Tevekkül konusunda en çok merak edilenler

1 Tevekkül nasıl olmalıdır? İslam'da tevekkülün sınırları nelerdir?

Tevekkül kelimesi, vekil tutmak demektir. Vekil tutacak kişi kendinden daha kuvvetli, daha şefkatli, ilim irfanda daha üstün bir zata itimat edip, onu vekil tutmak ister.

Müslüman Allah’ın kudretinin üstünde bir kudret, ilminin üstünde bir ilim, merhamet ve şefkatinin fevkinde bir şefkat ve merhamet bulunmadığına itikat eder. Diğer mahlukların da kendisi gibi aciz, fakir, kusurlu ve nakıs olduğunu idrak ile Allah’a itimat ve tevekkül eder; Ona teslim olur.

Allah’a tevekkül eden bir Müslüman düşünür ki; “Bana gelecek bütün hayırları ancak O ihsan edebilir ve her türlü şer ve zararları ancak O def edebilir.”

Bir Müslüman, çalışmadan kazanılamayacağını bilerek, dünya işleri için gerekli bütün tedbirleri aldığı gibi, ibadet etmeden ve Allah’ın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmadan da cennete gidilemeyeceğini bilerek, kulluk vazifesini yerine getirir ve sonunda Allah’a tevekkül eder.

Tevekkül, sebeplere teşebbüs ettikten ve gerekli bütün tedbirleri aldıktan sonra, Cenab-ı Hakk’ın verdiği neticeye razı olmaktır. Böyle bir insan huzurlu yaşar, maişet noktasında endişeye kapılarak ruhuna elem çektirmez, Peygamberimiz (asm)'in şu hadis-i şerifi ona büyük bir ümit kaynağı olur:

“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül ederseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır.” (bk. Tirmizi, Zühd, 33;  İbn Mace, Zühd, 14;  İbn Hanbel, 1/332)

Tevekkül, hiçbir zaman çalışmayı, sebeplere teşebbüs etmeyi men etmez. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Doğrusu, insan için kendi çalışmasından (gayretinin neticesinden) başka bir şey yoktur.” (Necm, 53/39) 

Bir adam Peygamberimize (a.s.m.) gelerek,

“Ben devemi salı vererek mi tevekkül edeyim, yoksa bağlayarak mı?” demiştir. Efendimiz ise,

“Deveni bağla, sonra tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyamet, 60)

buyurmuş, böylece tevekkülün ölçüsünü en güzel şekilde ortaya koymuştur.

İlave bilgi için tıklayınız:

 - TEVEKKÜL

2 İslam'da "Dinde sorgulama yoktur." diye bir kaide var mı?

Şeriatın iki çeşit hükümleri vardır:

1. Taabbudi dediğimiz yani hikmeti bilinmeyen ve tamamıyla Allah'ın emir ve yasağına bakan kurallardır.

2. Makulul mana dediğimiz ilahi emirler veya yasaklarda yatan hikmetlerin araştırılabileceği kısım.

Sizin sorduğunuz soruya bu taraftan da bakalım. "Niye sabah namazı dört rekat da on veya yirmi rekat değil?" Cevap: "Allah emrettiği için."

Öğle namazı Allah tarafından on rekat olarak tayin edilmiştir. Bunun hikmetini araştırmak sonuçsuz olacaktır. Çünkü Allah öyle emretmiştir. Ve bunun asıl cevabı budur. Ama bazı şeriat kuralları hikmetle izah edilebilir. Ama hikmetler asıl değildir; asıl olan Allah'ın emri veya yasaklamasıdır.

Mesela, "Allah namazı niye emretmiştir?" Buna istediğiniz kadar, hatta ciltlerle hikmet ve gaye açısından cevap verilebilir. Niye oruç tutuyoruz, hikmetleri araştırılıp cevap verilebilir. Ama hikmet ve faydalar Allah'ın emri yerine geçemez. Şöyle ki;

Orucun bir hikmeti insanların aç kalıp, yokluk içerisinde yaşayan insanların halinden anlayıp onlara şefkatle yaklaşmalarını sağlamaktır.

Şimdi birisi bunu esas tutup "Ben daha fazla aç kalıp daha fazla şefkat hissim kabarsın ve fakirlere daha fazla yardımda bulunayım." diyebilir. İmsak vakti saat 4.00 olduğu halde, bu adam gece saat 11.00'den oruca niyet edip, fakat akşam vaktine beş dakika kala orucunu açsa, orucu sahih olur mu? Elbette olmaz. Çünkü orucun açılması için belirli bir zaman var ve bu adam daha fazla aç kaldığı halde, oruç tutmuş olmuyor. Yani oruçtan beklenen hikmet daha fazla yerine gelmiş, fakat Allah'ın izin vermediği bir zamanda açtığı için oruç yerine gelmemektedir.

İşte İslam'ın tüm emir ve yasaklarına bu şekilde bakmamız gerekir. Yani Allah böyle emretmiş veya böyle yasakladığı için bunu yapıyoruz. Bunun hikmetleri elbette vardır. Ve bu hikmetler elbette araştırılır. Bu da bir ilim ve ibadettir. Ama hikmetler ve faydalar kesinlikle asıl değil, ayrıntıdır.

3 Rızık ve gelecek endişesi taşımak, tevekkül etmek hakkında bilgi veriri misiniz? Rızık ve gelecek endişesi taşımak, rezzak olan Allah'ın işine karışmak olur mu, yani inancımıza aykırı mıdır?

Helal dairesinde çalışmak ibadettir. Sebeplere uygun hareket etmek ise bir açıdan duadır. Ancak bu çalışma sonunda verilenleri de Allah'ın bir ihsanı ve ikramı olarak bilmek gerekir. Bu iki ölçüye uymayan düşünce ve çalışma ise yanlıştır. Bu nedenle aç kalırım endişesi doğru değildir. Çalışmak bizden, muvaffakiyet Allah'tandır, anlayışıyla hareket etmeliyiz.

Elbette geleceğimizi de düşünmeliyiz. Ama bu endişe boyutunda ve Allah'ın rahmetine güvenmemek anlamında olmamalıdır. Dünyadaki geleceğimize verdiğimiz değerden daha fazlasını, ahireteki geleceğimize de ayırmamız gerekir.

Dieğr taraftan tevekkül çalışmamak değidlir. Tevekkül, sebeplere teşebbüs ettikten ve gerekli bütün tedbirleri aldıktan sonra, Cenab-ı Hakk’ın verdiği neticeye razı olmaktır. Böyle bir insan huzurlu yaşar, maişet noktasında endişeye kapılarak ruhuna elem çektirmez; Peygamberimizin (asm) şu hadis-i şerifi ona büyük bir ümit kaynağı olur:

“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül ederseniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır.”

Tevekkül hiçbir zaman çalışmayı, sebeplere teşebbüs etmeyi men etmez. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Doğrusu, insan için kendi çalışmasından (gayretinin neticesinden) başka bir şey yoktur.” (Necm, 53/39)

Bir adam Peygamberimize (a.s.m.) gelerek, “Ben devemi salı vererek mi tevekkül edeyim, yoksa bağlayarak mı?” demiştir. Efendimiz (a.s.m.) ise, “Deveni bağla sonra tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyamet, 60) buyurmuş, böylece tevekkülün ölçüsünü en güzel şekilde ortaya koymuştur.

Ayrıca şu bilgileri de okumanızı tavsiye ederiz:

"Görüyorum ki, şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki, dünyayı bir misafirhane-i askerî telâkki etsin ve öyle de iz'an etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o telâkki ile, en büyük mertebe olan mertebe-i rızâyı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir."

"Evet, dünyaya ait işler, kırılmaya mahkûm şişeler hükmündedir. Bâki umur-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve hâkezâ şedit hissiyatlar, umur-u uhreviyeyi kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı şiddetli bir surette fâni umur-u dünyeviyeye tevcih etmek, fâni ve kırılacak şişelere bâki elmas fiyatlarını vermek demektir. Şu münasebetle bir nokta hatıra gelmiş; söyleyeceğim. Şöyle ki:"

"Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılâp eder."

"İşte, insanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin, aşk gibi, iki mertebesi var: biri mecazî, biri hakikî. Meselâ, endişe-i istikbal hissi herkeste var. Şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde senet yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüt altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüt altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder."

"Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan merâtib-i mâneviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakikî mal olan a'mâl-i salihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âli bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılâp eder."

"Hem meselâ, şiddetli bir inatla, ehemmiyetsiz, zâil, fâni umurlara karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen bir şeye bir sene inat ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şeye inat namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his böyle şeyler için verilmemiş; onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate münâfidir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve hidemât-ı uhreviyeye sarf eder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âli bir haslet olan hakikî inada, yani hakta şiddetli sebata inkılâp eder."

"İşte, şu üç misal gibi, insanlar, insana verilen cihazat-ı mâneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilâne davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezâif-i uhreviyeye ve mâneviyeye sarf etse, ahlâk-ı hamîdeye menşe, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur." (Nursi, Mektubat, Dokuzuncu Mektup)

4 Abdülkadir Geylani Hazretleri, "El-Ganiyye" adlı kitabında Hanefileri kurtuluşa ermeyenlerden mi sayıyor? Ebu Hanife'ye neden mürcie denilmiştir?

Bu husus, Gunye’nin birinci cilt, s. 90’da geçmektedir. “Mürcie” taifesi arasında zikredilmiştir. Ve Mürcienin özelliklerini sayarken, şöyle demektedir:

Onlara göre: “Bir kimse kelime-i şahadet getirdikten sonra, artık günahlar ona zarar vermez ve asla cehenneme girmez, İman -amel değil- yalnız sözden / dil ile ikrardan ibarettir, insanlar iman bakımından eşittir, çünkü iman artmaz, eksilmez; insanların imanı ile meleklerin ve peygamberlerin imanı arasında fark yoktur. Bunlara göre, ‘Ben müminim inşallah’ demek de olmaz…”

Ancak, alimler Muhyiddin ibn Arabi Hazretlerinin kitaplarına, özellikle "Fusus" adlı eserine bazı eklemeler yapıldığı gibi, Gavs-ı Azam’ın "Gunye" kitabına da bazı eklemelerin yapıldığı kanaatindedir. Orada; Allah’a cihet isnat eden ifadeye dikkat çeken İbn Hacer el-Heytemî, şunları söyler: “Gunye kitabında yazılı olan şeye aldanma; Allah’ın kendisinden intikam alacağı bazı kimseler ona ilave etmişlerdir.” (bk. el-Fetava’l-Hadisiye, s. 145, 210; H. Günenç, Günümüz meselelerine Fetvalar, I/103).

Kuvvetli bir ihtimalle, Hanefilere karşı aşırı derecede muarız olan biri -bir iki noktayı da bahane ederek- “ve’l-Hanefiyyetu” kelimesini de araya sıkıştırıvermiştir. Yoksa, dört mezhebin Ehl-i sünnet ve cemaati teşkil ettiği hususu, herkesin malumudur. İmam Azam Ebu Hanife Hazretleri asla Kaderiye ya da Mürcie'den değildir.

Bazı kaynaklarda İmam-ı Azam'a Mürcie denilmesinin anlamına gelince:

Büyük günah işleyenin nihaî kaderi hakkındaki hükmü Allah'a havale etme şeklindeki irca görüşü, temelde Ehl-i Sünnetin anlayışına yakın bir görüştür. Ehl-i Sünnet alimlerinin önemli bir kısmına göre de, büyük günah işleyen kimse hakkındaki son karar ahirette belli olacaktır. Allah onu isterse affeder, isterse cezalandırır. Eğer bir mü'min büyük günah işlerse bu davranışıyla imandan çıkmış sayılmaz. O sadece günahkâr bir mü'min olur. Onun cennetlik mi yoksa cehennemlik mi olduğu meselesi Allah'ın iradesine kalmıştır. Allah onu isterse affeder isterse cezalandırır. İşte, Ehl-i Sünnetin ircası (sonraya bırakma) budur.

İmanı, "Allah'ı bilme ve Allah'ı ikrar ile Hz. Muhammed (s.a.s.)'i bilme ve onun Allah'tan getirdiği vahyi ikrar etme" şeklinde tanımlayan İmam Ebu Hanife, imana getirmiş olduğu bu tanım ve iman amel ilişkisi konusunda ortaya koymuş olduğu görüşlerden dolayı Mürcie arasında zikredilmiştir. (1)

Gerçekten de, İmam Ebu Hanife ve onun görüşünü benimseyen el-Pezdevî (öl. 482/1089). es-Serahsî (öl. 490/1097) ve daha bir çok Ehl-i Sünnet âlimine göre iman, kalbin tasdiki ve dilin ikrarıdır. Amel imanın bir cüzü değildir. (2).

Bu görüşte olanlara göre, büyük günahı işleyen kimse kâfir değil; günahkâr mü'mindir. Onun hakkındaki son hüküm Allah'a aittir. Onu isterse affeder, isterse cezalandırır. İşte bu görüşlerinden dolayı Ebu Hanife de yanlış olarak Mürcie arasında zikredilmiştir.

Kaynaklar:

(1) bk. Subhi es-Salih, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, Çev. İbrahim Sarmış, İstanbul 1981, s. 114; Hüseyin Atay, Ehl-i Sünnet ve Şia, Ankara 1983, s. 170.

(2) bk. A. Saim Kılavuz, İslâm Akaidi ve Kelama Giriş, İstanbul 1987, s. 23

İlave bilgi için tıklayınız:

MÜRCİE...

5 Nun-u azamet (azamet / büyüklük nunu) ne demektir?

Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ Hazretleri için bazı ayetlerde "ben" demiyor da, "biz" diyor.  "Biz" ifadesinde geçen "nun", Arapça'da "azamet nunu" denilen, nun harfidir. Fiil sîgalarının baş tarafına geldiği zaman, o nun çoğulu göstermez; söyleyen kimsenin azametini, ululuğunu gösterir.

Onun için Allah Teâlâ Hazretleri, kendisiyle ilgili ayet-i kerimelerde ifade olarak azamet nunuyla, o sîga ile "Biz azîmüş şân" diyor. Yâni, "Ben azamet sahibi Allah şöyle emrediyorum." demektir o... Arap dilinin bir inceliğidir, özelliğidir.

Ordaki "biz"den maksat, müteadditlik değildir, çok çok olmak değildir. Kudretinin sonsuz olması, gücünün sonsuz olması mânâsına gelir. O bakımdan öyle ifade ediliyor.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'de Allah Teala'nın biz ifadesi kullanması hakkında bilgi verir misiniz?

6 Koşulsuz teslimiyet nedir?

- Öncelikle ifade etmek gerekir ki, Allah'ın koyduğu şeriat kanunlarına uymak nasıl ibadet ise, kainatta yarattığı kanunlarına uymak da öyle ibadettir. Bu açıdan, her iki kanuna uyarak sonucu Allah'tan beklemanin adına tevekkül veya teslimiyet denilir.

Nitekim bir adam Peygamberimize (a.s.m.) gelerek,

“Ben devemi salı vererek mi tevekkül edeyim, yoksa bağlayarak mı?” demiştir. Efendimiz ise,

“Deveni bağla sonra tevekkül et.” (Tirmizi, Kıyamet, 60)

buyurmuş, böylece tevekkülün ve teslimiyetin ölçüsünü en güzel şekilde ortaya koymuştur.

- Şiir, tabiatının gereği olarak biraz abartılı olabilir. Şiirde yer alan hususlardan birçoğu şairin kendi hayatında da yer alamayabilir. Çünkü şiirde genellikle idealler, arzular, temenniler; olanlar değil, olması hayal edilenler baş köşede oturur… Yani söz söylemek kolaydır, iş yapmak zordur.

- Koşulsuz teslimiyet, Allah’a olan imanın mertebesine paralel seyreder. İmanın gücü nispetinde teslimiyet güçlü olur. Allah’a tam teslim olmak için, onun sonsuz merhametine, sonsuz şefkatine, -onun harika sanatı ve biricik muhatabı olmak hasebiyle- size büyük önem ve değer verdiğine, her şeyin üstesinden gelen kudretine, sonsuz ilim ve hikmetine can-u gönülden inanmak gerekir. “Görelim mevla neyler neylerse güzel eyler” diyecek bir iman şuuruna ermek gerekir.  Teslimiyet, “Lütfün da hoş, kahrın da hoş” diyebilecek bir bir kıvama ulaşmaktır.

- Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadelerinden koşulsuz teslimiyetin ipuçlarını yakalamak mümkündür:

“Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddid defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona demişler: 'Sen muzaffer olacaksın, Cenab-ı Hak seni galib edecek.' O demiş: 'Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam; muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir.' İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur." (Lem'alar, On Yedinci Lem'a, On Üçüncü Nota)

“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hâdisatın tazyikatından kurtulabilir. 'Tevekkeltü alallah' der, sefine-i hayatta kemal-i emniyetle hâdisatın dağlarvari dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak'ın yed-i kudretine emanet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için Cennet'e uçabilir. Yoksa tevekkül etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki esfel-i safilîne çeker. Demek iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder."

"Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak'tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir." (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Üçüncü Nokta)

- Şunu da belirtelim ki, her durumda her konuda her zaman mutlak teslimiyet göstermek her kişinin değil, er kişinin işidir. Ancak ne kadar teslimiyete sahip olursak o kadar kârdır. Çünkü dünya ve ahiret saadetinin kaynağı Sonsuz merhamet ve kerem sahibi olan Allah’a tevekkül ve teslimiyetten geçer.

Not: “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dareyni iktizâ eder.” cümlesinin açıklaması mahiyetinde olan aşağıdaki bilgileri de okumanızı tavsiye ederiz:

Saadet-i Dareyn; iki dünya saadeti. Dünyada başlayıp ahirette devam eden ve mutluluğun bitmediği âsûde bahar.. Sadet-i dareyndir kalplerimizin, ruhlarımızın maksudu. Lâkin, elbette bedelsiz ve usulsüz kavuşulamaz hiçbir güzele.

Sadet-i dareynin adresinde imandır ilk basamak...

İman eden; “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz. Öyleyse nihâyet derecede muntazam olan şu memleket de hâkimsiz olamaz.” der. Ve devam eder, “Allah vardır. Yer, gök ve içinde ne varsa O’nundur. Ben de O’nunum” Bu ifadelerle artık, kul ile Rabbi arasında bir bağlılık oluşmuştur.

Allah ile insan arasındaki irtibat demek olan imandan sonra adresin ikinci basamağı tevhidtir. “Lailaheillallah”. Kainatta hiç bir zerre yoktur ki bu cümleyi söylemesin.

Tevhid’e dair akla gelen ilk şey, tevhid’in öncelikle inkâr oluşu. Yani O’dan başka olan sahte ilâhları inkar… “La ilahe..” ilah yoktur. “...İllallah” O’dan başka. İşte bu cümle sebeplerin sukutudur. Ve bu cümle amennâ dedikten sonra, sebeplere ilahlık makamını verecek şekilde bir fâil nazarıyla bakılamayacağının ifadesidir.

Tevhid; kuvvetli bir iman akabinde, sebepler perdesinin şeffaflaşması ve Allah’ın isim ve sıfatlarıyla buluşmaktır.

Kâinatta elbette her şey sebeplerle ortaya çıkar. Allah’ın kâinattaki kanunudur bu. Hayat için rızk gerekir. Neslin devamı için dişi-erkek. Çiçeklerin açması için bahar gelir. Hastalıklar için virüsler, felaket ve musibet için kazalar, depremler ve afetler gelir. Mazlumların zulme uğramasına zalimler sebeptir.

İşte bu sebeplere hikmetle bakmayı bilmek ve hâdiseler satırlarında ilahî mesajları okuyabilmektir tevhid.

Yani, yaşamımızda karşımıza çıkan maddî-manevî her şeyde Allah’ı görebilmek ve sebeplere takılmayıp her şeyde Allah’ı müşâhede edebilmektir. Manevi durumumuzu ortaya koyması için gelen bu bela ve musibetlerin her biri bir sebeple gönderilir adresimize. Gönderen ise Allah’tır!

Sebeplere takılmak değil midir yaşamımızı buhrana çeviren ve bizi perişan eden!? Hikmetsiz, basiretsiz bakış ve yorumlarla bu sebeplerin her biri bir çıkmaz sokağa döner. Öyle miydi, böyle miydi derken başımız döner bir türlü çıkamayız işin içinden. Falancaya kızarken filancaya söylenirken perişan olur, hasta oluruz. Ve böylece her birimizin hayatı dahi bir çıkmaz sokağa dönerken intikamlarla, intiharlarla bunalım çağı oluvermiştir işte şu asrımız..

Oysa tevhidin mânâsını idrak eden hastalığın mânâsını da bilir, musibetin de. Ve der; “Kâinatta maksatsız, çirkin ve abes olanı yaratmamışsa Allah, adresime gönderdiği musibeti de maksatsız değildir. Çirkin hiç değildir.”

Gıdası verilmeyen, hücreleri yenilenmeyen her azanın hasta olması gibi yaratılanda yaratanı göremeyen her bir ruh da, hastadır. Asrımızda kanser günden güne hızla yayılıyor. Herkes telaşa düşmüş “ya bende de varsa!”diye. Oysa bu kadar telaş niye, zaten ölmek için gelmedik mi dünya misafirhanesine!? Telaş edilmesi gereken hakiki hastalığa gelince; sebeplere ilahlık derecesinde kıymet vermekle kanser olmuş ruhlarımız!

Tevhid ehli sebeplere ne tapacak ve hayranlık duyacak kadar kıymet verir ne de kin ve nefret edecek kadar ciddiye alır. Sebepler tevhid ehli için, Allah’ın isimlerini okutturan aynalar hükmündedir.

Baharda, çiçekte Cemîl ve Latîf isimlerini lezzetle okurken, fırtınalı denizlerde ve çakan şimşeklerde, ibretle Kahhar ve Celîl isimlerini müşahede edebilmektir tevhid. Sağlık-sıhhatte rahmeti, hastalıkta, musibette terbiye edicilik ma’nasındaki Rab ismini okuyabilmek imanı kamil olanların tevhid basamağındaki başarısına işarettir. Evet iman eden, yaratılan her şeyde mutlaka O’nu görür.

Ve saadet-i dareynin üçüncü basamağı; teslim olmak. Kendini Allah’a bırakmak, O’na boyun eğmek.

Teslimiyet; kaderin tecellisi demek olan kazaya rızadır. Ve Allah’ın kaderden bize ayırdığını -bu bir bela ve musibet bile olsa- gönül rızasıyla kabul edebilmektir.

Âlimler, teslimiyet için “Belâ geldiğinde içte ve dışta değişme olmaksızın sabit olmaktır.” demişler. İnsan dil ile “Ne yapalım Allah’tan bu da!..” der. Der demesine fakat, esefle, ye’s ile çıkar bu cümleler ağızdan! Bu teslimiyet değildir. Diliyle söylediği bu güzel cümleyi kalbiyle gösterdiği hoşnutsuzluk ile yalanlar insan. Farkında olarak ya da farkında olmadan.

Ey insanoğlu! Ağla sızla feryat et, istersen vur başını duvardan duvara. Mukadder programı değiştirmeye muktedir olamazsın!

Âcizliğini unutan insan, kulluğunu hatırlatmak için kaderin kendisine sunduğu şerbeti acı da olsa yüzünü buruşturmadan yudumlamalıdır. Semavat ve arzın dışına çıkmaya güç yetiremeyen insana, acaba rızadan başka ne yakışır?!.

“Onların Rableri katındaki mükafatı, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada ebedi olarak devamlı kalıcıdırlar. Allah onlarda razı olmuştur ve (onlar da) O’ndan razı olmuşlardır. İşte bu (karşılık),Rabbisinden korkan kimseler içindir.” (Beyyine, 98/8)

Ve Tevekkül; âsûde bahar ülkesinin adresindeki son basamak. Yani işini Allah’a ısmarlamak. O’na sığınmaktır tevekkül. Gerekeni yapmak demek olan, sebeplere teşebbüsten sonra ağırlıklarını O’nun kudret eline bırakmak.

Abdülkadir Geylani Hazretleri (ks); “Tevekkül eden kimse, Rabbin vaadi ile sukûnet bulur.” demiştir.

İnsanoğlu kaderine rıza göstermeyip tevekküle yanaşmadığı sürece ıstıraplardan, evhamlardan, sabırsızlıklardan asla ve asla kurtulamayacaktır. Ve böylece insan olma asaletine yakışmayan bir hal ile, yani yaratana değil, yaratılmış olana tenezzül edecektir. Her sıkıntı karşısında çaresizlik sancıları çekecek, kainata da zavallı bir dilenci olacaktır.

Hz. Ömer (ra) şöyle buyurmuştur: “İster hoşuma giden olsun, isterse de gitmeyen; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi, yoksa gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum.” (İbn-i Kesîr)

Beşeri bütün matlûbuna vâsıl eden kelimedir tevhid...

Hastayken hastalığı, sağlıklı iken sağlığı, musibetzede iken musibeti, yalnızken yalnızlığı, gençken gençliği, ihtiyarken ihtiyarlığı sevmeyi becerebiliyorsak ve falan bize hakaret ettiğinde filan da bahçemize çöp döktüğünde kızmamayı başarabiliyorsak, işte hasretini çektiğimiz âsûde bahar ülkesi burada, içimizde hem de her yanımızdadır. Hatta o kadar ki gittiğimiz her kışı bahara döndürecek kadar yanımızdadır bu bahar. Saadet-i dareyndir bu.

Lâkin nefsin gözü gaflet ile sebeplerden açılan maneviyat alemine kapanırsa, her şeyi kapkara görür. Ve kör olan elbette güneşin gösterdiği güzelliklerden habersizdir.

Gözleriyle sayfamda gezinen İrfan Mektebi’nin sevgili misafiri! Şimdi istersen biraz düşün! Mutlu musun yoksa mutsuz mu? Kaderin adresine postaladığı hadiselere memnuniyetsizlikler, vehimler ve esefler ile bakarak zindan yapıyorsan yaşamını, başa dönmelisin. Yani adresin başına. İman! Çünkü Bediüzzaman Hazretleri “iman, saadet darını netice verir” demiyor, “Sadet-i dareyn’i netice verir.” diyor. Yani, “İman; sadece âhiret mutluluğu olan cenneti netice vermez. Hem dünya hem ahiret mutluluğunu netice verir.” Evet Allah’a inanıyorsan bu dünyada da mutlu olursun, olmalısın (!) Çünkü dünyada kadere rıza ile elde edilen manevi huzur ahiretteki cennet saadetinin habercisidir. Kadere rızasızlık ile gelen dünyadaki mutsuzluklar ise ahiretteki cehennem azabının alametidir.

Mutlu musunuz, halinizden memnun musunuz? Öyleyse problem yok. Çünkü siz tevekkül ehlisiniz. Elinizden geleni yapıyor sonra gelen neticeye rıza gösteriyorsunuz. Demek ki; yerlerin ve göklerin ilâhına teslimsiniz. Öyleyse her şeyde O’nu görüyorsunuz, O’nu okuyorsunuz ki falancaya filancaya kızmakla kendinizi, hayatınızı ve başkalarının hayatını zindan etmiyorsunuz. Ve gittiğiniz her yere mutluluk taşıyorsunuz. Huzursuzluk karanlıklarını iman nuruyla ortadan kaldırıyorsunuz. Öyleyse siz imanı kâmil olanlardansınız. Evet Sırat-ı müstakim üzere olanların dünyası da cennettir ahreti de.

Aah Saadet-i Dareyn.. Nerdesin?.. İnsaniyet seni ararken perişan oldu.. Evet biliyoruz ki aslında sen“Lâilâheillallah” demek kadar yanımızdasın..

Lâkin aaah âhir zaman! Sen nasıl bir zamansın ki biz insanlar aradığımız Saadet-i Dareyn çok yakınımızdayken onu bulamayacak kadar kör olduk seninle... Çek artık üzerimizdeki ve kalplerimizdeki kara bulutlarını. Çek ki; âsûde bir bahar ülkesi gelsin ve hiç gitmesin bizden...

İman, tevhid, teslim ve tevekkül yağmurlarıyla baharlar gelsin kalplerimize, ebedi mutluluk çiçekleri açsın. Bırakalım ıztırapları, yeis ve elemleri.. iman nimetinden mahrum ya da nasibi az olanlara..Ve huzuru bulalım, yaşatalım doya doya. Evet İman ehli bir takım sebeplerle kıymetlisini kaybettiğinde hüsrana uğramaz.. Çünkü iman eden bilir: Madem O var her şey var! Velhasıl: âmenna diyorsa dillerimiz her şeyde O’nu görmeli gözlerimiz. O’nu okuyunca gözlerimiz, teslimiyete bürünecektir kalplerimiz. Teslimiyetimiz varsa O’na, dünya yükümüz hafiftir artık. Ve tevekkül varsa O mutlaka bizimledir. Yerlerin ve göklerin ilahı olan Allah’ın (c.c) yanında olduğu kişi ise dünyadan ebede kadar âsûde bahar ülkesindedir.

7 Sorular herkese eşit olur, ancak şartların eşit olmaması nasıl açıklanabilir?

Öncelikle şu hususlara dikkat etmek gerekir:

a. İmtihanın en önemli özelliği, herkes tarafından hemen anlaşılmayan sorular ihtiva ediyor olmasıdır. Yani akla kapı açılır, fakat aklın iradesi elinden alınmaz. İmtihanın bütün soruları basit ve herkes tarafından hemen anında anlaşılabilir bir şekilde ise, bu imtihan yapmacık ve ciddiyetten yoksun demektir.

b. İmtihanın en büyük maksadı, bilenlerle bilmeyenleri, çalışkanlarla tembel olanları, aklını kullananlarla kullanmayanları birbirinden ayırt etmektir.

Buna göre, eğer gök yüzünde “La ilahe illallah” yazılarak, aklın iradesini elinden alacak şekilde, insanları Allah’a iman etmeye zorlayan açıklıkta bir imtihan olsaydı, Hz. Ali (ra) gibi ilmin zirvesinde olan bir kimse ile cehaletin sembolü haline gelmiş Ebu Cehil aynı seviyede kalmış olacaklardı. Hz. Ebu Bekir (ra) gibi dürüstlük ve samimiyetin simgesi olan bir kimse, yalancılıkla ün yapmış Müseyleme-i Kezzap gibi bir yalancı ile aynı noktayı paylaşmış olacaklardı. Bu ise, imtihan sırrına aykırıdır.

c. İlahî imtihanın -soruda belirtildiği gibi- eşitlik ve adalet anlayışı bakımından bazı noktalarının biz insanlara açık olmaması da bir imtihan gereğidir. Çünkü, insanoğlu her zaman, her an bir çeşit imtihana tabi tutulmaktadır. Bu imtihanların bazı noktalarının kapalı olması, yukarıda belirtilen imtihanın bir gereğidir.

O halde bize düşen imanımızın temel referans kaynağı olan Kur’an ve sünnetin ışığında aklımızı kullanarak konuya yaklaşmaktır.

d. Bu pencereden baktığımızda şunları söylemek mümkündür:

- Allah âdildir, asla kimseye haksızlık etmez. Bu konuda bize farklı gelen konularda tek rehberimiz “Allah kullarına asla zulmedecek değildir.” (Al-i İmran, 3/182; Enfal, 8/51; Hac, 22/10) mealindeki ayetlerde vurgulanan gerçek olmalıdır.

- İslam’da çocukların ve delilerin imtihana tabi tutulmamaları, bu konudaki ilahî adaletin açık bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

- Konuya “Biz bir peygamber göndermeden kimseye azap edecek/ceza verecek değiliz.”(İsra, 17/15) mealindeki ayetin vurguladığı hakikat penceresinden bakmak gerekir. Şekli ne olursa olsun, insanın gerçekleri algılamasına mani olan sosyolojik, psikolojik, biyolojik, çevresel herhangi bir baskı ve engelin olması durumu, yukarıdaki ayetin mesajı kapsamındadır.

- İman şuuruyla konuya yaklaştığımız zaman, rahatlıkla diyebiliriz ki; hiçbir bilimsel keşif, Allah’ın adaletini yok sayamaz. Hiçbir “inanç geni” insanın özgür iradesini ortadan kaldıramaz. Hiçbir çevre faktörü Allah’ın adaleti ölçüsünde göz ardı edilmez. Aklın ve iradenin yüzde yüz ortadan kalktığı bir ortamda hiçbir sorumluluk söz konusu olamaz. Allah’ın mesajını algılamaktan uzak bir atmosferde yaşayan hiçbir insan cezaya çarpılmaz.

- Allah’ın vereceği her ceza âdildir. Allah’ın cezalandıracağı her insan suçludur. Suçlu olan her insan, kullanılabilir bir özgür iradeye, algılayabilir bir akla sahiptir.

“Geleceğinde şüphe olmayan o hesap gününde onları topladığımız ve herkese kazandığı şeyler eksiksiz verilip hiç kimseye haksızlık edilmediği gün, durumları nasıl olacaktır?” (Al-i İmran, 3/25)

“Her insanın işlediği amel çizelgesini boynuna taktık. Mahşer günü onun karşısına, dünyada yapmış olduğu her şeyin bir bir kaydedildiği ve önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız. 'Oku bakalım, tercih ve eylemlerinle yazmış olduğun kitabını. Bugün kendi hesabını görmek için bizzat kendi vicdanın yeter sana!' denilecek.” (İsra, 17/13-14)

mealindeki ayetlerden öğreneceğimiz çok şey vardır.

Aşağıdaki linklere tıklayarak ilgili cevapları da okumanızı rica ederiz:

Mekke’de doğan bir çocukla, dünyanın her hangi bir yerinde doğan İslam’dan habersiz bir çocuk manevi mesuliyet yönünden bir tutulabilir mi?
Allah niçin kullarını bir yaratmadı? Kimini kör, kimisini topal olarak yarattı?
Kader zulmeder mi?
Kısmete razı olmak ne demektir ve bunun ölçüsü nedir?
İnsanların dünya nimetlerinden aldıkları paylardaki farklılık, ilâhî adalet yönünden nasıl yorumlanabilir?

8 Bir işte, ihlas olmadan tevekkül etmek söz konusu olabilir mi? Varsa aralarındaki ilişkileri ayrıntılı olarak açıklar mısınız?

İhlas, genel bir kavram olarak, insanın dışarıda sergilediği tavrın görüntüsü ile içinde taşıdığı niyetin/amacın örtüşmesidir. Dinî bir kavram olarak da, yapılan işin sırf Allah rızası için yapılmasıdır. Bu manasıyla ihlas, imandaki samimiyetin ölçüsüdür. İman ne kadar kuvvetli olursa, ihlas da o nispette kuvvetli olur.

Tevekkül ise, genel bir kavram olarak, bir kimseye veya bir şeye güvenmek, ona dayanmak, onu sağlam bir vekil olarak kabul etmek anlamına gelir. Dinî bir ıstılah olarak da; Allah’ın Hakîm isminin bir tezahürü olan sebepler dairesinde, kendisine terettüp eden görevlerini yerine getirdikten sonra,  söz konusu işte başarılı olacağını, her şeye kadir ve sonsuz rahmet sahibi olan Allah’tan ümit etmektir. Kışta baharı yarattığı gibi, en sıkıntılı durumlar da bile bir çıkış yolunu gösterebileceğine inanmak, ümidini ona bağlamak, ona güvenmektir.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, ihlas ile tevekkül iman ortak paydasında birleşirler. Tevekkül ile ihlas iman güneşinin birer ışığıdır, birer nurudur. İmanın olmadığı yerde ihlas, ihlasın olmadığı yerde de tevekkül olamaz.

Bütün kâinat kabza-i  tasarrufunda olan, sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allah’a iman eden bir kimsenin, Ona karşı samimi, ihlaslı olması kadar tabii bir şey olamaz.

Denilebilir ki, ilim insanı iman etmeye yönlendirir; iman marifetullaha, marifetullah ihlaslı olmaya götürür. İhlas ise teslim ve tevekküle sevk eden bir iksir-i nuranidir.

9 Allah kaldıramayacağımız yükleri yükletmez ise, Kur'an’da neden "kaldıramayacağımız yükleri yükletme" duası var?..

Evet, Allah kullarına kaldıramayacakları yükü yüklemez. Aşağıda mealleri verilen ayetlerde bu husus açıkça vurgulanmıştır:

“Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez.” (Bakara, 2/185)

“Din konusunda, Allah size hiçbir zorluk yüklemedi.” (Hac, 22/78)

“Gücünüz yettiğince Allah’a karşı gelmekten sakının.” (Teğabun, 64/16)

Hatta soruda söz konu edilen ayetin başında da bu husus vurgulanmıştır.

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak, bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı sen yardım eyle bize!..” (Bakara, 2/286)

- O halde Kur’an’da defalarca “insanlara güçlerinin üstünde yük yüklenmez” hususuna vurgu yapılmış olmasına rağmen, hatta Bakara suresinin son ayetinin başında da bu hükme yer yerilmişken, aynı ayetin devamında insanlardan “Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme! Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma!” diye yalvarmalarını istemenin hikmeti nedir?

Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız:

a. İnsan, -Allah tarafından kendisine lütfedildiğini bildiği- bir konuda yine de dua etmesi caizdir. Bu dua o lütfedilen nimetin devamını sağlamaya yönelik bir yalvarış olur. (Zemahşeri, ilgili ayetin tefsiri)

b. İbn Atiyye gibi bazı alimelere göre Allah’ın kullarına güç yetiremeyecekleri yükleri yüklemesi caizdir. Bu ayette emredilen “Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma!” duası bunu gösteriyor. (İbn Atiye, ilgili ayetin tefsiri)

Buna mükabil, Taberi, Zeccac gibi bazı alimlere göre, Allah’ın kullarına güç yetiremeyecekleri yükleri yüklemesi caiz değildir. Aslında bu alimlere göre “teklif-i ma layutak” demek, insanların hiç kaldıramayacağı yük değil, çok zor kaldıracakları sorumluluktur. (bk. İbn Atiyye, a.g.y)

Aslında bu görüşlerden birincisi genel olarak bazı Ehl-i sünnet alimlerine; ikincisi ise, Mutezile alimlerine aittir. (bk. Razî, ilgili ayetin tefsiri)

c. İbn Aşur’un mütalaası: “Ayette (NEFSEN) kelimesi nefiy siyakında zikredildiği için, bütün insanları ve dinleri ihtiva eder. Nitekim hiçbir şeriatta -cezalar hariç- teklif-i ma layutak yoktur. Çünkü Allah’ın teklif ettiği hükümler, insanların yapabileceği ve onunla düzelip ıslah-ı hal edeceği yükümlülüklerdir. Halbuki insan gücünün üstünde olan bir teklifin uygulanması ve onunla amel edilmesi imkânsızıdır. (İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

- İbn Cüzey de şu ifadelerle önemli bir noktaya dikkat çekmiştir:

“İlgili ayette Allah’ın, insanın gücünün üstünde bir yükümlülüğü yüklemeyeceğine vurgu yapılmıştır."

- Mutezileye göre aklen  “insana gücünün üstünde bir yükümlülüğün yüklenmesi” caiz değildir.

- Eşarîlere göre ise, “insana gücünün üstünde bir yükümlülüğün yüklenmesi” caizdir.

- Bununla beraber, her iki taraf da İslam dininde “insan gücünün üstünde bir yükümlülüğün yüklenmesinin fiilen söz konusu olmadığı" konusunda ittifak halindedir.(İbn Cüzey, et-Teshil, ilgili ayetin tefsiri).

- Ebu Hayyan da “insan gücünün üstünde bir yükümlülüğün yüklenmesi”nin İslam şeriatında yer almadığı" görüşündedir.(bk. Ebu Hayyan, el-Bahru’l-muhît, ilgili ayetin tefsiri)

- Eş-Şaravî’ye göre, sorumluluk aklî ihtimallere göre üç şekilde gerçekleşebilir:

1. İnsanın gücünün üstünde olması: Bunu Allah kullarına yüklememiştir.

2. Gücünün üstünde olmamakla beraber, zor ve meşakkatli yükümlülüklerin yüklenmesi. İslam’da bu da yoktur.

3. “VUS’” kelimesinin ifade ettiği manaya uygun olarak, meşakkatsiz yükümlülüğün yüklenmesi. İşte İslam şeriatındaki sorumluluklar bu kabildendir. Günlük namazların elli değil de beş vakit olması, Orucun iki ay değil de bir ay olması, haccın her yıl değil de ömürde bir defa  farz olması, zekâtın -ziraat malları dışında- onda bir değil de kırkta bir olması bu kolaylığın kanıtlarıdır. (Tefsiru’ş-Şaravî, ilgili ayetin tefsiri)

Bu açıklamalar çerçevesinde denilebilir ki:

- “İnsanlara zorluk, güç yetiremeyecekleri sorumluluk”tan maksat, insanların gerçekten takat getiremeyecekleri yükümlülükler değildir. Rabbimiz, -yukarıda da zikredilen ayetlerde ifade edildiği üzere-, böyle sorumlulukları kullarına yüklemediğini, yüklemeyeceğini beyan buyurmuştur.

- “Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma!” ayetinde ise, insanların gerçekten güç yetiremeyecekleri hususlar değil, ama çok zor olan, âdeta insan gücünün son sınırına dayanan yükümlülüklerdir. Nitekim daha önceki din mensuplarına bu tür zor, meşakkatli yükümlülükler yüklenmiştir. Bu duadan önce yer alan “Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme!” mealindeki ifadesi, bu “insan gücünün sınırlarını zorlayan” meşakkatli sorumlulukların olduğuna işaret etmektedir.

İşte “Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma!” duasını, bu olabilecek zorlu tekliflere, belalara karşı yapılması istenmiştir.

d. Ayrıca, insanı en çok korkutan şey, onun gücünü aşar gibi olan, sabrını son demlerini yaşatan ağır kaza-belalar gibi hususlarla karşılaşmasıdır. Bu ayette yer alan “Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma!” duası, sadece dini yükümlülükler değil, aynı zamanda genel olarak hayatta her zaman insanın başına gelebilen bu tür çok zor olan “insana gücünün üstüne çıkıldığı vehmini veren” kaza-belalardır.

e. Burada Razî’nin şu tespiti de önemlidir: Kulun iki makamı var:

Birincisi, şeriatın zahirine göre hareket etmesi. İkincisi, manevi sahada kazandığı mertebelerden dolayı mükaşefelerle heşr u neşr olması.

Birinci makamda şeriatın ağır tekliflerinden çekindiği için “Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme!” duasını okuması münasiptir.

İkinci makamda gördüğü ilahî lütufların karşısında bir hiç olduğunu görmüş ve bu nimetlerini şükrünü eda etmekten âciz olduğunu anladığı için “Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle (yani bu sayısız manevi nimetlerin karşılığı olarak bizden celaline layık bir hamd, ikram ve ihsanlarına uygun bir şükürle bizi yükümlü tutma!” duasını yapması uygun görülmüştür. (bk. Razî, ilgili ayetin tefsiri)

f. Son olarak şunu söyleyebiliriz:

Dua bir ibadettir. İbadet ise, herhangi bir illet bağı olmadan da belli vakitlerde yapılır. Mesela, güneş ve ayın tutulması için İslam’da kusuf ve husuf namazları, duaları vardır. Halbuki bu gün artık çok önceden ayın veya güneşin ne zaman tutulacağı, ne zaman açılacağı biliniyor. Demek ki bu namaz ve dua onların açılması için değil, bu harika nizam ve intizamın sahibi olan Allah’ın seyrek olarak görülen bir icraatını görünce ona yeniden bir kulluk yapmak uygun olur. (bk. Nursi, Sözler, Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas)

İşte bunun gibi söz konusu ettiğimiz duanın yapılması ile Allah’ın insana gücün üstünde bir sorumluluk yüklemeyeceğine dair bilgi arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bu bir duadır ve semeresi uhreviyedir...

10 Allah’a kuşlar gibi tevekkül etsek nasıl rızıklanırız?

Hz. Ömer’den yapılan rivayete göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:

“Eğer siz Allah'a hakkı ile tevekkül etseniz kuşlar gibi rızıklanırdınız. Onlar aç gider, tok dönerler." (bk. Tirmizi, Zühd, 33;  İbn Mace, Zühd, 14;  İbn Hanbel,1/332)

- Bu hadiste tevekkülün faziletine ve önemine dikkat çekilmiştir. İnsanlar gerçekten rızık verenin yalnız Allah olduğuna iman etseler ve ona tevekkül edip güvenseler, helal dairedeki rızıklarını mutlaka bulurlar.

“...Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter...” (Talak, 65/2-3)

mealindeki ayetlerin ifadelerden de bu hadisin ders verdiği tevekkül hususunu anlayabiliriz.

- Kuşların misal olarak verilmesi, onların samimi bir şekilde Rezzakları olan Allah’a tevekkül ederek sabah aç olarak yuvalarından dışarı çıkmaları ve bu tevekkül sayesinde akşam tok olarak yuvalarına dönmeleridir. Bu canlı bir misal olarak gözler önüne serilmiştir.

“Evet en parlak bir mu'cize-i san'at-ı Samedaniye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbaniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayatı besleyen ve idame eden de odur. Ondan başka olmaz... Delil mi istersin? En zaîf, en aptal hayvan; en iyi beslenir (Meyve kurtları ve balıklar gibi). En âciz, en nazik mahluk; en iyi rızkı o yer (Çocuklar ve yavrular gibi).

“Evet vasıta-ı rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını; belki, acz u za'f ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları müvazene etmek kâfidir.” (bk. Nursi, Sözler, s. 23)

- İnsanların kuşlardan farkı, sebepler dairesinde gereken çabayı göstermeleridir. Aslında kuşlar da yuvalarından çıkıp dolaşmaları da bir nevi sebeplere yapışmayı ifade eder. Çünkü sebepler de Allah’ın kâinatta cari olan prensiplerindendir. Bunlara uymak da gerekir. Fakat sebeplere taparcasına onları esas almak, Allah’ın kudret ve rahmetini unutmak yanlıştır. Allah’a karşı yapması gereken kendi görevlerini terk etmek yanlıştır. Bu konuyu da Bediüzzaman Hazretlerinden dinleyelim:

“Demek derd-i maişet için namazını terkeden, o nefere benzer ki: Talimi ve siperini bırakıp, çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra Cenab-ı Rezzak-ı Kerim'in matbaha-i rahmetinden tayinatını aramak, başkalara bâr olmamak için bizzât gitmek; güzeldir, mertliktir, o dahi bir ibadettir.”(bk. age.)

İşin özeti:

- İnsan işlerinin başında sebeplere riayet ederse, bu güzeldir, Allah’ın Hakîm isminin hikmetine uygun hareket etmektir.

- Daha işin başında “tevekkül” adına sebeplere yapışmamak, çalışmayı bırakmak tevekül değil tembelliktir.  

- Kişinin, çalıştıktan sonra elde ettiklerine rıza göstermesi, kanaat etmesi hakiki tevekküldür.