Şiilik - Alevilik - Caferilik konusunda en çok merak edilenler

1 Kızılbaşlık ne demektir?

Kızılbaşlık, Anadolu Aleviliği için en çok kullanılan ve Alevilerce genel anlamıyla benimsenen isimlerden biridir. Bu kelimenin kullanımı on beşinci ve on altıncı asırlara kadar uzanır. Aleviliğe bu adın verilmesi ile ilgili değişik görüşler ileri sürülmektedir:

Birincisi: Hz. Peygamber, Uhud Harbinde Mekkeliler tarafından yaralanınca, akan kanlar başını tamamen kızıla boyar. Âdeta bu hatırayı yad etmek isteyen Hz. Ali, iştirak ettiği diğer savaşlarda başına kırmızı bir taç takar. Kızılbaş tabiri de bundan ötürü verilmiş ve kullanıla gelmiştir.(1) Bu rivayetin değişik bir varyantını da diğer bir Alevi yazar şöyle dile getirir:

“Uhut’ta Hz. Muhammed’in yaralarından akan kanı Ali, başına sürerek yere damlamasını önlemiştir. Ali, Uhut’ta kendisini Peygamber’e siper etmiş, herkes kaçarken, Peygamberi korumuştu. Bu çarpışmada tam onaltı yerinden yaralanmış, eli, yüzü kan içinde kalmıştı. Başlığı da kandan kıpkızıl olduğu için Ali’ye “Kızılbaş” denilmiştir.”(2)

İkincisi: Şah İsmail, II. Bayezid ile bir anlaşma yaparak, askerlerini Anadolu’dan Suriye’ye geçirir. Bu askerlerin başlarında kırmızı takkeler bulunmaktadır. Bundan dolayı Şiilere Kızılbaş adı verilirken, Anadolu Alevileri de Kızılbaş adını almışlardır.(3)

Üçüncüsü: Bu görüş de yine Şah İsmail’in askerleri ile ilgilidir. Şah İsmail’in Şii olan askerleri, diğerlerinden farklı olarak başlarında kırmızı bir külah taşımaktadırlar. Onlara izafeten Anadolu Alevilerine de Kızılbaş denilmiştir. (4)

Dördüncüsü: Müslümanlık’tan önce Şamanlık dinine mensup olan ve daha sonra Aleviliği kabul eden Türkmenlerin dini ayinlerini idare eden Şamanlar, başlarına kırmızı bir külah giyerlerdi. Alevi dedeleri de başlarına kırmızı külah giyerek derneklerini idare ettiklerinden dolayı, Sünni Türkler tarafından Anadolu Alevilerine "Kızılbaş" ismi verilmiştir. ( 5)

Melikoff’a göre, Kızılbaş kelimesinin Osmanlı belgelerinde kötüleyici bir anlam yüklenmiş olmasının sebebi, bu toplumun isyanlara karışmış olmalarıdır.(6)

Sonuç olarak şunu söyleyelim: Her ne kadar bazı kimseler Kızılbaş ismini bir hakaret ifadesi olarak ele alsalar da bir grup Aleviler bunu bir iftihar vesilesi olarak algılamaktadırlar. Konuyla ilgili Zelyut şöyle der:

“Aleviler, Kızılbaş olmaktan utanç ve küçüklük duymazlar. Onlar; karşıt insanların bu sözü hakaret anlamında kullanılmasına kızarlar. Hatta, 'Kızılbaşlık gibi unvanımız var.' diyerek Kızılbaş olmaları ile övünürler... Aleviler, Kızılbaşlık olayını Hz. Ali’ye bağlarlar.”(7)

Bu dört görüşün dışında iki ayrı görüş daha bulunmaktadır. Bize göre, bu iki görüş diğerlerinden isabetli görülmektedir. Bunlardan biri, kırmızı börk veya başlık giyen Türkmen boyları ile alakalıdır. Türkler arasında başa takılan başlıklara izafeten, urug, boy ve oymak isimlerine rastlanmaktadır. Mesela, siyah başlık (papak, kalpak) giyen bir Türk boyunun adı “Karakalpak” veya “Karapapak” tır. Buhara Mektebine mensup bir Sünni tarikatı da “Yeşilbaş” olarak adlandırılmaktadır. Türkiye’de “Karabörk”, “Karabörklü”, Kızılbörklü”, “Akbaşlı” ve “Akbaşlar” isimleri ile pek çok köy bulunmaktadır. (8)

Aşıkpaşaoğlu Tarihi’nde bu hususla ilgili olmak üzere, şu örnek bulunmaktadır: Orhan Gazi, babası Osman Gazi gibi kızıl börk giyiyor ve askerine de giydiriyordu. Kardeşi Alaaddin Paşa, bu konuda kendisine şu öğüdü verir: “Han'ım! Senin askerine bir alamet koyalım ki, başka askerlerde olmasın.” Orhan Gazi’nin, “Kardeş! Her ne ki sen dersen ben onu kabul ederim.” demesi üzerine Alaaddin Paşa, “Etraftaki beylerin börkleri kızıldır. Seninki ak olsun.” diyerek teklifte bulunur. Bunun üzerine Orhan Gazi Bilecik’te ak börk işlenmesini emretmiştir.(9)

Kızılbaş isminin menşei ile ilgili olarak bir diğer görüş de şöyledir: Erdebil tekkesi şeyhlerinden Şeyh Haydar (894/1488), on iki dilimli kızıl bir taç giymiş ve kızıl sarık sarmaya başlamış ve derecelerine göre müritlerine de aynı tacı sarıklı veya sarıksız olarak giydirmiştir. Bu nedenle Erdebil Tekkesi mensuplarına “Kızılbaş” adı verilmiştir.(10)

İlave bilgi için tıklayınız:

KIZILBAŞLIK

Kaynaklar:

1. Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul 1964, s. 254.
2. Zelyut, Alevilik., s. 82.
3. Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar., ss. 254.
4. Şapolyo, a.g.e., ss. 255.
5. Şapolyo, a.g.e., ss. 255.
6. İrene Melikoff, “Alevi-Bektaşiliği Tarihi Kökenleri Bektaşi-Kızılbaş (Alevi) Bölünmesi ve Neticeleri”, Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla Türkiye’de Aleviler Bektaşiler Nusayriler, İstanbul 1999, s.23.
7. Zelyut, a.g.e., s. 82.
8. Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Ankara 1990, ss. 81-82; Ethem Ruhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Ankara 1989, ss. 9-10; Şapolyo, a.g.e., s. 255.
9. Aşıkpaşaoğlu, Tevarih-i Al-i Osman, Atsız Neşri, İstanbul 1949, s.117.
10. Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, s. 12; Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri, İstanbul 1993, s. 2; CL. Huart, “Haydar”, İ:A:, İstanbul 1993, V, 387; Abdülbaki Gölpınarlı, “Kızılbaş”, İA, cilt 6, s.789; Sayın Dalkıran, İbn-i Kemal ve Düşünce Tarihimiz, İstanbul 1997, s. 20; Osmanlı Devleti’nde Ehl-i Sünnet’in Şii Akidesine Tenkidleri, İstanbul 2000, s. 9.

2 Alevilere Müslüman diyebilir miyiz?

Aslında bir Müslüman’ın veya bir tarikatın Hz. Ali (ra) muhabbetini meslek ve meşrebine esas almasının dinen hiçbir mahzuru yoktur. Diğer sahabelere tecâvüz etmemek, Kur'an ve sünnetin ışığında namazını kılmak, orucunu tutmak ve diğer sorumluluklarını yerine getirmek kaydı ile, Hz. Ali (ra) ve Ehl-i Beyt muhabbetini rehber edinmenin hiçbir sakıncası yoktur. Gerçek şu ki, Kitap ve sünneti bilen ve gereği gibi yaşayan hakikî bir Alevî, ancak Allah Teâlâ'yı ma'bûd olarak tanır. Kendisini, İslâmîyet’in bir ferdi olarak bilir, Peygamberimizi (asm), en son peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'i de son semavî kitap kabul eder.

Bu sun’î ayrılığın ortadan kalkmasının tek yolu, Kur'an'ın ışığı altına girmek ve O'nu yegâne ölçü kabul etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de, “Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız ve ayrılmayınız...” (Âl-i İmran, 3/103) buyurmakla, bütün Müslümanların Kur'an etrafında toplanmasını emretmektedir.

Bu anlayış içinde sualin cevabını vermeye çalışacalım.

Önce Alevîliğin ne olduğunu belirlememiz gerekir ki, hü­küm vermekte isabet edelim. Gerçekten de Alevîlik nedir? Evet, cevabını aradığımız soru budur. Alevîliğin ne olduğunu belirleyebilsek mesele biter.

- Alevilik Kur'ân'ın dışında ola­maz. Sünnetin zıddına anlaşıla­maz. Peygamber Efendimiz (asm)'in yaşayışına ters şekilde yorumlana­maz, Alevîlik'te namaz, oruç, hac, zekât gibi dinî emirlerin hepsi de vardır ve mevcuttur. Aksini iddia edenler Alevîliği kendi maksatlarına âlet etmek isteyenler­dir. Onların oyununa gelinmemeli, Aleviliği İslâm'ın dışında göstermek isteyenlere itibar edilmemelidir...

Alevîlik böyleyse bir diyeceğimiz olmaz. Din kardeşi anlayı­şı içinde bakarız kendilerine, hatta bir kısım kusur ve noksan­larını da görmezlikten geliriz. Çünkü hepimizde vardır kusur ve amel eksikleri...

Ancak böyle değil de, alevîlik bazılarının iddia ettikleri gibi ise... Yani:

- Namaz, oruç, zekât yoksa; ibadetlerini sadece bir kalb, gönül meselesi telâkki ediyor, beş vakit namazı inkarda bulu­nuyorlarsa: Resulüllah (asm)'ın raşid halifelerine hürmetsizliği esas alıyor, bazı tarihî olayları günümüze taşıyarak düşmanlığı canlı tutmayı düşünüyorlarsa; bilhassa farz olan guslü kabul etmi­yor, cünüblükten sonra yıkanmayı uygun bulmuyorlarsa, böyle insanlara müslüman demek mümkün değildir.

Kur'ân'ı kutsal kitabımız olarak esas alıyorlarsa, Kur'ân'ın mânâsının sünnette açıklandığını kabul ediyorlarsa, Resulüllah (asm)'ın ve Ehl-i Beytin yaşayışını örnek biliyorlarsa, aramızda temelde ayrılık yok demektir. Diğer farklılıkları hoşgörmek mümkün olabilir.

Farzları kabul eden kimse mü'mindir. Kabul etmeyen ise in­karcı konumundadır. Bunu tesbit ise, görüşüp konuşmakla mümkün olur. Görüşüp konuşmadan kestirip atmak peşin hü­kümlülük olur.

Bu şartlara uyan bir Alevi, ehli imandır. Bu bakımdan her kesimde olduğu gibi aleviler içerisinde de Müslüman ve gayri müslimler bulunmaktadır.

Resûlüllah (asm)'ın damat ve kayınpederliğe lâyık bulduklarını sevmek ve saymak bizim görevimizdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Aleviliğin bozulma nedeni nedir?

3 Alevilik nasıl doğmuştur? Alevilik bir mezhep midir yoksa tarikat mıdır? Aleviliğin bozulma nedeni nedir?

Alevîlik aslında bir fırka veya mezhep değildir. Âl-i Beyt'in muhabbetini esas alan bir tarikat şeklinde ortaya çıkmıştır. Meselenin tarihi seyrine baktığımızda Alevîliğin bir tarikat şekline gelişmesi şöyle olmuştur.:

Timur, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayazıt'ı yendikten sonra Anadolu'dan aldığı otuz bin kadar esiri İran'a götürmüştü. Bunları Erdebil'e yerleştirmişti. Bunlar zamanla, Şah İsmail’in dedesi olan ve Erdebil Şeyhi olarak da bilinen Şeyh Ali'ye intisap ettiler ve ondan tarikat dersi aldılar. Bir süre sonra Timur, ara sıra ziyarete gittiği Erdebil Şeyhinin kendisinden bir arzusu olup olmadığını sorduğunda, şeyh, “Hiçbir dileğim yok, sadece Anadolu'dan esir olarak getirmiş olduğun Türkleri serbest bırakmanı istiyorum.” dedi.

Timur, şeyhin bu arzusunu memnuniyetle kabul etti ve onları serbest bıraktı. Bu esirler, bu vesile ile şeyhe olan muhabbetlerini aşırı derecede ziyâdeleştirdiler. Şeyhin bu sofilerinin bir kısmı Anadolu'ya döndü, bir kısmı da Erdebil'de kaldı. Erdebil Şeyhi, Anadolu'ya dönen bu müritleriyle alâkasını devam ettirdi. Erdebil Şeyhi'nin tarikatında “Hz. Ali muhabbeti” esas alındığı için, bu tarikata devam edenler Hz. Ali sevgisi ile tamamen boyandılar. Bunlara bu niteliklerinden dolayı “Alevî” denildi.

Aslında bu esirlerin ecdatları ve kendileri, bu tarikat ile bağ kuruncaya kadar, Ehl-i Sünnet inanışında idiler. Bu tarikatla irtibatlarını yoğunlaştırdıktan sonra, tamamen Erdebil tekkesinin emrine girdiler. Oradan gelen her emri, harfiyen yerine getirmeye gayret gösterdiler. Öyle ki, bu müritler vergi, sadaka ve zekâtlarını bile Erdebil'e tahsis ettiler. Bunların bu fedakârane gayretleri ve karşılıklı diyalogları, gidip gelmeleri devam etti. Hattâ Erdebil'den gönderilen ve şeyhin “halifesi” olarak isimlendirilen şahıslar, Anadolu'da “nezir” ve “sadaka” namıyla para topluyor ve bu paraları gizli olarak İran'a gönderiyorlardı. Böylece Erdebil Şeyhi'nin tekkesi gittikçe genişliyor, müritleri çoğalıyordu.

Bu Şeyh'in asıl amacı, gerek İran'da, gerekse Anadolu'da müritlerini çoğaltarak irşat postundan saltanat tahtına, şeyhlikten şahlığa geçmekti. Ancak bu arzusuna nâil olamadan ölünce, yerine oğlu Şeyh Cüneyd geçti. O da babasının gizli emelini sürdürmeye devam etti. Bunu hisseden o zamanın İran hükümdarı Cinahşah, kendisini İran'dan sürdü. Bunun üzerine Şeyh Cüneyd Anadolu'ya geldi. Onun altı yıl süren bu Anadolu ziyareti, tarikatına çok mürit kazandırdı. Sadece bir şeyh değil, aynı zamanda bir “seyyid” unvanı ile de dolaştığı için beklediğinin çok üstünde taraftar topladı. Artık Erdebil tekkesi Anadolu'da güçlenmiş, küçümsenmeyecek kadar büyük bir etki sahasına sahip olmuştu. Şeyh Cüneyd de babasının âkıbetine uğradı. Yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi takip etti.

Bütün gayret ve ihtiraslarına rağmen o da siyasî amacına eremedi. Nihayet oğlu Şah İsmail, babasının ve dedelerinin rüyalarını gerçekleştirmeye maalesef muvaffak oldu. On üç yaşında iken Anadolu'daki müritlerinden teşkil ettiği bir orduyla, o gün İran'da hâkim olan Akkoyunlulara harp ilân etti ve Akkoyunlu hükümdarını devirerek irşat postundan saltanat tahtına çıkmaya muvaffak oldu ve Safeviler Devleti'ni kurdu. Bununla beraber Şah İsmail Anadolu'dan elini çekmedi. Zaman zaman birçok halifeler göndererek Anadolu'daki nüfûzunu kuvvetlendirmek için çalıştı.

Bu çeşit faaliyetler, Çaldıran Muharebesi'ne kadar artan bir hızla devam etti. Bu muharebeden sonra İran'la Osmanlı Devleti arasında kesin hudutlar çizildi. Böylece Erdebil sofileriyle Anadolu arasındaki irtibat kesilmiş oluyordu. Bunun neticesi olarak Anadolu'daki müritler, pirlerin tesirinden gitgide uzaklaştılar. Bu tarikatın Anadolu'da kalan mensupları, Erdebil tekkesinden aldıkları tesirle, kendilerinin dışında kalan Müslümanları Ehl-i Beyt'e gerektiği gibi muhabbet beslemedikleri zannına kapıldılar. Onların bu anlayış ve davranışları diğer Müslümanlarla aralarında bir soğukluk ortaya çıkardı. Bu soğukluk, zamanla ayrılığa dönüştü. Bu ayrılık sonucunda, Erdebil tekkesine bağlı Anadolu Türkleri medreseden uzak kaldıkları için, itikada, ibadete,.. ait birçok hükümleri gereği gibi öğrenemediler. Sadece babadan oğula intikal eden birtakım telkinlerle yetindiler.

Diğer Müslümanlar ise, bunlarla yakın alâka kuramadı ve onlara karşı görevlerini lâyıkıyla yerine getiremediler. Ölçüsüz tartışmalar, yersiz tenkitler ve davranışlarla, aradaki soğukluk gittikçe büyüdü ve derin bir ayrılığa dönüştü. Buna bir de idarecilerin ihmali eklenince, Anadolu Müslümanları arasında Sünnîlik ve Alevîlik şeklinde bir ikilik ortaya çıktı.

Aslında bir Müslüman’ın veya bir tarikatın Hz. Ali muhabbetini meslek ve meşrebine esas almasının dinen hiçbir mahzuru yoktur. Diğer sahabelere tecâvüz etmemek, Kur'an ve Sünnet'in ışığında namazını kılmak, orucunu tutmak ve diğer sorumluluklarını yerine getirmek kaydı ile Hz. Ali ve Ehl-i Beyt muhabbetini rehber edinmenin hiçbir mahzuru yoktur.

Gerçek şu ki, Kitap ve Sünnet'i bilen ve gereği gibi yaşayan hakikî bir Alevî, ancak Allah Teâlâ'yı ma'bûd olarak tanır. Kendisini, İslâmîyet’in bir ferdi olarak bilir, Peygamberimizi, en son peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'i de son semavî kitap kabul eder. Bu sun’î ayrılığın ortadan kalkmasının tek yolu, Kur'an'ın ışığı altına girmek ve O'nu yegâne ölçü kabul etmektir.

Nitekim Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de, “Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız ve ayrılmayınız.” buyurmakla, bütün Müslümanların Kur'an etrafında toplanmasını emretmektedir. Müslümanların birlik ve beraberlikleri ancak böylece temin edilebilir, ayrılıklar O'nun prensipleriyle ortadan kaldırılabilir. Her türlü hurafe ve safsatalardan ancak böylece uzak kalınabilir.

Evet, Hakk'ı bulmanın, hakikate ermenin tek yolu, Kur'an'a iman ve onun gereği ile amel etmektir. Çünkü, Kur'an, insanlığı mutlak hayır ve hakikate sevk etmek için, bizzat Allah Teâlâ tarafından gönderilmiş mukaddes bir kitaptır. İnsanın dünyevî ve uhrevî saadetini gösterecek ve olgunlaştıracak olan O'dur. O, insanı iman ve tevhide; ubudiyet ve kulluğa, kardeşlik ve sevgiye davet eder. İman ve salih amele ait ölçülerin en güzelini O vazetmiştir. İslâmîyet ancak ve ancak O'nun ölçüleriyle yapılanmıştır. O'nun sarsılmaz ve muhteşem kurallarının dışında hiçbir hakikat yoktur ve aranılmaz. O'nun güzel görüp tasdik ettiği her şey hakikat; çirkin bulup reddettiği her şey ise uydurmadır. O'nun tesis ettiği İslâmîyet köhne hurafeleri, batıl inanışları, rezalet ve fuhşiyatı şiddetle reddeder.

Şu halde, bütün Müslümanlar, itikada, ibadete, ahlâka, helâle, harama, zikre, fikre, muhabbete ait kutsî hakikatleri, O'nun terazisiyle tartacaklardır. Kur'an ayetlerinin Allah'a ait beyanları her insanı ikna edecek bir kuvvettedir. Sıradan halk, O'nun beyanının sadeliğine meftûn, bilim adamları da fesahat ve belagatına hayrandır.

“Kalpler O'nun zikriyle tatmin olur.” ve her seviyedeki fikir erbabı, inanma ihtiyacını O'nunla karşılarlar, O'na uymakla kemâle ererler. Kur'an, insanları tefekküre teşvik etmiş ve bunun ölçülerini aklın eline vermiştir. İnsanlar ancak O'nun ders verdiği ölçülerle kâinat Kitabı'nı okuyabilmişler ve O'ndaki gizli hakikatlerini keşfedip Hâliklarını, Mabûtlarını bulabilmişlerdir. O, hayatın karanlık ve fırtınalı yollarını aydınlatmak için aklın eline verilen bir ilâhi meşaledir. Güneş, madde âlemini aydınlattığı gibi, Kur'an da maneviyat âlemini aydınlatmak için nazil olmuştur. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

“Gerçekten bu Kur'an, insanları en doğru yola götürür.” (İsrâ, 17/9)

Bir fende terakki etmek için, o fennin kanunlarına uymak bir zaruret olduğu gibi, hak ve hakikati bulmak için de, Kur'ân ve Sünnet'in düsturlarını rehber kabul etmek son derece gereklidir. Evet, insan Cenâb-ı Hakk'ın zâtını, sıfatlarını ancak Kur'an'ın ve Sünnet'in irşadıyla bilebilir. Nereden gelip, nereye gittiğini, dünyadaki görevinin ne olduğunu, gideceği ahiret âleminin mahiyetini, hakikatini ve o âlemde nelerin makbul, nelerin merdut olduğunu, ancak bu iki vesile ile anlayabilir. Hangi fiil ve hareketlerin, hangi hâl ve tavırların Cenâb-ı Hakk'ın rızasını, hangilerinin de gazabını celp edeceğini; neyin hak, neyin batıl ve neyin hata, neyin doğru olduğunu yine Allah'ın Kitabı ve O'nun sevgili Peygamberin'den (s.a.v) öğrenecektir.

Her Müslüman, kendi inanç ve ibadet dünyasını, bu iki hakikatin rehberliğinde gerçekleştirmekle sorumludur. Nelere, nasıl inanmakla iman dairesine gireceğini ve hangi amelleri işleyip nelerden çekinerek İslâm dairesinde kalacağını yine bu iki esastan, yâni Kur’an ve Sünnet'ten öğrenecektir. 

Madem ki, bütün Müslümanların ölçüsü Kur'an ve Sünnet'tir, o halde bir Müslüman beşerî her fikri, her iddiayı, her inancı, her itikadı Kur'an'a ve O'nun birinci derecede tefsiri olan hadîs-i şeriflere göre değerlendirecek ve muvazene edecektir.

Kur'ân-ı Azimüşşân, imanın birinci rüknü olan “Allah'a iman”ı bizlere ders verdiği gibi, “melâikelere, semavî kitaplara, peygamberlere, ahirete, kadere (hayır ve şerri O'nun yarattığına) iman” etmeyi de ders verir. Bir insan, ancak iman hakikatlerine Kur'an'ın bildirdiği gibi iman etmekle mümin olur.

Hem Kur'ân-ı Kerim, Allah Teâlâ'nın bütün emir ve yasaklarından ibaret olan İslâmîyet’i müminlere talim etmiştir. Bir mümin, bu emir ve yasaklara harfiyen uymakla kâmil bir Müslüman olur. 

(bk. Mehmet KIRKINCI, Alevilik Nedir?)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Şiilik- Alevilik - Caferilik...

4 Bektaşilik ne demektir?

Hacı Bektaşi Veli'nin gerçek ismi, Seyid Muhammed bin İbrahim Ata'dır. Lokman Parende'den ilk eğitimi almış ve Ahmet Yesevi öğretlerini takip etmişti. Ondan dolayı Yesevi'nin 'halife'si olarak kabul edilmektedir. Anadolu'ya geldikten sonra kısa zamanda tanınarak kıymetli talebeler yetiştirdi.

Hacı Bektaş-ı Veli kendisinin de bağlı olduğu "Ahilik Teşkilatı" ile, Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrinde Anadolu'da sosyal yapının gelişmesinde önemli katkılarda bulundu. Osmanlı sultanlarıyla halk tarafından da sevildi ve hürmet gördü.

Hacı Bektaş-ı Veli'nin sohbetlerini takip ederek onun tarikatına bağlananlara "Bektaşi" denildi. Hacı Bektaş-ı Veli'nin "Makalat"ın asıl nüshaları incelendiğinde, İslamiyete uymayan davranışlara şiddetle karşı çıktığı görülür.

Nitekim Doçentlik tezini Bektaşi Veli`nin Makalat`ı üzerine yapan Prof Dr. Esad Coşan`ın bu konudaki araştırmalarına dikkat çekmekte fayda vardır: Esad Coşan Hoca diyor ki:

"Eserine bakıyoruz; eserinde Sahâbe-i Kirâm`ın hepsine hürmet var, ayırım yok... Namaz var, oruç var, zekât var, hac var... Helâli helâl biliyor, haramı haram biliyor. Şeriatin emirlerine bağlı olduğunu açıkça ifade ediyor. Bunlardan birisi eksik olursa, insan Allah`a ulaşamaz, diye açıkça söylüyor."

Bu sözlerden sonra Esad Hoca, Hacı Bektaşi Veli`nin Makalat`ındaki kendi cümlelerini naklederek konuya açıklık getiriyor:

`Meselâ: (biregü) Kişi, birey demek şimdiki tabiriyle... (diliyile iman getürse ve gönlüyile inanmasa veyâhud öşrü zekâtı tamam virmese veyâhud hacca varurken yoldan giru dönse veyâhud Tanrı Taâlâ hükümlerinden birin bâtıl dutsa) Allah`ın farzlarından birisini bâtıldır diye inanmasa, gitti gümbürtüye! diyor, Basit anlatmak gerekirse... (veyâhud Muhammed-i Mustaf`ya inkârla baksa veyâhud Muhammed`ün sahabelerinün birin nâhak bilse) Buyurun, en önemli şey!.. Benim hazırladığım baskıda 32. sayfa... (veyâhud Muhammed`ün sahabelerinün birin nâhak bilse) Ne tevellâ-teberrâ var, ne Ebûbekr-i Sıddîk ve Ömer`ül Fâruk Efendimiz`e sövmek var, ne ötekilere... (dükeli işledügi amelleri hebâen mensûrâ olur.) İşe yaramaz diyor. Bu önemli bir nokta...(Pes imdi azîz-i men! Bu kırk makamun birisi eksük gerekmez; zira kim bu kırk makamdan hiç nesne eksük yokdur.) Bu kırk makam çok önemlidir, bunlar eksik olursa olmaz!

Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş-ı Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı, Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır.

Bektaşilik ise:

Türkiye’de Alevilik denildiğinde ilk akla gelen isim Bektaşiliktir. Bektaşilik, aslında Hacı Bektaş Veli tarafından kurulduğuna inanılan bir tarikattır. Ancak Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevella (Ehl-i Beyt’i sevenleri sevme) ve teberra (Ehl-i Beyt’i sevmeyenleri sevmeme) gibi Aleviliğin temel esaslarına bağlı oluşları dolayısıyla Bektaşiliğe Alevilik denilebilir. Türkiye’de her Bektaşi Alevi olduğu halde, her Alevi, Hacı Bektaş’ı Horasan Ereni sayıp hürmet etmesine rağmen, Bektaşi değildir. Bu yüzden Köy Bektaşisi, Şehir Bektaşisi ayrımı yapılmaktadır. Köy Bektaşilerine Alevi denildiği halde, Şehir Bektaşilerine Bektaşi denilir.(1)

Alevi yazar Rıza Zelyut’a göre Bektaşilik ile Alevilik arasında bir fark bulunmamaktadır. Ona göre, Hacı Bektaş Veli, Anadolu Aleviliği’nin büyük piridir. Onun genelde kendine özgü bir tarikat veya yol yaratması da yoktur. Büyük pir Alevi’dir. Bu anlamda Bektaşilik sözü yanlıştır. “Derviş Bektaşileri” dediği Bektaşiler de Alevidirler ve aralarında küçük farklar bulunmaktadır.(2)

Bize göre, Alevilik ile Bektaşilik arasında özellikle on altıncı yüzyıldan bu yana bir farklılaşma meydana gelmiştir. Bu günkü haliyle aralarında bulunan ayrılıklardan bir kısmı şunlardır: Her iki grubun temel inançları bir birine benzerlik arz etmekle beraber sosyal yapıları ayrıdır. Kızılbaşlar/Aleviler yüzyıllar boyunca genellikle aşiret çevrelerinden gelen ve kırsal alanda yaşayan gruplar olup, Bektaşiler şehir merkezlerinde yaşayan ve daha çok eğitimli kimselerin oluşturduğu yapıdır.(3) Her iki grup da Hacı Bektaş Veli’yi sevip saymalarına rağmen Aleviler Hacı Bektaş Dergah’ına değil, Peygamber soyundan geldiklerine inandıkları ocaklara bağlıdırlar. Aslında Bektaşilik bir tarikat olduğu için, bu tarikatın yollarına uyan herkes Bektaşi olabilir. Ama Alevilik soya bağlıdır ve ancak ana-babası Alevi olan kişi Alevi olabilir.(4)

Haslok, Aleviler ve Bektaşiler arasında inanç konusu ile ilgili böylesi bir farktan bahseder: Aleviler, Beşinci İmam Muhammed Bakır’dan el tuttuklarını öne sürerlerken, Bektaşiler, pirleri olmak üzere Altıncı İmam Cafer-i Sadık’a bağlı olduklarını iddia ederler.(5) Bunların dışında bir takım ayrılıklar da bulunmaktadır.(6)

Kaynaklar: 

1. Ethem Ruhi Fığlalı, Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, Ankara 1989, s.9. Bektaşilikle ilgili çalışması bulunan Abdülkadir Sezgin’e göre Alevi kelimesi ile Sünni kelimesi arasında her hangi bir fark bulunmamaktadır. Bkz. Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik, İstanbul 1990, s. 60.
2. Rıza Zelyut, Öz Kaynaklarına Göre Alevilik, İstanbul 1990, ss. 12-13.
3. Irene Melikoff, Uyur İdik Uyandırdılar, trc. Turan Alptekin, s. 29.
4. Mehmet Eröz, Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilik, Ankara 1990, s. 52; İlyas Üzüm, Günümüz Aleviliği, İstanbul 1997, s. 4.
5. F.R. Haslok, Bektaşilik Tetkikleri, çev. Ragıp Hulusi, yeni harflere çevirerek kısmen sadeleştiren Kamil Akarsu, Ankara 2000, s. 4.
6. Bu farklar için bkz.: Ahmet Turan, “Anadolu Alevileri-Kızılbaşlar”, OMÜ İlah.Fak.Dergisi, Sayı 6, Samsun 1992, ss. 58-59.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Hacı Bektaş Veli'nin Dört Kapı Kırk Makam düşüncesi var mıdır? Varsa bunlar nelerdir? Ne anlama geliyor?..

5 Şiilik / Şiîliğin doğuşu nasıl olmuştur?

En büyük hidayet meşalesi olan Kur’ân-ı Azimüşşân’ın nâzil olmasıyla bütün insanlık âleminde yepyeni bir devir başlamıştı. İnsanlar kalp ve ruhlarının tabiî ihtiyacı olan “Hak Din”e kavuşma sevinci içinde idiler. Şirkten tevhide, zulmetten nura, hurafelerden hakikate, cehaletten bilgiye kavuşmuşlardı. Kur’an’ın hayattar prensipleri, onları her an maddî ve mânevî yüceliğe doğru götürüyordu.

Resul-i Ekrem Efendimizin döneminde İslâmiyet’ Mekke, Medine, Hicaz ve civar bölgelerde mutlak hakimiyetini kurdu. Artık cehalet ve zulmet devri, yerini saadet ve nûr devrine bırakmıştı.

Hz. Ebu Bekir ve Ömer (ra.) devirlerinde kısa zaman içerisinde yapılan eşsiz fetihlerle Suriye, Mısır, Irak ve İran’ın fethine başarılı olundu.

Bu harikulâde gelişme, İslâm düşmanlarının, bilhassa Yahudilerin haset ve kinlerini kabarttı. Yahudiler, İslâmiyet’in kısa zamanda gösterdiği büyük gelişme karşısında dehşete kapılıyor ve beyinleri çatlayacak gibi oluyordu. Üstelik birçok Yahudi cemaatlerinin İslâm’a girişi de onları büsbütün çıldırtıyordu. İslâmiyet’in bu hızlı ve parlak yayılışı mutlaka durdurulmalıydı.

Vaktiyle, Hristiyanlara karşı tezgâhlanan oyunun, şimdi Müslümanlara karşı oynanması lâzımdı. Uzun müzakerelerde bulundular ve sonunda Medine’de İbn-i Sebe’yi sahneye çıkardılar. Abdullah İbn-i Sebe hahambaşıydı ve büyük bir komiteciydi.

İbn-i Sebe, tahribat programını başlıca iki esas üzerine kurdu. İlk olarak, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmakla, İslâm’ın gelişmesine engel olacak; ikinci safhada İslâmî inanç ve itikada hurâfeler katarak, onlar arasına, kıyâmete kadar sürecek bir fikir ayrılığı sokacaktı. Bu iki hedefin gerçekleşmesi için komiteler kuracak ve onlar aracılığı ile Müslümanlar arasındaki birlik ruhunu, muhabbet, uhuvvet gibi mânevî bağları zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Her bir ifsat merhalesinin arkasından hemen durum değerlendirmesi yapılacak, plânlanan hedeflerle alınan neticeler kontrol edilecek, değişen ve gelişen şartlar altında yeni hedeflerin gerçekleşmesi için yeni plânlar yapılacak ve uygulama sahasına sokulacaktı.

İbn-i Sebe, Müslümanlar arasında çıkardığı ihtilaflarla ve iç harplerle birinci maksadına tam muvaffak olmuştu.

İbn-i Sebe, bu iç savaşlarla esas amacına yaklaşmış oluyordu. Çünkü onun asıl amacı, İslâm inancına hurâfeler sokarak onu öz saflığından çıkarmaktı.

Bugün kavga eden müminler yarın barışabilir ve tekrar bir araya gelerek İslâm birliğini yeniden tesis edebilirlerdi. Müslümanlar arasında tâ kıyâmete kadar devam edebilecek bir ayrılık çıkararak onları inanç yönünden parçalamak, hiziplere ayırmak icap ediyordu. Şimdi yapılacak en önemli iş, inançları asıl çizgisinden saptırmak için dine hurâfeler sokmaktı.

İbn-i Sebe bu işe, “Ehl-i Beyt” muhabbetini istismar etmekle başladı. Ehl-i Beyt’in en ateşli bir taraftarı olarak sahneye çıktı. Hilâfetin baştan beri Hz. Ali’nin hakkı olduğunu ve ondan haksız olarak gasp edildiğini etrafa yaydı. Hz. Ali ve evlâtlarını, “İlâhlar Hanedanı” hâline getirerek İslâm Dinini Hristiyanlıkta olduğu gibi tevhit esasından saptırmaya tevessül etti. Sonunda, İbn-i Sebe başkanlığındaki bir grup, Hz. Ali’nin (ra.) huzuruna çıkarak ona: “Sen Rabbimizsin, İlâhımızsın,” dediler. Hz. Ali, bu müşriklerin bir kısmını yaktırdı. İbn-i Sebe’yi ise, ordu içinde taraftarlarının çokluğu sebebiyle, fitne ve zaafa yol açacağı endişesinden, yaktırmaktan vazgeçti. İran’ın eski hükümet merkezi olan Medayin’e sürdürdü.

Ne yazık ki, Medayin, İbn-i Sebe’nin sapık fikirlerinin üretilmesine çok müsait bir zemin idi. İbn-i Sebe burada, vaktiyle Hz. Ali’den kaçan Haricilerle görüştü ve reisleri Evfa oğlunu buldu. Evfa oğlunun Hz. Ali’ye karşı bir harekette bulunmak istediğini anlayınca, ona: “Böyle bir hareketle Ali’yi mağlup edemezsiniz, ancak siz mağlup olursunuz.” dedi. Evfa oğlu, İbn-i Sebe’ye fikrini sorunca, o da: “Üç fedai ile bu işi hallederiz.” dedi.

Bu konuşmadan sonra, Hz. Ali, Hz. Muâviye ve Hz. Amr İbnü’l-Âs’ın öldürülmesinde mutabık kaldılar. Bu maksatla üç suikastçıyı yola çıkardılar. Üç sahabe, Ramazan’ın 17. günü sabah namazını kıldıracakları sırada öldürüleceklerdi. Takdir-i İlâhi ile Hz. Muâviye ve Amr İbnü’l-Âs bu suikasttan kurtuldular. Fakat İbn-i Mülcem isimli suikastçı Hz. Ali’yi, şahadetine sebep olan zehirli bir kılıç ile yaralamaya muvaffak oldu.

İbn-i Sebe, İbn-i Mülcem’i Hz. Ali’yi öldürtmek üzere yola çıkardıktan sonra, Meymun oğlunu birkaç adamıyla Küfe’ye göndermişti. Meymun oğlu orada:

“Ali ölmedi, uruç etti, semâya çıktı. Şimdi o, bulutların üzerindedir. Çok geçmeden geri dönecek ve kılıcıyla bütün dünyaya adalet dağıtacaktır...”

gibi hurâfeler yayacaktı.

İbn-i Sebe, yakın mesai arkadaşları ile beraber İran’da yapacakları ihanet faaliyetlerinin plânlarını hazırladılar ve çalışmaya koyuldular. O günkü sosyal durum da onların bu plânlarını uygulamaya son derece elverişli idi. Şöyle ki:

İslâmiyet çok kısa bir zamanda geniş bir sahaya yayılmıştı. Bu derece geniş ve yaygın bir coğrafya üzerinde İslâm’ın bütün anlam ve inceliklerini, hikmet ve hakikatlerini, yeni Müslümanlığı kabul etmiş milletlere, intikal ettirmek, mizaçları farklı kavimleri İslâmî potada eritmek ve yoğurmak, henüz yeni kurulmuş bir İslâm Devleti için fevkalâde zor bir işti. İslâm’ın ulaştığı her yerde, İslâm’a kitleler halinde katılmalar oluyordu. Gerçi bu durum, Müslümanları sevindiriyordu. Fakat, mânevî hamur gerekli şekilde yoğrulamıyor, ideal mânâda Müslümanlar pek yetişemiyor, dolayısıyla da ideal duyuş ve yaşayış açısından Müslümanlar arzu edilen kıvamda bütünleşemiyordu. Halk tabakaları, işlenmemiş ham toprak gibiydiler. Bu durum, bilhassa kendini İran’da açık bir şekilde gösteriyordu.

Yeni Müslüman olmuş kimseler, eski yanlış inançlarından bütün bütün kurtulmuş değillerdi. Asırlardan beri süre gelmiş hurâfe ve bâtıl inançların etkisinde kalarak ruhları, akılları, kalpleri boyanmış bu insanlara İslâm’ın vehim ve hayâlâttan, düzmece ve hurâfattan uzak olan berrak, net, safi hakikatlerini olduğu gibi kabul etmek hayli zor geliyordu. İslâmiyet bu mutaassıp insanlarca hakkıyla hazmedilemiyor ve hak din kalplere ve hislere tam mânâsıyla yerleştirilemiyordu. Psikolojik olarak istiyorlardı ki eski inançlarını, örf ve an’anelerini de İslâmiyet’le birlikte devam ettirsinler.

Diğer taraftan, hilâfet makamı da bu ülkede ikaz ve irşat hizmetini gereken seviyede yapamıyordu. O beldelerdeki insanlara, İslâm’ı bütün kurumlarıyla yerleştirme ve onların şüphe ve tereddütlerini izale etme hizmeti, büyük ölçüde aksıyordu. Zira, İslâmiyet gayet geniş bir sahaya yayılmış, sahabelerin büyük bir kısmı iç fitnelerde vefat etmiş, diğer bir kısmı uzlet hayatını tercih etmiş, bir kısmı da sosyal hayata müdahale edemeyecek kadar yaşlanmıştı.

Bu önemli görevin ihmal edilmesi neticesinde, bu yeni beldeler uzun süre sahipsiz kaldı. Fetih zamanında aldıkları ilk feyiz ve ilimle Kur’an’a ve imana ait hakikatleri tamamıyla anlayamamışlardı. Bu sebeple henüz hak ve bâtılı, hurâfe ve hakikati temyiz edecek duruma gelmemişlerdi.

İşte, Yahudi gibi fitneci bir kavim, bu sosyal durumdan faydalanmayı başardı.

İbn-i Sebe’nin, İran’da olumsuz fikirlerini yerleştirmesinde önemli bir faktör de halkın psikolojik yapısıydı. Onların iç dünyasında, akıldan ziyade his hükmediyordu. Gönülleri hakikatten ziyade efsane ve hurâfelere açıktı. Hâdiseleri mantık ve muhakeme uyumu içinde tahlil edemiyor, fikir süzgecinden hakkıyla geçiremiyorlardı.

Diğer taraftan asırlarca süren saltanatlarının ve milli gururlarının, vaktiyle köle addettikleri Araplar tarafından söndürülmesini de bir türlü hazmedemiyor, akıl plânında olmasa bile, his plânında İslâmiyet’e karşı bir hazımsızlık gösteriyorlardı.

İbn-i Sebe, bütün bu faktörleri değerlendirmesini bildi. Arkadaşlarını toplayarak onlara,

“Biz asıl harbe yeni başladık. Bilmiş olun ki, bu, Müslümanlar arasında kıyâmete kadar devam edecek bir savaşın başlangıcıdır. Şimdi, biz Ali’yi takdis edeceğiz ve ettireceğiz. Ona, yerine göre ‘ilâhlık’ yakıştıracağız, yerine göre ‘peygamberdir’ diyeceğiz, yerine göre de ‘hilâfetin, Ali’nin hakkı olduğunu, fakat Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın onun bu hakkını gasbettiklerini’ anlatacağız.”

İbn-i Sebe ve arkadaşları, bu kararı aldıktan sonra etrafındaki adamlarını, bu fikirleri yaymak üzere görevlendirdiler. Bunlar,

“Hilâfet Ali’nin hakkı idi. Hilâfete lâyık Ali ve evlâtlarıdır. Bu hak, onlardan gasp edildi. Üç halife, bilhassa Ömer, bu hakkı gasbetmekle Allah’ın iradesine karşı geldiler... Allah’ın iradesine itaat için Ali’den yana çıkmak lâzımdır...”

diye telkinlere başladılar. Bu telkinler, halk tarafından kabul görünce, daha da ileri giderek insanlara ilâhlık isnat eden “Hulûl Akidesini” İslâm inancına sokmak için gayret gösterdiler. İslâm inancını asıl çizgisinden saptırarak, tevhit akidesine taban tabana zıt bir inanışı yaymaya başladılar. “Hulûl Akidesi’ İranlıların eski dinlerinde de vardı. Bu bakımdan, bu bâtıl itikat onlarda kolaylıkla taraftar buldu.

Önce, Hz. Ali’ye (ra.) ilâhlık izafe ettiler. Daha sonra, bu ilâhlığın, onun evlâtlarına da intikal ettiği davasında bulundular ve neticede İran’da bir ilâhlar hanedanı ortaya çıktı.

Hz. Ali’nin (ra.) vefatında İbn-i Sebe, “Ölen Ali değil, onun sûretine giren bir şeytandır. Ali şimdi göklere çıkmış ve bulutlar üzerinde taht kurmuştur.” diyerek onun ölümüne hulûl akidesi paralelinde bir yorum getirdi.

Böylece, Mısır’da “Sebeiyye Mezhebi”nin kurulmasıyla tohumu atılan Şiîlik, İran’da yeşermeye, gelişmeye başladı. Ve bundan yirmiden fazla fırka (kol) türedi.

6 Caferiler, Peygamber Efendimiz (sav) hasta iken vasiyetini yazmak için kağıt istediğini, ama Hz. Ömer'in buna mani olduğunu söylüyorlar. Doğruysa niye Hz. Ömer böyle bir şey yaptı?

Kırtas Olayı

a) Kağıt (Kırtas) ve Kalem İsteği Karşısında Sahabilerin Tavrı:

Hz. Ebubekir'in halife seçilmesiyle yakından ilgili olan “Kırtas Olayı”ndan söz etmek gerekir. Çünkü Şiilerin, hilafetin Hz.Ali’nin hakkı olduğuna dair ileri sürdükleri delillerden biri bu olaydır.(1)

Resuli Ekrem (sav) hastalığının iyice ağırlaştığı son günlerinden birinde, vefatından beş gün öncesi, perşembe günü, “Bana kağıt kalem getiriniz; size benden sonra hiçbir zaman yolunuzu şaşırtmayacak bir yazı yazayım (vasiyette bulunayım).” buyurmuştu.

O sırada yanındaki sahabileri bunu duydular. Hz. Ömer de bu sözleri duyanlar arasındaydı. Resulullah’ın bu isteğini, “Resulullahın hastalığı ağırlaştı. Yanımızda Allah'ın kitabı var. O bize yeter.” diye yorumlayarak kalem ve kırtas (kağıt) getirilmesine karşı çıktı. Bize göre, Hz. Ömeri bu düşünceye sevk eden husus, Resulullahın Hicretin 10. yılı sonunda, yani Zilhicce’nin 18. günü, ölümünden 2 ay 10 gün kadar önceki sözleridir. O zaman Resulullah (sav) şöyle buyurmuştu:

"Ey İnsanlar! İyi bilin ki, bende ancak sizin gibi bir insanım. Çok geçmeden, Yüce Rabbimin elçisi (Azrail) bana gelecektir. Bende onun davetime icabet edeceğim. Mutlaka ben size iki kıymetli ve hürmeti ağır şey (es- Sakaleyn) bırakıyorum. Bu ikisinden birincisi, Yüce Allah’ın Kitabı’dır ki onun içinde hidayet ve nur vardır. Allah'ın kitabına sımsıkı sarılınız.; ikincisi de, Ehl-i Beytimdir. Ehli beytime muamele hususunda size Allah'ı hatırlatıyorum."(2)

Resulullahın son zamanlarında söylediği bu ve benzeri hadisi şeriflerde; ümmetin sapıtmaması için iki şeye iyi yapışması tavsiye ediliyor. Kur'an-ı Hakim ve Ehl-i Beyt veya Kur'an-ı Hakim ve Sünnet… Müslümanlar bu iki şeye sımsıkı sarıldıkları müddetçe sapıtmayacaklardı. Zaten Al-i Beytinden muradı da Sünneti Seniyyesi idi. Çünkü Ehl-i Beyt de bütün Sahabe-i Kiram gibi Sünnetin muhafızı idiler. Cibilliyeten Sünnet’e taraftardırlar.

Bize göre, Hz. Ömer (ra) bu tavsiyeyi esas alarak, hasta halde yazılacak bir tavsiyeye karşı çıkmıştır. Ona göre Hz. Peygamber (sav) zaten çok yakın zamanda, daha önce ümmetin nasıl hareket ederse sapıtmayacağını açıklamıştır. Şimdi ağır hasta halinde Müslümanların elinde içi tamamen hidayet olan Kur'an-ı Hakim ve ondan ayrılması mümkün olmayan ve neredeyse değerde ona yakın(3) Sünneti Seniyye varken, Resuli Ekremin (sav) bir tavsiyesine ihtiyaç yoktur. [Resulullah (sav) H. 11. yıl 12. R. Evvel, Pazartesi günü vefat etmiştir.]

Hazreti Ömer (ra)'in kağıt kalem getirilmesine karşı çıkışını, oradaki sahabilerden bir kısmı desteklemiş bu görüşü yerinde bulmuştur. Sahabilerin bir ksmı da Hz. Ömer'in görüşünü desteklememiş ve bu görüşe karşı çıkmıştır. Onlara göre kağıt kalem getirilmeli ve Resulullah'ın tavisyesi alınmalıdır. Bu konuda her iki taraf arasında tartışma uzayıp sesler yükselince Resulullah (sav) “Yanımdan kalkınız; benim yanımda tartışma olmaz. Beni kendi halimde bırakınız."(4) buyurmuştur. Böylece Resulullah (sav) huzurundaki tartışma ve Kırtas olayı sona ermiştir.

b) İbni Abbas ve Hz. Aişe’ye Göre Kırtas Olayı

el-Kamile göre, İbni Abbas'tan rivayet edilen Kırtas olayı şöyledir. Hicretin 11. yılı, Rebiülevvel ayı başında Resulullah'ın vefatından beş gün önce, yani perşembe günü(5) “Resulullah hastalığı ve ağrısı şiddetlendi. (Hatta ağrısından dolayı iki yanaklarının gözlerinden yaşlar akıyordu.) Bunun üzerine o şöyle buyurdu: “İtuni bi divatin ve beydae = Bana bir divitle bir beyaz/sahife getirin. Ektub lekam La tudıllune ba’di ebeden = Ben size, benden sonra ebediyen sizi saptırmayacak bir yazı yazıyorum.” fe tenaze’u = Bunun üzerine onlar/sahabiler, Nebi’nin katında tartışma uygun olmadığı halde tartıştılar(6) ve şöyle dediler: “Mutlaka Resulullah (sav) hastalığından dolayı sayıklıyor.(7) Bunu ona (onun yanında) tekrarlamaya başladılar. Bunun üzerine o (Resuli Ekrem), “Beni yalnız bırakınız. Benim üzerinde olduğum şey, beni kendine çağırdığınızdan daha hayırlıdır.” buyurdu ve üç şeyle vasiyet etti: “Müriklerin Ceziretül Arabdan çıkarılması, (Medine'ye) gelen heyetlerin onun ağırladığı gibi ağırlanması.” (Olayı rivayet eden) İbni Abbas şöyle dedi: “Üçüncüsünden (üçüncü tavsiyeyi yapmaktan)kasten sustu veya ben onu unuttum.(8)

Görüldüğü gibi, burada olay biraz daha değişiktir. Resulullah (sav) kağıt ve kalemle vasiyet ve emredeceği şeylerin ikisini açıklamış, birinide ya açıkladığı halde ravi unutmuş veya açıklamamıştır. İbni Esir’e göre Kırtas Olayı böyledir.

Hz. Peygamber (sav)'in hanımı Hz. Aişe (ra) Validemizden rivayet edilen bir hadisi şerifi de, Kırtas Olayıyla ilgili görmekteyiz:

Hz. Aişe (ra) bu konuda şöyle buyurmuştu: Resulullah (sav) hastalandığında bana şöyle dedi:

“Bana baban Ebu Bekiri ve kardeşini (Abdurrahmanı) bir yazı yazmam için çağır. Çünkü gerçekten ben, bir temenni edicinin şöyle temenni etmesinden ve ben öldükten sonra şöyle demesinden korkuyorum: “Ene evla = Ben bu işe (hilafete) daha layıkım.”

Sonra Resulullah, Allah ve mü’minler ancak Ebu Bekire razı olur.”(9) değerlendirmesini yaparak bundan vazgeçmişti."

Görüldüğü gibi burada, hastalık günlerinde hilafetle ilgili yazılmak istenen yazı Hz. Ebu Bekiri ilgilendirmektedir. Bu rivayet, değerlendirmede esas alınırsa, Hz. Ebu Bekirin hilafete layık olduğunu gösterdiği gibi, onun halife oluşunun ihtilafları önleyeceğine de işaret etmektedir. Ayrıca Resulullah'tan sonra, yönetimde kendisinin ilk halife olacağı işaretinide buradan çıkarabiliriz.

c) Kırtas Olayı ve Vasiyet Nazariyesi

Şiiler şu veya bu şekilde nakledilen Kırtas Olayını; çok sonraları -burası önemlidir- siyasi bir malzeme yaparak, imametin “vasiyet” nazariyesine, Sünnetten delil olarak sunma yoluna gittiler.(10) Bu olayın yorumunu illa Hz. Ali'nin hilafetiyle ilgili göstermek için elinden geleni yaaptılar. Şii anlayışa göre, Hz. Muhammed (sav) ancak Hz. Ali'yi halife tayin etmek için kağıt ve kalem istedi; onun ne vasiyet edeceğini iyi bilen Hz. Ömer ve benzerleri bunu engellediler; böylelikle hilafet, Hz. Ali’nin elinden haksız olarak “gasb” edildi. Böylece sahabiler -haşa- zalim, gaspçı hatta kafir ve mürted oldular.(11) Çünkü Şia'ya göre, imamet = hilafet Allah'ın tayiniyledir. Peygamberleri Allah nasıl tayin ediyorsa, imamları/ halifeleri de O tayin eder. Bu tayin de, Allah ve Resulullah tarafından yapılacaktır. Tayin “nass”la ve Resulullah'ın bilidrmesiyle olur. Yahut nassla imam olan, kendisinden sonraki imamı bildirir. Bu husustaki hüküm nübüvvetteki hükmün aynısıdır. İnsanların imam intibah etmeye hakları yoktur. İmam, Resulullah'ın naibi olduğu için, onun hilafetinin Allah ve Resulullah'ın izniyle gerçekleşmesi gerekir. İmamı halk seçerse imam/halife üzerinde etken olurlar. Bu ise söz konusu olmaz.

Şii inanca göre, Kırtas Olayından dolayı sahabilerin; Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman’ın suçları pek büyüktür. Onlar Allah'ın tayin ettiği ve Hz. Peygamber (sav)'in bildireceği imamı kabul etmemişlerdir. Allah'ın tayin ettiği imamı kabul etmemek, onlara göre, sahabileri, Hz. Ömeri, Hz. Ebu Bekiri ve Hz. Osmanı küfre ve irtidada kadar götürebilir. Onların, az bir grup hariç, sahabe ve Hulefai Raşidinden üçüne düşmanlıkları buradan gelir.(12) Oysa Sünniler, sahabiler arasında bir ayrım yapmadıkları ve onların hiçbirine dil uzatmadıkları gibi, Şiileri de ehli bidattan olan mü’min ve Müslümanlar olarak kabul ederler.(13)

d) Dört Noktadan Şia’da İmametin Önemi

Şiilerde İmamet çok önemlidir. Sünnilerde imanın şartı altıdır. Onlarda ise imanın şartı şu gelecek beş şeydir: Tevhid, nübüvvet, adalet, öldükten sonra dirilmek ve imamet.

Onlara göre bir insanın mümin olabilmesi için, imamların(14) tek tek Allah ve Resulullah tarafından tayin edildiğine, imametin kıyamete kadar Hz. Ali soyundan kimselerde devam edeceğine inanması gerekir. Bazılarına göre, imamet/hilafet esasına inanmayanda mü’min sayılabilir. İmamlar günahsızdır, nebiler gibi masumdurlar; suçtan, yanılmaktan, yanlış iş görmekten, unutmaktan ve her türlü aşağılıktan korunmuşlardır. İmamlar şeriati koruyan ve icra eden kimseler olduklarından, onlarında peygamberler gibi masum ve günahsız olmaları gerekir.(15) Aksi takdirde kendilerine güvenilmez.

Onlara göre, imamlar, bütün ilahi hükümleri ve ilimleri bilirler. Bunları Hz. Peygamber (sav)'den yahut kendilerinden önceki imamlardan öğrenmişlerdir. Onlar başkalarından ve bir öğretmenden öğrenmeye muhtaç değillerdir. Yeni bir şeyi ilhamla öğrenirler. Bütün suallere cevap verirler. “Bilmiyorum” demezler. Hatta, cevap için beklemezler, düşünmezler ve cevabı ertelemezler.(16)

Şiaya göre, imam, Allah'ın kullarına bir hüccettir, delildir. İmam Allah'ın yer yüzündeki hüccetidir. İmamlar olmasaydı, insanlar İslami hükümlere uymamak konusunda mazur görülürlerdi. Yani teklif ve sorumluluk ancak imamla mümkündür. Buna Nisa Suresinin 121. ayeti delil getirilir:

“Kendilerine bir peygamber geldikten sonra, insanların Allah katında bir bahaneleri kalmasın diye biz insanlara peygamber gönderdik."(17)

Nebi göndermek hüccet olduğu gibi imam göndermek de bir hüccettir. İranda ki “Hüccetullah” “Ayetullah” “Ayetullahül-Uzma” unvanları burdandır.

Şia imamına göre, her türlü durumda, imama itaat farzdır. İmamlara/halifelere itaat Allah’a itaattir. Onları seven Allah’ı sever. Onların emirlerini reddeden, Allah’ın ve Resulullah’ın emirlerini reddetmiştir. İmamlar masum olduğuna göre, hiç hata yapmayacaklarından, ilahi ilimleri ve hükümleri bileceklerinden, onların emri her zaman Allah'ın emridir.(18)

Sunnilikte ise... Halifeler de birer insandır; hata yapabilirler. Onların Allah'a isyan sayılan emirlerine itaat gerekmez.. Peygamberlerden baska masum kimse yoktur. En büyük sahabilerin ve velilerin de hataları olabilir.

e) Kırtas Olayının Kısa Tahlili

Kisaca iizerinde durdugumuz Kirtas Olayını birkaç noktadan tahlil etmekte fayda vardır.

Birincisi: Aslında küçük bir teferruat olan Kirtas Olayında Ashab-ı Kiram'ın hepsi aynı fikir ve tavırda değildir. Sahabiler başka konularda da farklı gorüşler içinde olabilmişlerdir; bu son derece normaldir. Sonuçta Hz. Ömer (ra) ve onun gibi düşünenlerin fikirlerinin ağırlık kazandığı, kağıt ve kalem getirilmemesinden anlaşılmaktadır.

İkincisi: Kırtas Olayından sonra, Resulullah (s.a.v.) ve Sahabilerden bir kısmı, diğerlerini zalimlikle, gasbla ve imamın tayinini engellemekle suçlamamışdır. Zulum ve gasb olsaydı, önce Hz. Peygamber (sav) sonra hakperest ve adil olan sahabiler ve hakkın taraftarlığı için her şeyini ortaya koyan Hz. Ali de (r.a.) aynı tarzda davranırlardı.

Üçüncüsü: Hz. Peygamber'in (s.a.v.) son hastalığında, sadece Kırtas Olayı değil, Hz. Fatıma'yla, Hz. Osman'la ve diğer Müslümanlarla ilgili başka başka olaylar da olmuştur.(19) Bunlardan biri de, yukarıda geçtiği üzere, Hz. Ebu Bekir'le ilgilidir. Nedense Şiiler, yalnız Kırtas Olayına büyük yer ve önem vererek, bu olayı zorlamalarla ve tekellüflü te'villerle/yorumlarla Hz. Ali'yle (r.a.) ilişkilendirmek istemektedirler.

Dördüncüsü: Her ne kadar divit ve sahife getirilmese de, Resulullah (sav) vasiyetini yapmamış değildir. İbn-i Abbas'tan (r.a.) gelen bir nakle göre, vasiyetini "sözlü" olarak yapmıştır. Bu takdirde yine bir engelleme ve Hz. Ali'nin imam nasb edilmesi soz konusu değildir. Resulullah (sav), Kırtas Olayından sonra beş gün yasamıştır.

Beşincisi: Kırtas Olayı, meydana gelişinden çok sonra, Şiiliğin siyasi malzeme olarak işlediği ve üstünde yorumlar ürettiği bir olaydır. Bu olayın Hz. Ali'nin halife nasb edilmesiyle dogrudan bir ilişkisi olsaydı, hemen ve Hz. Ebu Bekir'in halife seçilmesinde, Hz. Ali taraftarlarınca dile getirilmesi gerekmez miydi?

Altıncısı: Hz. Aişe (ra)'den gelen bir rivayete göre, Resulullah (sav)'ın son hastalığında, hilafetle ilgili bir yazı yazılması isteği ve vasiyeti, aslında Hz. Ali'yle ilgili değil, Hz. Ebu Bekir'le ilgilidir. Fakat Sunniler boyle bir rivayet olduğu halde, bunu Şiller gibi dallandırıp budaklandırarak, "Hz. Ebu Bekir'in hilafete tayini" gibi yorumlamamışlardır. Sahabiler de böyle bir yola başvurmamışlardır. Bunu ancak Hz. Ebu Bekir (ra)'in hilafetine ve hilafete liyakatine, yalnız "küçük bir işaret" sayabilmişlerdir.

Yedincisi: Hz. Peygamber (sav)'in hastalığı aşağı yukarı on üç gün kadar sürmüştü. Perşembe günü kağıt/kırtas ve kalem/divit istedikten sonra, ResuluIIah (s.a.v.) dört gün daha yaşamıştı.(20) Bu arada, başka birçok emir, talimat ve tavsiyede bulundu. Hatta, vefat edeceği gün iyice zindeydi; namaza gelen sahabiler, "iyice iyileştiği" kanaatine bile varmışlardı. Hz. Ebu Bekir de bu kanaate vararak, Medine'ye, mescide 2 mil/3 km kadar mesafede bulunan Sunh'taki evine bile gitmisti.

Eger Resulullah (s.a.v.) hilafet konusunda illa bir tayinde, vasiyette, direktifte bulunacak olsaydı, bunu dört gün içinde, şöyle veya böyle yapardı. Oysa o artık bu olay üzerinde durmamış ve çok önemli bulmadığı için de bundan vazgeçmiş olabilir.

Konuyu bu gibi noktalardan değerlendirirsek daha sağlıklı ve dengeli bir sonuca gitmemiz kolaylaşacaktır.

f) Sunnilerin, Şia İmamet İnancına Bakışı

Yukarıdaki açıklamalar Sunni bakış açısı tarafından bu noktalardan değerlendirilebilir:

- İmamiyye'ye gore iman, imamete inanmakla tamamlanabilir. İmamet nübüvvetin devamıdır. Sünnilere gore ise, imamet füruattandır. Ayrıntı sayılır. İman esaslarından değildir. İmanın esasları altıdır.

- Şia'ya göre, imam nasb etmek Allah Teala'ya viicub-u zatiyla vacibdir.(21) Sünnilere göre de halife tayin et­mek vacibdir. Yalnız bu, Müslümanların çeşitli şekillerle onu hilafete nasb etmesiyle olur.

- Şia'ya göre imamlar/12 imam peygamberler gibi masumdurlar. Günah islemezler. Allah'ın, kendilerine itaati emrettiği kimselerdir. Onlar, Allah ilminin hazinesi, vahyin mübelliği ve tevhidin rükünleridirler. Küçük büyük günah işlemezler. Ehl-i Sünnet'e göre, peygamberlerden başka hiç kimse masum degil­dir. Hatta, sahabiler ve onların en önde gelen!eri bile günah işleyebilirler. Ehl-i Sünnet, ashabın tümüne dil uzatmasa bile, onlann da küçük büyük günah işleyebileceğini kabul eder. Halifeleri ismetle, hatasızlıkla ve suçtan masumiyetle tavsif etmez. Onlar da suç işleme konusunda diğer insanlar gibidirler, hata edebilirler.

- Şiilere göre, imamların ismetini/günahsızlığını inkar eden kimse, onları tanımıyor demektir. "Onları tanımayan (cahil) kimse ise kafirdir."(22) Kabirde onlara göre, "Rabbin kim, peygamberin kim?" sorusundan sonra "Imamın kim?"diye sorulacaktir. "İmamım Ali'dir" diyenler kurtulacaktır.(23) İmami tanımamak bir bakıma kurtuluşa erememenin sebebidir. Ehl-i Sünnet'te halifelerin günahsızlığını kabul etmek gibi bir sey yoktur. Kabir sualinde de böyle bir soru söz konusu değildir.

- Şiilerde imamet, Hz. Resulullah (sav)'tan sonra, Hz. Ali (ra) soyundan olan belli kimselere üstünlük sağlar, onları ismet derecesine yükseltir; başkalarında bulunmayan "ozel bir bilgi"ye sahip olduklan hususunu ortaya koyar. Ehl-i Sünnet'e göre, Resulullah (sav)'tan başka ismet sıfatına haiz bir kimse olmadığı gibi, onlar sahabiler ve Müslümanlar arasında özel bilgiye sahip bir zümreyi kabul etmez. Kur'an'ı ve İslam'ı her Müslüman bilip ögrenebilir. İlahi ilimleri bilmek Hz. Ali (ra) soyundan (Ehl-i Beyt) bir gruba inhisar ettirilemez; bu, Kur'an'ın ruhuna ve özüne aykırıdır. Allah yanında kerimlik (üstünlük, değer ve şeref) ancak takva iledir. Fakat, Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber (sav)'in soyunu, Ehl-i Beytini çok sever; onlara tazimde bulunur.(24)

- Şiilere göre imamet, Hz. Ali (ra) soyundan olan kimselerin hakkıdır. Sünnilere göre ise, hilafet kesin belli bir sülale ve zümrenin inhisarında değildir. Hulefa-i Raşidin bunun en güzel örneğidir.

Dipnotlar:

1- Bu konuda getirilen diğer deliller için bkz. Ehl-i Beyt, Hz. Aliyle ilgili hadisi şerifler; Tarihul Hamis, II, 200; Adam Mezz. Onuncu Yüzylda İslam Medeniyeti, ter. Salih Şaban, İstanbul 2000, s. 87-88; Peyg. Hayatı, II, 708.
2- Ahmed b. Hanbel. Müsned, I-IV, Beyrut, ty. IV, 369; Ehli Beyt, 45, 78; el- Kamil, II, 320; Onuncu Yüzyılda İslam Medeniyeti, s. 87; Şibli Numani. Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, I-II, terc. Talib Yaşar Alp, İstanbul 1980, s. 1000 vd.
3- Sakaleyn tabiri bu değer yakınlığına işaret eder. Bkz. El-Mufredat, s. 79; Ehli Beyt, s. 45.
4- Müsned, I, 325; İbni Sad. Et- Tabakatul-Kübra, I-VIII, Beyrut, ty. II, 242; Hizmetli. İslam Tarihi, s. 456; el-Kamil, II, 320
5- Hz. Peygamber Pazartesi günü vefat etmiştir.
6- Kimi divitle sahifenin getirilmesi, kimide getirilmemesi taraftarıydılar.
7- “İnne Rasulellahi Sallallahu aleyhi ve selleme Yehcüru.”
8- el-Kamil, II, 320; Hizmetli, İslam Tarihi, s. 456; Sah. Buhari, IV, 66,
9- et-Tac, III, 309; K. Fezail. Müslim Fezailus-Sahabe, 11; el-Halebi, İnsanul Uyun, I-III, Beyrut 1980, III, 456; İslam ve Hilafet, s. 156,
10- Hizmetli, İslam Tarihi, s. 437.
11- Fığlalı, E. Ruhi. İtikadi İslam Mezhepleri, İstanbul 1985, s. 127-128.
12- İtikadi İslam Mehepleri, s. 127-128; İslam ve Hilafet, s. 135 vd; Muhammed Rıza el-Muzaffer. Şia İnançları, terc. Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul 1978, s. 50, 57-58.
13- İtikadi İslam Mezhepeleri, s. 127 vd;
14- On İki İmam.
15- Şia İnançları, s. 51-52
16- A.g.e., s. 52 vd.
17- Nisa, 4/121
18- Şia İnançları, s. 53 vd.; İtikadi İslam Mezhepleri, s. 118, 127-129; Hz. Ömer ve İslam İdareleri, s. 100.
19- Siretun-Nebi, IV, 328; Ensara iyilik tavsiyesi.
20- Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, s. 100, 104. Bkz. Sah. Buhari, K. İlm.
21- İtikadi İslam Mezhepleri, s. 129; Hizmetli, İslam Tarihi, s. 514.
22- İtikadi İslam Mezhepleri, s. 128; el-Kummi, Ebu Cafer İbni Babeveyh, Risaleti İtikadatil- İmamiyye, Şii İmamiyyenin İnanç Esasları, terc. E. Ruhi Fığlalı, Ankara 1978, s. 113.
23- A.g.e., s. 130.
24- İtikadi İslam Mezhepleri, s. 141-142; Ehli Beyt, 1 ve 2. bölümlere bkz.; Hizmetli, İslam Tarihi, s. 514.

7 Aleviler neden Ramazan orucu tutmaz namaz kılmaz? Hz.Ali'nin bunları yaptığından haberleri yok mu?..

İslam'ın emirlerini Kitabımız Kur'an ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in sünnetinden öğreniyoruz. İslam'ın şartları bellirlenmiştir. İsmi ne olursa olsun hangi grup, hangi fırka namazı ve orucu inkar edemez. Bu sebebten dolayı burada tatmin edici bir cevap zaten olamaz. Bir Müslüman ancak Kur'an ve Sünnet ile tatmin olur. Bunun dışında tatmin edici bir delil yoktur.

Ayrıca tüm aleviler için "namaz kılmıyor, oruç tutmuyor" denilmez. Bir kısım aleviler namaz kılıyor ve Ramazan orucu tutuyorlar.

İlave bilgi için tıklayınız:

Aleviliğin bozulma nedeni nedir?..

8 Şiî akımı kaç bölüme ayrılır ve inanç olarak farklı yönleri nelerdir?

Şiîler yirmi iki fırkaya ayrılmıştır. Bunlar:

1. Sebeiyye Fırkası: Kurucusu, Abdullah İbn-i Sebe’dir. Temel inançları; Hz. Ali’ye ve evlâtlarına ulûhiyet isnat etmektir. Onun ölmediğini, aslında ölenin, onun kılığına giren bir şeytan olduğunu iddia ederler. Hz. Ali ise, göğe çıkmıştır. Gök gürlemesi onun sesi; şimşek çakması ise, onun kamçısının şakırtısıdır.

2. Kâmiliye Fırkası: Bu fırkaya göre, imamet (imamlık) bir nurdur. İmam, aynı zamanda nebidir. Bunlar sahabeyi tekfir ederler.

3. Ulyaniyye Fırkası: Hz. Ali ve oğullarına ulûhiyet isnat eden bu fırka mensupları, Hz. Peygamber’in (asm.) Hz. Ali tarafından gönderildiğine inanırlar.

4. Muğapriyye Fırkası: Bunlar, Cenâb-ı Hak için “Nûrdan bir recul (erkek) sûretindedir ve başında nûrdan bir tâc vardır.” derler ve daha böyle sayısız köhne hurâfe ve efsanelere inanırlar ki, şeytanları bile hayrette bırakır.

5. Mensuriyye Fırkası: “İmamlar masumdur, peygamberler hatadan hâli değildirler, imamlar mertebece peygamberlerden daha üstündürler.“ gibi sayısız hurâfe ve efsanelere dayanır.

6. Hatabiyye Fırkası: Bunlara göre: Dünya ebedîdir. Cehennem diye bir şey yoktur. Bunlar, haram, helâl tanımazlar.

7. Haşimîyye Fırkası: Cenâb-ı Hakk’ı insan sûretiyle yâd eder,

8. Numaniyye Fırkası (Şeytaniyye): Şeytaniye ismi de verilen bu fırka, Haşimîyye fırkası gibi, Cenâb-ı Hakk’a insan sûreti izafe ederler.

9. Yunusiyye Fırkası: Cenâb-ı Hakk’ın, arş üzerinde oturduğunu ve melâikelerin daima Onu gördüklerini iddia ederler.

10 Nasriyye Fırkası: Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Ali ve oğullarına hulûl ettiğini, yani, onlarla bütünleştiğini iddia ederler.

11. Cenahiyye Fırkası: Bunlar, “Allah’ın ruhu Hz. Âdem’de (as) idi. Ondan sonra diğer peygamberlere intikal ederek geldi. En sonra da 12 İmam’a intikal ederek geliyor...” şeklinde hezeyanlarda bulunurlar.

12. Gurabiyye Fırkası: Bu fırka mensupları, Peygamber Efendimiz’in Hz. Ali’ye olan benzerliğini savunarak, Cebrâil’in (as.) yanlışlıkla vahyi Hz. Peygamber Efendimize götürdüğünü iddia ederler.

13. Zerrariyye Fırkası: Allah’ın, hayat sıfatının dışındaki diğer sıfatlarının sonradan olduğuna inanırlar.

14. Zerramiyye Fırkası: Bunlar da “İmamet Hz. Ali’den (ra.) oğlu Muhammed Hanifiye’ye, o’ndan da diğerine intikal etti...” derler.

15. Mufavvize Fırkası: Bunlar, “Cenâb-ı Allah, sadece Peygamber Efendimizi yarattı. Peygamberimiz de, yeri göğü kâinatın tamamını yarattı.” şeklinde bir cehalete saplanmışlardır.

16. Bedaiyye Fırkası: Bunların durumu çok daha acayiptir. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın, yarattıklarının evvel ve âhirlerini düşünmeden yarattığını söylerler.

17. Benaniyye Fırkası: Nasriyye fırkası gibi, hulûl akidesini kabul ederler.

18. Salihiyye Fırkası: İtikatta Mûtezile, amelde Hanefîdirler.

19. Süleymaniye Fırkası: Bunlar, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in (ra.) imametlerini kabul etmekle beraber, Hz. Ali (ra.) yerine bunların imam olmalarını hatalı kabul ederler.

20. Cârudiyye Fırkası: Peygamberimizin imamet hakkındaki sözlerinin gerçekte Hz. Ali’ye (ra.) dair olduğunu, onu imam kabul etmeyen sahabe-i kirâmın -hâşâ- kâfir olduğunu iddia ederler.

21. İmamiyye Fırkası: Onlara göre, Hz. Peygamber (asm.), Hz. Ali’yi (ra.) bizzat imam tayin etmiştir. Müteâkip imamları da Resulüllah’ın vasiyeti gereği hep o seçer. Bunlar, imamet mertebesiyle nübüvvet mertebesini birbirine denk tutarlar. Şu farkla ki, imama vahiy gelmez, derler.

22. İsmailiyye Fırkası (Batınîler): Bu mezhep sahiplerince din perdesi altında saltanat yolu açılmaya çalışılmış ve sonunda İbn-i Meymun’un torunlarından Ubeydullah isimli birinin başkanlığında bir devlet kurulmuş ve bu devlet bilâhare Şam’dan Fas’a kadar genişleyerek İmparatorluk hâline gelmiştir. 270 sene hüküm sürdükten sonra, hicri 567 senesinde yıkılmıştır. Bunlara, Bâtınîler de denir.

Kendi mezheplerinin imamlarını başkalarından ayrı olarak ilâhi feyze mazhar kabul ederler. Onlara göre, imamları masumdur, hata yapmaz, günah işlemez, yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Zira, imamlar, başkalarının bilmediği şeyleri bilirler.

9 Cafer-i Sadık'ın eserleri nelerdir? Caferilik mezhebi ve kaynak eserleri hakkında bilgi verir misiniz?

Caferilik, Hz. Ali'nin torunlarından Câ'fer-i Sâdık (ö. 148/765)'ın etrafında toplanan ve onun ictihadlarına göre amel eden Müslümanların bağlı oldukları siyasi ve fıkhî mezhep. İmâm Câ'fer, bütün Sünnîlerce, özellikle tasavvuf ehlince büyük bir velî olarak kabul edilir. O, kendisini ilme ve tefekküre vermiş, Ebû Hanîfe ve İmâm Mâlik gibi büyük müctehidler bile ondan faydalanmıştır.

Temelde Ehl-i Sünnet'e yakın olan Câ'fer-i Sâdık'a ölümünden sonra birtakım iftiracılar birçok şeyi isnat etmişler ve bunları halk arasında yaymışlardır. İmâm Câ'fer, daha hayatta iken mezhep içinde bazı sapık görüşler ortaya atılmış ve bunları bizzat kendisi reddetmiştir. Bu sapıkların başında Ebû'l Hattâb Muhammed b. Ebî Zeyneb gelir. Ebû'l Hattâb, küfre düşmüş, peygamberlik davasında bulunmuş ve Câ'fer-i Sâdık'ın tanrı olduğunu öne sürmüştür. Haramları helâl saymış ve imamı tanıyan herkesin haramlardan muaf sayılacağını söylemiştir. Üstelik bu görüşleri Câ'fer-i Sâdık adına çıkarmıştır. Bunu haber alan Câ'fer, Ebû'l Hattab'a lânet etmiş, onunla hiçbir ilgisinin bulunmadığını, bütün talebe ve arkadaşlarına bildirmiş, İslâm ülkelerine mektuplar yazarak bu durumu her tarafa duyurmuştur.(1).

Şia'ya göre imamların bilgisi hata ih­timali bulunmayan ledünnî bilgi türün­den olduğu için Ca'fer es-Sâdık'ın fıkıh­la ilgili görüşleri de delillerinden istinbat edilerek ulaşılmış aklî bilgiler olma­yıp Hz. Peygamber'den kendisine inti­kal eden ilâhî bilginin sonucudur. Bu se­beple o helâl ve haramlarla ilgili gerçek­leri bilmek için diğer müctehidler gibi ictihad ederek belli bir hükme ulaşma du­rumunda değildir. Ehl-i sünnet âlimleri ise Ca'fer es-Sâdık'ı. başta Kitap ve Sün­net olmak üzere dayanacağı kaynaklan ve içtihadında uygulayacağı metotları bulunan ve kesinlikle masum olmayan bir müctehid olarak kabul etmektedir­ler.

Eserleri:

Cafer es-Sâdık'ın yüzlerce kitap ve risale yazdığı ileri sürülmektedir. Bunların büyük bir kısmının ona nisbeti şüpheli olup yaşadığı dönem, çevresi, İl­mî ve dinî şahsiyeti dikkate alınırsa bil­hassa kimya ve cefr gibi konulara dair kitapların onun telifleri olması imkân­sız gibidir. Bu konuda hayli müsamaha­kâr olanlar bile Ca'fer'in bu alanlarda eser yazıp yazmadığının bilinmediğini söylemektedirler. Aslında Ca'fer'in öğrencisi olduğunu söy­leyen ve onu söz konusu ilimlerde oto­rite kabul eden Câbir b. Hayyân'ın bu İlimlerle ilgili bir tek eserinin bile adını zikretmemesi, bu eserler üzerindeki te­reddütleri daha da arttırmıştır.

Ca'fer es-Sâdık'ın zamanımıza ulaşan eserleri şunlardır:

1. Misbâhu'ş-şerî'a ve miftâhu'l-hakîka. Ca'fer es-Sâdık'in dinî ve ahlâkî muhtevalı sözlerinin 100 babda ele alındığı bu eserin çeşitli yaz­ma nüshaları British Museum'da, Meşhed ve Haydarâbâd Osmaniye Üniversi­tesi kütüphanelerinde bulunmaktadır. Kitap Delhi (1856), Tebriz (1278) ve Tahran'da (1314) yayımlanmış, ayrıca Fars­ça tercüme ve şerhiyle birlikte Hasan el-Mustafavî tarafından neşredilmiştir.(2)

2. Tefsîrü'l-Kur'ân. En es­ki nüshası hicrî X. asra ait olan bu ese­rin Bankipûr, Bohâr ve Aligarh kütüpha­nelerinde yazmaları mevcuttur.

3. Kitâbü'l-Cefr. el-Hâfiye fi'l-cefr, el-Hafi­ye fî 'ilmi'l-hurûf veya el-Hâfiye ad­larıyla da anılan eserin yazma nüshaları British Museum'da, İskenderiye el-Mektebetü'l- belediyye. Dârü'l- kütübi'I - Mısriyye (Tal'at). Süleymaniye (Cârullah) ve Köprülü kütüphanelerinde bulunmakta­dır.

4. İhtilâcü'l-a'zâ. İnsan organla­rındaki titremeler ve bunların sebep ol­duğu hastalıklardan bahseden eserin yazma nüshaları Berlin Staatsbibliothek ile Gotha. Topkapı (III. Ahmed) ve Kasta­monu kütüphanelerinde mevcuttur.

5. Heyâkilü'n-nûr (es-Sebca). Tılsımdan bahseden bu eserin iki nüshası Bibliotheque Nationale ve Cambridge Üniver­sitesi Kütüphanesi'ndedir.

6. Esrârü'l-vahy. Hicri X ve XIII. yüzyılda istinsah edilen iki yazması Süleymaniye Kütüphanesi'nde (Hamidiye ve Hasan Hüsnü Paşa) bulunan küçük bir risaledir.

7. Havâssü'l-Kur âni'l-'azîm. Hicrî IV ve XI. yüzyılda istinsah edilmiş nüshalarının bu­lunduğu bilinen risalenin bir yazması Dârü'l-kütübi'z-Zâhiriyye'dedir.

8. Kitâbü't-Tevhîd ve'l-ihlîlce. Mufaddal b. Ömer'­den rivayet edilen bu eser Tevhîdü'l-Mufaddaî diye de anılır. Meşhed, Tebriz ve Kâzımiye kütüphanelerinde çeşitli nüs­haları bulunan eser, Kitâbü't-Tevhîd ve'l-edille ve't-tedbîr adıyla 1329'da İstanbul'da basılmış, Fahreddin et-Türkistânî tarafından 1065'te (1654) Fars­ça'ya çevrilmiştir.

9. Risâletü'l-veşâyâ ve'l-fusûl. Kimya ile ilgili olup Risale fî 'ilmi'ş-şınâa ve'l-haceri'l-mükerrem olarak da bilinir. Nuruosmaniye, Râmpûr ve Halep kütüphanelerinde yazma nüs­haları bulunan risale Almanca tercüme­siyle birlikte J. Ruska tarafından neşre­dilmiştir.(3)

10. Dü'â'ul-cevşen. Birkaç varak hacmindeki risa­lenin hicrî XI. yüzyılda istinsah edilmiş bir nüshası Bİbliotheque Nationale'de bulunmaktadır.

Bunların dışında Menâfi'u süveri'l-Kur'ân, Kitâb fî işbâti'ş-şâni', Es'ile 'ani'n-nebî, Münâzaratü's - Sâdık fi't-tafzîl beyne Ebî Bekir ve Ali, el-Ed'i-yetü'l-üsbû'iyye, Du'â, Kitâbü's-Sırât, Hırz, el-Hikemü'l-Ca'feriyye, Ri­sale fi'l-kimyâ, Ta'rîfü tedbîri'l-hacer, el-Edille 'ale'l-halk ve't-tedbîr, Risale fî fazli'l-Hacer ve Mûsâ, İhti­yar âtü'l-eyyam ve'ş-şühûr, Mahmûdâtü'l-eyyam, Cedvel fî mezhebi's-sinîn ve'ş-şühûr ve'l-eyyâm, Melhame, el-Kur'a, Risâletü'l-fe'l, Sirâcü'z-zulme ve es-Silkü'n-nâdir gibi eserler Ca'­fer es-Sâdık'a nisbet edilmektedir(4).

Ca'feriyye, İsnâaşeriyye Şîa'sının fıkıh mezhebidir. İsnâaşeriyye'ye göre ha­tadan korunmuş bulunmaları sebebiyle imamlar bütün söz ve davranışları sünnet olarak değerlendirilir. Hicrî III. (IX.) asırdan itibaren bütün ri­vayetleri toplayan hadis ve fıkıh kitap­larının yazılmasına başlanmıştır. Ahbârîler'e (Ahbâriyye) göre bu kaynaklardan dördünde yer alan rivayetlerin tamamı sahih olup kesin bir şekilde imamların söz ve fiillerini ifade etmektedir. Bu dört kitap Küleynî'nin (ö. 329/940-41) el-Kâ­fî, İbn Bâbeveyh'in (ö. 381/991) Men lâ yahduruhü'l-fakîh, Ebû Ca'fer et-Tûsînin (ö. 460/1067) el-îstibşâr lî ma'htülife mine'l-ahbâr ve Tehzîbü'l-ahkâm adlı eserleridir.

Usûlîler'e (Usûliyye) göre ise bunların ve benzeri kitapların ihtiva ettikleri rivayetlerin tamamı sahih de­ğildir. Bu kitaplarda bir yandan birbiriy­le çelişen rivayetlerin yer alması, öte yandan Kur'ân-ı Kerîm'de ilâve veya ek­siltmelerin bulunmadığı yolunda Ca'feriyye'nin ittifak ettiği noktalara aykırı ifadelerin göze çarpması da bunu gös­termektedir. 16.000'den fazla rivayeti toplayan el-Kâfî üzerinde yapılan bir araştırmanın, bunlardan yalnızca 5072 rivayetin sahih olduğunu ortaya koyma­sı Usûlîler'i teyit etmektedir. Buna göre adını İmam Ca'fer'den alan bu mezhep, masumiyet açısından aralarında fark bu­lunmayan diğer on iki imama da nisbet edilen rivayetlerle bu rivayetlere ve di­ğer delillere dayalı ictihadlardan oluş­maktadır(5).

İsna aşeriyye, usûl-i din dediğimiz inanç esasları ve fer'i hükümlerde, yani fıkhî konularda Ehl-i Sünnet'ten çok farklı düşüncelere sahip bulunmamaktadır. Tevhîd, Nübüvvet ve Ahiret gibi üç büyük esasta Ehl-i Sünnet ile birleşmiş olmalarına rağmen; İmametin dinin esasları arasında zikredilmesi dolayısıyla Hz. Peygamber (asm)'den sonra belIi kişilerin peygamber gibi "ismet" sıfatına ve başkalarında bulunmayan "özel bir bilgi"ye sahip bulundukları hususlarının kabul edilmesiyle Ehl-i Sünnet'ten ayrılmaktadır. Ayrıca takiyye ve bedâ, Câ'ferîlik'te önemli iki inanç konusudur. Onlar, cebir ve zor karşısında bir Şiî'nin inancını gizlemesine "takiyye"* adını verirler.

Dipnotlar:

1. İbnu'l-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, VIII, 9.
2. Tahran, 1363 hş.
3. Heidelberg 1924.
4. Geniş bilgi için bk. Brockelmann, GAL Suppi, I, 104; Sezgin, I, 528-531; Muhsin el-Emîn, 1,668-669.
5. DİA. Ca'feriyye Md.

10 Batınîlik (İsmailiyye Fırkası) nasıl ortaya çıkmıştır? Bu mezhebin dinî yönü mü, siyasî yönü mü daha ağırlıklıdır?

Batınîler Irak’ta ortaya çıkmıştır. Bilâhare, Hindistan, Pakistan, İran ve Afrika’nın bazı bölgelerinde tutunmuştur. Bu mezhep sahiplerince din perdesi altında saltanat yolu açılmaya çalışılmış ve sonunda İbn-i Meymun’un torunlarından Ubeydullah isimli birinin başkanlığında bir devlet kurulmuş ve bu devlet bilâhare Şam’dan Fas’a kadar genişleyerek İmparatorluk hâline gelmiştir. 270 sene hüküm sürdükten sonra, hicri 567 senesinde yıkılmıştır.

Bu mezhep, İslâmiyet’ten önce yayılan ve halkın malını, sahip olduğu her şeyini, hattâ kadınlarını dahi ortak kabul eden, sözde eşitliği ve genel barışı uygulama iddiasında olan Mezdek isimli bir sapığın ortaya attığı fikirlerden çokça etkilenmiştir.

Kendi mezheplerinin imamlarını başkalarından ayrı olarak ilâhi feyze mazhar kabul ederler. Onlara göre, imamları masumdur, hata yapmaz, günah işlemez, yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Zira, imamlar, başkalarının bilmediği şeyleri bilirler.

Esasen, İsmailiyye mezhebine yukarıda sıraladığımız asılsız inançları sokan, 9. asır başlarında bu tarikata kasıtlı ve siyasî amaçlarla giren Yahudi dönmesi Abdullah İbn-i Meymun’dur. Onun İsmailiyye mezhebini seçmesi sebepsiz değildir. Diyebiliriz ki, Yahudi Hahambaşı Abdullah İbn-i Sebe’nin İslâmiyet’e vurduğu darbenin bir benzerini, bu, yani Abdullah İbn-i Meymun vurmuştur. Nasıl ki, İbn-i Sebe, Hz. Ali (ra.) ve oğullarını istismar ederek fitneyi ateşlendirmişse, İbn-i Meymun da, Evlâd-ı Resul olan Ca’fer-i Sâdık ve oğlu İsmail’i istismar ederek, maalesef, sapık fikirlerini çok değişik perdeler altında yayabilmiştir. Tarihte, kan dökücülükte eşine nadir rastlanan İbn-i Meymun, neticede nice Müslümanların dinden çıkmalarına da sebep olmuştur.

İbn-i Meymun, bu tarikatı gizli ve siyasî bir cemiyet ve komite haline getirdi. Zerdüşt Dininin yedi prensibini örnek olarak, kendi tarikatına giren sofileri yedi dereceye ayırdı. Tarikatın piri olarak kendisi de yedinci dereceye oturdu ki, bu mertebe -hâşâ- Allah’tan doğrudan doğruya emirler olan “İmamlık” makamıydı. Bu makamda bulunan imam, o kadar salâhiyetliydi ki, helâli haram, haramı da helâl yapabilirdi. Ona mubah olmayan hiçbir şey yoktu.

Bu tarikatta ileri gidenler zamanla kendileri ibadetten istinkâf ettikleri gibi, başkalarını da ibadetten uzaklaştırdılar ve sonunda onların dinden çıkmalarına sebep oldular. Hattâ cennet ve cehennemin bu dünyada olduğunu, insanın zevk ü safa içinde, keyfince bir hayat yaşaması lâzım geldiğini ileri sürerek ahireti inkâr ettiler ve ettirdiler.

Şiâ itikadını taşıyan fırkalar içinde tarih boyunca en tahripkâr bu fırka olmuştur. Asya’nın başı dönmüş bu kanlı anarşistleri, fikirde, itikatta, ahlâk ve hayatta fesat çıkartmışlar; İslâm âleminde yıllarca sükûn ve huzuru bozmuşlardır. Bu anarşistlerin başında Şeyh-i Cebel diye anılan Hasan Sabbah ve onun cennet fedaileri gelmektedir.

Hasan Sabbah Şiâ’nın Bâtıniye koluna mensup olup, Şiâ hareketinin gelmiş geçmiş en büyük bozguncularından biridir. Asya’da ilk defa kelimenin tam anlamı ile anarşizmi o kurumsallaştırmıştır. Alamut Kalesi’nde sistematik bir biçimde her türlü terör hareketlerini plânlamış, uygulama sahasına koymuştur.

Hasan Sabbah, “Selçuklu İmparatorluğu”nun imansız bir düşmanı idi. Amacı, Selçuklu İmparatorluğu’nu yıkmak, Şiâ fikriyatının gelişmesine engel olan bu güçlü devleti ortadan kaldırmaktı. Bu gayesini gerçekleştirmek için “Cennet tasvirlerine uygun” bir bahçe inşâ ettirdi. Bu bahçede göz kamaştırıcı köşkler yaptırdı. Bu bahçede ve köşklerde özel yetiştirilmiş şarkıcılar, cennet hûrilerini andırır genç kızlar vardı.

Hasan Sabbah’ın adamları değişik bölgelerden yaşlarında cesaretli, atılgan gençleri toplayarak Alamut Kalesi’ne getirirlerdi. Bu gençlere önce cennet ve cennetin zevk ve eğlenceleri anlatılırdı. Sonra bu gençler uyuşturucu maddeler ile uyutulur “Cennet bahçesine” indirilirdi. Orada ayılan gençler, gözlerini açtıklarında karşılarında muhteşem köşkler, huri gibi kızlar, rengârenk çiçekler, meyve bahçeleri görünce, Hasan Sabbah’ın müjdelediği cennete girdiklerine gerçekten inanırlardı. Günleri zevk ve safa ile geçerdi. Bir müddet sonra tekrar uyuşturucu ile uyutulur ve cennet bahçesinden çıkartılırlardı. Artık bu gençlerin en büyük arzuları, Hasan Sabbah’ın bu cennet bahçesine tekrar girebilmek olurdu. Şeyhü’l-Cebel Hasan Sabah bu dessas plânı ile birtakım gençleri kendine bağlamış, onları kendisinin “intihar timleri” hâline getirmişti.

Şiâ Şeyhi Hasan Sabbah bir kimseyi öldürtmek istediği zaman, bu gençlerden birisini çağırır,

“Git filân kimseyi öldür, bu işi başarır gelirsen seni cennete gönderirim. Eğer ölürsen meleklerimi gönderir seni cennete aldırırım.”

derdi. Böylece cennet aşkı ile yanıp tutuşan bu gençler, şeyhin bu emrini mutlak bir teslimiyetle yerine getirir, istenen adamı ne pahasına olursa olsun öldürürlerdi.

Hasan Sabbah, tam 33 yıl Alamut Kalesi’nde, bu kanlı faaliyetlerini sürdürdü. İran Şiîlerinin bu anarşist şebekesi, yüzlerce, binlerce Müslüman’ın kanına girdiler. Sosyal huzuru kaçırdılar, terör estirdiler. Dirayetli bir devlet adamı olan, Selçukluların dünyaca meşhur veziri, Nizâmülmülk’ü şehit ettiler. Şiîlerin yayılmasına mani gördükleri âlim ve fakihler, Hasan Sabbah’ın fedaileri tarafından katledildiler.

Şiâ Şeyhi Hasan Sabbah’tan sonra, halefleri de aynı yoldan yürüdüler. Selçuklu veziri Ebû Nâsır, bunlar tarafından katledildi. Halife Müsterşid de bu anarşistler tarafından şehit edildi. Bâtınilerin tarih boyunca yapmış oldukları tahripler yalnız masum ve müdafaasız insanları öldürmekle kalmamış, bunlar, aynı zamanda şehirler basmış, kervanlar yağmalamış, mukaddes beldelerde bile kan dökmekten geri kalmamış, katliâm yapmışlardır. Meselâ, Şiâ’nın Bâtıniye koluna mensup Cennabi oğlu Ebû Tahir, etrafına topladığı birkaç bin çapulcuyla hicri 311 yılında hacca gitmekte olan hacıları pusuya düşürerek çoğunu kılıçtan geçirdi, mallarını yağmaladı.

Hicri 317 yılında da aynı çete yine Hac mevsiminde Arafat’tan Mekke’ye dönen hacılara saldırarak hepsini kılıçtan geçirdi. Bu toplu katliâmdan kurtulan bir kısım hacılar Kâbe-i Muazzama’ya sığındılarsa da bu anarşistler, Kâbe’ye girdiler ve onları da Beytullah’ın içinde şehit ettiler. Hattâ bir kısmının cesetlerini zemzem kuyusuna attılar. Kâbe’nin örtüsünü yağma ettiler. Ebû Tahir, Kâbe’nin kapısını ve Hacerü’l-Esved’i söküp götürdü. Hicri 339 yılına kadar tam 22 sene Hacer-ü’l Esved bunların elinde kaldı. O zamanki Bağdat hükümeti bu gözü dönmüşlerden Hacer-i Esved’i geri almak için 50.000 altın teklif etti. Bu teklifi reddettiler. Nihayet Afrika’daki Fâtımilerin “Mehdi”sinin şiddetli tehdidi üzerine Hacer-i Esved’i iade ettiler.

11 Şia, Şiilik ve Alevilik Ehl-i sünnet ve cemaattan mıdır?

Hak bir mezhep olmayan ve Ehl-i sünnet içinde kabul edilmeyen Şia'nın doğuşu ve fikirleri ile ilgili bazı bilgiler şöyledir;

En büyük hidayet meşalesi olan Kur'ân-ı Azimüşşân'ın nâzil olmasıyla bütün insanlık âleminde yepyeni bir devir başlamıştı. İnsanlar kalp ve ruhlarının tabiî ihtiyacı olan "Hak Din"e kavuşma sevinci içinde idiler. Şirkten tevhide, zulmetten nura, hurafelerden hakikate, cehaletten bilgiye kavuşmuşlardı. Kur'an'ın hayattar prensipleri onları her an maddi ve mânevi yüceliğe doğru götürüyordu. Dünün bedevî insanları, artık âleme medeniyet dersi verecek hâle gelmişlerdi. Müslümanlar göz kamaştıracak bir gayret ve himmetle, bütün insanlık âlemine iman ve irfan nurlarını neşrediyorlardı. Yapılan bütün zulüm ve işkencelere, hile ve ihanetlere, oynanan bütün oyunlara rağmen, bu hidayet nurunun altına giren insanlar, günden güne artıyor ve kuvvetleniyorlardı. Artık hak din büyük bir ışıkla parlıyor, terakki ve teâli ediyordu. İslâmîyet gönüllerde taht kura kura yayılıyor; imanın küfre, Hakk'ın batıla, tevhidin şirke ve adaletin zulme galip geleceğinin işaretleri ufukta görünüyordu.

Nitekim, öyle de oldu. Resul-i Ekrem Efendimizin (asm) döneminde İslâmîyet Mekke, Medine, Hicaz ve civar bölgelerde mutlak hakimiyetini kurdu. Artık cehalet ve zulmet devri, yerini saadet ve nûr devrine bırakmıştı.

Hz. Ebû Bekir (ra) ve Ömer (ra) devirlerinde kısa zaman içerisinde yapılan eşsiz fetihlerle Suriye, Mısır, Irak ve İran'ın fethine başarılı olundu. Bu harikulâde gelişme, İslâm düşmanlarının, bilhassa Yahudilerin(1) haset ve kinlerini kabarttı.

Yahudiler tarih boyunca nifak ve ayrılık çıkarmada ve hak ehlini bölüp parçalamada maharetli olan dessas bir millettir. İlâhi iradeye her devirde karşı çıkmış, kendi peygamberlerini bile öldürmekten çekinmemişlerdir. Bunlar her çeşit ihtilâli tezgâhlayan ve bütün ifsat komitelerini sevk ve idare eden, beşerin huzur, ahlâk ve itikadını bozmayı baş gaye edinen muzır bir millettir. Münâfıklık ve riyakârlıkta hiçbir kavim bunlara ulaşamamıştır. Bunlara, "insanlık âleminin nefs-i emmâresi" denilse yeridir. Kur'an'ın, “Duribet aleyhümü’z-zilletü ve’l meskenet” ifadesiyle, Yahudiler, kıyâmete kadar üzerlerinden silip atamayacakları bir zillet ve meskenet damgasını yemişlerdir.

Yahudiler, İslâmîyet’in kısa zamanda gösterdiği büyük gelişme karşısında dehşete kapılıyor ve beyinleri çatlayacak gibi oluyordu. Üstelik birçok Yahudi cemaatlerinin İslâm'a girişi de onları büsbütün çıldırtıyordu. İslâmîyet’in bu hızlı ve parlak yayılışı mutlaka durdurulmalıydı. Bu gidişle İslâmîyet’ bütün dünyaya yayılacak ve Yahudilik yeryüzünden silinip gidecekti. Birkaç bin senelik Yahudi varlığı artık son bulmuş olacaktı. Yahudiler vaktiyle, yani İslâmîyet’ten altı buçuk asır önce de Hristiyanlığın zuhuru ile böyle bir "yok oluş tehlikesi" geçirmişlerdi. Önce, Hristiyanlığı ortadan kaldırmak için büyük gayret göstermişler, daha sonra bu yeni dinin mensuplarını kuvvetle mağlup edemeyeceklerini anlayınca hile ve desise yoluna başvurmuşlardı. Şöyle ki:

Hristiyanlığın esas temellerini yıkarak onun yerine kendi uydurma hurâfelerini ikame etmek üzere alim ve feylesof bir Yahudi olan Saul'u sahneye çıkardılar. Bu zeki Yahudi beyi, güya Hristiyanlığı kabul ederek Pavlos ismini aldı ve kiliseye çekilerek uzun müddet inziva hayatı yaşadı. Hristiyan dininin icaplarını harfiyen yerine getiriyor ve gitgide halkın itimadını kazanıyordu. Sonunda Hristiyanların sevgi ve hoş görüsüne o derece sahip oldu ki, kendisine bir havari gibi hürmet etmeye başladılar. Pavlos, bu sevgiyi, Hristiyanlığı bozmakta çok dessas bir şekilde kullanmasını bildi. Hz. İsa (as) ile görüştüğüne ve O'ndan talimat aldığına halkı inandırmayı başardı. Kesif ve plânlı gayretleri sonunda, Hristiyanların hem itikat, hem de ibadetlerini hakikatten saptırmaya ve birtakım bâtıl mezhep ve fırkaları ortaya çıkarmaya muvaffak oldu. (2)

Artık "tevhit”in yerini "teslis" almış, yani Hristiyanlar bir tek Mabud'a bedel, Hz. İsa (as) ve Hz. Meryem'e de ilâhlık isnat etmeye başlamışlardı.

Fakat, Yahudilerin İslâmîyet’in hızla yayılışı karşısında maruz kaldıkları tehlike, eskisinden çok daha büyüktü. Yahudilerin bu yeni dine karşı koymaları imkânsızdı. Çünkü, İslâmîyet’in gelişme kabiliyeti fevkalâde idi. Zira, İslâm dini akla, mantığa muvafık olduğundan kalplere tesir ediyor; sadece Yemen Yahudilerinin değil, bütün İsrailoğullarının, doğup yükselmekte olan bu İslâm güneşi karşısında eriyecekleri muhakkak görünüyordu. Öyle ise, ne pahasına olursa olsun buna mani olunmalıydı.

Vaktiyle, Hristiyanlara karşı tezgâhlanan oyunun, şimdi Müslümanlara karşı oynanması lâzımdı. Uzun müzakerelerde bulundular ve sonunda Medine'de İbn-i Sebe'yi sahneye çıkardılar(3).

İbn-i Sebe, tahribat programını başlıca iki esas üzerine kurdu. İlk olarak, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmakla, İslâm'ın gelişmesine engel olacak; ikinci safhada İslâmî inanç ve itikada hurâfeler katarak, onlar arasına, kıyâmete kadar sürecek bir fikir ayrılığı sokacaktı. Bu iki hedefin gerçekleşmesi için komiteler kuracak ve onlar aracılığı ile Müslümanlar arasındaki birlik ruhunu, muhabbet, uhuvvet gibi mânevi bağları zayıflatarak ortadan kaldırmak üzere yoğun faaliyet gösterecekti. Her bir ifsat merhalesinin arkasından hemen durum değerlendirmesi yapılacak, plânlanan hedeflerle alınan neticeler kontrol edilecek, değişen ve gelişen şartlar altında yeni hedeflerin gerçekleşmesi için yeni plânlar yapılacak ve uygulama sahasına sokulacaktı.

İbn-i Sebe ve arkadaşları halkı etkileyebilmek için samimî bir Müslüman, erdemli bir mümin kılığına girme kararı aldılar. Bu safta da, İbn-i Sebe, rolünü emsâlsiz bir biçimde oynamayı başardı. Sabah namazlarında herkesten önce mescide gidiyor, yatsıda herkesten sonra mescidi terk ediyordu. Çokça namaz kılıyor, ekseri günler oruç tutuyor ve daima zikirle meşgul oluyordu. Gittiği her yerde çekici ve câzip konuşmalar yapıyor ve kendisini İslâm'ın en hâlis ve sâdık bir fedaisi gibi gösteriyordu. Sahabelerle, bilhassa Hz. Ali (ra) ile bol bol sohbet ediyor, onlara itimat telkin ediyordu. Bir taraftan fazilet ve takvâsını halka gösterirken, diğer taraftan da etrafıyla uyum sağlayamayan dışlanmış kimseleri buluyor ve onlarla gizliden gizliye diyalog kuruyordu. Bu tiplerin bir kısmını makam ve mevki hırsından, bir kısmını kişisel garazdan, bir diğer kısmı da soy-sop üstünlüğü damarından yakalayıp kendine bağlıyor ve onları birer problem-insan haline getiriyordu.

Daha sonra, faaliyetlerini Medine dışına taşırmaya ve daha önce buralara göndermiş olduğu adamlarıyla temaslar kurup halkı hilâfet aleyhinde kışkırtmaya karar verdi. O günkü sosyal bünye de, maalesef, bu yıkıcı fikirlerin yayılmasına oldukça uygun idi. Devlet aleyhinde istismar edilebilecek hususlar vardı. Bunlardan birisi Haşimîlik-Emevîlik rekabeti idi. Devlet adamlarının çoğunluğunun Emevîlerden olması, Haşimîler için bir huzursuzluk kaynağı, dolayısıyla da önemli bir tahrik unsuruydu. İstismar edilebilecek bir diğer husus da; devlet işlerinde Ensâr'dan çok, Muhîcirlerin vazife almış olmasıydı.

İbn-i Sebe, bu ve benzeri bütün fırsatları değerlendirmek üzere seyahata çıktı. Önce Basra'ya gitti. Burada daha önce yerleştirdiği komitacıları vasıtasıyla devletten memnun olmayan kişilerle temaslar kurdu. Yaptığı faaliyetler, Vali Abdullah bin Amr'ın dikkatini çekince Kûfe'ye geçti. Burada da bir kısım halkın idare aleyhinde olması, İbn-i Sebe'nin işini daha da kolaylaştırdı ve kısa zamanda komitacılarını gerekli biçimde organize ederek Şam yolunu tuttu. Şam'da aradığını bulamadı. Zira, devlet işleri yolundaydı ve istismar edebileceği fazla bir mevzu yoktu. Buradan Mısır'a gitti. Aradığı şartları maalesef burada fazlasıyla buldu. Çünkü, farklı sebeplerle devlet idarecileri aleyhinde bulunan çeşitli gruplar, burada toplanmışlardı. İbn-i Sebe dağınık halde bulunan bu grupları büyük gayretler sonunda bir çatı altında toplayarak, onları Hz. Osman (ra)'ya karşı harekete hazır hale getirdi.

Bu merhaleden sonra, Hz. Osman (ra) aleyhinde tanzim ettiği bir dizi iftira listesini diğer İslâm vilâyetlerindeki adamlarına göndererek Halife'ye karşı bir kıyam hareketi başlatmak üzere yeni ve yoğun bir faaliyetin içine girdi ve adamlarına şu talimatı verdi: "İşe, bütün devlet erkânını kötülemekle başlayın. Kendinizi de “iyiliği emredip kötülüğü de nehyetmekle” meşgul gösterin. Halkın hürmet ve muhabbetini kazanın."

Kendisi de çeşitli vilâyetlere ve bilhassa Basra ve Kûfe'ye sürekli olarak mektuplar gönderiyordu. Bu mektuplarda idari ve siyasi meseleler, yalan ve iftiralarla abartılıyor, Hz. Osman (ra) ve valilerinin halka zulüm ve gadrettiği ve bütün vilâyetlerin müthiş bir kargaşa içinde bulunduğu imajı veriliyordu. Maksat, Medine dışındaki diğer bölgelerin İslâmî çizgiden gittikçe uzaklaştığı, anarşinin bütün İslâm beldelerinde yaygınlık kazandığı kanaatini halka telkin etmek, halifenin bu meselelere karşı lâkayt ve aciz kaldığını zihinlere yerleştirmekti.

Fitne ve fesat haberleri Medine'ye ulaşınca Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra)'nin de yardımıyla, durumun tetkiki için çeşitli vilayetlere güvenilir ve itibarlı heyetler gönderdi. Bu heyetler, durumun propaganda edildiği gibi olmadığını, aksine bütün ülkede huzur ve sükûnun hâkim olduğunu görerek raporlarında belirttiler. Hz. Osman (ra), heyetlerin bu raporları ile de iktifa etmedi ve bütün valileri istişare için Medine'ye çağırdı. Onlarla fikir alış verişinde bulundu. Gerçekten ortada önemli bir problem yoktu. Yine de tedbir olarak valileri, halka iyi muamele etmeleri yolunda uyardı. Ancak fitne durmuyordu. Çünkü düşman gizli ve sinsi idi ve çok plânlı çalışıyordu. Ortada, üzerine yürünülebilecek açık bir cephe mevcut değildi. Halk, her gün biraz daha fitnenin içine itiliyordu.

İbn-i Sebe, bu çalkantılar sırasında, Şiîliğin ilk çekirdeği olan Sebeiyye mezhebini kurdu(4). Böylece, tasarladığı hainâne plânını gerçekleştirmede büyük bir adım atmış oluyordu. Bu mezhep, istikbâlde İslâm'ı parçalayacak fırkaların temelini teşkil edecekti.

İbn-i Sebe, Mısır'da kurmuş olduğu bu mezhebine yeterince taraftar buldu ve onları Hz. Osman (ra) aleyhine tam mânâsıyla şartlandırdı. Şimdi sıra yeni bir halife adayı tespit ederek Hz. Osman'ı (ra) katletmeye gelmişti. Bu noktada şöyle bir plânla işe başladı: "Hz. Osman kusurlu ve hatalı bir insandı. O'nun yerine gelecek kimse de hatalı bir insan olursa problemlere çözüm getirilemez; zulmün, haksızlığın önü alınamazdı. O halde en mühim mesele, O'nun yerine gelecek kişinin hatadan sâlim, masum bir insan olmasıydı. Bu masum insan ise, çocukluğundan beri Hz. Peygamber (asm)'in murakabesi altında yetişen, O'nun terbiyesiyle olgunlaşan ve O'nun ilmine ve kemâline vâris olan Hz. Ali (ra)'den başkası olamazdı. Her peygamberin bir veziri olduğu gibi, Hz. Ali de Hz. Peygamber (asm)'in veziriydi. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman, O'nun bu veraset hakkını gasbetmişlerdi..."

İbn-i Sebe bu davasını kuvvetlendirmek için, Hz. Ali’yi (ra), eski masal kahramanları gibi gösteriyor, birtakım hurâfe ve hikâyelerle O'nun, insanüstü bir varlık olduğunu telkin ederek etrafındaki insanlar gitgide birer Hz. Ali meczubu haline getiriyordu.

İbn-i Sebe, plânlarını merhale merhale uygulama sahasına koymaktaydı. Şimdi sıra güya Hz. Ali'nin (ra) hakkını almaya gelmişti. Bunun için de şu telkin metodunu uyguladı:

"Her peygamberin bir vasisi vardır. Hz. Peygamber (asm), Hz. Ali'yi (ra) vasi tayin etmiştir. Hz. Peygamber'in bu vasiyetini yerine getirmemek kadar büyük bir cinayet olamaz. Hem Hz. Peygamber (asm), Hz. İsa (as) gibi tekrar yeryüzüne geri gelecek ve niçin vasiyetimi yerine getirmediniz?' diye bizden hesap soracaktır. O zaman hepimiz mahcup olacak ve hüsrana uğrayacağız..."(5)

Bu gibi telkinlerle, çevresindeki insanların his ve heyecanlarını, arzu ettiği noktaya getirince Medine'yi basıp Hz. Osman'ı (ra) öldürmeye karar verdi. İbn-i Sebe, hacca gidiyormuş gibi yaparak harekete geçirdiği adamlarını Medine yakınındaki Meyve’de topladı. İlk fırsatta Medine'ye girecekler ve Hz. Osman'ı öldürmek için çareler arayacaklardı.

Katlin, Haşimîler tarafından yapıldığı intibaını vermek için de Mısırlılar Hz. Ali'nin (ra) etrafında toplanacaklar ve güya Hz. Ali'nin hakkını müdafaa edeceklerdi. Tâ ki, Emevîlerle Haşimîler karşı karşıya gelecekler ve böylece iç savaş başlayacaktı.

İbn-i Sebe, daha önce Basra, Mısır ve Küfe gibi merkezlerdeki adamlarına Hz. Aişe, Hz. Ali, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr in (ra) imzalarıyla uydurma mektuplar göndermiş ve onlardan güya Hz. Osman’ın hilâfetten uzaklaştırılmasını istemişti. İbn-i Sebe'nin komitecileri bu mektuplarla birçok insanı ifsat ettiler. Böylece kuvvetlendiler ve yola çıkarak İbn-i Sebe'nin grubuna Medine yakınlarında katıldılar. Bu yeni kuvvetlerle İbn-i Sebe'nin eşkıyaları üç bin civarına erişmiş oluyordu.

Mısırlılar Hz. Ali'ye, Basralılar Hz. Talha'ya ve Kûfeliler de Hz. Zübeyr'e başvurarak:

"Mektuplarınızı okuduk; Osman'ı öldürüp ümmeti huzura kavuşturmak ve sizi devletin başına getirmek istiyoruz." dediler.

Onlar da, kendileri tarafından böyle bir mektubun yazılmadığını, işin içinde bir nifak olduğunu söyleyerek hemen memleketlerine dönmelerini tavsiye ettiler. İsyancılar bu defa Hz. Osman (ra)'ın yanına gittiler.

Bunun üzerine, Hz. Osman, Hz. Ali'nin de yardımıyla, asileri ve bütün Medinelileri mescitte topladı. Herkesin şikâyetini dinledi. Onlara:

"Şikâyetlerinizi nazara alacağız, hata olarak düşündüğünüz konuları düzeltmeye gayret edeceğiz. Rahat olun..." dedi.

Bu arada asiler, Mısır valisinin görevden alınmasını istediler. Hz. Osman (ra) 'vali olarak kimi istediklerini' sordu. Onlar da:

"Ebu Bekir'in oğlu Muhammed'i isteriz." diye karşılık verdiklerinde, Hz. Osman, teklifi kabul etti ve hemen tayin emrini Muhammed'e verdi.

Neticede bütün taraflar mutmain olarak geri dönmeye başladılar. İbn-i Sebe, bu durumdan fazlasıyla rahatsız oldu. Geri dönmekte olan Mısır kafilelerini tekrar Medine'ye döndürmek ve mütecaviz bir hale getirmek için şeytani bir plân hazırladı.

Mısır valisine hitâben, Hz. Osman (ra) adına bir mektup yazdı:

Mektuba, Hz. Osman (ra) namına sahte bir mühür basıp, fedailerinden birine vererek kafile arkasından yola çıkardı. O da devesiyle kafileye yetişerek, plân gereği şüpheli hareketlerle dikkati kendi üzerine çekti. Neticede kafiledekiler bu adamdan şüphelenerek onu yakaladılar ve mektubu ele geçirdiler. Zaten onun istediği de bu idi.

Mektupta Mısır valisine hitaben, "Bu âsiler geldiği zaman elebaşlarını öldür ve gerisini de hapset," diye emredilmişti. Bu mektubu dinleyen mütecavizler birden şoke oldular ve yeniden galeyana gelerek tekrar Medine'yi bastılar. Hz. Ali, Zübeyr ve Hz. Talha'nın hâdiseyi yatıştırma gayretlerine rağmen sonunda Hz. Osman (ra)'ın evini bastılar ve kendisini Kur'an okurken şehit ettiler.

Hz. Osman'ın katili Yemenli bir Yahudi olan el-Gafıkî idi. Hz..Osman'ın şahadetiyle İbn-i Sebe, davasında büyük bir merhale kat'etmiş oluyordu. Artık nifak tohumları meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu elîm hâdise Müslümanların, İslâm dinini başka ülkelere ulaştırmalarına engel oldu. İslâm'ın fütûhat ve tebliğ devri kapandı, bir duraklama ve çekişme devri başladı.

Bu merhaleden sonra İbn-i Sebe, Haşimîlerle Emevîleri karşı karşıya getirmek için yeni bir plân hazırladı. Hz. Osman (ra) Emevî, Hz. Ali (ra) ise Haşimî olduğu için, Hz. Osman'ı, Hz. Ali'nin öldürttüğünü ve 0'nun yerine geçmek istediğini etrafa gizlice yayarak Emevîleri tahrik etti. İbn-i Sebe, bir taraftan Hz. Ali'ye bu çirkin iftirayı yaparken, diğer taraftan O'nun halife olması için açıkça gayret gösteriyor, böylece halkın bu iftiraya kanmasını sağlamaya çalışıyordu.

Bu maksatla, Mısır'dan gelen kafileden, Yahudi asıllı İbn-i Meymun riyasetinde bir heyet seçerek Hz. Ali'nin huzuruna gönderdi. Heyet Hz. Ali'ye: "Malûmunuz olduğu üzere, bu ümmet başsız kalmıştır. Halifeliğe de en lâyık sizsiniz. Sizden bu vazifeyi deruhte etmenizi istiyoruz." dediler. Hz. Ali (ra) bu teklifi reddederek, onları evinden kovdu.

Hz. Ali'den (ra) böyle bir cevap alınması üzerine Kûfelilerden bir heyeti Hz. Zübeyr'e ve Basralılardan bir heyeti de Hz. Talha'ya gönderdi. Hz. Zübeyr ve Hz. Talha da Hz. Ali gibi bunların hilâfet tekliflerini reddederek huzurlarından kovdular.

İbn-i Sebe, onlardan da istediğini elde edemeyince bu defa mütecavizleri sevk ve idare eden Yahudi Gafıkî'ye şu talimatı verdi: "Medinelileri mescide toplayınız ve onlara hemen kendilerine bir halife seçmelerini söyleyiniz. Aksi takdirde hepsini kılıçla tehdit ediniz..."

Gafıki başkanlığındaki âsiler, bu emir mucibince Medinelileri mescide toplayarak onlara: "En kısa zamanda kendinize bir reis seçiniz. Şayet siz bugün bu vazifeyi yapmazsanız, Ali, Zübeyr ve Talha da dahil olmak üzere hepinizi kılıçtan geçireceğiz." dediler. Bu tehdidi dinleyen Medine halkı, Hz. Ali'nin (ra) huzuruna çıkarak, O'ndan halifeliği kabul etmesini istirham ettiler. Hz. Ali de bu karışık durumu göz önünde bulundurarak vazifeyi, hiç istemediği halde, kabule mecbur oldu.

Az zaman sonra Hz. Talha ve Hz. Zübeyr (ra), Hz. Ali'ye (ra) giderek O'ndan, kitabın hükmünü icrâ etmesini ve Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını istediler. Hz. Ali onlara hitâben:

"Haklısınız; fakat devlet henüz âsileri tam mânâsıyla sindirmiş değildir. Onun için devletin olaylara hâkim olmasını beklemek gerekir..." dedi.

Hz. Ali (ra), suçluların tek tek belirlenerek sorguya çekilmelerini ve gerekli cezaya çarptırılmalannı istiyordu. Hz. Âişe, Hz. Zübeyr ve Hz. Talha (ra) ise, şu fikirdeydiler:

"Fitne büyümüş, devleti hedef almış ve halife şehit edilmiştir. Mesele sadece Hz. Osman'ın katilinin bulunması değildir. Bu fıtne hareketine katılanlanrın çoğunun öldürülmesi gerekir. Bu sebeble, âsiler hemen cezalandırılmalıdır."

Hz. Ali (ra), Kur'an'ın “Velâ tezîrû vâziretün vizre uhrâ” nassından hareket ile, "Birinin hatasıyla başkasının mesul olamayacağı" görünüşünü ileri sürerek, onların bu fikrine katılmadı(4).

Hz. Zübeyr ve Hz. Talha (ra), Hz. Ali'nin görüşünü öğrendikten sonra, Hz. Âişe (r.anhâ) ile Mekke'de görüştüler ve âsilerin üzerine yürümek için kuvvet toplamak üzere Basra'ya gitmeye karar verdiler.

Hz. Ali de (ra), Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in (ra) Basra'ya gittiklerini haber alınca devletin bütünlüğünde bir parçalanma, bölünme olmaması için ordusuyla Basra'ya hareket etti ve Zikar mevkiinde konakladı. Hz.Ali (ra) meselenin barış yoluyla halledilmesi için Ka'ka isminde bir elçisini Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'e göndererek onlara, tefrikanın fenalığını, birlik ve beraberliğin önemini, her şeyin sulh yoluyla daha iyi hall olacağını anlatmasını istedi. O da bu emir gereğince, Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in yanına giderek onlara Hz. Ali'nin görüşlerini: bu yaranın ilâcının sükûnet olduğunu, sükûnet gerçekleştikten sonra her tedbirin alınabileceğini, aksi halde fıtne ve fesat çıkacağını, bunun da İslâm'a ve Müslümanlara getireceği sıkıntının büyük olacağını izah etti. Onlar: "Eğer Ali bu fikirde ise, aramızda bir görüş ayrılığı kalmamıştır." dediler.

Bu neticeden her iki tarafın mensupları da memnun oldular. Böylece bir istikrar, bir sükûn hali hâsıl oldu. Herkes kendisini emniyet ve huzur içersinde görerek çadırlarına çekildiler.

Bu sulhtan, ziyade rahatsız olan münafık İbn-i Sebe, taraftarlarını toplayarak onlara: "Ne yapıp yapıp savaşı kızıştırmanız ve Müslümanları birbirine düşürüp kırdırmanız lâzım. Şayet bir netice alamazsak, bütün gayretimiz boşa gider; hedefe varamamış oluruz." dedi. Ve savaşı başlatmak üzere yeni bir plân hazırladılar. Sabaha yakın saatlerde tatbike koyulacak bu yeni plân gereği, İbn-i Sebe kendi adamlarını Hz. Ali (ra) ile Hz. Zübeyr ve Talha'nın (ra) çadırlarının etrafında yerleştirdi. Bunlar daha sonra her iki tarafın çadırlarına baskında bulundular. Gürültü üzerine uyanan Hz. Zübeyr ve Talha (ra): "Ne var, ne oluyor?" diye sorduklarında, İbn-i Sebe'nin adamları, "Hz. Ali'nin adamları (Kûfeliler) bize gece baskını yaptı." dediler.

Bu haber üzerine Hz. Talha ve Zübeyr (ra): "Anlaşıldı, Hz. Ali, harbi kesmekte samimî değilmiş." dediler. Öte yandan gürültüyü işiten Hz. Ali (ra): "Ne oluyor?" diye sordu. Yine İbn-i Sebe'nin adamları: "Karşı taraf bize gece baskını yaptı. Biz de püskürttük." dediler. Hz. Ali de: "Anlaşıldı. Talha ve Zübeyr bizimle sulh meselesinde aynı fikirde değilmişler." dedi. Böylece on bin kişinin hayatına mâl olan Cemel Vak'ası meydana geldi. Hz. Talha ve Zübeyr de bu savaşta şehit düştüler. İbn-i Sebe, böylece Hz. Osman’ın (ra) katlinden sonra amacına doğru mühim bir merhale daha kat'etmiş oluyordu.

Hz. Ali (ra), Cemel Vak'ası'ndan sonra bir müddet Basra'da kaldı. Daha sonra oradan Kûfe'ye geldi. Müslümanların büyük bir kısmı, Fas'tan tâ Çin sınırına kadar Hz. Ali'ye (ra) biat etmişlerdi. Biat etmeyen, sadece Suriyeli Müslümanlar kalmıştı.

Hz. Ali (ra) Şam Valisi Muâviye'nin ve dolayısıyla Suriye'nin biatını temin etmek için, her zaman olduğu gibi sulh yolunu tercih ederek kendisine Cerir ismindeki bir adamını elçi olarak gönderdi.

İbn-i Sebe, Hz. Ali'nin (ra) konuyu sulh yoluyla halletme teşebbüsü üzerine, her zamanki gibi sulh yolunu tıkamak için, yine harekete geçti. Çünkü, şayet sulh olursa, Hz. Ali (ra) bundan sonra ilk iş olarak İbn Sebe taraftarlarını ele alacak, suçlular tespit edilince de âkıbetleri çok kötü olacaktı. Şu halde, iki taraf da bir esas üzere barışacak olurlarsa âsilerin hezimete uğrayacakları şüphesizdi. Onun için, mutlaka bu sulha mani olunmalı ve taraflar karşı karşıya getirilmeliydi. İbn-i Sebe ve arkadaşları hâdiseleri kendi lehlerine çevirecek bir hâlin doğmasını bekliyorlardı. Nitekim, hâdiselerin seyri lehlerine cereyan etti. Çünkü Muâviye, Hz. Ali'nin (ra) bu teklifini kabul etmemişti. Neticede her iki taraf da harp hazırlıklarını tamamlayıp Muharrem ayında Sıffin'de karşı karşıya geldiler.

Bununla beraber Hz. Ali (ra) ile Hz. Muâviye (ra) bu ayda harp etmemek için bir aylık bir mütareke yaptılar. Hz. Ali (ra) bu mütarekeyi fırsat bilerek Hz. Muâviye'ye sulh için yeniden heyetler yolladı.

İbn-i Sebe, harbe mani olmak için giden heyetler içine Hâtem oğlu Adiy ve Sebt gibi adamlarını soktu. Bu adamlar Hz. Muâviye'yi mütecaviz bir lisanla tehdit etmişler ve O'na karşı, "Siz de Cemel Vak'ası'nda hezimete uğrayanlardan daha perişan olacaksınız..." gibi tahrik edici sözler sarf ederek muhtemel bir sulha mani olmuşlardı.

İbn-i Sebe ve adamları, bir taraftan da Hz. Ali'nin ordusunu bir an evvel harbe girmeye teşvik ediyor ve onlara, "Şamlıların da Cemel Vak'ası'ndakiler gibi hezimete uğrayacaklarını" telkin ediyorlardı. Neticede taraflar yine karşı karşıya geldiler ve Sıffin Savaşı gerçekleşti.

İbn-i Sebe, bu iç savaşlarla esas amacına yaklaşmış oluyordu. Çünkü onun asıl amacı, İslâm itikadına hurâfeler sokarak onu öz saflığından çıkarmaktı.

Bugün kavga eden müminler yarın barışabilir ve tekrar bir araya gelerek İslâm birliğini yeniden tesis edebilirlerdi. Müslümanlar arasında tâ kıyâmete kadar devam edebilecek bir ayrılık çıkararak onları inanç yönünden parçalamak, hiziplere ayırmak icap ediyordu. Şimdi yapılacak en önemli iş, inançları asıl çizgisinden saptırmak için dine hurâfeler sokmaktı. İbn-i Sebe bu işe, "Ehl-i Beyt" muhabbetini istismar etmekle başladı. Ehl-i Beyt'in en ateşli bir taraftarı olarak sahneye çıktı. Hilâfetin baştan beri Hz. Ali'nin hakkı olduğunu ve O'ndan haksız olarak gasp edildiğini etrafa yaydı. Hz. Ali ve evlâtlarını, "İlâhlar Hanedanı" haline getirerek İslâm Dinini Hristiyanlıkta olduğu gibi tevhit esasından saptırmaya tevessül etti. Sonunda, İbn-i Sebe başkanlığındaki bir grup, Hz. Ali'nin (ra), huzuruna çıkarak O'na: "Sen Rabbimizsin, İlâhımızsın," dediler. Hz. Ali, bu müşriklerin bir kısmını yaktırdı(6). İbn-i Sebe'yi ise, ordu içinde taraftarlarının çokluğu sebebiyle, fitne ve zaafa yol açacağı endişesinden, yaktırmaktan vazgeçti. İran'ın eski hükümet merkezi olan Medayin'e sürdürdü.

Ne yazık ki, Medayin, İbn-i Sebe'nin sapık fikirlerinin üretilmesine çok müsait bir zemin idi. İbn-i Sebe burada, vaktiyle Hz. Ali'den kaçan Haricilerle görüştü ve reisleri Evfa oğlunu buldu. Evfa oğlunun Hz. Ali’ye karşı bir harekette bulunmak istediğini anlayınca, ona: "Böyle bir hareketle Ali'yi mağlup edemezsiniz, ancak siz mağlup olursunuz." dedi. Evfa oğlu, İbn-i Sebe'ye fikrini sorunca, o da: "Üç fedai ile bu işi hallederiz." dedi.

Bu konuşmadan sonra, Hz. Ali, Hz. Muâviye ve Hz. Amr İbnü’l-Âs'ın öldürülmesinde mutabık kaldılar. Bu maksatla üç suikastçıyı yola çıkardılar. Üç sahabe, Ramazan’ın 17'nci günü sabah namazını kıldıracakları sırada öldürüleceklerdi. Takdir-i İlâhi ile Hz. Muâviye ve Amr İbnü’l-Âs bu suikasttan kurtuldular. Fakat İbn-i Mülcem isimli suikastçı Hz. Ali'yi, şahadetine sebep olan zehirli bir kılıç ile yaralamaya muvaffak oldu.

İbn-i Sebe, İbn-i Mülcem'i Hz. Ali'yi öldürtmek üzere yola çıkardıktan sonra Meymun oğlunu birkaç adamıyla Küfe'ye göndermişti. Meymun oğlu orada: "Ali ölmedi, uruç etti, semâya çıktı. Şimdi o, bulutların üzerindedir. Çok geçmeden geri dönecek ve kılıcıyla bütün dünyaya adalet dağıtacaktır..." gibi hurâfeler yayacaktı.

İbn-i Sebe, yakın mesai arkadaşları ile beraber İran’da yapacakları ihanet faaliyetlerinin plânlarını hazırladılar ve çalışmaya koyuldular. O günkü sosyal durum da onların bu plânlarını uygulamaya son derece elverişli idi. Şöyle ki:

İslâmîyet’ çok kısa bir zamanda geniş bir sahaya yayılmıştı. Bu derece geniş ve yaygın bir coğrafya üzerinde İslâm'ın bütün anlam ve inceliklerini, hikmet ve hakikatlerini, yeni Müslümanlığı kabul etmiş milletlere, intikal ettirmek, mizaçları farklı kavimleri İslâmî potada eritmek ve yoğurmak, henüz yeni kurulmuş bir İslâm Devleti için fevkalâde zor bir işti. İslâm'ın ulaştığı her yerde, İslâm'a kitleler halinde katılmalar oluyordu. Gerçi bu durum, Müslümanları sevindiriyordu. Fakat, mânevi hamur gerekli şekilde yoğrulamıyor, ideal mânâda Müslümanlar pek yetişemiyor, dolayısıyla de ideal duyuş ve yaşayış açısından Müslümanlar arzu edilen kıvamda bütünleşemiyordu. Halk tabakaları, işlenmemiş ham toprak gibiydiler. Bu durum, bilhassa kendini İran'da açık bir şekilde gösteriyordu.

Yeni Müslüman olmuş kimseler, eski yanlış inançlarından bütün bütün kurtulmuş değillerdi. Asırlardan beri süre gelmiş hurâfe ve bâtıl inançların etkisinde kalarak ruhları, akılları, kalpleri boyanmış bu insanlara İslâm'ın vehim ve hayâlâttan, düzmece ve hurâfattan uzak olan berrak, net, safi hakikatlerini olduğu gibi kabul etmek hayli zor geliyordu. İslâmîyet’ bu mutaassıp insanlarca hakkıyla hazmedilemiyor ve hak din kalplere ve hislere tam mânâsıyla yerleştirilemiyordu. Psikolojik olarak istiyorlardı ki eski inançlarını, örf ve an'anelerini de İslâmîyet’le birlikte devam ettirsinler.

Diğer taraftan, hilâfet makamı da, bu ülkede ikaz ve irşat hizmetini gereken seviyede yapamıyordu. O beldelerdeki insanlara, İslâm'ı bütün müesseseleriyle yerleştirme ve onların şüphe ve tereddütlerini izale etme hizmeti, büyük ölçüde aksıyordu. Zira, İslâmîyet’ gayet geniş bir sahaya yayılmış, sahabelerin büyük bir kısmı iç fitnelerde vefat etmiş, diğer bir kısmı uzlet hayatını tercih etmiş, bir kısmı da sosyal hayata müdahale edemeyecek kadar yaşlanmıştı.

Bu önemli görevin ihmal edilmesi neticesinde, bu yeni beldeler uzun süre sahipsiz kaldı. Fetih zamanında aldıkları ilk feyiz ve ilimle Kur'an'a ve imana ait hakikatleri tamamıyla ihata edememişlerdi. Bu sebeble henüz hak ve bâtılı, hurâfe ve hakikati temyiz edecek duruma gelmemişlerdi.

İşte, Yahudi gibi dessas bir kavim, bu sosyal durumdan faydalanmayı başardı.

İbn-i Sebe'nin, İran'da olumsuz fikirlerini yerleştirmesinde önemli bir faktör de halkın psikolojik yapısıydı. Onların iç dünyasında, akıldan ziyade his hükmediyordu. Gönülleri hakikatten ziyade efsane ve hurâfelere açıktı. Hâdiseleri mantık ve muhakeme uyumu içinde tahlil edemiyor, fikir süzgecinden hakkıyla geçiremiyorlardı.

Diğer taraftan asırlarca süren saltanatlarının ve milli gururlarının, vaktiyle köle addettikleri Araplar tarafından söndürülmesini de bir türlü hazmedemiyor, akıl plânında olmasa bile, his plânında İslâmîyet’e karşı bir hazımsızlık gösteriyorlardı.

İbn-i Sebe, bütün bu faktörleri değerlendirmesini bildi. Arkadaşlarını toplayarak onlara şöyle dedi:

"Biz asıl harbe yeni başladık. Bilmiş olun ki, bu, Müslümanlar arasında kıyâmete kadar devam edecek bir savaştır. Şimdi, biz Ali'yi takdis edeceğiz ve ettireceğiz. O'na, yerine göre 'ulûhiyet' yakıştıracağız, yerine göre 'peygamberdir' diyeceğiz, yerine göre de 'hilâfetin, Ali'nin hakkı olduğunu, fakat Ebû Bekir, Ömer ve Osman'ın O'nun bu hakkını gasbettiklerini' anlatacağız."

İbn-i Sebe ve arkadaşları, bu kararı aldıktan sonra etrafındaki adamlarını, bu fikirleri yaymak üzere görevlendirildiler. Bunlar, "Hilâfet Ali'nin hakkı idi. Hilâfete lâyık Ali ve evlâtlarıdır. Bu hak, onlardan gasp edildi. Üç halife, bilhassa Ömer, bu hakkı gasbetmekle Allah'ın iradesine karşı geldiler... Allah'ın iradesine itaat için Ali'den yana çıkmak lâzımdır..." diye telkinlere başladılar. Bu telkinler, halk tarafından kabul görünce, daha da ileri giderek insanlara ilâhlık isnat eden "Hulûl Akidesini" İslâm inancına sokmak için gayret gösterdiler. İslâm inancını asıl çizgisinden saptırarak, tevhit akidesine taban tabana zıt bir inanışı yaymaya başladılar. "Hulûl Akidesi" İranlıların eski dinlerinde de vardı. Bu bakımdan, bu bâtıl itikat onlarda kolaylıkla taraftar buldu.

Önce, Hz. Ali'ye (ra) ilâhlık izafe ettiler. Daha sonra, bu ilâhlığın, O'nun evlâtlarına da intikal ettiği davasında bulundular ve neticede İran'da bir ilâhlar hanedanı ortaya çıktı.

Hz. Ali'nin (ra) vefatında İbn-i Sebe, "Ölen Ali değil, O'nun sûretine giren bir şeytandır. Ali şimdi göklere çıkmış ve bulutlar üzerinde taht kurmuştur." diyerek O'nun ölümüne hulûl akidesi paralelinde bir yorum getirdi.

Böylece, Mısır'da "Sebeiyye Mezhebi"nin kurulmasıyla tohumu atılan Şiîlik, İran'da yeşermeye, gelişmeye başladı. Ve bundan yirmiden fazla fırka (kol) türedi.

Dipnotlar:

1. MS. 70 yıllarında Romalıların Yahudileri Filistin'den uzaklaştırmasından sonra Yahudiler, kabile kabile Arabistan, Hicaz ve Yemen'e yerleşmişler ve buraları İkinci "Arz-ı Mev'ud" saymışlardı. Kısa zamanda buraların servet, mülk ve arazilerini ellerine geçirmişler, bir taraftan Musevîliği yaymaya çalışırken, diğer taraftan da halkı alabildiğine sömürmüşlerdi. Bir ara Yemen Hükümdarı Musevîliği kabûl edince, Yahudiler Yemen'de ağırlıklarını hissettirmeye başlamışlardı. Fakat, İslâmiyet'in doğuşu ve hızla yayılması onları endişeye sevk etmişti. Nitekim Hicaz ve civârında İslâmiyet'in yayılmasıyla mağlup ve makhur olarak oralardan sökülüp atılmışlardı. Mekke ve Medine'deki Yahudilerin Müslümanlar karşısında uğradıkları bu mağlûbiyet, Yemen Yahudilerini son derece rencide etmişti.

2. Abdullah İbn-i Sebe hahambaşıydı ve büyük bir komiteciydi. Hz. Osman (ra) zamanında Yemen'den Medine-i Münevvere'ye gelerek zâhiren Müslüman olmuştu. İlk nifak ve ihtilâf tohumlarını burada atmaya başladı. İslâmiyet'i içinden yıkmak için büyük gayret gösterdi. Bu Yahudi dönmesinin maksadı, Pavlos'un Hıristiyanlığa yaptığı gibi İslâm akaidini ifsat ederek Müslümanlığı çığırından çıkarmak ve Müslümanları birer hurâfeci ve hayâlperest haline getirmekti. Şunu hemen ifâde edelim ki, Yahudilerin İslâm Dinine düşmanlıkları Peygamberimizin (sav) doğumu ile başlamıştı. Onlar, Tevrat'tan mülhem olarak Ahirzaman Peygamberi'nin gelişini bekliyorlar, lâkin O'nun, kendi milletlerinden olacağını zannediyorlardı. Zanlarının hilâfına, Ahirzaman Peygamberi Kureyş'ten gelince, bu hâl onların kin ve hasedini galeyana getirdi. Bütün gayretlerine rağmen, gerek Resulüllah Efendimizin hayatında, gerekse Hz. Ebûbekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) devirlerinde Müslümanlar arasına en ufak bir fitne sokmaya muvaffak olamadılar. Hz. Osman (ra) devrinin sonlarına doğru ellerine bazı fırsatlar geçti. İbn-i Sebe de bu fırsatları en iyi bir şekilde değerlendirmeyi başardı.

Not: Mehmet KIRKINCI'nın "Alevilik Nedir?" isimli eserinden istifade edilerek hazırlanmıştır.

12 Taş ve mühür üzerine secde olur mu? Secde sırasında alnının yere değmesi gerekmiyor mu?

Namazın kıyam, rüku, secde,.. gibi rükünleri, bütün Ehl-i sünnet mezheplerinde aynıdır.

Kerbela'dan getirilen taş üzerine secde etme bazı Şii gruplarda vardır. Bunu Hz. Hüseyin (ra)'in anısına yaparlar. Hz. Peygamber (asm) zamanında böyle bir uygulama yoktur.

Caferi mezhebine göre, secde ancak toprak ve taş cinsinden bir şey üzerine yapılabilir, camilerdeki halı ve kilim üzerine secde yapılamaz. Bu inançtan dolayı camilerde veya evlerde namaz kılarken, secde edecekleri yere bir taş parçası koyarak onun üzerine secde ederler. Ancak, yere değmesi gereken "alın"ın tanımındaki farklılıklar küçük taş parçası üzerine secde edilip edilemeyeceğini gündeme getirmektedir. Bir tanıma göre alın, iki kaşın üzerinden saç bitimine kadar olan yerdir. Bu tanıma itibar edilirse, secde edilecek taşın en az tarifi yapılan alın büyüklüğünde olması gerekir. Bu tanıma göre taş üzerine secde edenlerin namazı olmaz.

Diğer bir tanıma göre ise alın, şakaklar arasında kalan kısımdır ki, buna göre taş küçük de olsa namaz olur.

13 Şiilik İslami bir mezhep midir? Bazı sahabeleri sevmemeleri şirk midir? Alevilik Şiilik midir?

Şiilik kendi içerisinde bir çok kola ayrılmış ve bunların bir çoğu İslam çizgisi dışında görüşler ifade etmişlerdir.

Şiîler yirmi iki fırkaya ayrılmıştır. Bunlar:

1. Sebeiyye Fırkası: Kurucusu, Abdullah İbn-i Sebe’dir. Temel inançları; Hz. Ali ra)’ye ve evlâtlarına ulûhiyet isnat etmektir. Onun ölmediğini, aslında ölenin, onun kılığına giren bir şeytan olduğunu iddia ederler. Hz. Ali (ra) ise, göğe çıkmıştır. Gök gürlemesi onun sesi; şimşek çakması ise, onun kamçısının şakırtısıdır.

2. Kâmiliye Fırkası: Bu fırkaya göre, imamet (imamlık) bir nurdur. İmam, aynı zamanda nebidir. Bunlar sahabeyi tekfir ederler.

3. Ulyaniyye Fırkası: Hz. Ali (ra) ve oğullarına ulûhiyet isnat eden bu fırka mensupları, Hz. Peygamber (asm.)’in  Hz. Ali (ra) tarafından gönderildiğine inanırlar.

4. Muğapriyye Fırkası: Bunlar, Cenâb-ı Hak için -haşa- “Nûrdan bir recul (erkek) sûretindedir ve başında nûrdan bir tâc vardır.” derler ve daha böyle sayısız köhne hurâfe ve efsanelere inanırlar ki, şeytanları bile hayrette bırakır.

5. Mensuriyye Fırkası: “İmamlar masumdur, peygamberler hatadan hâli değildirler, imamlar mertebece peygamberlerden daha üstündürler; “ gibi sayısız hurâfe ve efsanelere dayanır.

6. Hatabiyye Fırkası: Bunlara göre: Dünya ebedîdir. Cehennem diye bir şey yoktur. Bunlar, haram, helâl tanımazlar.

7. Haşimîyye Fırkası: Cenâb-ı Hakk’ı insan sûretiyle yâd ederler,

8. Numaniyye Fırkası: Şeytaniye ismi de verilen bu fırka, Haşimîyye fırkası gibi, Cenâb-ı Hakk’a insan sûreti izafe ederler.

9. Yunusiyye Fırkası: Cenâb-ı Hakk’ın, arş üzerinde oturduğunu ve melâikelerin daima Onu gördüklerini iddia ederler.

10. Nasriyye Fırkası: Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Ali (ra) ve oğullarına hulûl ettiğini, yani, onlarla bütünleştiğini iddia ederler.

11. Cenahiyye Fırkası: Bunlar, “Allah’ın ruhu Hz. Âdem’de (as) idi. Ondan sonra diğer peygamberlere intikal ederek geldi. En sonra da On İki İmam’a intikal ederek geliyor...” şeklinde hezeyanlarda bulunurlar.

12. Gurabiyye Fırkası: Bu fırka mensupları, “Peygamber Efendimiz (asm)’in Hz. Ali (ra)’ye olan benzerliğini savunarak, Cebrâil’in (as.) yanlışlıkla vahyi Hz. Peygamber Efendimize (asm) götürdüğünü" iddia ederler.

13. Zerrariyye Fırkası: Allah’ın, hayat sıfatının dışındaki diğer sıfatlarının sonradan olduğuna inanırlar.

14. Zerramiyye Fırkası: Bunlar da “İmamet Hz. Ali’den (ra.) oğlu Muhammed Hanifiye’ye, o’ndan da diğerine intikal etti...” derler.

15. Mufavvize Fırkası: Bunlar, “Cenâb-ı Allah, sadece Peygamber Efendimizi (asm) yarattı. Peygamberimiz (asm) de, yeri göğü, kâinatın tamamını yarattı.” şeklinde bir cehalete saplanmışlardır.

16. Bedaiyye Fırkası: Bunların durumu çok daha acayiptir. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın, yarattıklarının evvel ve âhirlerini düşünmeden yarattığını söylerler.

17. Benaniyye Fırkası: Nasriyye fırkası gibi, hulûl akidesini kabul ederler.

18. Salihiyye Fırkası: İtikatta Mûtezile, amelde Hanefîdirler.

19. Süleymaniye Fırkası: Bunlar, Hz. Ebubekir (ra) ve Ömer’in (ra.) imametlerini kabul etmekle beraber, Hz. Ali (ra.) yerine bunların imam olmalarını hatalı kabul ederler.

20. Cârudiyye Fırkası: Peygamberimizin (asm) imamet hakkındaki sözlerinin gerçekte Hz. Ali’ye (ra.) dair olduğunu, onu imam kabul etmeyen Sahabe-i Kirâm’ın -hâşâ- kâfir olduğunu iddia ederler.

21. İmamiyye Fırkası: Onlara göre, Hz. Peygamber (asm.), Hz. Ali’yi (ra.) bizzat imam tayin etmiştir. Müteâkip imamları da, Resulüllah (asm)’ın vasiyeti gereği hep o seçer. Bunlar, imamet mertebesiyle nübüvvet mertebesini birbirine denk tutarlar. Şu farkla ki, imama vahiy gelmez, derler.

22. İsmailiyye, (Batınîler) Fırkası: Bu mezhep sahiplerince din perdesi altında saltanat yolu açılmaya çalışılmış ve sonunda İbn-i Meymun’un torunlarından Ubeydullah isimli birinin başkanlığında bir devlet kurulmuş ve bu devlet bilâhare Şam’dan Fas’a kadar genişleyerek İmparatorluk haline gelmiştir. 270 sene hüküm sürdükten sonra, hicri 567 senesinde yıkılmıştır. Bunlara, Bâtınîler de denir.

Kendi mezheplerinin imamlarını başkalarından ayrı olarak ilâhi feyze mazhar kabul ederler. Onlara göre, imamları masumdur, hata yapmaz, günah işlemez, yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Zira, imamlar, başkalarının bilmediği şeyleri bilirler.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şiiler cennet ehli midir? İlk üç halifeyi sevmemeleri nasıl değerlendirilir?..

Alevîlik nasıl doğmuştur? Bir mezhep mi yoksa bir tarikat mıdır?

14 Şiiler, Peygamber Efendimize, Gadir-i Hum denen yerde Hz. Ali'nin hilafetinin bildirildiği yer olduğunu ve Allah'ın emri olduğunu söylüyorlar. Bu meselenin aslı nedir?

Şiiler, halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu iddia ederlerken başka deliller getirmeye çalışırlar. Bunlardan biri de Gadir Hum hadisesidir. Şöyle ki: Veda Haccı dönüşüydü. Peygamberimiz beraberindeki sahabelerle birlikte Mekke ile Medine arasında bulunan Gadir Hum mevkiinde mola verdiler. Orada bir müddet istirahat edip öğle namazını kıldıktan sonra sahabelere hitaben konuşma yapıp sonunda (şöyle buyurdu):

“Ben kimin dostu isem Ali’de onun dostudur. Allah'ım ona dost olana dost ol; düşman olana da düşman ol. Ona yardım edene yardım et.”1

Bu hadisi Şiiler yanlış aksettiriyor ve farklı şekilde yorumluyorlar. Peygamber (a.s.m.)’in Gadir Hum’da sözünü ettiği “velayet” Şiilerin kastettiği halifelik manasında değil “dost” manasındadır. Nitekim Hz. Ali’nin torunu Hasan el Müsenna bu hususta şöyle der:

“Resulullah (a.s.m.) bununla halifeliği ve sultanlığı kastetmedi. Öyle demek isteseydi bunu açıkça söylerdi. Çünkü Resulullah (a.s.m.) Müslümanların en fasih ve en açık konuşanıdır.”2

Yine Hz. Ali’nin, Basra’da kendisine “Halife olman için Resulullahın halifeliği sana bıraktığına dair bir ahdi ve selahiyeti mi var, yoksa kendi görüşüne göre mi hareket ediyorsun?” şeklindeki bir soruya cevap olrak diyor:

“Hayır, yoktur. Vallahi ben Resulullah’ı ilk tasdik ve iman eden kimseyim, onun adına ilk yalan söyleyen kişi olamam. Eğer Resulullah’ın halifeliği bana bıraktığına dair bir ahdi olsaydı, Ebu Bekir’in de Ömer’in de onun minberine çıkmasına izin vermezdim. Onlara karşı koyacak hiçbir gücüm olmasa, ellerimle mücadele ederdim."

Şiilerin bir iddiaları da, Hz. Ali’nin Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’e biat edip onlara yardımcı olmasının onlardan korkmasına bağlamaları ve onu riyakarlıkla itham etmeleridir. Bu konuda Bediüzzaman Lem’alar isimli eserinde şöyle diyor:

“Amma Şia-i Hilafet ise Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hz. Ali’yi (r.a.) fevkalade sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve su-i ahlakta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki. ‘Hz. Sıddık ile Hz. Ömer haksız oldukları halde Hz. Ali onlara mümaşaat etmiş. Şia ıstılahında takıyye etmiş, yani onlardan korkmuş, riyakarlık etmiş.’ Acaba böyle kahraman-ı İslam ve ‘Esedullah’ ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zatı riyakar ve korkaklık ile sevmediği zatlara tasannukârane muhabbet göstermekle, haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hz. Ali teberri eder."

“İşte, ehli hakkın mezhebi hiçbir cihette Hz. Ali’yi tenkis etmez, su-i ahlak ile itham etmez. Öyle bir harika-i şecaate korkaklık isnat etmez ve derler ki: ‘Hz. Ali Hulefa-i Raşidin’i hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek onları haklı ve racih gördüğü için, gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş”3

Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi Hz. Ali’ye Peygamberimizin bir vasiyeti olmadığı gibi Hz. Ali’de kendinden önceki halifelere onlardan korktuğu için biat etmemiş, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i halifeliğe kendinden daha layık gördüğü, Hz. Osman’a da itaat edeceğine söz verdiği için karşı çıkmamıştır. Ve Hz. Ali kendinden önceki bu üç halifeyi ciddi olarak sevmiş, bunu her yerde söylemekten çekinmemiştir.

Hz. Ebu Bekir’e biat etmeyenlerden bazıları Hz. Ali’ye biat etmek istediler. Fakat Hz. Ali hayatı boyunca Müslümanların birlik ve beraberliği için mücadele etmiştir. Fitne kapısını hiçbir zaman açmayacaktı. Böyle diyenleri sert bir şekilde yanından uzaklaştırdı. Mesela Hz. Ali’ye biat etmek isteyenlerden biri de Hz. Süfyan idi. Ona şöyle cevap vermişti:

“Biz halifelik makamına Ebu Bekir’i (r.a.) yeterli görüyor ve layık buluyoruz. Biz onu bu işte baş başa bıraktık. Araya girmedik.”4

Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir’in halifeliği müddetince onun en büyük yardımcılarından oldu. Hz. Ebu Bekir vefat ettiğinde şu mealde bir konuşma yaptı:

“Sen, fırtınaların ve en şiddetli kasırgaların kımıldatamadığı bir dağ idin. Resulullah’ın buyurduğu gibi sen bedeninde zayıf, Allah’ın dilinde kuvvetli, mütevazi, Allah’ın yanında ve yeryüzünde makamı yüce, mü’minlerin yanında büyüktür. Hiç kimsenin sana kini yoktu. Hiç kimsenin sende değersiz bulduğu bir vasıf yoktu. Kuvvetli olan, zayıfın hakkını alıncaya kadar senin yanında zayıftı. Zayıf olan da hakkını alıncaya kadar kuvvetliydi. Allah senin sevabından bizi mahrum etmesin. Bizi senden sonra saptırmasın.”5

Hz. Ali kendi halifeliği müddetince Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer aleyhinde bir şey söylenmesine izin vermezdi. Bir defasında şöyle diyor:

“İşittiğime göre bazıları beni Ebu Bekir’den ve Ömer’den üstün tutuyorlarmış. Daha önce bu hususta bir şey söylemiş olsaydım şimdi böyle söyleyenleri cezalandırırdım. Söylemediğim için bunu yapmıyorum. Kim bundan sonra böyle bir şey söylerse o iftiracıdır. Allah’ın Resulünden sonra insanların en üstünü Ebu Bekir sonra Ömer’dir. Allah ikisinden de razı olsun."

“Kuru tohumları yeşerten, cansız varlıklara can veren Allah’a yemin ederim ki, Ebu Bekir ve Ömer’i mü’minlerin üstün ve faziletli olanlarından başkası sevmez. Günahkâr insanlardan başkası da onlara kötü gözle bakmaz, düşmanlık etmez.”6

Hz. Ali, Hz. Ömer’e olan sevgisinden dolayı kızı Ümmü Gülsüm’ü ona nikahlamıştı.7 Hz. Ömer vefat ettiğinde Hz. Ali naşının başına gelmiş ve ona olan sevgisini ifade eden şöyle bir konuşma yapmıştır:

“Ey Ömer, ben Allah’ın huzuruna senin istediğin bir amelle çıkmaktan çok hoşlanırım. Senden başka ameline imrendiğim kimseyi bulamadım.”8

Hz. Ali, Hz. Ömer’in şehadetinden sonra oluşan şura tarafından seçilen Hz. Osman'a hemen biat etti. Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i sevdiği gibi Hz. Osman’ı da severdi. Hz. Osman’ın halifeliği döneminde onun en büyük yardımcısı oldu. Fitnecilere karşı müdafaa etti. Hz. Osman’ı azledip kendisine biat etmek isteyenlerin tekliflerini reddetti. Bozguncuların biatını Hz. Osman şehit edildikten sonra da kabul etmedi ve şöyle dedi:

“Osman’ın katillerinin biatını kabul etmekten Allah’a sığınırım.”9

Dipnotlar:

1. Ahmed b. Hambel, Müsned, IV, s. 368.
2. İsmail Mutlu, Dört Halife Devri, s. 333.
3. Lem’alar, s. 31.
4. Dört Halife Devri, s. 340.
5. a.g.e., s. 341.
6. Hayatü’s-sahabe, III, s. 348, 349.
7. H. İbrahim Hasan, İslam Tarihi, s. 317; Dört Halife Devri, s. 343.
8. Dört Halife Devri, s. 343.
9. a.g.e., s. 345.

İlave bilgi için tıklayınız:

GADÎRU HUM.

15 Şiilerde gusül abdesti nasıl alınır? Şiiler ağza ve burna su almayı guslün farzı olarak kabul etmiyorlar mı?

Şiilerdeki gusül abdesti iki şekilde alınabilir:

Birincisi: Tertibî gusül. Bu gusül bildiğimiz Ehl-i sünnetin guslü gibidir. Önce başından aşağı su dükerek, sonra sağ omzundan, sonra da son omzundan su dökerek yıkanır.

İkincisi: İrtimasî gusül şeklidir. Bu da deniz veya göle dalarken gusül niyetiyle bütün bedenini ıslatacak şekilde yıkanmaktır. (Merkezu'l-iş'ai'l-İslamî).

Ehl-i sünnette de gusülde tertip şart değildir. Buna göre bir göle dalarak yıkanmak yeterlidir. (bk. el-Fıkhu'l-İslamî, I/373).

Şiilerde ağız ve buruna su vermek farz değildir.(Merkezu'l-iş'ai'l-İslamî).

Ehl-i sünnet mezheplerinden Malikî ve Şafiîlere göre de ağız ve buruna su vermek farz değil, sünnettir. (bk. el-Fıkhu'l-İslamî, I/373).

16 Şiiler cennet ehli midir? İlk üç halifeyi sevmemeleri nasıl değerlendirilir?

Sahabe efendilerimiz hakkında ileri geri konuşmak haramdır. Böyle birisine Ehl-i bid'a denilir. Özellikle ilk dört halifeyi hafife almak ve hakaret etmek, dini açıdan çok tehlikelidir. Bu nedenle böyle olanlara kâfir denilmese de Ehl-i sünnet değildirler.

İbn-i Mesud’dan Dârekutni’nin Süneninde geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

“Hiç şüphe yok Allah Teala benim için sahabeler seçti (insan etti.) Böylece onları ashabım, damatlarım kayın pederim ve ensarım (yardımcılarım) kıldı. Yakında onları noksanlayan, onlara sebbeden (tahkir ve tenzil eden) bir topluluk da gelecek. Eğer siz onlara (onların devrine) ulaşırsanız, onlara kız alıp vermeyin, onlarla birlikte yiyip içmeyin, onlarla namaz kılmayın, (öldüklerinde) üzerleri ne de namaz kılmayın.”(1)

Bu hadis-i şerifte Rasulüllah (asm) birçok hususa temas etmektedir:

a. Allah onu son peygamber seçtiği gibi, onun için, ona layık ve büyüklüğüne münasip sahabeleri de kendisi için seçmiştir. Hazırlamıştır. Hayr ve hıyara, hayırlı oldu. O hususta kendisine iyi olduğu demektir. İhtiyar intika ve ıstıfadır. Bir şeyi diğeri üzerine seçmektir. İhtiyarda hayırlısını, iyisini en güzelini seçmek, ayıklamak ve tercih vardır. Birini diğerine üstün görme söz konusudur. Ashab (ra) bu noktadan Allah tarafından seçilmiş ve Rasulüllah’a münasip lâyık, sahabe, arkadaş edilmiş kimselerdir.

b. Allah onları Rasulüllah’a (asm) sahabe ettiği gibi, onlar içinden fazilette en büyük Hatem-i enbiya için, damatlar ve kayınpederler de seçmiştir. Sıhr evlilikle yakın akraba olan damad yerine kullanılırsa da(2) hem hanımın hem de kocanın Ehl-i beyti için “eshâr” denilir.(3) Bu hadis-i şerife göre, Rasulüllah'ın ashabı Allah tarafından kendisine layık ve münasip seçildiği gibi, Onun esharı, damatları ve kayın pederleri de Allah tarafından seçilmiştir. Öyleyse onun iki kızını arka arkaya alıp "Zinnûreyn" ünvanını alan Hz. Osman (ra) Allah tarafından seçilip ona damad edildiği, Allah, Rasulüllah'ın damadı olarak Müslümanlar içinden onu seçtiği ve beğendiği gibi, en küçük kızı Hz. Fatıma’ya da eş olarak amcası oğlu Hz. Ali’yi layık görmüş ve seçmiştir.

c. Aynı şekilde Rasulüllah’ın zevcelerinin Müslümanlıkla şereflenen babaları da, Allah tarafından ihtiyar edilmişlerdir. Hanımı Hz. Aişe’nin babası yaptığı evlilikle ona layık kayınpeder seçildiği gibi, Hz. Hafsa’nın babası Hz. Ömer de Allah tarafından ona kayınpeder, sıhr, seçilmişlerdir. Damatlarını kayınpederlerini, sahabelerini Allah seçip beğenmişse, biz nasıl beğenmeyelim? Allah’ın seçtiğine evet dememek, onun beğendiklerini ve sevdiklerini beğenmemek ve sevmemek olur mu?

d. Hem Rasulüllah (asm) bir hadis-i şeriflerinde

“Ashabım ve sıhrlerim hakkında beni muhafaza ediniz; kim onlar hakkında beni (hukukumu) muhafaza ederse, Allah Onu dünya ve ahirette muhafaza eder. Kim de onlar hususunda beni muhafaza etmezse, Allah ondan yüz çevirir. (veya çevirsin) onu azabla yakalaması da yakındır.”(4)

buyurmakta, hem esharına hem bütün ashabına karşı tahkir, terzil ve dilleri onlar aleyhine kullanmaktan bizi men etmektedir. Bu sebepten ashabı ve esharı tenkid etmek, hakaret etmek, onlara düşmanlık göstermek ve kin gütmek olmaz. Ashab ve sihrleri hakkında Rasulüllah (asm)'ın hürmeti ancak böyle muhafaza edilebilir.

Onun (asm) kayınpederi Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Ebû Sufyan'a (ra) kin adavet beslenemediği, onlara seb ve tahkir edilmemesi gerektiği gibi, damadları Hz. Osman ve Hz. Ali’ye de seb, tahkir, düşmanlık ve buğz edilemez. Bütün ashaba tavrımız da eshârına olan tavrımız gibi olmalıdır:

“Kim (ashab ve eshar hakkında) Rasulüllah’ın (asm) hukukunu muhafaza ederse, Allah Onu dünyada ve Ahirette muhafaza edecektir.”

Yoksa ondan yüz çevirecek ve onu azabla yakalayacaktır.

e. Ashab devrinden sonra sahabeleri tenkid eden onları noksanlamak isteyen, onlara seb ve tahkirde bulunan, fazilette onlardan geri kalmadığını iddia eden, hatta onları geçebileceklerini ifade eden kimselerin geleceği burada haber verilmektedir.(5) Böyleleri, 

“ ...Mutlaka biz (Kur'an'ı) okuduk, anladık. Öyleyse bizden daha iyi kim var?”(6) 

diyeceklerdir. Rasulüllah (asm) İslam'ın gerileme devrinde gelecek bu kimseler için:

“Acaba onlarda hayırdan bir şey var mı?” hükmünü verir ve ashabına: “Bunlar sizlerden (bu ummet içinden çıkacak) kimselerdir ve bunlar cehennemin yakıtıdırlar.”(7)

buyurur. Bu hadis-i şerifte de: aynı kimselerden söz edilmekte “yakında onları (ashabı) noksanlayan, onlara sebbeden (küfür ve tahkirde bulunan) bir topluluk da gelecek” buyrulmaktadır.

f. Hadisin son bölümünde, sağlam, sahabeleri, eshârı seven onlara dil uzatmayan ensara muhabbet besleyen gerçek müminlerin ashaba, eshara, ensara tavır alan, buğz eden, onların noksanlıklarını yayan, onlara hürmet ve sevgi duymayanlara karşı almaları gereken tavır gösterilmektedir. Onlarla kız alış verişi yapmamak, Rasulüllahın sahabelerini, ensarı, esharı, sevmeyenlere kız vermemek ve almamak, birlikte olmamak ve birlikte namaz kılmayıp cenazelerine de gitmemek tavsiye ediliyor.7

Dipnotlar:

(1) Râmûzu’l-Ehâdîs, s. 86, no: 1196; Hayatu’s-Sahâbe II, 561; Tefsîru’l-Kurâni’l-Azim IV, 205, 306, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviye, II, 691, 694, 698; Sunenu İbn-i Mâce; I, 97 (ümmetin ahirinin evveline lanet edeceği bir zamanın geleceği); VIII, 89 (ümmetin sonlarında cehaletin ortaya çıkıp hakim olacağı) ümmetin evvelini, selefi beğenmemek de bize göre buradan kaynaklanmaktadır.
(2) el-Mu’cemu’l-Vasît s. 527; Ayrıca bk. es-Savâiku’l-Muhrika, s. 170-171; Muhammed Sabbân, İs‘afur-Râğıbîn, Mısır, 1375, s. 119; el-Munavî, Abdurra‘uf, Feyzu’l-Kadir, I-IV, Mısır, 1958, II, 512.
(3) Feyzu’l-Kadîr I, 197, II, 512.
(4) Feyzu’l-Kadîr, I, 197, II, 512.
(5) Feyzu’l-Kadîr I, 197.
(6) Bk. Râmûzu’l-Ehâdîs, s. 366 4525. hadis (Tabarani fi’l-kebirden).
(7) Râmûzu’l-Ehâdîs, s. 366, 4525. hadis.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Sahabe sevgisinin dinimizdeki yeri nedir ki, bazı guruplar sahabelerden bir kısmına düşman olmaları yüzünden ehl-i dalalet kabul ediliyorlar?..

17 Ehl-i Sünnete ve Şiîlere göre on iki imam meselesinin aslı nedir?

Şiîler; Gâliye, Zeydiye ve İmamiye gibi birkaç sınıfa ayrılsalar da günümüzde Şiî denince, umumiyetle İmâmiye anlaşılmaktadır.

Bunlar, Peygamberimizin (a.s.m.) dâr-ı bekaya irtihalinden sonra Hz. Ali (r.a.) ve sırasıyla iki oğlu ile torunlarını Allah’ın emri, Resulullahın tayini ve vasiyeti ile meşru imam (halife) kabul eder ve böylece on iki İmama inanmayı imânî bir rükün olarak görürler. İşte bu fırka, imam olarak sadece on iki İmamı kabul ettiklerinden dolayı “İsnâ Aşeriyye (onikiciler)”, imamlara inanmayı îmânın şartlarından birisi olarak kabul ettiklerinden dolayı “İmâmiye”, hem itikat hem de ibadet ve muamelâtta İmam Cafer Sâdık’ın görüşlerine dayandıkları için “Caferiyye” adı verilmektedir.

Şiîler, imametin, yani halifeliğin, Ehl-i Sünnetin kabul ettiği gibi, Müslümanların istek ve seçimine bırakılabilecek “küçük” işlerden olmadığı görüşündedirler. Onlara göre imamet, dinin aslında bulunan bir rükündür ve îman esasları arasında yer alır. Bundan dolayı Şiiler nasıl Allah’a, peygamberlere ve âhiret gününe îman ediyorlarsa, aynı şekilde imamın mevcudiyetine de inanmak zorundadırlar. Bu inanca göre, imamlar aynen peygamberler gibi mâsumdurlar; ne küçük ne büyük hiçbir günah işlemezler, zulmetmezler; onları tanımayan kimse küfre girer. Hattâ,

“Onların emirleri Allah’ın emirleridir; nehiyleri de O’nun nehyidir. Onlara itaat, Allah’a itaattir, onlara isyan Allah’a isyandır.” 

Bugün İmamiyeliği resmî bir mezhep olarak kabul eden İran, dinî selâhiyetleri haiz imamlık vazifesini de “Âyetullahi’l-Uzmâ”ya vermiştir. Bunun için bu “imam”a mutlak sûrette itaat gerekmektedir. Ona karşı gelmek Allah’a ve Peygambere karşı gelmek gibidir.

“İran’ın resmî dini İslâm ve İsnâ Aşerî Câferî mezhebidir. Ve bu madde ebediyyen değiştirilmez.”

şeklinde yer alan İran Anayasasında “On iki İmama” inanma mühim bir esas olarak kabul edilmektedir.(1)

Şiiler tarafından bu şekilde görülen imamet meselesi, Ehl-i Sünnete göre, kesinlikle dinin usulü arasında yer almaz. İmam, yani halife, Müslümanların meşvereti ve seçimi ile işbaşına gelir. Din ve dünya işlerinde belli vasıfları taşıyan herhangi bir şahıs Müslümanların idaresini üstlenebilir. Hiçbir şekilde mâsum ve günahsız olamaz.

Ehl-i Sünnetin On iki İmama bakışına gelince; Peygamberimizin mübarek neslinden gelen on bir imam (Hz. Ali efendimizle birlikte on iki) olur fazilet, takva ve mânevî mertebe olarak büyük veli ve kutupturlar.

Bediüzzaman,

“Ümmetimin âlimleri Beni İsrâil peygamberleri gibidir.”

hadisinin sırrına mazhar olan zatları sayarken, on iki imamı da zikreder.(2) Başka bir ifâdesinde,

“Ehl-i hakikat başta Eimme-i Erbaa [dört mezhep imamı] ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsnâ Aşer [On iki İmam] olarak Ehl-i Sünnet,..”(3)

diyerek on iki İmamı ehl-i sünnetin büyükleri olarak takdim eder.

On İki İmam şu zatlardır:

Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Ali bin Hüseyin, Muhammed Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musâ Kâzım, Ali Rıza, Muhammed Takî, Ali Nakî, Hasan Askerî ve Muhammed Mehdî (Allah hepsinden razı olsun.)

Kaynaklar:

1. Çağımızda İtîkâdî İslâm mezhepleri, s. 118-139; Muvazzah îlm-i Kelam, s.24.
2. Şualar, s. 527.
3. Emirdağ Lahikası, 1:201.

18 Şia'nın Hz. Ali'nin ilk halife olması gerektiği iddiasına getirdikleri deliller nelerdir, bu iddialara nasıl cevap verilebilir?

Bu iddialara çeşitli başlıklar altında cevap vermek mümkündür.

1. "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Şayet yapmazsan O'nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır."(1)

Ayetin ifadesinde Hz. Ali'nin hilafetiyle ilgili hiçbir şey yoktur. Şevkani'nin de belirttiği gibi, ayet umum ifade etmektedir.(2) Yani, "Rabb'inden sana ne indirilmişse, hepsini tebliğ et." demektir. Nitekim Hz. Aişe,

"Her kim 'Muhammed kendisine indirilenlerden bir şey gizledi.' derse, yalan söylemiş olur."

demiş ve üstteki ayeti okumuştur.(3)

Durum böyle iken, Şia bazı zayıf ve uydurma rivayetlere dayanarak,(4) mezkur ayetin Hz. Ali'nin hilafetini bildirdiğini söyler. Halbuki bu iddialarıyla Hz. Peygamberi görevini tam yapmamakla itham etmektedirler. Zira ayet eğer onların anladığı gibiyse, Hz. Peygamber bunu tebliğ etmeden gitmiş demektir.

2. Hz. Peygamber bir sefere (Süyutinin rivayetinde Tebük seferine) giderken yerine Hz. Ali'yi bırakır. Hz. Ali, "Beni kadın ve çocuklarla mı bırakıyorsun?" deyince, Hz. Peygamber şu cevabı verir:

"Benimle Hz. Musa ve Harun misali olmak istemez misin? Ancak şu var ki, benden sonra peygamber yoktur."(5)

Hz. Peygamberin cevabında Hz. Musa'nın Tura gidiş olayına işaret vardır. Hz. Musa, yerine kardeşi Harunu bırakarak Tura gitmiştir. Hz. Harun da kardeşi Musa gibi bir peygamberdir.

Üstteki rivayetten Hz. Ali'nin faziletine istidlalde bulunmak son derece makuldür ve buna kimsenin bir itirazı da yoktur. Fakat bu rivayetten "İlk halife Hz. Ali olmalıydı." neticesine varmak zoraki bir yorumdur. Zira Hz. Peygamber sefere giderken Hz. Ali'den başkalarını da yerine bırakmıştır. Abdullah b. Ümmi Mektum bunlardan biridir.(6)

3. "Bera b. Azib anlatıyor: "Bir seferde Ğadir-i Hum'da konakladık. Namaza nida olundu... Namazdan sonra Hz. Peygamber Hz. Ali'nin elini tuttu.

'Ben kimin efendisiysem Ali de onun efendisidir. Allah'ım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol.' dedi."(7)

Bu rivayet sahih olarak kabul edilse bile, buradan Hz. Ali'nin ilk halife olması lüzumunu anlamak mümkün değildir.(8) Çünkü Hz. Ali gerçekten Müslümanlar içinde en seçkin kimselerden biridir. Cesaretiyle, Allah'ın aslanı ünvanını taşır. Şah-ı velayet makamına sahiptir. Bunlar gibi seçkin özellikleri sebebiyle tarih boyunca bütün Müslümanların efendisi olmuştur. Alusinin dediği gibi, şayet Hz. Peygamber yerine halife olarak Hz. Ali'yi bırakmak istese, "Ey insanlar! Bu, benden sonra idareciniz, emirinizdir. Dinleyin itaat edin." derdi.(9) Böyle bir emir ise, mutlaka yerine getirilirdi. "Anam babam sana feda olsun" diyen sahabelerin, böyle ciddi bir konuda Paygamberin sözünü dinlememeleri elbette düşünülemez. Nitekim, "Benden sonra size Ömeri tavsiye ederim." diyen Hz. Ebu Bekir'in isteği yerine getirilmiş, Müslümanlar Hz. Ömere biat etmişlerdir.(10)

4. Şianın haklılıklarına delil olarak ileri sürdükleri rivayetlerden biri de şudur:

"Hz. Peygamber, vefatı öncesi hastalığı ilerlediğinde,

'Bana kalem kağıt getirin, size benden sonra sapmamanız için vasiyet yazdırayım.' der. Hz. Ömer,

'Peygamberin rahatsızlığı şiddetlendi. Allah'ın Kitabı bize kafidir.' deyince ileri geri konuşmalar olur. Hz. Peygamber,

'Kalkın yanımdan. Benim yanımda niza (çekişmek) yakışmaz.' der."(11)

Şianın iddiasına göre Hz. Peygamber, yerine Hz. Ali'nin geçmesini yazdırmak istemiş, Hz. Ömer ise buna engel olmuştur.(12) Halbuki, mezkur rivayette asla buna bir delalet yoktur. Rivayeti o tarzda değerlendirmek sadece bir zorlamadır.

5. "De ki: Yaptığım tebliğe karşı ben sizden yakınlık sevgisi dışında bir ücret istemiyorum."(13)

Bir rivayette, ayet nazil olunca Hz. Peygambere "Ya Rasulallah, sevmemiz vacip olan yakınların kimlerdir?" diye sorulmuş, Hz. Peygamber, "Ali, Fatıma ve oğulları" cevabını vermiş.( 14 )

Bu ayet Şia tarafından Al-i Beyt sevgisine bir delil olarak zikredilir. Bunu işari bir mana olarak kabul etmek mümkün olmakla beraber, ayetin sarih manasında buna bir delalet yoktur.

İbn-i Abbas'a bu ayetten sorulur. Daha cevap vermeden, orada bulunanlardan Said b. Cübeyr, "Âl-i Muhammed" deyince, İbn-i Abbas "Acele ettin, çünkü Kureyşin hiçbir ailesi yoktur ki Hz. Peygamberin onlara akrabalık bağı olmasın. Ayetin manası "hiç olmazsa yakınlık hakkını gözetin" demektir."(15)

İbnu Kesir, ayetin yorumunda şu manaya dikkat çeker: "Bana yardım etmiyorsanız, hiç olmazsa aramızda olan akrabalık sebebiyle eziyet etmeyin."(16)

Kendisinin şu yorumu da gerçekten zikre şayan bir incelik arzeder:

"Ayetten muradın 'Hz. Ali, Fatıma ve oğullarıdır.' şeklindeki rivayet senet olarak zayıftır. Ayrıca, sure Mekki surelerdendir. Meke'de ise Hz. Fatıma'nın çocukları yoktu. Hz. Ali ile evlilikleri hicretin ikinci yılında Bedir Savaşı sonrası olmuştur. Ancak bu rivayeti kabul etmemek, Âl-i Muhammede sevgi beslememek anlamında değildir. Çünkü onlar temiz bir zürriyetten, fahr, hasep ve nesep noktasında yeryüzündeki en şerefli evden gelmişlerdir."(17)

Fahreddin Razi,

"Ehl-i Beytim Nuh'un gemisine benzer; binen kurtulur." ve

"Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız hidayete erersiniz."(18)

rivayetlerini nazara verip şu yorumu yapar:

"Şimdi biz mükellefiyet denizindeyiz. Şüphe ve şehvet dalgaları bize çarpmaktadır. Denizde yol alan iki şeye muhtaçtır:

1. Sağlam bir gemi.
2. Işık saçan yıldızlar.

"İşte, böyle bir gemiye binen ve yıldızlara bakarak yol alanların kurtulma ümidi fazla olur. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Beyte muhabbet gemisine binmiş, sahabe yıldızlarına bakarak yol almaktadır." (19)

Ehl-i Sünnetin Ehl-i Beyti sevmeme diye bir problemi yoktur. Her namazın teşehhüdünde onlara dua ederiz ve onları ciddi severiz.(20) Ehl-i Sünnet arasında "Ali, Hasan, Hüseyin, Fatıma..." gibi isimler son derece yaygındır.

Kaynaklar:

1  Maide, 67.
2. Şevkani, Muhammed, Fethu'l- Kadir, Daru İhyai't- Türasi'l- Arabi, Beyrut, ts. II, 59. Ayrıca bkz. Kurtubi, VI, 157.
3. Buhari, Tefsir, 5/7; Şevkani, II, 59.
4. bk. Şevkani, II, 59-60.
5. Tirmizi, Menakıb, 20; Süyuti, Celaleddin, Tarihu'l Hulefa, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1988, s. 133.
6. bk. Hamidullah, Muhammed, İslamın Hukuk İlmine Yardımları, İst. 1962, s. 142-143.
7-İbnu Hanbel, IV, 281; Süyuti, Tarihu'l- Hulefa, s. 134; Alûsî, VI, 192-193.
8. bk. Onat, Hasan, Emeviler Devri Şii Hareketleri ve Günümüz Şiiliği, TDV. Yay. Ankara, 1993, s. 24.
9. Alûsî, Ebu'l-Fadl, Ruhu'l-Meani, Daru İhyai't-Türasi'l-Arabi, Beyrut, 1985, VI, 195.
10. Süyuti, Tarihu'l - Hulefa, s. 62-64.
11. Buhari, Merda, 17; Müslim, Vesaya, 22; İbnu Hanbel, I, 325.
12. Naim, Ahmet, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Diyanet Yay. Ankara, 1982, I, 108. Ahmet Naim, ilgili rivayetleri burada ve devamında çok güzel bir şekilde tahlil etmektedir. Geniş bilgi için oraya bakılabilir.
13. Şura, 23.
14. Beydavî, Kadı, Envaru't-Tenzil ve Esraru't-Te'vil, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut, 1988, II, 362.
15. Kurtubi, XVI, 15-16; İbnu Kesir, VII, 187; Süyuti, Dürrü'l- Mensur, Daru'l - Mektebi'l- İlmiyye, Beyrut, 1990, V, 699.
16. İbnu Kesir, VII, 187.
17. age. VII, 189.
18. Aclûnî, I, 132.
19. Razî, XXVII, 167.
20. Razî, XXVII, 166.

19 Bazı kimseler, "Biz, Hz. Ali (ra.) camide şehit edildiği için camiye gitmiyor ve namaz kılmıyoruz." diyorlar. Böyle bir anlayışın dinimizde yeri var mıdır?

Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerle sabittir ki, namaz, her mümin için farzdır. Bu hususta yüzden fazla ayet-i kerime vardır, kıyamete kadar gelecek her Müslüman, bu kulluk görevini yerine getirmekle sorumludur. Bu sorumluluk belli bir zamanla kayıtlı, sınırlı değildir. Yani, namazın farz oluşu Hz. Ali (ra.) veya başka herhangi bir şahsın hayatı ile sınırlı değildir.

Dinimizde “Hz. Ali (ra.) şehit oluncaya kadar namaz kılınacak, daha sonra terk edilecek.” diye bir kayıt yoktur. Böyle bir mantığa göre, Hz. Ali Efendimizin (ra.) vefatından sonra gelen bütün müminler, kıyamete kadar namaz kılmayacak, ibadet etmeyeceklerdir. Bu durumda, kalpteki iman, dışarıya nasıl yansıyacaktır? Böyle bir yansıma olmayınca, inanan ve inanmayanlar birbirlerinden nasıl ayırt edileceklerdir?

Malûmdur ki, Hz. Ömer (ra.) mescitte sabah namazını kılarken İranlı bir Mecusî tarafından, Hz. Osman (ra.) da Kur’ân-ı Kerim okurken âsilerce şehit edildiler. İslâm’ın bu ikinci ve üçüncü halifelerinin şehadetleri sebebiyle hiçbir sahabe camiye gitmeyi ve Kur’ân okumayı terk etmiş değillerdir.

Şunu da ifade edelim ki, Hz. Ali’nin şehit edildiği aynı camide, başta Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz (ra.) olmak üzere bütün müminler, namaz kılmaya devam etmişlerdir.

Kaldı ki, namaz (cuma ve bayram namazları hariç) cami ile kayıtlı bir ibadet de değildir. Yeryüzünün tümü Müslümanlar için bir mescittir. Yukarıdaki özrü ileri süren kimseler, namazlarını evlerinde, işyerlerinde veya bir başka yerde kılabilirler. Şayet böyle yapmayıp namazı bütün bütün terk etmişlerse, o takdirde, bu özrün, bahaneden başka bir şey olmadığı açıktır.

20 Deniliyor ki, oruç, aslında üç gün olarak farz kılınmıştı. Cebrâil Aleyhisselâm, orucun farz oluşu hakkındaki ayeti getirdiğinde, Peygamber Efendimizi (asm.) Medine'de bulamamış; oruç sonradan otuz güne çıkmış?..

Bu iddianın ne kadar safsata olduğu, şu hakikatlerin ışığı ile açıkça ortaya çıkar:

Evvela, Kur’ân-ı Kerim’de oruç, gün olarak değil, ay olarak farz kılınmıştır. Yirmi dokuz, yahut otuz gün denmemiş, şehr-i Ramazan (Ramazan ayı) (Bakara, 2/185) diye buyrulmuştur. Kaldı ki, Kur’ân-ı Kerim’de rakam yok, harf vardır. Yani, oruç için, üç diye bir rakam verilmemiştir ki, sinek onun önüne bir nokta koymakla üçü otuz yapmış olsun.

Diğer taraftan, Cebrâil Aleyhisselâm’ın Resulüllah Efendimizi (asm.) Medine’de bulamaması diye bir şey düşünülemez. Zira, Cebrâil (as.) her şeyi bilen ve gören Allah’ın (cc.) elçisidir. O, binlerce yıldızda bir anda bulunup, Allah’ın emirlerini meleklere tebliğ ettiği gibi, aynı anda Arş-ı A’zam’da Rabbine secde eden ve yine aynı anda Resulüllah’a vahiy tebliğ eden büyük bir melektir. Vahiy tebliği için o, belli bir mekâna değil, doğrudan Resulüllah Efendimizin yanına gelirdi.

Farz-ı muhâl olarak, Cebrâil’in (as.) Peygamber Efendimizi (asm.) bulamadığı bir an için düşünülse dahi, o an, her şeyi bilen her yerde, ilmiyle, kudretiyle hazır ve nâzır olan Allah, elbette o emin elçisini ikaz buyurur ve Resulüllah Efendimizin (asm.) yerini haber verirdi...

21 Şii mezhebinin "On İki İmam" düşüncesi hakkında bilgi verir misiniz? Ehl-i sünnet bu imamları kabul etmiyor mu?

Bugün, gerek inançları, gerekse yaşayışlarındaki pek çok farklı hareketlerinden dolayı Ehl-i sünnetin dışında bir fırka olarak Şiîler; Gâliye, Zeydiye ve İmamiye gibi birkaç sınıfa ayrılsalar da günümüzde Şiî denince, umumiyetle İmâmiye anlaşılmaktadır.

Bunlar, Peygamberimizin (a.s.m.) dâr-ı bekaya irtihalinden sonra Hz. Ali (r.a.) ve sırasıyla iki oğlu ile torunlarını Allah’ın emri, Resulullahın tayini ve vasiyeti ile meşru imam (halife) kabul eder ve böylece on iki İmama inanmayı imânî bir rükün olarak görürler.

İşte bu fırka, imam olarak sadece on iki İmamı kabul ettiklerinden dolayı “İsnâ Aşeriyye (on ikiciler)”, imamlara inanmayı îmânın şartlarından birisi olarak kabul ettiklerinden dolayı da “İmâmiye” denmektedir. Hem itikat, hem de ibadet ve muamelâtta İmam Cafer Sâdık’ın görüşlerine dayandıkları için “Caferiyye” adı verilmektedir.

Başta Şah İsmail olmak üzere, pek çok kimselerin siyasî maksatlarına âlet edilerek renkten renge giren İmâmiye fırkası, zamanla itikat bakımından Mûtezile ve Müşebbihe gibi bâtıl mezhepleri de benimsemişlerdir. Esasen İmamiye, on ikinci imam olarak kabul edilen Muhammed el-Mehdî’nin gizlendiği inancından sonra, bir mezhep ve sistem olarak tesis edilmiştir. Bu zamandan sonra da, İmamiyenin görüşü bütün olarak ortaya çıkmış, daha sonra tayin edilen imamların ve takip edilecek durum hakkında da esaslar kesinlik kazanmıştır.

Şiîler, imametin, yani halifeliğin, Ehl-i sünnetin kabul ettiği gibi, Müslümanların istek ve seçimine bırakılabilecek “küçük” işlerden olmadığı görüşündedirler. Onlara göre zaten imamet, dinin aslında bulunan bir rükündür ve îman esasları arasında yer alır. Bundan dolayı Şiiler, nasıl Allah’a, peygamberlere ve âhiret gününe îman ediyorlarsa, aynı şekilde imamın mevcudiyetine de inanmak zorundadırlar.

Bu inanca göre, imamlar aynen peygamberler gibi mâsumdurlar; ne küçük, ne büyük hiçbir günah işlemezler, zulmetmezler; onları tanımayan kimse küfre girer. Hattâ, “Onların emirleri Allah’ın emirleridir; nehiyleri de Onun nehyidir. Onlara itaat, Allah’a itaattir, onlara isyan Allah’a isyandır.”

Şiîler mutlak imam olarak on iki imamı kabul ederler. Son imam, yâni “Mehdi-i Muntazır, Beklenen Mehdî”nin gizlenmesinden sonra, o tekrar dönünceye kadar onun vazifesini görecek “müçtehidler” de aynı şekilde imamın bütün selahiyetlerine sahip birer vekil hükmündedir.

Bugün İmamiyeliği resmî bir mezhep olarak kabul eden İran, dinî selâhiyetleri haiz imamlık vazifesini de “Âyetullahi’l-Uzmâ”ya vermiştir. Bunun için bu “imam”a mutlak sûrette itaat gerekmektedir. Ona karşı gelmek Allah’a ve Peygambere karşı gelmek gibidir.

“İran’ın resmî dini İslâm ve İsnâ Aşerî Câferî mezhebidir. Ve bu madde ebediyyen değiştirilmez.” şeklinde yer alan İran Anayasasında “On iki İmama” inanma mühim bir esas olarak kabul edilmektedir.1

Şiiler tarafından bu şekilde görülen imamet meselesi, Ehl-i sünnete göre, kesinlikle dinin usulü arasında yer almaz. İmam, yani halife, Müslümanların meşvereti ve seçimi ile işbaşına gelir. Din ve dünya işlerinde belli vasıfları taşıyan herhangi bir şahıs, Müslümanların idaresini üstlenebilir. Hiçbir şekilde mâsum ve günahsız olamaz.

Ehl-i sünnetin On İki İmama bakışına gelince;

Peygamberimiz (asm)'in mübarek neslinden gelen Hz. Ali’nin dışındaki on bir imam fazilet, takva ve mânevî mertebe olarak büyük veli ve kutubtur. Bediüzzaman, “Ümmetimin âlimleri Beni İsrâil peygamberleri gibidir." hadisinin sırrına mazhar olan zatları sayarken, on iki imamı da zikrederek şöyle demektedir:

“Salâvatlarla Âl-i İbrahim Aleyhisselâma mukabil Âl-i Muhammed Aleyhisselâtü vesselâmın içindeki büyük evliya (r.a.) ve Ali (r.a.) ve Hasan (r.a.) ve Hüseyin (r.a.) ve ehl-i Beytin On iki İmamı ve Gavs-ı Âzam (k.s.) ve Ahmed-i Rüfâî (k.s.), Ahmed-i Bedevî (k.s.), İbrahim-i Dessûkî (k.s.), Ebu’l-Hasan-ı Şâzelî gibi aktaplar ve imamlar...”2

Yine başka bir ifâdesinde,

“Ehl-i hakikat başta Eimme-i Erbaa [dört mezhep imamı] ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsnâ Aşer [On İki İmam] olarak Ehl-i Sünnet”3

diyerek, On İki İmamın mânevî makamlarını kabul etmektedir. Zaten Hz. Ali’den ve Hz. Hasan’ın altı aylık halifeliğinden başka, diğer imamlar halifelik yapmamışlardır. İşte Ehl-i sünnetin esas olarak On İki İmam hakkındaki görüşü bu merkezdedir.

On İki İmam şu zatlardır:

Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Ali bin Hüseyin, Muhammed Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musâ Kâzım, Ali Rıza, Muhammed Takî, Ali Nakî, Hasan Askerî ve Muhammed Mehdî (Allah hepsinden razı olsun.)

Dipnotlar: 

1. Çağımızda hîkâdî İslâm mezhepleri, s. 118-139; Muvazzah îlm-i Kelam, s. 24-25.
2. Şualar, s. 527.
3. Emirdağ Lahikası, I/201.

(bk. Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)

22 Alevî-Sünnî ayrılığına son vermenin bir çaresi yok mu?

Bu ayrılıkları halletmenin tek yolu Kur’an ve Sünnet-i Nebeviye’ye sarılmaktır. Zira, Kur’an ve Sünnet, ikisi de insanlığın maddî-mânevî bütün hastalıklarına şifa olarak gönderilmiştir. Cemiyetler, onlara sarılmakla her türlü belâ ve sıkıntılardan kurtulacakları gibi, saplandıkları bataklıklardan da yine o iki sağlam ipe sarılmakla kurtuluşa ererler. Buna en büyük delilimiz ise, o kapkara cahiliyet devrinden pırlanta misâl Asr-ı Saâdet’in ortaya çıkmasıdır.

Kur’ân-ı Azimüşşân’da ve Sünnet-i Seniyye’de, ayrılıkları halletmek için zikredilen birçok ayet ve hadislerden örnek olarak sadece birkaçını aşağıya alıyoruz.

Cenâb-ı Hak Âl-i İmrân süresinde şöyle buyuruyor:

“Ey müminler, kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşen (Hristiyan ve Yahudiler) gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.”(Âl-i İmran, 3/105) 

“Muhakkak müminler kardeştir. Siz (bir ayrılık halinde) o kardeşlerin aralarını ıslâh edin ki merhamet olunasınız.”(Hucurat, 49/10) 

Âyet-i kerimeden anlaşıldığı gibi, Cenâb-ı Hak müminlere, aralarında bir ayrılık çıkması hâlinde bunun giderilmesine çalışmalarını emrediyor. Dolayısıyla fitnenin devamına sebep olan ve Müslümanları birbirine düşüren olumsuz davranışlardan da müminleri yasaklamış oluyor. Biz bu emre uyarak, Alevî-Sünnî bütün Müslümanlar, ittifak hâlinde bu yaranın ıslâhı için gayret göstermeliyiz.

Dinimizde çözülmesi mümkün olmayacak hiçbir problem yoktur. Yeter ki ayrılıklar karşılıklı anlayış içinde ele alınsın, konuya şefkatle yaklaşılsın ve hissiyat değil ilim esas alınsın.

Bu vatanda yaşayan bütün Sünnî Müslümanlar Hz. Ali’yi ve Ehl-i beyti kalpten severler. Ancak bu sevgileri bir ölçü dahilindedir. Ne onlara ulûhiyet veya nübüvvet yakıştırması yaparlar ne de onların değer ve şereflerini inkâr ederler.

Tarihe baktığımızda Alevîlerin, Sünnîlerdeki bu samimi muhabbeti, her nasılsa, önemle dikkate almadıklarını, aksine onlara Yezit diyerek onlardan uzak durduklarını görüyoruz. Buna karşılık Sünnîlerin de Alevîlerin uyarılması, irşat ve iknaları konusuna hassasiyetle eğilmediklerini, bu konuda metot hatasına düştüklerini görüyoruz. Gerçekte, “Onlar da bizim kardeşimizdir.” denilerek kendilerine şefkat kucağı gereğince açılmamış, onlara uygun üslûpla güzel nasihatlerle yaklaşılmamış, dinin yüce hakikatleri kendilerine bizzat götürülerek, konuşularak izah edilmemiş ve onlara dini eğitim layığınca götürülmemiştir.

Diğer taraftan, devletin de bu sunî ayrılığın çözümüne gereken önemi vermediğini, Alevîlerin yerleşme bölgelerine camiler yapma, Kur’an kursları açma ve vâizler tayin etme gibi hizmetleri ihmal ettiğini görmekteyiz.

Durum böyle olunca, onlar da tenkit ve tahriklerle meseleyi çığırından çıkarmışlar ve bu ayrılığı, kapanması güç bir yara hâline sokmuşlardır.

Temelde dinleri, dilleri ve milletleri bir olan, aynı tarih ve kültüre sahip bulunan ve aynı vatanda yaşayan bu insanlar, gitgide birbirlerine karşı birer hasım, birer düşman vaziyetine girmişlerdir.

Kanaatimiz odur ki, bugün başta Diyanet camiası olmak üzere, memleketimizin bütün münevver ve seçkin insanları, bütün gayret ve çabalarını bu ayrılığın giderilmesine sarf etseler birlik ve beraberliği yeniden kurabilir ve dış kaynaklı entrikaları etkisiz hâle getirebilir.

Cenâb-ı Hak, Âl-i İmrân Sûresinde (104. ayet) bu görevi yapmaları konusunda müminlere şöyle emrediyor:

“İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Bir mümin, diğer bir mümin kardeşini, hatalı da olsa sevecek ve hatasının gidermeye çalışacaktır. Müminler de aralarındaki ayrılıkları halletmede bir doktor kadar hassas olmalıdırlar. Vaktiyle, açılmış bulunan yaraları büyük bir anlayış, hoşgörü ve sabırla tedavi etmelidirler.

Bizim dinimiz şefkat ve merhametin kaynağıdır. Bu kaynaktan feyiz alan biz Müslümanlar da bu şefkat ve merhamete uygun bir ruh hâleti içinde, çevremizdekilere nasihat edeceğiz, güzel telkinlerde bulunacağız, onlara huzur ve saadet götürmeye çalışacağız.

Nitekim, Allah Teâlâ bize bu hususta en güzel ölçüyü Nahl süresinin 125. ayet-i kerimesinde şöyle beyan ediyor:

“Habîbim! İnsanları Rabb-i Teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel yaklaşımlarla, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin tesir hâsıl etsin).”

Peygamberimiz de bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğru ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi. Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu. Sorulan sorular yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekke’nin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların çekirdek halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, geliştirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi.

İşte, âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihanın şanı yüce efendisi Peygamberimiz (asm.), bir hadis-i şeriflerinde: “Müminler bir binanın taşları gibidirler. Birbirlerini yıkılmaktan muhafaza ederler.” buyurarak müminler arasındaki muhabbet ve kardeşliğin önemini en veciz bir şekilde ifade etmiştir.

Milletimiz tarih boyunca kargaşadan, sürtüşmelerden, ayaklanmalardan büyük zararlar görmüştür. Yıllar boyu süren meşhur Celâli isyanları, yakın tarihimizde şahit olduğumuz Dersim hareketi ve dünün Sivas, Maraş, Çorum hâdiseleri bunun en açık ve acı delilleridir. Bütün bu hâdiselerin başlıca etkeni, dışarıdaki düşmanlarımız olmuş ve bu ayaklanma ve isyan hareketlerinden en çok onlar faydalanmıştır. Tarihten ibret alınmadığı takdirde benzer olayların gerçekleşmesinden endişe edilir. Sünnî olsun, Alevî olsun bu vatan ve milleti seven bütün yüksek ahlâklı insanlar bu ayrılığın giderilmesine, bu düşmanlıkların izalesine bütün güçleriyle çalışmalıdırlar. Bu, dinî, millî ve vatanî bir görevdir.

23 Bazı Alevîler, Ehl-i sünnete mensup Müslümanları Yezit'in zulmüne taraftar olmakla suçluyorlar. Bu suçlamaya karşı ne dersiniz?

Şunu hemen ifade edelim ki, bu suçlamayı yapan Alevîler azınlıktadırlar. Büyük çoğunluğu oluşturan sağ duyu sahibi Alevîler ise, Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanların Âl-i Beyt’i ciddi olarak sevdiklerini ve onlara karşı muhabbet beslediklerini, onlara daima hürmet ettiklerini yakînen bilirler.

Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanlara Yezit diyerek onları töhmet altında bırakmak, fevkalâde yanlış bir hüküm ve büyük bir hatadır. Zira, Müslümanlar Ehl-i Beyt’i ciddi sevmişler ve Yezit’in işlediği emsalsiz zulme, ne fiilen ne fikren ne kalben ne de hayâlen asla ortak olmamışlar, aksine bundan son derece üzüntü duymuşlardır.

Evet, Ehl-i Beyt’i sevmek ve onlara yapılan zulümler karşısında üzülmek müminlerin imanlarının gereğidir. Kur'ân-ı Azimüşşân müminlere, “Ehl-i Beyt’e muhabbet etmelerini” emrettiği gibi, Peygamber Efendimiz (asm.) de Hasan-Hüseyin Efendilerimize fevkalâde muhabbet göstermişler ve birçok hadis-i şerifleriyle müminleri, onları sevmeye yönlendirmişlerdir. Hattâ bir defasında onları mübarek kucağına alarak,

“Allah’ım, bunları ben seviyorum, sen de sev ve bunları sevenleri de sev.”

buyurmuşlardır. Buna binâen, dört hak mezhebin hepsinde de “Ehl-i Beyt’e muhabbetin vacip olduğuna” hükmedilmiştir.

İnsafla düşünülecek olunursa, Sünnî Müslümanlar’ı Yezit’e ve onun zulmüne taraftar göstermek asla mümkün değildir. Zira, Yezit ve taraftarları Ehl-i Beyt’e karşı eşi görülmemiş cinayet işlemişler ve ümmetin kalplerini yaralamışlardır. Bütün Müslümanlar, yeri göğü titreten, ehl-i insafı ağlatan bu cinayetlerin, dün olduğu gibi, bugün de ıstırabını çekmektedirler. Cenâb-ı Hakk’ın:

“Zâlimlere, herhangi bir zulüm, bir cinayet, bir haksızlık yapmış olanlara meyletmeyiniz. Tâ ki, nâr (ateş) size dokunmasın.”(Hûd, 11/113)

fermanına muhatap olan aklı başında bir müminin, Yezit’in cinayetlerine taraftar olması nasıl düşünülebilir ve söylenebilir?

Evet, Müslümanlar Yezit ve taraftarlarından daima nefret etmişlerdir. Bunun en açık bir delili şudur ki, o günden bugüne kadar hiçbir Müslüman’ın, çocuğuna “Yezit” ismi verdiği görülmemiştir. Fakat çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin isimlerini verenler pek çoktur. Hâlen bütün hutbelerde yüceltme ve dua anlamında Çâr-yâr Efendimizle birlikte Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin de isimleri zikredilmektedir.

Burada, konuyu biraz daha açığa kavuşturmak için Kur’ân-ı Azimüşşân’da zikredilen önemli bir prensibi nazara vermemiz yerinde olacaktır: Kur’ân-ı Kerim’e göre,

“Bir kimse bir başkasının hatasından, günahından, cinayetinden sorumlu tutulamaz.”

Bu kuraldan hareketle, bir kimsenin işlediği bir cinayet yüzünden onun babasını, kardeşlerini, evlâtlarını, yahut akrabalarını sorumlu tutmak mümkün değildir. Hakikat böyle iken, Yezit’in işlediği cinayetler yüzünden o günden bugüne kadar gelip geçen bütün Sünnî Müslümanlar nasıl sorumlu tutulabilir? Böyle bir telâkki, değil İslâm hukukunda, dünyadaki hiçbir hukuk sisteminde mevcut değildir.

Şu noktayı da önemle dikkate almak gerekir. Ehl-i Sünnet’e mensup Müslümanların Yezit’i sevdiklerini iddia etmek büyük bir iftiradır. İftira ise, dinimizde en büyük bir günahtır.

Nitekim, Peygamberimiz (asm.) şu hadis-i şerifiyle müminleri iftiradan şiddetle menetmiştir:

“Her kim bir kimseyi, yapmadığı bir şeyle suçlasa ve bu iftirasını insanlar arasında yaysa, Cenâb-ı Hak o kimseyi sözünü ispat edinceye kadar cehennemde bırakacaktır.”

Bir kimseye iftira etmek böyle dehşetli bir cezayı netice verirse bütün Müslümanları, dünyada benzeri görülmemiş bir cinayete taraftarlıkla suçlamanın ne kadar sorumluluk gerektirdiği ve sonucunun ne kadar vahim olacağı düşünülsün.

Kaldı ki, Yezit daha dünyada iken belâsını bulmuştur. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak sadece Müslümanların değil, bütün insanların kalplerinde ona muhabbet kapılarını kapatmıştır. Diğer taraftan, Yezit İslâmiyet’i yaşamaktan gitgide uzaklaşmış, sonunda namazı terk etmiş, içki bağımlısı olmuştur. İçki bağımlılığında o derece ileri gitmiştir ki, kendisine, “İçkiyi Allah Teâlânın haram kıldığı ve bunun Kur'an’la sabit olduğu” söylendiğinde, “Kur'an’da haramsa da, İncil’de helâldir." diyerek kendisini büyük bir tehlikeye atmıştır.

24 Hilâfetin, öncelikle Hz. Ali'nin hakkı olduğu hâlde, bu hakkın gasp edildiği iddiasına ne dersiniz?

Bu iddia Yahudi İbn-i Sebe’nin ortaya attığı bir fitnedir. Şunu hemen belirtelim ki, dört halifeden hangisinin diğerlerinden daha faziletli ve hilâfetin öncelikle kimin hakkı olduğu, İbn-i Sebe’yi asla ilgilendirmezdi. Onun asıl gayesi, ashâba karşı saygıyı kırmakla İslâmiyet’e şüphe düşürmek ve Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmak ve bunu devam ettirmekti.

Ortada, çok sinsi ve neticesi itibariyle de çok tehlikeli bir Yahudi oyunu vardır. Hilâfetin, gerçekte, Hz. Ali’nin hakkı iken Hz. Ebu Bekir tarafından gasp edildiği iddiasıyla bütün sahabelere hata isnat edilmektedir. Çünkü, Hz. Ali dahil, bütün ashâb-ı kirâm, Hz. Ebu Bekir Efendimize biat etmişlerdir.

Bazı kimseler,

“Hz. Ali Efendimiz (ra.), Müslümanların birlik ve beraberliğini dikkate alarak, kendi hakkını bilerek feda etti.”

diyorlar. O zaman şöyle düşünmek lâzım gelmez mi: Hz. Ali Efendimiz İslâm’ın birlik ve dirliğini bu derece düşündüğü hâlde, biz hangi akılla onun yolunu terk ederek çekişme ve ayrılık yolunu açıyoruz?!. Müslümanların birlik ve beraberliğe en çok muhtaç oldukları bu zamanda, 1.400 sene önce geçmiş birtakım hâdiseleri gündeme getirip, Müslümanları birbirlerine düşürmeye çalışmak hangi akıl iledir ve bunda hangi maslahat ve fayda vardır?

Halifeler devri araştırıldığında görülür ki: Çâryâr-ı Güzin Efendilerimiz hiçbiri hilâfete, bizzat arzu ederek talip olmamışlar, fakat o makam onlara verilmiştir. Onlar o görevi istememişler fakat hilâfet onlara lâyık görülmüştür. Şöyle ki:

Resulüllah Efendimiz’in (asm.), ahirete teşrifleri üzerine, sahabe-i kirâm, ümmet-i Muhammed’in birlik ve beraberliğinin muhafazasını göz önüne alarak, hemen halife seçimine teşebbüs etmişler ve daha Peygamber Efendimiz kabrine konulmadan bu seçimi gerçekleştirerek Hz. Ebu Bekir’i (ra.) ittifakla hilâfet makamına getirmişlerdir. Hz. Ali Efendimiz (ra.) dahil, umum ashap kendisine biat etmiştir.

Hz. Ebu Bekir (ra.) Efendimiz hilâfet görevini iki buçuk sene hakkıyla yerine getirdikten sonra, vefatı sırasında, sahabe-i kirâm efendilerimize Hz. Ömer’in halife seçilmesini tavsiye etmiş, onlar da bu tavsiyeye uyarak o zâtı halife seçmişlerdir.

Hz. Ömer ise, bu vazifeyi on bir sene tam bir adaletle yürütmüş, sonunda bir suikasta maruz kalmış ve henüz vefat etmeden, içlerinde Hz. Ali de dahil altı kişilik bir heyet teşekkül ettirmiş ve aralarından birini halife seçmelerini istemiştir. Bu heyet, görüşmelerin sonunda Hz. Osman’da karar kılmışlar ve başta Hz. Ali, bütün sahabe, aynen bu karara uyarak kendisine biat etmişlerdir.

Bilâhare, Hz. Osman’ın şehit edilmesi üzerine sahabe-i kirâm efendilerimiz topluca Hz. Ali Efendimizin evine gitmişler, kendisinden hilâfet görevini yerine getirmesini istirham etmişler, Hz. Ali (ra.), kendisi hilâfete arzulu olmadığı hâlde, âsilerin tehditleri sebebiyle durumun nezaketini nazara alarak bu vazifeyi kabul etmiştir.

Görüldüğü gibi, dört halifenin de seçimi bu ümmetin en hayırlıları olan ve her biri bir müçtehit reyinde ve dirayetinde bulunan sahabelerin ittifakıyla olmuştur; bu ise sarsılmaz bir fikir birliği meydana getirmiştir. Artık, bu fikir birliğinden daha kuvvetli bir birlik düşünülemez ki, onların verdiği hükmü bozabilsin.

Şu da var ki: Hz. Ali’nin, Peygamber Efendimizin karabet cihetiyle en yakını olmasına rağmen, hilâfette en sona kalmasında, kaderin hikmetli bir tanzimi vardır. Şöyle ki:

Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın (R.Anhüm) devirleri, İslâm’ın birlik ve bütünlüğünün korunduğu tam bir fetih ve gelişme dönemi olmuştur. İran, Irak, Mısır, Suriye, Kıbrıs ve daha birçok ülke, bu dönemde fethedilerek tevhit inancı bu beldelere yerleştirilmiştir.

Hz. Ali Efendimiz zamanında ise, bu fütuhat dönemi durmuş, genişleyen İslâm âleminde çeşitli ayrılıklar baş göstermiştir. Hz. Ali (ra.) hilâfeti sırasında bu karışıklık ve ayrılıklarla uğraşmak zorunda kalmış, hârika cesaret, keskin feraset ve emsalsiz ilmiyle İslâm’ı her türlü sapık fikir ve bâtıl itikatların saldırısından koruyabilmiştir.

İşte ilk üç halife devrindeki ittihat, dayanışma ve İslâmî başarılar onların hilâfete layık olduklarını ve hak üzere olduklarını ispatladığı gibi, Hz. Ali Efendimiz devrindeki ayrılıklar da onun hilâfette sona kalmasındaki hikmeti açıkça göstermektedir.

Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, Hz. Ali (ra.) ilk halife olsaydı, başta Emevîler olmak üzere çeşitli kabile ve ailelerde rekabet damarının uyanması, bu yüzden Müslümanlar arasında birlik ve dayanışmanın tehlikeye düşmesi kuvvetle muhtemeldi. Bu ise İslâm’ın gelişmesine büyük bir darbe vururdu.

Diğer taraftan, İslâm âleminde çeşitli ayrılıkların ortaya çıktığı bir dönemde, Hz. Ali Efendimiz ve Âl-i Beyt’ten başka hiçbir kuvvet, o fitnelere karşı durup dayanamaz, hakkından gelemezdi. Bu bakımdan Hz. Ali’nin hilâfette sona kalması, şahsı için bir kayıp gibi görünse de din-i İslâm için büyük hayır ve kazanç olmuştur.

25 Alevilikte cem yapmak? Alevilikte yapılan cemin, kardeşlik ve ölünün arkasından yapılan dar kurbanının yapılmasının sakıncası var mıdır? Cemlerde dedelerinin ellerinin öpülmesi, önünde eğilip niyaz edilmesi günah mıdır?

Alevi ve Bektaşilik’te, günümüzde icra edilen cem ayinleri ile ilgili yazılan pek çok makale ve kitap bulunmaktadır. Bu araştırmalarda cem ayinlerinin başlangıcı ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmektedir.

Cemin toplamak anlamında Arapça bir kelime olması münasebeti ile cami ile aynı anlamda olduğunu söyleyenler olduğu gibi, İran kökenli olup içki meclislerinden geldiğini ifade edenler de bulunmaktadır. O veya bu bir tarafa cem törenleri içinde İslam’a uygun pek çok ritüellerin yanında İslam’ın ruhundan uzak olan bir takım görüntülerden de söz edilmektedir.

İslam’ın ibadet anlayışı Kur’an ve Sahih Sünnet’te ortaya konulduğundan, cem ayinlerinin içinde neyin ibadet neyin değil olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Ancak günlük yaşamımızda da sıkça örneğini gördüğümüz gibi, her türlü davranışımızın Sünnet’te yeri bulunmayabilir. Bunlar örf ve adetle ilgili olan şeylerdir. Bunları farz ve sünnetten önde tutup, ibadet gibi telakki etmek son derece sakıncalıdır. İbadet olarak değil de, birlik ve beraberliği tesis etmek ve devam ettirmek için -Allah ve Rasulünün (asm) kesinkes yasakladığı fiilleri işlememek şartı ile- icra edilmesinde bir sakınca bulunmayabilir.

Kurbana gelince, kurban Allah Teâlâ’ya yakınlık ve onun rahmetine kavuşmak için kesilir. Kurban kesmekle ilgili Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Biz sana Kevser’i verdik. Onun için Rabbine kulluk et ve kurban kes! Gerçekten ebter olan şüphesiz seni kötüleyendir.” (Kevser suresi)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:

“Kimin imkânı olup da kurban kesmezse yanımıza, namazgâhımıza asla yaklaşmasın.” (İbn-i Mace)

Bir kimse ölen bir yakını için bayram günleri kurban kesebilir. Rivayete göre Hz. Ali kerremallahu veche Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin vefatından sonra her kurban bayramında iki koç alır, birini Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem için, birini de kendisi için kurban ederdi. Bu örnekten hareketle varlıklı Müslümanlar da yakınları için olduğu gibi Peygamberimiz için de kurban kesebilir. Zira Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve selleme iki alaca koç getirildi. Birisini keserken, “Bu Muhammed ve ehli beyt namınadır.” diğerini keserken “Bu ümmetimden kurban kesemeyenlerin namınadır.” dedi. (Ahmed Cemül fevaid)

Kurbanın ibadet niyetiyle kesilmesi şarttır. Kurbanda kesilen kurbanlık hayvanların et ve kemikleri ile beraber kesen kişinin takvası önemlidir. Allah Teâlâ:

“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.” (Hac, 22/37) buyurmaktadır.

Kurbanla ilgili yukarıda ifade edilen genel hükümlerden hareketle, ölünün arkasından kesilen kurbanın bir sakıncası bulunmamaktadır. Zira kesilen kurban Allah için kesiliyor ve sevabı da vefat eden şahsa bağışlanıyor. Keza kesilmekte olan kurbanın eti hem eşe dosta ikram ediliyor, hem de fakir fukaraya dağıtılıyor.

Burada şu hususu beyan etmekte yarar bulunmaktadır: Yukarıdaki ayette de beyan edildiği gibi, genel olarak bütün ibadetlerde iyi niyet ve ihlâsın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde, amellerin kıymetlerinin niyetlere göre olduğunu, herkesin eline geçecek olanın niyetine göre olacağını, ifade buyurmaktadır.

Cem ayinlerinde dedelerin ellerinin öpülmesi ve önlerinde eğilerek niyaz edilmesini de aynı tarzda düşünmek uygun olacaktır. Yani İslam’ın koymuş olduğu genel hükümler ile özellikle amellerin niyetlere göre değerlendirilecek olmasıdır. İslam’da kimler kimlerin ellerini öpebilir bu belirlenmiştir. Ana baba ve kişinin hocası, öğretmeni gibi kişiler. Bu toplumuzda biraz daha çerçeve itibariyle geniş tutulmuştur. Amca hala, teyze, dayı gibi yakın akrabalar da bu kategoride değerlendirilmiştir. Yaşça ileri olanlar da ellerinin öpülmesinde bir sakınca görülmeyenlerin arasına dahil edilmiştir. Her ne olursa olsun, öpmekte bir zorunluluk bulunmamaktadır. Ancak el öpme konusunda kişiler kendilerini genel hükümleri de göz önünde bulundurarak tartmalı ve vicdanına danışarak bir yol çizmelidir. Dedelerin ellerinin öpülmesi konusunda da aynı tarzda düşünmek mümkündür.

Dedelerin önlerinde eğilmeğe gelince: Bu konuyu örf açısından değerlendirmek mümkündür. Örfümüzde bir kısım büyüklerin önünde eğilmek, sadece ve sadece bir saygı ifadesidir. Ancak karşıdaki şahsı ilahlaştırmak, tanrılaştırmak gibi bir niyet var ise, buna hiç kimse meşru olarak bakamaz. Kul yaptığı her tür işinde ölçülü davranmak zorundadır. Saygı ve hürmet ifadesi ve davranışında bulunmalı ancak, bunu belirli bir ölçünün dışına çıkarmamalıdır.

Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, Allah’ın dışında hiçbir kulu kendisine ibadet edercesine üstün görmemek kulluğun gerekleri arasındadır.

26 Bir Müslüman, Hz. Ali ve Âl-i beyt’i sevmekle ibadet sorumluluğundan kurtulabilir mi?

Bu meselenin tam olarak anlaşılabilmesi için şu üç noktanın açıklanması gerekir:

1) İbadet nedir? İnsanlar niçin ibadetle sorumludur?

2) Sevgi nedir? İnsan, kime, ne ölçüde muhabbet edecektir?

3) Âl-i Beyt sevgisinin dinimizdeki yeri nedir?

Birinci Nokta: İbadet Nedir?

İbadet; kulun, Allah Teâlâ’ya karşı tekbir, hamd, şükür gibi vazifelerini Onun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. İnsan; Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ihsan, ikram ve nimetleriyle beslendiğini düşünerek Ona karşı hamd ve şükür görevini, sonsuz tevazu ve mahviyet içerisinde yerine getirmekle sorumludur. Bu ise, ancak ibadetle olur. İbadet eden insan, bu dünya misafirhanesinde, Allah’ı emri dâiresinde oturup kalkar, yiyip içer, her türlü fiil ve hareketini Onun emirlerine göre tanzim eder. Başkasının değil, ancak Allah’ın kulu olarak yaşar. Bu kulluk onu, hakiki insaniyete, gerçek şerefe, haysiyet ve ismete kavuşturur. Zaten insanların yaratılış gayesi ibadet ile bu şerefe nâil olmaktır.

Bu mukaddes vazifenin Hz. Ali'ye muhabbet etmekle yerine getirilmiş olunmayacağı açıktır. Öyle olsaydı, Kur’an-ı Kerim'deki bütün ibadet emirlerine gerek kalmaz, bunların yerine sadece Peygamberimizi sevmemiz emredilirdi.

İkinci Nokta: Muhabbet nedir? İnsan, kime, ne ölçüde muhabbet edecektir?

Muhabbetullah, Allah Teâlâ’nın kemâl ve cemâlini idrak ve takdir oranında kalpte oluşan ilâhî bir nurdur. Bu muhabbet ile insan ruhu, kederlerden ve hüzünlerden kurtulur. Safî neşe ve huzura kavuşur. İnsan ruhunu yüksek erdeme ulaştıran sebeplerin en sağlamı, Allah sevgisidir.

Cenâb-ı Hak, insanın kalbine sonsuz bir muhabbet kabiliyeti yerleştirmiştir. Bu sonsuz muhabbet, ancak zât ve sıfatlarıyla nihayetsiz kemâlde bulunan Allah içindir. Yâni, insana lütfedilen bu sevgi kabiliyeti Allah’ı sevmek içindir.

İnsan bir şeyi ya ondaki kemâl, yahut ondan aldığı lezzet ve gördüğü menfaat için sever. Meselâ, bir Müslüman peygamberleri, evliyaları, irfan ve fazilet sahibi zâtları, onlardaki “kemalât-olgunluk-erdem” için sever. Kendisine ihsan eden kimseleri, onlardan gördüğü lütuf ve ikramları için sever. Yediği yemek ve meyveleri ise lezzetleri için sever. İnsan, aklen ve vicdanen bilir ki, kemâllerini takdir ettiği, ihsanlarından memnun olduğu ve lezzet aldığı bütün bu varlıklar Allah’ındır. Hepsini O yaratmıştır. Bunlarda tecelli eden bütün kemâl, cemâl ve ihsanlar, hep Ondan gelmektedir.

Öyleyse, insan kendindeki bu nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, evvela ve bizzat Allah’a verecek, diğer bütün muhabbete lâyık zâtları, nimetleri ve ihsanları da Allah için sevecektir.

Buna binâen, biz Müslümanlar başta Peygamberimiz (asm.) olmak üzere, Dört Halifeyi, Âl-i Beyt’i, bütün sahabe-i kirâmı Allah nâmına, “Allah'ın onları sevdiği ve bizim de sevmemizi istediği” için seviyoruz. Eğer bu zâtları, Allah için değil de, sırf kendi şahsiyetleri için sevsek, o zaman Hristiyanların düştüğü tehlikeye biz de düşmüş oluruz. Zira, onlar Hz. İsa’yı (as) Allah’ın bir Resulü, elçisi olarak Allah namına değil de, -hâşâ- Allah gibi seviyorlar. onu, Allah’a ortak koşmakla dinden çıkıyorlar.

Allah’ı sevmenin nasıl olacağına gelince, bu hususta Kur’ân-ı Kerim şu ölçüyü koymuştur:

“De ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı affetmekle örtsün. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân, 3/31 )

Yukarıdaki ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’a (c.c.) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seveceksiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. O’na benzemek ise, O’na ittiba etmek (tâbi olmak)tır. Ne vakit O’na ittiba etseniz Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz; tâ ki, Allah da sizleri sevsin.” (Lem’alar, 21)

Üçüncü Nokta: Âl-i Beyt sevgisinin dinimizdeki yeri nedir?

Âl-i Beyt’e Allah için muhabbet etmek, dinimizde vaciptir (İmam-ı Şâfiî’ye göre farzdır).

Cenâb-ı Hak Şurâ sûresinde şöyle buyurmaktadır:

“Resulüm, sizden peygamberlik vazifesine mukabil ücret istemez. Yalnız Âl-i Beyt’ine meveddet (sevgi ve saygı) istiyor.” (Şûra, 42/23)

Bir hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz (asm.) şöyle buyurmaktadır:

“Sizlere iki şey bırakıyorum. Onlara yapışsanız kurtulursunuz. Birisi Kur’an-ı Kerim, biri Âl-i Beyt’imdir.”.

Bu hadis-i şerifte Allah’ın Kitabına ve Âl-i Beyt’e yapışmanın birlikte zikredilmesiyle, bizlere şu hakikat ders verilmiştir:

Allah’ın Kitabına uyan her Müslüman, Âl-i Beyt’i sevecek, Âl-i Beyt’i seven her Müslüman da Allah’ın Kitabı’yla amel edecektir. Binâenaleyh, Âl-i Beyt’i seven bir mümin, Kur’ân-ı Kerim’in ihtiva ettiği bütün inanç esaslarına iman ettiği gibi, gerek ahlâka, gerekse ibadete dair bütün hükümlerine de inanacak ve onları hayatına uygulayacaktır.

Her şey gibi Âl-i Beyt’i sevmenin de bir ölçüsünün olması lâzımdır. Bu ölçü ise, Resulüllah Efendimizin (asm.) Sünnet-i Seniyye’sini, bütünüyle yaşamaktır. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir:

“Âl-i Beyt’ten vazife-i Risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyye’sidir. Sünnet-i Seniyye’yi terk eden hakikî Âli Beyt’ten olmadığı gibi Âl-i Beyt’e hakikî dost da olamaz.”

Bu hakikate binâen, ancak Sünnet-i Seniyye’ye tâbi olan bir Müslüman, Âl-i Beyt’i gerçek anlamda sevmiş olacaktır.

Son olarak şu hakikati de ifade edelim ki, bizim Ehl-i Beyt’i sevmemiz onların sadece şahsiyetleri için değil, Kur’an’a yaptıkları hizmetleri, İslâm Dini’nin neşrinde gösterdikleri büyük fedakârlıkları, ilim ve irfan sahasında yaptıkları hizmetleri içindir.

Onların bu hizmetleri sayesinde, ümmet-i Muhammed itikatlarını ehl-i dalâletin sapık fikirlerinden, hurafelerden, batıl inançlardan koruyabilmiştir.

Onların bu halis, fedakâr, sadıkâne hizmetlerine bir mükâfat olarak, Cenâb-ı Hak, İslâm âlemini asırlar boyu irşat eden Zeyne’l-Abidin, Ca’fer-i Sâdık, Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri gibi nice büyük mürşitleri onların neslinden göndermiştir.

Âl-i Beyt, ibadeti, hayatlarının en büyük gayesi bilmişler ve ömürlerinin her anında, kulluk görevini en yüksek sadakat ve ihlâsla yerine getirmişlerdir. Meselâ: Zeyne’l-Âbidin Hazretleri, en dehşetli fitneler ve siyaset çekişmeleri içinde bile, gece ve gündüzde bin rekât namaz kılardı.

Onların neslinden gelen bütün kutuplar, mücedditler, evliya ve asfiyalar da aynı yolu takip etmişler, büyük bir gayret ve çalışmayla ümmeti bu yola yönlendirmişlerdir.

O hâlde, Ehl-i Beyt’i seven her mümin de ibadet görevini yerine getirmekle, onları örnek almalı, onlara benzemeli ve onlar gibi olmaya gayret etmelidir. Ehl-i Beyt’i gerçek anlamda sevmek de ancak bu yolla gerçekleşebilir.

27 Alevi bir insanla arkadaşlık etmekte ve maddi yardımda bulunmakta sakınca var mı?

Biz Alevî-Sünnî ihtilafını körükleyip ayrılık gayrıhk meydana getirmeye taraftar değiliz. Birlik ve beraberlikten yanayız. İh­tilâfları körüklemekten, farklı anlayışları alevlendirip birliğimizi bozmaktan hiç kim­seye fayda gelmez, ancak hepimize zarar gelir. Bunu böyle biliyor, böyle de inanıyoruz.

Aslında bir Müslüman’ın veya bir tarikatın Hz. Ali (ra) muhabbetini meslek ve meşrebine esas almasının dinen hiçbir mahzuru yoktur. Diğer sahabelere tecâvüz etmemek, Kur'an ve Sünnet'in ışığında namazını kılmak, orucunu tutmak ve diğer sorumluluklarını yerine getirmek kaydı ile, Hz. Ali (ra) ve Ehl-i Beyt muhabbetini rehber edinmenin hiçbir mahzuru yoktur.

Gerçek şu ki, Kitap ve Sünnet'i bilen ve gereği gibi yaşayan hakikî bir Alevî, ancak Allah Teâlâ'yı ma'bûd olarak tanır. Kendisini, İslâmîyet’in bir ferdi olarak bilir, Peygamberimizi (asm), en son peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'i de son semavî kitap kabul eder. Bu sun’î ayrılığın ortadan kalkmasının tek yolu, Kur'an'ın ışığı altına girmek ve O'nu yegâne ölçü kabul etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de,

“Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız ve ayrılmayınız.”

buyurmakla, bütün Müslümanların Kur'an etrafında toplanmasını emretmektedir.

Alevilik Kur'ân'ın dışında ola­maz. Sünnetin zıddına anlaşıla­maz. Peygamber Efendimiz'in (asm) ya­şayışına ters şekilde yorumlana­maz. Alevîlik'te namaz, oruç, hac, zekât gibi dinî emirlerin hepsi de vardır ve mevcuttur. Aksini iddia edenler Alevîliği kendi maksatlarına âlet etmek isteyenler­dir. Onların oyununa gelinmemeli, Aleviliği İslâm'ın dışında göstermek isteyenlere itibar edilmemelidir...

Alevîliği İslâm'ın içinde yorumlayan din (kardeşimiz), dışında anlayan da (vatandaşımız)dır. Biz vatandaşımızla da karşılıklı saygı içinde yaşamak isteriz. Bu, bizim Müslü­manlığımızın da gereğidir.

Resûlüllah'ın (asm) damat ve kayınpederliğe lâyık bulduklarını sevmek ve saymak bizim görevimizdir.

Dinimiz bir Müslümanın, gayri müslim birisi ile arkadaşlık kurmasını ve ona maddi yardımda bulunmasını dahi yasaklamamıştır. Bir alevi ile elbette arkadaşlık kurmak ve maddi yardımda bulunmak caizdir.

28 Tarihte İbn Sebe'nin yasadığına dair hiç bir kanıtı yok ve sahih kitaplarda da böyle bir şahıs geçmiyor. Buna rağmen Şia inancının bu kişiden kaynaklandığını nasıl söyleyebiliyorsunuz?

“Tarihte İbn Sebe’nin yaşadığına dair hiçbir kanıt yok...” demek, mesnetsiz bir iddiadır. İbn-i sebe'nin gerçekten yaşadığına dair tarih kitaplarında bol bol bilgi vardır. Sahih hadis kitaplarında onun adının bulunmaması normaldır. O bir sahabe değildir ve peygamberimizden hadis de rivayet etmemiştir. (Geniş bilgi için bk. Murat Sarıcık, Bütün Yönleriyle Dört Halife dönemi, Nesil yayinları, İstanbul, 1010. 295-  vd.)

Ayrıca bütün olayların tek müsebbibi Abdullah b. Sebe’ olduğunu söyleyen de yoktur. Ancak o, fitne-fesat çıkarma noktasında, Hz. Osman (ra)’ın öldürülmesinde, Cemel vakasındaki ciğer-suz olayların patlamasında, Hz. Ali (ra)’e uluhiyet isnat edip ğuluvv-u Şia fırkasının meydana gelmesinde çok önemli etkiye sahip olduğu söyleniyor. Kendisi Aslen Yahudi olup yalancıktan Müslüman olduğunu söyleyen bir münafıktır.

Ehl-i sünnet alimleri onun varlığını kabul etmiş ve ondan bahsetmişlerdir. Bunlardan bazıları şunlardır: Hasan b. Muhammed b. El-Hanefiye, el-Adenî, eş-Şabî, el-Ferezdak, Katade, İbn Sa’d, İbn Habib el-bağdadî, Ebu Asım, el-Cuzecanî, İbn Kuteybe, el-Belazûrî, et-Taberî, (bk. el-Mevsuatu’l-hurra).

Şianın bazı kaynakları böyle bir şahsiyetin olmadığını söylese de, yine onlardan bir çok ilim adamı da Sünniler gibi düşünmekte ve İbn Sebe’nin tarihi bir şahsiyet olduğunu kabul etmektedir (bk. a.g.e.).

Misal olarak şunları verebiliriz: es-Sakafî “el-Ğarat” adlı kitbında “Amr b. El-Hamd, Hic b. Adî, Habbe b. El-Avfî, el-Harisu’l-Aver ve Abdullah b. Sebe –Mısır fethinden sonra Emiru’l-Mumin Hz. Ali (ra)’in yanına gittiler ve onun mahzun gördüler…”(el-Ğarat, s. 302).

Şia alimlerinin en saygınlarından biri olan ve hicrî 4. asırda yaşayan Ebu Amr el-Kişşî de “er-Rical” adlı eserinde, İbn Sebe’in münafıklığından söz etmiş ve onun tarihte fitneci bir kimliğe sahip olduğuna, hatta peygamberlik davasında bulunduğuna ve Hz. Ali (ra)’e uluhiyet isnat ettiğine dair Ebu Cafer’den naklettiği bilgilere vurgu yapmıştır.(bk. el-Mevsuatu’l-hurra).

en-Nevbahtî “Fıraku’ş-Şia” adlı eserinde şunları yazıyor:

“Abdullah b. Sebe’ Ebu Bekir, Ömer, Osman ve diğer sahabeleri açıkça tenkit edenlerden biriydi ve bunları söylemesi için Emiru’l-Müminin Ali’nin kendisine emir verdiğini söylüyordu. Bunları duyan Hz. Ali (ra) onu çağırdı ve gerçekten öyle bir şey söyleyip söylemediğini sordu. Kendisi bunları söylediğini itiraf edince, onu yakarak cezalandırmak istedi, fakat çevresindekiler onun sürgün edilmesiyle iktifa edilmesinin daha uygun olacağını söyleyince Hz. Ali (ra) onu Medayin’e sürgün etti.(bk. el-Mevsuatu’l-hurra).

el-Kummî de “el-Makalatu ve’l-Fırak” adlı eserinde aynı konuyu işlemiştir.(bk. a.g.e).

Hülasa, Ehl-i sünnet gibi bir çok Şia alimi de İbn Sebe’in tarihte var olan Yahudi asıllı bir münafık olduğunu kabul etmektedir.

Şunu da belirtelim ki, Onun bir hayal mahsulü olduğunu ilk iddia edenler bazı oryantalistler olmuştur. Sonra Ehl-i sünnet'ten Taha Huseyn ve bazı Şia alimleri onları takip etmiştir.(a.g.e).

29 Şu an günümüzde bulunan Aleviler doğru yoldan sapmışlar mıdır? Aleviler bidat ehli midir? Aleviler ile görüşmek uygun mudur?

Toplum olarak bir empati sorunuyla iç içe yaşadığımızı inkar edemeyiz. Kendimizi fert ve cemaat bazında, “ötekinin” yerine koyamayışımız, hayatımızı sağırlar diyaloguna çevirmiş. Bizim söylediklerimiz her zaman güzel ve doğru olurken, “öteki”nin söyledikleri batıl ve yanlış olmuş. Kendi kusurlarımız fazilete dönüşürken, muhatabımızın fazileti kusur olarak algılanır olmuş.

Halbuki Kur’an öğretisi toptancılığı reddeder. Doğru ile yanlışı ayırt eden analizci yaklaşımı ön plana çıkarır. Toplumun veya ferdin her hali hatasız olmadığı gibi bütün halleri de hatalı değildir.

“Birisinin hatası ile başkası mesul olmaz.” (En’am, 6/164)

ayet-i kerimesinde ifade olunan prensip şahsi, cemaati ve milli ölçeklerde davranışların belirlenmesi için adil bir Kur’an düsturudur. Bir şahsın veya toplumun sahip olduğu özelliklerden birisinin kötü olması, sadece o sıfata düşmanlık beslenmesini gerektirir. Yoksa, insanın bir kötü sıfatı yüzünden ona tamamen düşman olmak Kur’an’ın adalet anlayışına uymaz.

Bu ölçek düşünce bazında da ele alınabilir. Herhangi bir düşünce sisteminde görülen bir kaç hata, o düşünce sisteminin tamamının yanlış olduğunu ortaya çıkarmaz. “Meslekler ne kadar batıl da olsalar içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur.” Böyle durumlarda sonucu belirleyen unsurlara bakılır. Sonucu hak ve hakikat belirliyorsa o meslek hak, menfi yönü müsbet yönüne galip geliyorsa o meslek batıl demektir. Burada esas olan müsbet-menfi dengesinin ne şekilde bozulduğu meselesidir.

İslam’ın değişik açılardan yorumlanış biçimlerine bu açıdan bakmak gerekir. Tarihi bir olgu ve sosyolojik bir realite olan Alevilik de bu çerçeve de değerlendirilmelidir. Bu yapılırken “empatik toplum”un fonksiyonelliği canlı tutulmalı. Yani toplumsal kesimler kendisini “öteki”nin yerine koyabilmelidir.

Bu çerçevede yazılan bazı eserler Ehl-i sünnet ve Şia’nın birbirini anlamasına yardımcı olmak yerine; aradaki mesafeyi büyütmüştür. Araya siyasi endişeler de girince, “tekfir” derecesine varacak suçlamalar görülmeye başlamıştır.

Aleviliği belirli kodlarda birleştirmenin imkânsızlığını, hemen herkes kabul ediyor. Yoğun bir şekilde birbirlerini Aleviliğini inkar etseler de, bütün Alevi kliklerini bugünün sosyal bir olgusu olarak kabul etmek zorundayız. Aleviliğin bütün kollarının Hz. Ali (ra)’yi referans alması, sosyolojik olmasa da tarihi bir zorunluluk olsa gerektir.

“Alevi” kelimesi Hz. Ali (ra)’ye intisabı olan kişi demektir. Bu açıdan “Ali”siz bir Alevilik düşünmenin, tarihi köklerini açıklamak pek mümkün değildir. Bu tür Alevilik tanımları yapanların tarihi köklerle ilgilendiklerini de söyleyemeyiz. Alevilik kavramının asli mecrasından çıktığını düşündüğünden eserlerinde Aleviliğin doğru tanımlamasını yapmaya çalışmıştır. Esas Alevilik, Hz. Ali (ra) muhabbetinin nebevi ve ilahi sevgiye ulaştırması demektir. Temel ekseni tevhid, Hz. Ali (ra) muhabbeti, Ehl-i Beyt muhabbeti ve nübüvvettir. Fakat Alevilik zaman içerisinde asli referanslarını yitirerek değişik şekiller kazanmıştır. Bunu Bediüzzaman, “salabetli Alevilik, nihayet, Rafıziliğe dayandı” şeklinde ifade eder. Bu hakikatin yansıması olarak Hz. Ali (ra) ve Al-i Beyt ile hiç ilgisi olmayan Alevilik klikleri türemiştir.

Bediüzzaman “Münafık öldükten sonra namazı kılınmaz.” ayetinin açıklaması bağlamında sordukları bir sorusu üzerine, bu ayetin Alevilere teşmil edilemeyeceğini, Alevilerin ehl-i kıble olduklarını, yani İslam dairesi içinde yer aldıklarını yazar.

Hz. Ali (ra) sevgisi, Alevilerin en önemli fikir eksenidir. Olayların yorumunda bu ilkeden taviz vermemeye çalışırlar. Sünni kesimde de Hz. Ali (ra) sevgisi, küçümsenemeyecek bir yer işgal eder.

Alevilerin önem verdikleri bir kavramda Al-i Beyt muhabbetidir. Hz. Peygamberin (s.a.v.) evine mensup olanları ifade eden bu kavram, tarih boyunca siyasi çekişmelerde araç olmaktan kurtulamamış.

Aslında Hz. Ali (r.a.) muhabbetinin mütemmimi olan Al-i Beyt sevgisi Alevilerde olduğu gibi Sünnilerde de temel bir olgudur. Zaten Ehl-i Beyt sevgisi Kur’an’ın öngördüğü bir sevgidir.

“Dedi ki, vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; sizden istediğim ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” (Şura, 42/23)

ayet-i kerimesinin tefsirinde, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Al-i Beyte karşı ümmetin sevgisini istediğini belirtir. Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadisinde,

“Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz, necat bulursunuz: Biri Kitabullah, biri Al-i Beytim.”

buyurarak Al-i Beytinin önemini vurgulamıştır.

Kur’an’ın emrettiği Ehl-i Beyt sevgisi, önemli bir esastır. Fakat Al-i Beyt muhabbetini doğru anlamak noktasında Risale-i Nur’un ikazları vardır. Bediüzzaman, Resul-ü Ekrem (s.a.v.)’in Hz. Ali (ra)’ye söylediği:

“Sende, Hz. İsa gibi bir kısım insan helakete gider. Birisi, ifrat-ı muhabbet, diğeri ifrat-ı adavetle. Hz. İsa’ya Nasrani muhabbetinden hadd-i meşrudan tecavüz ile -haşa- ibnullah dediler, Yahudi adavetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemalini inkar ettiler. Senin hakkında da, bir kısım hadd-i meşrudan tecavüz edecek, muhabbetinden helakete gidecektir.” (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup)

Hadis-i Şerifi muhabbetin nasıl olması gerektiğini ön plana çıkarıyor. Yani, Hz. Ali (ra), Allah ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e izafeten sevilmelidir. Al-i Beyte de “vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı nuranisi” (nurani bağları) olarak bakmak gerekir. Yoksa, Hz. Ali (ra)’nin Allah ve Resulüne olan bağlantısını düşünmeden, şahsi kahramanlıkları ve üstünlüklerini düşünerek sevilmesi doğru değildir. Bu tür sevgi Allah bilinmese de, Peygamber tanınmasa da olabilecek türden hasarete sebep olabilecek bir sevgidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Al-i Beyti, peygamberlik vazifesi açısından sever. Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin kaynağı, muhafızı, her türlü gereklerinin yerine getiricisi Al-i Beyt’tir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in, Al-i Beyt sevgisinden muradı sünnet-i seniyyesi olduğuna göre, sünnet-i seniyyeye uymayanlar Al-i Beyt’ten olmadığı gibi, Al-i Beyt’e hakiki dost da olamazlar.

Sonuç: Bediüzzaman, hakiki Alevilik ile Ehl-i sünnet ve Cemaat arsında ayrılıkların giderilmesi gerektiğini savunmuştur. Özellikle bu zamanda, dinsizliğin yaygın olduğu bir devrede buna şiddetle ihtiyaç vardır. Zaten Aleviler ile Ehl-i sünnet arasındaki kopuklukta sun’i öğelerin etkisi çok fazladır. Meselâ, Ehl-i sünnet ve Cemaat adı altında Vahhâbîlik ve Haricilik fikri girdiği için, bazıları Hz. Ali (ra)’yi tenkit etmişler. Bu da Ehl-i sünnetin hesabına yazılmış. Bundan dolayı Aleviler Ehl-i sünnete karşı soğumaya başlamışlar. Yine, Alevilik adı altında yapılan yanlışlar, Ehl-i sünneti Alevilikten soğutmuştur. İşte bu tür rahatsızlıklardan sıyrılıp çıkabilmek için taraflar birbirine önyargısız yaklaşarak, empati sorununu aşmalıdırlar. Hakiki Aleviler, Haricilerin ve Vehhabilerin sözlerinin etkisinde kalıp Ehl-i sünnete karşı düşmanlık beslemekten vazgeçip, ittifak yolları aranmalıdır.

Bediüzzaman’ın “Hubb-u Âl-i Beyt’i meslek yapan Aleviler ne kadar ifrat da etse, zındıkaya, küfrü mutlaka girmez” şeklindeki hüsnüzannı Ehl-i sünnet için önemli bir ölçü olsa gerektir. Aleviler ise, “Belki Ehl-i sünnet, Alevilerden ziyade Hz. Ali’nin taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hz. Ali’yi layık olduğu sena ile zikrediyorlar.” sözünü dikkate almalıdırlar. Bütün bunlar şu gerçeği ortaya çıkarıyor.

Hakiki manada Ehl-i Beyti seven insanlar ehl-i bidat değildir. Aslında bir Müslüman’ın veya bir tarikatın Hz. Ali (ra) muhabbetini meslek ve meşrebine esas almasının dinen hiçbir mahzuru yoktur. Diğer sahabelere tecâvüz etmemek, Kur’an ve Sünnet’in ışığında namazını kılmak, orucunu tutmak ve diğer sorumluluklarını yerine getirmek kaydı ile, Hz. Ali (ra) ve Ehl-i Beyt muhabbetini rehber edinmenin hiçbir mahsuru yoktur. Gerçek şu ki, Kitap ve Sünnet’i bilen ve gereği gibi yaşayan hakikî bir Alevî, ancak Allah Teâlâ’yı ma’bûd olarak tanır. Kendisini, İslâmiyet’in bir ferdi olarak bilir, Peygamberimizi (s.a.v.), en son Peygamber, Kur’ân-ı Kerîm’i de son semavî kitap kabul eder.

Bu sun’î ayrılığın ortadan kalkmasının tek yolu, Kur’an’ın ışığı altına girmek ve O’nu yegâne ölçü kabul etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de,

“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve ayrılmayınız...”(Al-i İmran, 3/103)

buyurmakla, bütün Müslümanların Kur’an etrafında toplanmasını emretmektedir.

Müslümanların birlik ve beraberlikleri ancak böylece temin edilebilir, ayrılıklar onun prensipleriyle ortadan kaldırılabilir. Her türlü hurafe ve safsatalardan ancak böylece uzak kalınabilir.

Kur’an ayetlerinin Allah’a ait beyanları her insanı ikna edecek bir kuvvettedir. Sıradan halk, O’nun beyanının sadeliğine meftûn, bilim adamları da fesahat ve belagatına hayrandır. “Kalpler O’nun zikriyle tatmin olur.”  ve her seviyedeki fikir adamı, inanma ihtiyacını O’nunla karşılarlar, O’na uymakla kemâle ererler.

Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

“Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.” (İsrâ, 17/9)

Bir insan nelere, nasıl inanmakla iman dairesine gireceğini ve hangi amelleri işleyip nelerden çekinerek İslâm dairesinde kalacağını Kur’an ve Sünnet’ten öğrenecektir.

Madem ki, bütün Müslümanların ölçüsü Kur’an ve Sünnet’tir, o halde bir Müslüman beşerî her fikri, her iddiayı, her inancı, her itikadı Kur’an’a ve onun birinci derecede tefsiri olan Hadîs-i şeriflere göre değerlendirecek ve muvazene edecektir.

30 Bazıları tarafından, "Kur'ân-ı Kerim, Hz. Ali (ra.)'a gönderildiği hâlde Cebrâil (as.) onu Muhammed'e (asm..) getirdi." diye iddia ediliyor. Bu hususta ne diyorsunuz?

Bu iddia esasen Yahudilerden kaynaklanmaktadır. Nitekim Asr-ı Saâdet’te bazı Yahudiler, sırf Kur’ân-ı Kerim’i Cebrâil (as.) getirdiği için iman etmemişler ve bizzat Resulüllah Efendimize,

“Cebrâil bizim düşmanımızdır. Eğer sana gelen Mikâil olsaydı iman ederdik.”

demişlerdir. Yâni, meselenin temelinde Yahudilerin Cebrâil’e (as.) düşmanlığı yatmaktadır.

Evvela, şunu ifade edelim ki, şu ayet-i kerîme, bu ve benzeri safsatalara imkân bırakmayacak kadar açıktır:

“İman eden, salih amel işleyen, Muhammed’e indirilene -ki o Rablerinden gelen bir haktır- iman eden kimselerin de günahlarını affetmiştir, hâllerini ıslâh etmiştir.” (Muhammed, 47/2)

Bu ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’i Resul-i Ekrem Efendimize indirdiğini, müminlerin ona ve ona indirilene iman etmeleri gerektiğini, hak ve hakikatin ancak Kur'an’da olduğunu beyan buyurmuştur.

Yukarıdaki yersiz iddia için iki ihtimal düşünülebilir: Birisi, Cebrâil’in (as.), bu işi “kasten”; diğeri ise, “aldanarak” yaptığıdır.

Vahiy, Hz.Ali’ye (ra.) gelmişken, Cebrâil’in (as.) onu, kasten Hz.Muhammed’e (asm.) getirdiğini iddia edenler, nefsin daima yanlış yola sevk ettiği ve şeytanın sürekli yanıltabildiği insan türü ile şeytana aldanmaktan uzak melek çeşidini birbirine karıştırmaktadırlar.

İnsan türünde, elçilerin, bazen padişahlarını aldattıkları ve onların fermanlarını hile ile değiştirdikleri bir vakıadır. Cebrâil’in (as.) ilâhi elçiliğini böyle bir elçiye benzetmek hem Allah’ı (cc.), hem de Cebrâil’i (as.) bilmemektir.

Mâlûmdur ki, melekler de peygamberler gibi “ismet sıfatı” ile nitelenmiştirler. Yâni, onlar yaratılışları itibarıyla günahtan uzaktırlar. Şerre kabiliyetleri yoktur: Allah’a isyan etmeleri imkânsızdır.

Cenâb-ı Hak, Cebrâil’i (as.) şöyle nitelemektedir:

“Muhakkak o (Kur’an) çok şerefli bir Resulün (getirdiği) Kelâmdır. Azim bir kudrete mâliktir. Arş’ın sahibi (olan Allah) yanında çok itibarlıdır. O kendisine itaat olunandır. (Melâike-i mukarrebin ona itaat ederler.) O emîndir.”(Tekvir, 81/19-21)

Böyle bir inanç kabul edildiği takdirde şöyle bir safsata ortaya çıkar:

Peygamberleri Allah-ü Azimüşşân değil de -hâşâ- Cebrâil (as.) tayin etmiş olur.

Cebrâil’e (as.) onun şanına yakışmayan bu iftirayı yapanlara karşı Cenâb-ı Hak, Bakara Sûresinde şöyle bir tehditte bulunmaktadır:

“Kim Allah’ın meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil’e, Mikâil’e düşman olur ise, şüphesiz Allah o kâfirlerin düşmanıdır.” (Bakara, 2/98)

Görüldüğü gibi, âyet-i kerimede, Cenâb-ı Hak, meleklere ve peygamberlere düşmanlığı, kendisine düşmanlık olarak kabul etmekte ve kendisinin de o kâfirlerin düşmanı olduğunu ilân etmektedir.

Hz. Cebrâil’in bu işi kasten değil de yanılarak, yâni Peygamberimizi, Hz.Ali’ye benzeterek yaptığı ihtimaline gelince, böyle bir ihtimal de düşünülemez.

Cebrâil (as.) bir anda binler yıldızda bulunup, binler melâike-i kirâma Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini unutmadan, şaşırmadan karıştırmadan tebliğ eden, Allah’ın yetkin bir elçisidir. Onun ilmi insanlarınki gibi çalışılarak elde edilmiş bir bilgi değil, vehbîdir, yani Allah tarafından verilmiştir. Allah’ın böyle bir elçisine unutma, şaşırma, yanılma isnat etmek aklen muhâldir. Böyle bir isnada her şeyden önce Cenâb-ı Hakk’ı bilmemek demektir. Elbette her şeyi en güzel surette yaratan Cenâb-ı Hakk’ın, kendisine, noksan ve kusurlu bir elçi yarattığı düşünülemez.

Hem Kur’ân-ı Azimüşşân, bir defada değil, yirmi üç sene zarfında ayet ayet, sure süre inzâl edilmiştir. Cebrâil’in (as.) böyle bir hata yaptığı -hâşâ- bir an için düşünülse bile Cenâb-ı Hak kendisini ikaz ve hatasını tashih ederdi.

Kaldı ki, Cebrâil (as.), Muhammed’i (asm.) ilk defa vahiy tebliğ ederken görmüş değildi. Doğumundan itibaren onunla alâkadar olmaya başlamış ve bu alâkası, nezâreti, hizmeti ve muhafazası, çocukluk ve gençlik yıllarında da aralıksız devam etmişti. Yâni, vahiy gelmeden önce de Resulüllah Efendimiz, daima onun nezâret ve murakabesi altındaydı.

Son olarak şu noktaya dikkat etmek lâzımdır:

Peygamber Efendimize vahiy geldiğinde, Hz.Ali Efendimiz on yaşlarındaydı. Peygamberimiz ile Hz.Ali’yi en akılsız bir kimsenin dahi birbirlerine benzetmesi düşünülemezdi. Bu açık hakikate rağmen, bin dört yüz seneden beri bazı kimselerin nasıl olup da bu safsataya inandıkları ve bu hurâfenin arkasından gittiklerini anlamak mümkün değildir.

31 Âl-i Beyt sevgisinin dinimizdeki yeri nedir?

Âl-i Beyt’e Allah için muhabbet etmek, dinimizde vaciptir. (İmam-ı Şâfiî’ye göre farzdır.) Cenâb-ı Hak Şurâ sûresinde şöyle buyurmaktadır:

“Resulüm sizden peygamberlik vazifesine mukabil ücret istemez. Yalnız Âl-i Beyt’ine meveddet (sevgi ve saygı) istiyor.” (Şûra, 42/23)

Peygamber Efendimiz (asm.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdular:

“Size verdiği nimetlerinden dolayı Allah’ı sevin. Beni de Allah için sevin. Âl-i Beyt’imi de benim için sevin.”

Diğer bir hadîslerinde ise şöyle buyurmuşlardır: 

“Bir kimse, sahabelerimi, zevcelerimi ve Ehl-i Beyt’imi sever de onların herhangi birine ayıplamada bulunmazsa, onların sevgisiyle bu dünyadan göçerse, kıyamet günü benimle beraber olur.”

Bu hadis-i şerif, Âl-i Beyt muhabbetinin dinimizdeki önemini en veciz ve en açık bir şekilde ifade etmektedir.

Yine bir hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz (asm.):

“Sizlere iki şey bırakıyorum. Onlara yapışsanız kurtulursunuz. Birisi Kur’an-ı Kerim, biri Âl-i Beyt’imdir.”

buyurmaktadır. Bu hadis-i şerifte Allah’ın Kitabı’na ve Âl-i Beyt’e yapışmanın birlikte zikredilmesiyle, bizlere şu hakikat ders verilmiştir:

Allah’ın Kitabı’na uyan her Müslüman, Âl-i Beyt’i sevecek, Âl-i Beyt’i seven her Müslüman da Allah’ın Kitabı’yla amel edecektir.

Her şeyde olduğu gibi Âl-i Beyt’i sevmenin de bir ölçüsünün olması lâzımdır. Bu ölçü ise, Resulüllah Efendimizin (asm) Sünnet-i Seniyye’sini, bütünüyle yaşamaktır. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir:

“Âl-i Beyt’ten vazife-i Risaletçe muradı Sünnet-i Seniyye’sidir. Sünnet-i Seniyye’yi terk eden hakikî Âli Beyt’ten olmadığı gibi Âl-i Beyt’e hakikî dost da olamaz.”

Bu hakikate binâen, ancak Sünnet-i Seniyye’ye tâbi olan bir Müslüman, Âl-i Beyt’i gerçek anlamda sevmiş olacaktır.

Zira, böyle bir Müslüman’ın yapmış olduğu bütün ibadetlerden ortaya çıkan hayır ve hasenâtın bir misli “Sebep olan işleyen gibidir.” kuralı gereği, Peygamber Efendimizi, Âl-i Beyt’e ve bütün sahabelere de yazılmaktadır. Böylece, o mümin ile Âl-i Beyt’in ruhları arasında bir ilişki ortaya çıkmakta, bu onlara sevaplar hediye ettiği gibi, onlar da bundan memnun ve mesrur olmaktadırlar.

Şunu da ifade edelim ki, Âl-i Beyt’e sadece soyut bir sevgi beslemekle yetinilirse o takdirde Resulullah Efendimiz (asm.) insanlara sadece Âl-i Beyt’i sevdirmek için gönderilmiş olur. Hâlbuki, Peygamberimiz (asm.) insanlara Allah’ı tanıttırmak, sevdirmek ve onları ibadet vesilesiyle Allah’ın dergâhına sevk etmek için gönderilmiştir.

Bu tarz bir anlayış, insanın yaratılış gayesini sadece bir sevgiye bağlamak olur. Hâlbuki, Âl-i Beyt de dahil, bütün insanlar, Aziz ve Celil olan Allah’ı tanımak ve O’na ibadet için yaratılmışlardır.

Meşârik’teki bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz, Hz. Fâtıma’ya hitâben şöyle buyurmuşlardır:

“Ey benim kızım Fâtıma-i Zehrâ, canını cehennem ateşinden kurtarmaya çalış. Zira ben ahirette -farz ve vacipleri terk ve yasak olan şeyleri işlemeniz sebebiyle azâba sürüklenmenizi Allah dilerse- üzerinize gelecek azap ve cezayı def edip uzaklaştırmaya muktedir değilim.”

Bizim Ehl-i Beyt’i sevmemiz onların sadece mücerret şahsiyetleri için değil, Kur’an’a yaptıkları hizmetleri, İslâm Dini’nin neşrinde gösterdikleri büyük fedakârlıkları, ilim ve irfan sahasında yaptıkları hizmetleri içindir.

Ehl-i Beyt’i seven her mümin, ibadet görevini yerine getirmekle, onları örnek almalı, onlara benzemeli ve onlar gibi olmaya gayret etmelidir. Ehl-i Beyt’i gerçek anlamda sevmek de ancak bu yolla gerçekleşebilir.

32 Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır, anlamındaki hadis ne demektir?

Bu sorunun özeti şudur:

Hz. Peygamber (asm), Hz. Ali için,

 “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” diye buyurmuştur.” (Tirmizi, Menakıb,19; İbn Mace, Mukaddime,11; İbn Hanbel, 1/84,118, 119)

İbn Hacer bu hadisin çok değişik yollardan nakledildiğini belirtmiş ve rivayetinin sağlamlığına işaret etmiştir. (bk. İbn Hacer, 7/74)

Zeyleî ise, bu hadisin değişik rivayetlerden gelmesine rağmen zayıf olduğunu belirtmiştir. (Tuhfetu’l-Ahvezi, 3/137)

Ehl-i Şia bu gibi hadislere dayanarak, Hz. Ali’nin ilk halife olduğunu, hakkının gasbedildiğini iddia ederler. Bu konu on dört asırdan beri Şii alimler ile Ehl-i sünnet alimleri arasında tartışma konusudur. Yüzlerce kitapta bunun münakaşası yapılmıştır.

Ehl-i sünnet alimlerine göre, “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” şeklindeki hadisin manası: “Ben kimi seviyorsam, Ali de onu sever.” şeklindedir. Diğer bazılarına göre ise, “Ben kimi dost edinir veya yetkili kılarsam, Ali de onu dost edinir, yetkili kılar.” (Tuhfetu’l-Ahvezi, a.y)

Bu iki görüşü yorumlarsak diyebiliriz ki, bu hadiste iki önemli noktaya dikkat çekilmiştir.

a) Bu hadiste yer alan “MEVLA” kelimesini Şia’nın da kabul ettiği gibi, tevliye / yetki vermek anlamına alırsak, hadisin manası şöyle olur: “Ben kimi tevliye edersem / kimi yetkili kılarsam, Ali de onu yetkili kılar, onun yetkisini kabul eder.”

Bu yoruma göre, bu hadis-i şerif, Hz. Ali’yi aşırı sahiplenme adına, ondan önceki halifeleri zalim ve haksız olarak gören Ehl-i Şiaya önemli bir ders içermektedir. Hadiste, Hz. Ali’nin yetkilerini kabul ettiği ilk üç halifenin hilafetlerini kabul etmemek, onlara karşı kin beslemek, Hz. Ali’nin onlara gösterdiği saygı ve sevgi ve onlar döneminde onlara itiraz etmeyerek onlar için bir nevi şeyhülislamlık makamında bulunmasının işaretiyle, ehl-i şia bu tavırlarında haksızdırlar. Ehl-i Şianın tutumu, hem bu hadisin işaretine hem de Hz. Ali’nin ilk üç halifeye karşı takındığı tutum ve davranışına aykırı ve taban tabana zıttır. Çünkü; Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi,

“Hazret-i Ali (ra) mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o hulefa-i selâseye (o üç halifeye) ittiba ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu davalarını cerhediyor (çürütüyor)... Demek Ehl-i Sünnet ve Cemaatın davası, haktır.(...)” 

“Çünki bunlar(Şialar) Hazret-i Ali'yi (ra) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlakta bulunduğunu onların mezhebleri iktiza ediyor. Çünki diyorlar ki: "Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (ra) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (ra) onlara mümaşat etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş."

"Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve 'Esedullah' ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zâtı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara tasannu'kârane muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümaşat etmekle haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (ra) teberri eder.” (Lem'alar, s. 22, 25)

b) Hz. Peygamber, kendisinden sonra, Hz. Ali’yi tekfir eden haricilerin ve ona karşı kin besleyen nasibelerin ve bir kısım fasık ve zalimlerinin menfi propagandalarına karşı, Hz. Ali’yi layık olduğu yere oturtarak, şah-ı velayet gibi manevi makamına işaret ederek -ona karşı insanların hüsnü zanlarını temin etme adına- ümmetinin dikkatini çekmiştir.

Bediüzzaman Hazretleri bu gerçeğe şu ifadelerle işaret etmiştir:

“Hem istikbalde Hazret-i Ali (ra) elîm hâdisata ve dâhilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali'yi (ra) me'yusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû'-i zandan kurtarmak için مَنْ كُنْتُ مَوْلاَهُ فَعَلِىٌّ مَوْلاَهُ (Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.) gibi mühim hadîslerle Ali'yi (ra) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.” (Lem'alar, s. 23)

33 Bazı çevreler Hz. Ali'nin ölmediğini, İbn-i Mülcem'in öldürdüğü şahsın -hâşâ- onun (ra.) kılığına girmiş bir şeytan olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddiaya ne dersiniz?

Bu iddia, İbn-i Sebe’nin köhne hurafelerinden biridir. Hz. Ali (ra.)'ye “ulûhiyet” isnat eden bu adam, onun vefatı üzerine bu safsatayı ortaya atarak, taraftarlarını buna inandırmayı başarmıştır.

Maalesef o zaman -hakkı bâtıldan, hayrı şerden ayıramayan- birtakım cahil kimseler, bu hurafeye kapılmışlardı. Bu kimseler, İbn-i Sebe’nin sözlerinin, Kur’ân-ı Kerim’in ölçülerine ve Peygamberimizin (asm.) tebliğ ettiği hakikatlere ne kadar ters düştüğünü, maalesef muhakeme edememişlerdi.

Hâlbuki, İbn-i Sebe’nin bu iddiasının sadece Kur’an’a değil, akıl ve mantığa, ilim ve hikmete de ne kadar zıt olduğu gayet açıktır.

Evvela, Peygamber Efendimizin (asm.) âleme teşrifinden sonra, şeytanın insan suretine girmesi yasaklanmıştır. Diğer taraftan bu iddiayı ortaya atan veya onlara kapılan kimseler, şu sorulara ne cevap vereceklerdir?

- Hz. Ali (ra)’in göğe çekildiğini ve İbn-i Mülcem’in onun yerine şeytanı öldürdüğünü, o anda camide bulunan Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz ve diğer sahabeler bilemediler mi?

- Şayet bilemedikleri iddia edilirse, o hâlde, bu seçkin kimselerin bilemediğini, o anda hâdise mahallinde bulunmayan İbn-i Sebe, nasıl oldu da bilebildi?

- Kaldı ki, Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz babalarını yaralı olduğu hâlde eve getirip hizmetinde bulunmuşlardı. İbn-i Sebe’nin köhne hurafesine göre, onlar babaları diye şeytana mı hizmet etmiş, onun mu cenaze namazını kılmışlardı?

- İbn-i Mülcem, Hz. Ali (ra.) Efendimizi değil de şeytanı öldürdüyse, ödüllendirilmesi lâzım gelmez miydi? Kendisine neden kısas uygulandı? Hz. Ali Efendimizin çocukları masum birini öldürmekle katil mi olmuş oldular?

Bütün ömrü boyunca Allah’tan azami derecede korkan, Kur’an’ın hükümlerini gerek kendine, gerekse bütün insanlara uygulamakta son derece hassasiyet gösteren, her anı Hakk’ı zikretmekle geçen ve cennet ile müjdelenen bu zâta yapılan böyle bir iftira, şeytanları bile hayrete düşürecek büyük bir zulümdür.

34 Kızılbaşlık ne demektir?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Kızılbaşlık ne demektir?

35 Osmanlı Devletinde Aleviler huzurlu bir azınlık mıydı? Alevilere zulmedilmiş midir?

Yavuz Sultân Selim'in Alevî katliamı yaptığı söylenmektedir. Bu doğru mudur?

Osmanlı Padişahları Müslümandırlar ve kendi idare ettikleri devlette de İslâm Hukukunu tatbik etmişlerdir. İslâm Hukukunda ise, kâfirlerle yapılan savaşlarda dahi katliam yani soykırım yapmak haramdır. Zira Hz. Peygamber, savaş halinde dahi, çocuklar, kadınlar, din adamları ve yaşlılar gibi yedi gurup insanı katletmenin caiz olmadığını bütün komutanlarına talimat olarak vermiştin" Mü'ey yed min indillah denecek kadar maneviyâtı yüksek olan Yavuz'un dinin yasakladığı katliamı ve hem de Müslümanım diyen bir gruba karşı yapmış olması mümkün değildir. Ancak tarihî olayları doğru olarak öğrenmek şarttır. Şöyle ki;

Erdebil Şeyhlerinden Şeyh Cüneyd şeyhliğine şahlık katmak istemiş ve ancak muvaffak olamayarak 1456 yılında katl edilmiştir. Yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi devam ettirmiş ve Anadolu'yu Şîalaştırmak metodunu kullanarak şahlığını pekiştirmek istemiştir. Kucaklarında büyüdüğü Akkoyunlu Devletine de hıyanet edince, Yakub Bey tarafından 1488 yılında o da öldürülmüştür. Yerine geçen Şah İsmail ise, Erdebil Sofuları veya Halifelerini Anadolu'ya göndererek, hem Anadolu'yu Şîalaştırmayı ve hem de böylece Anadolu'yu hâkimiyeti   altına   almayı   hayatının   gayesi   edinmiştir.   Nitekim   temkinli   davranmayan Âkkoyunlu Devleti, torunları olan Şah İsmail tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran ve hem şeyhliği ve hem de şahlığıyla Anadolu üzerine yürüyen Şah İsmail, halifeleri vasıtasıyla Anadolu'yu tam bir anarşiye sürüklemekte maalesef muvaffak olmuştur. 1507 yılında üzerine yürüdüğü Alâüddevle Bey'in mağlubiyeti üzerine Elbistan, Harput ve Diyarbekir'i yakmış ve yıkmıştır. Bu arada Erdebil Sofuları da Anadolu'da anarşi çıkarmaya başlamışlardır. Şah İsmail'in taraftarları olan askerler, kırmızı çuhadan tadar giydiklerinden dolayı onun taraftarı olan herkese Sürhser yani Kızılbaş denmiştir. Şah İsmail'in halifelerinden olan Rumiyeli Nur Ali Halife başkanlığındaki Erdebil sofu ve müritleri,(Tokat'a saldırmışlar ve yüzlerce insanı kılıçtan geçirmişlerdir. Maalesef Şehzade Ahmed üzerlerine ordu göndermişse de muvaffak olamamıştır.

Bu arada Antalyalı Hasan Halife ve oğlu Şahkulu veya Osmanlı tarihçilerinin ifadesiyle Şeytan Kulu (Şahkulu Baba Tekeli veya Karabıyıkoğlu da denmektedir) eliyle Anadolu'daki Alevileri Osmanlı Devleti aleyhinde teşkilâtlandırmaya başlamıştır. Antalya'dan Manisa'ya dönen Şehzade Korkut'un hazinesini vuran Şahkulu, bununla da yetinmeyerek Antalya'yı basmış, baş kâdı ile birlikte çok sayıda insanı katletmiştir. Bundan sonra sırasıyla Kızılcakaya, İstanos, Elmalı, Burdur ve Keçiborlu kasabalarını yakıp yıkan Şahkulu.Kütahya'ya kadar gelmiştir. Anadolu beylerbeyisi Karagöz Ahmed Paşa da öldürülenler arasındadır. Amasya'da bir araya gelen 20 bin Erdebil Sofuları çevreye dehşet saçmaya başlamışlardır. Bunların yaptığı katliamla Erzurum ve Erzincan 20-30 yıl harabe olarak kalmıştır. Çubukova'da 1511 yılında Şahkulu'nun bir okla öldürülmesinden sonra da Şiî'lerin Anadolu'daki tahribatları devam etmiştir. Bunların Müslümanları nasıl kırıp geçirdiklerini, Diyarbekir ve çevresindeki Kürt beylerinin mektuplarından da anlıyoruz. Şu cümleler bunlardan sadece biridir:

"Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardımedesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslâm Sultânı'na muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inayetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız"

İşte 918/1512 yılında Anadolu'yu Şi'a tehlikesinden kurtarmak üzere Padişah olan Yavuz, Şah İsmail'in üzerine gitmeden evvel, yukarıdan beri vesikalar ışığında anlattığımız olayları biliyordu ve Anadolu'daki Şii Türkmenlerin binlerce insanı katlettiklerinin de farkındaydı. Bu yaraya parmak basmak için, meseleyi müzâkere etmek gayesiyle bir Divan toplantısı yapmış ve başta İbn-i Kemal olmak üzere büyük âlimlerin de katıldığı bu toplantıda Kızılbaşlarla ilgili neler yapılmasını kararlaştırmıştır. İbn-i Kemal gibi bir âlimden de gerekli fetvayı aldıktan sonra, Anadolu'yu kasıp kavuran ve Kızılbaş adı altında her yerde Osmanlı Devleti'ne karşı kıyam eden bu insanların teftiş ve tahkik olunarak, uslanmayanlarının katl edilmelerini ve uslanması muhtemel olanlarının ise haps edilmelerini emretmiştir. Bunların sayıları bazı tarihçilere göre yaklaşık 40.000 kişidir ve bunlardan ne kadarının öldürüldüğü de kesin belli değildir. Ancak bu isyancı grupların bastırlmaması halinde,  Şah İsmail'in üzerine gitmenin tamamen yararsız olduğu da gün gibi ortadadır. Olayı inceleyen Uzuncarşılı, Kızılbaşların ne kadar insan öldürdüğüne dair binleri bulan rakamlar verdikten sonra, Yavuz'un başka çaresi yoktu demektedir.

Şunu da belirtmeliyiz ki, Osmanlı Devleti, herkesi zorla Sünnî yapmak için zorlamamıştır. Ancak dinî inançlar kullanılarak devletin arkadan vurulması tehlikesi karşısında tedbirler almıştır. Hem Şiîler ve hem de Sünnîler için, idarecilerinin yaptıkları hata ve zulümleri tamim etmek çok yanlıştır.1

1- Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. 6522, 6636, 5321, 5035, 3062, 5812; Solakzade, 359 vd; Ali, Künhül Ahbar, Esad Efendi, nr. 2162, vrk. 233/a vd.; Hoca Sadettin Efendi, Tacüt-Tevarih, c. II, sh. 245 vd; Koca Müverrih, Bedayi, c. II, vrk. 452/a-b; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, sh. 225-231, 253-270.

Bilinmeyen Osmanlı, Prof. Dr. Ahmed Akgündüz; Doç. Dr. Said Öztürk

36 Bazı kimselerin Hz. Ali'ye "peygamber" dediklerini işitiyoruz. Bu iddia, nereden kaynaklanmaktadır ve bunlara nasıl cevap vermek gerekir?

Bu yanlış inanç, İbn-i Sebe tarafından iddia edilmiştir. Bütün gayesi Müslümanların itikadını bozmak olan İbn-i Sebe, menfur faaliyetlerini sürdürürken, nabza göre şerbet vermesini iyi beceriyordu. Önce, bazı kimselere Hz. Ali’nin (ra.) ilâh olduğunu telkin etmeye çalışıyor, bunun tutmayacağını anladığı yerde, ona peygamberlik isnat ediyor; bunun da geçerli olmayacağını anladığı zaman ise, Hilâfetin en evvel Hz. Ali’nin hakkı olduğunu, bu hakkın kendisinden zulmen alındığını” telkine kalkışıyordu.

Dikkat edilirse, bu üç iddia arasında tezat vardır. Tezat ise, hükümsüzdür. Şöyle ki ilâh olan, peygamber olamayacağı gibi, peygamber için de hilâfet söz konusu olamaz. Bu tezat dahi, açıkça gösteriyor ki meselenin altında sadece ve sadece ifsat ve ihanet yatmaktadır.

Malûmdur ki, her şeyin bir başlangıcı ve bir de nihayeti olduğu gibi, Hz. Âdem’le (as.) başlayan peygamberlik müessesesi de Hâtemü’l-Enbiyâ (asm.) ile son bulmuştur. Cenâb-ı Hak, peygamberlerin en ekmeli olan O Zât’ın eline semavi kitapların en mükemmeli olan Kur’ân-ı Azimüşşân’ı vermiş ve nübüvvet müessesesini o Hâtemü’l-Enbiyâ ile tekmil etmiştir. Artık, kıyamete kadar başka bir peygamber gelmeyecektir.

Hz. Muhammed’in (asm.) Hâtemü’l-Enbiya olduğu Ahzap Sûresinde şu şekilde ifade buyrulmaktadır.

“Muhammed sizin ricalinizden hiçbirinin babası değil ve lâkin Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah âlimdir. (Her şeyi bilendir.) (Ahzab, 33/40)

Bu ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak, hem Hz. Muhammed’in (asm.) ismini zikrederek onun peygamberliğini açıkça ifade ediyor, hem de “Son Nebi” ifadesiyle, onun son peygamber olduğunu kesin olarak beyan buyuruyor.

Bilindiği gibi, kendisine kitap indirilen peygamberlere “Resul” denir. Ayet-i kerimede Peygamberimiz (asm.) için hem Resul, hem de Son Nebi buyurulmasıyla, artık kendinden sonra hiçbir nebinin gelmeyeceği ve nübüvvet kapısının onunla son bulduğu kesinlikle bildirilmiş oluyor. Yâni, Hz. Muhammed (asm.) son nebi olduğu gibi, son Resul de olmaktadır. Zira, her Resul nebidir, fakat her nebi Resul değildir.

Malûmdur ki peygamberlikle görevlendirilen kimselerin bu görevlerini açıkça ilân etmeleri kendileri için farzdır. Bu, ilâhi bir kanundur. Gelmiş geçmiş bütün peygamberler, bu kanuna en ince noktasına uymuş ve kimseden çekinmeyerek peygamberliklerini ilân etmişlerdir. Onların bir kısmı ateşe atılmış, bir kısmı kesilmiş, bir kısmı memleketlerinden sürülmüş, ancak hepsi de canları ve başları pahasına tebliğ görevlerini hakkıyla yerine getirmişlerdir.

Geçmiş peygamberler gibi, Peygamber Efendimiz (asm.) de peygamberliğini, ilk ayetin gelmesiyle ilâna başlamış, kavim ve kabilesinin kendisine düşman olması onu zerre kadar korkutmamış, davasından vazgeçmesi için yapılan vaatlere de zerre kadar iltifat etmemiş ve

“Bir elime güneşi, bir elime ayı koysanız, ben yine bu davamdan vazgeçmem!”

diyerek, onların ne vaatlerine, ne de tehditlerine önem vermemiştir. Bütün insanlara gönderilen bir peygamber olarak, nazil olan her ayeti en şedit düşmanlarına dahi tebliğden çekinmediği gibi, bütün dünyanın meliklerine, imparatorlarına mektuplar yazmış, kendisine tâbi olmadıkları takdirde hidayete eremeyeceklerini, mallarının, canlarının, devletlerinin, milletlerinin selâmette olamayacağını çekinmeden ilân etmiştir.

Şimdi, Hz.Ali’ye peygamberlik isnat eden İbn-i Sebe ve taraftarlarının iddialarını, kısaca tahlil edelim:

Evvela: Hz.Ali peygamberlikle görevlendirilseydi, bu göreve herkesten önce kendisinin iman etmesi ve peygamberliğini ilân etmesi, onun için bir farz olurdu. Kendisi tarafından ne yazıyla, ne de sözle böyle bir şey asla ifade edilmediği gibi, aksine hakkında bu gibi iddialarda bulunanların bir kısmını yaktırmış, bir kısmını ise sürgüne göndermiştir.

Kendisi daha on yaşında bir çocuk iken, Peygamberimizin son nebi olduğunu kabul etmiş ve bu uğurda maddî-manevî cihat etmiş, hilâfeti zamanında da Kur’an-ı Kerim’in hükümlerini en ince noktasına kadar uygulamış, kısacası çocukluğundan tâ vefatına kadar Allah ve Resulü yolunda çalışmıştır.

Böyle bir zâta peygamberlik isnadında bulunmak hiçbir esasa dayanmayan bir hurafedir.

Cenâb-ı Hak Sebe Sûresinde buyuruyor:

“Seni de başka değil, ancak bütün insanları kapsayan bir risaletle rahmetimizin müjdecisi, azabımızın habercisi (olarak) gönderdik, ama bunu insanların çoğu bilmez.” (Sebe', 34/28)

Cenâb-ı Hak, bu ayet-i kerimeyle, Resulüllah Efendimizin (asm.) peygamberliğinin bütün insanları kapsadığını açıkça beyan buyuruyor.

Kur’ân-ı Kerim’de, Hz.Muhammed’in (asm.) peygamber olduğunu açıkça ifade eden bir diğer ayet-i kerime de Sûre-i Fetih’in şu ayetidir:

“Muhammed Allah’ın Resulüdür. onun takipçileri de kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükû ediciler, secde ediciler olarak görürsün.”(Fetih, 48/29)

Âyetin başında Hz.Muhammed’in (asm.) peygamberliğine Cenâb-ı Hak bizzat kendisi şahitlik etmektedir. Yâni, Allah-ü Azimüşşân azamet-i celâliyle: “Muhammed Resulüllah’tır buyuruyor. Bu şahadeti hangi vehim gölgeleyebilir?

Kur’an’ın bu açık beyanlarına rağmen, Hz.Ali’ye peygamberlik isnat edilmesi bâtıldır, vehmîdir, esassızdır.

37 Caferilerin namazın sonunda sağa sola dönmeden selam vermelerinin kaynağı var mıdır?

Caferilerin görüşlerine uygun şöyle bir hadis rivayeti vardır. İbn Mace’nin yaptığı rivayet göre,

"Peygamberimiz, başını sağa-sola çevirmeden bir kere selam verirdi.”(bk. Neylu’l-Evtar, 1-2/590).

Ancak bu rivayetin senedinde Abdul-Muheymin adında bir kişi vardır ki, Buharî ve Nesaî onun rivayetinin kabul edilemeyeceğini beyan etmişlerdir.(bk. age.)

Dört mezhebe göre de selam hem sağa hem de sola verilir. Hanefilere göre, selam farz değil, vaciptir. Malikî ve Şafiilere göre, ilk selam farzdır, ikinci selam sünnettir. Hanbelilere göre ise, her iki selam da farzdır(el-Fıkhu’l-İslamî, 1/671-72). 

Selamın her iki taraftan da verileceğini kabul eden İslam alimlerinin sağlam delilleri vardır. Bunlardan biri, Müslim, Ahmed b. Hanbel, Nesaî ve İbn mace’nin rivayet ettiği şu hadistir: 

Amir b. Sad babasından aktarıyor; babası Sad demiş ki,

“Ben Resulullah’ın hem sağ hem sol tarafa selam verdiğini görüyordum. Hatta selam verirken yanaklarının beyazlığı görünürdü.”(bk. Neylu’l-Evtar, 1-2/586).

Aynı hadisin manasını Buharî dışındaki kütübü sitte imamları da İbn Mesud’dan nakletmişlerdir. Ve Tirmizî hadisin sahih olduğunu belirtmiştir(bk. age.).

İlave bilgi için tıklayınız:

Namazın sonunda sağa-sola selam verirken, kime selam vermekteyiz? Bu selamın manası nedir ve neden selam veriyoruz? Meleklere veriyorsak onların selama ihtiyaçları var mı?

38 Ben bir Aleviyim, namazlarımı kılıyorum, ibadetlerimi yapıyorum; illa ismimin Sünni mi olması gerekiyor? Önemli olan niyet ve yaptıkların mı yoksa etiket gibi olan bir sınıf içine girmen mi?

Önemli olan Allah'ın rızasını kazanmaktır; isim etiket önemli değildir. İslamı yaşayabilmek için illa da kendinizi Sünni diye adlandırmak zorunda değilsiniz. Yalnızca Müslüman kimliği yeterlidir. Önemli olan Müslüman olmaktır.

Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde İslam'ın nasıl yaşanacağı bildirilmiştir. Mezhepler de bunu sistemleştirmiş, yeterli bilgisi olmayanlar için anlaşılır hale getirmişlerdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ben bir alevi genciyim, sünni bir kızla evlenebilir miyim? Bir de sünniler gerçekten bize düşman mı içden, yoksa baştakiler mi bizle oynuyor?..

Aleviler de Müslüman diyebilir miyiz?

39 Mevlana’nın, Şii olduğu ve Hz. Ali’yi ilahlaştırdığı iddiası doğru mudur; onun Ehl-i Beyt ve sahabe sevgisi hakkında bilgi verir misiniz?

Günümüzde bazı çevreler, Mevlânâ’nın, kendi döneminde etkili olan Şiî-Batınî görüşlerin tesirinde kaldığını, hatta Bâtinî fikirleri dile getirdiğini ileri sürmektedir. Aslında hangi mezhep ve meşrepte olursa olsun ilmi, ameli ve kişiliğiyle insanların teveccüh ettiği büyük şahsiyetler, her mezhep sahibince kendi taraftarı olarak gösterilmeye çalışılır. Bu itibarla ünlü şahsiyetlerin nesebi ve milliyeti konusunda tartışmalar olduğu gibi inancı, fikriyatı ve mensubiyeti hususunda da tartışmalar olabilir. Bu tartışmaları doğru bir şekilde sonuçlandırabilmek için söz konusu şahsın kendi eserlerine ve burada ortaya koyduğu görüşlere inmek, tarafsız ve ilmî bir tarzda bunları incelemek çoğu defa yeterli olacaktır.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, fikirleri ve eserleriyle İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. Bu özelliği sebebiyle bazı çevreler onu kendi taraflarında gösterme çabası içine girmişlerdir. Bu gayeye matufen onun eserlerine bazı müdahaleler yapılmış ve şiirleri arasına kendisine ait olmayan bazı şiirler karıştırılmıştır. Bunlar, aşırı Şiî gruplardan İsmâiliyye mezhebine mensup şairlerin Hz. Ali’yi tanrılaştıran şiirleridir.

Nitekim İranlı edip Hidayet Han’ın "Dîvân-ı Şemsi’l-Hakâyık" adıyla hazırlayıp 1280/1863 yılında Tahran’da neşrettiği Dîvân’da Mevlânâ’ya ait olmayan bazı şiirler bulunmaktadır.

Dilimize de tercüme edilen bu Dîvân, içerdiği bazı şiirler sebebiyle Mevlânâ hakkında farklı mülahazaların ileri sürülmesine zemin hazırlamaktadır.(1) Ancak Tahran Üniversitesinden Prof. Fîrûzanfer, Şia tarafını tutmadan, ilim aşkıyla uğraşarak şimdiye kadar basılmış veya basılmamış Mevlânâ’ya ait bütün divanları inceleyerek, nüsha farklarını da göstererek, gerçekten ona ait şiirleri ortaya koymuş ve neşretmiştir. Onun bu gayretleri sonucunda Dîvân’da Hz. Ali’yi ilahlaştıran şiirlerin olmadığı anlaşılmıştır.(2) Fakat önceki eseri okuyan bazı kimseler, kendine ait olmayan ve Hz. Ali’ye insanüstü bir konum atfeden bu şiirlere dayanarak, Mevlânâ’nın Şiî-Bâtınî olduğunu ileri sürmüşlerdir.(3)

Mevlana’da Ehl-i Beyt sevgisi

Ev halkı anlamına gelen "Ehl-i Beyt" terkibi, ev sahibiyle onun eşini, çocuklarını, torunları ve yakın akrabalarını kapsar. Ehl-i Beyt tabiri İslâmî dönemden günümüze kadar sadece Efendimiz’in ailesi ve soyu manasına gelen bir terim olmuştur. Ehl-i Beyte kimlerin dahil olduğu hususunda farklı görüşler mevcuttur.4 Biz, en dar kapsamıyla Ehl-i Beyt derken; Hz. Peygamber, Fâtıma, Ali, Hasan ve Hüseyin’i kastetmekteyiz.

1. Mevlânâ’da Peygamber Sevgisi

Mevlânâ, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve Ashâb-ı Kirama olan sevgisini ifade etmeyi bizzat O’nun bir tavsiyesi olarak kabul etmiş ve bunu her fırsatta dile getirmekten geri durmamıştır. O, hem haliyle hem de diliyle Hz. Peygamber (s.a.s.)’e daima hürmet ve muhabbet beslediğini ifade etmiştir. Nitekim bir rubaide; "Canım bedenimde oldukça Kur’ân’ın kulu ve kölesiyim; seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden bundan başka türlü bir söz naklederse, o kişiden de bîzarım ben, o sözden de." diyerek, hem Kur’ân’a hem de Hz. Peygamber’e bağlılığını dile getirmiştir. O, hayatıyla ve eserlerinde ortaya koyduğu fikirleriyle Efendimiz’i ve O’nun soyundan gelenleri kendine rehber edinmiştir. Aslında onun Ehl-i Beyt muhabbeti de Efendimiz (s.a.s.)'e duyduğu sevginin tabii bir sonucudur.

2. Hz. Ali Sevgisi

Hz. Ali, Ashab-ı Kiram arasında Kur’ân, hadis ve özellikle fıkıh alanındaki bilgisiyle temayüz etmiştir. Beş yaşından itibaren hicrete kadar Hz. Peygamber’in yanında yetişip büyümesi, damadı ve amcasının oğlu olması, Tebük seferi dışındaki bütün savaşlarda hazır bulunması gibi önemli özellikleri sebebiyle Müslümanlar Hz. Ali’ye büyük değer vermişlerdir. Hz. Ali’nin fazilet ve menkıbelerine dair rivayetler, diğer sahabe hakkında nakledilen rivayetlerle kıyaslanamayacak derecede çoktur. Diğer taraftan Şia'ya mensup fırkalar, Hz. Ali’nin sahih haberlerde bildirilen faziletleriyle yetinmemiş, özellikle imamet ve imamın vasıfları hususunda İslâm’ın ruhuna aykırı olan birtakım aşırı görüşler ileri sürebilmişler ve ayrıca Hz. Ali’nin rakibi olarak kabul ettikleri Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman gibi sahabileri de kötülemişlerdir. Bu itibarla genelde Ehl-i Beyt, daha dar anlamda Hz. Ali hakkında ortaya konulan tavır, kişi veya grupların İslâmî akide bakımından hangi noktada durduklarını belirlemede önemli bir kıstas olmuştur.

Mevlânâ, Hz. Ali’nin ilim ve anlayış noktasında bizzat Hz. Peygamber tarafından övüldüğünü belirtir. Hadis-i şerifte

"Ben ilim şehriyim, Ali de onun kapısıdır."5

buyrulmasından ilham alan Mevlânâ, Hz. Ali için "Sen ilim şehrinin kapısı ve ilim güneşinin şuasısın."6 diyerek, bu hususu dile getirir. Yine Mevlânâ, "Sen Allah’ın aslanısın, pehlivanısın, cesurusun."7 diyerek Hz. Ali’yi över. Bununla birlikte o, Allah Resûlü’nün bu kadarla yetinmediğini, Hz. Ali’ye aslanlığına ve cesaretine güvenmemesi gerektiğini ve kâmil bir insanın yanında olmasını tavsiye ettiğini de belirtir.

Mevlânâ, Mesnevî’nin özellikle birinci cildinde Hz. Ali’den övgüyle bahseder. Bir yerde, ihlasın nasıl olması gerektiği hususunda Hz. Ali’yi örnek gösterir ve onun fiillerinin hile ve aldatmadan uzak olduğuna vurgu yapar.9 Bir yerde, Hz. Ali’nin nazar ve akıl sahibi büyük bir veli olduğuna dikkat çekmektedir.10 Başka bir yerde ise, "Ey gönlü sözlerle dolu olduğu halde susan âşık; ötelerden bir haber var mı? Sen 'Hel etâ' sûresini oku, 'La feta' nüktesini söyle!" diyerek, İnsan (Dehr) sûresine işaret etmektedir. Bu sûrede, insanın insan haline gelmeden önce maddî varlığının geçirdiği safhalara işaret edilir. Sûrenin 8. ayetinden sonra –bazı tefsirlerde belirtildiği üzere- Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’e sevgi, saygı duyulmasına işaret edilir. Mevlânâ, burada Ehl-i Beyt'e hususi bir saygı gösterilmesi gerektiğine dikkat çeker.

Mevlânâ, Hz. Ali’nin ağzından; "Perde kalksa benim yakînim artmaz." diyerek, imanının ne denli güçlü olduğuna işaret etmekte ve onun imanının yakîn derecesinde olduğunu ifade etmektedir.12 Mevlana’nın bir Şiî olup olmadığını göstermesi bakımından Hz. Ali’yi kaçıncı sırada zikrettiği önem arz etmektedir. O, Hz. Ali'yi dört halifenin dördüncüsü olarak kabul eder ve fazilet sıralamasında onu bu konuma yerleştirir.

Hâlbuki bu durum, Şia'nın imamet anlayışına tamamen aykırıdır. Şia'nın en temel görüşü yalnızca Hz. Ali’nin imametinde düğümlendiğine göre, bir kimsenin Şiî kabul edilebilmesi için imamet görüşünü mutlaka kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde o kimse Şia'ya dahil edilmez. Bu açıdan Mevlânâ’nın Şiî olduğunu söylemek mümkün değildir.

3. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Sevgisi

Mevlânâ, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in güzel ahlak sahibi ve örnek kimseler olduklarını bir misal ile açıklar.

"Hasan ve Hüseyin çocukken bir adamın yanlış ve kurallara uymayan bir şekilde abdest aldığını gördüler. Ona en iyi tarzda, nezaketle abdest almayı öğretmek istediler. Adamın yanına gelip 'Bu, bana yanlış abdest alıyorsun, diyor. Her ikimiz de senin önünde abdest alalım. Bak bakalım hangimizin abdesti daha doğrudur?' dediler ve her ikisi de adamın önünde abdest aldılar. Adam, 'Ey oğullarım sizin abdestiniz çok doğru, şeriata uygun ve güzel! Ben zavallının abdesti ise yanlıştı.' dedi."14

Burada Mevlânâ, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in küçük yaşta olmalarına rağmen sahip oldukları üstün ahlak ve fazileti dile getirmektedir.

Mevlana’nın Sahabeye Bakışı

Mevlânâ’nın eserlerinde Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ayrı bir yeri olduğu gibi O’nun arkadaşlarının da çok özel bir yeri vardır. O, zaman zaman ashaptan örnekler vermektedir. Bu örneklerinde Mevlânâ’nın çok samimi bir dil kullandığı, onları saygı ve muhabbetle andığı görülür. Nitekim Mevlânâ, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin sahabe arasında mühim bir konuma sahip olduklarını, hatta sahabe denildiğinde bunların isimlerinin akla geldiğini belirterek dördüne de aynı önemi vermektedir.

Mevlânâ ashabın ne denli faziletli, cömert ve tevazu sahibi olduklarını izah ederken Hz. Ömer’den bir hikaye nakleder:

"Hz. Ömer zamanında çok ihtiyarlamış bir adam vardı. O kadar ihtiyarlamıştı ki, kız çocuğu ona süt verir ve hizmetini görürdü. Hz. Ömer:

'Bu zamanda senin gibi babasına hakkı geçmiş bir çocuk yoktur.' buyurdu. Kız çocuğu,

'Doğru buyuruyorsun, ancak babamla benim aramda bir fark vardır. Babam beni büyüttü, yetiştirdi ve bir zarar gelmesin diye üzerime titredi. Ancak ben babama hizmet ediyorum ve gece gündüz zahmetinden kurtulmak için de Allah’a dua ediyorum.' şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer:

'Bu genç Ömer’den daha ziyade fakihtir.' buyurdu."16

Mevlânâ, "Haşa! Ömer işlerin, sırların hakikatini bilmez olur mu? Yalnız ashabın tabiatı böyle idi. Kendilerini küçük gösterip başkalarını överlerdi." diyerek, Hz. Ömer’in şahsında sahabenin fazilet sahibi olduklarına vurgu yapmaktadır.

Ashab-ı Kiram'ın ahlaki vasıflarına dikkat çeken Mevlânâ, insanlara bunu örnek göstermekte ve "Ahlakını Hz. Peygamberin ahlakına benzeten kimselerin, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi öleceklerini" söylemektedir.17 Burada Ashab-ı Kiram'ın Allah Resûlü (s.a.s.)'in ahlakıyla ahlaklandığına, bu vesile ile de yüksek bir ahlaka sahip olduklarına işaret vardır. Bu genel izahtan sonra Mevlânâ’nın Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve diğer sahabiler hakkındaki görüşlerine bazı örnekler verilecektir.

1. Hz. Ebû Bekir

Mevlânâ, Hz. Ebû Bekir’den "Sıddîk-i Ekber" olarak söz eder.18 Nitekim o, Ebû Cehil’in Hz. Peygamber’in doğruluğunu sırf kin ve nefretinden kabul etmediğini belirtirken Ebû Bekir’in Efendimiz’i manevi bir güneş olarak görüp kabul ettiğini bildirir. Mekkeli müşriklerin Allah Resûlü’nü inkar ettikleri ve alaya aldıkları bir dönemde o, bütün samimiyetiyle Allah Resûlünü tasdik etmiştir. Bu sebeple Mevlânâ, onu en büyük tasdik edici anlamında "Sıddîk-i Ekber" ismiyle anmaktadır. Diğer taraftan Mevlânâ, Hz. Ebu Bekir’i "mağara arkadaşı, dostu"19 olarak da isimlendirmektedir.20 Burada o, hicret sırasında Efendimiz ile Hz. Ebu Bekir’in arkadaşlığına ve özellikle mağarada beraber geçirdikleri üç güne atıfta bulunmakta ve bu arkadaşlığın çok önemli bir ayrıntı olduğuna işaret etmektedir.

Mevlânâ, kâmil insanın vasıflarını anlatırken Hz. Ebu Bekir’den örnekler vermektedir.21 Bir yerde o, Hz. Ebû Bekir’in imanının büyüklüğünü anlatırken "Ebû Bekir’in imanı tartılsa bütün dünya imanına üstün gelir." mealindeki hadisi nakleder ve Hz. Ebû Bekir’in imanının muhkemliğini, yakîn derecesine ulaştığını ifade eder. Başka bir vesile ile Hz. Ebû Bekir’in faziletini anlatırken yine imanının mükemmel oluşunu örnek vermektedir: "Ebû Bekir namazı, orucu ve sadakası sebebiyle diğer ashaba tercih edilmedi. O, kalbindeki iman ile tercih olundu."22 diyerek Ebû Bekir’in sahabenin en üstünü olduğuna dikkat çekmektedir.

2. Hz. Ömer

Mevlânâ, Hz. Ömer’in imanının büyüklüğünü anlatırken onun bir kerametini zikreder. Hz. Ömer, düşmanlarına karşı kullansın diye kendisine getirilen zehir dolu bir kaseyi, kendi içindeki düşmanını, yani nefsini öldürsün diye bir yudumda içer. Bu zehir Hz. Ömer’e tesir etmez.23 Burada, Hz. Ömer’in düşman olarak sadece kendi nefsini gördüğüne işaret ederek, kendisiyle mücadelesine değinir ve onu büyük bir Allah dostu olarak kabul eder.

Mevlânâ, Rum elçisinin Hz. Ömer’in yanına gelmesi ve kerametlerini görmesi konusuna değinir. Burada, Hz. Ömer’in sade bir hayat yaşadığına; saltanat, para ve şöhrete hiç önem vermediğine, halkla birlikte olup onların dertlerine çareler aradığı hususuna işaret eder. En önemlisi de Hz. Ömer’in adalet sahibi veli bir kul olduğuna vurgu yapmasıdır.

Rivayete göre Hz. Ebû Bekir, kendisinden sonra kimin halife olacağıyla alakalı bir temayül yoklaması yapmış ve Hz. Ömer’e: "Benden sonra halife olursan ne yaparsın?" diye sormuştu. Ömer (radıyallahu anh), buyurdu ki: "Ben adalet gösterir, hakkı gözetirim." Ebu Bekir: "Doğru söylüyorsun, senden adalet yağıyor." diyerek onu tasdik etmiştir.

Mevlânâ, Hz. Ömer devrinden pek çok örnek verip her vesile ile onun ilim, irfan, adalet sahibi ve mütevazı bir mümin oluşundan bahseder. Halbuki Şia, Hz. Ömer’i gasıp imam olarak kabul eder. Yani Hz. Ali’nin hakkını zorla elinden almış, dolayısıyla zalim bir yönetici olarak görür. Şiî olan ya da Şia'ya meyleden birisinin Hz. Ömer hakkında –yukarıda olduğu gibi- hüsnü şehadette bulunması söz konusu olamaz.

3. Hz. Osman

Mevlânâ, hal dilinin önemini anlattığı bir yerde Hz. Osman’dan örnek vermektedir.

"Osman (r.a.) halife olunca minbere çıktı. Halk, acaba ne buyuracak diye bekliyordu. O sustu ve hiçbir şey söylemedi. Sadece halka baktı ve onlarda öyle bir hal ve vecd hasıl etti ki, artık dışarı çıkacak halleri kalmadı. Birbirlerini unutmuşlardı. Şimdiye kadar yüzlerce zikir, namaz ve hutbeden onlarda böyle bir durum hasıl olmamıştı…"26

Bu husus Mevlânâ’nın Hz. Osman’ı Allah dostu olarak gördüğünün delilidir.

4. Hz. Âişe

Şiî anlayışa göre Hz. Peygamber’in hadislerinin, ya Ehl-i Beyt imamlarından ya da bu imamlara gönül vermiş Ehl-i Beyt taraftarlarından gelmesi gerekir. Bu anlayışın tabii sonucu olarak Şiîler, sınırlı sayıdaki sahabeden gelen hadis rivayetlerini kabul ederler. Onlar, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr başta olmak üzere, sahabenin hemen hiçbirini adalet sahibi kabul etmediklerinden, onların rivayetlerini de kabul etmezler. Bu itibarla Hz. Aişe’den gelen hadisleri kaynaklarında zikretmezler. Halbuki Mevlânâ, Hz. Aişe’ye Mesnevi’sinde yer vermekte, Hz. Peygamber'le aralarında geçen bazı olayları örnek olarak aktarmakta, ondan "Sıddîka" diye söz etmekte ve Hz. Aişe’yi saygı ve hürmetle anmaktadır.27

Mevlânâ’nın Şiî olup olmadığı hususunda bir fikir verecek diğer bir konu da onun Kerbela matemiyle alakalı tutumudur. Onun Aşure matemini anlatış tarzı gerçekten dikkat çekicidir. O, Halep şehrinde öğrenci iken Şiîlerin Aşure günü mateme girmelerini görmüş ve daha sonra bu konuyu Mesnevî’de anlatmıştır.28 Burada Mevlânâ, Hz. Hüseyin ve taraftarlarını övmüş, onların Hakk’a mensup olduklarını, Müslümanların önde gelen şahsiyetleri bulunduklarını belirtmiş ve onların beden kafesinden kurtulup cennete girdiklerini açıklamıştır. Taraftarlarının "Aşure matemi" adı altında onlar için feryat etmelerini ise, Hz. Hüseyin ve yanındakilerin ulaştıkları yüce makamları bilmemekle açıklamıştır. Sonra da onlara dönerek "Sizler kendinize ağlayın, kendinizi kurtarın." diye tavsiyede bulunmuş; üst-başlarını yırtmak ve ağlayıp sızlamakla ne Hz. Hüseyin’e ne de kendilerine bir fayda geleceğini anlatmıştır… Mevlânâ’nın Şiî veya Şia sempatizanı olması halinde, Aşure gününü bu şekilde karşılaması ve Şiîlere bu tarzda öğütler vermesi söz konusu olamazdı. Zira "Aşure matemi", Şiîlerin en önemli günlerinden olup bu günde yasa girmek, ağlayıp sızlamak, elbiseleri parçalayarak dövünmek en büyük faziletler arasında sayılmaktadır.

Sonuç olarak; Eğer Mevlânâ, iddia edildiği gibi Şiî olsaydı, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Âişe’den hiç bahsetmezdi ya da bunların hakkında kötüleyici ifadeler kullanırdı. Ancak o, Hz. Peygamber’in bütün ashabını ve özellikle yukarıda isimleri açıklanan bu seçkin sahabileri övgüyle anmış, onlardan pek çok yerde söz etmiştir. Bununla birlikte o, Hz. Ali ve ahfadını da hayırla yad etmiş ve onların faziletlerini anlatmıştır. Aslında Allah’ı ve Peygamberi seven her Müslüman'ın Hz. Ali’yi ve evlatlarını sevmesi gayet tabiidir. Bir bakıma bu durum, imanın tabii bir sonucudur. Ancak bu sevgi, hiçbir zaman Kur’ân ve Sünnet'in çizdiği çerçevenin dışına taşmamalı; Hz. Ali’ye ve evlatlarına insanüstü vasıflar kazandırmamalıdır.

Ayrıca Hz. Ali’yi sevmek, diğer sahabeyi kötülemenin bir gerekçesi de olamaz. Mevlânâ, Hz. Ali’yi sevdiği gibi Hz. Ebu Bekir ve Ömer’i de sevmektedir. Onun hem Ali’yi hem de diğer sahabileri kucaklayan, onları övgüyle anan bu yaklaşımı, Ehl-i Sünnet anlayışını yansıtmaktadır. Mevlânâ’nın eserlerini okuyan ve manevî dünyasını bir nebze anlayan bir kimsenin onun Şiî olduğunu iddia etmesi makul değildir. Şu halde Mevlânâ’nın Ehl-i Beyt sevgisi hiçbir zaman aşırı fikirler içermemiş; bu muhabbet zirvede olduğu halde Sünnî çerçevede kalmıştır. Mevlânâ’nın Ali muhabbeti, yukarda delilleriyle ortaya koyduğumuz üzere onun Şiî diye isimlendirilmesine imkan vermez. Zira o, başta Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Aişe olmak üzere sahabenin hepsini hayırla anmış, haklarında Şiî argümanları destekleyecek bir yaklaşımda bulunmamıştır.

Dipnotlar:

1. Mithat Baharî Beytur, İran ediplerinden Hidayet Han'ın Dîvan-ı Şemsi’l-Hakâyık adlı kitabını üç cilt halinde dilimize tercüme etmiş ve Dîvân-ı Kebir’den Seçmeler adıyla Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. Ne yazık ki bu üç ciltlik tercümede, Mevlânâ'ya ait olmayan birçok şiir bulunmaktadır. Bu şiirler birtakım Şiî ve İsmâilî şairlere aittir. Söz konusu eserin bir ayıklama yapılmadan dilimize çevrilmesi yurdumuzda, Mevlânâ'nın yanlış tanınmasına sebep olmuştur.
2. Can, Şefik, Mevlânâ, Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri, Ötüken Yay. İstanbul 1997, s. 327.
3. Gölpınarlı, Abdülbâki, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1983, s.300.
4. Ehl-i beyt terimi hakkında geniş bilgi için bk. Mustafa Öz, "Ehl-i Beyt", DİA, X, 498-500.
5. Hâkim, Müstedrek, 3/137; Taberani, Mucemu'l-Kebir, 11/65; Tirmizî, Menâkıb 20.
6. Biz bu çalışmamızda Mesnevî (çev.: Veled İzbudak, Gözden Geçiren; Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul 1988, I-VI) ve Şerh-i Mesnevî’yi .(Tahirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, İstanbul 1963, I-IX) birlikte kullandık. Buradan sonra ilk eser Mesnevî, ikinci eser ise Şerh-i Mesnevî diye zikredilecektir. "Sen ilim şehrinin kapısı ve ilim güneşinin şuasısın" ifadesi için bkz.: Mesnevî, I, 300, by.3764; Şerh-i Mesnevî, V, 1733, by. 3754; ayrıca bk. Şems-i Terbizî, Makâlât, (çev. Mehmet Nuri Gençosman), I, s.98.
7. Mesnevî, V, 1388, by. 2958.
8. Mesnevî, I, 238, by. 2960.
9. Mesnevî, I, 297, by. 3721; Şerh-i Mesnevî, V, 1719, by. 3712.
10. Mesnevî, I, 300, by. 3760; Şerh-i Mesnevî, V, 1731, by. 3748.
11. Dîvân-ı Kebirden Seçmeler, III, 49.
12. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.45.; Şems-i Terbizî, Makâlât, I, s.30; Sultan Veled, Maarif, (çev.: Meliha Anbarcıoğlu), I, s.42-43.
13. Mesnevî, I, 301, by. 3773; Şerh-i Mesnevî, V, 1736, by. 3764.
14. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.242-243.
15. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.347.
16. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.331-332.
17. Dîvânı Kebirden Seçmeler, II, 972, by. 466.
18. Şerh-i Mesnevî, IV, 1146-1147, by. 2370-2372. ayrıca bkz.: IV, 1275, by. 2692.
19. Bu hususla ilgili bkz.: Tevbe sûresi, 40.
20. Dîvân-ı Kebirden Seçmeler, II, 160, by.441; III, 1198, by 556; V, 2173, by.1064.
21. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.206.
22. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.325-326.
23. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.186-187.
24. Mesnevî, I, 111, by. 1390; Şerh-i Mesnevî, III, 728 vd., by. 1390 vd.
25. Sultan Veled, Maarif, I, s.118-19.
26. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.202; ayrıca bk. Mesnevî, IV, 40-43.
27. Örnek olarak bk. Mesnevî, I, 160-165; Şerh-i Mesnevî, IV, 979, by. 1970-1973; IV, 997, by. 2010; IV, 1004-1006, by. 2025-2032 ; VIII, 1010, by. 7358.
28. Mesnevi, c.VI, by.793 vd.

(bk. Doç. Dr. H. İbrahim Bulut, Mevlânâ'da Ehl-i Beyt Sevgisi, Yeni Ümit, Ocak-Şubat-Mart 2008, Sayı: 79 Yıl: 21)

40 Bazı Caferilerin, “Ben seni insanlara imam yapacağım.” (Bakara 2/124) mealindeki ayete göre, imametin ilahi makam olduğu ve nübüvvet makamından daha yüksek bulunduğu iddialarına nasıl cevap vermeliyiz?

Bir giriş olarak önce şunu söyleyelim ki, böyle bir iddia ne dine, ne de akla uyar. “İmametin ilahî makam” olduğunu söylemekle ne kast ediliyor? Eğer gerçekten imamet Allah’ın makamı ise, o zaman ne kadar müçtehit imam varsa hepsinin uluhiyete -haşa- iştirak etmeleri gerekir ki, bunu ne mümin ne de gayri müslim kabul edebilir...

Şimdi ilgili ayetin mealini yazalım ve sonra da ayetin açıklamasına devam edelim:

“Şunu da hatırda tutun ki: Bir vakit Rabbi İbrâhim’i birtakım emirlerle sınamıştı. O da onları hakkıyla yerine getirdiğinden Rabbi kendisine: “Seni insanlara imam (önder) yapacağım.” dedi. İbrâhim: “Ya Rabbî, neslimden de (önderler çıkar!)” deyince, Allah: “Zalimler ahdime (nübüvvete) nail olamazlar.” diye buyurdu.”(Bakara, 2/124).

a. Bu ayetten açıkça anlaşılıyor ki, Hz. İbrahim (as) gibi bir peygamberin neslinden de takva sahipleri yanında, zalim ve fasık olanları da olacaktır.

“Kendisine de İshak’a da feyiz ve bereketler verdik. Onların neslinden gelenler arasında iyi davranan da var, kendi nefsine açıkça zulmeden de!”(Saffat, 37/113)

mealindeki ayette bu gerçeğe vurgu yapılmıştır.

Demek ki takva sahipleri, peygamber manasındaki imam olabilirler, fakat onlardan zalim olanlar, önder, lider anlamındaki imam olsalar bile, peygamber olamazlar.(bk. Taberî, Razî, İbn Kesir, Alusî, Bakara, 124. ayetin tefsiri).

b.
Bu ayette yer alan “İmam/imamet” kavramı her şeyden önce bizzat peygamberlik manasında kullanılmıştır. Çünkü, Hz. İbrahim (as)’in âli peygamberlerdir. Bu sebepledir ki, teşehhüdde “İbrahim âline salat ve selam ettiğin gibi Muhammed’in âline de salat-u selam eyle!” manasındaki dua okunuyor. Yani burada Hz. İbrahim (as)’in âli, Hz. Muhammed (asv)’in âlinden daha üstün gösterilmiştir. Çünkü, Hz. İbrahim (as)’in âli peygamberlerdir.

“Biz İbrâhim’e (evlat ve torun olarak) İshak ile Yâkub’u ihsan ettik. Onun neslinden gelenlerde, peygamberliği ve vahyi devam ettirdik. Ona dünyada mükâfatını verdik. O âhirette de elbette salihlerden olacaktır.”(Ankebut, 29/27)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

c. “İmam” kelimesi, önder manasında olup her mümin için kullanılabilir. Nitekim;

“Ve (O takva sahibi müminler) şöyle niyaz ederler: “Ey keremi bol Rabbimiz! Bize gözümüzün, gönlümüzün süruru olan temiz eşler ve nesiller ihsan eyle, bizi müttakilere /takva sahiplerine imam/önder  eyle!”(Furkan, 25/74)

mealindeki ayette yer alan “imam” kelimesi, peygamberler için ve âl-i beyt imamaları için kullanılmamıştır. Bilakis takva sahibi müminler için kullanılmıştır.

Eğer imamet nübüvetten üstün ise, takva sahibi bütün müminlerin peygamberlerden üstün olmaları gerekir ki, böyle bir düşünce ne akla, ne dine, ne de vicdana sığar.

d. Sözlük manası itibariyle imamlık, önderlik demektir. Sözleri, fiilleri, yazıları, kitapları rehber kabul edilen her önder konumundaki insana “imam” denilir. Bu imam hak üzere olan bir kimse olabildiği gibi, batıl üzere olan kimse de olabilir.(Rağıb, ilgili madde). Aşağıdaki ayetlerde bu gerçeği görmek mümkündür:

“Gün gelir, her sınıftan insanları (zalimleri, mazlumları, kâfirleri-müminleri), tâbi oldukları imamlarına / önderlerine nispet ederek çağırırız. Kimin hesap defteri sağından verilirse işte onlar defterlerini emin olarak okur ve kıl kadar olsun, haksızlığa uğratılmazlar.”(İsra, 17/71).

“Biz onları (Firavun ve onun gibileri) insanları ateşe çağıran imamlar / önderler yaptık. Bu dünyada halkı çalıştırıp desteklerini sağlasalar da, kıyamet günü en ufak bir yardım bile görmeyeceklerdir.”(Kasas, 28/41).

e. Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Âl-i beyt imamları, her ne kadar çok büyük bir velayet ve haşmetli bir imamete sahipseler de, ancak bu imamet diğer mezhep imamları ve müçtehit olanlar için  de kullanılır. Bu gerçek, Şianın maksadına hizmet etmeyecektir. Çünkü, eğer imamet nübüvetten daha üstün ise, bu takdirde İmam-ı azam, İmam-ı Şafii de onlardan üstündür. Çünkü bu zatların milyonlarca insana imam ve önder olduğu inkârı kabil olmayan bir gerçektir.

İmamet kavramını sadece Ehl-i beyte tahsis etmek delilsiz bir iddiadan öteye geçemez. Kaldı ki, başta İmam-ı Ali (r.a.) olmak üzere, hiçbir imam peygamberlerden daha üstün olduğunu söylememiş ve Sünnî hiçbir kaynakta böyle bir şey yer almamış ve hiçbir dayanağı da söz konusu olmamıştır. Bilakis, hayatları boyunca bütün imamlar, başta Hz. Muhammed (a.s.m) olmak üzere bütün peygamberleri insanların en üstünü, en saygını, onların rehberliklerinde yürümenin tek kurtuluş reçetesi olduğunu, hem sözlü hem de fiilî olarak ortaya koymuşlardır.

Hiç doğrudan Allah’tan vahiy alan peygamberlerle, o peygamberler sayesinde manevi makam kazanan imamlar, önderler, veliler ve halifeler bir olur mu? Böyle bir iddia aşırı sevgiden ileri gelen ölçüsüz  bir değerlendirme ürünüdür. Bu aşırı ve de ölçüsüz sevgi yüzünden Hz. İsa (as)’ı -haşa- Allah’ın oğlu olarak değerlendirmek ne kadar yanlış ise, imamlara olan aşırı sevgi yüzünden hilafeti nübüvvetten daha üstün görmek -o kadar olmasa da- ciddi bir yanlıştır, mesnetsizdir, alimlerin cumhurunun görüşüne aykırıdır, risaletin ruhuna terstir.

Kur’an’da peygamberler için kullanılan “ıstıfa / seçmek” kavramı (Ali İmran, 3/33; Araf,7/144; Hac, 22/75; Neml, 27/59), onların Allah tarafından özel olarak seçilen, başka insanlardan üstün kılınan seçkin insanlar olduğunun göstergesidir…

Allah, cümlemizi hakkı bilen ve ona tabi olan kullarından eylesin.(Amin).

41 Az da olsa, bazı kimselerin Hz. Ali'ye "İlâhlık" yakıştırdıklarını işitiyoruz; bu iddiaya ne cevap verirsiniz?

Hemen şunu ifade edelim ki, Hz. Ali’ye (ra.) ilk defa “ulûhiyet” isnat edenler, Yahudi asıllı ve İslâm’ın büyük düşmanı İbn-i Sebe ve arkadaşları olmuştur. İbn-i Sebe, bizzat Hz. Ali’nin yüzüne karşı, -hâşâ- “Sen Allah’sın!” demiş ve Hz. Ali tarafından Medayin’e sürülmüştü.

Maalesef, aradan 1.400 sene gibi uzun bir zaman geçmesine rağmen, -sayıları az da olsa- bazı kimselerin hâlâ İbn-i Sebe’nin bu sapık fikrini ayakta tutmak için şiirler yazdıklarını, kitaplar yayımladıklarını görüyoruz. Bu batıl düşünceler, gizli telkinlerle yaşatılmaya çalışılıyor.

Söz konusu iddianın hakikatten ne kadar uzak bir hurafe olduğu, ne kadar sapık bir düşünce bulunduğu Alevî-Sünnî bütün Müslümanlarca malûmdur. Zira açık bir gerçektir ki, İslâm, tevhit dinidir; şirkin her çeşidini reddeder. Hakikî Ma’bud’un ancak Allah olduğunu; ne insanların kendi elleriyle yaptıkları putlara, ne güneşe, ne yıldıza, ne ateşe, ne hayvana, ne insana... kısacası canlı ve cansız hiçbir mahluka ulûhiyet isnat edilemeyeceğini ilân ve ispat eder. Cenâb-ı Hakk’ın, “Ne zâtında, ne sıfatlarında, ne fiillerinde misli, benzeri, şeriki olmayan bir Zât-ı Vacibü’l-Vücûd” olduğunu bildirir.

Bu bakımdan bazılarının İbn-i Sebe’nin maksatlı telkinlerine kapılarak Hz.Ali’ye (ra.) “ulûhiyet” isnat etmeleri Kur’an’ın hükümlerine zıt, hakikatsiz bir vehimden ibarettir. Bozulmamış hiçbir akıl böyle bir hurafe ve sapıklığı kabul etmez.

Hz.Ali’ye (ra.) uluhiyet isnat eden bu sapkınlar, her şeyden önce Cenâb-ı Hakk’ın kutsî mahiyetiyle, mahlûkat mahiyetini birbirinden ayırt edememe gafletine düşmektedirler.

Hiçbir eserin, ustasına benzemediği bilinen bir gerçektir. Meselâ, bir saat ne zâtı, ne niteliği, ne sıfat ve fiilleri itibariyle ustasına benzer. Bunların her ikisi de mahlûk cinsinden oldukları hâlde, aralarında büyük bir mahiyet farklılığı vardır. O hâlde, bütün varlıkların Hâlık’ı olan Cenâb-ı Hakk’ın kutsî mahiyeti, nasıl olur da Onun yarattığı bir insanın mahiyetiyle karıştırılabilir?

Müslüman olduğunu iddia eden İbn-i Sebe elbette bütün bu hakikatleri biliyordu. Fakat, o, bir amacın peşindeydi. Bu hakikatleri bile bile İran’ın Mecusîlikten yeni dönmüş ve İslâm’ı henüz lâyıkıyla anlayamamış insanlarına Hz.Ali’nin ulûhiyetini telkin etti.

Son olarak şunu da ifade edelim ki; Hz. Ali’ye “ulûhiyet” isnat edenler, onun kendi sözlerinden bile haberdar değillerdir. Bunlar, hiç olmazsa, onun hutbelerini ihtiva eden “Nehcü’l-Belâğa” isimli eserini okumuş olsalardı, böyle bir cür’ette bulunmazlardı.

O, bütün sohbetlerinde, nasihatlerinde, hutbelerinde, insanlara hep imanı, tevhidi, hakkı ve hakikati ders vermiştir.

Bir defasında, kendisine tevhitten soru sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Tevhit: Allah’ı, kalbine gelen hayallerin ve düşünüp vehmettiğin her şeyin ötesinde bilmektir.”

Yani, insanın kalbi, zihni, aklı, hayâli, hep mahluk olduklarından, onlara gelen her şey de mahluktur. Allah ise, zâtında, sıfatlarında, fiillerinde mahlûkata benzemez. Akla, zihne, hayâle gelen her şey mahluk olduğuna göre, onlara ilâhlık yakıştırmak apaçık şirktir.

42 Hz. Ali (ra)'e ait olduğu söylenen "Şıkşıkiyye Hutbesi" gerçek midir?

"Nehcü'l-Belağa" isimli eserde geçen "Şıkşıkıyye Hutbesi"yle ilgili olarak İmam Zehebî, bu hutbede bazı sahabelerin lanetlenmesi ve onların şahsiyetlerini zedeleyen ifadelerin bulunması, bir çok yerinde edebî üsluba uymayan ifadelerin bulunmasından dolayı bu hutbenin Hz. Ali (ra)'nin belagat ve fesahatiyle çelişki arzettiğini, dolayısıyla bu hutbenin Hz Ali (ra)'ye nispet edilemeyeceğini söylemektedir. (Mizanü'l-i'tidal, 3/124)

Aynı tespitleri İbn Hacer (Lisanü'l-mizan, 4/223) Katip Çelebi (Keşfüz-Zünun, 2/1991) ve Carl Brockelmann (GAL, 1/1511; Suppl. 1/704) gibi müellifler de dile getirmektedir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Nehcü'l-Belağa md.)

Nehcü'l-Belağa, H. 4. Asırda yazılmıştır. Hz. Ali (ra)'nin yazdığı bir eser değildir. Ona ait olduğu söylenen bazı rivayetleri almıştır. Bu eserde Ehl-i sünnete uymayan bazı fikirler vardır. Hz. Ali (ra)'in dilinden ilk halifeler dahil sahabiler tenkit ve hatta onlara hakaretler ve lanetler ettirilmektedir. Bu açıdan Ehl-i sünnete uymayan fikir ve düşüneceler alınamaz. Bununla beraber Ehl-i sünnete aykırı olmayan rivayetlerden istifade edilebilir.

43 Hz. Ali'nin, kendisine muhabbet edenlerin namazlarını kıldığı söyleniyor. Bunun gerçek bir yönü var mıdır?

Böyle bir iddia ne dinen ne de aklen geçerlidir. Hz. Ali Efendimiz (ra.) en çok Hasan ve Hüseyin Efendilerimizi (ra.) sevdiği hâlde, onlar ve onlardan sonra gelen evlâtları, “Bizim namazımız kılınmıştır.” diye bir iddiada bulunmamışlar; aksine sadece farzlarını edâ etmekle kalmamış, sünnet ve nafilelere de tam anlamıyla uymuşlardır.

Hz. Ali (ra)’nin namaz kılmasıyla, Onu seven bütün müminlerden namazın kalkacağını iddia etmek, aynen, bir adamın yemek yemesiyle bütün evlâtlarının ve torunlarının da karınlarının doyacağını veya onun ilim sahibi olmasıyla bütün neslinin de âlim olacaklarını iddia etmeye benzer. Hz. Ali Efendimiz (ra.) kendisini seven bütün Müslümanların namazlarını kıldığı zannı, bir an için doğru farz edilse, ortaya şöyle bir durum çıkar:

Hariciler dışında her mümin, Hz. Ali Efendimizi candan sevdiğine göre, o zaman namaz hakkında nazil olan bütün ayet-i kerimeler ve Resulüllah Efendimizin (asm.) buyurdukları bütün hadis-i şerifler, sadece Hz. Ali’ye ve Hariciler’e hitap etmiş olur. Hâlbuki, bu gibi ayet ve hadislere muhatap olanlar, kıyamete kadar gelecek bütün müminlerdir.

Diğer taraftan, böyle bir anlayışa göre, Hz. Ali Efendimizin (ra.) vefatından sonra namaz hakkında yazılan bütün eserler ve namaz için inşâ edilen bütün cami ve mescitler, hep manasız ve gereksiz olmuş olur. Hem Hz. Ali Efendimizin, kıyamete kadar gelecek milyarlarca Müslüman’ın namazlarını kılmaya ömrünün yeterli olmayacağı açıktır.

Söz konusu iddianın aklen mümkün olmadığı hakkında bu kısa açıklamadan sonra, şunu ifade edelim ki:

“Cenâb-ı Hak, namazı, peygamberler dahil, her müminin kendi şahsına farz kılmıştır. Hiç kimse bir başkasının yerine namaz kılamaz. Zaruret hâlinde de bu böyledir. Bir kimse namaz kılamayacak kadar hasta da olsa, onun namazını bir başkası kılamaz.”

Cenâb-ı Hak, Bakara sûresinde:

“Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendine ve yaptığı fenâlığın zararı da yine onadır.” (Bakara, 2/286)

buyurarak mükâfat ve cezada her Müslüman’ın bizzat kendisini sorumlu tutmuştur.

Kur’ân-ı Kerim’de namaz hakkında yüzden fazla ayet-i kerime mevcuttur. Bunlardan Nisâ sûresinde şöyle buyurulmaktadır:

“Ey müminler, namazı kılın, muhakkak namaz müminler üzerine vakitleri belirlenmiş olarak farz kılındı.” (Nisâ, 4/103)

Peygamber Efendimiz (asm.) de:

"Namaz dinin direğidir.”

buyurmuş ve birçok hadis-i şerifleriyle namazın önemini ümmetine ders vermiştir. Kendisi (asm.) harplerin en şiddetli anlarında bile, vakit namazını kazaya bırakmadığı gibi, cemaat sevabını dahi feda etmeyerek, sahabelerine iki grup hâlinde namaz kıldırmıştır. Resulüllah (asm.) Efendimiz nafile namazlara da son derece önem vermiş, bazen sabahlara kadar namaz kılmıştır.

Bir defasında sahabe-i kirâma:

“Bana söyleyin bakalım, sizin birinizin evinin önünde bir nehir bulunsa, o nehirde her gün beş defa yıkansa, onda kir diye bir şey kalır mı?” diye sormuş ve sahabelerin,

“Hayır, ya Resulüllah, kalmaz.” demeleri üzerine, Peygamberimiz (asm.) devamla şöyle buyurmuşlardır:

“İşte beş vakit namaz da böyledir. Cenâb-ı Hak o namazlarla müminlerin hatalarını yıkar.”

Peygamber Efendimiz, Fatıma validemize de şöyle buyurmuşlardı:

“Yâ Fâtıma, ben Muhammed Mustafa’nın kızıyım diyerek, sakın namazını terk etme. Zira beni hak peygamber olarak gönderen Cenâbı Allah’a yemin ederim ki, beş vakit namazını vaktinde kılmadıkça, aslâ Cennet’e giremezsin.”(Abdüllâtif, Meclisü’l-Envâri’l-Muhammediye, s. 26).

Hakikat böyle iken, bazılarının Âl-i beyt’e olan muhabbetlerine güvenerek ibadeti terk etmelerinin ne kadar yanlış olduğu düşünülsün.

44 Kerbela'nın gerçek adı nedir? Hz. Hüseyin'in şehit edilmesinden sonra mı bu adı aldı?

Bağdat'ın yaklaşık 100 km. güneybatı­sında yer alan Kerbelâ'nın İslâm tarihin­deki şöhreti, Hz. Hüseyin ile ailesi fertle­rinin 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tari­hinde Emevîler'ce şehid edildikleri yer olması ve kabirlerinin burada bulunma­sından kaynaklanmaktadır.

Hz. Ali'nin medfun olduğuna inanılan Neceften son­ra ikinci atebedir. Kerbelâ isminin Akkadca "sivri külah" anlamında­ki karballatu kelimesinin Orta İbrânîce ve Ârâmîce'de aldığı karbalâ şeklinden Arapça "Bâbil çevresi" mâ­nasına gelen Küver Bâbil'den ve yine Arapça "ayakların yumuşak zemine batması" anlamındaki kerbele kökünden geldiği yolunda bazı görüşler ileri sürülmüşse de kesin bir sonu­ca varılamamıştır.

12 (634) yılında Hâlid b. Velîd'in Hîre'nin fethinden sonra ordusuyla Kerbelâ'ya indiği ve burada birkaç gün ko­nakladığı bilinmektedir. Hz. Ali'nin de Enbâr yahut Sıffîn'den Kûfe'ye dönüşünde buraya uğradığı ve be­raberinde bulunanların susuzluktan en­dişe ettikleri, ancak bir kuyu bulup su iç­tikleri rivayet edilir. Bu bilgiler Kerbelâ'nın İslâm öncesinde kurulmuş bir belde olduğunu göstermek­tedir.

(bk. T.D.V. İslam Ansiklopedisi, KERBELA mad., Mustafa Öz, Ankara 2002, c. 25, s. 271)

45 Biharü'l-Envar isimli eserde geçen rivayetler sahih midir?

Biharü’l-Envar, Muhammed Bakır el-Meclisî'nin (ö. 1110/1698 (?)) Şiî-İmâmî rivayetlerin tamamını içine alacak tarzda hazırladığı Arapça derleme eseridir.

Bihârü'l-Envâr, Küleynî, İbn Bâbeveyh el-Kummî, Ebû Ca'fer et-Tûsî, İbn Şehrâşûb, Emînüddin et-Tabersî, Muhammed b. Mekkî, Şerif er-Radî ve Şerîf el-Murtazâ, Ali b. Müsâ b. Tâvüs el-Hasenî, İbnü'l-Mutahhar el-Hillî, Muhammed b. Ali el-Kerâcikî gibi tanınmış âlimler başta olmak üzere çok sayıda Şiî müellifin dörtyüz civarındaki eserinden istifade edilerek hazırlanmıştır.

Meclisî bunlardan başka Şiî olmayan müelliflerden Cevherî, Fîrûzâbâdî, Mutarrizî, Râgıb el-İsfahânî, İbn Fâris, İbn Düreyd ve Zemahşerî gibi âlimlerin lügat ve belagatla ilgili kırka yakın eserini, Şiî nakillerin doğruluğunu ispat için de Kütüb-i Sitte'den başka Ahmed b. Hanbel'in el-Müsned'i, Ebû Ca'fer et-Taberî, İbn Kuteybe ve İzzeddin İbnü'l-Esîr gibi yazarların tarihleri, Fahreddin er-Râzî'nin Mefatîhu'l-ğayb'ı, Zemahşerî, Beyzâvî ve Süyûti’nin tefsirleri, Seyyid Şerif el-Cürcâni’nin Şerhu'l-Mevâkıf ve Teftâzâni’nin Şerhu'l-Makâsıd'ının da dahil olduğu elliden fazla kaynağı kullanmıştır. (Bihârü'l-Envâr, Beyrut 1403/1983, 1/6-26)

Bihârü'l-Envâr,
1000 yıllık Şîa rivayetlerinin hemen hepsini toplama gayretiyle yazıldığı için, sahih haberler yanında bazı uydurma rivayetleri de ihtiva etmektedir. Mûsâ el-Mûsevi’nin de belirttiği gibi eser özellikle Şîa'ya ait zengin bir kültür hazinesi olmasına rağmen, hem Şîa'ya hem de İslâm ümmetinin birliğine büyük zararı dokunan asılsız birtakım bilgilerle de doludur. Şîa imamlarına nisbet edilen ve onları insan üstü niteliklere bürüyen kerametlere ilişkin rivayetler bu türdendir. Ayrıca ilk üç halifeyi kötüleyen ve ümmetin çoğunluğunu rencide eden sözlere yer vermesi de onun zararlı yönlerinden biri olarak kaydedilir. (Âgâ Büzürg-i Tahrânî, ez-Zerî'a, Necef, 1936, 3/26; Musa el-Mûsevî, eş-Şia (baskı yeri yok), 1408/1988, s. 86-89; bk. TDV. İslam Ansiklopedisi, Biharü’l-envar md.)

46 Camilerin yanında cemevlerinin açılmasının dini açıdan bir sakıncası olur mu?

Bir dinin iki ayrı mabedi olmaz; her dinin bir mabedi olur. Aleviler de Müslüman olduklarına göre -ki, temsilcileri de bunu söylüyor- İslam'ın tek mabedi mesciddir, camidir.

Alevilik bir mezheb ise mabetleri camidir, tarikat ise yine mabetleri camidir, dergâhları (tekkeleri) ise cemevi, dernek evi vb. olur.

Her caminin yanında veya avlusunda bir de cemevi yapılması sakıncalar doğurabilir. Ama sembolik olarak birkaç yerde bu deneme yapılabilir.

Köklü çözüm tarikatlerin serbest bıraklıması, tekkelerin açılması ve cemevlerinin de birer tekke, birer dergâh olarak faaliyet göstermesidir.

47 Fatıma Mushafı nedir? Böyle bir şey var mıdır; varsa da bu nasıl mümkün olabilir?

Böyle bir mushaf yoktur. Bu iddia İslamiyete şüphe vermek için uydurulmuştur. Aslında aşırı mezheplerin Ehl-i Sünnete yakın olan Şiilik ve Alevîlikle pek bir alâkasının olmadığını söyleyebilriz.

Hacı Mirza Hüseyin b. Muhammed Takıyyin-Nuri Et-Tabersi 1292 senesinde imam Ali'ye nispet ettikleri kabrin yanı başında «Fasl-ul-Hıtab fi ispati Tahrifi Kitab-i Rabbil-Erbab» (Rabler Rabbinin Kitabını Tahrifi ispatta Son Söz) isimli kitabı telif etmiştir. Bu kitapta çeşitli asırlarda yaşamış Şii müelliflerin Kur'an-ı Kerim'in eksiltildiğine, bazı ayetlerin çıkarılıp bazı ilaveler yapıldığına dair iddiaları vardır.

Bazı Şiiler kesin olarak Ebu Cafer Muhammed el-Bakır Hazretlerine ve diğer imamlara iftira etmektedir. Zira Hz. Ali (ra) Kufe'deki hilafeti müddetince Hz Osman (ra)'ın topladığı mushaftan başka bir şey ile amel etmemiştir. Ve başka bir mushaf neşretmemiştir. Şayet elinde başka bir mushaf olsaydı, onu en azından halifeliği zamanında neşreder onunla amel edilmesini emrederdi. Eğer kendisinde başka bir mushaf var ve bunu da Müslümanlardan sakladıysa o zaman Allah'a, Peygamberine ve İslam dinine ihanet etmiş olurdu. Hz. Ali (ra) gibi bir kahramana bundan büyük bir iftira olabilir mi?

İmamlardan bu çirkin sözleri duyduğunu söyleyen Cabir el-Ca'fi, Şia'ya göre ne kadar güvenilir olsa da Ehl-i Sünnet nezdinde yalancı olarak bilinmektedir. Ebu Yahya el-Hamani dedi ki, Ebu Hanife'nin şöyle söylediğini işittim: "Gördüklerim arasında Ata'dan daha faziletli, Cabir el-Ca'fi'den daha yalancı kimse görmedim." (Mecelletül-Ezher, Sayı : 308, Sene : 1372)

Daha korkunç bir iddia da sizin sorduğunuz konudur: el- Kafi isimli kitapta (s. 238, 1381 Baskıda, Sh 57, 1278 Iran baskısı) Cafer es-Sadık'dan rivayet edildiğini uydurdukları şu bilgi vardır:

«Ebu Busayr'dan rivayet olunmuştur, dedi ki: Ebu Abdullah'ın yanına girdim... Ebu Abdullah (yani Cafer es-Sadık) dedi ki;

- Bizde Fatıma aleyhisselamın mushafı vardır.

- Fatıma mushafı da nedir?.. Dedi ki:

- Sizin şu mushafınız gibi üç misli (büyük bir) mushaftır. Allah'a yemin ederim ki onda sizin şu Kur'an'ınızdan bir harf bile yoktur.»

Kur'an'ın değiştirildiğini idda etmek İslamı kabul etmemektir. Ehl-i Beyt imamlarına yapılan bu iftiralara inanmamak her Müslümanın görevidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında geniş bilgi verir misiniz?

48 Nehcü'l-Belağa hakkında bilgi verir misiniz?

Bu kitap H. 4. Asırda yazılmıştır. Hz. Ali (ra)'nin yazdığı bir eser değildir. Ona ait olduğu söylenen bazı rivayetlerden derlenmişir.

Bu eserde Ehl-i sünnete uymayan bazı fikirler vardır. Hz. Ali (ra)'nin dilinden ilk halifeler tenkit ettiriliyor. Bu açıdan Ehl-i sünnete uymayan fikir ve düşüneceler alınamaz.

Bununla beraber Ehl-i sünnete aykırı olmayan rivayetlerden istifade edilebilir.

49 Hz. Ali'nin "Camia" adında bir kitabı olduğu ve Buhari'nin bu kitaptan bahsettiği, ama içeriğini gizlediği doğru mu?

Ehl-i sünnet alimleri, Şia'nın konuyla ilgili iddialarını zaten Buhari’deki bu hadis rivayetleriyle çürütmeye çalışırlar. Yani Buhari’deki bu rivayetler, Şia'nın iddiasını desteklemiyor, aksine çürütüyor. Çünkü bu rivayetlere göre,  Hz. Ali (ra) -kendisinin diğer Müslümanlardan farklı olarak gizli bir nebevi bilgiyi ihtiva eden bir kitaba sahip olup olmadığı sorulması üzerine- şöyle demiştir:

"Allah'ın kitabından, Müslüman bir kimsenin idrakinden ve bu sahifede geçenlerden başka bir kitabımız yoktur.” Bunun üzerine  "Bu sahifede ne var?" diye sorduklarında ise şöyle cevap vermiştir: "Akıl 'el-Akl' (katilin ailesinin erkek bireyleri tarafından ödenmesi gereken diyet), esirlerin serbest bırakılması ve Müslüman'ın kâfire karşılık öldürülmemesi." (Buhari, İlim, 39)

Diğer bir rivayette ise, insanlara hitaben konuşma yapan Hz. Ali (ra), ortada dolaşan yalan-dolan sözlere açıklık getirmek amacıyla şunları söyler:

“Kim bizde Allah'ın kitabı ile (kılıcının ucunda asılı bulunan bir sahifeyi işaret ederek) şu sahîfeden başka okuduğumuz bir şey bulunduğunu söylerse, muhakkak yalan söylemiştir. Bu sahîfede develerin yaşları ile yaralamalara ait şeyler vardır...” (Müslim, Hac, 467)

Diğer bir rivayette ise Hz. Ali (as):

“'Kılıcımın kınındaki sahifeden başka Rasûlullah (asm) bana -başkalarına söylemediği- bir vasiyet yapmadı.' dedi. Oradakiler ısrarla onu görmek isteyince sahifeyi çıkardı. Orada şunlar yazılı idi: 'Müminlerin kanları eşittir. Müminlerden en aşağı da olan biri bile düşmana eman verebilir, onlar düşmanlara karşı tek vücut gibidirler. Bir kafiri öldüren Müslüman kısas yapılarak öldürülmez, anlaşma yapılan kimseler de anlaşmalarına sadık kaldıkları sürece onlar da öldürülmez.” (Nesaî, Kasame, 12)

Diğer bir rivayete göre, Eşter adında bir kimse, Hz. Ali (ra)’ye şöyle demiştir:

“Bazı şeyler insanlar arasında yayılıyor; eğer gerçekten Rasûlullah (asm)’in sana bir vasiyeti varsa bize söyle.” deyince, Hz. Ali (ra):

“Rasûlullah (asm)’in -diğer insanlara söylemeyip de- bana özel olarak söylediği hiçbir vasiyeti yoktur. Sadece kılıcımın kınındaki sahifede yazılı olanlar vardır.” dedi. Orada şunlar yazılıydı:

“Müminlerin kanları eşittir. En aşağı görülen biri bile düşmana eman verebilir, kafire karşılık Mümin öldürülmez. Anlaşma yapılan gayri müslim kimse de ahdine vefa gösterdiği sürece öldürülmez.” (Nesaî, Kasame, 12; -ayrıca bk. İbn Mâce, Diyet 21)

Görüldüğü üzere, bu sahih hadis kaynaklarında verilen bilgiye göre Hz. Ali (ra), Şiaların iddia ettiği "Cami" (her şeyi ihtiva eden) özel bir kitabın kendilerinde olduğuna dair dedikodulara açıklık getirmiş ve böyle bir söylentinin doğru olmadığını açıkça ifade etmiştir.

50 Dürzîlik hakkında bilgi verir misiniz?

Kelimenin aslı 'Dürzî' dir ve kelimeninin kaynağını Suriye-Lübnan bölgesinde ortaya çıkmış bir mezhep teşkil eder. Bu mezhebe "Dürzîlik", bu mezhepe mensup olanlara da "Dürzi" denmektedir.

Anadolu'da Dürzîlik pek yayılmamış ve halk arasında insanların birbirine söyledikleri bir küfür gibi algılanmıştır. Bunda Dürzîlerin görüşlerinin etkili olduğu muhakkaktır.

Dürziler, Hristiyanlığa yakın bir İslam (Daha doğrusu Aleviliğin bir farklı versiyonu) 'ı benimserler. Hz. Ali (ra)'yi -haşa-Tanrı'nın Oğlu, Cebrail'i Kutsal Ruh olarak kabul ettikleri Hristiyanlığa benzer bir teslis inancına sahiptirler. Bu nedenle Dürziler bir anlamda dinden çıkanlar için bir sıfat gibi kabul edilmiştir. Günümüzde çok az da olsa Dürziler mevcuttur.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- DÜRZÎ, DÜRZÎLİK

51 Hüsniyye isimli eser hakkında bilgi verir misiniz?

HÜSNİYYE, Şia'ya ait çeşitli inançları Hüsniyye adlı bir cariyenin dilinden hasımlarına karşı savunan bir eser.

Hüsniyye, her ne kadar Şiî-İmâmî âlimlerden Ravzü'l-Cinân adlı tefsirin müellifi Ebü'l-Fütûh er-Râzî'ye (ö. 552/ 1157) nisbet ediliyorsa da muhtevanın incelenmesi ve içinde geçen kişilerin ya­şadıkları dönemlere ait tarihlerin karşılaştırılması sonunda, adı bilinmeyen bir müellif tarafından Safevîler devrinde ha­yalî bir roman biçiminde kaleme alındığı anlaşılmıştır.

Eserde işlenen senaryoya göre Abbasî halifelerinden Hârûnürreşîd zamanında (786-809) Bağdat'ta geçmektedir.

Konuların basite indirgenmesi ve tar­tışma üslûbu içinde verilmesi, esere sü­rükleyici bir nitelik kazandırmıştır. Hüsniyye'nin, tartışma sırasında kendisinden emin olduğunu gösteren bir üslûpla, kar­şısındaki âlimlerin cehaletini ortaya ko­yarak onları zor durumda bırakması, Şiî okuyucu için bir tatmin ortamı meydana getirmeyi amaçlar. Eserin tarih boyunca Şiî gruplar arasında ilgi görmesinin en önemli sebebi bu olmalıdır.

Hüsniyye'de birçok ilmî yanlışlık ve tutarsızlık mevcuttur.

Meselâ, Hüsniyye'­nin kendisiyle tartıştığı belirtilen ve za­manın en büyük âlimi olarak gösterilen Basralı İbrahim b. Hâlid el-Avnî'nin kimliği meçhuldür. Biyografik kaynaklarda, o devirde Avnî nisbesiyle bilinen İbrahim b. Hâlid adlı herhangi bir âlime rastlanmamaktadır. İmam Şafiî'nin mensuplarından olup 240 (854) yılında vefat eden Ebû Sevr İbrahim b. Hâlid adlı bir âlimin varlığı bilinmekteyse de bunun Avnî şeklinde bir nisbesi yok­tur. Ayrıca bu zatın Hârûnürreşîd'in halife oluşundan yaklaşık altmış yıl sonra ve­fat etmesi de münazarada yer aldığı yo­lundaki bilgiyi şüpheli kılmaktadır.

Şia'­nın seçkin âlimlerinden sayılan Hânsârî ise Hüsniyye'deki İbrahim b. Hâlid'i Mu'tezile'nin ön­de gelen âlimlerinden İbrahim b. Sey­yar en-Nazzâm olarak göstermektedir. Genç yaşta öldüğü bilinen Nazzâm ha­yatının son devresini (835-846) Bağdat'­ta geçirmiştir. Buna göre Nazzâm, 193 (809) yılında vefat eden Hârûnürreşîd döneminde Bağdat'ta bulunmadığı gibi, aynı dönemde zamanının en büyük âlimi olması da mümkün değildir.

Eserin, Al­lah'ın sıfatlarıyla ilgili bahsinde Hüsniyye muhataplarını "Allah'a sekiz dokuz kadîm sıfat isnat eden Eş'arîler" olarak itham et­mektedir. Halbuki Ebü'l-Hasan el-Eş'arî, bu tartış­maya iştirak ettiği ileri sürülen Ebû Yû­suf'tan yetmiş sekiz, İmam Şafiî'den ise elli altı yıl sonra doğmuştur. Eş'arî'nin Mu'tezile'den ayrılarak kendi mezhebini kurması ise 300 (913) yılından sonra vu­ku bulmuştur.

Hüsniyye'de Şiîler'in öldü­rülmesi ve mallarının alınması için Ebû Hanîfe'nin fetva verdiği id­diası da asılsızdır. Aksine Ebû Hanîfe'nin Emevîler ve Abbasîler devrinde mâruz kaldığı baskıların en önemli sebebi Ehl-i beyte duyduğu muhabbetti.

Eserde Sünnîler'in Hz. Hüseyin için yas tutmadıkla­rından şikâyet edilirken, onların matem tutanları Râfizî, Alevî, Kızılbaş, Tahtacı, Arap uşağı gibi ifadelerle aşağıladıkları belirtilmektedir. Tahtacı ve Arap uşağı tabirleri asırlar sonra Anadolu'daki Alevîler için kullanılan Türkçe mahallî lakaplar olup, bunları ne Hârunürreşid döneminde Hüsniyye'nin, ne de ese­rin müellifi olduğu iddia edilen Ebü'I-Fütûh er-Râzî'nin bilmesi mümkündür.

Di­ğer taraftan münazara esnasında Hüs­niyye'nin, karşısındaki kişileri küçük dü­şürmek üzere kullandığı ileri sürülen söz­lerin de mezhep taassubunun ve gele­neksel Sünnî düşmanlığının ürünü oldu­ğu açıktır.

Şîa'yı desteklemek ve Ehl-i sünnet'in görüşlerini çürütmek amacıyla kaleme alınan Hüsniyye'nin meçhul bir müellifin hayal mahsulü eseri olduğu, araştırmacı Şiî müellifler tarafından da kabul edilmek­tedir.

Aslı Arapça olan bu küçük hacimli eser 958 (1551) yılında İbrahim b. Veliyyullah Esterâbâdî tarafından hac yolculuğu es­nasında Şam'da bulunmuş, İran'a getiri­lerek Farsça'ya çevrilmiştir. Bu tercüme­nin muhtelif baskıları yapılmıştır. Eserin bir başka neşrini, yine Ebü'l-Fütûh er-Râzî'ye nisbet edilen Yuhannâ-yi Zimmî der Cüstecûy-i Hakikat adlı eserle birlikte Difâ' ez Harim-i Teşeyyu adıyla Mu­hammed Muhammedî İştihardi gerçek­leştirmiştir.

Muhammed Ra'nâ Bağdadî tarafından yapılan Türkçe ter­cümesinde (1270/1853) müellifi sanılan Ebü'l-Fütûh er-Râzi'nin ismi yanlış olarak Ebü'l-Feth Mekkî şeklinde kaydedilmiş, daha sonraki baskılarda da aynı hata tekrarlanmıştır. Türkçe'de muhte­lif baskıları yapılan Hüsniyye'nin Tam Hakiki Hüsniye adıyla oldukça hatalı bir neşri Hasan Ayyıldız tarafından gerçekleştirilmiştir. (İstanbul 1970).

Ahmed Feyzi (ö. 1909), Hüsniyye'ye Feyz-i Rabbânî fî Redd-i Bâtıl-ı İrânî adıyla bir reddiye yazmıştır.

(bk. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1999, c. 19, s. 34-35)

52 Sahabe sevgisinin dinimizdeki yeri nedir ki, bazı guruplar sahabelerden bir kısmına düşman olmaları yüzünden ehl-i dalalet kabul ediliyorlar?

Ashâb-ı kirâmın dinimizdeki yerini, onlara muhabbetin önemini ve Müslümanların ashap arasındaki ayrılıklara nasıl bakması gerektiğini açıklamakta zorunluluk vardır.

Sahabe-i Kirâm Efendilerimiz, Resul-i Ekrem Efendimize (asm.) hakkıyla vâris ve vekil oldular. Sağa ve sola meyletmeden sadece ve sadece doğru yol üzerinde yürüdüler, Allah’a ulaştıran yollarda her biri birer önder, birer rehber oldular. Hangisinin ardından gidilse doğru yola, saâdet ve selâmete çıkılmış olur. Zira, Cenâb-ı Hak onlara, insanları hidayete çeken birer hassa, birer çekicilik vermiştir. Onlar Cenâb-ı Hakk’ın ruhlar meclisinde sevip, Peygamberimiz etrafında bir hâle teşekkül ettirdiği, seçkin, gayretli ve yüksek seciyeli insanlardır.

Sahabelerin hepsi istisnasız Resulullah Efendimizin sohbetiyle müşerref oldular. Onların ruhları, akılları, kalp ve vicdanları ve nihayet bütün hissiyatları, Peygamber terbiyesinden geçti, onun feyziyle büyüdüler. Başka bir ifadeyle, onlar dağın güney yamacındaki çiçekler gibi, güneşten doğrudan doğruya istifade ettiler ve onun zâtıyla görüştüler. Onlardan sonra gelen bütün Müslümanlar ise, dağın kuzey yamacındaki çiçekler gibi, güneşin zâtından değil, ancak aydınlığından faydalandılar.

Kendilerinden sonra gelen hiçbir evliyanın onlara yetişememesinin sırrı, işte bu büyük farkta aranmalıdır. Onlar vahyin gelişine bizzat şahit oldular. Dıhye sûretinde, defalarca Cebrâil’i (as.) gördüler. Binlerce mucizeye şahit oldular. Bütün insanlık âlemini nura, hidayet ve saâdete eriştirmek için gönderilen Kur’ân-ı Kerim’i ilk defa onlar dinlediler. Onlar Kur' ân-ı Azimüşşân’ın ilk talebeleri olma şerefine eriştiler. Ondaki yüce hakikatleri Peygamber Efendimizden ders aldılar. Kur’ân-ı Hakimi bütün kalplere, akıllara, vicdanlara ve dolayısıyla hayata hâkim kıldılar. Kendilerinden sonra gelen hiçbir kimsenin ulaşamadığı feyz ve berekete, ilim ve irfana, ihlâs ve sadakate, feragat ve fedakârlığa eriştiler. Bakışları ibretle, fikirleri ilim ve hikmetle, kalpleri ilâhi muhabbetle doldu. Onları ne dünya esir edebildi, ne de Cennetin güzellik ve çekiciliği kayıt altına alabildi. Onlar dünya ve ahiret nimetlerine değil, o nimetleri verene talip oldular ve O’nu buldular. Sadece ve sadece Allah’a kul olmanın yüce şeref ve izzetiyle yaşadılar.

Onların hepsi kurtuluşa erenler zümresindendir; hepsi “sahabe” olma şerefinde, ortaktır. Allah ve Resulü, onların hepsinden razı olmuş ve onları överek yüceltmiştir.

Cenâb-ı Hak, Tevbe süresinde ashâb-ı kirâmdan razı olduğunu ve onlar için ebedi nimetler, saâdetler hazırladığını şöyle beyan ediyor:

“Muhacirlerden ve Ensardan İslam’a girmekte ilk önce geçenler ile bunlara güzelce tâbi olanlar… Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular. Allah onlara altlarından nehirler akan cennetler hazırladı ki, içlerinde sonsuz kalacaklar. İşte büyük kurtuluş bu.” (Tevbe, 9/100)

Yine aynı sürede Cenâb-ı Hak sahabe-i kirâmı överek, onların İslâm uğrunda can ve mallarıyla cihat ettiklerini ifade ediyor ve kendilerini hayır ve ihsan ile şöyle müjdeliyor:

“Lâkin peygamber ve emrindeki müminler mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Bunları görüyor musun, bütün hayırlar işte onlar içindir. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir. Allah onlara altından nehirler akan cennetler hazırladı. İçlerinde sonsuza dek kalacaklar. İşte o büyük kurtuluş budur.” (Tevbe, 9/88-89)

Sahabe hakkında daha birçok ayet-i kerime nâzil olmuştur. Numune olarak bu iki ayetle yetiniyoruz.

Resul-i Ekrem Efendimiz de ashâb-ı kirâmı birçok hadis-i şerifleri ile sena etmişler, onların Allah katında kabul edilmişliklerini ve şereflerinin ulviyetini ümmetine telkin etmiş ve onlara dil uzatanları tehdit etmişlerdir. Bunlardan birkaçını aşağıda takdim ediyoruz:

“Benim sahabelerim âdildirler.”

“Bir kimse sahabeyi severse beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden de bana düşmanlığından dolayı düşmanlık eder.”

Ashâb-ı kirâmın hiçbirisine düşmanlığın dinen mümkün olmadığı, istisnasız hepsinin birer hidayet meşalesi olduğu, şu hadis-i şerifte en veciz bir ifadeyle ortaya konmuştur:

“Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz.” (Aclûnî, 1/132)

“Yıldız” olma özelliğinde olan bütün yıldızlar eşit oldukları hâlde, aralarında büyüklük ve küçüklük itibariyle farklılıklar bulunduğu gibi, sahabeler arasında da fazilet ve mertebe noktasında elbette farklılıklar olacaktır. Bazısı İslâmiyet’le daha önce şereflenmiş. hizmette diğerlerini geçmiş, bir kısmı adalet ve idarede hepsinin üzerine çıkmış, bir diğeri yumuşak huy ve cömertlikte daha ileri gitmiş, bir başkası ilim ve kahramanlıkta diğerlerini geçmiştir.

Artık bu hidayet yıldızları hakkında ileri geri konuşmanın, onların bir kısmına muhabbet edip, diğer bir kısmını kötülemenin, ne kadar büyük bir cinayet olduğunu kıyas ediniz.

Şu da insafla nazara alınmalıdır ki, dinimizin gerek ibadete, gerekse ahlâka ait birçok hakikati, o haksız hücumlara maruz kalan sahabelerden ders alınmıştır. Onlara hücum etmek, İslâm’a hücum etmek hükmündedir.

Evet, İslâm’ın birinci safında olan ve “Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce, kıyâmete kadar gelecek bütün Müslümanların kazandıkları sevabın bir misli sevap kefelerine ilâve edilen, en aşağı mertebede olanına dahi en büyük bir velinin yetişemediği bu seçkin kimselere, Ahir Zaman Peygamberi’nin o seçkin arkadaşlarına, o anlayışlı muhataplarına gölge düşürme gayretleri, doğrudan doğruya İslâm’ın kendisine hücumdur.

Hadlerini tecâvüz ederek, İslâm’ın temeline kanlarını akıtan o seçkin cemaati yargılamaya kalkanlar ve birini haklı çıkarıp, diğerini tenkit edenler, o hidayet yıldızlarına hiçbir leke süremez, ancak kendi felâketlerini hazırlamış olurlar.

Kaldı ki, o yargıladıkları kimseler, ashâbın ileri gelenleridir. Bir kısmı cennetle müjdelenmiştir. Dedikodusunu ettikleri o kişileri Kur’an ve Peygamber Efendimiz medh ü senâda bulunmuştur.

Dâvamıza kuvvetli bir delil de şudur:

Malûmdur ki, Sahih-i Buhari gerek Ehl-i sünnet ve gerekse Şialar arasında Kur’an’dan sonra en büyük kitap olarak kabul edilmiştir. Her iki taraf bu hususta aynı fikirdedir. İşte, Buhari-i Şerifte, ayrılığa düşen o sahabelerin her iki kanadından da itikat, ibadet ve ahlâka dair birçok hadis-i şerif rivâyet edilmiştir. Fıkıh âlimlerimiz ve bütün ümmet bu rivâyetlerden birini diğerine tercih etmeden bütününü birden kabul etmişlerdir. Hadisleri rivâyet eden bütün muhaddisler de sahabe ayrılıklarını hiç nazara almamışlar, “Şu hadis, Hz. Ali’ye veya Hz. Muâviye’ye... karşı olan filân sahabeden rivâyet edildiği için sahih değildir.” dememişler, böyle bir hataya düşmemişlerdir.

Bu hâle göre, şu netice ortaya çıkıyor: Bütün müçtehitler, muhakkikler, fakihler, muhaddisler bu ayrılıkları nazara almadan sahabenin hepsine hürmet etmişler, muhabbet beslemişler ve onların rivâyet ettikleri hadis-i şerifleri dinimize temel kabul etmişlerdir. Bizim ne haddimiz var ki, bu muhterem kişilerin nazara almadıkları ayrılıkları sorun hâline getirelim.

Bu vesile ile şu mühim hakikati de dikkate almak gerekiyor:

Hucürât sûresinde, müminlerin suizandan ve gıybetten sakınmaları şöyle emredilmektedir:

“Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi?” (Hucürât, 49/12)

Cenâb-ı Hak bu ayet-i kerimede, bir mümini gıybet etmenin ölü eti yemek kadar çirkin ve mümine yakışmayan bir davranış olduğunu bize haber veriyor. Ya gıybet edilen bu mümin, sahabelerden, hem de onların en ileri gelenlerinden biriyse, artık meselenin tehlikesini siz takdir ediniz...

53 Şia da bir hadis usulü var mıdır? Buna dair birkaç kaynak verebilir misiniz?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Şia hadis kitapları hakkında bilgi verir misiniz?

54 "Yenabiu'l-Mevedde" adlı eserin yazarı Süleyman el-Kunduzi, Şii midir?

Şii Şeyh Ağa Burzug Tehrani, Şia kaynaklarını içeren “Ez-Zaria” isimli eserinde "Yenabiu’l-Mevedde"nin yazarı olan Süleyman Kunduzi hakkında şöyle der:

و ان لم يعلم تشيعه لكنه غنوصى و الكتاب يعد من كتب الشيعة

“Süleyman Kunduzi, Şia kitaplarının yazarı olarak tanınmıyorsa da o bir ruhani bilgiye sahiptir ve onun 'Yenabiu’l-Mevedde' isimli eseri, Şia kitaplarından biri olarak kabul edilir.(1)

Kunduz ve Bedehşan halkının şeyhi olan Seyyid Süleyman Belhi el-Kunduzi, 1220 (1805) yılında Belh yakınlarında Kunduz şehrine bağlı Hankah kasabası Çal köyünde doğmuştur. Künyesi, Şeyh Süleyman İbn Şeyh İbrahim Hâce Kelân İbn Şeyh Muhammed Baba Hâce el-Hüseynî el- Belhî el-Kundûzî'dir.(2)

1853 yılında Belh'ten ayrılan Süleyman Belhî, Necef ve Kerbelâ'da ziyaretlerde bulunurken İmamiye müctehidleriyle de görüşmüş, bu görüşmeler neticesinde, kafilede yer alan bazı kişilerle birlikte Şia-İmamiye mezhebini kabul etmiştir.(3)

Belhî ailesinin Konya'da dört yıl ikameti esnasında, Şeyh Seyyid Süleyman ve oğlu Abdülkâdir Belhî, bazı edebî ve dinî eserleri okumak ve incelemekle meşgul olmuşlardır.(4) Bu yıllarda Mevlevî çevreleriyle de görüşen Süleyman Belhî, Mehmed Saîd Hemdem Çelebi çelebilik makamında (1815-1859) iken, 1855-1859 yılları arasında Mevlevîliğe intisab etmiş(5); Şems türbedârı Ahmed Dede tarafından da Seyyid Süleyman Belhî'ye bir hilâfetnâme verilmiştir.(6) Süleyman Belhî, Sultan Abdülaziz (1861-1876)'in daveti üzerine 1278 (1861) yılında Istanbul'a geçmiş, iki yıl süreyle devlet misafirhanesinde ağırlanmıştır. Süleyman Belhî bu misafirhanede uzun süre kalmış, ayrıca arzu ettiği kitapların istinsah edilmesi için hizmetine üç kâtip verilmiştir.(7)

1284 (1867) yılında hacca gitmek üzere hazırlık yaptığı ve gerekli harçlıkların devlet tarafından karşılandığı bir sırada, Meclis-i Meşâyih reisi Hâfız Feyzullah Efendi'nin 1867 yılında vefatı üzerine, Meclis-i Meşayih'in yeni reisi Osman Selahaddin Mevlevî (ölm. 1887) ve beraberindeki on iki meclis üyesi, kendisini ziyaret ederek Nakşî şeyhi ve Mesnevî-hân Feyzullah Efendi'den boşalan Eyüp Nişancası'ndaki Şeyh Murad Buhârî Dergâhı meşihatine atandığını haber vermişlerdir. Bu tayin üzerine dergâha taşınmış ve hayatının sonuna kadar dergâhta şeyhlik makamında bulunmuştur. İstanbul'da, Sultan Abdülaziz'in saltanatı süresince on altı yıl yaşayan Süleyman Belhî, sinir hastalığına yakalanarak 6 Şaban 1294 (16 Ağustos 1877) tarihinde perşembe günü vefat etmiştir. Kabri dergâhın haziresindedir.(8)

Eserlerinde, Ehl-i Beyt'in üstünlüğünün yanında Şia-İmâmiye mezhebinin doğruluğunu da ispat etmeye çalışır.(9) “Ecma'u'l-fevâ'id”, “Muşriku'l-ekvân”, “Gıbtatu'l-emân” ve “Yenâbî'u'l-mevedde” adlarında dört eser yazmıştır. (10)

Arapça yazdığı bu kitaplardan yalnızca "Yenâbîu'l-mevedde" iki kez basılmıştır.(11) Yazma halde olan diğer eserlerinin nüshaları bugün bazı kütüphanelerimize intikal etmiştir.(12)

Dipnotlar:

1. bk. ez-Zeria, 25/290.
2. Seyyid Süleyman Belhî, Yenâbîu'l-mevedde, c. I, Matbaa-i Ahter, Istanbul, 1301, s.1
3. Tebrizî, Muhammed Tâhir, Seyyid Süleyman Belhî'nin Hal Tercümesi, yazma, Mevlâna Müzesi Abdülbâki Gölpınarlı Kitaplığı, nr. 147, s. 1-2; Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik, s.401
4. Gölpınarlı, A., Mevlâna Müzesi Yazmalar Kataloğu, c. II, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1971, s. 359
5. Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik, s. 401
6. Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik, s. 113, 401-404
7. Burhâneddîn Belhî, Defter-i kuyûdât, s.18
8. Şenalp, Mithat Recai, “Eyüpsultan'da Şeyh Murad Külliyesi”, Lâle, yıl:1, sayı:1, Temmuz-1982, s.23
9. Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan sonra Mevlevîlik, s. 401
10. Abdülbâki Gölpınarlı, son üç eserin adını kaydeder (bk. Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik, s.401). İbnülemin de anılan kitaplardan başka, İ'câzu'l-Kur'ân adıyla beşinci bir eserini zikreder (İbnülemin, Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Üçüncü baskı, c.I. Istanbul, 1988, s. 182).
11. Yenâbî'u'l-mevedde, c. I-II, Istanbul 1301, Ahter Matbaası, Istanbul 1302, İraniye Matbaası.
12. Eserlerin nüshaları: Muşrıku'l-ekvân, Süleymaniye Ktp. Yazma Bağışlar 1364,1365 (müstensih: Muhammed Musa, istinsah tarihi: Istanbul 1325); Gıbtatu'l-emân, Yazma Bağışlar 1363 (müstensih: Muhammed Musa, istinsah tarihi: Istanbul 1327, Mevlâna Müzesi A. Gölpınarlı Kitaplığı 66 (müellif hattıyla yazılmış, müsvedde halinde noksan bir nüshadır). Ecma'u'l-fevâ'id (İcâzü'l-Kur'ân adıyla kayıtlı), Süleymaniye Ktp. Yazma Bağışlar 1367 (Müstensih: Muhammed Musa, istinsah tarihi: Üsküdar 1328); bk. Yusuf Öz   “Süleyman Belhî Ailesi ve Son Mevlevî Postnişinleri İle Mektuplaşmaları”, X. Milli Mevlâna Kongresi Tebliğler, C I-, 2-3 Mayıs-2002-Konya, 149-161.

55 Gadiri Hum olayının aslı nedir?

- Vahidi, Ehl-i sünnet kaynağıdır.

- “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır.” hadisi, Sünni hadis kaynaklarında da yer almıştır. (bk. Tirmizi, Menakıb, 19; İbn Mace, Mukaddime, 11; Ahmed b. Hanbel, 1/84, 118,119, 4/281; Hâkim, 3/109; Nesai, Hasaisu Ali, 1/102, 113)

-Yine Ehl-i sünnet alimlerinden meşhur hadis otoritesi Zehebi, bu hadisin metni için “mütevatirdir” demiştir. (bk. Zehebi, Siyeru Alami’n-Nübela, 8/335)

- Diğer bir hadis otoritesi İbn Hacer’dir.

İshak dedi ki: Ebu Amr bana Kesir b. Ziyad’dan, o Muhammed b. Ömer’den, o babası Ömer b. Ali’den, o da Ali b. Ebu Talib’den haber verdi, dedi ki:

"Resulullah Gadir-i Hum’da benim elimden tuttu ve dedi ki: ‘Allah Teala’nın sizin rabbiniz olduğuna şahadet eder misiniz?’ Dediler ki : ‘Evet ya Resulellah!’ Bu defa buyurdu ki: ‘Allah ve Resulünün sizlere kendi nefislerinizden daha evla olduğuna, keza Allah ve Resulünün sizin evliyanız/velileriniz olduğuna şahadet eder misinizin?’ Dediler ki: ‘Evet, ya resulellah.’ Bunun üzerine buyurdu ki:

‘Allah ve resulü kimin mevlası ise bu (Ali) de onun mevlasıdır. Ve ben size iki emanet bırakıyorum ki, onlara sarıldığınız sürece asla sapmayacaksınız; Allah’ın Kitabı ve  Ehli Beytim.'” (bk. İbn Hacer, el-Metalibu’l-âliye,16/142/h. no: 3943)

İbn Hacer bu hadisin senedinin “sahih” olduğunu belirtmiştir. (bk. a.g.y)

- Yine büyük bir sünni alim olan Bediüzzaman Hazretleri de hem “Gadir-i Hum”daki bu hadisin sahih olduğunu hem de başka hadis kaynaklarında da Hz. Ali’ye karşı çok övücü hadis ifadelerinin bulunduğunu şu sözlerle ifade ermiştir:

“Hazret-i Ali'nin (ra) şahsı hakkında sair hulefadan ziyade senakârane ehadîsin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve tenkis ettiklerine mukabil Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında rivayatı çok neşrettiler.”

“Sair Hulefa-i Raşidîn ise, öyle tenkid ve tenkise çok maruz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehadîsin intişarına ihtiyaç görülmedi.”

“ Hem istikbalde Hazret-i Ali (ra) elîm hâdisata ve dâhilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali'yi (ra) me'yusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû'-i zandan kurtarmak için مَنْ كُنْتُ مَوْلاَهُ فَعَلِىٌّ مَوْلاَهُ gibi mühim hadîslerle Ali'yi (ra) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.” (bk. Lem'alar, s. 23)

- Demek ki, ilgili hadis ve Gadir-i Hum hutbesi doğrudur. Fakat hadiste söz konusu edilen “mevla” kavramı sünnilere göre halife manasında değildir.

Bu konunun özeti şudur:

“Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı şîa-i velayetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkid etsin. Çünki Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali'yi (ra) tenkis etmedikleri gibi, ciddî severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali'nin (ra) şîası hakkındaki sena-yı Nebevî, Ehl-i Sünnete aittir. Çünki istikametli muhabbetle Hazret-i Ali'nin (ra) şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaattir. Hazret-i İsa Aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet, Nasara için tehlikeli olduğu gibi; Hazret-i Ali (ra) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadîs-i sahihte tehlikeli olduğu tasrih edilmiş”(bk. Lem'alar, s. 24)

İlave bilgi için tıklayınız:

Şiiler, Peygamber Efendimize, Gadir-i Hum denen yerde Hz. Ali'nin ...
GADÎRU HUM.

56 Sahabenin, Hz Ali’nin görüşlerine uymadığı iddiasına ne dersiniz?

Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra)’in sahabeler arasında ilim, takva ve basiretiyle zirvede olduklarını yine Buhari, Müslim gibi hadis ve sahih siyer ve tarih kaynaklarından öğreniyoruz. Hz. Ömer’in veya başkasının bir iki meseleyi, özellikle yeni bir hükmü içeren bir konuyu bilmemesi son derece normaldir. Bu durum, onların başka konuları bilmediği anlamına gelmez.

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurdu:

“Eski ümmetlerde ilhama mazhar zatlar vardı. Eğer benim ümmetimde de bazı kimseler varsa Ömer onlardandır.” (Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 23-2398)

Abdullah b. Abbas anlatıyor:

"Ömer b. Hattâb teneşirinin üzerine kondu. Ve kaldırılmadan önce halk ona dua ve sena ederek, Allah’tan rahmet dileyerek etrafını sardılar. Ben de içlerinde idim. Arkamdan biri omuzumdan tutunca irkildim bir de baktım ki, Ali’dir. Ömer'e rahmet okudu ve şunu söyledi:

'Yeminle söylüyorum ki, geriye bıraktıkların arasında senden daha fazla onun ameli gibi bir amelle Allah'a kavuşmak istediğim kimse yoktur. Ben Allah'ın seni iki dostunla birlikte koyacağını biliyordum. Çünkü ben çok defa Resûlüllah’ın:

“Ben Ebû Bekr ve Ömer'le beraber geldim; Ebû Bekr ve Ömer'le beraber girdim; Ebû Bekr ve Ömer'le beraber çıktım.” buyururken işitiyordum. Ve seni Allah'ın onlarla beraber edeceğini umuyordum (yahut biliyordum).'” (Müslim, Fedail 14 -2389)

Hz. Ömer (ra)’in arzusuna uygun “Makam-ı İbrahim’in namazgâh olması, kadınların örtünmesi, Hz. Peygamberin eşlerini boşaması halinde, Allah’ın kendisine onlardan daha iyisini vereceği şeklinde üç konuda üç ayetin indiği" gerçeğini yine en sahih hadis kaynaklarında görmekteyiz. (bk. Buhari, Talak, 32; Tefsir/Bakara 9,  Ahzab  8, Tahrim 1; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 24-2399).

Bir hadiste Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Benden sonra hilafet otuz yıldır.” Ve bu hadisin verdiği otuz yıllık süreç, dört raşit halifenin yirmi dokuz yıl ve altı aylık süresi yanında Hz. Hasan (ra)’ın altı aylık hilafet süresi şeklinde değerlendirilmiştir. (bk. Nevevî, Şerhu Müslim, 12/201).

Güzel bidatler tabiri “Hz. Peygamber zamanında olmayıp da sonradan ortaya çıkan güzel şeylerdir.” Bunlar aslında bidat değildir. Çünkü bidat dinin aslına ilişen ve Resulullah (asm)’ın sünnetini ortadan kaldıran kötü şeylerdir.

Örneğin, Hz. Ömer’in “cemaatle kılınan teravih namazı” için bu “güzel bidattır” demesi, onun İslam’a ne kadar bağlı olduğunu gösteren bir göstergedir. Çünkü gerçekten bu bir bidat değildir. Zira Hz. Peygamber (asm) teravih namazını az da olsa birkaç gün camide cemaatle kıldığı bilinmektedir. Buna rağmen, Hz. Ömer, Hz. Peygamber (asm)'in vacip olur endişesiyle, ümmetine olan şefkatinden ötürü cemaatle teravih namazını daha fazla sürdürmemiştir. İşte Hz. Ömer bu inceliği dikkate aldığı için, çok samimi bir şekilde buna “güzel bidat” demiştir.

Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’le ilgili övücü ayetlerin olduğu da bilinmektedir.  

Hayatı boyunca, Efendimiz (asm)'in çok sevdiği eşi ve Kur’an’ın açık ifadeleriyle iffeti, temizliği tescil edilen Hz. Aişe (r.anha)’ye karşı kin tutmak, gerçekten dini açıdan bir cinnettir. Bu cinayeti işleyenler, yarın Hz. Peygamber (asm)'den nasıl şefaat beklerler.

Allah, bildiğimiz dört halifeyi de halife yapmak istemiştir. Ve bunları halife yaparken de onların ömürlerini de nazara almış ve ona göre sıraya koymuştur. Eğer Hz. Ali ilk başta halife olsaydı, diğer halifelerden hiçbiri halife olamazdı. Çünkü Hz. Ali (ra) diğer üç halifeden sonra şehit edilmiştir.

Bize göre, eğer Hz. Ali hilafetin kendi hakkı olduğu halde cebren bunun kendisinden gasbedildiği anlayışında olsaydı, bir saat bile buna müsaade etmez ve hemen ortaya çıkardı.

Şiaların “takiye” dedikleri şey, Hz. Ali (ra) gibi bir şecaat simgesi, bir İslam kahramanına yapılan en büyük bir haksızlıktır. Onu korkaklıkla itham etmektir.

Bize göre, Hz. Ali sahabeler arasında ilim, takva, şecaat bakımından en zirve olan bir şahsiyettir. Onun zamanındaki olaylar, onun yüzünden değil, karşı taraf olanlar yüzünden ortaya çıkmış, özellikle Hariciler tarafından bir terör estirilmiştir. Hz. Ali gerek Cemel, gerek Sıffin vakasında kesin olarak haklıdır. Fakat  karşısında, özellikle Cemel vakasında, karşı tarafta yer alan Hz. Zübeyr ve Hz. Talha da Hz. Ali gibi cennetle müjdelenmiş kişilerdir. Bu sebeple bu konuya daha dikkatli yaklaşmak gerekir.

Bize göre, bu konuyu kurcalayıp, Şii-Sünni bölünmesini körüklemek, İslam’a ve Müslümanlara yapılan en büyük bir kötülüktür. Sözlerimizdeki dikkat, bu sorumluluğun bir yansımasıdır.

Son olarak hepimize ciddi ve hayırlı bir ders olan Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadelerine kula verelim:

“Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsız, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlub ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î meseleleri bırakmak elzemdir.” (Lem'alar, s. 26)

İlave bilgi için tıklayınız:

Dört halifenin sırasıyla halife olmalarına işaret eden hususlar ...

Dört Halife seçiminin ayrıntıları ve Hz. Ali'nin halife seçimindki görüşleri...

57 Münafıkun suresi 1. ayetinin mealini, Ehl-i sünnet yanlış mı veriyor?

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Münafıklar sana geldikleri zaman: ‘Biz şahadet ederiz ki sen, gerçekten Allah’ın Resulüsün.’ dediler. Ve Allah, muhakkak ki senin, gerçekten kendisinin Resulü olduğunu biliyor. Ve Allah şahadet eder ki, münafıklar gerçekten yalancıdırlar.” (Münafikun, 63/1)

Bu ayette Hz. Peygamber (asm)'in münafıkları bilmediğine dair bir ifade yoktur.

- Ancak Hz. Peygamber (asm)'in bazı münafıkları bilmemesi normaldir. Aynı surenin 4. ayetinden bunu anlamak mümkündür:

“Onlara şöyle bir baktığında, dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Ama onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendilerine yönelik sanırlar. Asıl düşman onlardır, onlardan korun! Allah kahretsin onları! Nasıl da haktan yüz çeviriyorlar!”

- Bununla beraber, Hz. Peygamber (asm) münafıkların isimlerini Hz. Ebu Huzeyfe’ye vermiştir. Bu ise onun münafıkları bildiğini gösteriyor. Nitekim, bir gün münafıklardan biri öldü, Ebu Huzeyfe cenaze namazına katılmadı. Bunun üzerine Ömer, "Bu da onlardan mıdır?" diye sorunca, Ebu Huzayfe “Evet” diye cevap verdi. Bu defa Ömer: "Allah aşkına ben de onlardan mıyım?" diye sormaya başladı. O "Hayır!" dedi ve ekledi: "Yemin olsun, senden sonra artık bunları hiç kimseye anlatmam." (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 8/637; İbn Hacer, Mukaddime, s. 404; Kenzu’l-ummal,  13/344)

- İslam literatüründe, münafıklara asla "sahabe" denilmez.

Münafık demek, gerçekten Allah’ın Peygamberine iman etmediği halde, görünürde mümin olduğunu söyleyen kimsedir.

Sahabe ise: Hz. Peygamber (asm)'e iman eden, onu gören ve o iman üzere ölen kimsedir.

Bu sebeple, Hz. Peygamber (asm) ister bilsin ister bilmesin, hiçbir münafık "sahabe" tanımına girmez.

Bu konu sadece Şiaların yaptığı iftiradır ve ahirette onları ciddi şekilde mesul eder...

58 Şia’nın, Yasin suresi 12. ayette geçen "imamin mubin" lafzını imamete delil görmesi doğru mudur?

- Ayetin meali şöyledir:

“Şüphesiz, ölüleri biz diriltiriz ve insanların dünyada yaptıklarını da öldükten sonra geride bıraktıkları eserlerini de biz yazarız. Zaten biz, her şeyi İmam-ı Mübinde /açık bir kitapta (yani Levh-i Mahfuz’da) sayıp kaydetmişizdir.”(Yasin, 36/12)

Şimdi bu ayetin bu manası ile İmamlar arasında ne gibi bir bağ olabilir ki!..

- Burada yer alan “imam” kelimesi tekildir ve Biri ifade eder. Oysa imamlar on iki tanedir. Şimdi bu ayetteki imam hangisidir?

- Ayette insanların yaptığı iyi ve kötü amellerinin hepsinin yazıldığı bir “imam”dan söz edilmektedir. İmamlarda böyle bir şeyin yazılması mümkün mü?

- İmam kelimesinin bulunduğu her yerde “Şii imamlarına” işaret ettiği bilgisi, hangi ayet veya hadiste yer almaktadır?

- Kur’an’da Hz. İbrahim için de “imam” unvanı kullanılmıştır.(Bakara, 2/124) Tevrat için de “imam” sözcüğü kullanılmıştır. (Hud, 11/17; Ahkaf, 46/12)

- Milyonlarca İslam alimi, sorudaki ayette yer alan “kitab-ı mübin”den maksat Levh-i mahfuz olduğunu bildirdiği halde, bunun Şia imamlarına işaret ettiğini söylemek için çok ciddi bir cahil olmak gerekir.

- “O gün insanlardan her ümmeti / topluluğu / grubu onların İmamları(nın adı) ile çağıracağız.” (İsra, 17/71) mealindeki ayette imam; rehber, önder, lider anlamında kullanılmıştır. Kıyamet günü peygamberler de birer imam olarak anıldığı gibi, Firavunlar da birer imam olarak anılacak. Ve  ümmetler/gruplar kendi liderlerinin adıyla anılacak, söz gelişi “Ey Muhammed’im ümmeti!” “Ey Firavunun grubu!” şeklinde çağrılacaklardır. (bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri)

- Doğrusu, Yasin suresi 12. ayeti sorudaki şekilde yorumlayan bir Şia aliminin olduğuna da ihtimal veremiyoruz. Bu tür iddialar, halk kesiminden bazı cahil kimselerin hezeyanlarıdır...

59 Hz. Ali'yi halife olan tanıyan ilk kişinin, Ahmed b. Hanbel olduğu doğru mudur?

Bu bilgi doğru değildir. Çünkü  Hz. Ali döneminde yaşanan Cemel ve Sıffin savaşlarında binlerce kişi Hz. Ali tarafında yer alırken, onun halife olduğunu savunuyor. Hz. Ali’nin binlerce Hariciyi öldürecek kadar büyük bir taraftar kitlesine sahip olduğu ve bunların hepsinin kendisini halife kabul ettiği bir gerçektir.

Seyf b. Ömer el-Esedi (Ö. 200) “el-Fitnetu ve Vakatu’l-Cemel” adlı tarih kitabında şunları kaydetmiştir:

“Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra, isyancılar bir halife aradılar. Hz. Osman’ı öldürmede birleşen şer güçleri halife seçme konusunda farklı düşünüyorlardı. Bunlardan Mısırlılar Hz. Ali’yi, Kufeliler, Hz. Zübeyr’i, Basralılar ise Hz. Talha’yı halife yapmak için uğraş veriyordu. Fakat hiç kimse bu tekliflere sıcak bakmıyordu.

Defalarca bu üç kişiye ayrı ayrı yaptıkları tekliflerden bir sonuç alamayan isyancılar, bu defa Sad. b Vakkas’tan halife olmasını istediler. O da bunlara ret cevabını verdi. Sonra Abdullah b. Ömer’den halife olmasını istediler, o da bunu kabul etmedi.

Nihayet Hz. Osman’ın şahadetinden beş gün sonra, bütün Medine halkını bir araya topladılar. Ve onlardan bir halife seçmelerini istediler. Medine halkının büyük çoğunluğu, Hz. Ali’nin halife olmasını istediklerini bildirdiler. Hz. Ali önce bu tekliflerini kabul etmedi. Ancak Medinelilerin çok yalvarmaları üzerine, İslam aleminin başsız kalmamaları için teklifi kabul etti.  

Ertesi gün cuma gününde halk camide toplandı, Hz. Ali de geldi ve bir konuşma yaparak özetle şöyle dedi:

‘Halife seçiminde söz sizindir. Sizin biat etmediğiniz hiç kimsenin böyle bir görev üstelenme hakkı yoktur. Biz dün bir konuda anlaştık. Eğer hâlâ o sözünüzde iseniz, ben de bu teklifinizi kabul ediyorum.’

dedi. Onlar da ona biat ettiler. İlk biat eden Hz. Talha oldu. Ancak o bunu kerhen yaptığını söyledi. Hz. Zubeyr de isteksiz olarak biat etti. Fakat Medine halkının büyük çoğunluğu isteyerek ona biat ettiler.” (Seyf b. Ömer, el-Fitnetu ve Vakatu’l-Cemel, Daru’n-Nefais,1413/1993, 1/91; ayrıca bk. İbnu’l-Esir-Ö.630-, el-Kâmil Fit’tarih, Beyrut, 1417/1997, I2/554-560)

Bu açıklamalar, sorudaki bilgilerin doğru olmadığını göstermektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dört Halife seçiminin ayrıntıları ve Hz. Ali (ra)'ın halife seçimindeki görüşleri nelerdir?

Dört halifenin sırasıyla halife olmalarına işaret eden hususlar nelerdir? Hz. Ali ilk halife mi olmalıydı?..

60 Ali, peygamberlerle beraberdir, sözü hadis midir?

Bu konuda iki ifade şekli vardır:

Birinci ifade şöyledir: “Peygamberimiz Hz. Ali’ye şöyle dedi: ‘Allah bana dedi ki: ‘Ya Muhammed! Ali’yi (önceki) peygamberlerle birlikte gizlice gönderdim. Seninle de açıktan gönderdim.’ ” (el-Envaru’n-Numaniye)

Aynı yerde -ikinci sırada- sorudaki şekliyle de bir ifadeye yer verilmiştir.

- Bu bilgi Şia kaynaklıdır. İslam’ın temel inancına aykırıdır ve aslı-astarı da yoktur.