseniz de abdestiniz geçerlidir. Bu sebeple vesvese yapmak gereksizdir. Başlarken niyet ettikten sonra, "acaba niyet ettim mi etmedim mi" diye aklınıza vesvese gelirse, tekrar niyet etmeden abdeste devam edin... Bu şekilde kısa sürede bu vesvese kaybolacaktır.

Namazda niyet farzdır. Ancak vesveseden dolayı "acaba niyet ettim mi etmedim mi" diye şüphe etmeye gerek yoktur.

Şu hususa da dikkat etmek gerekir: Niyetin mahalli kalptir. Bu bakımdan kişi kalben doğru niyet getirmişse niyet geçerli olur. Mesela, öğle namazını kılan birisi, kalbinde öğle namazını kılmaya niyet etmişse ve diliyle de hataen ikindi namazı diye söylemişse, kalpten yapılan niyet geçerli olduğu için kişinin namazı geçerli olur.

Niyet, kalbin bir şeye karar vermesi, o işin ne için yapıldığını düşünmeksizin bilmesi demektir. Namaz hususunda niyet ise, sırf Allah rızası için namaz kılmayı dilemek ve kılınacak namazın hangi namaz olduğunu bilmek, içinden geçirmek demektir. Niyet kalbe ait bir iştir. Bununla beraber dil ile de söylenmesi efdal görülmüştür.

İlave bilgi için tıklayınız:

Abdest, gusül ve ibadetlerle ilgili vesvese...

Namazı eksik kıldığıma dair vesvese geliyor. Bunu nasıl aşabilirim?..

9 Vesveseye karşı hangi duaları okumak gerekir?
10 Evham - takıntı durumlarından nasıl kurtulurum? (Obsesyon - kompulsif)

Soru: Benim bulaşma/obsesyon rahatsızlığım var. Bundan bir sene once üç yaşındaki yeğenim bize geldi. Kanepeye idrar kaçırdı. Defalarca temizledim ama yine de ben o günden beri idrarın hala az da olsa orda kalıntısının kaldığı şüphesi ile yaşıyorum ve bundan çok rahatsızım. Oraya oturdugum zaman hala idrar mikrobunun yaşadığı hissi oluyor. Oraya oturunca üzerimi değiştirmeden namaz kılamıyorum. Acaba idrar mikrobu yaşıyor mudur ya da temizlenmiş midir? İdrar temizlenmese bile kendi kendine kaybolur mu?

 

Obsesyonunuz kompulsif bir yapı kazanmış... Yani davranış boyutunda bir tür tedbir ile obsesyonunuzun sizde meydana getirdiği gerginlikten kurtulmaya çalışıyorsunuz...

Öncelikle sizi tatmin edecekse şunu söyleyelim;

Orada mikrop falan kalmamıştır... Veya o oranda bir mikrop olmayan yer yok zaten...

İkinci olarak; bu kadar hassasiyeti din adına taşımanız dinin başka rükünlerinde gösterdiğiniz bir eksiklik veya kompleks sebebi ile olabilir...

Taşıdığınız bu oranda bir hassasiyetin dinde yeri olmadığını bilmenizi isteriz...

Eğer orada tıbben bir mikrop olmadığı veya bunun bir zarar vermediği bilgisi sizi rahatlatıyorsa ne ala...

Ama siz bence oranın temiz olup olmadığı sorunundan önce, neden böyle bir meselenin sizde takıntı haline geldiği üzerinde yoğunlaşın.

İç dünyanızda bir temizlenme isteği veya geçmiş yaşantınızda size temizlikle alakalı bir eleştiri sebebi ile de bu tür bir tepki yoluna gitmiş olabilirsiniz...

Her ne sebeple olursa olsun ibadet hayatınızın veya günlük hayatınızın zorlaşmasına müsaade etmeyin...

Bu tür takıntılar genelde kamil insan olmanıza engel olmak için kullanılmaktadır...

Ve unutmayın, Allah size şüpheyi tedbir almanız için vermiştir...
Eğer şüphenizden şüphe ederseniz alacağınız hiç bir tedbir sizi rahatlatmayacaktır...

Çünkü siz sınırı aşmışsınızdır artık...şüphe edin...ama şüpheden şüphe etmeyin...

İlave bilgi için tıklayınız:

Takıntı hastalığı ve vesveseden kurtulmak için ne tavsiye edersiniz?

11 Vesveseden kurtulmak için ne tavsiye edersiniz? Vesveseden kurtulmam için psikiyastriye gitmemi tavsiye ettiler; gitmem şart mı?..

Vesveseye müptela olan bir kişinin bu hastalığından kurtulması için uzman ve dindar bir psikoloğa gitmesi tavsiye edilebilir. Nitekim bu bir tavsiyedir.

Etrafımıza şöyle bir göz atalım; dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar, ay, güneş ve yıldızlar hayalimizden sıra ile geçsinler. Bunların hepsi maddî varlıklar, ama birbirlerinden ne kadar farklılık gösteriyorlar!?..

Bir de göremediğimiz, ışınlar âlemini, yer çekimini, güneşin cazibesini düşünelim. Bunların da yine birbirinden çok farklı şeyler olacaklarını dikkate alalım.

Ve şöyle devam ettirelim düşüncemizi:

Ateş topraktan ne kadar farklı ise, şeytan da âdemoğlundan o kadar ayrı olmalı. Karanlık ışıktan ne kadar uzak ise, cinler de meleklere o kadar benzememeli.

İlâhî imtihana tâbi tutulan iki tür varlık: İnsan ve cin. Her ikisinin de inananları ve inanmayanları var. Her ikisinde de hayırlı ve şerli fertler mevcut. Her iki cinsin de mürşitleri ve müfsitleri bulunuyor.

İşte cin türünün, Allah’a isyan eden en şerli ferdi: Şeytan.

İnsanın bedeni topraktan yaratılmış ve o haneye ruh misafir olmuş. Cinler ise doğrudan ateşten yaratılmışlar. Zaten şeytanın kaybettiği ilk ve en büyük imtihan da bu yaratılış farkından kaynaklanmış ve ateşten yaratıldığı için insandan üstün olduğunu iddia etmekle ve Hz. Âdem’e (a.s.) secde etmemekle huzurdan kovulmuş ve lânetlenmiş.

Şeytan, cin türünden olduğu için normal olarak da ömrü insan ömründen fazladır. Bununla birlikte, bu asi cinnîye, kendi isteği üzerine ve gerçekte bir ceza olarak, uzun bir ömür verilmiş ve insanlara kıyamet gününe kadar musallat olmasına müsaade edilmiş.

Hiç şeytan olmadan da Cenâb-ı Hak insanları sadece nefisle ve dünyanın ahvaliyle, imtihan edebilir ve sonunda onları lâyık oldukları saadete erdirebilir yahut azaba dûçar kılabilirdi. Bu konuda şeytanın da devreye sokulması, gerçekte, ona verilmiş büyük bir cezadır. Çünkü, ne kadar insanı kötü yola sevk etmişse onların işedikleri günahların bir katı da kendisine yazılmakla azabı akıl almaz derecede artmış, Kahhar ismine en ileri mertebede mazhariyete lâyık kılınmıştır.

“İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesedli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir.” (Lem’alar, 82)

Birisini görüyorsunuz, karşısındaki insana birtakım yanlış fikirler aşılamaya çalışıyor. Konuşurken muhatabının koluna, ayağına değil, gözüne bakıyor. Göz penceresinden ruha nüfuz etmeye, ona bir şeyler telkin etmeye çalışıyor. Bu iki şahsın bedenlerini hayalen ortadan kaldırırsanız, ortaya iki ayrı ruh çıkacaktır. Ve bunlardan birisi diğerini aldatmak istemektedir.

Hâl böyle olunca, şeytanın, insan ruhunu saptırmak, onu doğru yolan çıkarmak için çalışması akıldan uzak görülmemeli.

Bazı kimselerin şeytanı inkâr ettiklerini görürüz. Nur Müellifinin ifadesiyle, bu, “şeytanın en büyük bir desisesi”dir. Bu inkârda tek temel dayanak, şeytanın gözle görülmemesidir.

Şimdi o şahsa soralım:

Sen şeytanı neyinle inkar ediyorsun? Yani şeytanın varlığını senin ellerin mi kabul etmiyor, kulakların mı; gövden mi kabul emiyor, bacakların mı?
Bu sorumuzu saçma bulacak ve “hiçbiriyle” diyerek ilave edecektir: O’nun varlığını aklım almıyor. O hâlde, şeytanın varlığını kabul etmeyen, o şahsın aklıdır. Görünmeyen bir şey, yine görünmeyen bir şeyi inkâr etmektedir; delili ise “görülmemesi.”

Akıl kelimelerle düşünür, ama kalbin bütün işleri kelimesizdir. İnsan bir çiçeği veya güzel bir kokuyu “kelimelerle” sevmez. Bu işi kelimesiz yapar. Ama, bu sevgisini ifade etmek, başkalarına aktarmak istediğinde kelimelere iş düşer.

İşte, kelimesiz seven ve korkan ve yine kelimesiz inanan o insan kalbine, şeytan musallat olmakta, onunla kelimesiz konuşmakta, ona fısıltı kabilinden birtakım telkinlerde bulunmaktadır. İşte şeytanın bu fısıltılarına “vesvese” deniliyor.

Vesveseden söz açılmışken şeytanın bu yolla insanoğluna uyguladığı bazı taktiklerden söz etmek isterim:

Şeytanın birinci gayesi, insanın imansız olmasıdır. Bunu başaramadı mı, geri adım atar ve onun ibadet etmemesine çalışır. Kulu bu şerefli vazifeden uzak tutmak için çok uğraşır. Kalbine birtakım kötü şeyler fısıldar. Ve insan bunların kendi kalbinden geldiğini sanarak rahatsız olur.

Bu defa şeytan yeni bir oyun sergiler:

“Böyle karışık bir kalp ile de Allah’ın huzuruna durulmaz ki!” der. Kul, bu desiseye kandı mı şeytan zafere ulaşmıştır. Hâlbuki, her akıl kabul eder ki namazda bulamadığı huzuru, namazı terk etmekle yakalayacak değildir. İbadet ve itaati bırakıp günah ve isyan yoluna giren bir insan, ilâhî feyizden gittikçe uzaklaşır. Tek çıkar yol, ibadete devam etmektir.

Bir sohbette, şeytanın bu oyununa maruz kalmış bir gençle dertleşiyorduk. “Ne zaman namaza dursam, aklıma kötü şeyler geliyor, namazdan çıktığımda kesiliyor.” diyor ve bir hâl çaresi arıyordu. Ona, önce, Nur Müellifinin şu harika reçetesini sundum:

“O çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.” (Sözler, s.275)

Sonra şöyle sürdürdüm konuşmamı:

Kendi yüzünü tokatlayan ve ağlayan birini görsen, demez misin ki, bu adam yüzünü kendisi tokatlıyorsa niçin ağlıyor? Yoksa göremediğim bir el mi, onun yumruğunu onun aleyhine çalıştırıyor? İşte senin hâlin o adam gibi.

Üstad'ın bu reçetesine göre, senin ağlaman gösteriyor ki o sözler senin kalbine ait değil. Namazı terk edip, meselâ, kumarhaneye gittiğinde o kötü sözlerin kesildiğini göreceksin. Demek ki, o sözlerin sahibi namaza düşman, kumara dost. Hem kumar oynayan birisine şeytan niçin vesvese versin!?... Verse, kumarın haram olduğu aklına gelebilir, bu ise şeytanın işine gelmez. Onu öylece bırakmak şeytan için en geçerli yoldur.

Sonra kendisine Nur Külliyatından şu paragrafı okudum:

“Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i ilâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.” (Mesnevî-i Nuriye, s.96)

Yine böyle birisine, şöyle bir soru sordum:
Sen ilmihâl okudun mu?
“Evet,” diye karşılık verdi.
İkinci sorum şöyle oldu:
İlmihâlde namazı bozan şeyler içinde “vesvese” de var mı?
Soruma hayretle karışık bir tebessümle karşılık verdi.
“O hâlde,” dedim, “sen namazına devam et.” Namazda aklına ne gelirse gelsin, “Haydin namaza, Haydin felâha” sözlerini işittiğinde Rabbinin seni huzuruna çağırdığının şuuru ile namaza koşmalısın. O anda aklına kötü şeyler gelebilir. Ama, sen aklından ne geçerse geçsin, namaza gitmekle bu emre uymuş olursun. Kalbime kötü şeyler geliyor bahanesiyle namazını kılmasan, emre isyan etmiş olursun ve böyle bir özür seni suçlu olmaktan kurtarmaz. Önemli olan emri tutmak ve namaza koşmaktır. Kalbimizin namaz esnasında ideal bir huzuru yakalaması ayrı bir meseledir. Bu konuda Nur Külliyatı'ndan bir durum tespiti ve teselli cümlesi:

“Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.” (Kastamonu Lahikası, s.148)

“Bu zamanda” ifadesi aynı mektupta şöyle açıklanıyor:

“Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir.”

Bu iki tespiti birlikte düşündüğümüzde hayalimizde bir harp meydanı canlanır. Her taraftan mermiler yağmakta ve biz bu dehşetli ortamda huzur aramaktayız. Bunu başaramayacağımız açıktır. Ama huzur bulamıyorum diye düşman saflarına iltihak edecek de değiliz.

İşte günahlar birer mermi, birer ok. Bu asrın toplum hayatı bir harp meydanı gibi. Her yandan yüzlerce hücuma uğrayan bir insan, namaza durduğunda ihlâslı, huzurlu bir ibadete zor muvaffak olur. Ama, o zorlukta ayrı bir değer vardır. Harp esnasında ve cephede tutulan bir nöbetle, sulh zamanında çarşı içinde tutulan nöbetin bir olmadığı açıktır. “Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.” cümlesi bizi bu noktada hem teselli eder, hem de müjdeler.

Aynı mektupta ayrı bir müjde daha veriliyor: Bir günahın terki vacip olduğundan, böyle bozuk bir ortamda yüzlerce günahı terk etmekle yüzlerce vacip işlenmiş olacağı müjdesi...

Birkaç asır önce, bu günahların yüzde birisine bile maruz kalmayan insanlar, bu vacipleri işleyemiyorlardı, onun yerine salih amel sahasında yol alıyor, bu yönde ilerliyor, nafile ibadetlerini artırıyorlardı. Şimdi ise, salih amel işlemek zorlaşmış. “Farzlarını yapan, kebireleri (büyük günahları) işlemeyen kurtulur.” hükmü bir müjdeli haber olmasının yanı sıra, bu asrın dehşetinin de bir ifadesi, bir göstergesidir.

Biz asrı yargılamakla vakit geçireceğimize, kendi nefsimizle uğraşalım ve onu şeytana uymaktan alıkoymaya çalışalım. Bunda başarılı olanlar çoğaldıkça, asır da bu mutlu insanlara uymak zorunda kalacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vesvese nedir. Nedenleri hakkında bilgi verir misiniz?..

12 Vesvese nasıl anlaşılır?

"Şeytan evvela şüpheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse şüpheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hâtıraları ve münâfi-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe 'Eyvah!' dedirtir. Ye'se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi Rabbine karşı sû-i edepte bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister."

"Şetim": Kaba söz, kötü düşünce, edebe aykırı hal, kalbi sıkan düşünceler, insanın kalbine yerleşmiş gibi sanılan imana aykırı hayali sözler, özellikle namaz kılarken aklın ve kalbin kabul etmediği çirkin hatıralar...

Vesvese bir şeytan işidir, şeytandan kaynaklanan bir musibettir. Şeytanın kalbi kurcalaması, karıştırmasıdır. Şeytanın tek hedefi kalbdir. Tek emeli, kalbi bozmak, onu işe yaramaz hale getirmektir.

Neden kalb şeytanın hedef tahtasıdır? Cevabı Kur'ân'dan alalım:

"Bilin ki, Allah kişinin kalbine ondan daha yakındır."(1)

"Kim Allah'a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir."(2)

"Kalbler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur."(3)

"İmanlarına iman katmak için mü'minlerin kalblerine sükûnet ve emniyet veren Odur."(4)

"Allah size imanı sevdirdi, onu kalblerinize benimsetti."(5)

"Mü'minler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer."(6)

Kalb hakkında yüzlerce âyetten sadece mealini verdiğimiz bu birkaç âyette kalbin şu özelliklerini öğreniyoruz:

1. Allah kalbe yakındır.
2. Allah kalbe hidayet verir.
3. Kalb Allah'ın zikriyle huzura kavuşur.
4. Allah kalbe sükûnet ve emniyet verir.
5. Allah imanı kalblere benimsetir.

Evet, kalb imanın merkezi, zikrin merkezi, hidayetin merkezi, sükûn ve huzurun merkezi ve bütün duygularımızın merkezidir. Şeytan ise mü'mindeki bütün bu güzelliklerin düşmanıdır. Mü'mini bunlardan mahrum kılmak için elinden gelen düzenbazlıkları, hileleri ve oyunları yapar. Bunun için bütün mesele kalbi şeytanın hilelerinden uzak tutmaktır. Yoksa kalb bir kere bozuldu mu, bütün beden ve duygular bozulur. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi,

"Dikkat ediniz! Bedende bir et parçası vardır; o düzeldiğinde bütün beden düzelir, o bozulduğunda da bütün beden bozulur." (Buhârî, İmân, 39; Müslim, Müsakat, 107)

Vesvese ilk defa şüphe şeklinde gelir. Şeytan önce şüpheyi kalbe atar. Ancak kalb hemen tepki gösterir, savunmaya geçer. Fakat savunmayı bırakır, kabul ederse, şeytan birinci atışta hedefe isabet ettirmiş demektir. Fakat kalb kabul etmezse, orada bir iz bırakır, sonunda bir pus, bir leke oluşturur. Bir süre sonra hayal aynasına bazı pis düşünceler yansır, edebe aykırı bazı çirkin görüntüler oluşur. Zaten bu görüntü ve leke kalbin hırçınlaşıp feryat etmesine, sıkılıp daralmasına kâfi gelmiştir. Sonunda "Eyvah!" diyerek ilk hastalık mikrobunu kapmış olur ve ümitsizliğe düşüverir.

Vesvese mikrobunu kapan insan, kalbinin Rabbine karşı edepsizlikte bulunduğunu sanır, telaşa kapılır, titrer ve birdenbire heyecan dalgası bedeninin her yanım sarar. Bütün duygular yaralanmıştır, kalb penceresi puslanmış, görüntüler netliğini kaybetmiştir. İnsan bu halden kurtulmak için çırpınıp durur. Ancak kalbinin gerçek sesine, yani kalbe gelen melek ilhamına kulak vermediğinden bir an için kendini boşlukta hisseder ve neticede huzurdan kaçar, gaflete dalar.

Evet, artık iyice mikrop kalbi sarmıştır. Bu anda insan bîçaredir, çaresizdir. Kurtuluş yollarını, tedavi çarelerini arar. Bu yaranın merhemi ve ilacı nedir?

Birinci tedavi: Bu durumda en önemli mesele, heyecana yenilip telâşa kapılmamaktır. Böyle bir vesveseye kapılan insan telaşa düşmemeli, endişe etmemelidir. Telâş ve endişeye sebep olan şeyin gerçekte var olması gerekir. Oysa kalbe ve hatıra gelenler, birer hayal ürününden başka birşey değildir. Hayalden geçen çirkin şeylerin bir değeri, bir önemi yoktur. Üstelik insana bir zarar da vermez.

Bunun için insanın küfre iten şeyleri hayal etmesi onu küfre götürmediği gibi, edebe aykırı bir şeyi düşünmesi de edepsizlik olmaz. Çünkü bir şeyin hayalden geçirilmesi bir karar ve hüküm sayılmaz. Bundan dolayı insanı bağlamaz, iyiliğinin veya kötülüğünün delili sayılmaz, hakkında bir sonuca götürmez. Oysa edepsizlik, kötü söz ve çirkin bir kelimenin ifadesi bir hükümdür. Küfrü ve çirkin sözü hayalinden geçiren insan bunu söylemiş değildir ki mes'ul durumda kalsın.

İkinci tedavi: Kalbe gelen çirkin sözler, edebe aykırı haller kalbten gelmiyor, bunun için kalbe ait değildir. Çünkü bu sözlerden kalb rahatsızdır; sıkılıyor, daralıyor. Kalbin bir ürünü olmadığı için bir kuruntu ve evhamdan başka bir şey değildir. Kalbten kaynaklanmadığına göre, şeytandan kaynaklanıyor, belki kalbe yakın olan şeytanın lemmesinden geliyor.

Lemme-i şeytaniye hadiste şöyle ifade edilmektedir:

Hadisi Abdullah bin Mes'ud rivayet etmektedir. Resul-i Ekrem (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:

"Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi vardır, bir de meleğin lemmesi vardır. Şeytanın lemmesi, şerre (küfür, günah ve zulme) teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır; meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah'tan olduğunu bilsin ve Allah'a hamdetsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah'a sığınsın. Daha sonra Resulullah (a.s.m.) şu âyeti (meali) okudu: 'Şeytan sizi fakir düşmekle korkutur da, cimriliğe ve kötülüğe teşvik eder. Allah ise Kendi hazinesinden size mağfiret ve bolluk vaad ediyor...' "(7)

Hadis-i şerifte geçen lemme, hadis âlimleri tarafından "şeytanın inmesi, yakınlığı, dokunması ve vesvesesi" olarak açıklanırken, meleğin lemmesi de "ilham" olarak izah edilmektedir.

Lemme, şeytan ve meleğin kalbteki üssü, merkezi, karargâhı ve santralıdır. Bunlar birbirlerine çok yakındır. Şeytan kendi karargâhından kalbe devamlı vesvese okları fırlatarak insanı küfre, isyana ve günaha çağırır, hakkı ve hakikati reddetmeye yöneltir; melek de şeytanın lemmesini bertaraf etmek için karşı atağa geçer, ilham vererek, onu hayra, güzelliklere, sevaba ve hakka çağırır.

İşte insanın kalbine gelen, hayal aynasına yansıyan bu çirkin sözler, şeytanın santralından gelmektedir.

Aynı kalbde şeytanın santralı ile meleğin santralının birbirine yakın olması, aynanın parlak yüzü ile mat yüzünün birarada bulunmasına benzer. Bir başka ifadeyle bir kütüphanede iyi kitapla kötü kitabın yanyana durması gibidir.

Bunun için melek ilhamı ile şeytan vesveseninin birbirine yakın olması insana bir zarar vermez.

Nasıl olursa, insan vesveseden zarar görür?

İnsan vesvesenin zarar vereceği vehmine kapılır, zarar verdiğini düşünürse zarar görür. Böylece kalbini sıkıntıya sokmuş, ıztıraba sürüklemiştir. Çünkü hayali hakikat sanmıştır. Bir şeytan işi olan vesveseyi kendi kalbine mal etmiştir. Şeytanın vesvesesini kalbinden gelen bir söz gibi kabullenmiştir. Yani vesvesenin zarar verdiği kanaatine varmış, zarar görmüştür. Tehlikeli sanmış, tehlikeye düşmüştür. Zaten şeytan da böyle bir şeyi istemektedir ve şeytanın dediği olmuştur.

Bundan kurtulmak için ne yapmalı? Hadiste de bildirildiği gibi, hemen şeytanın şerrinden Allah'a sığınmalıdır.

Kaynaklar:

1 Enfal Sûresi, 24.
2 Teğâbün Sûresi, 11.
3 Ra'd Sûresi, 28.
4 Fetih Sûresi, 4.
5 Hucurât Sûresi. 7
6 Enfal Sûresi, 2.
7 Tirmizî, Tefsîrü'l-Kurân, hadis no: 2988.

13 Gusülde kuru yer kaldığına dair çok vesvese geliyor. Bundan nasıl kurtulabilirim?

Gusül abdestinde yıkanması farz olan bütün vücudun ıslanması gerekir. Kuru yer kalması halinde gusül abdesti geçerli olmaz. Şayet kuru yer kalmışsa ve bunu daha sonra farketmişse yeniden baştan ayağa yıkanmak gerekmez. Sadece kuru olan yerin yıkanması yeterlidir. Örneğin kişi ağzını yıkamayı unutmuşsa ve daha sonra aklına gelmişse sadece ağzını yıkaması yeterlidir. Zaten daha önce diğer yerleri yıkamıştır. Kuru kalan yerde yıkanarak gusül tamamlanmış olur.

Gusülde ve abdeste suyun uzvun üzerinden akması ile yıkanmış olur. İster bir defa yıkansın ister üç defa yıkansın su bedenin tamamının üzerinden akıp geçmişse gusül tamamdır. Ayrıca insan ine ucu kadar bir yerin kuru kalıp kalmadığını bilemez. Bu bakımdan bu tür vesveselere kapılmaya gerek yoktur. Sünnete uygun bir şekilde gusül abdestimizi alıp vesveselere aldırış etmeyeceğiz.

Bir insan, abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşüyorsa, hiç vesveseye meydan vermeden o uzvunu yıkadığını kabul ederek namaza durmalıdır.

Geniş bilgi için tıklayınız

14 Aklıma gelen inkar sözlerinden dolayı kafir olur muyum? Vesvese nedir, nedenleri ve kurtuluş yolları nelerdir?

Bu hal, içinizde yaşadığınız durum vesveseden ibarettir. Bunda korkulacak, sıkılacak hiç bir taraf bulunmamaktadır. Şeytan insana küfrü, inkarı kabullendirmek için, insanın kalbine vesvese verir. Sürekli olarak size küfür telkin eder. Siz bunun şeytandan geldiğini farkedemediğiniz için, bu sözlerin kendinize ait olduğunu zannedersiniz. Şeytanın da istediği budur. Vesveseye önem vermezseniz çabuk kaybolur. Önem verir o sözlerin şeytandan olduğunu farkedemezseniz vesvese daha da artar.

Bu durumda rahat davranıp kendinizi sıkmayın, o sözlerin şeytanın sözleri olduğunu bilin ve kafa yormayın. Böyle yaptığınızda vesvese çabuk izale olur.

Hz. Peygamber (sav)'ın ashabından bir kısmı ona sordular:

"Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz." Hz. Peygamber (sav):

"Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler "Evet!.." deyince:

"İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez)." dedi." Diğer bir rivayette: "(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah'a hamdolsun." demiştir.

Müslim'in İbnu Mes'ud (ra)'dan kaydettiği bir rivayet şöyledir: "Dediler ki:

"Ey Allah'ın Resulü, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercih eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)." Hz. Peygamber (sav):

"Hayır bu (korkunuz) gerçek imanın ifadesidir." cevabını verdi." [Müslim, İman 209 (132); Ebu Davud, Edeb 118 (5110)]

İlave bilgi için tıklayınız:

Vesvese ile ilgili bir hadis

Vesvese nedir, nedenleri hakkında bilgi verir misiniz?

15 Nefis ile şeytan arasındaki fark nedir?

Nefis, telkin ettiği bir şeyde ısrarcı olur, çünkü maksadı sahibini sıkıntıya sokmak değil, kendi arzusuna kavuşmaktır. Onun için arzu ettiği şey ne ise o konuda daima ısrarcı davranır.

Şeytanın maksadı ise kişiyi aldatmak, yoldan çıkarmaktır. Bu sebeple o belli bir konuda ısrarcı olmayabilir. İnsanı bir konuya yönlendirmediği zaman orada boşuna ısrarcı olmaz, kişiyi başka çekici bir konuya yönlendirmeye çalışır.

Bu sebepledir ki, bazı alimler bu ısrarcı tutumu esas alarak insana yapılan telkinin şeytandan mı yoksa nefisten mi geldiğini öğrenmeye çalışmışlardır.

Bizim için esas olan, gelen telkinin dinî bakımdan iyi mi, kötümü olduğudur. Kaynağı ne olursa olsun, Allah’a isyan etmeye yönelten her telkine karşı imanî bir duruş sergilemektir.

16 Aklıma gelen kötü düşüncelerden nasıl kurtulurum?

Bahsettiğiniz durum vesveseden ibarettir. Bunda korkulacak bir taraf yoktur. Aklınıza gelen düşünceler şeytanın telkinatlarıdır. Bunlardan dolayı size bir günah ve mesuliyet de yoktur.

Rahat davranır, bu vesveselere karşı duyarsız kalırsanız, çabuk geçer inşallah.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vesveseden nasıl kurtuluruz?

17 Korku konusunda gelen vesveseden nasıl kurtuluruz? Her şeyin Allah'tan geldiğini biliyorum, ama, başımıza bir şey gelecek korkusundan kurtulamıyorum. Ne yapmam gerekir, özel bir dua var mı?

"İnsanın düşündüğü başına gelir." diye bir durum söz konusu değildir. Rüya ile de amel edilmez. Korku hissi insana hayatını muhafaza etmek için verilmiştir. Aşırı korku hayatı çekilmez hale getirir.

"İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler; onunla korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar."

"Meselâ, nasıl ki damda bir adamı tehlikeye atmak için, bir dessas adam, o evhamlının nazarında zararlı görünen birşeyi gösterip, vehmini tahrik edip, kova kova, tâ damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi, çok ehemmiyetsiz evhamla çok ehemmiyetli şeyleri feda ettiriyorlar. Hattâ, bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer."

"Bir zaman -Allah rahmet etsin- mühim bir zat kayığa binmekten korkuyordu. Onunla beraber bir akşam vakti İstanbul'dan Köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyüb'e gitmeye mecburuz. Israr ettim."

"Dedi: "Korkuyorum; belki batacağız."

Ona dedim: "Bu Haliç'te tahminen kaç kayık var?"

Dedi: "Belki bin var."

Ona dedim: "Senede kaç kayık gark olur?"

Dedi: "Bir iki tane. Bazı sene de hiç batmaz."

Dedim: "Sene kaç gündür?"

Dedi: "Üç yüz altmış gündür."

"Dedim: "Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üç yüz altmış bin ihtimalden birtek ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan, insan değil, hayvan da olamaz."

Hem ona dedim: "Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?"

Dedi: "Ben ihtiyarım. Belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır."

"Dedim: "Ecel gizli olduğundan, herbir günde ölmek ihtimali var. Öyleyse, üç bin altı yüz günde hergün vefatın muhtemel. İşte, kayık gibi üç yüz binden bir ihtimal değil, belki üç binden bir ihtimalle bugün ölümün muhtemeldir. Titre ve ağla, vasiyet et" dedim."

Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde ona dedim:

"Cenâb-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağır ve müşkül ve elîm ve azap yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa, hattâ beş altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârâne bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimalle havf etmek evhamdır, hayatı azâba çevirir." (Said Nursi, Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup)

İlave bilgi için tıklayınız:

Deprem olacağından korkulur mu? Cesaretin kaynağı nedir?..

18 Şeytanlar düşüncelerimizi nasıl okuyabiliyorlar, cinler de düşüncelerimizi okuyabilirler mi?

- Şeytanlar da cin taifesindendir.

- Hadiste: “Şeytan, insanın kanının dolaştığı damarlarında dolaşır.” (Tirmizî, Radâ 17, 1172) şeklinde ifade edilmiştir. Demek oluyor ki, şeytanlar iç sinyallerimizden bazı durumlarımıza vakıf olabilirler. İnsandaki kuvve-i vahime/vehim kuvveti, şeytanın hem bir dili, hem de bir kulağı gibi işler. Aslında gerçekleri araştırmak için gerekli olan bu mekanizma sayesinde, şeytan insanlara istediği telkinleri yaptığı gibi, aynı telkinleri akıl, duygu ve daha başka latifelerine iletebiliyor.

- Şeytanların her dili bilmesi mümkün olduğu gibi, telkinleri sözden ziyade mana olarak söz konusudur.

- Hadiste verilen bilgiye göre, her insanın hususî bir şeytanı vardır. Hatta Efendimiz (a.s.m), “Benim de şeytanım vardı, fakat bana teslim olmaya mecbur oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III. 309) diye buyurmuştur.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Şeytan insanın damarlarında kanla dolaşır, ne anlama geliyor?

Şeytanların ve cinlerin yaratılışı ve mahiyeti hakkında.

19 Gusül abdestinde vesvese durumunda ne yapmalıyım? Gusülde niyet ve besmele şart mıdır?

Guslün farzları üçtür:

1. Bir kere ağza dolu dolu su vermek,

2. Bir kere burna sertçe su çekmek,

3. Bir kere de bütün vücudu yıkayıp, temizlemek.

Buna göre gusül abdestinde ağzı, burnu ve bütün bedeni en az bir kere yıkamak farzdır.

Gusülde niyet ve besmele sünnettir. Bunlar olmadan da gusül abdesti alınır. Niyet ve besmelede vesveseden dolayı sıkıntı çekiyorsanız, bir süre niyet etmeden ve besmele çekmeden gusül alırsınız veya bir defa söyledikten sonra yanlış doğru farketmez deyip ikinci defa söylemeyin, bu şekilde vesvese kaybolacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Abdestli iken yellenme oluyor gibi vesvese geliyor ne yapmalıyım?

20 Vesvesenin zararı var mıdır, nasıl kurtuluruz?

Vesvesenin kalbe yansıması, bir yılanın aynaya yansıması gibidir. Nasılki aynadaki yılan ne aynaya nede başkasına zarar vermez.

Bunun gibi kalp aynamıza yansıyan vesveselerde bize bir zarar vermez. Bunun için ümitsizliğe kapılmanıza gerek yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Vesveseden nasıl kurtulabilirim?..

21 Kalbe gelen sıkıntı ve vesveselerden nasıl kurtulabiliriz?

Kabz ve bast halleri; lügat manası olarak ruhen sıkıntı, daralma ve genişleme, sıkıntı ve ferahlık manalarına gelmektedir. Bu halleri Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu Lahikasında şöyle açıklamaktadır:

"Sair teellümât-ı ruhaniye ise, sabra, mücahedeye alıştırmak için Rabbanî bir kamçıdır. Çünkü, emn ve ye'sin vartasına düşmemek hikmetiyle, havf ve reca müvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz-bast hâletleri celâl ve cemal tecellîsinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatçe medâr-ı terakki bir düstur-u meşhurdur.”

Bu ifadeyi biraz açacak olursak, ruhi bazı sıkıntılarımız Cenab-ı Allah tarafından, bizi; sabra ve nefis ile mücahedeye alıştırmak için bize verilen Rabbani birer kamçıdır. Burada "kamçı" ifadesi üzerinde duracak olursak, nasıl ki, tembelleşen, hantallaşan bir mahluku harekete getirmek için kamçı kullanılır. Aynen öyle de, tembelleşen ve yeknesaklık içerinde bulunan bir insan da bu kabz ve bast halleriyle adeta kamçılanmakta, ve vazifesinde ciddiyete sevk edilmektedir.

Ancak bu noktada yukarıdaki ifadede geçen “emn ve ye’sin vartası” ifadesi de gözden kaçmamalıdır. Emn hali bast halinin neticesi olmamalıdır. Yani sıkıntı ardından gelen rahatlık, vazifedeki ciddiyete halel vermemelidir. Bununla beraber kabz halinin neticesinde mü’min ye’se düşmemelidir. Çünki istiklal şairimizin de ifade ettiği gibi “Ye’is, mani-i her kêmaldir” Ümitsizlik ile her muvaffakiyetin önü kapanır.

Bu haletler Cenab-ı Hakk'ın Celal ve Cemal isimlerinin tecellisi iledir. Nasıl ki hastalık Cenab-ı Hakk'ın Şafi isminin tecellisi neticesi ise, sıkıntı haline Cenab-ı Hakk'ın ed-Darr (celali isim) gibi isimlerinin, rahatlık ve genişlik hali de Cenab-ı Hakk'ın el-Vasi (cemali isim) gibi isimlerinin neticesidir.

Bu halden kurtulmak için abdestli dolaşmayı adet haline getirmek, ayrıca Kur'an-ı Kerim ve Cevşen'i sık sık okumak gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Aklıma küfrü gerektiren vesveseler geliyor. Bundan nasıl kurtulabilirim?

22 İmani konuda gelen vesveselerden dolayı mesul olur muyuz?

Akla gelen vesveselerden dolayı insan günahkâr olmaz, dinden de çıkmaz.

Vesvese şeytanın telkininden ibarettir, insana ait değildir; bu sebeple insana bir zararı olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vesveseden nasıl kurtuluruz?

23 Vesvese ve şüphe aynı şeyler midir?

Vesvese, kelime anlamı olarak "şüphe" diye ifade edilir. Terim olarak ise "şeytanın kelimesiz olarak bir takım telkinlerde bulunması." Şeytanın kalbe attığı şüpheler.

Şeytan insanı saptırmak için onun kalbine bir takım kötü şeyler getirir; onu yanlış yola sevk etmek, şüpheye düşürmek ve iman dairesinden çıkarmak ister. Bunu başaramasa da kişinin peşini bırakmaz ve onu vesveseleriyle sürekli huzursuz eder.

Akıl kelimelerle düşünür, ama kalbin bütün işleri kelimesizdir. İnsan bir çiçeği veya güzel bir kokuyu “kelimelerle” sevmez; bu işi kelimesiz yapar. Fakat, bu sevgisini ifade etmek, başkalarına aktarmak istediğinde kelimelere iş düşer.

İşte, kelimesiz seven ve korkan ve yine kelimesiz inanan o insan kalbine, şeytan musallat olmakta, onunla kelimesiz konuşmakta, ona fısıltı kabilinden birtakım telkinlerde bulunmaktadır. İşte şeytanın bu fısıltılarına vesvese denilir.

“İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesedli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir.” (Bediüzzaman, Lem’alar)

Karşısındakine birtakım yanlış fikirler aşılayan bir insan, konuşurken muhatabının gözüne bakar ve göz penceresinden ruha nüfuz etmeye, ona bir şeyler telkin etmeye çalışır. Bu iki şahsın bedenlerini hayalen ortadan kaldırırsak ortaya iki ayrı ruh çıkacaktır. Bunlardan birisi diğerini aldatmak istemektedir. Şeytanın da yaptığı benzeri bir durumdur.

Namaza yeni başlayan kimselerden, “Ne zaman namaza dursam, aklıma kötü şeyler geliyor, namazdan çıktığımda kesiliyor.” yollu şikâyetler gelir. Bu vesveseye kapılanlar, aşağıdaki hakikat dersini dinlemeli ve ümitsizliğe düşmemelidirler:

“O çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir.” (Bediüzzaman, Sözler)

Buna göre, kişinin, kalbine gelen kötü sözlerden üzüntü duyması gösteriyor ki, o kötü sözler onun kalbine ait değildir. Namazı terk edip, meselâ, kumarhaneye gittiğinde o kötü sözlerin kesildiğini görecektir. Demek ki, o sözlerin sahibi namaza düşman, kumara dost birisidir. Bu ise namaz kılan müminin kalbi olamaz, ancak şeytan olabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

VESVESE...

24 Vesveseden dolayı namaz kılamıyorum; bu durumdan nasıl kurtulurum? Namazda bu vesveseden beynim yoruluyor ve bunnarın geçmesi içinde namazı geçiçi bırakmalıymışım. Ben bunlardan sorumlu muyum? Tedavimin iyi gitmesi bunun elinde?

Namazda iken aklınıza gelen vesveseler namaza mani olmadığı için namazınıza devam etmelisiniz. Bu durumdan dolayı namazı bırakmanız doğru değildir. Aksi takdirde günah işlemiş olursunuz. Namazda aklınıza gelen vesveselerden dolayı günah işlemiş olmazsınız. Vesvese geçsin diye namazı bırakmak caiz değildir.

Namaz, manevi hastalıklarımızı tedavi eden bir ilaçtır. Hasta olan bir kimseye "aman hastaneye gitme, ilaç alma" demek nasıl yanlış ise, manevi hastalıklarına derman arayan bir kimseye de "namaz kılma" demek öyle yanlıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Evham / vesvese konusunda geniş bilgi verir misiniz, nasıl kutulabilirim?..

25 İnsan, aklına gelen ve kendini çok rahatsız eden vesveselerle kişi imtihan olur mu?

Vesvese, tabîatımızın ve yaratılışımızın bir parçasıdır. İrâdemiz dışı ve ansızın gelir; bazen bizi rahatsız eder, bazen uyandırır, îkaz eder. Bazen inanç ve itikat meselelerinde gelir o; ve içimize şüpheler atar. Bizi araştırmaya ve doğruları bulmaya sevk eder. Bazen namazın içinde, namazla ilgisi olmayan bir hatıranın tahriki şeklinde gelir; namazdaki huzurumuzu ve huşûumuzu bozar. Bazen yine namazla ilgili, namazda bir yerlerin eksik kaldığı tarzında gelir; ve namazımızda bir eksikliğin var olduğu zehâbına kapılırız. Bazen, abdest alırken gelir ve abdest âzâlarımızda kuru bir yer var olduğunu zannederiz ve uzuvlarımızı yıkadıkça yıkarız. Bazen temizlik üzerinde ifrata varan bir titizlik şeklinde gelir; ve üstümüzü-başımızı, oturup kalktığımız yerleri durmadan inceler dururuz.

Misalleri arttırmak mümkün. Fakat bir konuda müsterih olalım ki, insan vesvesesiz olmaz; vesvese insansız olmaz. Çünkü melek değiliz! İmtihan dünyasındayız. Başımız şeytanla dertte.

Olmadık şeylerden kuşku duymak ve bunu bir hastalık haline getirmek vesvesenin ifrat, yani aşırı duyarlılık halidir. Bu haldeki aşırı vesveseye imkân ve fırsat tanımayalım; yüz vermeyelim. Vesvesenin aşırı olanı tam bir hastalıktır. Ancak bu hastalığın tedavisi mümkündür. Hattâ bir bakıma tedavisi kendi elimizde, kendi performansımızın içindedir. Böyle ifrat derecedeki vesvesenin nasıl tedavi edilebileceğini Üstad Bedîüzzaman Hazretleri Yirmi Birinci Söz'de îzah eder. Bu derecedeki vesvese için Bedîüzzaman Hazretleri tek cümleyle der ki:

"(Vesvese) Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen, küçülür."1

Demek, ifrat derecedeki vesvesenin tedâvîsi kendi elimizde, kendi yaklaşımımızda gizlidir. Bu durumda, vesvese fazla rahatsız ettiğinde dînimizin temel ölçülerini yeterli görüp, vesvesemizi susturacağız. Meselâ lavaboya girerken üzerimizi toplayıp, söz gelişi paçamızı, kollarımızı sıvayıp, sıçratmamaya özen göstererek suyu kullandığımızda artık kalbimiz buna kanaat etmeli, bunu yeterli görmeli. Yeterli görmüyorsa, daha fazla titizlik istiyorsa, biz de buna kulak asmayalım, önemsemeyelim. Ehemmiyet vermeyelim ki, şişmesin. Büyütmeyelim ki, büyümesin.

Namaz kılarken de böyle. Namazın rek'atleri konusunda bazen içimize şüpheler düşer, vesveseler girer. Tam selâm vereceğimiz esnâda içimizde bir şüphe: Dört rek'at mi kıldım, üç rek'at mi kıldım? Eyvah! Namazım fâsit mi oldu, sahih mi oldu? Oysa aslında -genelde- namazımız tamdır. Bu durumda da, eğer böyle vesveselerle çok sık karşılaşıyor isek; buna hiç itibar etmemeli, selâmı vermeli ve tam kıldığımızı kabul ederek namazdan çıkmalıyız. Yani bu vesvesenin hastalık haline gelmesine izin vermemeliyiz. Eğer ilk defa veya çok nadir olarak böyle bir vesvese ile karşılaşmışsak, düşünürüz, karar veremezsek üç kıldığımızı kabul ederek -çünkü üçte kesinlik vardır- kalkıp bir rek'at daha kılar ve sehiv secdesi yaparız.

İnsanın aklına ve kalbine gelen vesveselerden dolayı hesaba çekilmez ve bir mesuliyeti de yoktur. Ne zamanki bu vesvese inanç ve amele menfi etki ederse o takdirde zararı olur.

Dipnotlar:

1. Bedîüzzaman, Sözler, s. 248.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vesvese nedir; nedenleri hakkında bilgi verir misiniz?..

26 Depresyon ve diğer psikolojik rahatsızlıkları, vehimden nasıl ayırt etmeliyiz, farkı nedir?

a. Evvela hastalıkların dışa yansıması, hastalara göre farklılık arz edebilir. Bu sebeple her hastada görülen aynı bulgulardan, bir kısım ortak paydalı semptomlardan hareketle aynı teşhisi koymak yanıltıcı olabilir. Bunun için her şeyden önce hastalık belirtileri veren kimsenin yapacağı iş, ilgili bir uzman doktora gitmesidir.

Bugün modern tıp literatüründe psikolojik veya ruhi diye ifade edilen hastalıkların, beynin bir şekilde tahriş ve tahrip olmasından kaynaklanan organik bir sebebe dayandığına dair görüş, uzmanların büyük çoğunluğu tarafından kabul görmüş bir husustur. Vehim / evham ise, tamamen olmayan bir hastalığı varmış gibi hayal ederek rahatsızlık duymaya dayalı bir fenomendir. Mesela, iç organlarından birinde şiddetli ağrı çeken iki kişiden biri bu ağrının bir kanserden olabileceğini düşündüğünde, bunu böyle düşünmeyen diğer hastaya göre on kat daha fazla acı çekebilir.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, psikolojik, psikiyatri hastalıklar genel kabule göre, organik arızalar sebebiyle beynin fonksiyonunu düzgün bir şekilde icra edememesinden kaynaklanan ve hafif bir depresyondan tutun ta en ağır bir şizofreni hastalığına kadar değişik perdelerde seyreden hastalıklardır.

Evham ise, daha çok bazı vitamin eksikliği yüzünden bünyede oluşan aşırı hassasiyetlerin bir tezahürüdür. Ayrıca, herkeste bir derece etkisini gösteren vehim, kişilerin geçirdikleri sıkıntılara paralel olarak artış gösterebilir. Geçmişte vuku bulmuş bir sıkıntıdan ötürü oluşan evham, gelecek kaygılardan kaynaklanan evhamdan daha fazla sinir bozucu olabilir.

Evham hastalığı, çoğu kez sinirleri zayıf olan kimselerde daha şiddetli ortaya çıkar ve ilaç almadan da geçebilir. Güçlü bir irade ve -boşlukta kalan- kişinin kendi ekseni etrafında, fasit bir daire çizerek dönmeye başlaması da bu tür evhamlara davetiye çıkarır.

Psikolojik hastaların daha fazla dindarlığa kaymaları, bilimsel açıdan bir hastalık semptomu değildir. Ancak, içine kapanmaya doğru yol olan bu gibi hastalar bulundukları çevre itibariyle bir eksen kaymasını yaşarlar. Dinsiz bir çevrede olanlar dinsizliğe doğru kaydığı gibi, dindar bir çevrede yaşayanlar da dindarlığa doğru kulaç açarlar.

b. Her sıkıntı bir depresyon olmadığı gibi, sıradan bir sıkıntı da olmayabilir.

Süreklilik arz eden, normal sıkıntıların ötesinde bir panorama çizen, uykusuzluk, aşırı sinirlilik gibi bir kısım davranış bozuklukların eşliğinde seyreden sıkıntıları bir depresyonun semptomları olarak görebiliriz.

Bu konuda bir karşılaştırma yapmak yanlış olmasa gerektir. Şöyle ki:

Her depresyon ve psikolojik hastalık, evhamların eşlik ettiği bir hastalıktır; ama her evhamlı hastalık psikolojik bir fenomen değildir.

Ara sıra da olsa, bazı görüntülerin görülmesi veya seslerin duyulması psikolojik hastalıkların önemli bir semptomudur. Mutlaka uzmanına gitmeyi gerektiren bir ciddiyettedir. Tabii ki ehl-i velayeti bundan istisna ediyoruz. Çünkü halüsinasyonda bu gibi belirtiler olduğu gibi, ehl-i keşif için de bunlar söz konusu olur.

Başta şizofreni olmak üzere, akıl hastalıklarında en çok rastlanan semptom işitme ile ilgilidir. Bu sesler hastaya yöneliktir, ondan söz eder, onun görüşlerini yansıtır ya da belirsiz bir nitelik taşır. Kişi bu sesleri dış ya da iç bir kaynağa bağlayabilir ve gerçek  olduğundan kuşku duymaz. İşitilen sesler dışında görsel ve tat, koku ya da dokunmayla ilgili varsayımları da yaşayabilir.

Sebepsiz sıkıntı dediğimiz olguların da mutlaka bir nedeni vardır. Ancak bu sebepler bazen akıl ile teşhis edilmediğinden ve şuuraltı bilincin bir yansıması olduğundan bunları aklımızla görmeyebiliriz...

27 Vesveseler imanımıza zarar verir mi? Bir anlık küfür küfür müdür? İman kalpte mi olur, yoksa aklın da tasdik etmesi gerekir mi?

İnsan, aklına veya kalbine gelen bu tür düşüncelerden dolayı küfre girmez.

Hz. Peygamber (asm)'ın ashabından bir kısmı ona sordular:

"Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz." Hz. Peygamber (asm):

"Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler,

"Evet!.." deyince:

"İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez)" dedi." (Müslim, İman 209 (132); Ebu Dâvud, Edeb 118)

Diğer bir rivayette: "(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah'a hamdolsun." (Ebu Davud, Edeb 118, no: 5112) demiştir.

Müslim'in İbnu Mes'ud (ra)'dan kaydettiği bir rivayet şöyledir:

"Ey Allah'ın Resulü, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercih eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)." dediler. Hz. Peygamber (asm):

"Hayır bu (korkunuz) gerçek imanın ifadesidir." cevabını verdi." (Müslim, a.y.)

İlave bilgi için tıklayınız:

Vesveseden nasıl kurtulabilirim? Adbest alırken sağ kolumu kaç defa yıkadım, unutuyorum, tekrar başlıyorum, sonra tekrar, on beş dakkikada alıyorum bazen abdesti. Bu durumda ne yapmalıyım?..

28 Riya konusunda gelen vesvese hakkında bilgi verir misiniz? Geriye dönüp baktığımda, ibadetlerimi yaparken, Allah'dan sevap beklerken insanlardan da medet ummuşum, riya yapmışım...

Bazı kimsenin yaptığı gibi vesveseyi riya ile karıştırmamak gerekir. Şeytan insanı ibadetten uzaklaştırmak için, yaptığı ibadetlerin riya olduğunu telkin eder. İnsan bunun vesvese olduğunu farketmezse, bu durum o insan için sıkıntı meydana getirir. Düşündükçe de daha fazla ümitsizliğe kapılır. Bunun için elden geldiği kadar yaptığımız ibadetlerden dünyevi menfaatler gözetmeden yapmaya çalışmalıyız. Bunun dışında akla gelen vesveselere de ehemmiyet vermemek gerekir.

Farzlarda riya yoktur. Farzları gizli yapmak da doğru değildir. Farzların ilanı gerekir. Hatta unutulmaya yüz tutmuş sünnet olan ibadetlerin de unutulmaması, reklamının yapılması için açıktan yapılması uygundur. Burada kendimizin reklamı değil ibadetin hatırlatılması yapılıyor.

İlave bilgi için tıklayınız:

Nafile ibadetleri gizli yapmak şart mıdır? Nafile namazların evde mi camide mi kılınması eftaldir?..  

Aklıma beni rahatsız eden düşünceler geliyor. Ne yapmam gerekir?..

29 Soru sormak, bilmediğimiz şeyleri araştırmak imanımıza zarar verir mi?

Sorup öğrenmekten dolayı iman zarara görmez. Aklınıza takılan her şeyi sorup öğrenebilirsiniz. İmani konularda aklınıza gelen şüpheler de imana zarar vermez.

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ashabından bir kısmı ona sordular:

"Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağına kaniyiz." Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?" diye sordu. Oradakiler,

"Evet!.." deyince:

"İşte bu (korku) imandan gelir (vesvese zarar vermez)" dedi." [Müslim, İman 209 (132); Ebu Dâvud, Edeb 118 (5110)]

Diğer bir rivayette: "(Şeytanın) hilesini vesveseye dönüştüren Allah'a hamdolsun." demiştir.

Müslim'in İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'dan kaydettiği bir rivayet şöyledir: "Dediler ki:

"Ey Allah'ın Resulû, bazılarımız içinden öyle sesler işitiyor ki, onu (bilerek) söylemektense kömür kesilinceye kadar yanmayı veya gökten yere atılmayı tercîh eder. (Bu vesveseler bize zarar verir mi?)". Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Hayır, bu (korkunuz) gerçek imanın ifadesidir." cevabını verdi."

İlave bilgi için tıklayınız:

Vesvese nedir; nedenleri hakkında bilgi verir misiniz?

30 Vesveselerin hikmeti ve vesveseden kurtulma yolları hakkında bilgi verir misiniz?

Bu durumdan endişe etmek değil, buna sevinmelisiniz. Çünkü vesvese insana, bu gibi imani hakikatleri araştırması ve bununla imanını yükseltmesi için verilmiştir.
Bediüzzaman Said Nursi bu konuda şu tespitlerde bulunmaktadır:

"Hakâik-ı imâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurûbuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imânîye zarar vermez."

"Hem, yani, "Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimâlin hiç ehemmiyeti yoktur" olan kaide-i meşhure, hem usûlü'd-din, hem usûlü'l-fıkhın kaide-i mukarreresindendir."

"Eğer desen: 'Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binâen bize belâ olmuş?' "

"Elcevap: İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebeptir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesîledir; lâkaydlığı atar, tehâvünü def' eder. Onun için, Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsâbakada, bize kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş, beşerin başına vuruyor. Şâyet ziyâde incitse, Hakîm-i Rahîme şekvâ etmeli,    ["Rahmetten kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım."(Buhârî, Bed'ul Halk: 11, Edeb: 76.; Müslim, Birr: 109; Ebû Dâvud, Salât: 18; Tirmizî, Mevakît: 65.)]  demeli."

İlave bilgi için tıklayınız:

- Vesveseden nasıl kurtuluruz?..

31 Zamana yolculuk yapılarak, dinin temellerinin atılması diye bir ihtimal var mı?

Yaşadığım hayatta çok kötü ve olumsuz tecrübeler edindim. O kadar kötü şeyler yaşadım ki, keşke bu hayata hiç gelmemiş olsaydım. Eğer ben anneannemin yerinde olsaydım ve annemi hiç doğurmasaydım, böylece annem dünyaya gelmemiş olacaktı ve beni de hiç doğurmamış olacaktı, o zaman ben de dünyaya hiç gelmemiş olacaktım. Ama ne yazık ki annem dünyaya geldi ve beni de doğurmuş oldu. Yani, annemi doğurmuş olduğuma çok pişmanım, keşke onu doğurmayaydım. Kendim ettim, kendim buldum.

Bu ifadelerin ne kadar saçma olduğunu izah etmeye gerek var mıdır?

İşte aynen bunun gibi, sizin dile getirdiğiniz varsayımlar da birer deli saçmasından ibarettir.

Toprağı bol olsun, Einstein çok zeki bir insan idi, fakat çok akıllı değildi. Eğer çok akıllı olmuş olsaydı Müslüman olarak ölürdü.

Ama Müslüman olarak ölmemek dışındaki hususlarda Einstein’ın kendisini sorumlu tutmuyoruz. Zira bir kimsede bulunan zeka mutlaka antizeka doğuracaktır. Yani bir insan ne kadar çok zeki ise, yine o ölçüde antizekaya sahip olacaktır.

Antizekanın getireceği olumsuzlukları dengelemek ise, kişinin aklına ait olacaktır. Kişi ancak sahip olduğu akıl sayesinde zekasını yönetebilecek, antizekasına sahip çıkabilecektir. Hayatta çok zeki görülen insanların aynı zamanda çok da sıra dışı ve sivri akıllı olduklarını görürüz.

İşte sivri akıllılık denilen şey antizekanın tezahürüdür. Kişi ne kadar çok akıllı olursa o kadar çok sivri akıllıktan uzak olacaktır.

Zeka doğuştan ve yaratılıştan gelir, zamanla körelir. Akıl ise zamanla, çeşitli tecrübelerle ve tecrübelerden alınacak derslerle artar. İnsanı sağlam bir akla ulaştıracak en kesin yol Allah’ın dinine uygun olarak yaşamaktır.

İnsana akıl Allah’ı bulsun diye verilmiştir. Henüz küçük bir çocukken Hazreti İbrahim’in akıl yoluyla Allah’ı nasıl bulduğu Kur’ân’da anlatılmaktadır. Velhasıl, Allah’ı bulmaya yaramayan akıl, akıl değildir. Yaratıcısını idrakten uzak kalan bir varlık da gerçek manasıyla insan değildir. Zira, onun yaşadığı gibi bir hayatı diğer bütün varlıklar da zaten yaşamakta değil midir? Yemek, içmek, uyumak ve üremek!

İnsanı gerçek bir insan yapacak olan şey, Rabbi’ne karşı kulluğunun gereği olan ibadetleridir.

Einstein’ın ünlü izafiyet teorisine göre; hiçbir şey ışık hızına ulaşamaz, eğer ulaşacak olursa onun için zaman duracaktır. Bu teoriyi mutlak doğru kabul edenler de bundan hareketle, ışık hızına ulaşan veya onun hızını geçen bir şey zamanda yolculuk yapabilir, ayrıca onun için zaman hiç geçmeyeceğinden yaşlanmayacaktır sonucuna varmışlardır.

Big bang denilen büyük patlama, Yâsin suresi 82. ayette zikredilen Allah’ın “Ol!” emrinin muktezasıdır. Allah, madde alemine ilişkin daha hiçbir şey yokken, kainatın var olmasını dileyerek “Ol!” diye emretmiş, kainat da hemen oluvermiştir. Bu bizim imanımızdır. Bunu bize söyleyen Kur’an, yine Rahman suresi 26 ve 27. ayetlerde “Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbi’nin varlığı bâki kalacaktır.” buyurmaktadır. İşte bu da bizim imanımızdır.

Modern fizikte zamanın temel birimi olarak saniye kabul edilmektedir. Saniye ise dünyanın kendi etrafında bir tur dönmesinin 86.400’de biridir. Yani -doğal olarak- insanlık zaman tayini için bir kıstas belirlemek zorundadır, bu da dünyanın kendi etrafında bir tur atması olmuştur.

Bizler dünya üzerinde yaşadığımız için tabii ki dünyaya endeksli bir tanım getirme mecburiyetimiz vardır. Eğer Jüpiter’de yaşıyor olsaydık o zaman da Jüpiter’in bir tur atmasını kıstas kabul edecektik ve belki de buna saniye diyecektik. Ama Jüpiter’in turu dünyadan daha farklı olacağından Jüpiter saniyesi de farklı olacaktır.

Dünyada yaşayan insanlar için Jüpiter’in turu 590 dakika iken dünyanın turu ise 1.440 dakikadır. Yine günü 24 saat, saati 60 dakika, dakikayı 60 saniye kabul edersek; Jüpiter’de yaşayan insanlar için Jüpiter’in turu 1440 dakika olduğunda ise dünyanın turu 3.515 dakika olacaktır.

Tabii her iki ölçü de o gezegenlere ve onların hareketlerine bağlı olacaktır. Yani, gezegenlerin uzay boşluğunda aldıkları yola göre endekslenmiş bir ölçüm biriminden söz ediyoruz. Peki bu neye benzemektedir?

Normal hızda seyreden bir araba ile onun birkaç katı hızda seyreden arabalarda bulunan iki kişiyi düşünelim. İkisi de aynı otoban üzerinde yol almaktadır. Birisi saatte 70 km ile giderken, ötekisi 200 km ile gitmektedir. Diyelim ki, bu otoban bir çember biçimindedir. Bu kişiler de kendi zaman birimlerini bu otoban dairesinde attıkları tura göre belirlemişlerdir. Fakat onlar gibi arabalarda bulunmayan, dışarıda sabit duran bir kimsenin varlığını da hesaba katmamız gerekir.

Şimdi, bu arabalar otobanda duracak ve hiç yol almayacak olsalar, zaman onlar için hiç geçmeyecek midir?

İşte gezegenlerin misali böyledir.

Zamanın tayini gezegenlerin dönmesine endekslenmiş bile olsa, gezegenlerin dönmesi duracak olsa zaman da duracak mıdır?

Gezenlerde bulunmayan ve uzay boşluğunda sabit duran bir kimsenin, gezegenlerin dönüşüne endeksli bir zamanı olmayacaktır. Yani zaman, her halükarda ve birimlerden bağımsız olarak geçecektir.

Çok basit bir örnek olarak, kolundaki saate gün boyunca bakarak zamanı anbean takip eden bir kimse ile hiç saati olmayan ve vaktin de kendisi için çok önemli olmadığı boş bir kimseyi düşünebiliriz. Gün yani zaman ikisi için de geçmekte değil midir?

O halde zamanın tezahürü -görünmesi- etkisi kişilerin, şahısların zamanı algılamalarına göre izafi olmaktadır; ancak zamanın bizatihi kendisi ölçeklendirilmemiş, yalın ve saf haliyle somut bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır.

Zamanı değişik birimlere bölerek biz kendimize göre ölçeklendirmekteyiz. Yoksa zaman bağımsız bir olgu olarak zaten akıp durmaktadır. Bunun iyice anlaşılması gerekiyor. 

Müminun 100. ayette, "öldükten sonra dünyaya tekrar geri döndürülerek salih amelde bulunmak isteyen kimselerin bu isteklerinin boş bir söz olduğundan" bahsedilir. 

Bakara 167. ayette, tağutlara uyanların “keşke dünyaya tekrar dönseydik de biz de onlardan uzaklaşsaydık” demelerinden bahsedilir. 

Enam 27. ayette, cehennem ehlinin “keşke dünyaya geri döndürülseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık” demelerinden bahsedilir.

Zümer 58. ayette, azabı görenlerin “keşke dünyaya bir dönüş olsa da iyilik yapanlardan olsam” demelerinden bahsedilir.

İşte bu ayetler açıkça anlatmaktadır ki, zamanda geriye dönüş gibi bir ütopya hiçbir şartta mevcut ve mümkün değildir.

Burada denilebilir ki, bu ayetlerde öldükten sonra geriye dönmekten bahsediliyor, ikisi farklı şeylerdir.

O halde siz herhangi bir zaman diliminden daha önceki başka bir zaman dilimine dönmeyi-gitmeyi umut ediyorsunuz da peki bu iki zaman dilimi arasında dünyada yaşayıp da ölen hiç kimse olmayacak mı, dünyada değişen hiçbir şey olmayacak mı, bunu mu zannediyorsunuz?

Eğer ölenler ve değişen şeyler olacaksa, o halde buna nasıl zaman yolculuğu denilebilecek?

Bize göre yukarıdaki ayetlerle bu ütopik ve saçma mevzu KESİNLİKLE hükme bağlanarak kapanmış olmaktadır. Kur’an bunu açıkça reddetmektedir. Bu mevzuda İslâm’ın hükmü budur.

Zamanda geriye dönüş, zamanda yolculuk vs tarzında hiçbir şey söz konusu bile değildir. Yaşanmış olan her şey bir kere yaşanmış ve onun defteri kapanmıştır. Kişi eğer ölmediyse tövbe kapısı her zaman için açıktır. Kişi ölmedikçe hayat tarzını ve davranışlarını değiştirebilir, öldükten sonra ise artık onun için kıyamet kopmuştur. Kişinin ölümü kendi kıyametidir.

Denilebilir ki; bazı deneyler yapılmış, çok yüksek hızda füze-roket-uzay aracı içinde seyreden kimselerin saatleri dünyadakilere göre geri kalmıştır. Bu saatler dünya şartları altında imal edildiklerinden, elbette yerçekimsiz ortamda veya yüksek hızlar ve basınçlar altında farklı tavırlar göstereceklerdir. Bu fizik ve kimyanın temel kuralıdır. Bunun için NŞA yani Normal Şartlar Altında ifadesi kullanılmaktadır.

Bir kimsenin ışık hızıyla hareket ettiğinde dünyadakilere göre daha genç kalacağı varsayımı da ütopyadan ibarettir. Bu ikisine uzaydan bakan bir kimseye göre birisi yerinde dururken veya az yol alıyorken, diğeri de çok fazla yol almış bir kimseden ibaret olmanın dışında hiçbir farkı olmayacaktır.

Eğer ışık hızıyla hareket edenlerde zaman duruyor veya geçmiyor olsaydı, o zaman ne diye başka yıldızları tanımlarken bir milyon ışık yılı uzakta filan diye tanımlanmaktadır.

Bu ne demektir?

Bir milyon ışık yılı uzakta demek, ışığın bize göre bir milyon yılda kat edeceği kadar uzakta demektir. Yani, saniyede üç yüz bin kilometre yol alan ışık bir milyon yılda 94.608 çarpı 10 üzeri 14 km kadar yol alacak demektir. Bu yıldız bize bu kadar uzaktadır demektir.

Peki ışık hızında zaman duruyor idiyse, ne diye ışık için şu kadar zamanda gidiyor tabiri kullanılmaktadır?

Yalnızca bu tabir bile ışık için zamanın durduğu palavrasını çürütmek için yeterlidir.

Hem big bang teorisine göre büyük patlamadan sonra takriben 14 milyar yıl geçmiş olduğu düşünülmektedir. Kainat ise big bang ile oluşmuş ve o zamandan beri daha da hızlanarak genişlemektedir.

Kur’an’da bu husus Zariyat 47. ayette “semayı gücümüzle biz kurduk, şüphesiz biz onu genişleticiyiz” şeklinde bildirilmektedir.

Yapılan bilimsel araştırmalara göre ise evrenin genişleme hızı ışık hızından çok daha yüksek bir hızda gerçekleşmiş ve bu hız sürekli artmaya devam etmektedir. Evrende ise -bize göre- sınırsız miktarda madde bulunmaktadır. Bu maddeler ışık hızından çok daha yüksek hızlarla hareket ettiklerine göre, o halde hiçbir şeyin ışık hızından daha hızlı hareket edemeyeceğini varsaymanın ne kadar yanlış olduğu ilmen ortaya çıkmaktadır. O kadar uzakta gök cisimleri bulunmaktadır ki, bunların ışıkları bize ancak milyarlarca yılda ulaşabilmektedir.

Yani, bu cisimler o kadar hızla birbirlerinden uzaklaşmışlardır ki, yaydıkları kendi ışıkları kendi hareket hızlarının yanında ancak nal toplamıştır. Böylesine yüksek hızlarına rağmen cisimler kütlelerini korumaya ve madde olarak var olmaya devam etmişlerdir, 14 milyar yıldan beri de belki devam etmektedirler.

Özetle, bütün bilimsel veriler ışık hızının aşılamayacağı teorisini çürütmektedir. Genişleyen kainatın varlığı bunun delilidir.

Hac 47. ayette “Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” buyrulmaktadır.

Secde 5. ayette “Gökten yere kadar bütün işleri Allah düzenler. Sonra işler sizin saydıklarınıza göre bin yıl tutan bir günde Allah’a yükselir.” buyrulmaktadır.

Mearic 4. ayette “Melekler ve Cebrail, süresi elli bin yıl olan bir günde Allah’ın huzuruna yükselirler.” buyrulmaktadır.

İşte bu ayetler de açıkça göstermektedir ki, zaman mefhumu muhatabına göre değişen izafi bir kavramdır. Daha da doğrusu, zamanın ölçüsü muhatabına göre değişmektedir.

Aslında gerçek zaman ölçüsü Allah katındaki ölçü birimidir ki, bu da bizim bin yılımıza denk düşmektedir. Kainatın yaşının takriben 14 milyar yıl olduğu ve -en azından da- ışık hızıyla genişlemekte bulunduğu bilgisinden hareketle, meleklerin ve Hazreti Cebrail’in hareket hızlarının ışık hızının -en az- 280 bin katı olduğunu da buradan doğru olarak anlamaktayız.

Zira, meleklerin ve Hazreti Cebrail’in yükseldiği huzur ve makam -en azından- kainatın hemen dışı yani madde alemi olan evrenin bittiği yerdir. Bunlar bizim asgari varsayımlarımızdır, en azından böyle olduğunun varsayılması lazım gelmektedir. Bunlar minimum rakamlardır. Yani, ışık saniyede 300 bin kilometre yol alırken, melekler ve Cebrail (as) saniyede -en azından- 84 milyar kilometre yol almaktadırlar.

Yine zaman mefhumunun muhatabına göre değişen izafi bir kavram olduğunun en basit delili bazı canlıların yaşam süreleridir.

Mesela mayıs sinekleri yarım saat ile bir gün arasında yaşarlar ve bu ömür onlara kafi gelmektedir. Yine kelebekler de ortalama bir gün yaşarlar. Mavi sineklerin ise ömürleri 1-2 saat kadardır. Mikro alemde ise yaşam süreleri dakikalar hatta saniyeler mertebesine inebilmektedir.

Özetle, Allah her canlıya kendisine kafi gelecek kadar bir ömür tayin etmiştir ve bu zaman içinde yaratılışının gereği olan vazifesini yerine getirecektir.

İşte insan da böyledir. Tayin edilmiş olan ömründe kulluğunun gereğini yerine getirmeli, Rabbinin huzuruna öylece çıkmalıdır.

Bu mevzuda son olarak değinmek istediğimiz husus ise, kainatın yoktan yaratıldığıdır.

Big bang teorisini kabul edenler derler ki; big bang öncesi kainatın bütün maddesi-kütlesi sıfır olan bir hacimde sonsuz yoğunlukta bulunmaktadır. İşte bu sonsuz yoğunluktaki kütle yığını big bang ile parçalanmış ve genişleyerek kainata dağılmıştır.

İnkarcı bir bilim anlayışına dayanan telakkiler maddenin yok olmayacağını ve yoktan var olmayacağını savunmaktadırlar.

Oysa big bang patlaması öncesi hiçbir şeyin var olmadığını ve Allah’ın “Ol!” demesi ile kainatın ve her şeyin var olduğunu Yâsin suresi 82. ayetten anlamaktayız. Modern bilimin big bang dediği şey Allah’ın kainatın var olmasını murad ederek “Ol!” demesinden başka bir şey değildir. Zaten sıfır hacim ve sonsuz yoğunluk kavramı da akla ve mantığa ters düşmektedir. İman nuruyla bakmak meseleleri çözmek için yeterli gelmektedir.

Özetle, aklınıza gelen bu çeşit vehimler dikkate dahi alınmayacak olan boş düşüncelerden, birer deli saçmasından ibarettir. Şeytan bile bu kadar boş işlerle uğraşmayacaktır.

Zira kendisine “Âdem’e secde et!” denildiğinde mantıklı bir cevap vermiştir, ancak mantığını yanlış yerde ve yanlış zamanda kullanmıştır. Daha da doğrusu şeytan aklını kullanmamış, düz mantıkla işi çözmeye kalkmış ve çuvallamıştır. Oysa emri verenin Allah olduğunu bilmeli ve ona göre hareket etmeliydi, ancak kibri ve gururu buna engel olmuştur.

Allah bizleri nefsin desiselerinden korusun, Peygamberimiz (asm)'in yolundan ayırmasın. Amin.

32 Allah var ama Kuran'ı başka insanüstü biri gönderip bizi kandırıyorsa vesvesesine ne cevap verilir?

1) Allah’ın olmadığı farz etmek, başta en büyük hatayı kabul etmek demektir. Oysa sizin “Evrene baktığımızda (Allah’ın varlığını) anlayabiliyoruz.” şeklindeki ifadeniz pek doğrudur. Ve şu vesvesenin hiçbir dayanağı yoktur. Yani, hiçbir bilim dalı, kesin bir delile dayanarak şu kâinatın kendi kendine var olduğunu iddia edemez. Hiçbir bilim adamı, tarihin herhangi bir evresinde bir tek iğnenin bile kendiliğinden meydana geldiğini delile dayandırarak iddia etmemiş, etmez, edemez...

- Keza, hiçbir bilim adamı delile dayanarak, evrenin ezeli olduğunu iddia etmemiş, etmez, edemez. Aksine, son araştırmaların ulaştığı sonuca göre, evren bundan yaklaşık 13-15 milyar yıl önce var olmuştur.

Madem evren ezeli/önsüz değildir, sonradan var olmuştur. Madem ki evrenin kendiliğinden bu harika nizam ve intizamda “pat” diye tesadüf eseri olarak var olması ne aklen, ne dinen, ne de ilmen mümkündür; elbette burada tek bir yol kalır ki, o da bu evreni bir yaratıcının yaratması ihtimali kalır. Ve bu ihtimali destekleyen binlerce delil vardır. (Bu delillerden bir kısmı sitemizde değerlendirilmiştir, bakılabilir).

- İhtimallerin, bir tesadüf eseri olduğunu söylemek de doğru değildir. Bilimsel araştırmalar, ihtimallerin doğru olup olmaması da bir matematik formüle bağlıdır. Kaçta kaçı olursa, bir şeyin tesadüf  eseri veya  “akıllı tasarım” sonucu olduğu anlaşılır? Bunun da şüphesiz bir bilimsel ölçüsü vardır.

Matematiksel ihtimallere göre, söz gelişi, havaya atılan bir kalemin üç defa üst üste sivri ucu üzerinde düşmesi ihtimali % sıfırdır. Yani imkânsızdır.

Peki, milyarlarca insan adayı anne rahmine atıldıktan sonra, belli bir sürecin sonunda prensip olarak “rahimden hep sivri başı üzerinde yere düşmesi” hangi bilimsel ihtimalle tesadüfe verilebilir?

- Yeri güneşe; Ay’ı yerküresine bağlayan, güce-gündüz ve mevsimlerin meydana gelmesi için, “olmazsa olmaz” şartı olan yerküreyi 23 küsür derecelik bir eğimde yaratmak, sonsuz ilim, hikmet ve kudret sahibi Allah’tan başka kimin haddine!..

Güneş sisteminin, atom sisteminin, insan anatomisinin şehadetiyle, bu evrenin ve varlıkların bu harika nizam ve düzen içinde yaratılması, ancak sonsuz bir ilim, kudret ve hikmetle mümkündür. Peki, Allah’ın bu sonsuz ilmini, kudretini, hikmetini, “Anka kuşu” gibi isminden başka hiçbir varlığı olmayan “tesadüf”e, vermek kimin haddine!.. Hangi akıl ve irfan, hangi ilim ve vicdan, hangi fikir ve izan bu saçmalığa omay verir!..

- Allah evren üzerinden, aklıselim üzerinden, 124 bin peygamber üzerinden, yüz dört suhuf ve kitaplar üzeriden, özellikle de Hz. Muhammed (asm) ve Kur’an üzerinden kendi varlığını, birliğini, eşsizliğini, sonsuz ilim ve kudretini, mutlak hikmet ve iradesini ilan etmiş, kendini Rahman ve Rahim olarak takdim etmiştir.

- Eğer Allah’tan başka bir ilah daha olsaydı, o da kendi elçilerini ve kitaplarını gönderip kâinat fabrikasının ortağı olduğunu ilan etmesi gerekmez miydi?

“De ki: Faraza müşriklerin iddia ettikleri gibi Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, elbette onlar Arş’ın ve kâinat hakimiyetinin sahibi Yüce Allah’a üstün gelmek için çareler arayacaklardı! (Ama besbelli ki böyle bir şey asla vaki değildir)” (İsra, 17/42)

mealindeki ayetin ifadesinden bu gerçeği anlamak mümkündür.

“Eğer gökte ve yerde, Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, oraların nizamı bozulurdu. Demek ki o yüce arş ve hükümranlığın sahibi Allah, onların zanlarından, onların Allah’a reva gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir!” (Enbiya, 21/22)

mealindeki ayette ise, biden fazla ilahların bulunması durumunda kâinatın  mevcut nizam ve intizamının bozulup yok olacağına işaret edilmiştir. Bunun bir anlamı şudur: Eğer kâinatın yaratıcısı tek bir Allah olmasaydı, bu takdirde binlerce atom, element, hücre, DNA gibi unsurların birlikte bir “ilahlık koalisyonu” kurmaları gerekirdi. Çünkü, bu unsurların hiçbiri tek başına hâkimiyetini ilan edip diğer unsurları emrine alamaz. Çünkü, hepsi de âciz, sağır, kör, cansız, akılsız ve şuursuzdur. Eğer bunların yaratıcılığı tasavvur edilirse, kâinatın asla var olmaması, var olanların da yol olmasının kaçınılmaz olduğunu da düşünmek gerekir.

- İşte bütün bu açıklamalar gösteriyor ki, bu Kur’an Allah’ın sözüdür. Çünkü:

a) Kur’an’da evrenin, insanlık aleminin hayatının hikâyesi vardır. Bir gün kıyametin kopacağı, her şeyin yok olacağı, her canlının öleceği ve sonra da tekrar dirilip ahiret memleketine gideceği bilgisi vardır. Diğer bir ifadeyle, Kur’an’da sonsuz bir ilim vardır. O halde, Kur’an’a sahip çıkan, onun kendi sözü olduğunu iddia eden bir varlık, sonsuz bir ilim sahibi olması gerekir. Allah’tan başka, evrende sonsuz ilim sahibi başka bir varlığın olduğunu iddia etmek, cehaletin çok antika bir versiyonudur.

b) Kur’an kimin tarafından gönderilmişse, bizim iman ettiğimiz Allah odur. Zira biz, Allah’ın varlığını, isim ve sıfatlarını ancak Kur’andan öğreniyoruz. Yani “Kur’an’ın sahibi olduğu gibi, kâinatın da sahibi olduğunu” söyleyen bir varlık, Kur’an vasıtasıyla bi insanlarla iletişim kurmuş, bizi kendine kul yapmış, emir ve yasaklarına uymamızı zorunlu kılmış ve biz de ona göre hayatımız tanzim etmiş bulunuyoruz. Acaba, sorudaki şeytani vesvesenin telkin ettiği “başka bir varlık” gerçek Allah olup, Kur’an’ı da o göndermişse, bu hakimiyetini, bu büyük makamını, bu sonsuz ilim ve kudretinin “intihal, intikal ve irtihaline” izin verebilir? Sonsuz şeref ve  haysiyetini düşünmez, adeta bütün servetini gasbeden birine ses çıkarmaz. Böyle bir zavallı hiç ilah, yaratıcı olabilir mi?

c) Baştan sona kadar her tarafı doğruluk ve gerçeklikle süslenmiş bir kitap olan Kur’an’a sahip olan bir varlığın kendi asıl kimliğini gizleyip yalan söylemesi düşünülemez. Zira, insan ne kadar olgunlaşırsa o kadar yalana, hileye tenezzül etmez. Kur’an’ın gibi kırk yönden mucize olduğu ispat edilen kutsal bir kitabın sahibine -haşa- yalan ve hile yakışan şey mi? Demek bu vesvesenin hiçbir değeri yoktur.

e) Akla oldukça önem veren Kelam disiplininde ve üsulüddin kaynaklarında “Bir delile dayanmayan bir ihtimalin ilmi hiçbir değeri yoktur.” kuralı kabul gören bir ilmi kaidedir. Buna göre, sorudaki vesvesenin en ufak bir değer ifade etmesi için, bir delile dayanması gerekir. Böyle bir delil asla olmamış ve asla olmayacaktır. Bu sebeple bu “vesvese”, adı üstünde, şüphenin de çok altında pek değersiz bir varsayımdır.

2) Bu sorunun cevabı da ilk cevabımızda verilmiştir. Bununla beraber, tekrar belirtelim ki, Kur’an bütün insanlara ve cinlere karşı-bir tek surenin bir benzerini bile getiremeyeceklerini- ilan ederek meydan okumuştur. Bu meçhul hayali varlık, insan veya cinlerden olsalardı,  bu meydan okuma karşısında sus-pus olmamaları gerekirdi. Meleklerden olsaydı, onların Allah’a emirber nefer gibi itaat ettiklerini söyleyen Kur’an’ın ifadelerine karşı çıkmaları gerekirdi. Bir de bu varlıklardan biri olsaydı, “Niye onlar gibi başak birisi olmamış?”, sorusu cevapsız kalmaya mahkum olurdu.

3) Allah Kur’an’da defalarca “Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?” diye etmiştir. Geçmiş ve geleceğin ilmini içeren Kur’an gibi kutsal bir kitabın sahibinin yalan söylemesi, aklen imkân haricindedir. Çünkü, yalan söylemenin ciddi sebepleri vardır.

a) Yalan söylemek acizlerin işidir. Bir kimse söz verdiği bir şeyi yapamadığı zaman, şerefini kurtarma adına yalana başvurabilir.

b) Bir kimse karşı tarafın gücünden korktuğu için yalan söyleyebilir. Kendisine hakaret etmelerinden, cezalandırmalarından, dövmelerinden, öldürmelerinden korktuğu için yalan söyleyebilir.

c) Bir kimse, mertçe meşru yoldan ulaşmadığı bazı makamlara ulaşmak, bazı menfaatleri elde etmek için hileye başvurabilir, yalan söyleyebilir.

d) Mizacı, psikolojisi bozuk, karakteri, tiyneti alçak, karşı tarafı aldatmaktan zevk alan kimseler, yalan söylemekten keyif alabilir. Bu listeyi daha da uzatmak mümkündür. Fakat “arif olana işaret yeterli” olduğu için burada kesiyoruz.

- İşte, Allah bu sayılan yalan durumundan ve yalan vasıflarından münezzeh olduğuna bütün kâinat ve Kur’an-ı hakim şahitlik etmektedir.

- Bediüzzaman hazretlerinin, Hz. Peygamber (asm) için söylediği aşağıdaki hakikat fışkırtan sözlerinin penceresinden de bu konuya bakılabilir:

“Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnidir. Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki, hakikat görünsün aldatsın?” (Sözler, s. 238)

33 Allah nefsin açlıktan terbiye edildiğini biliyordu o zaman neden cehenneme attı?

- Allah ezelidir, bütün sıfatları da ezelidir. Sıfatlarından biri de ilmidir.

Ezeli olanın zıddı olmaz. Bu sebeple Allah’ın ezeli ilminin zıddı olan cehalet, bilmezlik onu semtine yanaşmaz.

Bu gerçeğin neticesi şudur: Allah’ın ilmi sonsuzdur, geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanı birden kuşatır ve oralardaki bütün her şeyi bilir. Gelecekle alakalı hususları bilmek de bu ezeli ilmin ayrılmaz özelliğidir.

Bu sebepledir ki, Allah imtihan sorularını seçerken ilmine göre değil, adaletine göre seçer. Ve bir kimsenin imtihanı kazanacağını veya kaybedeceğini bile bile onu imtihana alır ve sorumluluğu ona yükler. Çünkü, her insanın, her nefsin, her şuurun, imtihana tabi tutulduğu konularda, sorulara cevap verecek donanıma sahiptir.

O halde, Allah’ın nefsin inadını önceden bilmesi, onu imtihan etmeye mani değildir.

- Bununla beraber, “Nefsin terbiyesi” ile ilgili bu bilgi, bir nevi temsili bir anlatım olarak da değerlendirmek mümkündür. Bununla, nefsin açlıkla terbiye olduğu kadar başka bir şeyle terbiye edilmediği anlatılır.

Daha önce nefsin ateşe atılmadığı kabul edilse bile, bu temsil penceresinden “nefsin inadının ve direnmesinin” ders verildiği ortadadır. Ve bu hakikat ayetle de sabittir.

“Eğer geri döndürülseler, kendilerine yasaklanan şeye tekrar dönerler. Şüphesiz, onlar yalancıdırlar.” (Enam, 6/28)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

Rivayete göre, Cenâb-ı Hak nefse:

- Ben kimim, sen kimsin? diye sormuş. Nefis de:

- Ben benim, sen sensin! diye cevab vermiş. Bunun üzerine Allah ona azab vermiş, Cehenneme atmış, sonra yine sormuş:

- Ben kimim, sen kimsin?

Nefsin cevabı aynı olmuş:

- Ben benim, sen sensin!

Hangi azâbı verdiyse, nefis gurur ve enaniyetinden vazgeçmemiş. Nihayet uzun süre aç bırakarak
bir nevi oruç tutturmuş, sonra tekrar sormuş:

- Ben kimim, sen kimsin?

Nefis bu sefer şu cevabı vermiş:

- Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, bense senin âciz bir kulun... (el-Havbevî, Dürretüt’l-Vâizîn, s. 11)

34 Varlık ve yokluk anlayışları ezelden beri var mı?

1) Allah ezelidir. Varlık ve yokluk da Allah’ın ezeli ilminde vardır.

Ancak, bunların harici vücutları ezelde ve ezeli ilimde olmadığı için, bunlara EZELİ denilmez.

Nitekim, Peygamberimiz (asm) bir hadis-i şerifte buyurmuştur:

“(Ezelde) Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu.” (Buharî, Bedul-ahlak,1)

Bu da Allah’tan başka hiçbir şeyin ezeli olmadığını göstermektedir. Varlıkların kendilerine ezeli denilmediğine göre, “yokluk ve varlık anlayışlarına” ezeliyeti yakıştırmak hayal bile edilmemelidir.

2) Bu gibi tasavvurlar küfür sayılmaz. Fakat insanı huzursuz eder, depresyona bile sokabilir.

Bu tür vesveselerin sonuçlarının ne olduğu konusunda Risale-i Nur’dan “Hikmetü’l-İstiaza” adlı eseri okumak, çok büyük bir ilaç olur. Bu tecrübeyle sabittir. Onun için söz konusu kitabı mutlaka okumanızı, hem defalarca okumanızı tavsiye ederiz. (bk. Lem'alar, On Üçüncü Lem'a; Sözler, Yirmi Birinci Söz, İkinci Makam)