Takva konusunda en çok merak edilenler

1 Takva nedir, müttaki kime denir?

Takva , korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan korunmak demektir. Muttaki, takva üzere yaşayan mü’min demek olur.

Takvada ilk akla gelen, haramları terktir. Bunu, mekruhlardan sakınma takip eder. Mekruh, çirkin bulunan, hoş karşılanmayan fiil, söz ve hâllere denir. Bunların terk edilmeleri de takvadandır. Daha sonra şüpheliler karşımıza çıkar. Bunların da mekruhlar gibi haramla bir başka komşulukları vardır. Hakkında kesin bir hüküm olmayan işlerde, takvaya uygun olanı, haram olma ihtimalini gözeterek o fiilleri terk etmektir. Sonra mübah ve helâl olanlar gelir. Bunlardan yeteri kadar istifade edip israftan sakınmak da takvadandır.

Allah Resûlü (asm.) “Helâl belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır.” diye başlayan bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

“Nasıl bir çoban, koruluğun kenarında koyun otlattığında, koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın da harama düşme ihtimali öylece vardır.”(Buhari, İman, 39)

Şüpheli, haramın en yakın komşusudur. O araziye girenin bir süre sonra haram sahasına düşmesi kuvvetle muhtemeldir. Şüpheliden sakınanlarla haram arasına bir tampon bölge girmiş oluyor.

Kur’an-ı Kerimd'en bir takva dersi:

“...Yakıtı insanlar ve taşlar olan ve kâfirler için hazırlanan o dehşetli ateşten sakının.”(Bakara, 2/24)

Tefsir alimlerimiz, bu âyet-i kerimede sözü edilen taşların, putlar olduğunu söylerler. Bu âyet-i kerimede yakıtı taşlar olan bir cehennemin dehşeti yanında, mümini ürperten bir başka tehdit daha vardır. O da putlarla beraber yanma, aynı mekânda birlikte bulunma, onların tâbi olduğu muameleye maruz kalma zilletidir.

Takva ve salih amel, ruh ve kalbin terakkisinde iki esastırlar. Salih amel ile manevi kârlar elde edilir. Takva ile de bu kâr korunur ve zararlardan uzak kalınır. Zarar yollarını kapamayan bir insan, kazandığından çok daha fazlasını kaybedebilir ve bu yolun sonu iflasa çıkar.

İflasla ilgili şu hadis-i şerif çok ürkütücü ve korkutucudur:

“Ümmetimden müflis o kişidir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât gibi ameller ile gelir. Buna karşılık ona buna sövmüş, iftira etmiş, kiminin malını yemiş, kiminin kanını dökmüş ve kimini de dövmüştür. Ahirette bu iyilikleri hak sahiplerine dağıtılır. İyilikleri yetmeyip bittiği zaman da hak sahiplerinin günahlarından bir kısmı alınıp kendisine yüklenir ve cehenneme atılır.” (bk. (Müslim, Birr 6; Tirmizî, Kıyamet 2)

Takvanın üç mertebesi vardır:

1. Şirkten takva: İman ederek şirkten korunmak. Kişi böylece ebedî cehennemde kalmaktan korunmuş olur.

2. Masiyetten takva: Büyük günahları işlemekten, küçüklerde de ısrardan sakınmak. Takvanın en yaygın mânâsı budur.

3. Masivadan takva: Kalbini, Hakk’tan alıkoyan her şeyden uzak tutmak.

2 Amel-i salih (salih amel) nedir?

Amel-i salih; “iyi, güzel ve faydalı iş,” “Allah’ın rızasına uygun amel” demektir.

“Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz, insan hüsrandadır. Ancak, iman edip, salih amel işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr, 103/1-3)

Kur'an-ı Kerim'de, imandan sonra hemen amel-i salihin zikredildiği pek çok âyet vardır. Bu bir irşattır, bir dikkat çekmedir. Allah’a iman eden bir insanın, bu imanını, kulluk şuuruyla ve ibadet hayatıyla desteklemesi gerektiği konusunda bir İlâhî ikazdır.

İmanla salih amelin birlikte zikredildiği bir başka âyet:

“İman eden ve salih amel işleyen mü’minleri müjdele ki, altından nehirler akan cennetler onlarındır.” (Bakara, 2/25)

Amelin salih olması büyük önem taşır. Amelin salih olmasının en önemli şartı, ihlastır; yani o işten, o ibadetten, o hayırdan sadece Allah rızasının beklenmesi, başka bir gaye gözetilmemesidir.

Nur Müellifi, “salih amelin ruhunun ihlas olduğunu” beyan etmekle, ihlas şartından yoksun amelleri ruhsuz varlıklara, heykellere benzetmiş oluyor. Yüzlerce insan heykelini bir araya getirseniz bir insan etmezler, çünkü hayatları yoktur, ruhları yoktur. Riya için, maddî menfaat için, desinler yahut demesinler için yapılan bütün ibadetler bu guruba girer.

Şu var ki, salih amel için, ruh yanında bedenin de ayrı bir önemi vardır. İhlas ile yapılan ibadetlerde, şekil şartı beden vazifesi görür.

Akşam namazının farzı üç rekattır ve bunun dört kılınması hâlinde, şekil yönünden, amel batıl olur. O dört rekatlık namazın şekillendiğini, tecessüm ettiğini düşününüz; ona kimse akşam namazı demez. Aynı şekilde, ramazan orucunun şekil şartı, imsakla başlayıp, güneşin batışıyla son bulmasıdır. İmsaktan sonra başlayıp, yatsıya kadar devam eden bir açlığa “oruç” denmez. Şekil yönünden o, oruçtan başka bir şeydir. Demek ki, amellerde şekil şartı da önemle dikkate alınacak, Allah’ın razı olduğu tarz nasılsa ameller ona uygun olarak yapılacaktır.

Şekil şartının yerine getirildiği ibadetlerde, kişi sorumluluktan kurtulabilir. Ancak o ibadetten alacağı feyz ve onunla kazanacağı manevî kemal, amelin ruhu olan ihlas nispetindedir.

Salih amel için Nur Külliyatı'nda yapılan çok önemli bir tarif şöyledir:

“İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Mesnevî-i Nuriye)

İnsanların maddî ve manevî hukuklarına tecavüz etmemek “salih amel” tarifi içine girmiştir. İlk bakışta bunun, daha çok, takva mânâsına geldiği sanılırsa da takva ile salih amel arasında kuvvetli bir ilgi olduğu düşünüldüğünde, bu ifadelerin salih amel için de geçerli olduğu hemen anlaşılır. İnsanların ne maddî ne de manevî hukuklarına tecavüz etmeden geçen bir ömür, salih bir ömürdür.

Yalan söylememek takva, doğru söylemek salih ameldir. İbadet etmemeyi büyük bir suç görmek takva, ibadet etmek ise salih ameldir.

İnsanlar Allah’ın kullarıdırlar. Onların haklarını çiğnemekten Hakkın razı olmadığı açıktır. Kâfire bile zulüm edilmesine Rabbimiz razı değildir. O hâlde, Hakk'ın kullarını incitmemek, onların gıybetlerini yapmamak, onlara iftirada bulunmamak, haset etmemek, canlarına, mallarına kıymamak Hakk'ın razı olduğu fiiller ve hâller olup, salih amelin tarifi içinde yer alırlar.

“Hukukullah” denilince, daha çok kişinin itikat ve ibadet hayatı anlaşılır. İtikadı yanlış olan bir insan, Hakk'ın hukukuna tecavüz etmiş olacağı gibi, inancına göre yaşamayan ve Hakk'ın emirlerine uymayan bir insan da hukukullaha riayet etmemiş olur.

Yaptığı isyanlarla başkalarına kötü örnek olmak ise, hem hukukullaha riayetsizliktir hem de kul hakkına tecavüzdür.

3 Hamd ve şükür arasındaki fark nedir? Hastalığa şükretmek mi hamd etmek mi gerekir?

Hamd : “Bir ihsana karşı kalbin medih ve şükür duygularıyla dolması ve o ihsan sahibini tâzim etmesi”

Hamd ile şükür ilişkisi umum husus olarak özetlenebilir. Yani her şükür aynı zamanda bir hamddir. Ancak her hamd şükür değildir. Hamd, bize ve bütün mahlukata yapılan ikram ve izetleri Allah'a takdim etmektir. Şükür ise daha hususi olarak bize yapılan ikramlara karşılık gelir. Bu nedenle şükür kelimesi hamdin yerini tutamaz. Hamd daha geniş ve şumüllüdür.

Kur’an’ın hülâsası olan Fatiha sûresi, “Âlemlerin Rabbine hamd” ile başlar. Demek ki âlemlerin terbiye edilmeleri insan için bir ihsan, bir ikramdır; Ona Rabbinin bir lütfudur.

Güneş bir terbiyeden geçmiş de ziya veriyor, ısı veriyor; gezegenlerini etrafında döndürüyor. Onu böylece terbiye eden Allah’ı medih ve sena ederiz. Bir de bu terbiyenin insana bakan ciheti var. Güneşin böylece terbiye görmesi sayesinde insanoğlu ondan istifade edebiliyor. Yâni, bu terbiye insana bir ihsan. Bu ihsana karşı da Rabbimize şükür borçluyuz. İşte hamd, bu medihle bu şükrü birlikte ifade eden mühim bir zikir.

Oksijenle hidrojeni ayrı ayrı terbiye eden, sonra bunların ikisini yeni bir terbiyeden geçirerek su hâline getiren Rabb-ül Âlemin’e hamdederiz. Zira, su yaratmak, nehir, göl, deniz yaratmak Allah’ın azim bir sanatı olduğu gibi insanoğluna da büyük bir ihsanıdır.

Gözümüzü görmeğe, elimizi tutmağa, ciğerimizi solunuma uygun olarak terbiye eden Rabbimize hamdederiz.

Dünyanın Güneş etrafında, Ay’ın da Dünya etrafında döndürülmesi büyük bir kudret tecellisi olduğu gibi, insan için büyük bir İlâhî ihsandır ve ikramdır. Onları böylece terbiye eden Allah’a hamdederiz.

Mü’minler için cenneti, kâfirler için cehennemi terbiye eden Hâlıkımıza hamdederiz.

Kur’an-ı Kerim'in “Rabb-ül Âlemin’e” hamd ile başlayıp, “Rabbünnâsa” sığınmakla son bulması ne kadar mânidardır. Rabb-ül Âlemin; bütün âlemlerin terbiye edicisi. Rabbünnas da insanı bütün organlarıyla ve bütün duygularıyla terbiye eden Allah. Âlemlerin terbiyesi, insana baktığı, insanın faydalanmasına en uygun şekilde yapıldığı için, âlemleri terbiye eden ancak insanın Rabbidir. Bir diğer ifadeyle insanın Rabbi ancak âlemleri terbiye eden zât olabilir. İşte insan bu tabloyu tefekkür ettiğinde ruh ve kalbi sonsuz bir minnet, medih ve şükür ile dolar. Allah’a sonsuz hamdeder.

Fikrimize kâinat kitabını okuma gücü veren, kalbimize iman ve marifeti yerleştiren Rabbimize hamdederiz. Kalb gözümüzü hidayetiyle açması ve bize kendini bildirmesi, tanıttırması, sevdirmesi, Allah’ın en büyük bir ihsanı bir ikramı olduğu kadar, en ince bir san’atıdır da. Dünün nutfesi bugün Rabbini tanıyor, O’nu seviyor, O’nun san’atlarını tefekkür edebiliyor.

San’atkârını bilen eser, kâtibini tanıyan kitap... Bunlar beşer hayâlinin erişemeyeceği noktalar. İşte hidayetle nurlanan bir mü’minin kalbi, Allah’ın böyle harika bir san’atı.

İnsan kendisinde tecelli eden bu kemal için hem Rabbini medih ve sena eder, hem de bu büyük lütuf karşısında O’na sonsuz derecede şükreder.

Hamd sadece insana mahsus değil. Diğer mahlûkların da en azından hâl diliyle hamdleri vardır. Bir yıldız, Allah’a hamdeder; yok iken var olduğu için. Zira, yoğu var etmek hem İlâhî bir san’at, hem de o yıldıza bir ihsandır.

Bir çiçek de Allah’a hamdeder. Suyu, toprağı terbiye ederek çiçek hâline getirdiği için Allah’ı hâl diliyle medih ve sena ettiği gibi, kendisine çiçek olmayı lütfettiği için de yine Rabbine şükreder. İşte bu medih ve şükür onun hamdidir.

Diğer varlıkları da bunlara kıyas ettiğimizde, her varlığın Allah’ı tesbih ettiği gibi O’na hamd de ettiğini bir derece hissedebiliriz.

* * *

İnsan, başına gelen musibeten dolayı şükretmesi gerekir. Ayrıca her şükür bir hamddir.

Şükretmek, sabretmenin bir alameti olduğu gibi Allah'tan gelen her şeye razı olmanın göstergesidir. Bu bakımdan gelen hastalıklara şükretmek de kulun Rabbine teslimiyetinin ve onun rızasından başka bir şeyi gözetmediğinin delilidir.

Şükretmekle hastalık artmaz, belki hastalıktan gelen ısdıraplar ve meyusiyetler azalır.

4 Sigaranın hükmü nedir? Sigara mekruh mudur?

İslam’ın evrensel helal ve haramları Kur'an-ı Kerim’de ve onun açıklaması olan sünnette zikredilmiştir. ‘Evrensel helal ve haram’ derken kastettiğimiz şey, her zaman ve her mekana göre genel geçer olan helal ve haramlardır.

Sigara konusu gerek sünnette, gerekse Kur’ân-ı Kerim’de yer almaz. Çünkü Kur’an’ın indiği zaman sigara denen bir şey yoktu. Sigara XV. asırdan sonra ortaya çıkmıştır.

İslam’ın temel kaynaklarında adı geçmeyen bir şeyin hükmünü anlamak için İslam’ın bazı genel kuralları vardır. Bunlardan birisi şudur:

“Eşyada aslolan, ibahadır.”

Yani, her şey insanlar için yaratılmıştır. Bazı şeylerin ise haram olduğu açıklanmış, böylece hükmü bildirilmeyen şeyler de helal olarak kalmıştır, demektir. Bir diğeri de şudur:

“Temiz ve güzel olan şeyler helaldir, pis ve zararlı şeyler ise haramdır.”

Bu iki genel kural, beraberce düşünüldüğü zaman sigara için karşımıza şöyle bir sonuç çıkar: Sigara hakkında kaynaklarda bir şey söylenmediğine göre, onun hakkında hüküm verebilmemiz için onun pis ve zararlı olup olmadığına bakmalıyız: Eğer onun pis ve zararlı olduğunu söyleyebileceğimiz özellikleri varsa haram olduğuna, yoksa, helal olduğuna hükmetmeliyiz.

İşte bu metodik anlayış sebebiyle tarihte bazı İslam alimleri sigaranın helal/mubah olduğu hükmüne varmışlardır. Çünkü, demişlerdir, biz sigaranın bir zararını görmüş değiliz, şu halde onun haram olduğunu söyleyemeyiz. Eğer bir gün zararlı olduğu ortaya çıkarsa biz de ona göre hüküm veririz. Oysa bu gün sigaranın 2.000 civarında zehir içerdiğini, pek çok hastalığın sebebi olduğunu, içenlerin sadece kendilerine değil, içmeyenlere dahi zarar verdiklerini bilim kesin olarak ortaya koymuştur.

Bununla birlikte Hanefî gelenekte şöyle bir anlama metodu vardır: “Kıyasa/kurallara göre haram olan, ancak Kur'an-ı Kerim’de ve sünnette adı ve hükmü açıkça zikredilmeyen şeylere haram yerine, tahrîmen mekruh demek daha uygundur. Gerçi bununla kastedilen de haramlıktır, ancak bir şeye haram ya da helal hükmü vermek sadece Allah’a (cc) ait bir hak olduğu için, haram olduğu kesinkes anlaşılsa bile, Kur’an’da haram denmeyen şeylere nezaketen, tahrimen mekruh demek daha güzeldir.” Bu sebeple son dönem Hanefîler sigara için “tahrimen mekruh” hükmünü tercih etmişlerdir. “Tahrîmen mekruh”, kanun hükmünde kararname gibi, haram hükmünde mekruh demektir. 

Ayrıca sigara insanın kendisini tehlikeye atmasıdır. Oysa Allah (cc): “Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın.” buyurmaktadır. Bu sebeple sigara, insanın kendisini tehlikeye atması demektir. Sigara içmek ayrıca çok önemli bir kul hakkıdır, çünkü içenler içmeyenlere zarar vermekte ve onları rahatsız etmektedirler. Kul hakkının affedilmesi de ancak, hakkı olan insanların bağışlamasına bağlıdır. Bunu temin etmek ise çok zordur.

Sigaranın hükmü?

Tütün, XV. asırdan sonra, İslâm ülkelerine girmiştir. O zamandan beri, İslâm uleması onu içmenin hükmü üzerinde durmuşlardır. Şöyle ki:

a. Bâzı âlimler, tütünün mubah olduğunu söylemişlerdir. Bunu söyleyenler, tütünün zararı olmadığını ve Şâri' (Şeriatı koyan, yani Allah) tarafından yasaklanmadığını ileri sürmüşlerdir.

Halbuki, bugün tütünün zararları ilmen kesin şekilde ortaya çıkmıştır. Zararsız olduğu söylenemez. Şâri'nin yasaklamadığını söylemek de doğru olmasa gerektir. Zira Şâri', her haramı ismen tek tek zikretmemiştir. Hüküm, sadece sarih ve hususî naslarla değil, naslarda geçenlerin haram kılınış illetlerine bakarak yapılan kıyas ve istidlal yollarıyla da verilebilmektedir. Bu bakımdan hakkında sarih nas olmayan bir nesne hakkında kıyas ve istidlal yoluyla bir hüküm  verilmesinde hiçbir mâni yoktur.

b. Bâzıları da sigara içmek mekruhtur, demişlerdir. Bunlar, kıyasla sabit bir hükme, haram demekten çekinmeleri ve sigaranın zararları hakkında kesin bilgi sahibi olmamaları yüzünden bu hükmü vermişlerdir.

c. Bâzıları da sigara içmek, özellikle tiryakisi olmak haramdır, demişlerdir. Bunların mesnedi ise, sigaranın vücuda zarar vermesi, israf olması ve nafaka mükellefiyetinde darlığa yol açması gibi sebeplerdir.

Bu üç sebepten biri gerçekleştiği yer ve durumda, sigara içmek haramdır. Bunlar gerçekleşmez ise, mekruhtur.

Özellikle dindar ve uzman bir hekimin vereceği karar çok önemlidir. Böyle bir doktor bir kimseye sigarayı mutlaka terketmesini söylerse, onun sigarayı içemesi dinen de helal olmaz.

Detay için tıklayınız:

Tütün ve sigara hakkında hadis veya alimlerin koyduğu bir yasak var mıdır?

5 "Havf ve reca (korku ve ümit) arasında olmak" ne demektir?

Havf, “korku, korkutmak”, reca ise “emel, ümit, yalvarmak, dilek.” demektir.

Sakin su, dalgalı deniz kadar güzel olamıyor. Rüzgârın esmesiyle sağa sola salınan dallar, sakin ağaçlardan daha hoş bir manzara sergiliyorlar. Rüzgârı göremiyoruz, eğer görebilseydik, onu da dalgalı bir deniz gibi seyredebilecektik.

Dalların âhenkli salınışları, rüzgârın o dalga dalga esişinin neticesi. İşte insan ruhu o dalgalı deniz, o salınan ağaç gibi. Melekler ise, sakin su, hareketsiz bitkiler gibi. İnsan ruhu imtihan rüzgârına mâruz. Ve insan kalbinde kararsızlık, değişkenlik hâkim.

İşte insan ruhundaki bu aralıksız değişme, bu fasılasız dalgalanma ona apayrı bir güzellik kazandırır. Onu meleklerin üstünde bir konuma çıkarır. O kalpte zıt renklerden tek bir kumaş dokunur. Celâl ve cemâl tecellileri o kalbi birlikte kemâle erdirirler. Kahır ve lütuf onda rıza olarak birleşirler.

İşte bu zıt tecelliler kalpte iki ayrı neticeyi birlikte doğurur: Havf ve reca.

Havf, tatlı bir korku: Allah’ın celâl, kibriya ve azameti karşısında haşyet duyma... Reca ise zevkli bir ümit: Onun lütuf, ihsan ve kereminden daima ümitvâr olma...

Dünya imtihanını kazanan insanlar, Allah’ın bütün sıfatlarına, fiillerine ve isimlerine birlikte inanırlar. Celâlî isimler, onların kalplerinde korku ve haşyet doğururken, cemâlî isimler gönüllerini ümitle, sürurla, sefayla doldurur...

Onlar, emir ve yasaklar denilen ikili bir imtihana tâbi tutulurlar. Karşılarına helâller ve haramlar çıkar, doğru ve yanlış arasında çoğu kez sıkışıp kalırlar. Hayırları işlemek amel-i salih, şerlerden kaçmak ise takvadır. Amel-i salih işlendikçe reca kapısı, takvada ilerlendikçe havf kapısı açılır. Her iki kapıdan da aynı neticeye erilir: Cennet.

Mü’min, hem ümit ve hem de korku içinde olmalıdır. Zira Allah hem Gaffar’dır, hem de Kahhar. Bağışlaması da vardır, kahrı ve perişan etmesi de.

Bize havf ve reca dersi veren bir hilkat tablosu:

Arzın merkezinde, magma bir ocak gibi durmadan yanıyor. Üstte güneş, alevlerini kilometrelerce öteye fırlatıyor. Ve nihayet, insanlar ve hayvanlar, denizler ve ormanlar varlıklarını bu iki ateş arasında devam ettiriyorlar.

İnsanın manevî terakkisi de iki ateş arasında sürüyor: Nefis ve Şeytan. Bu tablo karşısında insan şöyle düşünmeli: Madem ki bedenim, güneş ve magma arasında hayatını devam ettiriyor; ruhum, nefis ve şeytana rağmen hâlâ mü’min. O hâlde, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek için hiçbir sebep yok. Ve madem ki, bu iki ateşten de bir an olsun başım sakin olamıyor, öyleyse azaptan emin olmam da akıl kârı değil...

Havf da reca da mü’minin sıfatlarıdır. Bundandır ki, hangisi ruhtan çekilse, küfür tehlikesi belirir. Havf etmeyen insan, isyan yolunu tutar, bu yolun sonunun ise küfre çıkma tehlikesi vardır. Recanın azalması da ümitsizliğe yol açar. Bu da sonu küfre çıkabilecek bir başka yoldur.

Kur’an-ı Kerim’de bir kısım âyetler, mü’mini cennetle müjdelerken, bir kısmı da âsileri cehennemle tehdit ediyor. Kalbin bir atıp bir sessiz kalması gibi, insanı bir havfa bir recaya sevk etmekle hoş bir âhenk meydana getiriyorlar.

Fatiha Kur’an-ı Kerim’in fihristesi, hülâsasıdır. Onda da havf ve reca dersi birlikte veriliyor.

“Hamd”de medih ve sena hâkim.
“Mâliki yevmiddin”, havf dersi verir.
“İbadet” recaya, “istiane” havfa işaret ederler.
“Sırat-ı müstakime hidayet talebi” recadır.
“Mağdup ve dallinden olma korkusu” havftır.

Fatiha’yı okuyan bir mü’minin ruhu, o hissetmese de, havf ve reca dalgaları arasında seyran eder.

6 Dinimizde namaz için takke, sarık ve cüppe giymenin Peygamber Efendimiz (asv)'in sünneti ve çok faziletli olduğu söylenir. Bunlar neden bu kadar kıymetlidir?

Hz. Peygamber (a.s.m)’in yalnız sarık ve yalnız takkeyi başına koyduğu gibi, takke üzerine sarık sardığı da vakidir. Belki bu şekil daha çok kullanılmıştır.(bk. Avnu’l-Mabud-Şamile-, 9/107).

Şüphesiz, Hz. Peygamber (a.s.m) bunları namazın dışında kullandığı gibi namazın içinde de kullanmıştır.  Bu sebeple hiç olmazsa namazda olsun bizim de bunları kullanmamız bir sünneti yerine getirdiğimiz anlamına gelir ve bize sevap ve fazilet kazandırır.

İnsanlar namaz kılarken, Allah’ın huzuruna çıkmış oluyor. Namaz müminlerin miracıdır. Huzura çıkarken özellikle güzel kıyafetleri giymek, bu huzura kabul edilmenin bir sevinci olduğu gibi, aynı zamanda iman şuuruyla bu konuya verilen önemin de bir simgesidir. Bu gibi hikmetler içindir ki, “Ey Âdem’in evlatları! Her namaz vaktinde mescide giderken(seccadeye dururken/namaz kılarken), süsünüz olan elbisenizi giyinin.”(Araf, 7/31) mealindeki ayette bu konuya dikkat çekilmiştir. İslam alimleri bu ayete dayanarak namaz kılarken kişinin en güzel elbiselerini giymesinin sünnet olduğunu söylemişlerdir.(bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri).

Nitekim kaynaklarda bu konuyla ilgili olarak Hz. Ömer (ra)’in şu sözlerine de yer verilmiştir: “Allah size genişlik verdiği zaman (yani maddî durumunuz iyi ise) siz de ona göre Allah’ın nimetlerini üzerinizde gösteriniz ve durumunuza göre, bir veya iki tane elbise giyiniz..” (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/798)

İlave bilgi için tıklayınız: TAKKE   ve   SARIK

7 Ruhu cesedine galip gelmek ne demektir?

Ruh, yapısı itibariyle, Allah’ı tanımak, ahirete inanmak, kulluk görevini yapmak gibi güzelliği ve olgunluğu olan, yüksek ve onurlu olan şeylerden zevk alır. Cesed/beden/nefis ise, bitki ve hayvanların da zevk aldığı yiyecek, içecek, evlenmek ve uyumak gibi fanî şeylerden lezzet alır. Ruhun cesede veya nefse galip olması demek, kişinin hayatı boyunca, nefsinin aldığı lezzetleri değil, ruhunun aldığı zevkleri takip eden bir hayat formülüne sahip olması demektir.

Ramazan ayı -samimi müminler için- ruhun cesede/mananın maddeye galebe çaldığı bir atmosferin örnek bir göstergesidir.

Bu demek değildir ki, nefsin ve bedenin maddî zevklerinden tamamen mahrum edeceksiniz. Bilakis, adalet mekanizması içerisinde, ebedî hayata lazım olan ruhî zevkleri ebediyete yakışır bir yoğunluğa göre, fanî olan nefsin meşru zevklerini de onun kısa ömrünü göz önünde bulundurarak  ayarlamak gerekir.

Evvela, helal dairesi keyfe kâfidir, harama girmeye hiç gerek yoktur. İkincisi, meşru dahi olsa, gaflete sokacak dünyevî/nefsanî zevklerden uzak kalmakta büyük yarar vardır. Özetle, Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde hayatını tanzim eden bir kimsenin ruhu cesedine/nefsine galiptir, demektir. Aksi olursa, nefsin hakimiyeti söz konusudur. Bunlar işin temel unsurlarıdır. Yükseklerde kanat çırpmak için, bu esaslar üzerine ruhî harç koymak gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bast-ı zaman ve tayy-ı mekan ne demektir?

8 'Gençliğin taşkınlığına kapılmadan kendini ibadete verip isyan etmeyen gence, Allahu Teâlâ hoşnutluk duyar." diye bir hadis var mıdır?

İbadet eden gençlerin fazileti ilgili hadisler vardır:

- Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu: “Yedi kişi var, Allah onları hiç bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde kendi (Arşının) gölgesinde gölgeler:

Âdil İmam/devlet reisi. Allah’a ibadet içinde yetişen genç. Tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse. Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip Allah rızası için ayrılan iki kişi. Güzel, makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde, “Ben Allah’tan korkarım” deyip davetine icabet etmeyen kimse.  Sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse. Allah’ı tek başına zikrederken, gözlerinden yaş boşanan kimse.”
(Buharî, Ezan, 36, Zekât, 16; Müslim, zekât, 91;  Tirmizî, Züht, 53).

Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Allah meleklere karşı ibadet eden genci över ve şöyle der: “Bakın şu kuluma, nasıl da benim için kendi istek ve arzularını bırakmıştır.” (Kenzu’l-Ummal, 43057)

- Sorudaki hadisin meali: ''Muhakkak ki, Allah, gençliğin taşkınlığına kapılmadan kendini ibadete verip isyan etmeyen gençten hoşnutluk duyar.'' İbn Hanbel, Taberanî, Ebu Yala’nın rivayet ettiği bu hadisi hasen olarak görenlerin yanında zayıf bulan alimler de vardır.(bk. Aclûnî, 1/246).

 

Bu mevzuda aşağıdaki linklere tıklamanızı tavsiye ederiz:

Gençken mi, yaşlıyken mi ibadet etmek?

Peygamberimiz'in gençliğe verdiği önem?

 

Gençliğin verdiği hevesatlardan kurtulma yolları?

Ahir zamanda genç olmak?

 

İnsanların en hayırlısı gençken yaşlı gibi görünmek isteyendir,...

Gençliğin Tehlikelerinden Sakınınız

 

En Hayırlı Gençler

9 İnsanların kaçınması gereken nefsin istek ve arzuları nelerdir?

Nefis derken, çoğu zaman nefs-i emmareyi kastederiz. Kur'ân'da nefis, cimrilik, vesvese, fücur, emmâre gibi nahoş sıfatlarla ittihâm olunmakladır. Kur'an-ı Kerim ve hadisi şeriflerde helal ve haramlar belirtilmiştir. Bunları tek tek saymamız mümkün değildir. Bir kaç misal vermek gerekirse içki, kumar, zina, helal haram demeden mal edinme hırsı, hakkı ve adaleti dikkate almadan makam elde etme isteği nefsin arzuladığı şeylerdendir.

Kötülüğü emreden bu nefis, zamanla terbiye göre göre, günahlardan uzaklaşa uzaklaşa safiyet kazanır. Sonunda Allah’ın razı olduğu bir nefis olma makamına kadar çıkar. Bu imtihan dünyasında, insanlar nefislerinden ve şeytandan gelen kötü telkinlerle, İlâhî fermandan gelen hidayet haberleri arasında bir mücadele verirler. Kazanılan her mücadele, yani yapılan her ibadet, vazgeçilen her kötülük, uzak durulan her haram nefis için bir terakki basamağı ve bir temizlenme ameliyesi olur. Yükselme yoluna giren bu nefsin son durağı rıza makamıdır; Allah’ın taktir ettiği her şeyi rıza ile karşılayan ve böylece Allah’ın da kendisinden razı olduğu bir nefis olma makamı.

Bu makama eren nefse, Cenab-ı Hak şu hitapta bulunur:

“Ey mutmainne nefis (Güvenceye kavuşmuş ruh)! Sen Ondan O da senden razı olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına karış (dahil ol) ve cennetime gir.”( Fecr, 89/27-30)

Nefis, zinanın günah boyutunu düşünmeden buna mübtela olmak ister. İnsan, arzu ve şehvetinin esiri olup, sırf zevki için yaşar hale gelmemelidir. Bu, ondaki hayvanî güçleri geliştirir, melekî güçleri zayıflatır ve insanı alçaltır. Halbuki, bütün zevkler gibi cinsel ilişki zevki de bir gaye değildir; bir gaye için yaratılmış insana Allah'ın bir hediyesidir. İnsandan, neslini sürdürmesini istemiş ve bunu Allah'ın istediği doğrultuda yapması halinde kendisine cennet vadedilmiştir. Nikah ile helal kılınan evlilik ile hem nefsin bu istekleri kontrol altına alınmış olur, hem de Allah'ın razı olduğu evlilik ve nesillerin devamı ile sevap kazanmasına da vesile olmuş olur.

Bulunduğu makamdan daha üst mevkilere çıkmayı vatana ve millete daha çok hizmet edebilme vesilesi olarak görme şuuruna erişmişse, bu istekleği nefsi emmarenin makam ve mevki arzusundan çıkmış ilahi rızanın içerisine girmiştir. Bu niyet, sahibine sevap kazanma kapısı haline gelmiştir.

Evet, bunu başarmak zor olarak görülebilir. Ancak her şeyini Allah'ın rızası üzerine kuran insanlar için bu zorluk da Allah'ın inayeti ile rahatlıkla aşılacak bir engeldir. Sabırla başarılacaktır.

Nefis terbiyesini "nefsi öldürmek" şeklinde uygulayanlar, nefsin hoşuna giden her şeyden uzak kalırlar. Bunun neticesinde; dünyayı sevmez, hırs göstermez, inat etmez, hiç öfkelenmez bir hale gelebilirler. Bunun da bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsi öldürmek yerine, onu hayra yönlendirmenin daha iyi olacağı kanaatindeyiz. Birincisi, atın yemini kısıp, onu zayıflatarak ona hakim olmaya; ikincisi ise, yemini normal verip, ama onu iyi bir terbiyeden geçirerek güçlü bir atla hedefe daha kısa zamanda varmaya benzer.

İşte, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, arzuların hayra yönlendirilmesi, nefsin öldürülmesinden, yani büsbütün sesini kesmekten çok daha faydalıdır. Bu ise, nefsin arzu ve isteklerine iyi bir mecra bulmak, onu hayırlı şeylere sevk etmekle olur; coşarak çevreye zarar veren bir nehrin önüne baraj yapmak ve onunla çevreyi sulamak gibi.

10 Muharrem ayının birinci gününde, her birinde besmele çekerek 1000 ihlas okursa Allah'ın huzuruna kul hakkı ile gitmeyecektir, deniliyor. Bu söz doğru mudur?

Sahih kaynaklarda -Muharrem ayı ile ilgili- böyle bir bilgiye rastlayamadık. Bunun kaynağını verirseniz daha iyi bir tahlil yapma imkanımız olur.

İslam alimlerinin büyük çoğunluğuna göre Hac ibadeti, şehitlik bile kul hakkı olan günahları kaldırmaz. Durum bu merkezde iken, 1000 ihlas okumakla kul hakkından kurtulma arasında bir ilişki kurmak, isabetli bir görüş olmadığı ortadadır. Bu gibi hadis rivayetleri –sahih olursa- büyük sevap kazandırmaktan kinâye olarak yapılan bir teşvik ifadesi şeklinde anlamak gerekir.

Bu konuda farklı iki rivayeti aşağıda sunuyoruz:

Hz. Huzeyfe anlatıyor; Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Bir kimse sabahladığında bin defa “Kul Huvellahu Ahad / İhlas suresini” okursa, kendini Allah’tan satın almış olur.”(Kenzu’l-Ummal, h. No: 2664).

Abdullah b. Abbas anlatıyor; Hz.peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Bir kimse sabahladığında bin defa “subhanellahi ve bihamdihi” duasını okursa, kendini Allah’tan satın almış olur.”(Mecmau’z-Zevaid, 10/113).

“Kendini Allah’tan satın almak” ifadesi mecaz bir ifadedir. Günahları sebebiyle insanlar, Allah’a hesap vermek zorundadır. Suçun karşılığı ise cezadır. Bu gibi duaları okuyan kimse, öyle bir sevap kazanır ki, “Allah’ın affına mazhar olur, cezadan kurtulur” gerçeğinden kinaye olarak “Kendini Allah’tan satın alır” ifadesi kullanılmıştır.

“Herkes / her nefis kazançları / yaptıkları işler karşılığında bir rehindir.”(Tur, 52/21; Müddessir, 74/38) mealindeki ayetlerde ifade edildiği üzere, herkes yaptıklarından ve elde ettiği nimetlerden hesap vermediği sürece onun karşılığında rehin olmaya devam edecektir. Rehin olmaktan kurtulmak, “kendini Allah’tan satın almak” anlamına gelir. Hadislerde kullanılan bu gibi ifadeler, söz konusu duanın / virdin / zikrin / ayetin kazandırdığı sevabın çok fazla olduğundan kinayedir.

“Kim Arafe gecesinde bin defa  “Kul Huvellahu Ahad / İhlas suresini” okursa, Allah kendisine istediğini verir.” (Kenzu’l-ummal, h. No:  2737).

Arefe günü bin defa İhlas suresini okuma rivayet, diğer rivayetler gibi -zayıf hadis kaynaklarında yer alsa bile- eskiden beri selef-i salihinden devam edip gelen bir adettir. Bediüzzaman Hazretleri de “Arefe gününde müstahsen bir âdet-i İslamiyeye binaen Sure-i İhlası yüzer defa tekrar ederek okuyup...”(Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mesele) demek suretiyle bu geleneğe işaret etmiştir. Bu sayının bin olduğunu da şu sözlerle ifade etmiştir: “ Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlas-ı şerif okurduk...”(Şualar, On Üçüncü Şua, s.299)

11 Cuma namazına erken gitmenin fazileti hakkında bilgi verir misiniz?

İslâm'da Cum'a gününün dünyanın başlangıcına, sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri vardır. Diğer semâvi dinlerde de Cum'a gününe dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka günlere yönelmişlerdir. Ebû Hüreyre'den Allah Rasûlû'nün şöyle dediği nakledilmiştir: "Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz. Onlar, Allah'ın kendilerine farz kıldığı bu Cum'a gününde ihtilafa düştüler. Allah onu bize gösterdi. Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün Yahudilerin, daha ertesi gün ise Hristiyanlarındır. " (Buhârî, Cum'a, 1; Müslim, Cum'a hadis no: 856. Müslim'in lafzı az farklıdır).

Yine Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.)'a Cum'a gününe niçin bu adın verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir: "Babanız Âdem'in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum'a gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki, o anda dua edenin duası kabul olunur." (Ahmed b. Hanbel, İstanbul 1981, II, 311)

"Her kim Cum'a günü, cenâbetten gusül eder gibi güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola çıkarsa bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola çıkarsa bir koç kurban etmiş gibi olur. Dördüncü saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş gibi olur. Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk etmiş gibi olur. İmam Cum'a namazı için iftitah tekbiri alınca melekler hazır olur, okunan Kur'ân-ı dinlerler. " (Müslim, Cumua, 2, hadis no: 850)

"Bir kimse Cum'a günü gusleder, elinden geldiği kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra mescide gider bulduğu yere oturur ve namazını kılar, hutbeyi dinlerse; geçen Cum'a'dan o Cum'a ya kadar işlemiş olduğu günahları affolunur. " (Buhârî, Cumua, 6)

İmam Halîl b. Ahmed ile diğer bir takım lügat ulemâsına göre erken gitmek, erken davranmak mânâsına gelir. Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in : «Tehcirde neler olduğunu bilseler, onun için müsabaka yaparlardı.» hadîs-i şerifi bu mânâya tefsir edilmişdir. Yâ­ni hadîsden murâd: «Her namaza erken gitmekde ne derece sevab oldu­ğunu bilseler, herkes evvelâ mescide ben varayım diye acele eder, bu husûsda âdeta müsabaka yaparlardı.» demekdir.

Alimlerinden tehcîr'in, hâcirede   (yânî güneş semânın  ortasına dikildiği zaman) yürümek mânâsına geldiği rivayet olunmuşdur.

Kaadî Iyâz: «Burada sahîh olan, erken gitmek mânâsına gel­mesidir.» diyor.

Hadîsde zikri geçen deve, inek ve koç gibi hayvanlar  kurbanlıklar cinsindendirler. Tavukla yumurta kurbanlık cinsinden değildirler. Bu­nunla beraber onlara da «kurban» denilmesi, müşâkele / benzerlik kabîlindendir, Maksad tavuk ve yumurta tesadduk eden gibidir; demekdir.

Hadisimizde asıl anlatılmak istenen şey, cuma namazına erken gidilmesi gerektiğidir. Çünkü böyle bir kimse câmiye varınca ön saflara geçip oturacak ve ön safta oturmanın sevabını  elde edecek, cuma vaktine kadar ibadet ederek, Kur’an okuyarak, tesbih ve zikirle meşgul olarak vaktini değerlendirecektir.

Hadîs-i şerîfte cuma namazına erken gitmeyi ifade etmek üzere kullanılan birinci saat, ikinci saat, beşinci saat gibi sözlerle, altmış dakikalık zaman diliminden ibaret olan saat değil, cuma namazı için câmide toplanılmaya başlanan zamandan, imamın minbere çıktığı ana kadar olan süre kastedilmiştir. Bu süre içinde erken davranıp câmiye gidenler, sırasıyla deve, inek, boynuzlu koç kurban etmiş gibi sevap kazanacaklardır. Daha sonra gidenler ise sırasıyla tavuk veya yumurta sadaka etmiş gibi sevap elde edeceklerdir. İmam minbere çıktıktan sonra ise melekler câmiye erken gelenleri kaydettikleri defterleri kapatıp hutbeyi dinlemek üzere topluluğun arasına katılacaklarından, o andan sonra câmiye gidenlerin adı deftere kaydedilmeyecek, dolayısıyla onlar câmiye erken gelme sevabından mahrum kalacaklardır.

İmam minbere çıktıktan sonra câmiye giren kimse, cumaya erken gitme sevabını kaçırmış olsa bile, cuma namazını kılma sevabını kaçırmamış olur.

Sonuç olarak; imkânı olan kişi Cuma günü gusledip, güzel koku sürünmeli ve mescide giderek Cuma vaazını dinlemeli, hutbeyi dinleyip namaz kılmalıdır. Bu şekilde davranan kimse hadis de geçen övgülere mazhar olacaktır. Çalışan kimseler de mümkün oldukça imam hutbeye çıkmadan Camiye gitmeye gayret etmelidirler.

12 Ahir ömrüme kadar takvalı olarak yaşamak istememe rağmen bunu başaramıyorum; ümitsizliğe kapıldım. Bundan nasıl kurtulabilirim?

İnsanda binlerce duygular vardır. Bu duygular iyi tesbit edilmeyip istikamette kullanılmadığı takdirde beraberinde hata getirir.

Her inanan Rabbine karşı kusursuz bir kulluk yapmak ister. Ancak dünyadaki imtihan şartları ve nefsin ve şeytanın vesveseleri buna mani olabilir. İşte bu noktada insan kendini iyi okumalıdır.

Allah Teala insanı hata işlemeye müsait bir varlık olarak yaratmıştır. Bu hatasını telafi için de tövbe kapısını açmıştır. İnsan bin defa da hata işlese bu tövbe kapısı ona kapanmaz.

İbadet ederken de aşırıya kaçmak değil emrolunanı yapmak önemlidir. Özellikle farz olan ibadetleri yapmaya gayret göstermeli ve imkan ölçüsünde de nafileleri yapmalıyız. İbadette aşırı hırs insanı ümitsizliğe götüren etkenlerden birisidir.

Sâlih amellerde ve ibâdetlerde bir türlü istediği gibi başarılı olamayan ve bu vazifelerini yerine getiremeyen insan, karşılaşacağı kabir ve cehennem azabından korkar. Ümitsizliğe düşer. Tembellik, çevrenin olumsuz tesirleri gibi pek çok sebepten dolayı nefsine mağlup olup kulluk vazifelerini yerine getiremeyen, sefahet bataklığı içinde çırpınan insanların çoğu ümitsizliğe kapılır. Bu hastalık neticede insanı küfre ve inkâra kadar götürebilir.

İçinde bulunduğu hâlden çıkmakta iyice ümitsizleşen bir insan şüphe ve vesveselere çabuk mağlup olur. Bu tür insanlar, dînî meselelerin zıddına veya imânî ve itikâdî meseleleri inkâr etmeye sevkeden en zayıf ve küçük iddialara çok büyük ve kuvvetli deliller imiş gibi yapışmak ister. Bu hâl ilerlerse "isyan bayrağını" çeker ve İslâmiyet'in dairesinden çıkar. Şeytanın ordusuna katılır. Meselâ; namaz kılmakta zorlanan bir insanın nefsi, namazın farz olmamasını arzu eder. Şeytan kılığındaki insan ona namazın farz olmadığı vesvesesini verirse, nefsi hemen bu çürük iddiaya yapışmak ister ve şayet bu tuzağa düşerse imanını kaybeder. İşte "ümitsizlik hastalığı"nın vahim neticesi.

Şu âyet ümitsizlik hastalığına kapılan ve amellerde muvaffak olamayanların ilacı ve nûru:

"De ki: 'Ey nefisleri aleyhinde (günah işlemekle) ömürlerini israf eden kullarım! (Günahlara bulaştık diye) Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin! Şüphesiz ki Allah, bütün günahları bağışlar.' Doğrusu, Gafûr (çok bağışlayan), Rahîm (kullarına merhamet eden) ancak O'dur." (Zümer, 39/53)

Kalbe "samed aynası" deniliyor. Samed, yâni her şeyin kendisine muhtaç olduğu, ihtiyaçtan münezzeh Allah...

Ve bu kalbin tatmini için yegâne reçete:

"Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur (Allah'ı anmakla sükûnet bulur). (R13/a'd, 28)

Mideye ve ona gönderilen gıdaya, görmeye ve onu temin eden ziyaya, akla ve onu tatmin eden mânâya, kısacası maddî ve manevî nice rızıklara muhtaç olan bu âciz ve fakir beşerin, o ummanlardan daha geniş kalbini, ancak bütün mahlûkatın hâlikı ve mâliki olan Allah'ı zikir, yâni o'nu yâd etme, o'nu hatırlama tatmin edebilir. O halde insan, o'ndan başka neyi yâd etse mahlûku yâd etmiş, o'ndan gayri neyi sevse fâniyi sevmiş olur. Bunlar ise şeref ve kıymet itibarıyla kalpten çok aşağı olan şeyler. O ulvî kalp, bu süflî eşya ile tatmin olmadığı içindir ki, gafil insanı daima rahatsız eder. İşte can sıkıntısı, huzursuzluk, bunalım, stres dediğimiz şeyler hep bu doymayan kalbin açlık feryatları, ölüm çığlıklarıdır.

Kâinatın meyvesi ve cennetin yolcusu olan insanı, bu fâni dünyanın basit işleri tatmin edemiyor.

Nur Külliyatından bir ulvî reçete:

"İman tevhidi, tevhit teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder." (Sözler)

Demek ki, iki dünya saadetinin birinci şartı ve her türlü manevî hastalıkların en büyük ilâcı: iman. 'iman' eden insan, sahipsiz, hâmisiz olmadığının şuuruna ermiştir. Bu ise başlı başına ve en büyük bir saadet. 'tevhid'e eren insan herkesi, her şeyi ve her hâdiseyi Allah'a isnat etmenin rahatlığına kavuşmuştur.

Anne rahminde, Rabbinin rahmetine emanet olmasının ne kadar hayatî neticeler doğurduğunun şuuru içinde, bu dünya hayatında o'na 'teslim' olan insanın ruhunu, hiçbir hâdise yaralayamaz, hiçbir acı incitemez, hiçbir keder karartamaz.

Ve sonunda 'tevekkül'ün ruhuna eren insan, kendisine Rabbinin bir ihsanı olan cüz-i iradesini, yine o'nun namına ve rızası dairesinde kullanarak o'na tevekkül eder ve her türlü takdirine razı olur. Saadet-i dareyn, yâni dünya ve âhiret saadeti de bu dört esasa bağlıdır.

İşte stres, huzur ve rahatı bu dairenin dışında arayanların acı âkıbetinin adıdır.

İki manzara: Bir yanda, insanı perişan etmek için aralıksız çalışan inanç katilleri, iffet düşmanları, en kısa ifadesiyle şer odakları... Zehir pazarlayan meyhaneler, pis havalı kumarhaneler, haya düşmanı moda odakları, körpe dimağları rezalete özendiren romanlar, hikâyeler... Ve dünyanın her tarafından ekranlara hücum ederek ruhu kemiren müstehcen sahneler. Ümitsizlik aşılamakla kalbi perişan eden acı haberler. Bitmek bilmeyen boğuşmalar. Cinayetler, trafik kazaları... Siyaset sahnesinden hiç eksik olmayan iftira çamurları, karalamalar, yalanlar, gıybetler.

Beride, hürmet-muhabbet münasebetini yitirmiş virane aileler. Görenek belâsı, desinler tutkusu yahut demesinler korkusu yüzünden, israf ile kabaran masraf rakamları. Uyku kaçıran taksitler...

Dünyanın, çoğu zaman insanların eliyle icra edilen ve insanı insana âdetâ belâ eden bu kadar maddî ve manevî sıkıntısı karşısında âciz, fakir ve fâni insan...

Ve "Dünyada rahat yoktur" hadîs-i şerifini sürekli tefsir eden hastalık, ihtiyarlık ve ölüm...

Bu tablo, kalbin dünya ile tatmin olamayacağının en berrak bir göstergesi ve insanın nazarını bir başka diyara çeviren bir hidayet öncüsü.

Gerçekten de dünyada rahat yoktur. Zira şu imtihan âleminin yapısı buna müsait değildir. İmtihanda rahat olmaz. İnsan bu kâinatın meyvesi olduğundan, elementlerin insan bedeninde, hâdiselerin de onun ruh âleminde misalleri, izleri, gölgeleri vardır.

Âlemde olduğu gibi insanın iç dünyasında da, sürekli bir bahar gözleyemezsiniz; onun da kışı, yazı, sonbaharı vardır. Havası daima sakin değildir; şimşeği, fırtınası, kasırgası vardır. Onu da hep aydınlık göremezsiniz; karanlığı, gölgesi, bulutu vardır. Onda da mahsuller bir cinsten değil; çiçeği, meyvesi, dikeni vardır. Sahası da engebesiz değildir; dağı, uçurumu, deresi vardır.

Bunun böyle olduğunu kalbimize iyice sindirdiğimiz takdirde, hâdiselere bakış açımız değişecek, yersiz kederlerden, heyecanlardan, karamsarlıklardan büyük ölçüde kurtulmuş olacağız.

Ve bütün bunlar dünyada rahat olmadığının birer şahidi. Şu var ki, rahatla saadeti karıştırmamak gerek. Dünyada rahat yoktur, ama huzur ve saadet vardır. Bu mefhumlar, bedene değil ruha bakarlar. Ruh ise iman, salih amel, takva ve güzel ahlâk ile huzur bulur ve mesut olur.

13 İnsanlar arasındaki üstünlük sıralaması, önce peygamberler sonra ashab-ı kiram şeklinde midir?

Sahabeler arasında fazilet sırlaması genellikle şöyle yapılır:

Önce genel olarak Aşere-i mübeşşere, bunlar arasında da önce dört halife; sonra genel olarak Muhacirler, sonra Ensar; hususî olarak da Ashab-ı Bedir, Şüheda-i Uhud, Ashab-ı Suffa, Ehl-i Biat-ı Rıdvan gibi tabakaları vardır. Bunlar bir cihette iç içe olduğu için büyük çizgilerle ayırmak da zordur. Örneğin, dört halife hem muhacirdir, hem saff-ı evvel Müslümanlardır, hem Bedir ve Uhud gazvesine katılmış, hem Rıdvan ağacının biatinde bulunmuşlardır.

En meşhur sıralamayı Hâkim’in yaptığı şekliyle sahabenin tabakaları on ikiye ayrılır:

1. Dört halife.
2. Daru’n-Nedve’de bulunmuş ilk Mekkeli Müslümanlar.
3.Habeşistan muhacirleri. 4. İlk Akabe biatine katılmış onlalar.
5. İkinci Akabe biatine katılmış olanlar.
6. Hz. Peygamber (a.s.m)’e Kuba’da yetişen ilk muhacirler.
7. Bedir gazvesine katılanlar
8. Bedir savaşı ile Hudeybiye anlaşması arasında Medine’ye hicret edenler.
9. Ridvan ağacının altında biat edenler.
10. Hudeybiye ile Mekke fethi arasında Medine’ye hicret edenler.
11. Mekke fethi esnasında Müslüman olanlar.
12. Fetih günü ve Haccetu’l-Veda’da hz. Peygamber(a.s.m)’i gören çocuklar(bk. Suyutî, Elfiye fi ilmi’ihadis-tashih,şerh, Ahmed Muhammed Şakir- tabatu dari’r-reca, el-Cezair, s.226).

Ehl-i sünnet, yalnız daha dünyadayken cennetle müjdelenene sahabelere değil, bütün sahabelere  hüsnüzan eder, onların cennetlik olduklarını kuvvetle ümit eder. Peygamberlerden sonra en büyük mertebe sahabelere ait olduğunu kabul ederler.

Ehl-i sünnetin asrımızdaki en büyük temsilcisi olan Bediüzzaman da; “Peygamberlerden sonra en büyük mertebenin sahabeye ait olduğunu” söyler. Ona göre, sahabeden sonra en büyük makam Hz. Mehdi’nindir. Ondan sonra en büyük makam dört mezhep imamlarınındır. Fakat Gavs-ı azam bazı cihetlerden imamlardan daha yüksek makamlara sahiptir, ama yine de küllî fazilet sahabe ve Mehdi'den sonra dört mezhep imamlarına aittir(Mektubat/23. Mektup/3.sual).

14 Şafii mezhebine göre gusül ve mai müstamel hakkında bilgi verir misiniz?

Gusül alırken üzerinizden damlayan az suyun kovadaki temiz suya karışması ile temiz su kirlenmiş olmaz. Bu su ile gusül almaya devam edebilirsiniz. Üzerinizden damlayan bu sulara müstamel su yani kullanılmış su denir.

 

Şafiîlere göre müstamel su:

Hadesten dolayı taharetlerin farz olan kısımlarında, yani azaların ilk yıkanışlarında kullanılan sudur. Şafiînin mezheb-i cedidinde ikinci ve üçüncü yıkama gibi taharetlerin nafile olan kısımlarında kullanılan suyun temiz olduğu görüşü en sahihtir.

Farz taharetten murat, çocuğun abdesti gibi şeklen dahi olan taharettir. Çünkü namazının sahih olması için abdest şarttır.

Ellerini yıkamak isterken avuçlama niyeti olmadan avuçlanmış az su da müstameldir; dışarıda yıkamak için, kaptan elle su çıkarmak gibi. Avuçlamaya niyet ederse su, temizdir.

Başı veya mesti mesh etme yerine yıkarken kullanılan su, Müslüman eşine helâl olmak için yıkanan kâfir kadının kullandığı su, ölü yıkamada kullanılan su, Müslüman eşine helâl olmak için deli kadının yıkandığı su da müstameldir. Bu su vücuttan ayrıldıktan sonra müstamel olur.

Necasetin giderilmesinde kullanılan temiz müstamel suda (gusale) üç şart aranır:

1. Su, necaset mahalline doğru akar durumda olmalıdır. Böyle değilse esah olan görüşte su az olduğu zaman necasetin değişmesiyle beraber necis olur.

2. Kirli olan mahal temizlenmiş ve suyun vasıflarından da biri değişmemiş olarak su temiz kalmalıdır.

3. Elbisenin emeceği ve suya katacağı dış kir hesaplandıktan sonra suyun ağırlığı artmamalı. Su değişir veya ağırlığı artarsa necisin rengi, kokusu vb. eseri kalmak suretiyle mahal temiz olmamış ve bu eserin giderilmesi de zor değilse, bu necasetin aynının kaldığına delalet eder.

 

Şafii mezhebine göre müstamel suyun hükmü: 

 

Mezheb-i cedid'e göre temiz, fakat temizleyici değildir, abdest veya gusül için kullanılamaz, necaset de onunla giderilmez. Selef-i salihîn bundan kaçınmıyor, üzerlerine damlayan müstamel sudan çekinmiyorlardı. Sahihayn’de (Buharı ve Müslim) "Resulullah (a.s.m)'ın ölüm döşeğindeki Cabir'i ziyaret ettiği ve abdest alıp, suyundan üzerine serptiği" kayıtlıdır. Ashap suları az olmasına rağmen, ikinci defa kullanmak üzere müstameli biriktirmiyorlar, teyemmüm ediyorlardı. Temiz suya damlayan müstamel su az ise bağışlanır. Müstamel su, kulleteyne (iki kulleye) ulaşacak kadar biriktirilirse esah olan görüşte temiz olur. (Muğni'l-Muhtac, I, 20, 85; el-Mühezzeb, I, 5, 8.) (Bk. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ans., c.1, s. 90)

 

Şafiilere göre, bir suyun temiz olması ve temiz kalması için, içinde en az iki kulla/ yaklaşık iki yüz  altı (206) litrelik (İSAM İlmihal, 1/189), bazılarına göre, 270 litrelik(el-Fıkhu’l-İslamî, 1/122) su bulunmalıdır.

 

İmam Mâlik ile İmam Şafiînin bir görüşüne göre de kullanılmış su, hem temiz hem de temizleyicidir. Fakat tekrar kullanılması mekruhtur. (bk. es-Serahsî, Kitâbü'l-Mebsût, 1, 52-53; el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyî, I, 83; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 49-50; Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 12).

15 Cismaniyeti bırakmak, ruhun ve kalbin hayat derecesine çıkmak nasıl olur?

Bilindiği gibi insanın hem bitki, hem hayvan, hem de insan hayatı söz konusudur. Büyüyüp gelişmesi bitkiler gibi, yiyip içmesi ve şehveti hayvan hayatından haber veriyor. Düşünmesi, inanması, ibadet etmesi, takvası, salih amelleri, güzel ahlakı onun insanlık cihetini ifade ediyor. Ruh ve kalbin gıdaları terakki ve tekâmülleri bu cephede gerçekleşiyor. Ömrünü bu sahada geçiren insan ruh ve kalbin hayat derecesine girmiş demektir.
 

İnsanların ve hayvanların, birer şifreli tohumla başlayan yolculukları, onların cismanî yönlerini ifade eder. Bu cisimlerden bir kısmına sadece şuur ve his, bir başka grubuna ise bunlara ilâve olarak akıl ihsan edilmiştir. Hayvanlarda sadece his ve şuur vardır. İnsan ise hem his ve şuur, hem de akıl sahibidir.
 

İnsan, bir çekirdek gibi ana rahmine atılmış ve orada bir fidan gibi büyümeye başlamıştır. O karanlık menzilde, kırk gün kadar, bir bitki gibi büyüdükten sonra bedenine ruh ilka edilmiş, böylece hayvanî hayata geçmiştir. Dokuz aylık dönemde bu iki safhayı geçiren insanoğlu, bu yolculuğun sonunda, kendisine verilen akıl sermayesini en güzel şekilde kullanabileceği bu geniş âleme çıkarılmıştır.


Büyümesini sürdürmesine, yemesine, içmesine rağmen onda artık insanî yön ön plândadır. Henüz konuşmaya hazırlandığı bebeklik çağında, eşyanın isimlerini öğrenmeye başlar. Hayvanlar bundan mahrumdurlar. Biraz büyüyünce, isimlerini öğrendiği eşyanın hikmetlerini araştırır; onların neye yaradıklarını sormaya başlar.

Bu sorular onu, “Ben neyim? Kimin mahlukuyum? Nereye yolcuyum? Bu dünya hayatında aslî görevim nedir?” sorularını sormaya götürmelidir. Bunu başaran insanların ruhları iman ile nurlanır. Gerçek insanî hayat da işte o zaman başlar. İnsan cismanî ve hayvanî hayatı ikinci plâna attığı, asıl himmetini kalp ve ruhun inkişafına yönelttiği taktirde “kalp ve ruhun derece-i hayatına” girmiş olur. Allah’ın seçkin kullarında, bu yeni hayat tabakasında bir takım harika haller görülür.

Nur Külliyatı'ndan, kalp ve ruhun nasıl hayat bulacağını ve kemâle ereceğini ders veren bir cümle:

“Hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlahîye ve muhabbet-i Rabbaniye ve ubudiyet-i Sübhaniye ve marziyat-ı Rahmaniye cihetiyle bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intac eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.” (Lem’alar, Üçüncü Lema)

Bu cümleden aldığımız derse göre, kalb ve ruhun derece-i hayatına çıkmanın basamakları: - “marifet-i İlahîye,- muhabbet-i Rabbaniye,- ubudiyet-i Sübhaniye - marziyat-ı Rahmaniye” dir.

O halde, kalp ve ruhun hayat bulması için, “insanın, Allah’ı tanıma ve Ona muhabbet etme vadisinde var gücüyle çalışması, inanç, düşünce ve fiil âlemlerini kulluk şuuruyla tanzim etmesi ve tek gayesinin O Rahman Rabbinin rızasına ermek olması” gerekiyor.

16 Züht, takva ve Kur'an'a bağlılık anlayışını açıklar mısınız?

- Züht: Dünyaya fazla rağbet etmemek, hırs göstermemektir. Yoksa bütün bütün dünyayı terk etmek demek değildir.

"Allah'ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma! (ihtiyacına yetecek kadarını sakla). Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara iyilik et, sakın ülkede nizamı bozma peşinde olma! Çünkü Allah bozgunculuk yapanları sevmez”(Kasas, 28/77),

“Ey Âdem'in evlatları! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin ; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez”(Araf, 7/31) mealindeki ayetlerden, zühdün bir denge unsuru, aşırılığa kaçmama olgusu, dünya-ahiret dengesini kollama anlayışı, olduğunu anlayabiliriz.

- Takva: Genel olarak, günahlardan/yasaklardan sakınma anlamında kullanılır. Bu anlayış, takvanın “çekinme, sakınma, korunma” anlamına da uygundur. Buna göre, Allah’ın emirlerini yerine getirmek “salih amel”, yasaklarından sakınmak da “takva” olarak değerlendirilmektedir.

Bununla beraber, korunma işi İslam dininde iki şekilde olur; emirleri yerine getirmek, yasaklardan sakınmak. Bundan dolayıdır ki, takva; “Allah’ın emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak” olarak da tarif edilir. Bu anlayış daha geniş kapsamlıdır.

Takvanın çok mertebeleri vardır. Önce farzları yerine getirmek, büyük günahlardan sakınmak esastır. Sonra, vücudun organlarını; gözü, kulağı, dili, eli, ayağı vs. günahlardan uzak tutmak, bunları güzel şeyler meşgul etmek gerekir. Vücudun maddî organlarını bir disiplin altına aldıktan sonra, manevî alanlara yönelmek; ruha, akla, kalbe, duygulara iman şuurunu aşılamak, ona göre hareket etmek gerekir.

Kuşkusuz, maddî-manevî sahayı tamamen ayrı kategorilerde mütalaa etmek mümkün değildir. Çünkü, bunlar iç içedir. Sözgelimi, gözünüzü haramdan sakındırdığınız anda, aklınız, kalbiniz, duygularınız da bir iman şuur halini yaşıyor demektir. Fakat önem sırasına göre bakıldığında, önce zahirimize taalluk eden a’mal-i mükellefin gelir. İç temizliği, işin ruhî, kalbî boyutu buna bağlı olarak gelişir. Örneğin, oruç tutmayan kimsenin, orucun insan üzerindeki müspet etkilerinden söz etmesi tuhaf karşılanır. Adam öldüren bir kimsenin -birer candır gerekçesiyle- avlanmaya karşı çıkması, hayvan-severlik yapması, yadırganacaktır. Yine, namaz kılmayan, içki içen kimsenin ihlastan, hırsızın insan haklarından söz etmesi çok komik kaçar.

Özetle; Kur’an’a u ygun olan takva, Allah’ın -olumlu veya olumsuz- emirlerine uymaktan ibarettir. Önce büyük emirleri yerine getirmek, büyük yasaklardan sakınmak ise, Kur’an’ın hikmetine en uygun olan yoldur.

- Kur’an’a bağlılık: Kur’an’a sarsılmaz tahkikî bir imanla bağlanmak, Kur’an’ı hayatının tek rehberi olarak kabul etmek ve ona göre yaşamak demektir. Kur’an’ı okumak, anlamak ve uygulamak, bağlılığın açık göstergesidir.

Hiç şüphesiz, bizim Kur’anı doğru anlamamız için, Kur’an ve onun tefsiri olan sünneti en iyi bilen âlimlerimizin eserlerini okumamız gerekir. Bunları seçiminde de en güvenilir, kaynakları tercih etmek çok önemlidir.

17 Bir Hadis'te insanlara emri bilmaruf yaptığı halde kendisi uygulamayanın uğrayacağı cezadan bahsediliyor. Başka bir Hadis'te Peygamberimiz (sav), iyiliği yapmadığı halde başkasına emretmenin bir sakıncasının olmadığını bildiriyor?

“Emr-i bil maruf nehy-i anil münker” deyimi; iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, demektir.

1. Hz. Enes anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu: “Mirac gecesinde, dudakları (bir rivayette dilleri de zikredilmişti) ateşten makaslarla kesilen bazı adamlara rastladım. Cebrail’den onların kim olduğunu sordum. ‘Onlar ümmetinin hatipleridir ki; insanlara iyiliği emreder, kendilerini unuturlar, oysa kitabı okurlar, fakat akıl almazlar.” Hafız Heysemi’ye göre bu hadis sahihtir.(bk. Mecmau’z-Zevaid, 7/276).

Diğer bir rivayette ise şu ifadelere yer verilmiştir: “Kim insanları bir söz veya bir fiil işlemeye davet edip de kendisi onunla amel etmezse,  davetten vazgeçmedikçe veya onunla amel etmedikçe, Allah’ın kızgınlığında olmaya devam edecektir.” Bu hadisin ravilerinden biri muhaddislerin cumhuruna göre zayıftır((a.g.y.).

Bu konudaki rivayetlerin önemli bir kısmı zayıf olmakla beraber, bunların sahih olan kısmını da nazara alarak şunları söyleyebiliriz: Emri bil maruf yaptığı halde kendisi uygulamayanın uğrayacağı ceza, -emri bil marufun cezası değil- yapması gereken işleri yapmadığından veya yapmaması gereken işleri yaptığından ötürüdür. Dudaklarının kesilmesi ise, onlardan çıkan emri bilmaruf ve güzel sözlerden ötürü değil, söylediklerinde samimi olmadıklarından dolayıdır. Bundan anlaşılıyor ki, samimi olarak emri bilmaruf yapan kimse -o emri kendisi yapmadığı için günahkâr da olsa- o güzelliği anlatma mükâfatını alır. Şüphesiz, her zaman söylenen sözlere aykırı amel etmek, samimiyetsizliği ifade etmez.  

2. Önce şunu belirtmeliyiz ki, bu ikinci hadisin senedinde yer alan ravilerden biri zayıf kabul edilmiştir. (bk. Tahricu Ahadisi’l-İhya-onunla birlikte-, 1/329; Mecmau’z-Zevaid, 7/277).

Bu hadis senet bakımından zayıf olmakla beraber, manasının sahih olduğunu düşünüyoruz. Bu konuda İmam Gazali’nin çizgisinin doğruluğuna inanıyoruz. O da şudur:

Her insan, bütün günahları terk ettikten sonra emri bilmarufu yapmaya çalışacak olsa, hiç kimsenin ömrü buna vefa etmeyecektir. Çünkü, masumiyet sıfatı peygamberlere ve meleklere mahsustur. Fakat şu da bir gerçektir ki, kişinin yapmadığı bir işi başkasına telkin etmesi veya kendisinin yaptığı bir kötülükten başkasını sakındırmaya çalışması, karşı tarafta müspet etki yapmadığı gibi, çoğu kez bir nefret, bir antipati uyandırır. Bu sebeple, bir vaizde, bir mürşitte bulunması gereken en önemli vasıflar; ilim, takva ve güzel ahlaktır.(bk. Gazalî, a.g.y).

İlave bilgi için tıklayınız:

Yapmadığınız şeyleri niçin anlatıyorsunuz, anlamındaki ayete göre, kişinin yapmadığı şeyleri emretmesinin mesuliyeti var mıdır?

18 Nefsimize nasıl hakim olabiliriz?

Allah'ı sevmek ve onun razı olduğunu bilmek soyut bir durum olduğu için anlamak zordur. Bir insan "Ben Allah'ı seviyorum." diyebilir. Fakat bu durum içimizdeki bir duyguyu anlattığından dolayı, dışımızda bunu göstermemiz gerekir.

Diğer taraftan, Allah bizden razı mı? Biz onun yanında nasıl bir kuluz?
Bu sorular da aynı şekilde anlaşılması zor konulardır. Bunu anlamanın da bir yolu olmalı.

İşte hem bizim Allah'ı sevdiğimizin anlaşılması, hem de Allah'ın bizden razı olduğunu anlamanın yolunu şu ayeti kerime de Allah'ımız bildiriyor:

"Ey Muhammed deki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun, ta ki Allah ta sizi sevsin." (Al-i İmran, 3/31)

Dikkat edilirse Allah'ı sevmemizin göstergesi Hz. Peygamber Efendimize (asm) uyarak İslamı yaşamaktır. Biz Peygamberimize (asm) uyarak hayatımızı yaşarsak, netice de Allah'ın da bizi sevdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela, babanızı ve annenizi sevdiğiniz nasıl anlaşılır. Onların isteklerini yapar, memnun olmadığı şeyleri de terk ederseniz, o zaman sevdiğiniz ortaya çıkmış olur. Onlar bize demeseler bile biz bundan anlarız ki onlar da bizi seviyorlardır. Tam tersi olsa dediklerinin hiç birini yapmam ama, kalbime bak onları çok seviyorum dese kime inandırabilirsiniz.

Demek ki Allah Peygamberimizi (asm) bir model olarak yaratmış ve en güzel örnekleri onda göstermiş. Bize de, eğer beni seviyorsanız, size Peygamber gönderdiğim Hz. Muhammed'e uyunuz. O takdirde anlayın ki ben de sizi seviyorum.

Sözün özü: Allah'ın bizi sevdiğinin göstergesi, bizim ne kadar Hz. Muhammed'e benzediğimizdir. Ona göre sonuca varabiliriz.

Size, bize ve tüm insanlara yol haritası Kur'an ve Sünnettir. Bundan başkasını size tavsiye edemeyiz. Yani Kur'anı ve sünneti Rasulullahı (asm) kendimize rehber edinmek, kendimizi onlara endekslemek ve imani bahis ve kitapları tefekkür ile okumaktır. Yani imanın ve Kur'an'ın anlattığı ve bahsettiği Kur'anî ve imani kitaplar bulabilseniz veya bu konuları tefekkür ve mütalaa eden şahsiyetlerle beraber olmakla onlardan istifade edebilseniz, sizin hem dünyanıza hem de ahiretinize faydalı olacaktır.

Namazları vaktinde kılmak, büyük günahlara dikkat etmek ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmak ayrıca sizi tekamül ettirecektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

İradeyi güçlendirmek: İradem çok zayıf; irademi güçlendirmek için ne yapmalıyım?..

19 İşlediğim günahların etkisinden kurtulup Allah'ın rızasını nasıl kazanabilirim?

Allah'ı sevmek ve onun razı olduğunu bilmek soyut bir durum olduğu için anlamak zordur. Bir insan ben Allah'ı seviyorum diyebilir. Fakat bu durum içimizdeki bir duyguyu anlattığından dolayı, dışımızda bunu göstermemiz gerekir.

Diğer taraftan, "Allah bizden razı mı? Biz onun yanında nasıl bir kuluz?" Bu sorular da aynı şekilde anlaşılması zor konulardır. Bunu anlamanın da bir yolu olmalı.

İşte hem bizim Allah'ı sevdiğimizin anlaşılması, hem de Allah'ın bizden razı olduğunu anlamanın yolunu şu ayeti kerime de Allah'ımız bildiriyor.

"Ey Muhammed de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun, ta ki Allah da sizi sevsin."(Al-i İmran, 3/31)

Dikkat edilirse Allah'ı sevmemizin göstergesi Hz. Peygamber Efendimize (asm) uyarak İslamı yaşamaktır. Biz Peygamberimize (asm) uyarak hayatımızı yaşarsak, neticede Allah'ın da bizi sevdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz

Mesela, babanızı ve annenizi sevdiğiniz nasıl anlaşılır. Onların isteklerini yapar, memnun olmadığı şeyleri de terk ederseniz, o zaman sevdiğiniz ortaya çıkmış olur. Onlar bize demeseler bile biz bundan anlarız ki onlar da bizi seviyorlardır. Tam tersi olsa dediklerinin hiç birini yapmam ama, kalbime bak onları çok seviyorum dese kime inandıra bilirsiniz.

Demek ki Allah Peygamberimizi (asm) bir model olarak yaratmış ve en güzel örnekleri onda göstermiş. Bize de bu ayeti şu şeklinde anlamalyız,:

"Eğer beni seviyorsanız, size peygamber olarak gönderdiğim Hz. Muhammed (asm)'e uyunuz. O takdirde anlayın ki ben de sizi seviyorum." 

Sözün özü: Allah'ın bizi sevdiğinin göstergesi, bizim ne kadar Hz. Muhammed (asv)'e benzediğimizdir. Ona göre sonuca varabiliriz.

Size, bize ve tüm insanlara yol haritası Kur'an ve sünnettir; bundan başkasını size tavsiye edemeyiz. Yani Kur'an'ı ve sünneti Rasulullahı (asm) kendimize rehber edinmek, kendimizi onlara endekslemek ve imani bahis ve kitapları tefekkür ile okumaktır. Yani imanın ve Kur'an'ın anlattığı ve bahsettiği Kur'ani ve imani kitaplar bulabilseniz veya bu konuları tefekkür ve mütalaa eden şahsiyetlerle beraber olmakla onlardan istifade edebilseniz, sizin hem dünyanıza hem de ahiretinize faydalı olacaktır.

Namazları vaktinde kılmak, büyük günahlara dikkat etmek ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmak ayrıca sizi tekamül ettirecektir.

- Takva nedir, müttaki kime denir?

Takva, korkma, sakınma, Allah korkusuyla günahlardan korunmak demektir. Muttaki, takva üzere yaşayan mü'min demek olur.

Takvada ilk akla gelen, haramları terktir. Bunu, mekruhlardan sakınma takip eder. Mekruh, çirkin bulunan, hoş karşılanmayan fiil, söz ve hâllere denir. Bunların terk edilmeleri de takvadandır. Daha sonra şüpheliler karşımıza çıkar. Bunların da mekruhlar gibi haramla bir başka komşulukları vardır. Hakkında kesin bir hüküm olmayan işlerde, takvaya uygun olanı, haram olma ihtimalini gözeterek o fiilleri terk etmektir. Sonra mübah ve helâl olanlar gelir. Bunlardan yeteri kadar istifade edip israftan sakınmak da takvadandır.

Allah Resûlü (asm) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

"Helâl belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır. Nasıl bir çoban, koruluğun kenarında koyun otlattığında, koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın da harama düşme ihtimali öylece vardır." (Buhari, İman, 39)

Şüpheli, haramın en yakın komşusudur. O araziye girenin bir süre sonra haram sahasına düşmesi kuvvetle muhtemeldir. Şüpheliden sakınanlarla haram arasına bir tampon bölge girmiş oluyor.

Kur'an-ı Kerim'den bir takva dersi:

"...Yakıtı insanlar ve taşlar olan ve kâfirler için hazırlanan o dehşetli ateşten sakının." (Bakara, 2/24)

Tefsir alimlerimiz, bu âyet-i kerimede sözü edilen taşların, putlar olduğunu söylerler. Bu âyet-i kerimede yakıtı taşlar olan bir cehennemin dehşeti yanında, mümini ürperten bir başka tehdit daha vardır. O da putlarla beraber yanma, aynı mekânda birlikte bulunma, onların tâbi olduğu muameleye maruz kalma zilletidir.

Takva ve salih amel, ruh ve kalbin terakkisinde iki esastırlar. Salih amel ile manevi kârlar elde edilir. Takva ile de bu kâr korunur ve zararlardan uzak kalınır. Zarar yollarını kapamayan bir insan, kazandığından çok daha fazlasını kaybedebilir ve bu yolun sonu iflasa çıkar.

İflasla ilgili şu hadis-i şerif çok ürkütücü ve korkutucudur:

"Ümmetimden müflis o kişidir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekât gibi ameller ile gelir. Buna karşılık ona buna sövmüş, iftira etmiş, kiminin malını yemiş, kiminin kanını dökmüş ve kimini de dövmüştür. Ahirette bu iyilikleri hak sahiplerine dağıtılır. İyilikleri yetmeyip bittiği zaman da hak sahiplerinin günahlarından bir kısmı alınıp kendisine yüklenir ve cehenneme atılır." (Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâme, 2; Ahmed b. Hanbel, 2/303)

Takvanın üç mertebesi vardır:

1. Şirkten takva: İman ederek şirkten korunmak. Kişi böylece ebedî cehennemde kalmaktan korunmuş olur.

2. Masiyetten takva: Büyük günahları işlemekten, küçüklerde de ısrardan sakınmak. Takvanın en yaygın mânâsı budur.

3. Masivadan takva: Kalbini, Hak'tan alıkoyan her şeyden uzak tutmak.

İlave bilgi için tıklayınız:

Günaha Karşı Tövbe...

20 Bu zamanda bir genç kendini haramlardan nasıl korur? Hele bir de üniversiteye yeni başlamış bir genç erkekseniz...

1. Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor:

"Sen öyle bir zamandasın ki, burada kişi emredilenin onda birini bırakırsa helâk olur. Sonra öyle bir zaman gelecek ki, emredilenin onda birini yapan kurtulacaktır." (Tirmizi, Fiten, 79)

Bu hadisin şerhinde şöyle denilmektedir:

Bu hadisin söylendiği sahabe dönemi, İslamın izzetli olduğu ve yardımcıların çok olduğu bir dönemdir. Bu nedenle o zamanda islamın bir emrini bilerek terketmek caiz değildir. Terkeden sorumlu olur.

Halbuki, ahir zamanda gelecek insanlar ise:

a. İmanın zayıfladığı,
b. İslamiyetin çok az yaşandığı,
c. Zulmün başını alıp gittiği,
d. Fısk-ı fücurun her tarafa yayıldığı,
e. İslama hizmet edenlerin azaldığı bir dönemde yaşayacaklardır.

Bu nedenle böyle tehlikeli ve dehşetli bir asırda İslamın farzlarını yapıp büyük günahlarından sakınan elbette kurtulacaktır. (Mubarekfuri, Tuhfetü’l-ahvezi, 6/ 546)

Nitekim şartların zorluğu yapılan hizmetlerin kıymetini artırmaktadır. Şehirde susamış birisine su ikram etmekle, suyun az hatta hiç olmadığı çölde su ikram etmek bir değildir.

Askeriyenin nizamiyesinde nöbet tutmakla, avcı hattında, kurşunlar altında vatan beklemek de bir değildir.

Demek ki ahir zaman, Müslümanın kıt olduğu ve olanların da azarlandığı bir dönemdir. Ayrıca İslam'ın ahir zaman avcı hattıdır. Bu nedenle böyle bir zamanda yapılanlar az değildir. Çok hükmündedir. Elbette her şeyin iyi ve sağlam olduğu dönemlerde olanlarla bu dönemde olanlardan aynı şey istenilmeyecektir. Çünkü,

“Allah hiçbir kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemez...”(Bakara, 2/286)

İlave bilgi için tıklayınız:

Nefisle cihad nasıl olmalı ve cinsel baskıdan kurtulma çaresi nedir?

21 Bir kul, Muhabbetullah ve Marifettullah ile Rabbine karşı Aşk-ı iştiyak şeklinde teveccüh sahibi olursa, bunda nefsin de hissesi var mıdır? Var ise nefsinde ibadette pay sahibi olup hakiki ihlas kaçırılabilir mi?

Nefsin arzularının çirkin sayılması, bunların vahyin hakikatlerine ters düştüğü içindir. Yoksa, nefis de kalp gibi hakikati arzu edecek bir seviyeye ulaşmışsa, bu çok güzel bir durum olur. Nitekim bir hadis rivayetine göre Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Hevası/nefsinin arzuları benim getirdiğim gerçeklere tabi olmadığı sürece herhangi biriniz tam iman etmiş olamaz.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 1083)

Rabbimizden, Onun sevgisiyle yaşayan bir insan olmak için dua edebiliriz. Fakat, bunu yaptığımız zaman, kendimizi şımarıklığa götüren bir çizgiden uzak kalmaya dikkat etmeliyiz. Çünkü, sevgi-iştiyak davası büyük bir davadır. Sevginin aynı zamanda naz makamına götürecek yan etkileri de vardır.

Bizim kanaatimize göre, Bediüzzaman’ın önerdiği “acz-fakr-şükr-tefekkür” mesleği kulluğa çok daha yakışan, çok daha selametli, çok daha kısa bir yoldur. Sevgi algılamak kadar saygı ve takvayı algılamayan kimsenin her an kayması mümkündür.

Bu sebeple Efendimizin (asv) şu kapsamlı duasını yapmak, bu konudaki isteklerimizi bu dua ile seslendirmek kulluğa, tevekkül ve teslimiyete, tevazu ve mahviyete çok uygun olduğunu düşünüyoruz.

Dua -sizin de bildiğiniz gibi- şudur:

“Allah’ım! Bana hakkı hak olarak göster ve ona uymayı bana nasip eyle! Batılı da batıl olarak göster ve ondan uzak durmayı bana müyesser eyle!”

İlave bilgiler için tıklayınız:


Naz ve niyaz makamlarının mahiyetleri hakkında bilgi verir misiniz?

Hakiki ve mecazi aşk nasıldır?

Muhabbetullah nedir? İnsan, kime, ne ölçüde muhabbet edecektir?

22 Azimet ve takva terimleri hakkında, karşılaştırıp örneklendirerek bilgi verir misiniz?

Bilindiği üzere dini konularda bir fetva derecesi vardır, bir de takva. Dinin her meselesinde üst üste bu iki basamağı her zaman görmek mümkündür.

Fetva basamağı, dini hayatta çıkılacak ilk mecburi basamaktır. Fetva basamağından aşağıda kalınacak başka basamak yoktur. Fetvanın üstünde ise takva basamağı vardır. Takvayı tercih eden sevabını alır; etmeyen günaha girmez. Ancak fetva öyle değildir. Fetva mecburidir. Çünkü fetvanın altında inilecek başka basamak yoktur. Fetvadan düşen tutunacak yer bulamaz, kuyu dibine düşer.

Burada şunu da ilave etmeliyiz ki; insan (ilgi duyabiliyorsa) kendi nefsi için çoğu yerde takvayı tercih etmeli, takva ile amel etmeye gayret göstermelidir. Ama başkaları için fetvayı kafi bulmalı, fetva ile amel edeni muhabbete layık görmeli, hafife almamalıdır ki, arada sevgi azalması söz konusu olmasın.

İlave bilgi için tılayınız:

Azimet - Ruhsat meselesi ne demektir, izah eder misiniz?..

Takva nedir, müttaki kime denir?..

23 Fetva ve takva ile amel: Fetvanın helal dediğine takvanın haram veya caiz değil dediği oluyor. Bu "Allah'ın haram dediğine helal, helal dediğine haram demek" gibi bir şey değil mi?

Bilindiği üzere dini konularda bir fetva derecesi vardır, bir de takva. Dinin her meselesinde üst üste bu iki basamağı her zaman görmek mümkündür.

Fetva basamağı, dini hayatta çıkılacak ilk mecburi basamaktır. Fetva basamağından aşağıda kalınacak başka basamak yoktur. Fetvanın üstünde ise takva basamağı vardır. Takvayı tercih eden ilave sevabını alır; etmeyen günaha girmez. Ancak fetva öyle değildir. Fetva mecburidir. Çünkü fetvanın altında inilecek başka basamak yoktur. Fetvadan düşen tutunacak yer bulamaz, kuyu dibine düşer.

Burada şunu da ilave etmeliyim ki; insan (ilgi duyabiliyorsa) kendi nefsi için çoğu yerde takvayı tercih etmeli, takva ile amel etmeye gayret göstermelidir. Ama başkaları için fetvayı kafi bulmalı, fetva ile amel edeni muhabbete layık görmeli, hafife almamalıdır ki, arada sevgi azalması söz konusu olmasın.

İlave bilgi için tıklayınız:

Azimet-Ruhsat meselesi ne demektir, izah eder misiniz? Peygamber Efendimiz zamanında mezhepler yoktu, bunlar nereden çıktı?..

24 Camilere ve Mescidlere, yaptıranın, yapan mimarın, devlet yöneticilerinin, Peygamberlerin, evliyaların, şehidlerin, alimlerin isimlerinin konulması dinen doğru mudur? Bu durum ibadette riya ve enaniyet göstergesi sayılır mı?

Cami yapmak, Berae (Tevbe) Sûresinin, "Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur." meâlindeki 18. âyetinde açıklandığı gibi, ancak müminlerin işidir.

 

Bu bakımdan, cami yapan, yaptıran müminlerin riyakarlıkla itham edilmesi doğru değildir. Aslında riya, kalbe ait bir durumdur. Onu da ancak Allah bilir.

 

Camilere, sorunuzda belirttiğiniz zatların adlarının verilmesinde de bir sakınca yoktur.

25 İki ayrı şehirde toplam yirmi bir gün kalan kimse seferi midir? Bir beldede sekiz gün, başka bir beldede on üç gün kalacağım; toplamda on beş günü geçtiği için, seferilik durum nasıl olur?..

Bu iki yerden her biri kendi başına bir yer ise, -Mek­ke ile Minâ gibi- seferilikten çıkmaz. Çünkü Mekke ayrı, Minâ da ayrı birer yer­leşim yerleridir, biri diğerine tabi değildir. Ama biri diğerine tabi olursa o takdir­de bu iki yerde on beş gün ikaamete niyet eden kimse seferi olmaktan çı­kar. (Fetâvâ-yi Hindiyye, 1/140; El-Muhit, Serahsî.)

Birbirine komşu iki köy ya da kasabada gündüzleri birinde, ge­celeri de diğerinde kalmak üzere on beş gün ikamete niyet ederse, se­feri olmaktan çıkar, şu şartla ki, ilk önce geceleri kalacağı yere inmiş olsun. Diğerine, yani gündüzleri kalacağı yere inerse mukîm sa­yılmaz. (El-Muhit, Serahsî; bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/464)

İlave bilgi için tıklayınız..

26 Nelerde ve hangi durumlarda riya olmaz? İbadetlerde riya olur mu?

- Riyâ, genellikle bir kimsenin diğer insanlardan farklı bir şekilde yaptığı güzel işlere sızar. Çünkü, riya gösteriş demektir. Bir işi başkasının nazarını celp etmek için yaptığınızda, onun dikkat edilmeye değer olması gerekir. Böyle bir konuma sahip olması için, o işin bir imtiyazı olması gerekir.

Yapılan iş, -ne kadar güzel olursa olsun- eğer genellikle herkesin yaptığı iş türünden ise onun özel bir imtiyaz alanı olmaz. İmtiyaz alanı olmayan bir işin “albenisi” olmaz. Albenisi olmayan bir işi, “bulunmaz Hint kumaşı” olmaktan çıkar. Dolayısıyla bu tür işlere gösteriş duygusu sızma fırsatını bulamaz. Çünkü, insanlar akıl ve fikriyle bu “alelâde” işin -gösteriş amaçlı- piyasaya sürülmesinin bir anlamı olmadığını idrak ettiği için onu bu alıverişe zorlayan dürtüleri olmaz.

- İşte bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, farzları eda etmek ve haramlardan kaçınmak gibi herkesin prensip olarak yaptığı işlerde gösteriş duygusunun sızma hareketine imkân veren bir unsur yoktur. Çünkü bunları yapmak adettendir; “bulunmaz hint kumaşı” türünden işler değildir. Bu sebeple, insanın gösteriş duygusunu kamçılayan bir zemin olmadığından iman şuuru bu gibi olağan üstü sayılmayan işlere nefsin burnunu sokmasına kolay kolay fırsat vermez.

Farzları yerine getirmek ve haramlardan kaçınmak ve prensip olarak Hz. Peygamber (asm)'in sünnet-i seniyesine / İslam yoluna uymakta riya olmaz. Farz namazlara bağlı olarak kılınan sünnetler de buna dahildir. Meğerki kişi zayıf bir imana sahip olmakla beraber, fıtraten / iç mekanizmaları itibariyle zamanla riyakâr bir karakter kazanmış ve bu riyakârlık onun sesi-soluğu haline gelmiş olsun.

- Buna mukabil, sünnet türünden olan hayır hasenat işlerinde bir imtiyaz olabilir. Örneğin herkesin yapmadığı hayır işlerinde bulunmak, çevresinde başkasının pek kılmadığı kuşluk, evvabin namazlarını kılmak, herkesin tutmadığı pazartesi-perşembe oruçlarını tutmak, fakirlere sadaka vermek ve benzeri işlerde kişiye bir imtiyaz alanı açılabilir. Bu imtiyazı göz ardı etmek, bunları normal işler olarak görmek, Allah’ın iltifatını bütün iltifatların üstünde görmek her kişinin değil, er kişinin işidir.

Bu sebepledir ki, “bu tür sünnetleri gizli yapmak daha sevaplıdır”, denilmiş. Ancak, iman şuuru güçlü olan ve başkasına örnek teşkil eden kimsenin, bu sünnetleri açıktan yapmasında bir sakınca yoktur. Fakat çok dikkat etmek gerekir.

27 el-Minnetü lillah, minnet sadece Allah'adır, sözü kime aittir?

“el-Minnetu lillah” ifadesinin manasını şu ayet ve hadiste görmek mümkündür:

“Onlar, Müslüman oldular diye seni minnet altında bırakıyorlar. De ki: ‘Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Aksine, eğer imanınızda doğru kimselerseniz, sizi imana kavuşturduğu için Allah, sizi minnet altında bırakmıştır.’ (Hucurat, 49/17)

“Allah’ım!.. Bütün hamdler sana mahsusutur. Göklerin ve yerin yaratıcısı, celal ve ikram sahibi Mennan yalnız sensin…” (Ebu Davud, Salat, 358)

- Öyle anlaşılıyor ki, bu ayet, hadis ve benzerlerinden hareketle bazı alimler tarafından bu ifade kullanılmıştır. İlk defa bunun kimin kullandığına dair bir bilgiye rastlayamadık.

- Gerçek anlamda bütün iyilikler Allah’ın olduğuna göre, insanlardan şükür beklemek, nimetlerine karşılık onlardan kulluk görevini takınmalarını istemek manasındaki “minnet” de ona mahsustur.

- “Minnet etmek” Türkçe’de iki manada kullanılır. ​Birincisi: Herhangi bir konuda aşağı derecede olan bir kimsenin yukarı derecede olan bir kimseye minnet etmesi, ona “eyvallah etmesi, üstünlüğünü kabul etmesi, ona  karşı teşekkür borcu olduğunu düşünmesi” manasına gelir.

İkincisi: Herhangi bir konuda iyilik eden bir kimsenin iyilik ettiği kimseyi “minnet altında bırakması, başına kakması, karşısında boyun bükmesini istemesi” manasına gelir.

- İnsanlar arasında bu iki tutum da hoş değildir. Birincisi  aşağılık ve zilleti, ikincisi şımarıklık ve gururu gösterir.

Bu aşırı uçların orta yolu: Veren el olduğu takdirde tevazu; alan el olduğu takdirde de izzeti korumaktır.

Bununla birlikte iyilik gören kimsenin, -iyiliğin Allah'tan geldiğini bilerek- iyiliğe vesile olana minnet duyması, iyiliği teşekkürle karşılaması ve mümkünse iyiliğe iyilikle karşılık vermesi İslâm’da ahlâkın bir gereği olarak görülmüştür (Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, Beyrut 1398/1978, s. 205-206).

Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

“İnsanlara teşekkür etmeyen kimse, Allah’a olan şükür borcunu da ödememiş olur.”(Tirmizî, Birr, 35; Ahmed, IV/298)

Billgi için tıklayınız:

Yapılan bir iyilikten dolayı insanlara teşekkür etmekle ilgili hadisleriaçıklar mısınız?

28 Hz. Ali ve Hz. Ömer'in takva hakkında rivayet ettikleri hadis ve açıklamaları var mıdır?

“Her şeyin bir madeni var, takvanın madeni ise ariflerin kalpleridir.” (Beyhaki, Şuabu’l-İman, 6/361; el-Camiu’s-Sağir, 2/211)

hadisi Hz. Ömer (ra)’den rivayet edilmiştir.

Hz. Ali (ra),

“Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi, onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı.” (Fetih, 48/26)

mealindeki ayette yer alan “Takva”yı  “La ilahe illellahu vellahu ekber” olarak açıklamıştır. (bk. Kenzu’l-Ummal, h. no: 4604)

Bu söz mevkuftur, yani Hz. Ali’ye ait bir sözdür.

İlave bilgi için tıklayınız:

Takva nedir, müttaki kime denir?

29 Aczimizi ve fakrımızı şefaatçi yapıp, hakikatlerin inkişafını talep edebilir miyiz?

Elbette velayet mesleği, kalbin inkişafı, hakikatlerin ilham edilmesi yalnız tarikat mesleğine mahsus değildir. Takva sahibi her insana Allah tarafından vehbi ilimler verilebilir, ledünni hakikat açılabilir.

“Allah’a karşı gelmekten sakını; Allah size öğretir.” (Bakara, 2/282)

mealindeki ayet de takvanın bir sonucu olarak Allah tarafından insanlara ilim verileceğine işaret etmektedir. Burada herhangi bir meslek ve meşrep sınırlandırılması yoktur.

- Önemli olan Kitap ve sünnet çizgisinde sağlam bir anlayışı yakalamak ve o çizgide hayatını sürdürebilmektir.

Ancak bunun özellikle bu zamanda çok zor olduğunu da söylemek zorundayız. Çünkü cinni şeytanların yanında insanlardan olan şeytanların da alabildiğine çoğaldığı bir zaman diliminde, kişinin tek başına onlarla ve nefsiyle mücadele edip galip gelmesi oldukça zordur.

Bununla mutlaka bir tarikat veya cemaate girmenin şart olduğunu da söylemek istemiyoruz. Söylediğimiz şey, dindar, güzel bir çevre ile irtibatlı halde yaşamaya çalışmaktır.

- Sahabe ve tabiin devrinde Kitap ve sünnetin himayesinde yetişen binlerce evliyanın varlığı, tarikatların dışında da velayet yollarının olduğunun göstergesidir.

- Bu işin erbabı olanlardan biri olan Bediüzzaman Hazretlerinin şu tespitleri konumuza ışık tutmaktadır:

“Velayet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittiba'dır. Yani: A'mal ve harekâtında Sünnet-i Seniyeyi düşünüp ona tâbi' olmak ve taklid etmek ve muamelât ve ef'alinde ahkâm-ı şer'iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir."

"İşte bu ittiba ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvali ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber; herbir ameli, sünneti ve şer'i o ittiba' noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer'î veriyor. O tahattur ise, sahib-i şeriatı düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenab-ı Hakk'ı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde mütemadiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde-i kübra, velayet-i kübra olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan sahabe ve selef-i sâlihînin caddesidir.” (bk. Mektubat, s. 450).

Aşağıdaki ifadeleriyle Bediüzzaman, velayet yollarından birinin de kendisinin Kur’an’ın feyziyle keşfettiği Risale-i Nur mesleği olduğunu bildirmektedir:

“İ'lem Eyyühel-Aziz! Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet Kur'andan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzât olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum. Seri-üs seyr olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîkı ihsan etmek, rahmet-i hâkimenin şânındandır.” (bk. Mesnevi-i Nuriye, s. 212-213)

30 Harama düşme endişesinden yetmiş (70) helali terk ederdik, rivayetinin kaynağı nedir?

a) Kutu’l-Kulub kitabında, kimsenin adı verilmeden şu bilgiye yer verilmiştir:

“Rivayete göre (selef-i salihin) diyorlardı ki:

“Biz bir harama girme endişesiyle yetmiş helali terk ederdik.”(Ebu Talib el-Mekki, Kutu’l-Kulub, 2/434)

- İnternette var olduğu bildirilen İbn Abidin’de böyle bir ifadeye rastlayamadık.

b) Hadiste ifade edildiği gibi,

“Helal bellidir, haram da bellidir. Bu ikisinin arasında ise bazı şüpheli şeyler var ki, kim onlardan uzak durursa dinini ve ırzını/şerefini korumuş olur...”(Buhari, İman, 39; Müslim, Müsakat, 109)

- İmam Gazali, verayı/takvayı dört kısma ayırır:

Birincisi: Kişiyi adalet vasfından düşürmeyen mertebesidir ki, açıkça haram olduğu bilinen şeylerden uzak durmaktır.

İkincisi: Şüpheli (haram olma ihtimali olan) şeylerden uzaklaşmaktır ki, salih kimselerin takvasıdır.

Üçüncüsü: Harama düşme korkusuyla bazı helal şeylerden uzak durmaktır ki, bu da müttaki/takva sahibi kimselerin takvasıdır.

Dördüncüsü: Allah’tan başka her şeyi kalbinden çıkarıp atmaktır ki, bu da sıddıkların takvasıdır. (İhyau’l-Ulum, 2/96)

-Bediüzzaman Hazretlerinin geçimle ilgili bu asra bakan bir mütalaası şöyledir:

“İkincisi: Rızk-ı mecazîdir ki, sû'-i istimalât ile hacat-ı gayr-ı zaruriye hacat-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belasıyla tiryaki olup, terk edemiyor.”

“İşte bu rızk, taahhüd-ü Rabbanî altında olmadığı için; bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başta izzetini feda edip zilleti kabul etmek, bazan alçak insanların ayaklarını öpmek kadar manen bir dilencilik vaziyetine düşmek, bazan hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesat-ı diniyesini feda etmek suretiyle o bereketsiz menhus malı alır.”

“Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm; o gayr-ı meşru bir surette kazandığı para ile aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor. Böyle acib bir zamanda, şübheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır.” (bk. Lem'alar, On Dokuzuncu Lem'a, s. 142)

- Özetle: Haramdan kaçındığı gibi, şüpheli mallardan da mutlaka kaçınmak gerekir. Yoksa hadislerde ifade edildiği gibi, “Girilmesi yasak bir alanın etrafında dolaşan sürünün bir gün oraya girmesi” kaçınılmaz olduğu gibi, haramın etrafında dolaşanlar da bir gün kendilerini haramın içinde bulurlar.

İlave bilgi için tıklayınız:

Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene yönel, hadisi şerifini ...