Şeytan konusunda en çok merak edilenler

1 Vesvese nedir; nedenleri hakkında bilgi verir misiniz?

Vesvese, gizli sese denir. Bir mastar olan "vesvâs" kelimesinin şeytana isim olması da aynı manayla alakalıdır ki, şeytan "vesvesenin kaynağı" demektir. Ancak örfen meşhur olan manasıyla vesvese, nefsin veya şeytanın kalbe attığı hayırsız, faidesiz, alçak hatıra ve mülahazalara verilen bir isimdir. 

Hem nefsin hem de şeytanın vesvesesi, Kur'an-ı Kerim'de ayrı ayrı zikredilir.

"Andolsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne gibi vesveseler verdiğini biliyoruz ve biz ona şah damarından daha yakınız." (Kâf, 50/16)

ayeti, nefsin vesvesesine işaret ederken;

"Şeytan Âdem'e vesvese verdi." (A'raf, 7/20; Tâha, 20/120)

manasına gelen bir çok ayet de şeytanın vesvesesine delalet etmektedir.

"Nefsin vesvesesi" tabiri, bir insanın, kendi kendine söylediği ve gönlünden geçirdiği gizli duygular, kararlar, vehimler, hatıralar ve bunlar gibi bütün bâtınî şuur durumlarını da içine alır. Bunlar o kadar gizli ve sessizdir ki, bazılarını melekler dahi bilmekten acizdirler.. acizdirler de, onları sadece Cenab-ı Hak bilir. Nefisten gelen vesvese, şeytanın vesvesesine kıyasla daha gizlidir. Bu gizlilik, bir cihetten onu kuvvetlendirir. Dolayısıyla nefis, şeytandan daha müthiş bir düşmandır. Belki de,

"Senin en büyük düşmanın nefsindir." (Keşfu'l-Hafa, I/143)

diyen Allah Rasulü (asm), işte bu hususa işaret buyurmuşlardır.

Nefis ve şeytan, verdikleri vesveseler ile, insan ruhunu, hak yolundaki terakkisinden alıkoymak isterler. İnsanın akıl ve fikrini çelip, azim ve iradesini kırarak onu salih amellerden vazgeçirmek, fani zevk ve kaprislere düşürerek de sefilleştirmek isterler.

Vesvesenin ilk makes bulduğu yer kalbtir. O, burada diğer azalara kalb vasıtasıyla yayılır. Onun içindir ki, vesvesenin ilk tesiri kalbde hissedilir. Tabii ki bu tesir, kabul veya red şekillerinden biri halinde tecelli eder. Eğer gelen vesveseler kalbte kabul görmezse, hayalde edep dışı tasvirler mahiyetine bürünürler. Muhayyilesi bu tasvirlerle meşgul olan insan, bir müddet sonra hiç farkında olmadan kalbini de onlarla meşgul eder. Zaten şeytanın istediği de budur. Zira o, varmak istediği hedefe bu yolla bir kaç adım daha yaklaşmış olur.

Halbuki kalbte kabul görmeyen vesvesenin hiçbir zararı yoktur. Zira vesvese, hayalden öte geçememiştir ve mantıkça da hayal bir hüküm değildir. Vesvesenin kalbte kabul görmediğini anlamak ise gayet basittir. Şayet kalb, gelen vesveseden dolayı üzülüyor ve ürperiyorsa, bu durum vesvesenin kalbte kabul görmediğine, aksi durum ise, neticenin de aksine bir delil ve bir işarettir. Eğer vesvese kalbte kabul görmüyorsa, bu durumda vesvesenin zararı, zararlı olduğunu düşünmeye münhasır kalır; başkaca da bir zararı yoktur. Hatta kalbin reaksiyonunun şiddeti, kişinin imanındaki kuvvetle doğru orantılıdır. Evet imanın kuvveti nisbetinde kalb vesveseye karşı reaksiyon gösterir. Bazen gafletle kalbin gösterdiği bu reaksiyon tasdik zannedilir. Bu zanna düşen bazı kimseler, kalblerinde müthiş bir heyecan ve helecan hissederler. Bazen de bu durumdan kurtulmak için huzurdan kaçıp gaflete dalmak arzu ederler. Halbuki ortada vesveseyi tasdik diye bir husus söz konusu değildir. Sadece bir reaksiyon vardır. Ve esasen bu reaksiyon da onun imanının salabet ve kuvvetini göstermektedir. Ve yine bu sebepledir ki, Allah Rasulü, bu hal ve durumu anlatırken, "İmanın ta kendisidir!" (Müslim, İman 211; Müsned, 2/456; 6/106) buyurmuşlardır.

Kalbten çıkan manalar ile hayalin dokuduğu lafızlar arasında bazen münasebet bulunmayabilir. Zira dıştan veya içten bir çok sebep her zaman hayale tesir edebilir. Muhayyile, duygular içinde en çabuk ve en çok tesir altında kalan bir duygudur. Dolayısıyla da, dokuduğu lafızlar, o anda müteessir olduğu sebeplerle ciddi şekilde alakadardır. Bu durum çoklar tarafından bilinmediği için, bunlar, en nezih anlarda hayalin dokuduğu çirkin lafızlar sebebiyle, kalblerinin bozulup tefessüh ettiğine hükmederler. Ve vardıkları bu hükümler de onları şeytanın kucağına iter.

Eğer, kalbten çıkan mukaddes manalara, arzettiğimiz şekilde, herhangi bir tesir ile müteessir durumda bulunan hayalin dokuduğu lafızlar arasında yakınlık veya temas varsa telaş edip heyecana kapılmamalı. Zira, mukaddes manaların mülevves suretlere yakınlığı zarar vermez; temas ise bir telebbüs (giymek, giyinmek) değildir. Ayrıca hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet, hayalde yakınlık sebebidir. İki zıttan birinin zikredilmesi, diğerini hatırlatır. Gece, gündüzü; ak, karayı; iyi, kötüyü hatırlattığı gibi... Bu münasebetle gelen tahattura çağrışım denilir. Çağrışım ise, çok kere ihtiyarsızdır ve onda mesuliyet yoktur. Eğer zihin, bu ve buna benzer hallere mübtela olursa, yapılacak tek iş, düşünceden vaz geçmek ve onun üzerinde fazla durmamaktır. Zira ehemmiyet verip tetkike daldıkça, vesvese kuvvetlenir ve hayalde bir hastalık meydana getirir. Evet, endişe edecek bir şey yoktur. Çünkü tesir, kalbte değil sadece hayaldedir.

Vesvese imanî meselelere ait ise, bilinmelidir ki gelen vesveseler, sadece hayale uğramıştır ve bunların akıl ve kalb tarafından tasdik edilmiş hükümlerle alakası yoktur. İnsanın, küfrü hayal ve tasavvur etmesi veya dalaleti düşünmesi hiçbir zaman, küfür ve dalaletin kendisi değildir. Tasdik, tasavvurdan başkadır. Çok şey vardır ki, tasdik ettiğimiz halde tasavvur edemeyiz. Ve yine nice şeyler vardır ki, tasavvur ettiğimiz halde tasdik edemeyiz. Zaten imkan da hiç bir zaman yakîne zarar vermez.

Bir de, yaptığı ibadet ve amellerin en güzelini araştırmadan doğan vesvese çeşidi vardır ki, çok kere bu vesveseye mübtela olanlar, en güzelini ve en iyisini yapayım derken güzel ve iyiyi de terkettiklerinin farkına bile varmazlar.

"Din bir kolaylıktır; zorlaştıran sonunda mağlup düşer." (Buhari, İman 29; Nesei, İman 28; Müsned, IV/422; V/350, 351)

hadisindeki hikmetli ikazın düstur edinilip yaşanması, herhalde şeytanın bu yolla insanı mağlup etmek istemesine karşı en güzel hareket tarzıdır.

Ayrıca, dinde zorlama yoktur... İslam'ın hükümleri, zâhire göredir. Biz, meselelerin içyüzünü tetkik ve tahkikle mükellef değiliz. Bu gibi durumlarda bilmeliyiz ki şeytan, bizim bir zayıf anımızı kollamakta ve her an hücuma hazır bekleyip durmaktadır.

Buraya kadar şeytanın insana karşı bir silahı sayılan vesvese üzerinde durduk. Şimdi bu hususu bir kaç madde içinde özetleyelim: 

1) Vesvese İmanın Kuvvetindendir  

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, vesvese aslâ korkulacak birşey değildir. Çünkü herhangi bir şahsa vesvesenin gelmesi, onda imanın bulunduğuna alamettir. Sahabe-i Kiram'dan Efendimiz'e gelip, "Ya Rasulallah, vesveseye müptelayım." diyen birine, Efendimiz (s.a.s.)'in cevabı: "Endişe edilecek bir şey yok; o mahz-ı imandır, imanın ta kendisidir." (Müslim, İman 211; Müsned, 2/456; 6/106) şeklinde olmuştu. Şeytan, sizde de iman sermayesi, ibadet hazinesi, namaz ve dine hizmet cevheri olduğunu bildiği içindir ki, korsanlık yapmakta ve size karşı sürekli taarruzda bulunmaktadır. Korsanlık, belki denizlerde yapılan şekliyle tarihe gömülmüştür ama, şeytana bakan yönüyle, Adem (a.s.) ile başlamış ve kıyamete kadar da devam edecektir.

Şeytan, kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz ve böyle sermayesiz kimselere vesvese okları göndermez. Deniz korsanlarının, her zaman hazine bulunan, yüklü gemilere taarruz etmeleri ve define bulunan adalara saldırmaları gibi şeytan da, her zaman iman cevheri taşıyan kalblere hücum eder.

Vesveseye düşen mü'min, "Şeytan bütün cephelerde mağlup oldu; bu yüzden, şimdi de imana, İslam'a ait mes'elelerde vesvese ve şüphelerle beni meşgul etmek, hazineme el atmak istiyor; ama -inşaallah- benden bir şey koparamayacaktır. Bu onun son çırpınışlarıdır; kapıma haydut kılıklı birinin gelip, birkaç gün el açtıktan sonra çekip gitmesi gibi, bir gün gelecek, o da benden bir şey koparamayacağını anlayınca çekip gidecektir. Zaten gitmese de kapılar ona sürmeli. Beni koruyan kale çok sağlam ve Allah'ın izniyle onun buna birşey yapması sözkonusu değildir." diye düşünmelidir. 

2) Vesvese Kalbin Malı Değildir

Kalb vesveseden rahatsız olduğuna göre, o vesvese kalbe mâl edilemez. Çünkü eğer o, kalbin malı olsaydı, kalb ondan rahatsız ve tedirgin olmazdı; zaten böyle bir kalble şeytan da uğraşmazdı.

Kalbin rahatsız ve tedirgin olması, kalb ve sahibinin vesveseye razı olmamasından ve vesvese ile o kalbin arasında mana ve mahiyet bakımından bir münasebetin bulunmamasındandır. Bunu, tıpkı vücuda giren yabancı mikroplara ve bu mikropların fizyolojik yapıda meydana getirdiği arızalara karşı vücudun antikorları devreye sokması neticesinde hararetin yükselmesi gibi, kişinin vesveseye karşı reaksiyon göstermesi, ateşinin yükselmesi, kaşlarının çatılması, başının ağrıması, iştahının ve ağız tadının kaçması.. gibi şeylerden de anlayabiliriz. İşte, şeytanın da kalbimize gönderdiği, bizim malımız olmayan yabancı hayal, düşünce ve vesveselere karşı, ma'nevi yapımız, iman potansiyelimiz adeta antikor üreterek, bu şer ve şerâreler ordusuna karşı kavga vermekte, bunun neticesinde de ateşimiz yükselip, kalbimiz sıkılmaktadır. Eğer vücudumuz, herhangi bir mukavemette bulunmuyor ve boğa yılanı görmüş bir keçi gibi hemen ona teslim oluyorsa -AİDS virüsüyle gelen mükavemetsizlik gibi- bizim de işimiz bitmiş demektir. Gelen vesvese karşısında kalbimiz, imanımız mukavemet etmezse, o zaman vesvese de olmaz, hararet de yükselmez! Bunun ma'nası şeytan'a "Gel, ne istersen yap!" demektir. Zaten şeytanın istediği de budur. 

3) Vesveseye Maruz Kalp, Kötülerin Çer-Çöp Attığı Pınara Benzer

Meseleyi bir de şöyle düşünebiliriz: Berrak, saf ve tertemiz bir su kaynağı düşünün ki bu, bileşikleri, tadı ve va'dettiği şifasıyla tam zemzem suyu gibi bir su kaynağı.. herkes tarafından malum ve meşhur hale gelmiş, dünyaca da kabul edilmiş bir mübarek kevser uzantısı... Şimdi, hain biri geliyor, sinsice o kaynağa yaklaşıp, su üzerine boya, toz, çer-çöp döküp kaçıyor. Siz bunu görünce, "Eyvah" diyorsunuz; "Pınarım bulandı, mahvoldu, pislendi ve ölüp gitti!" Oysa, hakikat böyle değildir. Akan su, üzerine atılan o çer-çöpü götürecek ve safiyetini yine muhafaza edecektir. Sizin kalbiniz, imanınız berrak, pırıl pırıl bir pınar gibi ise, o zaman onu bulandırmak için üzerine atılan tozun, toprağın ona hiçbir zararı olmayacaktır. O toz, toprak zamanla akıp gidecek ve sizin o pislik kabul etmez kaynağınız her zaman temiz kalacaktır. Demek oluyor ki, o bulanıklık pınarın kendinden değil... 

Evet, işte vesveseye maruz bir kalble alakalı da böyle düşünülmelidir.

4) Vesvese İradî Olmayıp, Fiiliyata Dökülmüyorsa İnsanı Mes’ul Etmez

Malum olduğu üzere, mükellef ve mes'ul olmada irade ve şuur esasdır. Hayvanların yanısıra, mecnunlara ve aklı, şuuru yerinde olmayanlara da teklif yoktur. Bu itibarla gelen vesveseler iradî olarak gelmiyor ve biz planımızı, programımızı yapıp, "gel" diye kalb ve düşünce kapılarımızı bizzat kendimiz aralamıyorsak, mes'ul sayılmayız.

İrade, genellikle kendi kendine gelen vesvese ile karşı karşıya kalır ve davetsiz geldiğinden dolayı da ona karşı mukavemet edemez. Ayrıca insan, tedayi-i efkâr ile iradesi dahilinde olmadan, gördüğü, duyduğu, okuduğu şeylerle de bir takım hatıralara, hayallere, düşüncelere maruz kalabilir. İnsanın bu hali, yaratılışın muktezası olduğundan çok defa bunlardan kurtulmak da mümkün değildir.

5) Vesvese, İnsanın İlerlemesine Mani Olmayan Örümcek Ağı Gibidir

Vesvese, kendine has tutarsızlığıyla iyi bilindiği zaman kat'iyen zararlı olmaz. Zira Kur'an'da,

"Muhakkak, şeytanın hilesi zayıftır." (Nisa, 4/76)

buyurularak, şeytanın tuzaklarının zayıflığına işaret edilmektedir. Evet şeytanın hilesi var ama, tutarsızdır ve yok gibidir. Mesela, iki duvar arasından geçmek istiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, bir örümcek, ağını gerip yolunuzu kapatmış. Şimdi böyle bir durumda geri mi dönersiniz, yoksa yolunuza devam mı edersiniz? Örümcek ağı, sizin ilerlemenize mani olabilir mi, olamaz mı? Şüphesiz hiçbir şey yokmuş gibi onu bir engel gibi görmez ve yolunuza devam edersiniz.

Efendimiz (asm), şeytanın, kimsenin elinden tutup dalalet, küfür ve günaha sürükleyemeyeceğini ve zorla kötülük yaptırıp günah işletemeyeceğini beyan buyurur. (bk. İbrahim, 14/22) Şeytanın yaptığı, ancak fenalıkları süsleyip cazip ve çekici göstermektir. (bk: Muhammed, 47/25; En'am, 6/43) İyiyi de kötüyü de yaratan, dalalete de hidayete de sevkeden ancak Cenab-ı Hakk'tır. (bk. Fatır, 35/8; Hadis için bk. İbni Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, IV/409,410) Şeytanın vesveseleri, rengarenk köpüklerle süslenip imar edilmiş bir saray gibidir; ilk bakışta insanı çabuk etkiler ve kendine çeker. Bu cazibeye kapılanlar için o cazip görülen şeyin altında derin çukurlar bulunur, hem de kilometrelere ulaşan derin çukurlar...

Hülasa, gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin zararı olmaz. Vesvese aslında, üflemekle uçup giden bir tüy kadar zayıftır. Veya bir ara toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer, ama ardından ne yağmur gelir ne de yel!.. Bir başka ifade ile o, uçak yolcularının her zaman hissettikleri bir hava boşluğu gibidir ki içine girilince ne feryat etmeye değer ne de dövünüp yakınmaya!..

6) Vesvese, Üzerinde Durulmaz ve Dert Haline Getirilmezse Hiçbir Zarar Vermez

Düşüncenize bulaşıp da duygularınızı kirletmeyeceğini bildiğiniz zaman vesvese zararlı olmaz. Zira vesvese, hayal aynasında sönüp gidecek kadar zayıf ve gelip geçici bir iz, bir leke ve pislik bulaştırmayacak bir görüntü, bir yansımadan ibarettir. Akla ve hayale gelen şeyler, hayır kaynaklı ise, akıl ve düşünceyi bir derece nurlandırır; fakat şek kaynaklı bir vesvese ise, akla, düşünceye ve kalbe kat'iyen tesir etmez, kirletmez ve zarar da vermez. Hz. Bediüzzaman'ın yaklaşımıyla, elinizde tuttuğunuz aynaya, karşıdaki yılanın görüntüsü aksetse, o aynadaki yılanın elinize zararı olmadığı, ya da aynaya akseden bir pislik elinizi kirletmediği veya yanan ateşi elinizdeki aynaya tevcih ettiğiniz zaman eliniz yanmadığı, keza elmasa zararı olmadığı gibi şeytanın dışta, ya da içte müessiriyet ölçüsünde herhangi bir zararı sözkonusu değildir.

Evet, üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert haline getirmediğiniz takdirde vesvesenin hiçbir zararı olmaz. Öyle ise ona hep tepeden bakmalı ve "Allah (c.c.)'ın izniyle bunun altından vurup, üstünden çıkarız." denmelidir.

7) Vesvese Zararlı Tevehhüm Edildiği Zaman Zarar Verir   r

Şimdiye kadar anlattıklarımızın hilafına hareket edildiğinde az dahi olsa vesvesenin zararı olabilir. Evet vesvesenin zararsız olduğu bilinmeyip, zararlı tevehhüm edildiği zaman o zararlı olabilir. Yani üzerinde durulup kurcalandığı ve merakla karıştırıldığı zaman büyütülebilir.. büyük görüp önem verdikçe o da büyür ve bir balon gibi şişerek bizi yutacak hale gelebilir. Bir arı-kovanı içinde yüzlerce arı bulunur ama, siz önemsemeden onun önünden geçer gidersiniz.. onlar da size ilişmez. Vesvese karşısında da yapmamız gereken şey bundan farklı olmamalıdır.

Şeytan, zayıf ve geçici bir görüntü karesini hayalimize atar, biz de onu cazip bulur ve işletirsek, o bir karelik manzara, hayal sinemamızda saatleri içine alan bir film şeridi haline gelir; gelir ve biz bunun farkına bile varamayız. Hususiyle yalnız kalınca, bilhassa gençlerde ve hele nefsaniliğe bakan, bedeni tesir altına alan manzaralar karşısında... Evet, insan onu alır ve hayalinde maceralı bir film haline getirir. Halbuki şeytana ait olan, o ilk dar sahnedir. Öyleyse o ilk oltaya takılmamak, oyununa gelmemek ve onu işlettirmemek gerekir ki, şeytan da bizi işletmesin ve işlete işlete hayallerimizi gerçeğe dönüştürmesin; biz de neticede o bir karelik görüntünün kurbanı olmayalım.

8) Hassas ve Asabî Ruhlar, Şeytanın Vesvesesine Önem Verip Vehme Kapılmamalıdır

Vesvese, hassas ve asabî ruhlarda, daha da zararlı bir hastalık, hatta zamanla meleke haline gelebilir. Böyle birisi, vesvese geldiğinde, zararlı olacağı endişesiyle telaşa ve vehme kapılır, kalben, fikren ve im'ân-ı nazarla (iyice tetkikle) derinleşip, o meseleyi kendine mâl eder; derken kendisinde o, bir huy haline gelerek onunla bütünleşir. Bu ise, şeytan karşısında ye'se düşüp, büsbütün bir yenilgi ifadesidir. Böyle biri, ümitsiz bir halde "Artık ben mahvoldum" deyip, mağlubiyeti kabul eder ve merkezi, şeytanın kullanmasına hazır hale getirir ve hatta ona bırakır.

Bir kumandan düşünün; ilerde sağ tarafta bir kaç madeni parlama gördü diye, düşman o taraftan saldırıya geçecek vehmine kapılır ve ordusunun sağ kanadını boşaltıp o tarafa sürer; sol tarafındaki dağlarda da ağaç yapraklarının kıpırdanmalarından, düşmanın saklandığı ve hücum edeceği düşüncesine kapılarak, ordusunun sol kanadını da oraya sevkeder. Neticede merkez, hasmın taarruz ve imha hareketine açık ve hazır hale gelmiş olur. Esasen böyle bir davranış taktik bilememenin ve düşmanı tanıyamamanın ifadesidir. Bütün bunlardan açıkça görülüyor ki, şeytanın vesvese adına bir kibrit çöpü kadar önemi yokken, insan onu azmanlaştırıyor, azgınlaştırıyor ve kendi başına salıveriyor. Evet, dikkat etmeli ve onu hayalimizde, düşüncemizde büyütmemeliyiz.

9) İbadet İle Vesvesenin Manyetik Alanından Hemen Uzaklaşıp, Onun Psikolojik Tesirinden Çıkılmalıdır!..

Vesveseye karşı sizi onun manyetik alanından kurtaracak davranışlarda bulunmak çok önemlidir. Hadiste de ifade edildiği gibi, böyle bir şey ârız olduğunda, söz gelimi insan bir şeye gadaplandığında ayakta ise oturmalı, oturuyorsa ayağa kalkmalı veya kalkıp iki rekat namaz kılarak, iç dünyasında bazı değişiklikler yaparak içerisindeki sisi, dumanı dağıtacak birşeyler yapmalıdır. Evet, irade devreye sokularak, insan psikolojisine tesir edebilecek ve elde olmadan içine düşülen hava boşluğundan onu çıkaracak veya tutulduğu elektrik akımı gibi o güçlü vakumdan onu çekip alacak, küçük de olsa mutlaka bir vesile aranmalıdır. Efendimiz (asm), bir sefer dönüşü -bir defaya mahsus olmak üzere- yorgunluktan uyanamayıp sabah namazı kazaya kalınca

"Burayı derhal terkedin; şeytan burada hakimiyet kurmuş." (Müslim, Mesacid 309; Ebu Davut, Salat 11; Tirmizi, Tefsiru sure 20; İbni Mace, Salat 10; Muvatta, Salat 25)

şekilde ikazda bulunmuştu. Evet, her zaman şeytanın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve şayet bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, şeytan ve şeytanî şeylere birer hüsn-ü istikbalse, evrad-u ezkâr, Allah'ı ilan ve O'nunla irtibatlanma bütün şer kuvvetlere karşı bir müdafaa, hatta bir taarruzdur.

Burada, Efendimiz (asm)'ın şeytanın ezan sesinden nasıl kaçtığını hatırlatıp geçelim. Demek ki, onun ezana ve ezanın ihtiva ettiği manalara tahammülü yok. Öyle ise, şeytan vesveselerle taarruza geçtikçe, biz de Allah ve Rasulü'yle irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve hep lahutî hatıralara dalmalıyız ki, şeytânî buuda yer kalmasın. Efendimiz (asm)'in Mirac yolculuğunu hatırlamanın vesveseyi, hususiyle namazda akla gelenleri, hatta esnemeyi bıçak gibi kestiği ve keseceği söylenir ki, bu mesele sahih sünnette olmasa bile üzerinde durmaya değer. Keza bir yerde, sol tarafınıza atacağınız üç tükürük, bir de bakarsınız onun geldiği sisli perdeyi yırtıverir. Şeytanın harama teşvik adına gelen vesveselerine karşı bazen yumruğu sıkıp meydan okuma, bazen de hafife alma manasına tebessüm edip geçme onun manyetik alanına karşı gerilimde bulunma ifadesi sayılabilir.

Bir genç arkadaşımıza şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Şeytan, karşına çıkıp da bir harama bakmanı istediğinde şöyle düşün: Bakmakla eline ne geçecek? Bakacaksın, o boş... Daha ileri götürsen, yine boş... Kaldı ki, imanından ötürü duyacağın, sana vereceği pişmanlık ve ızdırabı da unutmamalısın. İşte, sonu böylesine boş, ızdırablı ve karanlık olacak bir bakışın artık ne manası olabilir ki!" Zaten, insan kendini böyle iknâ etmeye çalışırken o haram manzara da kaybolup gitmiş olur.

Akla gelen her vesvese, her süslü manzara, gelecekte ondan daha mükemmellerinin elde edilebileceğini düşünmekle de izale edilebilir.. hiç olmazsa ta'dil edilebilir. Kur'an'ın pek çok yerinde, dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret bulunduğu ve gerçek hayatın ahiret hayatı; yaşanacak gerçek yurdun da, ahiret yurdu olduğu ifade edilir. (Âl-i İmran, 3/185; Ankebut, 29/64) Biz de, bu türlü durumlarda, dünyanın bütün güzelliklerine karşı "İsteyene ver Sen onu, bana Seni gerek Seni" demeli ve o anlamsız hülyalardan uzaklaşmalıyız. Yaz aylarının kavurucu sıcağını bahane ederek, şeytan sizi hizmetten ve irşad gayesiyle etrafa gidip gelmekten alıkoymak ve başkalarına yaptığı gibi, sizi de deniz kıyılarına veya gölgesi serin mesire yerlerine çekmek mi istiyor? Ona cehennem ateşinin çok daha sıcak olduğunu hatırlatıverin. Öyle zannediyorum ki, kalbinize atmak istediği bu vesvese onun kendi gırtlağına takılıp kalacaktır.

Yine "Allah Rasulü (asm) ve O'nun sadık yaranı ve arkadan gelen salihler bizi bekleyip dururken, benim şurada burada avare ve bana yakışmayan bir vaziyette dolaşmam hiç doğru olur mu?" diyerek de, şeytanın bu mevzuda telkin etmek istediği gaflet ve rehavet vesvesesini izale etmede bir yararı olur zannediyorum.

10) Abdest ve Namazda “Eksik mi Yaptım?” Şeklindeki Vesveselere de Önem Verilmemelidir

"Abdest ve namazımı yanlış ve eksik mi yaptım acaba?" şeklinde gelen vesveselere de aldırış etmemek gerekir. Böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama, mükerreren oluyorsa, mesela bir insan, abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşüyorsa, hiç vesveseye meydan vermeden o uzvunu yıkadığını kabul ederek namaza durmalıdır. Ve yine namazı kaç rekat kıldığı mevzuunda vesveseye mübtela ise namazının tamam olduğu kanaatiyle hareket etmelidir.

11) Vesvesenin İlka Ettiği Şeyin Üzerine Üzerine Gidilmelidir

"Abdest ve namazımı yanlış ve eksik mi yaptım acaba?" şeklinde gelen vesveselere de aldırış etmemek gerekir. Böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama, mükerreren oluyorsa, mesela bir insan, abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşüyorsa, hiç vesveseye meydan vermeden o uzvunu yıkadığını kabul ederek namaza durmalıdır. Ve yine namazı kaç rekat kıldığı mevzuunda vesveseye mübtela ise namazının tamam olduğu kanaatiyle hareket etmelidir.

Vesvesenin üzerinde durmadan tam tersi istikamette yürümek lazımdır. Hiç kâle almadan, önem vermeden, yapılan yanlış bile olsa, "Mezheplerimizden birine uyar." deyip geçmek, maslahata binaen daha muvafık olur kanaatindeyim. Bu türlü durumlarda esas olan şeytanın canını okuyup vesveseyi def etmektir.

Vesvesenin faydalı yanı da vardır. Daha önce de temas ettiğimiz gibi, vesvese çok kimsenin özellikle de hassas fıtratların mahiyetinde, âhir ömre kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberektir. Tıpkı saat zembereği gibi onun kalbi de vesveseye karşı kurulu kaldığı sürece, daima çalışır ve onu ileriye, daha ileriye götürür; çünkü bu sayede imtihan ve mücadele ölünceye kadar devam eder. Evet, itikadı sağlam, ameli yerinde ve nefsini teslim almış bir mü'minde böyle bir "Cihad-ı Ekber"i yaptırtan ve ona gazilik sevabı kazandıran kaynak, vesvesedir.

Diğer bir yönüyle de vesvese, insanı daima müteyakkız ve uyanık tutar. Mü'min, işini halletmiş olmanın ve duruma hakimiyetinin verdiği rehavet ve rahatlık içinde, uyku bilmez bir düşman olan şeytanın çukurlarından herhangi birine düşebilir; düşmemek için, daima tetikte bir asker gibi hep uyanık olmalıdır. Hasta, hastalık vasıtasıyla Allah (c.c)'a karşı yalvarış ve yakarışa geçtiği gibi, vesveseli insan da her vesvese emaresi karşısında: "Aman ya Rabbi" der ve kendini o ifritten kurtarıp gerilime geçer.. geçer ve günahları içeri almayacak bir kalenin içine girer, kurtulur. Elverir ki o, vesveseyi büyütüp, zararlı hale getirmesin... (Vesvese ile alakalı bk. Bediüzzaman, Sözler, Yirmi Birinci Söz'ün İkinci Makamı)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Kalbe gelen evham, vesvese ve küfür sözler konusunda geniş bilgi verir misiniz, nasıl kurtulabilirim?

2 Bazı insanlar, akşam veya gece sabaha doğru banyo yaptığında şeytan dokunur, aklını kaybedebilirsin, diyorlar. Bu ne kadar doğru?

Bazı vakitlerde banyoya girilmesi adab açısından uygun görülmemiştir. Çünkü bu vakitler şeytanların dağılma vaktidir. Ama bu vakitlerde banyo yapmak günah değildir, ihtiyaç olduğunda banyo yapılmalıdır. Mümkünse başka vakitler tecih edilmelidir. Bununla beraber bu vakitlerde banyoya girenlerin aklını kaybetmesi söz konusu değildir.

BANYO ADABI:

1. Banyo yapmadan önce misvakla dişimizi temizlemeliyiz.
2. Banyoya, Allah’ın huzuruna temiz çıkmak gibi, güzel düşüncelerle girmelidir.
3. Sol ayağımızla banyoya girmelidir.
4. Girerken "Bismillahirrahmanirrahim, pisliklerin her cinsinden ve kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım." demeliyiz. (Buhârî, Vüdû', 9, Deavât, 14; Müslim, Hayz, 122, 123)
5. Banyoyu kimsenin göremeyeceği şekilde kapatmalıyız.
6. Hamamda setri avrete riayet etmeli ve peştamal giymelidir.
7. İlk girişimizde sağ ve sol omuzlarımızı yıkamalıyız.
8. Suyu lüzumundan fazla israf etmemeliyiz.
9. Banyoda suyun sıcaklığı gibi ürperten hallerde cehennemi düşünmeli, bununla cehennem arasında mukayesede bulunmalıdır.
10. Banyoda konuşmamalı, aşikâre Kur'an ve ilahi gibi şevler söylememelidir.
11. Akşama yakın, akşam ile yatsı arasındaki vakitlerde banyoya girilmemelidir.
12. Banyoda su dökünürken ayakta su dökünmelidir. Oturarak su dökünmemelidir.
13. Banyoda küçük büyük abdest bozulmaz. Peygamberimiz (asm) bu hususta da önemle durur:

"Sizden biriniz banyo yaptığı yere idrar etmesin. Sonra bu idrar ettiği yerden abdest almasın. Vesvesenin çoğu bundan ileri gelir." (Tirmizî, Tahâre 17; Nesâî, Tahâre 6)

14. Banyo, yıkanan tarafından güzelce temizlenir. Nahoş görüntülere meydan verilmez. Sabun, saç ve pis su artıkları giderilir. Kirli çamaşır asılmaz. Kirli olarak bırakılmaz.
15. Herkesin özel banyo peştamalı olur ve kendi peştamalını kullanır.
16. Banyodan evvel saç, bıyık gibi yerleri uzamışsa düzeltmeli ve kısaltmalıdır.
17. Koltuk altlarında biten tüyleri azami kırk günde bir yolmak ve tıraş etmek müstehaptır.
18. Kasıkları azami kırk günde bir temizlemek sünnettir.
19. Sağ gözümüze üç, sol gözümüze iki sürme çekmek ve sürme çekerken sağdan başlamak Peygamberimiz (asm)'in bir sünnetidir.
20. Kestiğimiz tırnakları, tüyleri bir parçaya sararak toprağa gömmeli ya da yakmalıyız.

3 Şeytan (iblis) cinlerden midir, eğer cinlerden ise neden meleklerin arasındaydı? Allah Teala sadece insanları ve cinleri imtihan için yarattığını bizlere belirtmiş...

Cin ve Şeytanların Atası İblis

Cin ve şeytanların atasının kim olduğu hususunda bir kaç görüş söylenmiştir. Daha önce de geçtiği gibi Rahman ve Hicr surelerinde geçen “Cân”nın, cinlerin atası olan varlığın ismi olduğu, iblisin de onun neslinden olduğu söylenmiştir. Bu görüşte olanlar, cin ve şeytanlar açısından iblisin, insanlara nazaran Nuh (a.s)'ın konumunda olduğunu söylemişlerdir. Yani nasıl Nuh Tufanı'ndan sona onun neslinden başka bütün insanlar yok olmuş ve o, adeta insanlığın ikinci atası konumuna gelmişse, daha çok İsrailî bazı rivayetlere göre, yeryüzündeki azgınlıkları sebebiyle, melek orduları tarafından cinler öldürülünce, henüz isyan bayrağını açmamış olan iblis, cinlerin ikinci atası olmuş, bundan sonraki cinler onun soyundan türemiştir.

Fakat bu genel kabul gören görüş değildir. Bu isimlerin manalarından bahsederken de kısaca işaret ettiğimiz gibi, Kur’an’ın ilgili ayetlerini ve hadisleri temel aldığımızda, İblis’in, cinleri ve şeytanların atası olması görüşü daha ağır basıyor. Dolayısıyla biz de bunu esas alarak başlığı, “Cin ve Şeytanların Atası İblis” şeklinde koyduk ve konumuzu bu açıdan işleyeceğiz. Bir de, tabiri caizse, konuyu işlerken kronolojik bir sıra izleyeceğiz.

A) İBLİS’İN YARATILMASI

Kur’an-ı Kerim'de iki yerde, İblis’in ateşten yaratıldığı bildirilir(1). Âdem (a.s)'e secde ile emrolunduğu zaman itaat etmeyişinin sebebi olarak, cevherini, yani kendisinden yaratıldığı varlığı ileri sürerek,

“Ben o (Âdem’den) daha üstünüm. Çünkü (ey Allah'ım), beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (A’raf, 7/12; Sad, 38/76)

demişti. Cenab-ı Allah’ın şeytanın sözü olarak naklettiği bu söz, İblis’in yaratılışını bize haber veriyor.

Kur’an’ın iki yerinde de, “Cân”nın, ateşten yaratıldığı bildirilir.

“(Allah) Cân’nı da ateşin mâricinden yarattı.” (Rahman, 55/15)

ayeti yaratılışın “mâric”den olduğunu bildirir. Mâric, hem dumanla karışık olan ateş, hem de dumansız -yalın- saf ateş manasına gelmektedir. Ama ayette ayrıca ateş kelimesinin zikredilmesi bunun, dumansız/saf ateş manasında olduğunu gösteriyor. Böylece Cân’nın, katıksız/öz ateşten yaratılmış olduğu anlaşılıyor(2). İbn Abbas(r.a.)'a göre bu ifade, “ateşin en güzeli ve safı” manasınadır. Mücahide göre de, ateş yakıldığı zaman yükselen, sarı ve yeşilimsi alevdir(3). Âlusî, bunu “dumansız saf alev” olarak tefsir eder(4). Dikkat edilirse, bunların hepsi hemen hemen aynı manaya gelmektedir.

“Allah Teala, insanı salsâldan, yani katıksız-özlü çamurdan yarattığını bildirdiği gibi, cânnın da katıksız ateşten yaratıldığını beyan etmiştir. Eğer, me’âric kelimesi “katıksız” manasına olduğu halde, aynı zamanda “karışık” manasına olduğu nasıl söylenebilir?” denilirse, buna söyle cevap verilir:

“Ateş kuvvetli olduğu zaman, alevleri yükselir ve biribirine alabildiğine karışıp, tıpkı güzel ve uyumlu bir şekilde birbiriyle imtizaç etmiş, birbirinden ayırt edilemez hale gelmiş ve adeta, iyice karışmış çamur gibi yekpare olmuş olur. Bu durum iyice tutuşmuş fırında da gözlenir: Eğer o fırına odun atılacak olsa, hemen onu tutuşturur. İşte cinlerin yaratıldığı “me’âric”, aynen bunun gibi, kısımları birbirine girip, tek parça haline gelmiş bir ateştir ki bu ateşin dumanı, alevi ve yerde yanan kısımları birbirinden ayırt edilemez olmuştur.”(5)

Bu husustaki ikinci ayette Allah Teala iki cins varlığın yaratılışını anlatarak,

“Andolsun ki biz, insanı pişmemiş çamurdan, kokuşmuş cıvık balçıktan yarattık. Cân’nı da (insandan) daha önce semûm ateşinden yarattık.” (Hicr, 15/26-27)

buyurur. Ayetten anlaşıldığı gibi Cân, insanoğlundan önce(6) yaratılmıştır. İnsanın yaratılışının, kainattın yaratılışında son halka olduğu düşünülürse, Cân sondan bir önceki halka olarak yaratılmıştır(7).

Ayetteki “semûm ateşi” hususunda, bazıları, “Bu, ateşin alevidir.” demişler; bazıları da “O, öldürücü derecede sıcak olan sam rüzgarıdır.” demişlerdir(8). Önceki ayetin de yardımı ile, ibareden anlaşılan bunun bir çeşit ateş olduğudur. Fakat, bedenin gözeneklerine, yani derideki o küçücük deliklere nüfuz edip, içine işlediği için buna, “semûm” ismi verilmiştir. İnsanın içine işleyen rüzgara da bu yüzden “sam rüzgarı” denmiştir(9) . Bir rivayette, “Semûm, dumansız ateştir. Yıldızlar da bu ateşten yaratılır.” denmiştir(10) ki, bu, “semum ateşi” ile geçen ayetteki “ateşin mârici”’nin aynı olduğunu gösterir. Buna göre aynı şeyi anlatan bu kelimelerden biri, o ateşin yalın, saf ve dumansız bir ateş olduğunu, diğeri de yakıcı ve kavurucu olduğunu anlatmış olur. Âlûsî “semum ateşi”ni, “fevkalade hararetli ateş” diye tefsir ederken buna işaret etmektedir(11). Bazı hadislerde Cân’nın yaratıldığı ateşin, bildiğimiz ateşlerden çok daha sıcak olduğu bildirilmektedir. Ebu Davud et-Tayalisî’nin İbn Mes’ud(r.a.)'dan naklettiği bir hadise göre,

“Bu (dünyada gördüğümüz) ateşler, Cân’nın yaratıldığı ateşten yetmiş kat daha hafiftir.”(12)

Ahmed Hulusi konumuzla ilgili kitabında yeni bir yaklaşım ortaya koyarak, ayetteki “semum ateşi”nin, ışınlar olabileceğini söylüyor ve şu fikirleri ileri sürüyor:

“Kur’an-ı Kerim’de, geldiği günün anlayış seviyesi nazar-ı itibara alınarak, “Biz, cinleri filanca ışınlardan yarattık.” şeklinde açıklanmamış; mecazi bir ifade ile, “dumansız ateş”, “en ince gözeneklere nüfuz edici ateş” diye tarif edilerek, insanların anlayışına, ilimlerinin bu konuyu anlayacak bir seviyeye gelmesine bırakılmıştır.”(13)

Son iki ayette konu, Cân’nın yaratılması; ilk iki ayette de İblis’in yaratılması idi. İblis ile Cân’nın aynı olup olmadığı tartışılmıştır. Daha önce de geçtiği gibi, Hasan Basrî, “Cân, cinlerin atası olan İblis’tir.” derken, Mücahid, “O, cinlerin atasıdır, ama İblis değildir.” demiştir. Kimileri de, “Cân, bütün cinleri içine alan bir cins ismidir.” derler(14). Buna göre, insan kelimesi, nasıl bütün insanları ve ataları olan Hz.Âdem (as)’i içine alan bir isim ise, Cân da, bütün cinleri ve ataları olan İblis’i içine alan bir cins ismidir. Zaten dikkat edilirse, son ayette, genel olarak insanın çamurdan, cânnın ateşten yaratıldığı anlatılırken, sanki iki cins varlıktan bahsedilmektedir.

Taberî, Hasan Basri gibi, İblis’in, cinlerin atası olduğu ve buradaki Cân ile İblis’in kastedildiği görüşündedir(15). Mukatil, Katade ve Atâ gibi önemli müfessirler de bu görüştedir. İbn Abbas(r.a.) da bu görüştedir ve ondan gelen, “Cân, cinlerin atasıdır.” şeklindeki rivayet(16) farklı bir görüşü ortaya koymuyor, Cân’nın aynı zaman da İblis olduğunu gösteriyor. Bazı kimseler daha değişik bir görüşle, “Cinler, şeytandan başka bir cinsdir.” demişlerse de, görüldüğü gibi çoğu alimin kabul ettiği doğru görüş, şeytanların, cinlerle aynı cins olduğu ve mümin olmayan cinlere, şeytan ismi verildiğidir(17).

İblis ile Cân’nın aynı olduğuna, bazı hadisleri de delil gösterebiliriz: Hz.Âişe (r.a.)'den gelen bir rivayette Resulullah (a.s),

“Melekler nurdan, Cân ateş alevinden, Âdem de, size (Kur’an’da) anlatıldığı şeyden yaratılmıştır.” (18)

demiştir. İbn Merdûye’nin yine Hz.Âişe annemizden rivayet ettiği hadiste,

“Allah, melekleri Arş’ın nurundan; Cân’nı, ateş alevinden; Âdem’i de, (Kur’an’da) size anlatılan şeyden yaratmıştır.” (19)

buyurulmuştur. Bu gibi hadislerde, yukarıdaki ayetlerde geçen “insan” yerine, insanın atası olan Âdem konduğuna göre, “Cân” yerine, o cinsin atası olan, daha önceki ayetlerde açık ismi ile geçen İblis konabilir(20). Zaten Kur’an’da, Hz.Âdem (as)’den bahsedildiği yerde, hemen yanısıra ve ona karşı olan cins olarak İblis’den bahsedilmektedir. Hadislerde de durum aynıdır. Fakat görüldüğü gibi bu bazan İblis ismi ile, bazan Cân ismi ile bazan da şeytan sıfatı ile olmaktadır.

Bu iki cinsin yaratılışlarını mukayeseli olarak ele alan şu izahlar da enteresan görünmektedir: “Cinler açısından Cân, tıpkı biz insanlar açısından Âdem gibidir. Bizim cinsimizin ilki “salsâl”dan, yani katıksız özlü çamurdan, ondan sonra gelenlerimiz de onun sulbünden yaratılmış ise; ilk cin de ateşden, ondan sonra gelen zürriyeti ise “mâric”den, yalın ateşten yaratılmıştır..”(21)

B) İBLİS’İN ALLAH’A İLK İSYANI

İnsandan önce yaratılmış olan İblis, ayetlerden anlaşılabildiği gibi, meleklerle beraber göklerde ve cennetlerde yaşamaya başlamış ve kibrini zedelemeyen bir takım emirlerle sorumlu tutulmuş olmalı. Bazı İsrailî rivayetler de bunu destekliyor. Derken Allah Teala meleklere Âdem’in yaratılışını ve ona vereceği önemli yetkiyi haber verdiğinde, melekler kısmında uzun uzun anlattığımız gibi, onlar itiraza benzer bir uslubta, ama insanın yaratılışındaki o derin hikmeti anlamak maksadı ile bunun sebebini sorduklarında, muhtemelen yanlarında bulunan İblis’in nasıl bir tavır aldığını bilemiyoruz. Çünkü ilgili ayetler bundan bahsetmiyor. Belki o meleklerle beraber aynı soruş, İblis için de söz konusu idi. O noktada İblis açısından bir problem yoktu. Olsa idi, isyan bayrağını o anda açardı.

Allah Teala Âdem(a.s)'i yaratıp, ona bir şekil verdikten sonra, meleklerine, ona secde etmelerini emretti (A’raf, 7/11). Bu emir, önceden yaratılmış olup, meleklerle beraber bulunan İblis’i de içine alıyordu. İblis, bunun farkında idi. Bütün melekler, Allah’ın emrine uyup, Âdem’e secde ettiler. Ama İblis, Allah’ın emrine uymadı, isyan etti, baş kaldırdı. Allah Teala bunu hatırlatarak şöyle buyurur:

“Hatırla ki biz, meleklere, “Âdem için secde edin.” demiştik ve onlar da secde etmişlerdi. Fakat İblis secde etmemiş,..” (İsra, 17/61), “...  dayatmıştı.” (Taha, 20/116).

İblis’in bu isyanı Kur’an-ı Kerim’de bu şekilde yedi yerde tekrar edilip, vurgulanır. Çünkü bu, yaratılmışlar tarihinde ve insan için çok önemli bir hadisedir:

“Hatırla o zamanı ki hani Rabbin meleklere, “Ben, kupkuru hale gelmiş bir çamurdan ve suretlenmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Binaenaleyh onun yaratılışını bitirdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz derhal onun için secdeye kapanın.” demişti. Bunun üzerine bütün melekler toptan secde ettiler. Ancak İblis, secde edenlerle beraber olmadı, dayattı.” (Hicr, 15/28-31; Sâd, 38/71-74)

ayetleri, Allah Teala’nın secde emrini, Âdem (a.s)'in yaratılışından önce haber verdiğini gösteriyor. Dolayısıyla bu, muhatapların düşünme fırsatı bulamadığı anî bir emir değildi. Bu aynı zamanda İblis’in isyanın da fevri olmayan, inceden inceye düşünülmüş bir hareket olduğunu gösterir.

“İblis’den başka bütün melekler Âdem’e secde etti. İblis ise dayattı, kibirlenmek istedi. Çünkü o kafirlerden idi veya kafirlerden oldu.” (Bakara, 2/34; Sâd, 38/74),

yani Allah’ın ezelî ilminde, ileride baş kaldırıp, kafir olacağı bilinenlerden idi, veya “Âdem’in yaratılmasından önce yeryüzünde bulunan ve yeryüzünde fesat çıkardığı için helak edilen o kafir milletten idi.”(22). Bir diğer kuvvetli tefsire göre de “Daha önce kafir değilken, kibirlenip secde etmeyerek kafirlerden oldu.”(23) Böylece o, çoğu alime göre Allah Teala’ya ilk karşı çıkan ve ilk kafirlik, yani nankörlük eden oldu(24). Çünkü Allah’ın emrine uymayarak isyan etmesi ve Allah’a karşı büyüklenip, kibirlenmesi kafirlikti(25).

İblis bir melek mi idi?

İblis, meleklerden biri, yani bir melek mi idi ki, meleklere verilen bu emre itaat etmeyişi bir isyan sayıldı? İşte bu da, İslam alimleri arasında farklı görüşlerin söylendiği konulardan olmuştur.

İlgili ayetler, bütün meleklere secdenin emrolunduğunu, hepsinin bu emre uyduklarını, sadece İblis’in uymadığını; emre uyanlardan, “istisna” olduğunu gösteriyor. Ayetlerin açık manasını alırsak, bu “istisna”nın, Arapça teknik tabiri ile, “müstesna-ı muttasıl” sayılarak, İblis’in meleklerden kabul edilmesi gerekir(26). Yani mesela “İnsanlar çok günahkardırlar, peygamberler müstesna...” dediğinizde, peygamberlerin de, insanlara dahil olduğunu, ama farklı bir derecede olduklarını vurgulamış oluyorsunuz. İşte bu şekilde, istisna edilenler ve edilmeyenler, aynı cinsten varlıklar olunca, buna “müstesna-ı muttasıl” denir. Buna göre de “Melekler secde ettiler, İblis müstesna..” dediğinizde, ilk bakışta bu, “Demek ki İblis de meleklerden birisi idi.” manasına gelir.

Allah Teala Kehf Suresi’nde,

“Meleklere, “Âdem’e secde edin.” dedik, İblis müstesna, hepsi secde ettiler. O, cinlerdendi; Bundan dolayı Rabbisinin emrinden çıktı...” (Kehf, 18/50)

buyurarak, böyle bir mananın yanlış olduğuna, yine teknik tabiri ile buradaki istisnanın, “müstesna-ı munkatı”, yani istisna edilen ile edilmeyenlerin, iki ayrı cins varlık olduğunu göstermektedir. Bu, mesela “Köylüler geldi, ama eşekleri gelmedi.” cümlesindeki istisna türündendir.

Keza bu ayette İblis’in Allah’ın buyruğunun dışına çıktığı bildirilmiştir. Meleklerle ilgili başka ayetlerde ise, meleklerin kesinlikle, Allah’ın emrinin dışına çıkmayacakları bildirilmektedir. Zaten ayetin son cümlesi, Allah’ın emrini tutmayışının kaynağına işaret ediyor.

İslam alimleri bu hususta çeşitli izahlar yapmışlar, bazı kelimelerin aynı anda farklı manalara gelişinden dolayı ayetlere farklı manalar vermişlerdir: Bir kısmı İblis’in, cinler taifesinin atası olduğunu söylerken; bir kısmı da, “O bir melekdi. Ama Allah’a isyan etmek suretiyle kafir oldu.”, “Nasıl kafir olan bir insan, insan tabiatının dışına çıkmazsa, o da ateşten olan melek tabiatının dışında çıkmadı.”(27) demişlerdir.

İbn Abbas (r.a.)'dan gelen bir rivayete göre,

“İblis, meleklerin bir kabilesindendi. Bu, kendilerine cin denen ve yakıcı ateşten yaratılmış olan bir kabile idi. İblis’in o zamanlar ismi “Hâris”di ve cennet bekçilerindendi. Bu kabile dışındaki melekler, nurdan yaratılmışlardı.” Yine İbn Abbas(r.a.)'dan gelen bir başka rivayete göre, “İblis’in ismi, “Azâzîl” idi ve yeryüzünde kalırdı. Meleklerin, bilgi ve akıl bakımından en kuvvetlilerindendi.”(28)

Yeryüzünün ilk sakinleri, cinlerdi. Cinler yeryüzünde karışıklık çıkardılar ve kan döktüler. Allah Teala, meleklerden bir ordu başında İblis’i onların üzerine gönderdi. İblis, ordusu ile bu azgın varlıkları mağlup edip, adalara ve dağların eteklerine sürdü. İblis ve meleklerden ordusu yeryüzünün mamur ve verimli yerlerine yerleştiler(29) Bu işi yaptıktan sonra, kendi kendine, “Daha önce kimsenin başaramadığı bir şeyi başardım.” diye gurura kapıldı. Tabii ki Allah Teala, onun bu gururundan haberdardı. Ama beraberinde bulunan melekler bunu bilmiyorlardı.

Allah Teala meleklere, yeryüzünde bir halife yaratacağını söylediğinde, “Daha önce cinlerin yaptığı gibi, orada fesat çıkarıp, kan dökecek bir varlık mı yaratacaksın? Biz bu yüzden onların üzerine gönderilmiştik.” diye sordular. Allah Teala da, “Ben sizin bilmediğinizi biliyorum.” yani, “Ben, İblis’in kalbinde olup da sizin bilmediğiniz o kibir ve gururu biliyorum.” dedi. İşte bundan sonra Allah Teala, Âdem’in toprağının getirilmesini emretti. Toprak getirildi ve Allah, Âdem’i yarattı... Âdem, bir tarafa atılmış cansız heykel olarak kırk gece bekledi. İblis, onun bu cansız heykeline geliyor, ayağıyla vuruyor ve ondan ses çıkarıyordu; bir kamışın içine üfler gibi, içine üflüyor; ağzından girip, arkasından çıkıyor; arkasından girip, ağzından çıkıyordu. O kupkuru çamura, “Sen bir hiçsin. Eğer sana musallat olsam, seni mahvederim. Eğer sen bana musallat olsan, seni dinlemem.” diyordu...”(30)

İbn Abbas ve İbn Mes’ud (r.a.)'a dayanan bir rivayette de,

“İblis, birinci göğün ve yeryüzünün idaresi ile vazifelendirilmişti ve meleklerin, cin denilen bir kabilesine mensubtu. Bu kabileye, cenneti korumakla görevli oldukları için “cin” denilmişti. Binaenaleyh İblis aynı zamanda cennetin bekçilerindendi.”(31) denilmiştir.

Bu rivayetlerde İblis’in cinlerden olduğu, cinlerin de bir çeşid melek olduğu ifade edilmektedir. Her ne kadar bu rivayetler, ayette İblis’in isyan sebebi olarak gösterilen, “O cinlerdendi, bundan dolayı Rabbisinin emrinden çıktı.” ifadesi ile, Meleklere yönelik secde emrine muhatab oluşunun zahiren çelişmesi problemini çözüyorsa da, ilgili ayetleri oldukça zorladığı için fazla kuvvetli görünmemektedirler.

Bu husustaki farklı izahları ve neticeyi, Fahreddin Razî’nin bakış açısı ile vermek istiyoruz:

“Allah Teala bu ayette, İblis’in cinlerden olduğunu söylemiştir. Alimlerin bu konuda üç izahları var:

1) İblis, meleklerden idi. Onun meleklerden olması, aynı anda cinlerden de olmasına ters değildir....Çünkü meleklerden bir kabile, cin diye adlandırılmıştı... Bir de cinlere, gözle görülemediği için bu ad verilmiştir. Melekler de görülemez. Dolayısıyla melekler de, cinler sınıfına dahildir. Ayrıca İblis, cennetin bekçilerinden idi ve bundan dolayı cennete nisbet edilerek, “O, cinlerdendi.” denilmiştir. Hatta bir rivayete göre o, yaratıldıklarından beri, cennetliklerin takılarını kalıba döken bir melek kabilesi olan, “cinânîler”dendi.

2) Bu husustaki ikinci izaha göre ise, İblis ateşten yaratılmış olan cin şeytanlarındandı ve onların ilk atasıydı.

3) Üçüncü görüşe göre o, meleklerdendi, ama sonra şeytana dönüştürüldü.. İblis’in meleklerden olmadığına delalet eden asıl şey, Allah Teala’nın, bu ayette, yani Kehf suresi, 50. ayetin sonunda, “Ama siz beni bırakıp da, sizin düşmanlarınız oldukları halde, onu ve soyunu dostlar ediniyorsunuz.” buyurarak, İblis için zürriyetin olduğunu bildirmiş olmasıdır. Halbuki melekler için zürriyet ve tenasül, yani doğurarak soy sahibi olma söz konusu değildir. Binaenaleyh İblis’in meleklerden olmaması gerekir.”(32) Bu görüşte olan İbn Zeyd,

“Âdem (a.s) insanların atası olduğu gibi, İblis de cinlerin atasıdır.” der(33). Halbuki meleklerin atası olarak, hiçbir varlıktan bahsedilmez. Eğer onlarda da bir tenasül olsaydı, insanlar ve cinler gibi onların da bir atası olurdu. Binaeaaleyh Allah onları, üreme-türeme yoluyla değil, direkt olarak yaratmaktadır

Yine İblis’in meleklerden olmadığını ileri sürenler şu hususları delil gösterirler: Allah Teala Kur’an’da, İblis’i ateşten yarattığını haber veriyor; melekleri neden yarattığını ise bildirmiyor. Sonra Kur’an’da, İblis’in, meleklerin yaratıldığı maddeden yaratıldığına dair bir haber yok. Ayrıca İblis’in, cinlerden olduğu da haber verilmiştir. Binaenaleyh İblis’i, Allah Teala’nın nisbet ettiği şeyin dışında bir şeye nisbet edilmesinin caiz olduğunu söylemek doğru değildir.”(34)

Taberî bu delillere itiraz ederek şöyle der:

“Bu deliller, sahiblerinin bilgilerinin zayıflığından kaynaklanmaktadır. Çünkü Allah Teala’nın, meleklerin çeşitli sınıflarını, kimini nurdan, kimini ateşten, kimini de dilediği herhangi bir şeyden olmak üzere, çeşitli şeylerden yaratmış olabileceği inkar edilemez. Zaten Kur’an’da meleklerin neden yaratıldığına dair bir bilgi yok ve İblis’in yaratıldığı şeyin haber verilmiş olması da, meleklerden olmadığını göstermez. Aynı şekilde bu, İblis’in, Allah Teala’ın ateşten yarattığı bir melek zümresinden olma ihtimaline engel değildir. Keza İblis’in soyunun bulunması da, meleklerden olmamasını gerektirmez. Çünkü Allah Teala, onun günah işlemesini murad ettiği zaman, diğer meleklere verilmeyen lezzet hissi ve şehvet duygusu vermiştir. Yine Allah Teala’nın, İblis’in cinlerden olduğunu haber vermesi de melek olmasına engel değildir. Çünkü sadece İblis’e değil, insanlarca görülemedikleri için ve her görülemeyen şeye “cin” denebildiği için, meleklere de bu isim verilmiştir.”(35)

Görüldüğü gibi Taberî, İblis’in aslında bir melek iken, emr-i ilahiye itaat etmediği için şeytan olduğu görüşündedir. Ama İbn Kesir aynı görüşte değildir. O, İblis’in, meleklerden olmadığı halde, onlarla beraber “Âdem’e secde” emrine muhatab sayılmasını şöyle izah eder:

“Allah Teala, meleklere, Âdem’e secde etmelerini emrettiğinde, İblis de bu emre dahil sayıldı. Çünkü o, onların cinsinden olmadı halde, onlara benziyor; onların amellerini işliyordu. Bundan dolayı meleklere yönelik olan bu emre, İblis de muhatab sayıldı. Emri yerine getirmediği için de kınandı.”(36)

Âlûsî de Taberî gibi, İblis’in meleklerden olmadığını söyleyenlerin delillerini zikredip, bunlara karşı cevaplar vererek, aynı görüşü paylaşır. Onun tesbitine göre bir kısım alimler, “O cinlerdendi.” (Kehf, 18/50) ayetini; meleklerin kibirlenmez oluşuna karşılık, İblis’in kibirlenişini; hadis-i şerifte bildirildiği gibi, meleklerin nurdan yaratılışına karşılık, İblis’in ateşten yaratılışını ileri sürerek, “İblis, cin denen ve meleklerden başka olan bir taifedendi.” demişlerdir. Âlûsî bu noktada ,

“Sahabenin ve tabiînin bütün alimleri ise, meleklere Âdem’e secde etmelerini haber veren ayetlerde, İblis’in bu emre uymadığını gösteren “istisna” kısmının, istisna-ı muttasıl olduğunu ileri sürerek, İblis’in meleklerden olduğunu söylemişlerdir.” der(37). Merhum Âlûsî’nin bu sonuca nasıl ulaştığını bilemiyorum. Eğer böyle olsaydı, İblis’in meleklerden olduğu görüşü, ümmetin sonrakileri tarafından itirazsız benimsenirdi.

İblis’in meleklerden olduğu görüşünü benimsemiş görünen Âlûsî, delillere şöyle cevap veriyor:

“Meleklerin kibir sahibi olmamalarına rağmen, İblis’in kibirlenmesi, meleklerden olmasına engel değildir. Bu da, ya melekler içinde masum olmayanların bulunmasından dolayıdır, ya da Allah Teala’nın İblis’den meleklik sıfatlarını soyup, ona şeytanlık sıfatlarını giydirmesinden dolayıdır. Buna göre İblis, şeytanlık sıfatlarını giydikten sonra isyan etmiştir... İblis’in ateşten yaratılmasına karşılık meleklerin nurdan yaratılmış olması da bu duruma engel değildir. Çünkü ateş ile nur, özde birdir... Yine de doğrusunu Allah Teala bilir.”(38)

Mahlukatın yaratılışı konusuna değişik bir açıdan bakan bazı mutasavvıflar, meleklerin ve İblis’in yaratılışından da bahsederler. Fakat bu yorumların sahih sağlam dayanaklarını bulmak oldukça zor. (39)

İblis’in meleklerden mi, cinlerden mi olduğu konusunda seleften iki türlü de rivayetler gelmiştir. Daha önce de benzerleri geçtiği gibi, İbn Abbas(r.a.)'dan gelen bir rivayete göre;

“Meleklerden, cin isminde bir kabile vardı. İblis, o kabileye mensubtu ve önceleri gök ile yer arasında gider gelirdi. İsyan edince, Allah ona gazablandı ve onu şeytana çevirip, lanetledi... Eğer meleklerden olmasaydı, bu secde ile emrolunmazdı.”

Tabi’înden Sa’id b. Müseyyeb de, “İblis daha önce en aşağı semanın meleklerinin reisi idi.” demiştir. Katade’ye göre İblis, Allah Teala’ya itaat etmekten yüz çevirdiği için, taatı gizlediği için, “taatı gizleyen”, yani yapmayan manasında “cin” ismini aldı. Bir başka tabi’în alimi Hasan Basrî ise, “İblis, bir an bile meleklerden olmamıştır.”(40) “Çünkü o, ateşten, melekler ise nurdan yaratılmışlardır. Melekler Allah’a ibadet etmekten asla kaçınmazlar, büyüklenmezler, yorulmazlar ve isyan etmezler. Halbuki İblis, böyle değildir. O, isyan etmiş ve büyüklenmiştir. Melekler cinlerden değildir. Ama İblis cinlerdendir. Melekler, Allah’ın elçileridir; ama İblis böyle değildir.... Meleklerle beraber İblis de secde etmekle emrolununca, Allah onu istisna etmiştir. İblis’in adı başka bir şey idi. Fakat Allah’a isyan edince, Allah onu bu ad ile isimlendirdi. O, Rabbine isyan edinceye kadar mümin idi ve göklerde ibadet ediyordu. İsyan edince, yeryüzüne indirildi.” der(41).

Görüldüğü gibi selefte iki görüş de bulunmaktadır. Bu hadise ile ilgili rivayetlerin sıhhatleri de kesin değildir. Buna dikkatlerimizi çeken İbn Kesir,

“İblis’in ilk zamanları ile ilgili olarak seleften, yani sahabe ve tabi’înden birçok rivayetler gelmiştir. Bunların çoğu, insanların ilgisini çekmek için nakledilen İsrailî rivayetlerdir.”(42)

diyor. Âlûsî’nin naklettiği şu haber de, hemen hemen aynı durumdadır:

“İblis’den önce de cinler vardı. Fakat onlar helak olmuşlar ve onlardan sedece İblis kalmıştı. Binaenaleyh bugünkü cin ve şeytanlar, onun zürriyetidir. Buna göre de İblis’in cinler içindeki yeri, Nuh(a.s)'un insanlar arasındaki durumu gibidir.”(43)

Yukarıdan beri anlattıklarımızdan görülecegi gibi, iki tarafın da delilleri ve karşı cevapları bulunmaktadır. Ama İblis’in bir melek olmadığı, ayrı bir cins olduğu görüşü daha ağır basmakta(44) ve ayetler ile hadislerin zahirine daha uygun düşmektedir(45). Bu husustaki delillerin en önemlilerinden biri, Razî’nin de dikkat çektiği gibi(46), Sebe, 40-41. ayetlerdir. Bu ayetlerde, kıyamet günü, Allah Teala’nın meleklere, kafirlerle ilgili olarak, “Bunlar size mi tapıyorlardı?” sorusuna karşılık meleklerin,

“(Ey Rabbimiz) seni tenzih ederiz. Bizim dostumuz onlar değil sensin. Doğrusu onlar cinlere tapıyorlardı.”

şeklinde cevap verecekleri bildiriliyor. Bu açık ifade meleklerin ve cinlerin iki ayrı cins olduklarını gösteriyor.

Son olarak şöyle bir soruyu da kısaca cevaplamak gerekir:

Soru: Kur’an’da “Kane” sözcüğü “idi, oldu” anlamında kullanılır. Bakara, 34’de “kane minel kafirin” ifadesi “kafirlerden oldu” diye çevrilirken, Kehf, 50’de “kane minel cinni” ifadesi “cinlerdendi” diye çevrilir. Halbuki “cinlerden oldu” şeklinde çevrilmiş olsaydı; İblis’in daha önce melek olduğu ama Allah’ın emrine karşı gelince meleklikten düşürülüp cinlere katıldığı anlamı çıkacaktı. O halde neden böyle bir çeviri yapılmıştır?

Cevap: “Fe secedû illâ iblîse = İblis hariç hepsi secde ettiler” ayetindeki istisna, -daha önce de açıklandığı üzere- müttasıl değil, münkatıdır. Münkatı/ayrık istisnada müstesna, müstena minh’in cinsinden değildir. Örneğin, "cae’l-kavmu illa bakaraten = bir inek hariç bütün halk/topluluk geldi” cümlesinde, inek kelimesi, kavimden müstesnadır. Ama, onların cinsinden değildir. Demek ki, bu ayetten –gramer bakımından- şeytanın meleklerden olduğunu söyleme zorunluluğu yoktur.

Kane’nin bazen “idi”, bazen “oldu” şeklinde tercüme edilmesi, kelimenin geniş anlamı yanında Türkçe lisanının bir kuralı olarak ortaya çıkmaktadır. “Oldu” kelimesinin sonradan oldu şeklinde anlaşılabileceği gibi, eskiden beri böyle idi/oldu şeklinde de anlaşılabilir.

Bu sebeple, şayet “cinlerden oldu” denilse bile, bundan “İblis’in daha önce melek olduğu ama Allah’ın emrine karşı gelince meleklikten düşürülüp cinlere katıldığı anlamını” çıkarmak yanlış olur. Çünkü, cin ve melek kavramı, -sonradan kazanılan- bir mertebeyi, bir vasfı, bir özelliği değil, -fıtrî olarak var olan- bir soyu, bir cinsiyeti anlatmaktadır. Şekli, vasfı, itaat veya isyanı ne olursa olsun, hiçbir melek cin olmayacağı gibi, hiçbir cin de melek olamaz. Melekler kadar Allah’a itaat eden peygamberlerden hangisi melek olmuş? Veya şeytandan daha şeytan olan nice firavunlar gelip geçmiş hangisi cinlerin soyuna katılmıştır? Nas suresinin, cinnî ve insî şeytanları ayırması konumuzu anlamaya önemli kolaylık ve açıklık getirmiştir.

Halbuki “küfür-iman” kavramları, soydan gelen bir özellik olmayıp, sonradan kazınılan birer özellik, birer vasıftır. Bu sebeple, isyandan sonra kazanılan küfrü ifade eden “kane minel kafirin” ifadesini “kafirlerden oldu” şeklinde tercüme etmek gerekir.

Dipnotlar:

(1) Razî, 19/117.
(2) Razî, 21/88.
(3) Taberî, 27/74; İbn Kesir, 6/487.
(4) Âlûsî, 14/34.
(5) Razî, 21/88.
(6) Âlûsî, 14/34; Razî, 14/92; İbn Kuteybe, el-Me’ârif, s.8..
(7) Taberî, 14/21.
(8) Taberî, 14/21; İbn Kesir, 4/160; Âlûsî, 14/34.
(9) Âlûsî, 14/34; Elmalılı, 5/3059.
(10) Âlûsî, 14/34.
(11) Âlûsî, 14/34.
(12) İbn Kesir, 4/160. Elmalılı, 5/3059.
(13) Hulusi, Ahmed, s.22.
(14) Âlûsî, 27/105.
(15) Taberî, 14/21.
(16) Razî, 14/92.
(17) Razî, 14/92; Âlûsî, 14/35.
(18) Müslim, zühd, 61(4/2294).
(19) İbn Kesir, 3/149.
(20) Razî, 19/117.
(21) Razî, 21/88.
(22) Âlûsî, 1/231.
(23) Âlûsî, 23/225.
(24) Razî, 2/385.
(25) Taberî, 23/119.
(26) Âlûsî, 8/87.
(27) Behiy, s.150.
(28) Taberî, 1/178.
(29) İbn Kuteybe, el-Me’ârif, s.8.
(30) Taberî, 1/158.
(31) Taberî, 1/178.
(32) Razî, 15/200.
(33) Taberî, 1/179-180.
(34) Taberî, 1/180.
(35) Taberî, 1/180-181.
(36) İbn Kesir, 1/133.
(37) Âlûsî, 1/229.
(38) Âlûsî, 1/230.
(39) Âlûsî, 1/230-231.
(40) Taberî, 15/169-170.
(41) Razî, 10/299-300.
(42) İbn Kesir, 4/397.
(43) Âlûsî, 15/292.
(44) Razî, 2/337-342.
(45) İbn Hazm, 4/34.
(46) Razî, 2/338.

4 Şeytan cennetten kovulduğu halde, nasıl Hz. Adem'e yasak meyveyi yemesi için vesvese vermiştir?

İnsanın asıl vatanı Cennettir. Bu bakımdan ilk insan Cennette yaratılmıştır. Hz. Âdem ( a.s) cennete olmakla beraber, Allah onları o haliyle cennette bırakmak için yaratmamış, onları daha ulvi bir gaye olan çoğalma ve imtihan vesilesi olmak gibi büyük bir gaye için yaratmıştı. Bu hikmetten onların malum hatayı işlemelerine meydan verdi.

Allah Teâla günah işleme kabiliyeti olmayan meleklerle, hiç sorumlu olmayan hayvanları yaratmıştır.

Bu iki varlıktan başka, hem melekleri geçecek kadar mükemmel, hem de aklı olmayan hayvanlardan daha aşağı olacak kadar kötü olma özelliğindeki insanı yaratmıştır. İşte böyle bir varlığın hangi özellikleri taşıdığının anlaşılması için şeytan yaratılmıştır.

Mesela, altın ve bakırın karışık halden ayrılması için ateşte kaynatılması gibi, insan denen varlığın iyi ve kötü huylarının birbirinden ayrılması, iyi huylu Ebu Bekir (ra) ile kötü ruhlu Ebu Cehil'in anlaşılması için Allah şeytanı ateşten yaratmıştır.

Ayrıca ambardaki çekirdeklerin ağaç olması için toprağa atılması gerekiyor. Görünüşte toprak altı karanlık ve sıkıcıdır. Ancak ağaç olmanın yolu oradan geçiyor. Binlerce sene ambarda kalsa ağaç olamıyor.

İşte Allah, cennet ambarında duran babamız Âdem Peygamberi (as) dünya tarlasına gönderiyor. Ağaç olarak Cennete dönmesi için de şeytan ateşine oturtuyor. İbadet toprağına gömüyor. Böylece ağaç olarak Cennete geri dönüyor. Bizim durumumuz da böyledir.

İnsanın aklını meşgul eden ve zihnini yoran hadiselerden birisi de, Hz. Âdem (as)'in cennetten çıkarılışı, dünyaya gönderilişi ve bu hadiseye de şeytanın sebep oluşudur. Bazı kimselerin aklına şöyle bir soru gelmektedir:

“Eğer şeytan olmasaydı, Hz. Âdem cennette kalacak ve biz de orada mı bulunacaktık?”

Bu konunun izahında, Cenab-ı Hakk'ın, Hz. Âdemi (as) yaratmazdan önce meleklerle olan konuşmasına dikkat edelim. Bakara Suresinde şöyle anlatılmaktadır:

“Hani, Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' dedi. Onlar, 'Bizler hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara, 'Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim.' dedi.” (Bakara, 2/30)

Ayet-i Kerimenin mealinde de görüldüğü gibi, Cenab-ı Hak daha Hz. Âdemi (as) yaratmadan önce insan nevini yeryüzünde var edeceğini haber vermektedir. Yani insanların cennette değil de, dünyada yaşayacaklarını bildirmektedir. Şeytanın Hz. Âdemi (as) aldatması, insanın dünyaya gönderilmesine sadece bir sebep olmuştur.

Diğer taraftan, meleklerden farklı olarak insana nefis ve şehevi hisler verilmiştir. Bu hislerin akislerinin görülmesi için insanların dünyaya gönderilmesi, onlara bazı sorumlulukların verilmesi ve bir imtihana tabi tutulması gerekliydi. Ta ki, insan bu imtihan ve tecrübe sonunda ya cennete layık bir kıymet alsın, yahut cehenneme ehil olacak bir vaziyete girsin.

Şeytanın cennete girişi ve Âdem (as) ile Havva'ya yaklaşması konularında Kur'an ve sahih hadislerde fazla bilgi yoktur.

Hasan Basri Hazretleri demiştir ki: “Yüce Allah’ın vermiş olduğu bir kuvvet ile şeytan yerden göğe veya cennete vesvese ulaştırabilmiştir.”

Bazı tefsirciler şöyle der: “Âdem ve Havva, bazen cennetin kapısına yakın gelirler, şeytan da dışardan gözetir, yaklaşırdı; vesvese bu şekilde meydana geldi.”

Şeytanın cennetten kovulması, dışarıdan vesvesesini ulaştırmasına engel olmayacağından, bu konuda bir zıtlığın olmayacağı sonucuna varabiliriz. Allah, imtihan gereği olarak, şeytanın vesvesesini Hz. Adem aleyhisselama işittirmiştir.

Ayrıca Kur'an'da geçen kelimelerin hangi anlamda kullanıldığı çok önemlidir. Peygamberlerin masum olduğu düşünülürse bunun kesinlikle bilinçli bir isyan olmadığı açıkça anlaşılır.

Nitekim bundan önceki ayetlerde olay anlatılırken Hz. Adem (as)'in bu sözü unuttuğu belirtilir:

"Doğrusu bundan önce Âdem'e (bu ağaçtan yeme diye) emrettik, fakat unuttu ve biz onda bir azim (bir kararlılık) bulmadık." (Taha, 20/115)

Demek Hz. Âdem (as)'in bu davranışı Allah'ın emrine karşı gelmek gibi bilinçli bir hareket değildir. Bu nedenle ayeti bizim anladığımız isyan olarak değil şöyle anlamak mümkündür:

"Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da şaşırdı." (Taha, 20/121)

Peygamberler Günah İşlemez

Günahlar, büyük ve küçük olmak üzere iki kısımdır. Büyük günahların başlıcaları şunlardır:

Adam öldürme, zina, içki içme, ana babaya karşı gelme, kumar, yalancı şahitlik, dine zarar verecek bid'atlara taraftar olmak.1

Bütün peygamberler gerek peygamberliklerinden önce, gerekse peygamberliklerinden sonra hiçbir şekilde büyük günah işlememişlerdir.

Ancak, bazı peygamberler hata yoluyla, unutmak veya daha iyiyi terk etmek suretiyle bizim bildiğimiz şeklin dışında "zelle" denen bazı hatalar işlemişlerdir.2 Hz. Adem (as)'in Cennette iken yasak ağacın meyvelerinden yemesi zelleye misal olarak verilebilir. Hz. Âdem (as), yasak meyvelerden yemekle bizim bildiğimiz mânâda bir günah işlememiş, daha iyi olanı terk etmiştir. Neticede de, bu hatalarından dolayı Cennet nimetlerinden mahrum kaldılar. Cennette günah ve sevap mefhumunun olmaması bu günahın, bilinenden başka bir şeklinin olduğu da anlaşılır.

Cennet nimetlerinden birisi de, orada "tuvalete gitme" gibi bir ihtiyacın mevcut olmadığıdır.3 Cennette yenip içilen şeylerin artıkları olmadığından Hz. Âdem (as) ve Havva, Cennette büyük ve küçük abdest yapmıyorlardı. Avret mahalleri elbise veya bir nurla kendilerinden gizlenmişti.4 Yasak ağacın meyvelerinden yemeleri avret yerlerinin açılmasına, küçük ve büyük abdest gibi eza verecek şeylere sebep olacağı için, Cenab-ı Hak o ağaçtan yemelerini men etmişti.5 Nitekim, yasak ağacın meyvelerini yedikleri anda, daha önce hiç görmedikleri avret yerleri açılıverdi. O yerlerin açılması uygun olmadığı için yaprakla örtünmeye başladılar.6

Hz. Âdem (as)'in yasak ağacın meyvesinden yiyerek Cennetten çıkarılmasında kaderin hissesini unutmamak gerekir. Çünkü, Cenab-ı Hakk'ın insanı yaratmasındaki hikmet ve maksadın gerçekleşmesi, ancak Hz. Âdem (as) ve Havva'nın Cennetten yeryüzüne inmesiyle mümkün olmuştur.

Ebu'1-Hasen-i Şâzelî, Hz. Âdem'in zellesi hakkında şöyle der:

"Ne hikmetli bir günah ki, kıyamete kadar gelecek insanlara tövbenin meşru kılınmasına sebep olmuştur."7

İlave bilgi için tıklayınız:

Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz oradan inin. (Taha, 20/123) ayetine göre şeytanin da cennette olduğu anlaşılmıyor mu? 

Dipnotlar:

1. Barla Lahikası, s. 179.
2. Muvazzah ilm-i Kelâm, s.184; Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.154; Risale-i Hamidiye, s. 491.
3. Müslim, Cennet: 15.
4. Tefsîr-i Kebir , 14:49; Hak Dini Kur'ân Dili, 3:2140.
5. Hülasatül-Beyan ,2:4748.
6. A'raf Sûresi, 22.
7.Risale-i Hamidiye ,s. 611.

5 Şeytanın yaratılışı ve mahiyeti hakkında bilgi verir misiniz?

Kur’an-ı Kerim, Hz. Âdem'in topraktan yaratıldığını, sonra ona ruh verilerek canlı bir insan haline getirildiğini açıkça anlatır. Aynı şekilde Şeytanın da cinlerden olduğu konusunu vurgular. Bu husus Kur’an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

“Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!' Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?' dedi. İblis: 'Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' dedi.” (1)

Şeytan ateşten yaratılmış olmayı kendince bir üstünlük sebebi olarak görmüştür. Ateş başka varlıklarla temas ettiğinde onları yakar ve eritir. Su ve kum, toprak gibi diğer katı maddeler ateşi söndürür. Bir üstünlük sebebi gibi görülen bu fark, aslında şeytanı ömür boyu yalnızlığa itmiştir. Yüce Allah’ın katında üstünlüğün temel esası ise, önce kendisine itaat edilmesi idi. İblis, bundan imtina edip kaçındığı ve kendisini üstün gördüğü için rahmetten kovulmuş ve “şeytan” olarak adlandırılmıştır. Ateşin toprağı yakması sebebiyle, bunu yok olmaz bir üstünlük olarak görüp büyüklenmesi, şeytanın kâfir olarak İlahi huzurdan da cennetten de kovulmasına sebebiyet vermiştir.

Kur'an’da, cinlerin ateşten yaratıldığı bildirilmektedir:

“Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” (Hicr, 15/27);

“Cinleri öz ateşten yarattı.”(Rahman, 55/15)

Bazı alimler, Rahman suresindeki “Cânn” deyiminden kasıt, cinlerin babası İblistir demişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır, aynı kanaatte olmadığını söyleyerek,

“Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi salsaldan yaratılmış olduğundan insandan kasıt, yalnız Âdem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn’dan kasıt da cin cinsidir.” der.(3)

Şu hâlde İblis, yani şeytan da cinlerden olduğuna göre, o da ateşten hem de dumansız, öz, yalın, yakıcı ateşten yaratılmıştır diyebiliriz. Buna yukarıda meallerini verdiğimiz ayetler de zaten açıkça işaret etmektedir.

Bursalı İsmail Hakkı da, “O cinlerdendi” ayetini, “Onun aslı, ateşten yaratılmış bir cindi, meleklerden değildi.” diye tefsir etmekte ve

“Meleklere ‘Âdeme secde edin!’ demiştik. İblis hariç hepsi hemen secde etti.”(Kehf, 18/50)

ayetinde İblisin meleklerden istisna edildiğini söylemektedir. “İblis melek olmayıp, cin olduğuna göre, melekten nasıl istisna edilmiş olabilir?” tarzındaki muhtemel bir soruya cevap için şu izahı yapmıştır:

“Çünkü, İblis de onlarla beraber secde etmekle emrolunmuştur. Daha sonra ise istisna edilmiştir. Tıpkı, '...falan kadın hariç hepsi çıktılar.' sözünde olduğu gibi. Burada hariç olan kişi, erkekler arasında bulunan bir kadındır." 

Bir görüşe göre, “O cinlerdendi” cümlesinden kasıt, onun ilk cin olduğuna işarettir. Hz. Âdem'in ins’den olduğu gibi. Çünkü Hz. Âdem insanların ilkidir.(4)

İblis denen o cin, “Rabbinin emrinden çıktı.” Allah’a itaat etmekten kaçındı. Oysa biz biliyoruz ki, “Melekler, Allah’ın emrine isyan etmezler, ne emrederse onu yaparlar.”(5) İnsanlar ve cinler, kulluk sorumluluğu ile yükümlü oldukları için, iradeleri ile yaptıklarının cezalarını veya mükafatlarını göreceklerdir. Ancak melekler öyle değil. Onlar hata yapmaktan korunmuşlardır; şer işlemeyi irade edemezler.

O hâlde, şeytanın meleklerden olması söz konusu olamaz.

Dipnotlar:

(1) Sâd, 38:71-78; A’raf, 7:12.
(2) Hak Dini, IV, 20.
(3) Hak Dini, VII, 369.
(4) Muhtasar Ruhu’l-Beyan, V, 122.
(5) Muhtasar Ruhu’l-Beyan, V, 123.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Şeytan (iblis) cinlerden midir, eğer cinlerden ise neden meleklerin arasındaydı? Allah Teala sadece insanları ve cinleri imtihan için yarattığını bizlere belirtmiş...

6 Şeytan nedir, özellikleri nelerdir ve niçin yaratılmıştır?

Şeytanı tanıyor muyuz?

Sınırlarını bilmediğimiz muhteşem bir âlemde yaşıyoruz. Üzerinde doğup büyüdüğümüz ve hayatımızı devam ettirdiğimiz dünyamız, güneş sistemine bağlı gezegenlerden biri. Güneş, Samanyolu Galaksisi’nde bulunan ve sayıları iki yüz milyar kadar olduğu sanılan yıldızlardan sadece bir tanesi. Samanyolu Galaksisi’nde bir seyahat yapmak istesek, onu bir baştan bir başa kat etmek için yüz bin ışık yılı gerekiyor. Yani saniyede üç yüz bin km. yol almak şartıyla, bu kadar uzun bir sürede ancak öbür ucuna ulaşabiliriz. Bu hızla yol aldığımızda, bir saniyeden çok az bir zaman sonra aya ulaşılmakta, sekiz dakikada ise güneşe varılmakta…
Uzmanların tahminlerine göre, âlemde Samanyolu Galaksisi gibi en az yüz milyar galaksi bulunmakta…

İlim adamlarının tespitlerine göre, bu kadar geniş olan âlemde hayat sadece dünyada var. Ama bu başka yerlerde hayat yok anlamına gelmiyor. Çünkü insanoğlu şimdiye kadar hemen yanı başımızda bulunan aya kadar gidebildi. 1492 yılına kadar Amerika bilinmiyordu, ama bu “Amerika yok” anlamına da gelmiyordu.
Bilindiği gibi, mesken sakinleri içindir. Mesken varsa, orda yaşayanlar da vardır. Kulübelerde yaşayanlar varsa, elbette ilerde görülen saraylarda da yaşayanlar olacaktır. Benzeri bir yaklaşımla, uzayın hemen her tarafında hayat olduğunu söyleyebiliriz. Ayda yapılan araştırmalarda bir hayat izine rast­lan­maması, orada hayatın olmadığını göstermez. Zira “görülmemek olmamaya delil olamaz.” Varlık, gözle görülenlerden ibaret değildir.
Bir zamanlar “görmediğime inanmam” felsefesi vardı. Bu ifade, Allah, melek, cin ve şeytan gibi dinin haber verdiği gay­bi şeyleri inkâr için kullanılırdı. Pek çok insan, dinin değerlerini inkâr ederken bu felsefeye dayanırdı. Ama gelişen ilim ve fen, bu görüşün ne kadar cılız ve temelsiz olduğunu gös­terdi. Başta insanın kendi mahiyetinde olmak üzere, etrafımız görülmeyen şeylerle dopdolu. Mesela, aklımız, hayalimiz, duygularımız görülmüyor. Ne sevgi ne de nefret elle tutulan, gözle görülen şeylerden değil. Ama bunların inkârı da mümkün değil.

Öte yandan, her taraf X ışınları, ultra viyola ışınları, radyo ve televizyon dalgaları ile dolu. Hatta ilim adamlarının tespitine göre, göremediklerimiz görebildiklerimizden çok çok faz­la, kâinatı adeta bir anahtar deliğinden seyretmekteyiz.

İşte, şeytan, gözle görmediğimiz varlıklardandır.

Varlık mertebeleri
Varlık mertebeleri başlıca üçe ayrılır:
1-Vacibu’l- vücut. (Varlığı kendinden ve zorunlu olan.)
2-Mümkini’l-vücut. (Varlığı, başkasının varlığına bağlı olan.)
3-Mümteniü’l-vücut. (Varlığı imkânsız olan. Mesela, Allah’ın ortağı olması imkânsızdır.)

Vücudu vacip, yani zorunlu olan ancak Allah’tır.
Mümkin, “varlığı ve yokluğu eşit olan” demektir. Allah’ın yarattığı her varlık imkân dairesinde bir varlığa sahiptir. Yani, bunlar yaratılmayabilirdi de. Yaratılmış olmaları, varlığı zorunlu olan Allah’ı göstermektedir. Bunları başlıca iki grupta ele alabiliriz:
1- Ruhaniler
2- Cismaniler

Melekler, cinler ve şeytanlar ruhaniler sınıfına girer. Bunların her birinin de kendi aralarında kategorileri vardır. Elbette bir damlaya görevli olan melekle güneşe görevli olan melek aynı değildir.

Cismaniler ise cansızlar, bitkiler, hayvanlar ve insan şeklin­de sıralanır. İnsanların da kendi aralarında çok farklı grupları vardır.

Yaratılış ve İlahî İrade

Bu uçsuz bucaksız varlık âlemi bir zamanlar yok idi. Her şey yokluk karanlıklarındaydı. Yüce Allah âlemi yaratmayı murat etti, gördüğümüz ve göremediğimiz âlemleri yarattı.

Kur’an-ı Kerim, her şeyin “kün emriyle” yani Allahu Tea­la’nın “ol” emriyle yaratıldığını anlatır:
Allah, gökleri ve yeri hiçbir örneği olmadan yaratandır. O, bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ‘ol’ der, o da oluverir.” (Bakara Suresi,  117)

“Ol” emriyle eşyaya vücut verilmesi, yoktan yaratılan insan için anlaşılması çok da kolay bir mesele değildir. Ama bazı örneklerle konuyu bir derece anlayabiliriz. Şöyle ki:

Mesela bir ressam, eline fırçayı alır, tuval üzerinde sanatını icra eder. Sanatında ne derece usta ise, o kadar kolay ve güzel yapar. Adeta elini işe dokundurur dokundurmaz sanatını icra eder, rengârenk resimler vücut bulur. Temsilde hata olmasın, Allah da kudret fırçasıyla mekân üzerinde daima yeni şeyler yaratmaktadır, hem de gayet kolay ve sanatlı bir şekilde…

İnsan, bilgisayarda sanal ortamda da resimler yapabilmekte. Günün birinde bu insan, düşündüğü şeyleri bilgisayar ekranına yansıtabilirse Allah’ın yoktan yaratmasını daha kolay anlayabilecektir. Zaten teknolojik gelişmeler oraya doğru ilerlemektedir. Bir zamanlar televizyonlar elle açılırken şimdi uzaktan kumanda ile idare edilebilmektedir. Bunun bir ileri merhalesi, zihinden geçen düşünce ile idare edebilmektir.

Her şey yaratılmadan önce Allah’ın ilminde var idi. Bilgisayarda yazmış olduğumuz bir yazıyı yazıcıdan çıkarmak, bir tuşa basmakla kolayca gerçekleştiği gibi, Allah’ın eşyaya vücut vermesi o derece kolay olmaktadır. İşte “Ol” emri, bu kolaylığın bir ifadesidir.

O, kader proğramıyla her şeyi belirledi ve tanzim etti. Mesela, güneşi bir lamba yaptı, yeryüzünü en antika sanatlarla süsledi. Bitkilerle, hayvanlarla şenlendirdi. İnsanı yarattı, ona akıl verdi, sorumlu tuttu. İmtihan edilmesi için, onun mahiyetine günahlara meyilli bir nefis yerleştirdi. Bu nefsi tahrik eden, günahlara kışkırtan şeytanı insana musallat kıldı, böylece Hz. Âdem’den başlamak üzere çetin bir imtihan süreci başladı.

Temiz ve Habis Ruhlar

Gözle gördüğümüz insan, hayvan gibi varlıklar yanında, gözle görmediğimiz melek, cin gibi ruhani varlıklar vardır. Bunların bir kısmı tayyiptir, bir kısmı da habis. Melekler temiz ruhlar grubunda, şeytanlar ise habis ruhlar grubunda yer alır. İnsanların da ruhani yönü olduğundan bir kısmı tayyip, bir kısmı habistir. Ama bu, onların yaptıkları amellere terettüp eden bir neticedir, yoksa başlangıçta bir kısım insanlara habislik sıfatı verilmiş değildir.

Bu ruhlar gece ve gündüz kadar birbirlerinden faklıdır. Pislikten zevk alan bazı böcekler olduğu gibi, gülden hoşlanan ve onun üzerinde tatlı terennümlerde bulunan bülbüller de vardır. Benzeri bir durum ruhlar için söz konusudur.

Temiz ruhlar temiz işlere meyleder, habis ruhlar kirli işlerden hoşlanır. Mesela, temiz ruhlar adaletin tecellisinden lezzet alırken, habis ruhlar zulümden hoşlanırlar. Temiz ruhlar ışığı severken, habis ruhlar karanlığa ve karanlık işlere bayılırlar. Temiz ruhlar helal dairesinde kalmak ister, habis ruhlar haram dairesinde ömürlerini geçirirler.

Şeytanın Yaratılış Hikmeti

Pek çok insan şeytanın yaratılış hikmetini anlamada zorlanır. “Allah kullarına merhametlidir, neden şeytanı insanlara musallat kılmış? Bu, ilahi hikmet ve rahmete nasıl uygun düşer?” diye kendi kendine sorular sorar. Bu soruların cevabını şu ayette bulabiliriz:
“Yemin ederim ki, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İçlerinde müminlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.
Hâlbuki İblis’in onlar üzerinde hiçbir yaptırım gücü yoktu. Fakat biz ahirete imanı olanı belli etmek, ondan şüphe içinde bulunandan ayırmak için böyle yaptık. Öyle ya, Rabb’in her şeyi gözetleyendir.” (Sebe Suresi,  20-21)
Ayetten anlıyoruz ki, şeytanın yaratılış hikmeti insanların imtihan edilmesidir. Şeytanın musallat kılınmasıyla insanların dereceleri ortaya çıkacak, inanan- inanmayan belli olacaktır. Meleklere şeytan musallat olmadığından onlardan inkârcı çıkmaz, ama imtihana tabi olmadıklarından kendileri için dereceler de söz konusu değildir, makamları sabittir. İnsanlık âleminde ise daima inişler çıkışlar yaşanmakta, bir kısmı “âlay-ı illiyyin” denilen en ileri makamlara yükselirken, bir kısmı da “esfel-i safilin” denilen en aşağılara düşebil­mektedir.
Yüce Allah -tabir caizse- insanlık âleminde renklilik murat etmiştir. Şayet şeytan olmasa insanlar da melekler gibi olur, aralarında derece farkları ortaya çıkmazdı. Ama şeytanın vesvesesiyle bir kısım insanlar onlara tabi olurken, bir kısmı da onları dinlemeyip, derece kat etmektedir. Bunun sonucu olarak insanlık âleminin medar-ı iftiharları olan peygamberler, veliler, âlimler gibi kaliteli insanlar ortaya çıkmışlardır.
Gerçi bu çetin imtihanın neticesinde pek çok insan cehenneme gider, ama bu imtihanda başarılı olanların kıymet ve değeri de çok yüksektir. Elimizde bulunan yüz yumurtayı kuluçka altına koymazsak sadece yüz yumurtamız olur. Ama bunları ku­luçkaya koyduğumuzda, sözgelimi sekseni bozulsa bile yirmi tanesi kuş haline geleceğinden, böyle bir sonucu güzel gösterir. “Aman yumurtalar bozulmasın” dersek böyle güzel sonuçları göremeyiz.
Cenab-ı Hak şöyle bildirir:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk Suresi,  2)
“Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya Suresi,  35)
Üstteki ayet mealinde geçen “imtihan” kelimesi, ayetin met­ninde “fitne” olarak geçer. “Fitne” kelimesi altın, gümüş gi­bi kıymetli madenleri ateşte eritip posasından ayırmak işlemini ifade eder. Altın ateşe bırakıldığında halis mi, karışık mı olduğu ortaya çıkar. Onun gibi, insanların birbirinden ayrıl­ması için açılan bu imtihan meydanının ateşi, şeytandır. Şeytanların insanlara musallat olmasıyla, insanların derecele­ri tezahür eder. Bir tarafta nebiler, sıddıklar, şehitler, sa­lih­ler gibi insanlar temayüz edip ayrılırken, diğer tarafta kâfirler, hainler, zalimler, facirler gibi posalar ortaya çıkar.

Adüvv-ü Mübin

İnsan, dostunu ve düşmanını iyi tanımalıdır. Dostunun dostluğunu bilmezse onun yardımından mahrum kalır. Düş­ma­nının düşmanlığını bilmezse çok fena aldanır.
İnsanın en büyük düşmanı şeytandır. Yüce Allah şeytanla insan arasındaki düşmanlığı şöyle bildirir: “Şeytan size gerçekten bir düşmandır. Siz de onu düşman edinin.” (Fatır Suresi,  6)
Pek çok ayette şeytanın “adüvv-ü mübin” yani apaçık bir düşman olduğu nazara verilir. Mesela: “Ey Âdemoğulları! ‘Şeytana tapmayın, o size adüvv-ü mübindir ve bana ibadet edin, doğru yol budur’ diye sizden söz almadım mı? Böyle iken o, sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Öyleyse aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yasin Suresi,  61-62)
“…Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size adüvv-ü mübindir.” (Bakara Suresi,  168)
“…Şeytan insan için adüvv-ü mübindir.” (Yusuf Suresi,  5)
Şeytanın “adüvv-ü mübin” olması, şu açılardan değerlendirilebilir:
- O şeytan size gizli de gelse her halde açık bir düşmandır.
- O, sizin Allah ile ve birbirinizle aranızı açacak ve sizi perişan edecek bir düşmandır.
- O, sizi şaşırtmak için beliğ ve parlak söz söylemesini bilen büyük bir düşmandır.

Gizli Düşman

“Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı (Hz. Âdem ve Havva’yı), mahrem yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de şaşırtıp fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostları yaptık.” (Araf Suresi,  27)
İnsan gözü ruhani varlıkları görecek özellikte olmadığından şeytanı da göremez. Ama üstteki ayetten anlıyoruz ki, o ve kabilesi, bizim onları göremeyeceğimiz yerden bizi görmektedir. Bu da onların ne derece tehlikeli bir düşman olduklarını gösterir. Doğrudan gördüğümüz bir düşmana karşı tedbirimizi alırız, ama görülmeyen düşmana karşı pek çok insan tedbir almadığından gafil avlanabilmektedir.
Gerçi görüntü itibariyle şeytan “gizli düşman” ise de, ses itibariyle gizli sayılmaz. Çünkü hemen her insan hemen her gün nice kereler bu düşmanın vesvese şeklindeki sesini duymaktadır. Mesela, ders çalışmak isteyen bir öğrenciye içinden bir ses “boş ver, keyfine bak. Arkadaşların gezip oynuyor, git sen de onlara katıl” der.
Şüphesiz bu ses şeytandan gelmektedir. Böyle olunca, bunun farkına varan kimseler için şeytan “gizli düşman” olmaktan çıkar.
Bir köyde görev yapan genç bir din görevlisinden dinlemiştim. Köye geldiğinde oradaki insanlara faydalı olmak için önce çok çaba sarf etmiş. Ama insanların bundan pek de etkilenmediğini görünce içinden bir ses şöyle seslenmiş: “Adam sen de, bu milleti sen mi kurtaracaksın? Niye kendini böyle harap ediyorsun ki?”
Ve genç din görevlimiz bu seslere uyunca kendi halinde bir vatandaş olarak günlerini geçirmeye başlamış. Hâlbuki mutlak rehber olan Peygamber Efendimizin böyle durumlardaki tavrını bilseydi bu şeytani desiseye aldanmayacaktı. Çünkü Peygamber Efendimiz görevinin sadece tebliğ etmek olduğunu biliyor, insanların dinlememesi kendini üzse bile daha ciddiyetle görevine devam ediyordu…

İnsanın Zaafları

Halatlar ince yerlerinden kopar, kaleler zayıf yerlerinden fethedilir. Onun gibi, şeytan vücut ülkesinde hâkimiyeti ele geçirmek için nefsin zaaflarından istifade eder. Kur’an-ı Kerim insanın bazı zaaflarına şöyle dikkat çeker:
“İnsanlara kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma atlar, sağmal hayvanlar ve tarıma karşı arzular süslü kılındı.” (Al-i İmran Suresi,  14)
Yani insan fıtratı itibariyle bunlara son derece düşkündür. Hayatı bunları elde etmek için mücadele ile geçer. İnsanların en çetin imtihanları bunlarla olur.
Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi’de şöyle der:
“Şeytan, insanları aldatmak için Cenab-ı Haktan bir takım tuzaklar ister. Kendisine altın, gümüş, at, yiyecek- içecek, elbise, şarap ve çalgı gibi şeyler verilir. Bunlardan o derece hoşlanmaz. Fakat kadın da verilince, şeytan sevincinden ellerini çırpıp oynamaya başlar.”
Bunlar dışında, hırs, tama’, enaniyet, asabiyet, korku, endişe gibi insanın pek çok zayıf yönleri vardır. Bunlar işletmeye müsait madenler gibidirler ve şeytan ömür boyu bunları değerlendirmeye çalışır. Bazı insanları hırs damarından, bazılarını enaniyetten, bazılarını korku damarından… yakalamaya çalışır.
Mesela, “mutlaka zengin olmalıyım” diyen birine gayr-i meşru yolları gösterir, onu harama sevk eder. İlimde seçkin konuma gelen birini “sen başkasın, senin gibisi yok, herkes sana hürmet etmeli” gibi vesveselerle yakalamaya çalışır. Savaş gibi çetin durumlarda nice insanı korku damarından yakalayarak, savaşmaya değil sıvışmaya davet eder.

Pusudaki Avcı

Kur’an’ın en son suresi, görülen ve görülmeyen şeytanların vesveselerinden Allah’a sığınmayı anlatır:
“De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlahına sığınırım, o sinsi vesvesecinin şerrinden. Ki o, insanların kalplerine vesvese verir. Hem cinlerden olur, hem insanlardan.” (Nas Suresi,  1-6)
“Sinsi” şeklinde tercüme ettiğimiz kelime, ayette “el-han­nas” kelimesi ile ifade edilir. “El- Hannas”, “kirpi misali geri çekilip büzülen, sinen, fırsat kollayan, açık yakalamaya çalışan” manasını ifade eder.
Evet, şeytan pusudaki sinsi düşmandır, daima fırsat kollar, insanları avlamaya çalışır.
İnsan, şeytandan vesvese geldiğinde “euzü billahi mineş şeytanir racim” derse, şeytan siner ve büzülür, oradan sıvışır. Ama uygun bir ortam olduğunda tekrar görülür, vesvese ver­me­ye devam eder, avından asla vazgeçmez.
Mevlana, şöyle der:
“Şeytan, kuşu aldatıp tutmak için ıslık çalan avcıya benzer. Kuş gibi öter. Kuş, hemcinsi zannederek, havadan iner, tuzağa tutulur.
Dünyada yüz binlerce tuzak ve dane vardır. Biz ise, aç ve harîs kuşlar gibiyiz.”

Hz. Âdem ve Şeytan 

Hz. Âdem’in ve şeytanın yaratılışları geçmişin karanlıklarında kalan bir meseledir. Soyut akılla veya bilimsel araştırmalarla meselenin ayrıntılarına inebilmek mümkün değildir. Bu durumda, bunları öğrenmek için kutsal metinlere müracaat etmek gerekir. Elbette Yaratan yarattığını bilir. “Yapan bilir ve bilen konuşur.”
İşte, son ilahi mesaj olan Kur’an-ı Kerim bu meseleyi en güzel bir şekilde sunmaktadır. Şöyle ki:
“Hani Rabb’in meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife kıla­ca­ğım’ demişti.
Melekler, ‘Orada fesad çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz hamd ile Sana tesbih ediyor ve Seni takdis ediyoruz’ dediler.
Rabb’in, ‘Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.’ dedi.
Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere arz edip, ‘Davanızda sadık iseniz, haydi şunları bana isimleriyle haber verin.’ dedi.
Onlar dediler ki: ‘Ya Rabbi, Seni tenzih ederiz. Senin bize öğ­rettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen Alîmsin, Hakîmsin.’
‘Ey Âdem, onlara bu eşyayı isimleriyle haber ver.’ dedi. Bunun üzerine Âdem, onlara isimleriyle o eşyayı haber verdi…
Allah, ‘Ben size, Ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim, dememiş miydim?’ dedi.
Ve o zaman meleklere: ‘Âdem’e secde edin!’ dedik, onlar da hemen secde etti. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.
Dedik ki: ‘Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleşin, ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.’
Derken şeytan onların ayağını oradan kaydırdı, içinde bulundukları yerden çıkardı. Biz de: ‘Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasip vardır.’ dedik.
Ardından Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla tövbe etti.) O da tövbesini kabul etti. Muhakkak O, tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.” (Bakara Suresi,  30-37)
Bu ayetlerde ana hatlarıyla anlatılan Hz. Âdem ve şeytan kıssasının ayrıntıları, Kur’an’ın başka yerlerinde anlatılmaktadır. Bunlar, legonun parçalarının birbirini tamamlaması gibi, kıssayı bir bütün olarak sunmaktadırlar.
Üstteki ayetlerle alakalı bazı mülahazalar şöyledir:
- Hz. Âdem topraktan, melekler nurdan, şeytan ise ateşten yaratılmıştır.
- Melekler Hz. Âdemin yaratılış hikmetini sormuş, ama secde emri geldiğinde hemen secde yapmışlardır. Şeytan ise onun kendisinden üstün olmasını hazmedemeyerek secdeden kaçınmıştır.
- İblis, şeytanın isimlerindendir.
- Hz. Âdem ve eşinin yemiş oldukları yasak meyvenin hangi ağacın meyvesi olduğu ayette belirtilmemiştir. Bu konuda bazı rivayetler varsa da bunlardan tam bir kanaate ulaşılamamaktadır. Zaten hangi meyve olduğu da önemli değildir. Burada asıl olarak nazara verilen, Hz. Âdem ve eşinin böyle bir ağacın meyvesiyle imtihan edilmelerdir.
- Hz. Âdem ve eşini yasak ağaçla imtihan eden yüce Allah, onların torunlarını da “günah ağacıyla” imtihan etmektedir. Bu günah ağacının kökü kalpte, dalları insanın azalarındadır. İşlenen her günah ise, o yasak ağacın meyvesinden yemek gibidir.
- Hz. Âdem ve Havva, bu olayda bütün insanlığın temsilcisi durumundadır. Çünkü onların fıtratı bütün insanlarda aynen vardır. Bir çocuğu bile bir odaya girmekten yasaklarsak, ne yapıp edip girmek ister.
- Yasakların bir cazibesi vardır ve insanın nefsi yasaklara karşı daima meyillidir. Şeytan insanın bu damarını iyi bilir ve o yasaklara sevk eder.
- Ayette “şu ağaca yaklaşmayın…” denilmesi dikkat çekicidir. Mıknatısın bir takım maddeleri çekme özelliği olduğu gibi, günahların da nefsi cezbetmesi söz konusudur. Bu maddeler mıknatısın çekim alanına girince çekilmekten kurtulamazlar. Öyle de, günahların çekim alanına giren bir nefis, o günahlardan kurtulamayabilir.
- Allah’ın muradı yeryüzünde insanların imtihan edilmesidir. Yasak ağacın meyvesinden yemek buna bir sebep olmuştur.
- Şeytan, ilk insan Hz. Âdem’in ayağını kaydırdığı gibi onun evlatlarının da ayaklarını kaydırmak, “günah ağacının” meyvesinden yedirmek ister. İnsan, zaman zaman aldanmış olabilir, ama ona yakışan Hz. Âdem gibi tövbe etmek, böylece “yitik cennete” geri dönmektir.
- Şeytan Allah’ın emrine karşı gelmiş, tövbe etmemiştir. Hz. Âdem de emre muhalefeti olmakla beraber tövbe etmiş, pişman olmuş, İlahi rahmete kavuşmuştur.
- İnsanın “vatan-ı asli”si, yani asıl vatanı Cennettir. Çünkü insanlığın Babası ve Annesi, cennetten gelmiştir. Bu dünya ise gurbet diyarı olup, o asıl vatanı kazanmak için bir çalışma ve imtihan yeridir.

Ateş ve Toprak

Kur’an’da şeytanın ateşten, Hz. Âdem’in ise topraktan yaratıldığı nazara verilir. Şeytanın ateşten yaratılması, bir ateş parçası olması anlamına gelmez. Nitekim insan topraktan yaratılmıştır, ama bir toprak parçası değildir. Hayatı, ruhu, hisleri… vardır. Benzeri bir şekilde şeytanın da hayatı, hisleri bulunmaktadır.
A’raf Suresi’nin başında şeytanın Hz. Âdem’e secde etmemesi şöyle nazara verilir:
“Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. Hepsi secde ettiler, yalnız İblis, sec­de edenlerden olmadı.
Allah buyurdu: ‘Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?’
İblis dedi: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’
Allah buyurdu: ‘Öyleyse in oradan, orada büyüklük tasla­mak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.’” (A’raf Suresi,  11-13)
Şeytanın “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” demesinde biri doğru diğeri yanlış iki hüküm vardır. “Beni ateşten yarattın, onu çamurdan ya­rattın.” kısmı doğrudur. Ama bundan yola çıkarak, “Ben ondan hayırlıyım” demesi yanlış bir hükümdür.
- İnsana değer kazandıran, soy, sop, mal gibi şeyler değil, ilim, ahlak, fazilet gibi değerlerdir. Ama tüm değer ölçülerinde İslam’a ters düşen şeytan, ırk meselesinde de aldanmış ve aldatmaktadır. Şöyle ki:
Şeytanın “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, Onu ise topraktan yarattın” deyişinde tam bir ırkçı yaklaşım vardır. Benzeri bir yaklaşımla, kendi ırk ve milletinden olanları üstün, başka ırk ve milletten olanları aşağı görmek, şeytanî bir bakış açısıdır. Yahudi milletinin, kendilerini Allah’ın seçkin kulları, diğer insanları ise kendilerine bir nevi hizmetçi görmeleri nice problemler meydana getirmiş ve getirmektedir. Almanların “Biz üstün ırkız” mülahazasıyla 2. Dünya Savaşı’nı çıkarmaları gözler önündedir.
Değerli Kur’an müfessiri Hamdi Yazır, şeytanın bu davası ve davasına delil getirmesindeki başlıca hata ve yanlışlara şöyle temas eder:
- Her şeyden önce şeytan soruya karşı durum ve görevini takdir edememiş, cevabı tariz ve çekişme tavrına dökerek bahis ve sözde makam gasbı sevdasına düşmüştür. İtiraf ve bağışlanma dileme yerine itiraza ve yanlış çıkarmaya kalkışmıştır.
- Verilmiş kesin bir emir varken, buna mukabil kıyas ve içtihada kalkışmıştır. Hâlbuki nass olan yerde içtihad yapılmaz.
- “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” demesi, aslında doğrudur. Fakat şeytan bu iki yaratılış olayını mukayese ile bundan “ben ondan üstünüm” sonucunu çıkarma görüşünde hata etmiştir.
- Şeytan, yalnız madde ve unsura itibar etmek istemiş, Âdem’­­de topraktan, kendisinde ateşten başka bir özellik gör­me­miş ve diriden ölü, ölüden diri yaratan ve eşyanın özellikleri ve üstünlüklerini kereminden bahşeden Yüce Yaratı­cı’­yı maddeye mahkûm gibi varsaymıştır. Hiç düşünmemiştir ki, çamur ile ateşin özündeki fark da sadece Yaratacı’nın tahsisine borçlu olan bir yaradılış farkından başka bir şey değildir.
- Bundan anlaşılır ki, birçok insanda görülegelen sadece maddeye yöneliş (maddecilik) şeytanın mesleklerinden bir meslektir.
- Yaratılış bakımından ateş ve toprak, yaratılmış olmak ve yaratıcının hükmüne mahkum bulunmak bakımından eşittirler. Özellik bakımından ise toprağa mahsus özellikler, ateşe mahsus özelliklerden daha kapsamlı ve üstündür. Hele ahlâkî bir temsil ile düşünüldüğü zaman, ateşin hafifliğine, hiddet ve şiddetine, telaş ve ızdırabına, kibre eğilimli ve yayılmacı olmasına karşılık, toprağın vakar ve sakinliği, sabır ve dayanıklılığı, sebatı, yumuşaklığı, hayâ ve cömertliği, seçkinlik ve olgunlaşma yeteneği ne kadar yüksektir.

Şeytana İzin Verilmesi

Şeytan, Hz. Âdem’e secde etmeyince huzurdan kovuldu ve lanetlendi. O zaman şeytan, Allah’tan şu istekte bulundu:
“‘Ya Rabbi, insanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver.’
Allah dedi: ‘Belli vakte kadar mühlet verilenlerdensin.’
Şeytan dedi: ‘Beni saptırmana yemin ederim ki, onlara yeryüzünde fenalıkları süsleyeceğim. Halis kıldığın kulların dışında hepsini saptıracağım.’” (Hicr Suresi,  36-40)
Şeytanın bu isteği konusunda bazı meselelere dikkat çekeceğiz:
- Şeytana bu izin ve mühletin verilmesi, yeryüzünde imtihan olması içindir. Eğer şeytan insanlara musallat olmasaydı, insanların makamı melekler gibi sabit kalırdı, ilerleme olmazdı. Hâlbuki şeytanla sınanan insan, en alt mertebelere düşebildiği gibi, en yüksek makamlara da çıkabilir.
- Şeytan insanlara sadece vesvese verir, kötülüklere sevk eder, ama zorla bir şey yaptıramaz. Eğer böyle bir gücü olsaydı, insanların kötülükler sebebiyle sorumlu olmaması gerekirdi.
- Zehrin altın kaplarda veya bal içinde sunulması gibi, şeytan dahi kötülükleri iyilik şeklinde takdim eder. Mesela bir delikanlıya der: “Dini görevlerini yerine getirmek için daha çok gençsin. Şimdi hayatını yaşa. Gez, oyna!”
Sabah namazına kalkmaya çalışana der: “Şimdi hava çok soğuk. Sen de biraz rahatsızsın. Sonra kılıverirsin.”
Allah yolunun erlerine der: “Canım bu milleti sen mi kurtaracaksın? Kendinin bu kadar dertleri varken, onları unutmuş milletle uğraşıyorsun, boş ver…”
-İblis, bu kadar dessaslığıyla beraber Allah’ın “muhlas” kullarına bir şey yapamaz. Onları doğru yoldan saptıramaz. Hatta onların derecelerinin yükselmesine sebep olur.

Şeytan Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı nasıl aldattı?

Kur’an-ı Kerim, şeytanın Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı nasıl aldattığını şöyle haber verir:
“Derken şeytan kendilerinden gizli kalan mahrem yerlerini onlara göstermek için şöyle vesvese verdi: ‘Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da cennette ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti.’
Ve onlara: ‘Elbette ben size öğüt verenlerdenim.’ diye de yemin etti.
Böylece onları aldatarak önceki mevkilerinden indirdi. Ağacın meyvesini tadınca, mahrem yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste üzerlerini örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: ‘Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi, şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?’
Dediler ki: ‘Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen, şüphesiz hüsrana düşenlerden oluruz!’
Allah buyurdu: ‘Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde bir süre kalmak ve bir nasip almak vardır.
Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınız!’” (A’raf Suresi,  20-25; bk. Taha Suresi, 116-121 )
Onların bu kıssasında Âdem’in evlatları olan bizler için pek çok ibretler vardır. Şöyle ki:
-Şeytan, bir yalancıdır, yalanlarla insanı kandırır. Nitekim bu olayda yasak ağaçtan yerlerse cennette ebedi kalacaklarını söylemiş, onların cennetten çıkmalarına sebep olmuştur.
-Şeytan yalan yere yemin eder, bununla vesvesesini kuvvetlendirir.
-Şeytan, insanın hayrını istiyormuş gibi insana yaklaşır, aldatmaya çalışır. Yoksa “senin kuyunu kazıyorum” gibi tehditli ifadelerle yaklaşmaz.
-Ayetteki “mahrem yerleri kendilerine göründü” kısmı adeta büluğ dönemini ifade etmektedir. Nitekim büluğ dönemine kadar erkek ve kadın birbirlerinin mahrem yerlerinin farkında değillerdir. Farkına vardıklarında cinsellik sınavı başlar ve bu çok çetin bir sınavdır. Şeytan, her iki tarafın birbirlerine olan fıtri meylini kullanmasını çok iyi bilir ve onları haram beraberliklere ve daha nice çılgınlıklara sevk eder.
-İnsanın hamuru günahla yoğrulmuştur. Nefsine mağlup olup günah işleyebilir. Fakat ona düşen, Hz. Âdem ve Havva gibi, Allah’a tövbe ve iltica etmektir. Yoksa İblis’in yaptığı gibi günahını savunmaya çalışırsa, rahmetten mahrum kalır.
-Kokuşmuş ve bozulmuş şeyleri mideye doldurmak ona bir zulüm olduğu gibi, helal varken harama girmek de kişinin kendi nefsine zulmetmesidir. Hâlbuki Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.”
-Günah ağacının kökleşip her tarafa dal budak saldığı bir zamanda yaşıyoruz. Öyle ki, pek çok günah adeta örf haline gelmiş. Pek çok kişi günah bataklığında boğuluyor. Günah çamuruna dalan nice kişi, bunu misk u anber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor. İşte, böyle bir zamanda her insana düşen görev, Hz. Âdem ve Havva gibi “Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen, şüphesiz hüsrana düşenlerden oluruz” deyip Allah’a yönelmektir.

Şeytan meleklerden miydi?

Kur’an ayetlerinde meleklerin Hz. Âdem’e secde etmesi emredildiğinde hepsinin secde ettiği, ama İblis’in etmediği anlatılır. (Mesela bkz. Bakara 34, A’raf 11, İsra 61, Kehf 50, Taha 116.)
Bu ayetleri okuduğumuzda ilk anda İblis’in de meleklerden olduğu hatırımıza gelir. Çünkü “emir meleklere verilmiştir, şayet İblis meleklerden değilse bu emir onu ilgilendirmemesi gerekir” şeklinde düşünebiliriz. Ama Kur’an-ı Kerim bir bütün olarak değerlendirildiğinde İblis’in meleklerden olmadığı kanaatine ulaşırız. Şöyle ki:
- İblis ve meleklerin yaratılış maddeleri aynı değildir. İblis ateşten yaratılmıştır, melekler ise nurdan.
-Kur’an-ı Kerim açık bir şekilde onun cinlerden olduğunu haber vermektedir:
“Hatırla o vakti ki, biz meleklere ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik. İblis dışında onlar hemen secde ettiler. O, cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” (Kehf Suresi, 50)
- İblis’in nesli vardır, melekler için böyle bir durum söz konusu değildir. Allah şöyle buyurur:
“Şimdi siz beni bırakıp da İblis’i ve neslini dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için ne kötü bir takastır bu.” (Kehf Suresi, 50)
-Melekler Allah’a isyan etmezler, İblis ise isyan etmiştir ve etmeye devam etmektedir. Kur’an-ı Kerim şöyle bildirir:
“… O melekler Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler ve ne emredilse onu yaparlar.” (Tahrim Suresi,  6)
Bütün bunlar İblis’in meleklerden olmadığını açıkça gösterir. Öyle anlaşılıyor ki, İblis’in Hz. Âdem yaratılmadan önce meleklerle beraberliği vardı. Onlara Âdem’e secde emri verildiğinde, İblis de secde ile mükellef kılındı. Ama kibrine mağlup oldu, kendini büyük, Hz. Âdem’i ise küçük gördü. Bunun sonucu olarak huzurdan tardedildi.
Halkımız arasında “İblis meleklerdendi, hatta onların akıl hocasıydı, onlara ders verirdi” şeklinde anlatılanlar genelde İsrailiyat kaynaklı bilgilerdir, sağlam ve muteber kaynaklarda yer almamaktadır.

Şeytan cennete ve Hz. Nuh’un gemisine nasıl girdi?

Tevrat’ın “Tekvin” bölümünün başında Hz. Âdem’le Hz. Havva’nın kıssasına yer verilir. Burada yılanın Havva’yı kandırdığı, Havva’nın da Hz. Âdem’i ikna ettiği anlatılır. Buna mukabil yılana sürünme ve Havva’ya da zahmetle doğum yapma cezası verildiği bildirilir. Halkımız arasında kıssanın bu kısmı da hayli meşhurdur. Hatta bazı İslami eserlerde şeytanın yılanın içine girerek böyle bir vesvese verdiği söylenir. Bu hususta çok kesin bir ifade kullanmanın doğru olmadığını söyleyip şuna dikkat çekmek isteriz:
Şeytanın Cennetteki Hz. Âdem Ve Hz. Havva’ya vesvese verebilmesi için illa Cennete girmesine, kendini yılan içinde gizleyerek kamufle etmesine ihtiyacı yoktur. Bizlere görünmeden şu anda herkese nasıl vesvese verebiliyorsa, Hz. Âdem Ve Hz. Havva’ya da vesvese vermiştir.
Bir de bazı kitaplarda geçen şu anlatıma bakalım:
Tufan zamanında Nuh Peygamber tarafından davet edilmedikçe hiç kimsenin Nuh’un gemisine binmesine imkân yoktu. Şeytan bu münasebetle insanlardan ayrı düşeceğini anlamıştı. Fakat gemiye binmesine sıra gelince, eşeğin inadı tutmuştu. Sonunda sabrı tükenen Nuh Peygamber, eşeği tekmeleyerek, “Girsene be şeytan!” diye bağırmıştı. O anda şey­tan da görünür ve gemiye girer. Nuh “Sen kimsin, nere­den geldin?” der. Şeytan da “Beni çağırıp ‘Girsene be şey­tan!’ dedin ya, işte geldim, giriyorum” der. Böylece şeytan da gemiye binmiş, orada yerini almış olur.
Bu anlatımda şeytanı adeta bir insan veya cismani bir varlık gibi düşünme hatası vardır. Bu anlatıma göre, “Böyle bir olay olmasa, şeytan artık insanlara vesvese veremeyecekti” zannedilebilir. Hâlbuki şeytan cismani bir varlık değil, ruhanidir. Her tarafı kuşatan bir tufan olayında onun sularda boğulması düşünülemez. Böyle bir anlatım, olsa olsa sembolik bir anlatım olarak kıymet kazanır, tufandan sonra da şeytanın insanlarla beraber olduğunu, onları kandırmak için gayret içinde olduğunu anlatmaya yardım eder. 
Anlatılır ki, tufan olayından sonra şeytan Hz. Nuh’a varıp “Ey Nuh, benim için Rabbine aracı olsan. Böyle bir hayattan usandım. Rabbimin affını bekliyorum” der. Hz. Nuh, Cenab-ı Hakk’a dua ile bu talebi arz eder. Cenab-ı Hakk şunu bildirir: “Ben Âdem’e secde etmediği için onu rahmetimden uzaklaştırdım. O’na söyle, Âdem’in kabrine gitsin, secde etsin, O’nu affedeceğim.”
Hz. Nuh durumu şeytana iletir. Şeytan büyük bir öfkeyle “Ben O’nun dirisine secde etmedim, ölüsüne mi secde edeceğim!” der, çeker gider.
Böyle kıssalarda kıssayı zahirine göre değerlendirmek yerine bundan alınacak hisseye bakmak gerekir. Bunlar gibi Tevrat veya onun yorumu vasıtasıyla kültürümüze ve kitaplarımıza giren, halk arasında anlatılan İsrailiyat haberleri karşısında Hz. Peygamber’in şu istikametli ölçüsü esas alınmalıdır:
“Ehl-i kitabı ne tasdik edin, ne de yalanlayın. ‘Biz Allah’a ve O’nun indirdiklerine iman ettik’ deyin.” (Buhari,  Tefsir I/11)

Mübareze Kanunu ve Zıtların Mücadelesi

Allahu Teala, âlemde renklilik murat etmiş ve monotonluk yerine daimi hareketliliği tercih etmiştir. Bunun sonucu olarak görürüz ki, gece ve gündüz birbirini kovalar, mevsimlerin biri biter, diğeri gelir.
Bu renklilik ve hareketliliğin önemli bir sebebi, şu âlemde birbirine zıt şeylerin olmasıdır. Allahu Teala, ışığı yarattığı gibi karanlığı da var etmiş, melekleri yarattığı gibi şeytanları da yaratmış, hayatı halk ettiği gibi ölümü de halk etmiş, kalpte melek ilhamına yer verdiği gibi şeytan vesvesesine de yer vermiştir.
Bu mübareze ve mücadelenin en geniş alanı, şeytanlar ve melekler arasında gerçekleşir. Şöyle ki:
Hicr Suresi 16-18, Saffat Suresi 6-10, Cin Suresi 8-9 ve Mülk Suresi 5. ayetlerinden anlaşıldığına göre, cinler ve şeytanlar semavî birtakım haberler alabilmek için semadaki bazı dinleme yerlerine çıkıp kulak hırsızlığı yaparlar. Fakat melekler eliyle atılan ve “şihab” denilen “ilâhî roketlerle” veya diğer bir ifade ile “semâvî mermilerle” tardedilirler. Kur’ân inmezden önce medyumlara bu türden yarım yamalak haber getiren cinler ve şeytanlar, Kur’an’ın nüzulüyle beraber bu tür haberlerden alıkonulmuştur.
Cinlerin bu gibi haberler için semavata çıkmaları, koca sema ülkesini baştanbaşa katedip haber getirmeleri anlamına gelmez. Bilakis, atmosferi de içine alan sema memleketinin karakolları hükmünde bazı mevkilere gitmelerini ifade eder.
Bu mübarezenin insanlık âleminde tezahürü, iyilerle kötülerin, ehl-i imanla ehl-i küfrün mücadeleleri şeklinde kendini gösterir.
Ehl-i iman ve ehl-i küfür, insanlık ağacının iki dalıdır. Kur’an’ın bildirdiğine göre, “İnsanlar bir tek ümmet idi.” (Bakara Suresi, 213; Yunus Suresi, 19) Basit düşünceleri, basit hayat tarzları vardı. Dünya geniş, rızıkları boldu. Derken, çoğaldılar ve sosyal hayat başladı, aralarında ihtilaflar ortaya çıktı.
“Bunun üzerine, Allah müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdi. İhtilafa düştükleri şeylerde insanlar arasında hak ile hükmetmesi için, o peygamberlerle beraber kitap indirdi...” (Bakara Suresi, 213)
İnsanlar arasında ilk ciddi ihtilaf, Hz. Âdem’in iki oğlu olan Kabil ve Habil arasında meydana gelir. Habil, masumdur; Kabil ise, saldırgan. Bir kız meselesi yüzünden, Kabil Habil’e saldırır ve onu öldürür. (Maide Suresi, 27-31) Bu, yeryüzünde akan ilk kandır. Fakat bu kan, zaman içinde artacak, dünyanın hemen her yerini kaplayacaktır.
Habil ile Kabil, mahiyetleri farklı iki ekolün temsilcisidirler. Hz. Âdem’in bu iki oğlunun mahiyeti, zamanın akış seyri içinde “ehl-i iman ve ehl-i küfür” şeklini almıştır. “İşte bu ikisi, Rableri hakkında hasımlaşan iki grup” ayeti, farklı mahiyetteki bu iki ekole işaret eder. (Hac Suresi, 19)
Bu iki ekolün mücadelesi, kuvvet ile Hakk’ın mücadelesidir. Ehl-i iman hakk’a dayanır, ehl-i küfür ise kuvvete... Onlar ehl-i iman karşısında fikren mağlup olduklarında kuvvet kullanarak, galip gelmeye çalışırlar. Güçleri yeterse zindana atarlar, vatandan ihraç ederler, döverler, hatta öldürürler.
İşte Hz. Nuh’a karşı kavminin durumu... Hz. Nuh’un Allah yoluna davetine şu şekilde karşılık veriyorlar:
“Ey Nuh, vazgeçmezsen taşa tutulanlardan olacaksın!” (Şuara Suresi,  116)
İşte, Hz. Lut’a ve O’na inananlara karşı kavimlerinin tutumu... Kendilerini günahlardan uzak kalmaya çağıran bu bahtiyar zümre için şöyle diyorlar:
“Onları memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar, fazla temiz insanlar!” (A’raf Suresi, 82)
İşte Hz. Şuayb’a karşı kavminin önde gelenlerinin cevabı... O’nun ölçü ve tartıda adaletli olma çağrısına şöyle mukabele ediyorlar:
“Ey Şuayb! Ya bizim dinimize dönersiniz, ya da seni ve sana inananları memleketimizden sürüp çıkaracağız.” (A’raf Suresi, 88)
Ve işte Hz. Musa’ya karşı Firavun’un despot tavrı… Hz. Musa’nın tek Allah’a çağrısına şöyle cevap veriyor:
“Benden başkasını ilah edinirsen, andolsun ki, seni zindana atarım.” (Şuara Suresi, 29)
Örnekler çoğaltılabilir…

Şeytan bir şer ilahı mı?

Mecusilerde olduğu gibi bazı dinlerde “şer ilahı” kavramı vardır. Bunlar, kötülüklerin icadını Allah’a vermeyi uygun görmediklerinden âlemde görülen şerleri ve kötü şeyleri şer ilahına isnat etmeyi tercih etmişlerdir. Tevhid dini olan İslam, böyle bir inancı asla kabul etmez, bunu şirkin bir çeşidi olarak değerlendirir.
Allah hem hayır hem de şerrin yaratıcısıdır. Söz gelimi, koyunu O yarattığı gibi, domuzu da O yaratmıştır. Toprağı O yarattığı gibi ateşi de O yaratmıştır. Topraktan Âdem’i O yarattığı gibi, ateşten şeytanı da O yaratmıştır.
Bütün bunlarda şer olarak gördüklerimiz insana bakan yönüyledir. Yoksa gerçekte bunların hepsi ilahi birer sanat harikasıdır.
Koyun güzel olduğu gibi, ekolojik denge açısından bakıldığında domuzun yaratılması da güzeldir. Çirkin olan, Allah’ın yasağına rağmen domuzun etini yemektir.
Âdem güzel olduğu gibi, yaratılış hikmetleri düşünüldüğünde şeytanın yaratılması da güzeldir. Çirkin olan, şeytana uymaktır.
Allah her şeyin yaratıcısıdır. Şeytan da buna dâhildir. Yaratılmış bir mahlûkun Allah’ın şeriki olması elbette düşünülemez. Şeytan, Allah’ın mülkünde asla bir yaptırım gücüne sahip değildir. Yapabildiği tek şey haramları cazip göstermek, helallerin önüne geçmeye çalışmaktır. İyilikleri yaptırmamak suretiyle kötülükleri yaptırır, hayra engel olmaya çalışarak şerlere sebebiyet verir. Yoksa yaratma noktasında asla Allah’a bir şerik değildir.

Şeytan ve Yokluk Âlemleri

Şeytan, menfiliğin, olumsuzluğun sembolüdür. Bütün ves­ve­seleri, menfi şeylere sevk etmek şeklindedir. Öyle ki müspet görülen telkinlerinde bile menfilikler vardır. Mesela “Rüş­vet ye” derken, aslında “Helalinden kazanma!” mesajını vermiş olur.
Şeytan, yokluk âlemleri hesabına çalışır. Mesela, namaz kılmak bir iştir, kılmamak ise yokluk âlemlerine girer. “Namaz kılmamak” diye ayrı bir fiil yoktur.
Aynı şekilde zekât vermek hayırlı bir iştir, vermemek ise bir eylem sayılmaz.
Hidayet vücut âlemindendir, dalalet ise yokluk âleminden. İman ve hidayet ile kalp gözü açılır ve insan sonsuz bir varlığa kavuşur.
İşte şeytan iman yerine inkârı, hidayet yerine dalaleti, şükür yerine nankörlüğü, ilim yerine cahilliği… teşvik ederek devamlı yokluk alemleri hesabına çalışır. Bütün bu olumsuz şeyler biriktirilir, cehenneme gönderilir. Kâfir orada olumsuz tavırlarının cezasını görür.
Mümin ise, sergilediği olumlu tavırların sonucu olarak bütün menfiliklerden sıyrılmış olarak cennete alınır, ebedi mükâfatlandırılır.

Şeytanın Yemesi ve İçmesi

Acaba şeytan ne yer, ne içer? Bunu kendi aklımızla bilmemiz mümkün değildir. Ama Peygamber Efendimizden nakledilen bazı rivayetler bize bu konuda ışık tutar. Şöyle ki:
Şeytan, besmelesiz başlanan yemeğe ortak olur.
“Kişi evine döndüğünde, içeri girerken ve yemek yerken besmele çekip Allah’ın adını zikretse, şeytan yardımcılarına ‘Size burada gecelemek de yok, akşam yemeği de yoktur.’ der. Ama o kişi, evine girerken Allah’ı zikreder fakat yemeğini yerken zikretmezse, şeytan yardımcılarına ‘Akşam yemeğine kavuştunuz ama burada gecelemeniz mümkün değil’ der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken besmele çekmezse, şeytan yardımcılarına ‘Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!’ der.” (Müslim, Eşribe, 103)
Hadis-i şeriflerde eve girerken ve yemeğe başlarken besmele çekilmesi halinde şeytanın o evden ve sofradan uzaklaşacağı anlatılmakta, şeytanın besmelesiz yenilen yemeği ev sahipleriyle beraber yiyeceği, bu sebeple de yemeğin bereketinin gideceği bildirilmektedir.
Başka bir rivayette ise şöyle bildirilir:
“Sol el ile yiyip içmeyin. Zira şeytan sol eliyle yer ve içer.” (Müslim, Eşribe, 104-106)
İmam Gazalî, İhyâ’da şöyle bir rivayete yer verir:
“Bir gün bir müminin şeytanı ile bir kâfirin şeytanı karşılaşırlar. Kâfirin şeytanı kilolu, semiz, temiz ve şık giyimlidir. Müminin şeytanı ise, zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kâfirin şeytanı, müminin şeytanına ‘Bu ne hâl?’ diye sorar.
Müminin şeytanı ‘Ne yapayım, bir adama düştüm ki, adam yiyeceği zaman besmeleyi okur, ben aç kalırım. İçeceği zaman besmeleyi okur, ben susuz kalırım. Giydiği zaman elbiseyi besmele ile giyer, çıplak kalırım. Temizlendiği zaman besmele ile temizlenir, ben de pis kalırım’ der.
Bunun üzerine kâfirin şeytanı da, ‘Ben öyle bir adam ile arkadaşım ki bunlardan hiçbirisine besmele getirmez. Yemesinde, içmesinde ve giymesinde ben kendisine ortak olurum,’ der.”
Öyle anlaşılıyor ki, insan yemesinde içmesinde besmele çekmemek veya şeytana uymakla kendi şeytanını beslemiş olmaktadır.

Nefis Şeytan İlişkisi

Nefis ve şeytan, insanın manevi ilerleyişinde en mühim iki engel. Nefis içeriden, şeytan dışarıdan dünya ve ahi­re­ti­mi­zi perişan etmek için durmadan çalışıyorlar. Nefsin mahiyetinde gurur- kibir- menfaatçilik gibi pek çok zararlı özellikler var. Şeytan ise, işletilmeye uygun bu madenleri iyi biliyor ve işletiyor. Nefsin zaaflarını tanıyor ve yakalıyor. 
Nefis insanın içinde bir mahiyet, şeytan ise insanın dışında bir hakikattir.
İnsanın nefs-i emmaresi, şeytanın bir talebesi gibidir. Şeytan kuvvetli bir verici, nefis hassas bir alıcıdır. Şeytandan gelen telkinlere kulak veren nefis, insanı fısk ve fücura, isyan ve inkâra, gaflet ve dalalete, her türlü rezalet ve mala­ya­ni­ya­ta sevk eder.
Nefis, içimizde şeytanın temsilcisi... Onun yerli iş birlikçisi... Eğer terbiye edilmezse, onun bir öğrencisi…
Nefis, ıslah olmaya kabiliyetlidir. Bir atın veya bir köpeğin iyi bir terbiye ile faydalı hale gelebilmesi gibi, nefis dahi terbiye ile uysal ve söz dinler bir hale gelebilir. Şeytan için ise bu kapı artık kapalıdır, ıslah olması düşünülemez.

Herkese Bir Şeytan

Hz. Âîşe şöyle rivayet eder:
“Rasulullah bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. Ben bundan dolayı kıskançlık duydum. Biraz sonra geldi ve benim kıskandığımı hissetti. Bana:
‘Neyin var ey Âişe, yoksa kıskandın mı? ‘ diye sordu.
Ben, ‘Neyim olacak, benim gibisi senin gibi bir zatı kıskanmaz mı?’ dedim.
Rasulullah, ‘Sana, şeytanın mı geldi?’ dedi.
Ben, ‘Ey Allah’ın elçisi, benimle beraber bir şeytan mı var?’ dedim.
O da, ‘Evet...’ dedi.
‘Her insanın yanında bir şeytan mı var?’ dedim.
O da, ‘Vardır’ dedi.
Bu­nun üzerine ‘Senin de var mı ey Allah’ın Rasulü?’ diye sordum.
Şöyle buyurdu: ‘Evet, var. Fakat Rabbim bana yardım etti de benimki teslim oldu.’” (Müslim, Münafıkun, 11)
Bazı zatlar, hadisin son kısmında yer alan “Benimki teslim oldu” kısmını “Benimki Müslüman oldu.” şeklinde tercüme ederler. Bu, yanlış bir tercümedir. Çünkü Müslüman olmak şeytanın tabiatına zıddır, şeytan Müslüman olmaz, ama şeytan teslim alınabilir. Bunu yapabilen zatlara şeytan artık bir zarar veremez.

Kalpteki Şeytanî Merkez

Her insanda müstakil bir şeytan olduğunun bir tezahürünü en azından şu hadiste görebiliriz:
“Âdemoğlunda bir şeytanın lemmesi (dokunuşu) vardır, bir de meleğin lemmesi. Şeytanın lemmesi, şerre teşvik etmek ve hakkı yalanlamaktır. Meleğin lemmesi ise iyiliği ilham etmek ve hakkı tasdik etmektir. Bunu her kim vicdanında hissederse Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a ham­de­tsin. Öbürünü hisseden de şeytandan Allah’a sığınsın. (Tirmizi, Tefsir, 2/25)
Daha sonra Rasulullah şu ayeti okur:
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve fuhşiyata teşvik eder. Allah ise kendi lütfundan ve bağışlamasından vaatte bulunur. Allah’ın lütfu geniştir. O, herşeyi bilendir...” (Bakara Suresi,  268)
Hadiste bildirilen iki lemme (lümme), kalbe gelen ilhamları beyan etmektedir. Bunlardan biri melek ilhamı, diğeri ise şeytan vesvesesi içindir. Şeytan kendine ait olan kısmı bir üs olarak kullanır, buradan vesvese yayınları yapar.
Herkes kendi kalbinde her iki yayını da hissedebilir. Mesela, rüşvetle karşı karşıya kalan bir memura içinden bir ses şöyle der:
“Ne duruyorsun, alsana. Ömrün hep fakirlikle mi geçecek?”
Ama başka bir ses de şöyle der:
“Ne yapıyorsun, helal kazancına haram mı karıştıracaksın? Rüşveti verenin de alanın da ateşte olduğunu unuttun mu?”
Bu seslerden biri şeytandan, diğeri ise melektendir. Her insan hemen her gün binlerce bu tür seslere muhatap olur.

Şeytan nerelerde gezer?

Şeytan, aslında her yerde gezer, onun için her yer “aldatma alanıdır.” Ama bununla beraber bazı yerler onun daha çok gezdiği, adeta cirit attığı yerlerdir. Bu cümleden olarak, kahvehaneler, meyhaneler, gece kulüpleri, yol kenarları, plajlar, çarşılar… sayılabilir.
Kahvehaneler: Buralar “toplu halde vakit öldürme yerleridir.” Hâlbuki insan bu dünyaya vakit öldürmeye değil, vakti değerlendirmeye gönderilmiştir. Buralara takılan insanlar, hayatın ciddi gayelerinden uzaklaşırlar. Gayesizlik ve hedefsizlik, bunların en belirgin özellikleri haline gelir. Nemli mekânlarda demirin zamanla paslanması gibi, böyle yerlerde duranlar da ruhen paslanırlar. Kahvehanelerde içilen sigara buralarda oturanların bedenine sindiği gibi, yapılan abes konuşmalar, küfür sözleri, gösterilen tembelce tavırlar da adeta ruhlarına işler. Bu dumanlı mekânların müdavimleri, her türlü zararlı fikri akıma veya zararlı alışkanlıklara buralarda maruz kalabilirler.
Meyhaneler: Meyhaneler, mutluluğu yanlış yerde aramanın adresidir. Buralar adeta birer “düşkünler yurdudur.” Feleğin sillesine maruz kalmış, ama buna karşı net tavır geliştirememiş kimselerin uğrak yeridir. Meyhaneye gidip “kafa bulmaya çalışmak”, susuzluğunu deniz suyuyla telafiye çalışan kimsenin şaşkınlığı içerisinde, aklını başından alacak şeyi içmeyi akıllılık zannetme divaneliğidir.
Gece Kulüpleri: Gece kulüpleri, aslında bizim kültürümüzde olmayan ve de olmaması gereken yerlerdir. Batılılaşma serüveninin milletimize kötü hediyelerindendir. Buralar, çalınan müziğiyle, gelenlerin kılık kıyafetiyle, içtikleri içkiyle, kullandıkları uyuşturucuyla, yaptıkları dans ve benzeri tavırlarıyla bize tamamen yabancı yerlerdir. Bu izbe yerler, insanın maneviyatını silip süpüren, insanı adeta insanlıktan çıkaran batakhanelerdir. İffetiyle bilinen bir toplumun fertlerinin, gayr-i meşru beraberlik ortamı içeri­sinde çılgınca eğlenmeleri, uyuşturucuyla kendilerinden geçmeleri hazin bir manzaradır. 
Yol Kenarları: Yol kenarları, işsiz güçsüz insanların tembelce oturduğu, gelene geçene baktıkları birer mekân olarak da kullanılabildiğinden, şeytan buradaki insanları boş işlerle oyalamakta, boş sözlerle avutmaktadır.
Peygamber Efendimiz bir keresinde “Yol kenarlarında oturmaktan kaçınınız” buyurdu.
Ashab, “Ya Rasulallah, bizim için bundan tamamen sıyrılmak mümkün değildir. Oralar bizim meclislerimizdir, oralarda meselelerimizi görüşürüz” diye izin istediler.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz “İlla oturmak isterseniz, oraların hakkını veriniz” dedi.
Ashab, “Ya Rasulallah, yolun hakkı nedir?” diye sordular. Hz. Peygamber, şöyle dedi:
“Haramdan göz yummak, halka eza vermekten kaçınmak, selam verenin selamını almak, iyiliği emredip kötülükten yasaklamak, sorana yol göstermek, mazluma yardım etmektir.” (Ebu Davud,  Edeb, 12)
Öyle anlaşılıyor ki, yol kenarlarında oturmak haram olmamakla birlikte doğru da değildir. Oturmak mecburiyetinde kalındığı zaman ise, -hadiste belirtildiği gibi- belli esaslara riayet edilmesi gerekmektedir.
Plajlar: Yüzmek, Peygamber Efendimizin tavsiye ettiği sporlardan biridir. Ama üç tarafı denizlerle çevrili yurdumuzda, günümüz şartlarında bunu yapabilmek hayli riskli hale gelmiştir. Çünkü plajlarda kadın erkek karışıktır. Yüzmek gibi gayet masumane ve faydalı bir aktivite için plaja giden biri, tam bir günah ortamına girmektedir. Dini duyarlılığı olan kimselerin bu ortamda bulunmaları maneviyatlarına ciddi zarar verir, kendilerini gittikçe lakayt hale getirir. Buna mukabil, biraz uzaklarda da olsa sakin yerler bulup orada yüzmek tercih edilmelidir.
Çarşılar: Çarşı ve pazar, insanların kalabalık bir şekilde bulundukları yerlerdir. İnsanlar buralarda gezer dolaşır ve alış verişte bulunurlar. İnsanın gözü o kalabalık içinde harama da kayabilir, dikkat etmesi gerekir. Peygamber Efendimiz, ister istemez görülenden bir vebal olmadığını, ama tekrar bilerek bakılırsa günah olduğunu bize anlatır. (Ebu Davud, Nikah, 43)
Ayrıca şeytan, yapılan alış verişlerde hile yapılması için durmadan dürtükler. Mesela, satıcıları saf gördüklerini aldat­maya teşvik eder, yalan yeminler ettirir.

Ramazan Ayında Şeytan

Peygamber Efendimiz, Ramazan ayını anlatırken şöyle buyurur:
“Ramazan ayı girdiği zaman cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanlar zincire vurulur.” (Buhari, Savm, 5)
Pek çok insan bu hadisi ilk defa duyduğunda çok sevinir, “Oh ne güzel, Ramazan ayı geldiğinde rahat edeceğiz, şeytandan kurtulacağız” der. Ama Ramazan ayı gelip de yine şeytanın desise ve vesveselerine maruz kaldığında şaşırır kalır, “Ramazan ayındayız ama şeytanlar neden zincire vurulma­mış?” diye hayret eder.
Hâlbuki meselenin esası şudur: Ramazan ayında Cenab-ı Hak tarafından şeytanlara bir ay boyunca izin verilmez. Onlar yine iş başındadırlar, insanları yoldan çıkarmak için ellerinden gelen gayreti gösterirler. Ama bu ayda insanlar oruç vasıtasıyla nefislerini kısmen terbiye ettiklerinden diğer aylarda olduğu gibi insanlar üzerinde kolayca etkin olamazlar. Öyle ki Ramazan ayı geldiğinde nice meyhane ve kahvehane kapanır. Manevî bir atmosfer insanlara hâkim olur. Böyle bir atmosfer içinde şeytanlar eskisi kadar kolay cirit atamazlar, isteklerini yaptıramazlar. Hatta adeta şeytanın yayın organı gibi yayın yapan bir kısım gazete ve televizyon, bu manevî atmosfer içinde kısmen dini yayın yapmaya kendini mecbur hisseder.
Bu durumda, Ramazan ayında şeytanların zincire vurulması, doğrudan Allah tarafından değil, oruç tutan ve orucun hakkını verebilen kimseler tarafından olmaktadır.

Damarlarda Dolaşan Şeytan

Peygamber Efendimizin eşi Hz. Safiye şöyle anlatır:
“Hz. Peygamber Ramazan ayında itikâfta iken akşam vakti yanına uğradım. Bir müddet konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. Uğurlamak üzere de o kalktı. Kapıya kadar gelmişti ki Ensardan iki kişi oradan geçiyordu. Hz. Peygamber’i görünce hızlandılar. Rasulullah onlara ‘Biraz bekleyin yanımdaki eşim Safiyye’dir’ dedi.
Onlar: ‘Sübhânallah,’ dediler, ‘Bu da ne demek ey Allah’ın Re­sulu? (Sana su-i zanda mı bulunacağız?)’
Hz. Peygamber şöyle dedi: ‘Şeytan, damarlardaki kan gibi insanda dolaşır. Ben, onun kalplerinize bir kötülük atmasından korkarım.’” (Ebu Davut, Sünnet, 18)
Şeytanın insanın damarlarında dolaşması, onun insana yakınlığını ifade eder. Şeytan, pusudaki düşmana benzer, insanın en küçük hatasını da değerlendirmeye çalışır. Öyle ki Hz. Peygamber’in arkadaşlarına bile böyle bir olayda “Acaba Peygamberin yanındaki kimdi?” şeklinde bir vesvese verdirebilir.
Peygamber Efendimiz böyle bir olay vesilesiyle şeytana karşı daima uyanık olmak dersini vermiştir.
Yine bu olaydan öğreniyoruz ki insanlara su-i zanda bulunmamak bir esastır, ama su-i zanna yol açabilecek durumlara da açıklık getirmekte fayda vardır.

Şeytanın Taarruzu

Şeytanla insan arasında ömür boyu sürecek bir mücadele söz konusudur. İnsanın kalbi, şeytan ve melek ilhamlarının çarpıştığı bir savaş alanı gibidir. Her insan, hemen her gün kendi içinde şeytanla defalarca meydan savaşları yaşar.
Cenab-ı Hak, şeytana bazı yetkiler vermiştir. Onun insanlarla mücadele isteğine karşı şöyle der:
“Onlardan gücünün yettiğini sesinle ürküt. Süvari ve piyadelerinle üzerlerine saldır. Mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaatte bulun. Fakat şeytan, ancak bir aldanış vaat eder.” (İsra Suresi, 64)
Ayet, bir taarruz halini tasvir etmektedir. Talan edilecek yere varıldığında, önce şiddetli bir sesle ahalisini ürkütüp, şaşkına çevirmek, sonra da atlı ve yaya birliklerle saldırmak gibi; şeytan dahi insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak için her türlü vesvese ve desise silahını kullanır. Zalim bir komutan böyle bir taarruzda “Teslim olun, kimseye ilişilmeyecek” diyebilir. Onlara vaatlerde bulunur. Ama halk ona inanıp teslim olduğunda hepsini perişan eder. Onun gibi, şeytan dahi insanlara vaatlerde bulunur, ama onun vaatleri aldatmak­tan başka bir şey değildir.
Mesela, uyuşturucu müptelası olmaları için insanlara şöyle der: “Bunu içtiğinizde tozpembe bir dünyaya girecek, insanların en mutlusu olacaksınız.” Buna kanan zavallılar öyle olacak zannederler, ama kısa zamanda insanların en bedbahtı birer zavallı haline gelirler.
İşte, şeytan ve güruhu, insanın vücut ülkesini ele geçirmek isterler. Bunun için her türlü yolu denerler; hem korkuturlar, hem ürkütürler. Hem piyadeleriyle, hem süvarileriyle seferber olurlar. Ele geçirdikten sonra, o insanın duygularını, cihazlarını esir alırlar, Allah yolunda değil, şeytan yolunda kullandırırlar. Bir takım yalancı vaatlerle oyalama siyaseti takip ederler.

Hizbuşşeytan - Hizbullah

İnsanların bir kısmı şeytanın dediklerini yapar, bir kısmı da Allah’ın emirlerine uyar. Şeytanın yörüngesine girenler ve devamlı onun talimatları doğrultusunda hareket edenler “hizbuşşeytan” grubunu meydana getirir. Allah yolunda gidenler ise, “Hizbullah” adını alır. “Hizbuşşeytan” ifadesi Mücadele Suresi 19. ayette; “Hizbullah” ifadesi de, aynı Surenin 22. ayetiyle, Maide Suresi 56. ayette geçer.
Bazen bu isimle ortaya çıkan gruplar olmuşsa da “Hizbullah” adı, Allah yolunda giden her Müslümanın unvanıdır, belli bir gruba tahsisi uygun değildir.
Hizbullah, Kur’an’da şu özellikleriyle anlatılmıştır:
-Allah onları sever, onlar Allah’ı severler.
-Müminlere karşı mütevazi, kafirlere karşı izzetlidirler.
-Allah yolunda mücadele ederler.
-Başkalarının kendilerini kınamasından korkmazlar.
-Namazlarını kılar, zekatlarını verirler, Allah’ın emirlerine boyun eğerler.
-Allah’ı, Resulünü ve müminleri dost edinirler. (Maide Suresi, 54-56)
-Babaları, oğulları, kardeşleri, aşiretleri de olsa Allah’a ve Resulüne muhalefet edenleri sevmezler.
-Allah onlardan razı, onlar Allah’tan razıdırlar. (Mücadele Suresi, 22)
Hizbuşşeytan ise, devamlı şeytandan gelen telkinlere göre hareket eder.
“Şeytanlar, kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler” ayeti bunu bildirir. (En’am Suresi, 121)
Şeytan fikirli insanlara, şeytanî ilhamlar gelir. Şeytan onları rahat bırakmaz, devamlı olarak ehl-i imanla mücadeleye teşvîk eder. Hamdi Yazır, meseleyi şöyle değerlendirir:
“İmansızlıkla şeytanet arasında bir câzibe vardır. Korusuz bahçeye haşerat musallat olduğu gibi, ‘Görmedin mi, biz kâfirlerin üzerine, kendilerini iyice azgınlığa sevk eden şeytanları gönderdik’ (Meryem Suresi, 83) ayetinin işaretine göre, imansız kalblere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytaneti sever. Şeytanî hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar. Eşkıyanın reisi, en büyük şaki olur. Bunun gibi, imansızların bütün temayülleri şeytanette olduğundan, önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer.”
Burada şu hususu belirtmek yerinde olacaktır:
Günahkâr mümin, hizbuşşeytan’a dâhil değildir. Ehl-i sünnetin itikadında günah, insanı kâfir yapmaz. İnsanın tabiatında günahlara fıtrî bir meyil vardır. Nefis ve şeytana uyup günah işleyen kimse, tövbe ve istiğfarla günahlardan temizlenmelidir. Nitekim atamız Hz. Âdem de İlâhî bir yasağı çiğnemiş, ama hemen peşinde tövbe etmiştir. Âdem’in torunlarına yakışan da, tövbedir, istiğfardır.

Şeytanın Dostları

“Veli” kelimesi Türkçede genelde müspet bir manayı çağrıştırır. Bu kelimenin çoğulu “evliya” şeklinde gelir. Ama Kur’an’da bu kelimelerin şeytan dostları hakkında da kullanıldığını görürüz.
Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki Allah’ın evliyası olduğu gibi, şeytanın da vardır. Allah, veli kullarını desteklediği gibi, şeytan da kendi velilerine destek çıkar, onları kendi hallerine bırakmaz.
Anlatılır ki, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a biri “Peygamber olduğunu iddia eden Muhtaru’s-Sakafî kendisine vahiy geldiğini sanıyor” deyince, İbni Ömer “Doğru söylemiş,” der ve şu âyeti okur:
“Şeytanlar, kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler.” (En’am Suresi, 121)
Buradaki vahiy, Allah’tan peygambere gelen mesajı değil, şeytandan insana gelen talimatı ifade etmektedir.
Ayetten öyle anlaşılıyor ki, Allah’ın dostları olduğu gibi, şey­tanın da dostları vardır. Yüce Allah kendi seçkin kullarına va­hiy ve ilhamla konuştuğu gibi, şeytan da kendi bendelerine bir şekilde mesajlar gönderir, onları devamlı kışkırtır.
Bunun sonucu olarak, şeytandan ilhamını alan kimseler kendileri bozuldukları gibi, başkalarını da bozmaya gayret gösterirler. Yarasanın ışıktan rahatsız olması gibi, güzel gelişmelerden rahatsızlık duyarlar.

Şeytanın Askerleri

Kur’an-ı Kerim’de, “Şeytanın hizbi, şeytanın dostları” gibi ifadeler yanında “İblis’in askerleri” ifadesi de dikkat çeker. Bu ifade, şeytanın yoldaşlarının onun bir nevi emir kulları olduklarını anlatır. İlgili kısımda şöyle bildirilir:
“O hesap günü, Cennet günahlardan sakınanlara yaklaştırılır.
Cehennem de taşkınlık yapanlar için gözler önüne serilir.
Cehennemliklere, “Hani nerede Allah’ı bırakıp da taptıklarınız? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilir.
Ve arkasından hepsi, putlar ve taşkınlık yapanlar o cehenneme fırlatılır.
Ve İblis’in bütün askerleri de oraya gönderilir.
Orada birbirleriyle çekişirlerken derler ki:
“Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz.
Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk.
Ve bizi hep o günahkârlar saptırdı.
Artık bizim için ne bir şefaatçi var,
Ne de yakın bir dost.
Ah keşke dünyaya bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilsek.
Şüphesiz bunda bir ayet (alınacak bir ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.
Ve şüphesiz Rabbin, işte O, Aziz- Rahimdir. (Mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.)” (Şuara Suresi,  90-104)

İnsî ve Cinnî Şeytanlar

Kur’an-ı Kerîm, “şeyatıne’l- insi ve’l- cinn” yani “ins ve cin şeytanları” ifadesiyle, insanlardan da şeytanlar olduğuna işaret eder. (En’am Suresi, 112)
Keza, Nas Suresi’nde de “minel cinneti ve’n nas” ifadesi, insanlara vesvese veren şeytanın hem gözle görülmeyen cinlerden, hem de gözle gördüğümüz insanlardan olduğu nazara verilir.
Bediüzzaman, bu noktayı şöyle açıklar:
“İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervah-ı habîse (pis ruhlar) bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervah-ı habîse dahi bulunduğu o katiyyettedir. Eğer onlar mad­dî ceset giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.”
Görülüyor ki, insan şeytanlarıyla, cinnî şeytanlar arasında sadece ceset farkı vardır. Mahiyetleri ise, aynıdır. Bütün meş­gu­liyeti insanları saptırmak olan bir kısım insanlar, şeytanın yaptığının aynısını yapmaktadırlar.
Şeytanın maiyetine giren ve onun mahiyetine bürünen insanın, şeytanca işler yapması artık kaçınılmaz olur. Mesela köpek mahiyetini düşünelim. Köpeğin havladığını gördüğümüzde pek de garibimize gitmez, “Köpektir, havlar” deriz. Benzeri bir durum şeytan ve dostları için geçerlidir. O mahiyetteki varlıklardan hayırlı şeyler beklememek gerekir. Çünkü hayırlı iş yapmak, şeytan mahiyetine aykırıdır.
İslamî gelişmelerden rahatsızlık duyan kimseleri bu nokta-i nazardan değerlendirebiliriz. Zaman zaman, “Bunlar neden rahat durmuyorlar? Milletin dindar olması neden bunları rahatsız ediyor? Neden güzel gelişmelerden hoşlanmıyorlar?” diye hatırımıza gelebilir. Ama bunların mahiyetlerini bi­lince, kendi mahiyetlerine uygun hareket ettiklerini anlarız ve zihnimizdeki sorular cevabını bulur.

Mahşerde Şeytan

“Kişi sevdiğiyle beraberdir” denilir. Dünyada birbiriyle dost ve yoldaş olan şeytan ve yandaşları mahşere de beraber getirilirler. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle anlatır:
“Rabbine andolsun ki elbette ve elbette biz o inkârcı kâfirleri şeytanlar ile beraber mahşerde toplayacağız. Sonra onları muhakkak diz üstü çökmüş zelil bir vaziyette cehennemin etrafına getireceğiz.
Sonra her zümreden Rahmân’a karşı en ziyade isyankâr hangileri ise, muhakkak ayırıp atacağız.
Sonra o cehenneme atılmaya layık olanların kimler bulunduğunu elbette biz daha iyi biliriz.” (Meryem Suresi, 68-70)
Ayetlerin çizdiği tablo, tümüyle bir zillet tablosudur. Mahşer halkının gözleri önünde şeytan ve yandaşları cehennemin etrafına sevk edilir. Ayetin metninde geçen “ihzar” keli­mesi, suçluların zincire vurulup kayıtlı ve kelepçeli bir şekilde getirilmelerini anlatır. Allah’a isyan etmeyi hüner zanneden şeytan ve ekibi, böyle zillet verici bir şekilde cehennem etrafında halka olurlar. Ayakta durmaya mecalsiz, diz üstü bekletilirler. Derken mahkeme başlar. Bunlardan en ziyade kim Allah’a isyan etmişse, önce onlar muhakeme edilirler. Ardından her biri layık olduğu şekilde cehenneme gönderilir.

Cehennemde Şeytan

İnsan yüzünden ilahi rahmetten uzaklaştırılan İblis, insanları Allah yolundan alıkoyacağına yemin eder. Kendisi cehennem ehli olacaktır, ama ister ki insanlardan da nicelerini yanına alsın. Acı bir gerçek olarak, bu isteğine büyük ölçüde ulaşır. Kur’an, bunu şöyle bildirir:
“Andolsun ki, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İçlerinde müminlerden bir grup dışında hepsi ona uydular.” (Sebe Suresi, 20)
Kur’an-ı Kerim, şeytanın ilk dönemlerini bize anlattığı gibi, iş bitip de cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme gönderildiğinde durumunun ne olduğunu da anlatır, onun kendine uyanlarla beraber cehennemde olduğunu haber verir.
Şeytan, “Senin yüzünden buraya geldik” diyen yandaşlarına ve yoldaşlarına şöyle der:
“‘Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaat etti, ben de size vaat ettim, ama size yalancı çıktım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi (küfür ve isyana) çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim.’ Doğrusu zalimler için can yakıcı bir azap vardır!” (İbrahim Suresi,  22)
Şeytanın bu ifadeleri, cehennem ehlinin içler acısı durumunu gözler önüne sermektedir. Şeytana uymuşlar, ama cehennemde bile onlara fayda sağlayamamış, onları ümitsizliğin derin uçurumuna itmiştir.
Burada insi şeytanların da durumuna kısaca nazar edebiliriz. Şöyle ki:
Firavun gibi küfrün önde gelen liderleri, cehennem içinde, azabı en şiddetli bölümde olacaklar. Zira böylelerinin küfürleri kendileriyle sınırlı kalmamış, başkalarını da etkilemiştir. Kur’an şöyle bildirir:
“(Firavun) kıyamet günü kavminin önüne düşer, derken onları suya götürür gibi ateşe götürür. Ne kötü sudur o varılan ateş!
Hem burada arkalarından bir lanetle anıldılar, hem de kıyamet günü. Ne kötü bir armağandır o, verilen bu armağan!” (Hud Suresi, 98-99)
Kavmini ateşe götüren Firavun için bu tabirlerin kullanılması hayale şunu getirir:
Su arayan bir kavim var. Firavun bunların önüne geçip “Benim peşimden gelin, sizi suya götüreceğim” diyor. Fakat sonunda onları çılgın bir ateşe teslim ediyor.

Şeytana Uyanların Pişmanlığı

“O gün zalim kimse ellerini ısıracak, ‘Eyvah!’ diyecek, ‘keşke Peygamberin yanında bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim! Çünkü öğüt bana gelmişken, o beni ondan saptırdı.’ Ve şeytan insan için ha­zul­dür.” (Furkan Suresi, 27-29)
Ayette geçen “hazul” kelimesi, “insana dost görülüp onu he­lake sevk eden, sonra terk edip ona hiçbir faydası olmayan” anlamına gelir.
Şeytan hiç de vefalı bir dost değildir. “Ben sizinleyim” dedik­lerini hep yolda bırakır, onları dünya ve ahirette perişan eder. Onun hali, “Haydi gelin” diye çağırıp, kendine bağlı olan­ları uçuruma atan kimseye benzer.
Şeytana ve şeytan fikirli kimselere uyanlar sonra çok pişman olacaklar. “Keşke dünyaya tekrar döndürülsek de artık onlara uymasak, peygamberin ve ona uyanların yolundan gitsek” diyecekler. Ama bu pişmanlık fayda vermeyecek, çünkü artık ecel gelmiş her şey bitmiştir.

Şeytan ve Büyük Günahlar

Günah, Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Kalbi tırmalayan ve başkalarının bilmesinden hoşlanılmayan şeydir.” (Tirmizi,  Zühd,  52)
Nasıl ki devletin kanunlarında bazı şeyler yasak olur, onun gibi Allah’ın kanunlarında da bazı şeyler yasak kılınmıştır. Bu yasakların işlenmesi “günah” kavramıyla ifade edilir.
Günahlar iki kısma ayrılır:
1-Büyük günahlar.
2-Küçük günahlar.
Gıybet etmek ve adam öldürmek ikisi de günah olmakla beraber, derece itibariyle elbette aynı değillerdir.
Büyük günahlara “kebire” denilir. Bunun çoğulu “kebair” kelimesidir.
Böyle bir ayırım, bazı ayetlerde de görülmektedir. Mesela:
“Eğer size yasaklananların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz...” (Nisa Suresi, 31)
“Bazı küçük kusurlar hariç, günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınanlara gelince, şüphesiz Rabbinin affı geniştir.” (Necm Suresi, 32)
Bir hadiste, büyük günahlar, “el-Mubîkât: helâk edici” kelimesiyle ifade edilir. Şöyle ki:
Peygamber Efendimiz ashabına “Yedi helâk edici şeyden kaçının!” der.
Ashab, “Bunlar nedir yâ Rasûlallah?” diye sorar.
Peygamber Efendimiz bunları şöyle sayar:
“-Allah’a şirk koşmak;
-Sihir yapmak;
- Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmek;
-Yetim malı yemek;
-Faiz yemek;
-Düşmana hücum anında harpten kaçmak,
-Namuslu, kendi halinde mümin kadınlara zina iftirası atmak.” (Müslim, İman,  141-146)
Acaba büyük günahlar bunlardan mı ibarettir?
İbn Abbâs’a göre, “Allah’ın yasak ettiği her şey büyük günahtır.”
Bu durumda, hadiste sayılan yedi büyük günah, misal olarak zikredilmiş olup, büyük günahlar bunlarla sınırlı değildir.
İşte şeytan, insanları bu günahlara sevk etmek ister. Şeytanın hedefi büyüktür, ister ki insanlar devamlı bu büyük günahları işlesinler. Ama o, bunun hemen birden olmayacağını bilecek kadar da bilgi ve tecrübe sahibidir. Bundan dolayı, işe küçüklerden başlatır, alıştıra alıştıra gittikçe dozajı artırır, insanı büyük günahlara müptela hale getirir.
Bundan dolayı, küçük günahları küçük görmeye gelmez, “damlaya damlaya göl olur.” Mesela içki bağımlıları önce küçük bir kadehle veya bira gibi alkolü az olan bir içkiyle başlarlar. Ama bu sadece başlangıçtır. İradî bir kararlılık gösterilmezse, iş bu kadarla kalmayacak, çığırından çıkacaktır.
Bu konuda şu esas da mühimdir:
“İstiğfarla büyük günah, ısrarla da küçük günah kalmaz.”
Yani, ciddi istiğfar edildiğinde büyük günahlar bile affedilir. Ama günahta ısrar edilirse, küçük günahlar küçük olarak kalmaz, büyürler.
Selahaddin Şimşek şöyle der:
“Canavarların hepsini ‘taviz ana’ doğurmuştur.
Yarın göz açtırmayacaklar; bugün göz yumduklarımızdır.”

Büyük Günahlarla Alakalı Şeytanî Bir Vesvese

Şeytan, büyük günahları işlettiği kimselere şöyle bir vesvese verir:
“Artık senin hayra bir kabiliyetin kalmadı, bundan sonra dine dönemezsin. Madem öyle, keyfine göre yaşa, battı balık yan gider!”
İnsan aslında günahlardan rahatsızlık duyar. Sözgelimi bir insan devamlı doğru konuşsa vicdanı rahattır. Fakat yalan söylediğinde vicdan tepki verir, hoşnut olmaz. İlk defa ya­lan söyleyen biri vicdanen rahatsız olur, yüzü kızarır, kan basıncı artar.
İşte, bilerek veya bilmeyerek büyük günahlara giren bir kim­se, aslında bu halinden memnun değildir. Fıtratı bütün bü­tün bozulmamışsa tövbe etmek ve bu halinden kurtulmak ister. Ancak, üstte geçtiği tarzda şeytanî bir vesveseye maruz kaldığında ümitsizliğe düşebilir. Bundan kurtulmak için şu ayeti hatırlamak lazımdır:
“De ki: ‘Ey nefislerine zulmeden kullarım. Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü Allah bütün günahları affeder. Gerçekten O, Gafurdur- Rahimdir.’” (Zümer Suresi, 53)
Peygamber Efendimizin bahsettiği şu olay, ayetin manasına güzel bir örnektir:
“Sizden önceki devirlerde yaşayan bir adam, doksan dokuz kişiyi öldürmüştü. Derken bir gün, ‘Buranın en büyük âlimi kimdir?’ diye soruşturdu, kendisine bir rahip tavsiye edildi. Bunun üzerine o da rahibin yanına giderek, ‘Doksan dokuz adam öldürdüm, tövbe etsem kabul olur mu?’ diye sor­du. Rahip, ‘Tövben kabul olmaz’ deyince onu da öldürdü. Da­ha sonra oranın en büyük başka âlimini soruşturup ona git­ti ve ‘Ben yüz adam öldürdüm. Tövbe etsem kabul olur mu?’ dedi. Âlim zat ona: ‘Evet, tövbe etmene kim engel olabilir ki?’ dedi. ‘Ancak filân yere git, orada Allah’a ibadetle meş­gul olan insanlar var; onlarla beraber sen de Allah’a ibâdet et ve onlarla beraber ol.’
Bunun üzerine bu adam yola çıktı, yolu yarıladığında da öldü. Rahmet melekleri ve azâp melekleri bir araya geldi ve onun durumunu görüştüler. Rahmet melekleri ‘Bu adam samimi tövbe ederek buraya geldi. Onu biz götüreceğiz’ dediler.
Azâp melekleri ise, ‘Bu adam henüz hiçbir iyilik yapmamıştı. Onu biz götüreceğiz’ dediler.
Derken arkadan insan kıyafetinde bir başka melek bunların yanına gelerek onlara şöyle dedi:
‘İki belde arasındaki mesafeyi ölçünüz. Hangi tarafa daha yakın ise, adam o tarafa aittir.’
Bunun üzerine mesafe ölçüldü. Adamı varacağı yere daha yakın buldular. Ve adam rahmet meleklerine teslim edildi.” (Müslim, Tevbe, 46)

Büyük günah işlemek insanı kâfir yapar mı?

İslam coğrafyasında ortaya çıkan fırkalardan biri olan Hariciler, bir takım katı kurallar kabul ederler. Onlara göre büyük günahlar insanı kâfir yapar, böyle günahları işleyenler ebedi cehennemliktirler. Ayrıca, küfür-iman ortası olmadığını, amelin imandan bir cüz olduğunu söylerler.
Günümüzde Haricilerden olduğunu söyleyen az kişi bulunmakla beraber, farkına varmadan onların fikirlerini savunanlar çıkabilmektedir. Bu konuda şu esaslara dikkat çekmekte fayda görüyoruz:
-İnsan günahlara meyilli bir varlıktır. Nefsine mağlup olup şeytanın peşinden gitmeye müsaittir. Ama tövbe kapısı can boğazdan gidinceye kadar açıktır. Dolayısıyla, günaha girenin kâfir olduğunu kabul etmek ağır bir hükümdür. Günahkâr mümine “kâfir” değil “fasık” adı verilir.
-Ebedi cehennem kâfirler içindir. Günahları sevaplarından fazla olan bir mümin, cehennemde ebedi kalmaz, cezasını çektikten sonra çıkar.
- Alimlerin çoğunun değerlendirmesine göre iman ve amel ayrı ayrı şeylerdir. İman amelden bir cüz değil, onun kemalinden bir cüzdür. Yani bir insan iman ettiğinde salih amelle bunu destekliyorsa, bu onun imanının kalitesini gösterir. Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde iman ve salih amel yanyana zikredilir. Bu ikisini cem edenlerin cennete girecekleri anlatılır.
İman bir ağacın köklerine, amel de onun meyvelerine benzetilebilir. Kökler zayıfsa meyveler az ve cılız olur. Onun gibi, amelde noksanlık imanın zayıf olmasına delalet eder.
Mesela nice içki içen kimse vardır ki bu halden kurtulmak ister, kalben pişmanlık duyar, “Allah’ım beni bu halden kurtar” diye yalvarır. Böylelerine “kâfir” deme hakkımız yoktur. Ama eğer bir insan hiç pişman olmadan gönül rahatlığıyla büyük günahları işliyorsa, bunun imandan nasibi olmadığı ortadadır.
-Nefis ve şeytana mağlup olup günaha girmek insanı kafir yapmaz ama o günahın günah olduğunu inkar etmek insanı küfre sokar. Şöyle ki: Sözgelimi içki içen bir insan, içki içmesinden dolayı kâfir olmaz. Ama içki içmeyen birisi “içki haram değildir” dese küfre düşer. Çünkü içkinin haram oluşu ayetle sabittir. Kur’an’ın her hangi bir hükmünü kabul etmemek ise, insanı dinden çıkarır.

Şeytan zorla bir şey yaptırabilir mi?

Acaba şeytan insanlar üzerinde bir yaptırım gücüne sahip midir?
Pek çok insan, şeytanın çok güçlü olduğunu zanneder. Hâlbuki Kur’an bunun böyle olmadığını şöyle haber verir:
“Şüphesiz şeytanın hilesi çok zayıftır.” (Nisa Suresi, 76)
Pek çok ayet de şeytanın insanlar üzerinde bir yaptırım gücü (sultanı) olmadığını bildirir. (Mesela, İbrahim, 22; Hicr, 42; Nahl, 99; İsra, 65; Sebe, 21)
Bu durum, insanın sorumluluğu açısından son derece önemlidir. Eğer şeytan, böyle bir güce sahip olsaydı, o zaman insanlar “Ya Rabbi, sen bize şeytanı musallat ettin. O da bizim irademizi elimizden aldı. Bize bu günahları zorla yaptırdı...” şeklinde Allah’ın huzurunda özür beyan ederlerdi. Hâlbuki şeytanın yaptığı sadece vesvese vermekten, çirkinlikleri, günahları güzel göstermekten ibarettir. İnsan, ister bu vesveseye uyar, günahkâr olur; isterse uymaz, Allah katında derece kazanır.
Şeytanın hilesi çok zayıf ve insanlar üzerinde bir yaptırım gücü olmamakla beraber, insanların şeytana takılıp kalmalarını nasıl anlamak gerekir?
Örümceğin ağı zayıftır ama sinekler ona takılmaktan kurtulamazlar. Benzeri bir şekilde şeytanın da hileleri çok zayıf olmakla beraber nice insan onun hile ve tuzaklarına takılır kalır. Bu durum onun güç ve kuvvetinden değil, insanın cehalet, gaflet, iradesizlik gibi hallerinden kaynaklanmaktadır.

7 Şeytanın tuzakları nelerdir?

Şeytanın İcraatları

Kur’an-ı Kerim ayetlerinde şeytanın ne gibi icraatlar yaptığı ve yapacağı değişik yerlerde nazara verilir. Mesela:

“Bir vakit meleklere: ‘Âdem için secde edin’ demiştik; İblis’ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.
Biz de Âdem’e şöyle demiştik: ‘Ey Âdem! Şüphesiz bu İblis sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun.
Doğrusu cennette sana ne acıkmak var ne de çıplak kalmak.
Ve sana orada ne susuz kalmak var ne de sıcaktan bunalmak’
Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: ‘Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve hiç bitmeyecek bir saltanatı göstereyim mi?’
Derken (Hz. Âdem ve Havva) ikisi de o ağaçtan yediler. Bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtmeye başladılar. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da, şaşırdı.
Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi.” (Taha, 20/116-122)

“Bir vakit meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O ise, ‘Ben bir çamurdan yarattığın kimseye mi secde ederim?’ demişti.
İblis dedi ki, ‘Şu benden üstün kıldığını gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç, onun zürriyetini kendi buyruğum altına alacağım.’
Allah buyurdu: ‘Haydi git! Onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki, cezanız cehennemdir, hem de mükemmel bir ceza. Onlardan gücünün yettiğini sesinle ürküt. Süvari ve piyadelerinle üzerlerine saldır. Mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaatte bulun.’
Fakat şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.
Doğrusu benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.”(İsra, 17/61-65)

“İblis şöyle dedi: ‘Rabbim! Beni azdırmana karşılık, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak içlerinden ihlâslı kulların müstesnadır.’” (Hicr, 15/39-40)

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve çirkin işlere teşvik eder.” (Bakara, 2/268)

“Onlar, Allah’ı bırakırlar da yalnız dişilere taparlar. Böylece ancak inatçı şeytana tapmış olurlar.
Allah şeytana lanet etti. O da: ‘Elbette senin kullarından belli bir pay edineceğim, dedi. Ve onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntularla oyalayacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler.’
Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyana uğramış olur.
Şeytan onlara vaad eder ve onları boş kuruntularla oyalar. Oysa şeytanın onlara vaadi, aldatmadan başka bir şey değildir." (Nisa, 4/117-120)

Şimdi, bunların bir nevi açılımı olarak şeytanın neler yaptığına, ne gibi hile ve tuzaklarla insanları aldatmaya çalıştığına biraz daha yakından bakmaya çalışacalım:

Şeytan Günahları Güzel Gösterir

Şeytan onlara amellerini güzel gösterdi…(Neml, 27/24)

Bu manayı ifade eden çok ayetler vardır. Mesela, En’am 43, Enfal 48, Nahl 63, Ankebut 48, Hicr 39…

Şeytanın en büyük icraatı, günahları insanlara güzel ve cazip bir şey olarak sunmasıdır. Mesela, iki kişi tartıştıklarında işi kavgaya kadar götürebilirler, hatta bu küçük tartışma cinayetle bile sonuçlanabilir. Zira öfkede akıl yoktur. Öfke hâkim olduğunda, insan sağlıklı düşünemez. Sonuç olarak, taraflardan biri mezara, diğeri de hapse gider.

Bunlar selim bir akılla düşünseler elbette böyle ağır bir fatura ödemeyeceklerdi. Ama şeytan onlara kötü amellerini güzel göstermiş ve böyle acı bir sonuca sevk etmiştir.
Şeytanın günahları güzel göstermesi şuna benzer: Biri var, pislikleri çok güzel ambalajlara koyuyor, insanlara tatlı bir şeymiş gibi yediriyor…

Bu konuda bir başka ayette şöyle buyrulur:

“Rabbinden bir ‘beyyine’ üzerinde bulunan kimse, hiç o kötü ameli kendine süslü gösterilip de heva ve hevesleri ardına düşmüş kimseler gibi midir?” (Muhammed, 47/14)

Mümin, Rabbinden bir beyyine üzeredir. Beyyine, delil-hüccet- ayet gibi anlamlar taşır. Kâfir ise, kötü işler yapar. Bu kötülükler şeytan tarafından kendisine süslendirilmiştir. Söz­gelimi, “İçki içmekle ne olur sanki, insan şu dünyada keyfine bakmalı.” gibi bir desiseyle şeytan onu kandırmıştır. Böyle kimseler artık heva ve heveslerinin peşinden giderler.

Antik çağ felsefesindeki “hedonizm” görüşü, nefsin kötü arzularına, heva ve hevese uymaktan başka bir şey değildir. Bu görüşün taraftarları günümüzde de sayıca hayli kalabalıktır.

Hedonizm (hazcılık/lezzetiye) ekolü denilen bu felsefî akım, hayata zevk ve lezzet noktasından bakar. Bunların gayeleri, duyuların tatminidir, zevktir. Günümüzde pek çok insan bu şeytanî akıma kapılmış, her türlü günahı mubah sayarak adeta insanlıktan çıkmışlardır.

Şeytan Boş Kuruntularla Oyalar

“…Ve onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntularla oyalayacağım…” (Nisa, 4/119)

Şeytan, insanları boş hayallerle avutur, boş kuruntularla onları oyalar. Çölde yol alanlar zaman zaman serap görürler, onu gerçek zannederler, ümitle ona doğru koşarlar. Hâlbuki bir hayalin peşinde koşmaktadırlar. Onun gibi şeytan da insanları boş fikirlerle, hoş hayallerle durmadan oyalar. Mesela, batıl bir fikrî akım çıkar, nice insan bunun peşine takılır. Hâlbuki bir işlerine yaramayacak, onları asla mutlu yapmayacaktır. Mesela, XIX. yüzyılda pozitivizm rüzgârı esmiş, insanlık âlemini ciddi anlamda etkilemiştir. Bu akıma göre, ispat edilemeyen şeylere inanmamak gerekir. Dinlerin bahsettiği ruh, melek, ahiret gibi meseleler ispat edilemediğine göre, bunlara itibar edilmemelidir. Bu akım, “Artık mabetlerin yerlerini laboratuarlar, din adamlarının yerlerini bilim adamları, iman esaslarının yerlerini ilmin ulaştığı sonuçlar almalıdır.” görüşünü ileri sürer. Ne gariptir ki İslam dünyasında yaşayanlar da dâhil olmak üzere, dünyanın her tarafından nice kimseler bu akımdan etkilenmişlerdir.

Hâlbuki her şey maddeden ibaret değildir. İnsanın bile maddesinden ziyade manası ön plandadır. Bu insanda maddeyle hiç de alakası olmayan binlerce hisler, duygular, latifeler vardır. Bir kitap nasıl sadece harflerden ibaret olmayıp mana ile dolu ise, âlem dahi baştan sona mana ile doludur.

Yıllar önce bir felsefeciyle bu konuları tartışmıştık. Kendisine, “Felsefeden istifade ederiz ama felsefe her şey değildir. Mesela felsefe yaratılışın nasıl olduğunu izah edemez.” dediğimde şunu söylemişti:

“‘Yaratılış’ kelimesini ben kullanmam. Bunun yerine ‘oluşum’ demeyi tercih ederim.”

Dedim: “Siz sınıftan çıktığınızda yazı tahtasını tertemiz bıraksanız, ama aynı sınıfa döndüğünüzde tahtada güzel resimler ve anlamlı cümleler bulduğunuzda bunu ‘oluşum’ olarak mı görürsünüz, yoksa ‘bunları kim yazdı ve çizdi’ mi dersiniz?”

Muhatabım şöyle dedi: “Ben bilime inanırım. Evet, bilimin şu anda bu konuya net bir açıklık getiremediğini kabul ediyorum. Ama inanıyorum ki yüzlerce yıl sonra da olsa bunların bilimsel açıklamaları yapılacaktır…”

Muhatabım, imandan kaçarken yine de iman etmekten kurtulamamıştı. Gerçi Allah’a inanmıyordu ama “bilime” inanıyordu. Gerçi ezeli bir Allah’ı kabul etmiyordu ama maddeyi ezeli kabul etmekten kurtulamıyordu…

İşte şeytan böyle boş fikirler, kuru hayallerle nice insanları avutur, oyalar, gerçekleri görmelerine engel olur.

Şeytan Demagoji Yapar

Şeytan, aldatıcı cümleler kurmasını iyi bilir. Tabir yerindeyse, tam bir laf ebesidir. Mesela, kâinatın genişliğini nazara verir, insanın fikrini dağıtır, bu kadar geniş bir mülkte bir Za­tın aynı anda tasarrufta bulunamayacağını söyler. Öte yan­dan tek tek fertleri nazara verirken Allah’ın azametinin böyle hakir şeylerle meşgul olmasına müsaade etmediğini telkin eder, mesela “Allah azametiyle beraber işi yok da bir si­neğin kanadıyla mı uğraşacak?”der.

Hâlbuki Allah’ı mahlûkla kıyas etmek, son derece yanlıştır. Bir ressamın elinden çıkan mükemmel eserler, ne derece onu tanıyabilirler? Kendileri bir sanat eseri olarak resim yapamazken “Ressam da resim yapamaz” demeleri ne kadar mantıklı olur?

Öte yandan, şu sınırlarını bile hayal edemediğimiz âlemin bir tek Zat tarafından idare edilmesi gözle görülür gibi açık bir hakikattir. Öyle ki, akıl ve şuur sahibi olan insan bile kendi vücudunu idareden acizdir. Vücudunda sadece karaciğeri dört yüzden fazla görev yaparken, o bunların dördünü bile sayamaz. Böyle birinin “Vücudumu ben kendim idare ediyorum” diyebilmesi gülünç bir iddia olur. Bizlerin de vücudunu idare eden, âlemi idare etmektedir.

Allah’ın azametiyle beraber sözgelimi bir sineğin kanadıyla da meşgul olması, aslında sonsuz bir kudretin lazımıdır. Güneş doğduğunda, ona mukabil olan ayna gibi bütün parlak şeylerde bir timsali meydana gelir, hepsini aynı anda aydınlatır, dışarıda bir tek fert bile kalmaz. Temsilde hata olmasın, bütün varlıklar Allah’a mukabil bir ayna gibidir, her birinde aynı anda tecelli eder, biriyle iştigali diğerlerine engel değildir.

Şeytan Abes İşlerle Meşgul Eder

“…Onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar...” (Nisa, 4/119)

İslam öncesi cahiliye Arapları, dişi deve beş defa doğurur ve beşincisi erkek olursa onun kulağını yararlar artık ondan faydalanmanın haram olduğuna inanırlardı. Böyle yapmakla, aslında Allah’ın helal kıldığını haram yaparlardı.

Ayrıca, putların önünde hayvanları kurban eder, onların putlar için bir adak olduğuna nişan olarak kulaklarını yararlardı.

Bu durumda ayetin muhtevasını, “Onlar Allah’ın helal kıldığını haram yapacaklar, ibadet zannıyla şirke düşecekler.” şeklinde anlayabiliriz.

Günümüzde de nice insan, şeytani bir desise sonucu batıl örften gelen yanlış uygulamaların içinde olabilmektedir. Mesela, bazı yörelerimizde çocuğun sünnet merasimi için “kirve” olur, bu kirve artık aileden bir fert gibi kabul edilir. Onun çocukları da sütkardeşi gibi evlenilmesi yasak hale gelir. Bu, sadece bir örftür ve mahremiyet ve nikâh yönünden bir ayrıcalık ve farklılık getirmez. Din, kirve sistemini emretmez, ama bunu red de etmez. Ancak helali haram, haramı helal kılacak şekilde uygulamaları da kabul etmez.

Şeytan Fıtrata Müdahale Etmek İster

“…Onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler...” (Nisa, 4/119)

İnsanlar, şeytanın telkinleriyle Allah’ın yaratışına müdahale ederler. Bu,  yaratışın şeklini veya bazı özelliklerini değiştirmek şeklinde olabilir. İnsanlar, şeytanın telkinleriyle, mesela:

- Fıtratı kemaline götürecek yerde bozacaklar, çığırından çıkaracaklar. Mesela, kadını erkek, erkeği kadın yapmaya çalı­şacaklar, kadın yerine erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar.

- İhtiyaçtan ve zorunluluktan kaynaklanmayan estetik ameliyat yaptıracaklar.

- Fıtri ve helal olan evlilik yerine gayr-ı fıtri ve gayrimeşru olan evlilik dışı beraberliği esas alacaklar, temizi bırakıp pi­­se koşacaklar.

- Hayat ciddi gayeler için verilmişken, ciddiyeti bırakıp eğlen­ceye heveslenecekler, görevlerini terk edip oyuna koşacaklar.

- İnsanın tabiatı şerefli iken, insan şerefine yakışmayan tavırlar benimseyecekler. Mesela, doğruluğu budalalık, eğriliği hüner sayacaklar.

- İnsan, yaratılışı gereği dine muhtaç iken, bunu değiştirip dini bir öcü gibi kabul edecekler, dinden ve dinin değerlerinden uzak kalacaklar.

Günümüzde insanın ve diğer canlıların genleriyle oynanması, ayetin şümulü çerçevesinde değerlendirilebilir. Bun­lar­dan faydalı uygulamalar elbette vardır, ama bir kısmı art niyetle de yapılabilmekte, söz gelimi bir insana verilen ba­zı özel ilaçlar onu asıl fıtratından çıkarıp bir zavallı haline getirebilmektedir. Bu tür uygulamaların şeytanî olduğunda şüphe yoktur.

Hayatı şehveti tatmin olarak gören kimselerin, bu gayeyle kullandıkları haplar da fıtrata bir müdahaledir, zevk çılgınlığıdır.

Şeytan, Batıl Mabutlara Taptırır

Hz. Süleyman’a muhteşem bir saltanat verilmişti. Öyle ki kuşlar bile emrinde idi. O devirde Yemen’de Belkıs isimli bir kraliçe vardı. İşte, hüdhüd isimli kuş Yemen’e gitmiş, oradaki insanların Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını görmüştü. Bunu Hz. Süleyman’a şöyle haber verir:

“Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar.” (Neml, 27/24)

Şeytan, o devirde Sebe halkını güneşe taptırdığı gibi, aslında tarih boyunca insanların önüne daima batıl mabutları koymaya çalışmıştır.

Kur’an’ın bildirdiği gibi, bu batıl mabutlar “Bir takım isimlerden ibarettirler.” (Yusuf, 10/40) Yani mabut olduklarına dair hiçbir delil yoktur. Mabutluk payesini insanlar onlara vermiş, sonra da onlara tapmaya başlamışlardır. Mesela, İlahî bir sanat olan tabiatı, bazıları Allah yerine ikame ederler. Allah’ın ilim, irade, kudret gibi sıfatlarından haber veren varlıkları “tabiatın eseri” olarak görürler.

“Biz her ümmet içinde ‘Allah’a ibadet edin, tağuttan sakının’ diye bir peygamber gönderdik...” (Nahl, 16/36)

ayetinin bildirdiği gibi, peygamberlerin gönderiliş hikmeti, tek Allah’a ibadeti temin etmektir.

Ayette geçen “tağut” kelimesi, tuğyandan türemiş olup, “Al­lah’­tan başka ibadet edilen batıl mabut” anlamındadır. Kendisine itaatte Allah’a isyan olan herşey, her insan “tağut” kavramına dâhildir.

Kur’an’ın bildirdiği gibi, bu batıl mabutlar,
- Hiçbir şey yaratamazlar. Zaten kendileri yaratılmışlardır. Kendilerine zarar ve fayda vermeye güçleri yetmez. Ölüme, hayata ve tekrar diriltmeye malik değillerdir. (Furkan Suresi, 3)
- Kendilerine ibadet edenleri işitmez ve görmezler. (Meryem, 19/42)
- Onlara bir zarar veya bir fayda veremezler. (Enbiya, 21/66)
- İnsanlar gibi, onlar da birer abddirler. (A’raf, 7/194)
- Bunların mabut olduklarına dair hiçbir delil yoktur. (Hac, 22/71)

Kur’an’ın teşbihiyle, bu batıl mabutlardan bir fayda beklemek, “örümcek ağı” gibi en zayıf bir eve sığınmak gibidir. (Ankebut, 29/41) Böyle olmakla beraber, tarih boyunca insanlık âlemi bu “örümcek ağlarına” takılmaktan kurtulamamıştır.

Bu batıl mabutların başlıcaları şunlardır:

1. Şeytan
2. Nefs-i emmare (Heva)
3. Putlar
4. İnsanlar

1. Şeytan, bazılarının mabudu olmuştur. İbadetin itaat manasından hareketle, şeytanın dediğini yapan kimselerin ona ibadet ettiğini, yani ona kul ve köle olduklarını söyleyebiliriz. Ayrıca, bazı kişilerin doğrudan doğruya belli ibadet kalıpları içerisinde şeytana taptıkları, günümüzde de görülen bir durumdur.

2. Nefs-i emmare, nefsin terbiyeden geçmemiş şeklidir. Heva ise, nefsin kendiliğinden meylettiği arzusu, mücerret keyfidir. “Hevasını ilah edineni gördün mü?” ayeti hevanın batıl mabut oluşuna dikkat çeker. (Casiye, 45/23) Zira mabut emir verir ve emri yerine getirilir. İnsanın nefs-i emmaresi bazı şeyler emrediyor ve bu emirler aynen yerine getiriliyorsa, o nefsin ve nefsin hevasının batıl bir mabut haline geldiği ortadadır.

Üstteki ayet, Hüda’ya tabi olmayı bırakıp hevaya itaat edenin durumunu anlatır. Böyle bir insan “İlahını hevası ittihaz etmiş, hakkı düşünmeyip keyfi ne isterse onu mabut edinmiş, kendi zevkinin sefasına düşmüştür.” Bu kişi, dinini heva üzerine bina eder, artık hiçbir delili görmez ve kulak asmaz.

3. Putlar, tarih boyunca insanlığın önünden hiç eksik olmamıştır. Bunların bir kısmı insanlar tarafından yapılmıştır. Tah­tadan, taştan, gümüşten vb. şeylerden yapılan suretlilerine “sanem”, sureti olmayanlara ise “vesen” adı verilir. İlkel ka­bile dinlerindeki totemlerden, günümüzün sözde medenilerinin önündeki “modern putlara” varıncaya kadar putperestliğin değişik tezahürlerini görmek mümkündür.
İnsanların büyük bir ekseriyeti Allah’ın varlığını kabulle be­raber, genelde O’nun sıfatlarında ihtilafa düşerler. “Biz bun­lara, ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” diyen cahiliye Arab’ı, aslında Allah’ı kabul etmektedir. (Zümer Suresi, 3) Fakat onun itikadında, Allah çok ötelerde olduğundan ona bir sembol lazımdır. İşte putlar bu sembol olmuş, tarih boyunca nice insan putlara tapmaktan kurtulamamıştır. İneği kutsal kabul eden bir Hindu, Buda heykeli karşısında secdeye varan bir Budist, herhalde bunlarda ilahi bir sembol görmekte, o şekilde bunlara ibadet etmektedir.

Pek çok insan, Allah’ı bir mahlûk olarak tasavvur eder, he­men karşısında görüvermek ister. “Ey Musa! Allah’ı açıktan görmedikçe sana inanmayacağız.” diyen Hz. Musa’nın kavmi buna güzel bir misaldir. (Bakara, 2/55)

Hamdi Yazır üstteki ayetle ilgili şu orijinal yorumları yapar:

“Böyle duyularıyla muhatap olduklarından başka birşey tanımayan, gözlerine batmayan şeye inanmayan, inanmak istemeyenler, asasız yürüyemeyen âmâlara benzerler. Mabutlarını da elleriyle tutmak, yoklamak isterler. Nazarlarında manevi şeyler sadece akıllarıyla ulaştıkları; mücerret şeyler ise birer vehim kabul edilir. Tapmak için mücessem şeyler ararlar. Bulamazlarsa yaparlar, ona taparlar, ondan imdat ararlar. Çünkü insanlarda ibâdet fıtrî bir kanundur, bundan kurtulamazlar. Fakat gerçek mabudu göremeyince, kalplerinden, akıllarından kuvvet alamayınca, gözlerinin tuttuğu, ellerinin eriştiği bir şeyden kuvvet dilenirler. Hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında buzağı ararlar...”

Hamdi Yazır’ın “hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında buzağı ararlar” sözü, birçok telmihler ihtiva eder. Şöyle ki:

Hz. Musa zamanındaki Mısırlılar, günümüz Hinduları gibi öküze kutsallık vermiş bir kavimdi. Uzun yıllar Mısır’da esir kalan Hz. Musa’nın kavmi de bu batıl inançtan etkilenmişti. Öyle ki, hak dine girdikten sonra bile bu inancın etkisinden kurtulamamışlardı. Hz. Musa Tur’a gittiğinde, Samiri isimli birisi ziynet eşyalarından bir buzağı yaparak “İşte sizin ve Musa’nın ilahı!” diye ilan ettiğinde Musa’nın kavmi buzağıya tapmakta tereddüt etmemişti. (Taha, 20/83-97)

Keza, Bakara Suresi’nde anlatılan olayda, Cenab-ı Hak İs­ra­iloğullarına bir sığırı kesmelerini emretmesinde, sığır­pe­rest­liğin kaldırılması mesajı vardır.(Bakara,2/67-74) Yani, öküz tapınılacak bir mabut değil, Hak Mabut olan Allah’tan insanlara, isterlerse kesip yiyebilecekleri bir nimettir.

Puta tapmanın bu tarihi manzaraları yanında, “çağdaş!” görüntüleri de vardır:

Anlatılır ki, Güney Afrikalı bir profesör, bazı araştırmalar için Hindistan’a gelir. Hintli meslektaşıyla trenle giderlerken, tren istasyon dışında bir yerde durur. Bekleyiş uzayınca Güney Afrikalı sebebini sorar.

Hintli meslektaşı “Sebebini bilmiyorum ama gidip bir sorayım.” der. Döndüğünde “Merak edecek bir şey yok. Tren yoluna bir inek uzanmış, kalkınca yola devam edilecek.” der.

Bunun üzerine Güney Afrikalı Profesör “Hayret, 20. y.y.da hala ineğe tapılabiliyor!” deyince Hintli Profesör sorar:

 “Peki, sizde hiç böyle şeyler yok mu?”

Güney Afrikalı biraz düşününce beyninde şimşekler çakar ve ürpererek şu cevabı verir:

“Haklısın dostum, bizde de var. Hatta bizim durum sizden de kötü. Sizin inek birazdan kalkar ama bizde öyle inekler var ki, yıllar geçse bile yine yerlerinden kalkmazlar.”

4. Şahısların putlaştırılması iki şekilde olur:

1. Despot insanların başkalarını kendilerine kul-köle yapmaları.
2. Önder insanların zamanla mabut kabul edilmesi.

Birincinin en tipik misalini Firavun’da görebiliriz.

“(Firavun) kavmini istihfaf etti, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar fasık bir kavim idi.” (Zuhruf , 43/54)

 ayetinin bildirdiği gibi, Firavun kavmini hafife alır, onların idrakleriyle oynar. “Ben sizin en yüce Rabbinizim” diyerek kendisine mutlak itaate sevk eder. (Naziat, 79/24)

Önder insanların zamanla putlaştırılmasının en bariz örneğini Hıristiyanların Hz. İsa’ya bakışlarında görmek mümkündür. Allah’ın bir kulu ve resulü olan Hz. İsa, zamanla bazılarınca ulûhiyetin bir rüknü olarak görülmeye başlamış, mabudiyetten kendisine hisse verilmiştir. Hâlbuki Allah’tan başka hiçbir şey ibadet edilmeye layık değildir. Bir taş mabut olmaktan uzak olduğu gibi, en büyük bir insan da yine mabu­di­yetten uzaktır. Zira her varlık Allah’ın mahlûkudur.

Şeytan Namazda Vesvese Verdirir

Namaza yeni başlayan birisi, bir din âlimine sorar: “Hocam, eskiden namaz kılmazken şeytan benimle uğraşmazdı, ama namaz kılmaya başladıktan sonra bana sürekli vesvese veriyor, acaba nedendir?”

Din âlimi şöyle cevap verir: “'Meyveli ağaç taşlanır.’ derler. Eskiden meyven olmadığı için şeytan seninle fazla uğraşmamış, ama şimdi meyveli ağaç gibisin, meyvelerini düşürmeye çalışıyor. Nitekim deniz korsanları, hazine taşıyan gemilere saldırırlar, hırsızlar zengin evleri kollarlar.”

Namaz kılan hemen herkes, namaz esnasında şeytanın vesvese vermesinden şikâyetçidir. Namaz kılmak müspet bir eylemdir, namaz kılmamak ise eylemsizlik. Şeytan, insanların müspet işler yapmalarından rahatsız olduğundan bilhassa namaz gibi ibadetlerde insanlarla çok uğraşır. Elinden gelse namaz kıldırmamak ister. Bunu yapamayınca namazın kalitesini düşürmeye çalışır. Ya vaktinde kıldırmaz veya namaz esnasında o kimsenin hayaline lüzumsuz şeyler getirir.

Peygamber Efendimiz (asmI şöyle bildirir:

“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan ezanı duymamak için arkasını dönüp yellenerek kaçar. Ezan bitince tekrar geri gelir. Namaz için kamet edilince yine arkasını dönüp kaçar. Kamet bittiğinde yine gelir ve kişi ile nefsi arasına sokulur ve ona: ‘Filân şeyi hatırla, filân şeyi hatırla’ diyerek namaz­dan önce aklında olmayan şeyleri hatırlatır da, neticede insan kaç rekât namaz kıldığını bilemez olur.” (Buhari, Bed’ü’l-Halk,  11)

Bazıları şeytanın vesvesesi sonucu, tam bir cehaletle, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda “Namaz iyidir. Fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.” şeklinde bir düşünce içinde olabilirler. Mesela yeni büluğa ermiş biri, şeytanî bir vesveseyle “yetmiş yıl ya­şasam elli beş sene namaz kılmam gerekecek. Bu ise kılmakla bitmez” diyebilir. Hâlbuki bu insan her gün sadece beş defa namaz kılacaktır. Hatta namazı eda ettiğinde diğer vakit girinceye kadar hiçbir namazla mükellef değildir.

Evlenecek bir bayan, ömür boyu yıkayacağı tabakları birden bir dağ gibi karşısında görse, herhalde evlilikten vazgeçer. Hâlbuki her gün sadece üç-beş tabak yıkayacaktır.

Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

“…Namazı kıl. Şüphesiz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 29/45)

Bu ayeti okuyan bazı kimselerin hatırına şöyle bir vesvese gelebilir:

“Bazı insanlar var, namaz kılıyorlar ama hayâsızlıktan ve kötülükten de pek kurtulamamışlar. Bu durumda ayeti nasıl anlamak gerekir?”

Namaz kılan kimse hayâsızlıktan ve kötülükten uzak kalamamışsa, kıldığı namazda problem var demektir. Hakkı verilerek kılınan bir namaz gerçekten hayâsızlıktan ve kötülükten insanı korur.

Bununla beraber şu nokta da önemlidir:
Acaba hayâsızlık ve kötülük, namaz kılanlar arasında mı yaygın, yoksa kılmayanlar arasında mı?

Bu durum insafla araştırıldığında namaz kılan kimselerin kılmayanlara nispetle hayâsızlıktan ve kötülükten daha uzak oldukları görülecektir. Mesela içki içmek veya zina gibi günahlar namaz kılanlar arasında çok az görülür, kılmayanlar arasında ise son derece yaygındır.

Şeytan Esnetir

Esnemek gevşekliğin ve tembelliğin göstergesidir. Peygamber Efendimiz “Esnemek şeytandandır.” buyurur. (Müslim, Zühd, 56)

Buna rağmen insan uykusuzluk ve yorgunluk gibi sebeplerle esneyebilir. Böyle hallerde bunu engellemeye çalışması uygun olur. Üstteki hadisin devamında Peygamberimiz şöyle der: “Binaenaleyh sizden herhangi biriniz esneyeceği zaman gücü yettiği kadar onu tutsun.

Peygamber Efendimiz bir başka hadislerinde şöyle der:

“Biriniz uyuduğu zaman şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü attığı yere ‘Haydi sana uzun bir gece, yat uyu!’ diye vurur. Şayet o kimse gece uyanarak Allah’ı anarsa düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sa­bahlar. Eğer Allah’ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa uyu­şuk ve tembel bir şekilde sabahlar.” (Buhari, Teheccüd,  12)

İnsanı tembelliğe sevk eden hallerden birisi, fazla yemektir. Tıka basa dolu bir mide, bütün vücudu kendiyle meşgul edeceğinden o kimsede ilim ve hikmete yer kalmaz. Konuşsa gevşek konuşur, dinlese esneyerek dinler, çalışsa verimli çalışamaz. Peygamber Efendimiz karnını tamamen doyurmaz ve şöyle buyururdu:

“Mü’min, karnını tamamen doyurmaz.” (Dârimî,  Vesâyâ,  1)

Az yemek; insana tembellik, uyuşukluk ve ahmaklık veren fazla uykuyu giderir. Çok yiyenin gafleti artar. O yüzden Peygamberimiz az yeme hakkında ısrarlı tavsiyelerde bulunmuştur:

“Âdemoğlu, midesinden daha fena bir kap doldurmamıştır. Belini doğrultacak birkaç lokmacık ona yeter. Şayet birkaç lokma ile yetinmeyip mutlaka midesini dolduracaksa, hiç olmazsa onu üçe ayırsın: Üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de nefesine.” (Tirmizî, Zühd,  47)

Şeytan Secde Ettirmemeye Çalışır

Secde, namazın rükünlerinden biridir. Ayrıca, Kur’an’­da­ki bir secde ayetini okuyan veya dinleyen Müslüman’a secde yap­ması vacip olur.

Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar ve kendilerine Kur’an okunduğu zaman secde etmiyorlar?” (İnşikak, 84/20-21)

Kur’an-ı Kerîm’de on dört yerde secde âyeti bulunmaktadır. Bunlar şu ayetlerde yer alır:

A’raf, 206; Ra’d, 15; Nahl, 50; İsrâ, 109; Meryem, 58; Hac, 18; Furkân, 60; Neml, 25; Secde, 15; Sâd, 24; Fussilet, 37; Necm, 62; İnşikâk, 21 ve Alak, 19.

Şeytan, Hz. Âdem’e secde etmediği gibi, âdemoğullarının Allah’a secde etmelerinden rahatsız olur. Peygamber Efendimiz bunu şöyle haber verir:

“Âdemoğlu secde ayetini okuyup secde edince, şeytan ağlar ve ‘Vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle emrolun­du ve hemen secde etti; ona cennet var. Ben de secde etmekle emrolundum, ama secde etmekten kaçındım, bana da cehennem var.’ diyerek oradan kaçar.” (Müslim, İman,  35)

Allah’a secde etmeyen şeytan, insanların da secde etmelerine mani olmak ister. Öyle ki, Allah’a imanı olan bazı insanlara şöyle bir vesvese verir:

“Allah’ın senin secdene ne ihtiyacı var. Secde, Ona saygıyı göstermek içindir, sen zaten saygılı birisin. Senin kalbin temiz, bu sana yeter de artar bile…!”

Gerçekten de Allah’ın bizim secdemize de başka bir ibadetimize de ihtiyacı yoktur. Yaratanın yarattığı varlığa muhtaç olması elbette düşünülemez. Ama insanların ibadet ve secdeye ihtiyacı vardır. İnsan bu şekilde kula yakışır bir tavra girer, kibir, gurur gibi kötü hallerden kurtulur.

Aslında bütün varlık âlemi secde halindedir:

“Görmedin mi, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğu Allah’a secde eder…” (Hac, 22/18)

Ayette anlatılan secde, onların Hakka boyun eğmelerini, itaat etmelerini anlatır.

Secde, kulun Rabbine en yakın hâlidir. Kâinatı emrine veren Zatın huzurunda tükenmez bir varlığa kavuşmaktır.

Şeytan Yanlış Zaviyeden Baktırır

Şeyh Sadi şöyle der:

“Tabiatında kusur görmek olan biri, tavus kuşuna da baksa onun çirkin ayaklarını görür.”

Tavus kuşu, en güzel görünüme sahip kuşlardan biri olmakla beraber, sadece ayağı canibinden bakılırsa çirkin bir kuş olarak görülebilir ve gösterilebilir. Ama bir bütün olarak nazar edilirse, muhteşem bir kuş olarak karşımızda arz-ı endam edecektir.

İslamiyet, tavus kuşu misali gayet güzel olmakla beraber, kölelik, bazı durumlarda iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine denk sayılması, dörde kadar evlilik izni bulunması gibi durumlar bazılarınca tenkit konusu yapılabilmektedir. As­lında bunların tamamının net açıklamaları da vardır. Ama gerek insî ve gerek cinnî şeytanlar özellikle bu meseleleri nazara vererek İslam dinini çirkin gösterme telaşı içerisindedirler. Hâlbuki gerek bu meseleler ve gerekse benzeri diğer meseleler, değil İslam için bir kusur olmak, aksine onun güzelliğini ve mükemmelliğini göstermektedir.

Öte yandan, bin kapısı olan bir sarayın 999 kapısı açık, biri kapalı olsa, o saraya girilemeyeceği iddia edilemez. Ama şeytan, devamlı surette kapalı olan bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Bu meselelerin bazı kimselerce açıklamasının bilinmemesi, mantıklı bir açıklaması yok anlamına gelmez. Ama şeytan ve yandaşları, devamlı böyle meselelere dikkat çekerek insanları İslam dini hakkında önce şüpheye, ardından inkâra sevk etmek isterler.

Mesela, Allah’a imanla alakalı binler, hatta sayısız delil varken, şeytan zayıf bir noktadan baktırır, inkâr ettirmeye çalışır.

Şeytan, “Tarafsızlık” Perdesi Altında İnsanları Dalalete Sevk Eder

İnsanlar eşya ve olaylar karşısında ya objektif veya sübjektif tavır sergilerler. Sübjektiflik ve objektiflik, diğer bir deyimle öznellik ve nesnellik birbirine karşıt kavramlardır. Objektiflik, eşya ve olayları olmasını özlediğimiz gibi değil, gerçekte oldukları gibi görüp kabullenmektir. Sübjektiflik ise, verilen hükmün, varılan sonucun kişinin şahsiyet yapısına, özlemlerine, değer yargılarına göre olması, bu ölçülere göre değerlendirilmesi ve eşyanın özellikleriyle ilgisi bulunmamasıdır.

Bu tarif açısından baktığımızda, “Objektif olmak güzel, sübjektif olmak ise çirkindir.” diyebiliriz. Ama şeytan, bir kısım insanları “objektiflik damarından” yakalar. Mesela, İslam’­a inanan, ama felsefi araştırmalar da yapan birine şöyle der:

“Sen İslam’ı bir bütün olarak kabul ettin, ya İslam dini gerçekte Allah’ın dini değilse? Niçin hiç şüpheyle bakmıyorsun? Bilimsel bakış şüpheyi gerekli kılar! Senin gibi aydın birisi böyle gözü kapalı hemen kabul etmemeli!”

Bu şeytanî vesveseye karşı şu gibi esasları bilmekte yarar vardır:

- Bedihi, yani son derece açık meselelerde şüphe etmek, bir aşırılıktır.
- Her şeye, hatta en bedihî şeylere bile şüpheyle bakmak nasıl bir aşırılıksa, şüpheye hiç yer vermemek de bir başka aşırılıktır. Özellikle, ilmi gerçeklerin ortaya çıkmasında metodik bir şüphenin özel bir önemi vardır. Böyle bir şüphe, insanı tahkike sevk eder, körü körüne kabulden kurtarır.
- Şüphe, gaye değil, gerçeği bulmak ve yakînî bilgiye ulaşmak için bir vasıta olmalıdır.
- Bazen tarafsız olmak, bertaraf olmayı netice verir. Bir insan kendi tapulu evi hakkında “Bu ev benim ama, aslında benim olmayabilir de” demez. Dediği zaman evinden olur. Onun gibi, inanmış olduğu meselelerde “Aslında böyle olmayabilir” ihtimaliyle aşırı şüpheye düşmek, kendisini zamanla “böyle değil” neticesine vardırabilir.

Şeytan Taklide Sevkeder

Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine tabi olun!’ dendiği zaman, ‘Hayır, biz atalarımızı neyin üzerinde bulduksa, ona tabi oluruz.’ derler. Ya şeytan onları cehennem azabına çağırıyorsa, yine onlara mı uyacaklar?” (Lokman, 31I21)

Taklit, delil olmaksızın bir sözü kabul etmektir. Başkasını körü körüne taklit edene “mukallit” denir. Bu tür taklit, mühim bir şahsiyet zaafıdır ve gerçeğe ulaşmaya büyük bir engeldir.

Taklit, başkasına benzemeye çalışmaktır. Genelde büyüklerin hal ve hareketleri taklit edilir. İyi yolda olanları taklit, iyi bir haslettir. Kötü yolda gidenleri taklit ise, büyük bir felaket... Kur’an-ı Kerim, körü körüne taklidi şiddetle reddeder. Mesela, şu ayete bakalım:

“Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızı ne üzere bulduksa ona uyarız’ dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez kimselerse, yine mi onlara uyacaklar?” (Bakara, 2/170)

Hamdi Yazır ayetin yorumunda şöyle der:

“Uyma sebebi, eskilik-yenilik veya atalar yolu olup olma­mak değil, emr-i hakka mutabık, delil-i hakka muvafık ol­maktır. Hakkın emrine uyan ve yaptığını bilen atalara uyulur. Bilakis, Hakk’ın emrini tanımayan, ne yaptığını bilmeyen­lere, atalar dahi olsa yine uyulmaz.”

“Ey Rabbimiz, biz efendilerimize, büyüklerimize uyduk, onlar da bizi yoldan saptırdılar...” diyerek cehennemde feryat edenleri anlatan ayet ise, taklidin diğer âlemdeki akıbetini haber verir. (Ahzab, 33/67)

Esas olan, taklit değil, tahkiktir. Yani, inceleyip araştırarak bizzat gerçeğe ulaşmaktır.

Körü körüne taklit, dinen kınanmıştır.

Batıl atalar yolunu körü körüne izleyenleri kınayan ayetin devamında, Cenab-ı Hak şöyle bildirir:

“Kâfirlerin hali, çobanın sözünü anlamayan, ancak bağırıp çağırışını işiten hayvanlara benzer. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık akıl etmezler.” (Bakara, 2/171)

Beydavi’nin yorumuyla: “Taklit içinde olan kâfirler, zihinlerini kendilerine okunana vermezler. Onlara anlatılana dikkat etmezler. Bu durumda onlar, sesi duyup da manayı anlamayan hayvanlara benzerler.”

Mukallit insanlar, başlarında iyi bir çoban olursa rahat ederler. Yoksa kimliksiz, şahsiyetsiz bir hayat geçirmeye mahkûm olurlar. Kendi başlarına karar veremezler. Kendi akıllarını kullanamazlar.

Taklidi reddeden bir dinin mensupları arasında, körü körüne taklit hastalığının olmaması gerekir. Fakat her nasılsa, özellikle cehaletin hâkim olduğu çevrelerde, Müslümanlarda da bu tür taklit görülmektedir. “Ağam bilir.” “Şeyhim söylüyorsa doğrudur.” “Liderim söylemişse doğru demiştir.” şeklindeki yaklaşımlar, gerçeklerin örtülmesini netice verir. Zira İslam’da peygamber dışında hiçbir şahsın masumiyeti söz konusu değildir. Her insan yanılabilir ve hata edebilir. Gerçekten büyük olan zatlar, hiçbir zaman kendilerini hatalardan uzak görme ve gösterme cihetine gitmezler. Bir kusur işlediğinde veya farkına varmadan yanıldığı ortaya çıktığında, bunlar hemen tövbe ile hakka yönelirler. Yanlışta ısrar yanlışını yapmazlar.

Bu konuda, Bediüzzaman şu hatırlatmada bulunur:

“Hiçbir müfsid ‘Ben müfsidim’ demez, daima suret-i haktan görünür. Yahut batılı hak görür Evet, kimse demez ‘Ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor.”

Şeytan Yaldızlı Sözler Söyler

Şeytan, insanları aldatmak için yaldızlı sözler söyler. Kur’­an bunu şöyle bildirir:

“Biz böylece, her peygambere ins ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar birbirini aldatmak için yaldızlı sözlerle ves­vese verirler. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları iftiraları ile başbaşa bırak. Bir de ahirete iman etmeyenlerin kalpleri, o yaldızlı söze kansın, ondan hoşlansın ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.” (En’am, 6/112-113)

Peygamber insanları Allah’a davet ederken, ins ve cin şeytanları bir kısım yaldızlı sözlerle insanları o yol hakkında şüp­heye düşürüp dinden soğutmak isterler. Mesela, şöyle derler:

- İslam dini hak bir din ise Müslümanlar yüzyıllardır ekonomik yönden neden perişan haldeler?
- Falanca namaz kılıyor ama ahlakı bozuk. Demek ki din bunlara güzel ahlak vermiyor!
- İçki neden haram olsun ki? Üzümü Allah yaratmışsa, ondan yapılan şarabın da helal olması gerekmez mi?

Böyle yaldızlı sözler, nice insanın İslam dinine şüpheyle bakmasına neden olur ve onların İslam’dan yararlanmalarının önüne geçer. Hâlbuki tüm bu soruların çok net cevapları vardır. Ama bunlar bilinmeyince insanlar şeytanın vesveselerine aldanabilmektedirler.

Şeytan Değer Ölçülerini Alt Üst Eder

Rahmanın ve şeytanın değer ölçüleri birbirine zıttır. Bundan dolayı şeytan değer ölçülerini alt üst etmek ister, harama helal, helale haram hükmü verir.

Mesela, Hak dine inanmak ve ona göre yaşamak insanın tabiatında vardır. Ama şeytan ve yandaşlarına göre “Din bir afyondur, insanları uyuşturur, miskinleştirir.”

İlahi bir hüküm olarak içki “Şeytanın amelinden bir pisliktir.” Ama şeytana göre içki hayatın bir parçasıdır. Hatta şeytana köle olanlar nezdinde içki “Medeniyetin bir lazımıdır. İçki içmeyen biri çağdaş olamaz.”

İlahi bir hüküm olarak rüşvet almak yasaktır, günahtır. Ama şeytana göre rüşvet almamak bir enayiliktir.

Bundan dolayı şu dua, ümmetin meşhur dualarından biri olmuştur:

“Allah’ım bize hakkı hak olarak göster, ona tabi olmakla rızıklandır. Bâtılı da bâtıl olarak göster, ondan kaçınmakla rızıklan­dır.”

Şeytan İnsanların Arasını Açar

İnsan, çıkarına düşkün bir mahiyette yaratılmıştır. Bunun sonucu olarak, insanlar kendi aralarında “çıkar çatışması” yaşarlar.

Din, insandaki bu çıkarına düşkünlüğü terbiye ederek, onları birbirleri için fedakârlık yapan kimseler haline getirmeyi hedefler. Yüce Allah şöyle der:

“Mümin kullarıma söyle, en güzel olan sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar. Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.” (İsra, 17/53)

Nesep yönünden aslında bütün insanlar birbirinin kardeşidir. Çünkü hepsi Hz. Âdem’in torunlarıdırlar. Ama şeytan bu akrabalığı unutturur, onları birbiriyle boğuşturur.

Mesela, ırkçılığı kötüler, bazılarına, “En üstün ırk sizsiniz, siz asil bir milletsiniz. Diğer milletler size hizmet etmeli.” der, onları istilacı yapar.

Din, inananları kardeş olarak ilan etmesine rağmen, onlar arasında bölücü fikirler yayar, mümini mümine düşman yapar. Öyle ki, bu düşmanlık zaman zaman savaşa kadar uzanabilir. Veya aralarında meydana gelen küçük meseleleri öyle büyütür ki tarafların birbirlerine sevgi ve hürmetleri kalmaz.

Hatta aynı anne-babadan olan nesebi kardeşleri bile, mesela küçük bir miras meselesinde birbirlerine düşman hale getirebilir.

Şeytan Korkutur

Şeytan, insanları korku damarından yakalayıp hayırlı işlerden alıkoymak ister. Bunun farklı tezahürleri olabilir. Kur’an ayetleri bu noktada da bizlerin ufkunu açmaktadır. Mesela:

1. ”Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve çirkin işlere teşvik eder.” (Bakara, 2/268)

“Allah yolunda vermek”, dinde önemli bir esastır. Ama şey­tan buna engel olmaya çalışır, “Verirsen malın azalır. Hem niye vereceksin ki?” der.

Hâlbuki vermekle mal azalmaz. Her ne kadar azalsa da Al­lah onu bereketlendirir. Kuyunun suyu alındıkça yerine yenisi gelir, alınmazsa durgunlaşır ve kokuşur. Ağacın dalları budandıkça daha da kuvvetlenir, bol ürün verir.

2. “İki ordu karşılaştığında içinizden dönenler var ya; yap­tıkları bazı şeyler yüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmak istedi. Bununla beraber, Allah onları bağışladı. Şüphesiz Allah, Gafur’dur, Halîm’dir.” (Al-i İmran, 3/155)

Ayet Uhud Savaşı ile ilgilidir. Savaşın başında şeytanın vesvesesiyle iki kabile geri dönmek isterler.

Savaş meydanı, aynı zamanda şeytanla mücadele meydanıdır. Meydanda savaş olmadan önce, kalplerde bir savaş yaşanır. Şeytan, kalpteki “lümme-i şeytaniye” denilen merkezden yaptığı yayınlarla, ehl-i imanı korkutmaya, savaştan ürkütmeye çalışır. Zaman zaman da netice alır. Meydanda savaş devam ederken, kalpteki savaş da devam eder. Meydanda savaş biter, ama kalpteki savaş bütün şiddetiyle yine sürer.

3. “(Size o haberi getiren) ancak şeytandır, o sadece kendi dostlarını korkutabilir. Onlardan korkmayın, eğer mümin iseniz benden korkun.” (Al-i İmran, 3/175)

Bu ayet de Uhud Savaşı’yla alakalıdır. Müslümanlar Uhud’­­da bir mağlubiyet yaşarlar. Ebu Süfyan, Uhud’dan ordusuyla ayrılırken, Hz. Peygamber’e şöyle seslenir.

“Bedir’in intikamını aldık. Seneye Bedir’de buluşalım.”

Rasulullah, “İnşallah” der.

Belirlenen vakit geldiğinde, Ebu Süfyan ordusuyla yola çıkar. Fakat içine bir korku düşmüştür, geriye dönmek ister. Yolda Nuaym b. Mesud’la karşılaşırlar. Onu Medine’ye caydırıcı propaganda yapması için gönderir. Nuaym b. Mes’ud, Medine’ye gelir ve “Ebu Süfyan, karşısında dayanılmaz bir orduyla yola çıkmış, geliyor. Vallahi, bir tekiniz sağ kalmazsınız.” der.

Rasulullah, bu tarz propaganda karşısında, sahabelere: “Ben tek başıma da olsa karşı çıkacağım.” diyerek kararlılığını gösterir. Sahabelerle beraber Bedir’e gelir, sekiz gün orada kalır, alışveriş eder, dönerler. Bu sefere, Sevik Gazvesi denil­miş­tir.

Kur’an-ı Kerîm, şu ayetleriyle bu gazveye işaret eder:

“Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine ‘Düşmanlar sizin için toplandı, onlardan korkun.’ dediklerinde, imanları ziyadeleşip şöyle dediler: ‘Hasbünallah ve ni’me’l-vekil’ (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir). Böylece, Allah’tan bir nimet ve bir lutfa mazhar oldular. Kendilerine hiçbir keder dokunmadı. Allah’ın rızasına uydular. Allah çok büyük lütuf sahibidir.” (Al-i İmran, 3/173-174)

Şeytan, İnsana Kusurunu İtiraf Ettirmez

Şeytan ilahi emre karşı geldiğinde bunun sebebi sorulunca, “Hata yaptım, affet” demek yerine isyanını savunmaya çalıştı. Demek ki, kusurunu itiraf etmemek şeytani bir haslet, kusurunu kabullenip af dilemek ise çok güzel bir meziyettir. Kusuru kusur olarak gören o kamburdan kurtulmaya çalışır, ama kusurunu itiraf etmeyen biri, ondan kurtulamaz.

Kur’an-ı Kerim’de yüce Allah bizi defalarca tövbe ve istiğfara çağırır. Hatta Peygamber Efendimize şöyle emreder:

“Hem kendi günahın için, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah’a istiğfar et. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.” (Muhammed, 47/19)

Peygamber Efendimiz kendileri istiğfara devam etmiş, ümmetini de teşvik etmiştir. (Buhârî, Daavât 3)

Peygamber Efendimiz: “Vallahi ben Allah’a günde yetmiş defadan çok istiğfar ediyorum.” der. Başka bazı hadislerde Hz. Peygamber’in günde yüz defa istiğfar ettiği belirtilir. (Müslim, Zikr,  41; Ebû Dâvud, Vitr,  26)

Hz. Ebû Hüreyre şöyle der: “Peygamberden daha çok istiğfar edeni görmedim.”

Aslında peygamberler masumdurlar. Peygamber Efendimizin günde en az yetmiş kez istiğfar etmesi, günahından dolayı olmayıp ümmetine hüsn-ü misal olması içindir.

Bir de yapılan her işin bir “ideal şekli” vardır. İnsan -velev güzel şeyler de yapsa- bu ideal şekli yakalayamama endişesiyle istiğfar eder ve etmelidir. Peygamber Efendimizin istiğfarına bu açıdan da bakılabilir.

Şeytan Yüzüstü Bırakır

Şeytan, insanları harekete geçirir, ama onları yarı yolda bırakır, hem de yüzüstü bir şekilde…

Kur’an’da bunun bir örneğini Bedir Savaşı anlatılırken görürüz. Şöyle ki:

İnsanları saptırmak için her türlü fırsatı değerlendiren şeytan, Bedir Savaşı’nda da iş başındadır:

“O zaman şeytan, onların (Mekke müşriklerinin) yaptıklarını allayıp, pullayıp şöyle demişti: ‘Bugün, insanlardan size galip gelecek kimse yoktur. Ben de size muhakkak yardımcıyım.’ Fakat iki ordu karşı karşıya görününce, arkasını dönüp kaçarak dedi: ‘Ben kesinlikle sizden uzağım. Çünkü ben, sizin göremeyeceğiniz şeyleri (melekleri) görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah’ın azabı çok şiddetlidir.’“ (Enfal, 8/48)

Ayetlerin açıklaması olarak, “Şeytan, Bedir Savaşı öncesi Süraka b. Malik şeklinde görülerek, Mekkelileri savaşa teşvik etti.” şeklinde bazı rivayetler vardır. Bu, adı geçen şahsın şeytandan aldığı ilhamla bunları söylemesi anlamında olabilir.

Ayrıca, şeytanın böyle vesvese vermesi için illa bir şahıs suretinde görülmesi lazım gelmediği unutulmamalıdır. Dolayısıyla Mekke müşriklerini aldatmasını, diğer insanları aldatması şeklinde değerlendirebiliriz. Şeytan, müşrikleri havalandırmış, gururlandırmış, melekler ordusunu görünce de, korkup kaçmıştır. Şeytanın bir katile adam öldürtmesi, bir hırsıza mal çaldırmasıyla, Bedir Savaşı öncesi müşriklere “Bugün kimse sizi yenemez...” şeklinde onları gurura sevk etmesi arasında herhangi bir fark söz konusu değildir.

Şeytanın insanı yüz üstü bırakması konusunda Kur’ân-ı Kerim şöyle der:

“Tıpkı şeytanın meseli gibi ki, hani insana ‘küfret’ dedi de, o insan küfredince ‘Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbı olan Allah’tan korkarım.’ dedi.” (Haşr, 59/16)

Ayet, iniş sebebi itibariyle Medine münafıklarının Beni Nadir Yahudilerini savaşa teşvikleriyle alakalıdır. “Yemin ederiz, eğer siz çıkarılırsanız biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye itaat etmeyiz. Şayet sizinle savaşılırsa, muhakkak size yardım ederiz.” demişler, fakat savaş patlak verince onları yüzüstü bırakıvermişlerdir. (Haşr, 59/11-12)

İşte şeytanın hali de böyledir. İnsanı kötülüğe teşvik eder. Bunu yaparken de insanın hayrını istiyormuş gibi davranır. Fakat o insanı küfre atınca, artık ondan teberri eder, yüz çevirir.

Çoğu âlime göre bu teberri kıyamet gününde olacaktır. Za­hire uygun olan da budur.

Bazı âlimler ise, şeytanı İblis, ayette bildirilen insanı ise, Ebu Cehil olarak açıklamışlardır. Ebu Cehl’in, şeytanın aldat­ma­sına kurban gidenlerden olduğunda tereddüt yoksa da, ayette bu hususi manaya kesin bir delalet olmadığı aşikârdır.

Esasen din bir imtihandır. Elmas gibi ulvi ruhlarla, kömür gibi süfli ruhların birbirinden ayrılması gerekir. Bu ayrışma ameliyesi için şeytan ve ekibine görev düşmektedir.

Şeytan İçki ve Kumara Teşvik Eder

“İçki, kumar, putlar, fal okları şeytanın amelinden bir pisliktir. Bundan kaçının ki kurtulasınız. Şüphesiz şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/90-91)

İçki ve kumar, ilk devirlerden beri hemen her toplumda görülen muzır birer illettir. Günümüzde ise, adeta çılgınlık boyutlarına varmıştır. Vatandaşlarını zararlı şeylerden koruması gereken devletler bile -tabir yerindeyse- şeytana kanmış, devlet eliyle içki fabrikaları açılmış ve kumara izin verilmiştir. Hâlbuki uyuşturucuyla mücadele eden devlet, bu ikisiyle de mücadele etmesi gerekir.

Ayette içki ve kumarın bazı zararlarına şöyle dikkat çekilmiştir:

1. İçki ve kumar, insanlar arasında kin ve düşmanlık meydana getirir.
2. İçki ve kumar, Allah’ı anmaktan alıkor.
3. İçki ve kumar, namaz gibi ibadetlere engel olur.

Sarhoş insan, problemli insandır. Aklî melekeleri iyi çalışmaz. İnsanlarla geçimi iyi değildir. Mutlu bir aile hayatı yaşayamaz.

Mealde “kumar” şeklinde ifade edilen kelime, ayette “mey­­­sir” olarak geçer. Bu kelime, başta kumar olmak üzere “mil­li piyango, toto, loto…” gibi bütün kolaydan kazanılan haram kazançları içine alır. İslam’da esas olan çalışmaktır. Bunlar gibi kolaydan kazanılan şeylerde ise, bazılarının sırtından başkalarını zengin yapmak esası vardır.

Kumar oynayan kimse daima streslidir. Başkalarının kaybetmesini esas alarak yaşadığından, bencildir. Kumarda kazandığında bile zarardadır. Çünkü haysiyet, şeref, güzel ahlak gibi nice değerlerini, kazanırken kaybetmektedir.

İçki ve kumarla beraber ayette yasaklanan iki şey daha vardır: Putlar ve fal okları.

Her çeşidiyle putlar, günümüzde de devam etmektedir.

Fal oklarının yasaklanması, aslında her türlü falın yasaklanmasıdır. Cahiliye döneminde Araplar okları kur’a şeklinde çeker ve bunlardan gelecekle alakalı işaretler çıkarmaya çalışırlardı. Yolculuk, ticâret, evlenme gibi önemli işleri yapmak isteyen kimse, sonucun hayırlı olup olmayacağını anlamak için şans oku çekerdi. Şans okları, Kureyş’in en büyük putu olan Hübel’in bekçisinin elindeki torbada bulunurdu. Şans oku çektirmek isteyen, Hübel’in önüne gelir, bekçiye bir ücret verir, bekçi de torbasından bir ok çekerdi.

Çekilen bu oklara göre hareket edilir; mesela “Rabbim bana emretti” oku çıkarsa o iş yapılır, “Rabbim beni menetti” oku çıkarsa ondan vazgeçilirdi.

Şeytan Unutturur

Unutmak, insana arız olabilen zaaflardandır. Unutmanın en kötüsü ise, Allah’ı ve ahireti hatıra getirmemek, dünyaya gönderiliş gayesine aykırı işler yapmaktır. Bu ise, kelimenin tam anlamıyla bir gaflettir.

Bazı insanlar iman etmedikleri halde kendilerini müminmiş gibi gösterirler. Cenab-ı Hak bu münafıklarla alakalı şunu haber verir:

“Şeytan onları istilâ etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. Onlar, şeytanın hizbidir. İyi bilin ki şeytanın hizbinde olanlar tam bir hüsrandadır.” (Mücadele, 58/19)

Nefsin önemli zaaflarından birisi unutmaktır. İlk insan Hz. Âdem’e “yasak ağaca yaklaşmaması” emredilmiş, fakat o, bu emri unutarak yaklaşmış ve ağacın meyvesinden yemiştir.

Âdem’in bu tabiatı bütün evladında da aynen vardır. Yani insan unutkan bir varlıktır.

Faraza, dün ne yediğini unutur, arkadaşına verdiği sözü unutur, randevusunu unutur…

Fakat bütün bu unutma türleri içerisinde en dehşetlisi insanın Allah’ı unutması, O’na verdiği sözü unutması, Allah’ın emir ve yasaklarını unutmasıdır. Böyle bir unutkanlık tam bir gaflet halidir. Böyle gafiller hakkında Allah şöyle buyurur:

“O kimseler gibi olmayın ki, onlar Allah’ı unuttular, Allah da ceza olarak nefislerini onlara unutturdu.” (Haşr, 59/19)

Artık onlar nefislerine dönüp bakmazlar, hep afakla meşgul olurlar. Mesela kendi ayıplarını hiç görmezler, ama başkalarının ayıpları gözlerinden hiç kaçmaz. Kendilerini kusurdan pak ve münezzeh zannederler. Bir gün gelip öleceklerini hiç hatıra getirmezler. Ebedi dünyada kalacakmış gibi uzun emellere, tatlı hülyalara dalarlar.

“Çoklukla gururlanmak sizleri oyalayıp durdu. Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz.” ayeti, bir yönüyle böyle insanların halini dile getirmektedir. (Tekasür, 102/1-2) “Benim malım, benim servetim, benim makamım” derken birden hayat bitivermiş, bu gafil insanlar kendilerini kabir çukurunda buluvermiştir.

Demek ki Allah’ı unutmanın cezası nefsi unutmaktır. Nefsini unutan kişi ise ona yönelemez, terbiyesi ile meşgul olamaz.

Şeytan Hedefine Adım Adım Gider

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın! Her kim şeytan adımlarına uyarsa, şüphe yok ki o şeytan çirkin ve merdud şeyler emreder...” (Nur, 24/21; Bakara, 2/168, 208; En’am, 6/142)

Ayette şeytan yoluna sülûk, birisini adım adım izlemekle istiare edilmiştir. Şeytan, adım adım hedefine varmaya çalışır. Onun adımlarını izleyenler ona kul ve köle olmaktan kurtulamazlar. Üstteki ayette ve Bakara 169. ayette “o şeytan çir­kin ve merdud şeyleri emreder” denilmiştir. “Emreder” ifade­si şeytanın sözüne uyanların ona memur olduklarına bir işaret­tir.

Şeytanın her şahısla alakalı bir “yol haritası” vardır. Şeytan, kime nerden ve nasıl yaklaşılacağını gayet iyi bilir. Mesela, günde beş vakit namazını kılan birine tutup da “Artık yeter, bundan sonra namaz kılma!” demez. Bunun yerine, mesela önce sabah namazını evde kılmaya ikna eder, “Hava soğuk, sağlığı korumak da bir görev. Bugün evde kılıver” der. Bir başka merhalede tüm namazlarını evde kıldırtmaya çalışır. Bir başka adımda artık sabah namazına uyanamaz hale getirir. Yapabilirse daha ilerisinde namazı bütün bütün terk ettirir.

Şeytan bir insana, “Haydi rakı iç!” diye telkinle işe başlamaz. Önce ona bira gibi hafif alkollü bir içki içirtir. Ardından diğerlerini merak ettirir, öyle ki “Bak hepsini denedin, bir de şu ‘cin’in tadına bak.” der, muhatabını cin çarpmışa çevirir.

Hayatın baharını yaşayan ve az çok haramı bilen genç kız ve erkeğe hemen birden gayr-i meşru beraberlik telkini vermez. Önce gayet masumane ve temiz bir beraberlik başlatır. Zamanın akışı içinde onları evlilik dışı beraberliğe kadar sevk etmek ister.

Şeytan Peygamberlerle de Uğraşır

Hz. Âdem ilk insan ve ilk peygamberdi, daha önce anlatıldığı gibi şeytan onunla uğraştı. Onunla uğraştığı gibi, diğer peygamberlerle de uğraştı.

Mesela, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’e bakalım. Kur’­an’­da Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i kurban etme olayı anlatılır.

“Oğlu, yanında koşacak yaşa gelince: ‘Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?’ dedi. Çocuk da: ‘Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.” (Saffat, 37/102)

Peygamberlerin rüyası vahiydir. Böyle olduğundan Hz. İbrahim rüyayı oğluna anlattı. Oğlu İsmail tam bir teslimiyetle hükme boyun eğdi. Aslında murad-ı İlahi baba oğlun imtihan edilmeleri ve bu şekilde insanlığa kurban ibadetini bildirmekti.

Şeytan, hem Hz. Hacer’e, hem Hz. İbrahim’e, hem de Hz. İsmail’e vesvese verdi, ama hepsi de şeytana iltifat etmediler. Şöyle ki:

Şeytan Hz. Hacer’e “Biliyor musun, kocan İsmail’i kurban edecek.” dedi, Hz. Hacer şeytanı dinlemedi. Hz. İbrahim’e ise, “İnsan rüya ile amel mi eder?” dedi. Hz. İsmail’e de üç ayrı yerde “Baban seni kesecek!” şeklinde vesvese verdi, hepsi de şeytanı dinlemeyip onu taşladılar.

Bugün hacda Mi­na’­da şeytan taşlanan yerler, Hz. İsmail’in şeytanı kovup taşladığı, Hakkın emrine itaat edip seve seve kurban edilmeye razı olduğu makamlardır.

Konunun başka bir örneğini Hz. İsa’da görürüz. Şöyle ki:

Bir zaman şeytan, Hz. İsa’ya itiraz edip demiş ki:
“Madem ecel ve her şey Allah’ın kaderi iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”
Hz. İsa demiş ki:
“Cenâb-ı Hakk kulunu imtihan eder der ki: ‘Sen böyle yapsan sana böyle yaparım, göreyim seni yapabilir misin?’ Fa­kat kulun hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakk’ı tecrü­be etsin ve desin: ‘Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?’”

Şeytan Âlimleri de Aldatır

İlim, insanı yükselten değerlerdendir. Ama amel olmadıktan sonra tek başına ilim yeterli olmaz. Bazı insanlar âlim seviyesine çıksa bile, ilmiyle yoldan çıkabilirler ve şeytana maskara olabilirler. Şu ayet, ilmiyle dalalete düşenlerin en adi bir seviyede olduklarını gayet müessir bir şekilde tasvir eder:

“Onlara o herifin kıssasını oku ki, ona ayetlerimizi sunmuştuk da o onlardan sıyrıldı çıktı. Derken onu şeytan arkasına taktı da sapkınlardan oldu. Eğer dileseydik biz onu o ayetlerle yükseltirdik. Lakin o, yere (süfli şeylere) saplandı ve hevasının ardına düştü. Artık onun meseli, o köpeğin meseline benzer ki, üzerine varsan dilini salar solur, bıraksan yine dilini salar, solur. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan kimselerin meselidir.” (A’raf, 7/175-176)

Ayet, ilminin hilafına amel eden kötü âlimi anlatmaktadır. Dalalete düşmesi cehilden değil, ilimdendir. Bilerek küfrü imana tercih etmektir.

 Artık hiç dönmeyecek bir şekilde imandan ayrılması ayette “insılah” olarak ifade edilmiştir. Zira insılah, hayvanın derisinin soyulması anlamında kullanılır. Ayette “şeytana uydu” denilmeyip “Derken onu şeytan arkasına taktı” denilmesi de manidardır. Bu ifade, şeytanın onu avladığını anlatmaktadır.

Köpek, hayvanlar içinde en habis, kadri en düşük, en hasis nefse sahip bir hayvandır. Himmeti batnını aşmaz. Kuvvetli bir hırsa sahiptir. En aşağı şeylere de razı olur. Mesela kokuşmuş cife, ona taze etten daha hoş, pislik helvadan daha tatlı gelir. Bir leş bulsa yüz köpeğe yeteceği halde kimseyle pay­laşmaz, yaklaşana hırlar. İşte, böyle hasis bir hayvanın en nahoş bir hali dilini sarkıtıp solumasıdır. İlahî ayetlere muhatap olduğu halde, şeytanın peşinden gidenler böyle bir köpeğe benzetilmiştir.

Ayette hali tasvir edilen şahıs hakkında Beni İsrail bilginlerinden biri, Ümeyye b. Ebî Salt veya Bel’am b. Baura şeklinde farklı rivayetler vardır. Ümeyye b. Ebî Salt, semavî kitaplardan Allah’ın bir peygamber göndereceğini öğrenmişti. Ama kendisinin peygamber olarak gönderileceğini umuyordu. Hz. Peygamber gönderilince, hasedinden onu inkâr eder. Hz. Peygamber onun hakkında, “Şiiri iman etmiş, fakat kalbi kâfir.” demiştir.

Bel’am ise, kendisinde bazı İlahî kitapların bilgisi olan biridir. Fakat Hamdi Yazır’ın da dikkat çektiği gibi, anlatılan bu kıssadan maksat şahsın tarifi değil, halini tefhim ve temsildir. Her devirde, ayetin tasvir ettiği tipleri görmek mümkündür.

Şeytan Bazı Doğrulardan Yola Çıkıp Yanlış Sonuçlara Vardırır

Şeytanın önemli bir hilesi, bazı doğrulardan yola çıkarak yanlış çıkarımlarda bulunmasıdır. Hilesini tümüyle yanlışlar üzerine kursa, hemen fark edilebilir. Ama arada doğrulara da yer vermesi onu daha tehlikeli yapar.

Bunun ilk örneğini Hz. Âdem’e secde etmeme olayında görürüz. Şöyle ki:

“Allah buyurdu: ‘Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?’ İblis dedi: ‘Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’” (A’raf, 7/12)

Şeytanın “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” demesinde biri doğru diğeri yanlış iki hüküm vardır. “Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” kısmı doğrudur. Ama bundan yola çıkarak, “Ben ondan hayırlıyım” demesi yanlış bir hükümdür.

Bazen insanın hatırına şeytandan şöyle bir vesvese gelebilir:

- Her şey kader ile belirlenmedi mi?
- Evet, kader ile belirlendi.
- Öyleyse sen kaderin mahkûmusun. Kaderin seni bu günahlara mahkûm etmiş!”

Hâlbuki her şeyin kader ile belirlenmesinden böyle bir sonuca varılmaz. Çünkü bize irade verilmesi de kaderdendir. Güneşi belli bir yörüngeye mahkûm eden ilahi kader proğ­ra­mı, bizi de çeşitli alternatiflerden birini seçmeye mahkûm etmiştir. “Seçmeye mecbur olmak, iradeyi ortadan kaldırmaz.” Veya şöyle de diyebiliriz: “İnsan, hür olmaya mecburdur.”

Şu iki ayette, şeytanın desisesiyle insanların nasıl yanlış sonuçlara varabildiklerini görürüz:

1. ”Allah’a ortak koşanlar dediler ki: ‘Allah dileseydi, ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O’nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık.’” (Nahl, 16/35)

2. “Onlar, ‘Eğer Rahman olan Allah dileseydi, biz o meleklere tapmazdık.’ dediler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.” (Zuhruf, 43/20)

Birinci ayette demiş oldukları “Allah dileseydi, ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O’nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık” ifadeleri esas olarak doğrudur. Ama yanıldıkları nokta, Allah’ın onları bu konuda serbest bırakmış olduğudur.

İkinci ayette demiş oldukları “Eğer Rahman olan Allah dileseydi, biz o meleklere tapmazdık” ifadeleri de esasen doğrudur. Ama göz ardı ettikleri nokta, Allah’ın böyle meselelerde insanları kendi iradelerine bırakmasıdır. Yoksa imtihan olmazdı, ne iyilerin iyiliğinden, ne de kötülerin kötülüğünden söz edilemezdi. İnsan, mesela erkek veya kız olmakta hür değildir, ama iman etmekte veya küfrü seçmekte tamamen serbesttir.

Şeytan Uçuruma Sürükler

“De ki: Hiç biz Allah’ı bırakır da, bize ne fayda ne zarar veremeyecek nesnelere mi yalvarırız? Ve Allah bizi hidayetine kavuşturmuş iken gerisin geriye ardımıza mı döneriz? O kimse gibi ki, arzda şaşkın şaşkın dolaşırken kendini şeytanlar ayartıp uçuruma çekmekte. Beride ise arkadaşları var, ‘Bize gel’ diye onu doğru yola çağırıp duruyorlar...” (En’am, 6/71)

Ayet, şeytanın adımlarına uyup İslam yolundan sapan kimsenin halini tasvir etmektedir. Müslümanlar onu çağırıyorlar, fakat o, bunlara iltifat etmiyor. Arapların cahiliyedeki inancına göre, sahrada yol alırken insana cin veya hayalet görülüp “Burdan gel” diye onu yönlendirir, uçuruma sürüklermiş.

Temsili biraz açarak şöyle ifade edebiliriz: Sahrada yol alan bir kervan var. Kervandan biri ayrı kalıyor, yolunu kaybediyor. Nereye gideceğini bilemez durumda. Şaşkın şaşkın sağa sola bakınmakta, şuursuzca oraya buraya gitmekte. Arkadaşları bunu aramaya çıkıyorlar, uzaktan görüyorlar. Fakat o esnada, şeytanlar devreye giriyor, “Bu tarafa, bu tarafa gel.” diye o şaşkını çağırıyorlar. Hâlbuki çağırdıkları yer uçurumdan başka birşey değil. Onların çağırdığı tarafa gitse, helak olacak. Arkadaşları onun bir helakete doğru gittiğini görüp olanca güçleriyle “Bize gel” diye doğru yola davet ediyorlar.

İşte, vücut sahrasında yol alan ve ebedi saadete namzet olan beşer kervanında yolunu kaybedenler var. Şeytanlar ve şeytan fikirli insanlar, bu şaşkın kimseleri cehennem çukuruna çekmek için her türlü aldatma yollarını deniyorlar. Hak yolun yolcuları ise, bu mütehayyir insanları kurtarmak istiyorlar, hidayete çağırıyorlar.

Şeytan Ayetleri Safsatası

“Şeytan ve cinler, kâhin ve medyumlara bir şeyler getirdikleri gibi, Hz. Peygamber’e de bir şeyler getirmişler midir? Yani, vahye herhangi bir müdahaleleri olmuş mudur?” meselesi eskiden beri, zaman zaman gündeme gelen bir meseledir. Vahyin ilk muhatabı olan Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’e “kâhin, mecnun” iddialarında da, böyle bir yaklaşım söz konusudur. Yani, “zaman zaman bunları ona şeytan fısıldıyor” demektedirler.

Kur’an’ın şu ayeti, bu iddiada olanlara susturucu bir cevap niteliğindedir: 

“Bu Kur’an’ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yakışmaz, ayrıca güçleri de yetmez. Onlar, vahyi işitmekten menedilmişlerdir.” (Şuara, 26/210-212)

Yani, böyle bir şey getirmek her şeyden önce şeytanların tabiatına aykırıdır. Tabiatında fesad ve saptırmak bulunan şeytanlar, elbette iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, insanlara hak yolu gösteren böyle bir eseri söyleyemezler. Hem sonra, farz-ı muhal olarak böyle bir şey yapmak isteseler bile, semadan meleklerle ve semavi mancınıklarla tardedi­lir­ler.

Şeytanların, Kur’an’ın vahyedilmesi esnasında dinlemekten menedilmelerinde şöyle bir incelik vardır:

Şayet şeytanlar onu dinleyebilselerdi, duyduklarını kâhinlere haber verirlerdi. Böylece “Muhammed’e gelen falan kâhine de geldi.” denir ve vahye itimad sarsılırdı. Halbuki, “Gay­­bı bilen O’dur. Gaybını, razı olduğu elçiden başkasına bil­dir­mez. Onun önünden ve arkasından gözeticiler salar.” ayetinin be­lirttiği gibi, gaybdan Hz. Peygamber’e gelen mesajın gönderilmesi esnasında koruyucu melekler nezaret etmişlerdir. (Cin, 72/26-27)

Meleklerin nezaret etmesinin bir hikmeti de, şeytanın Hz. Peygamber’e melek suretinde görülmeye çalışmaması içindir.

İlâhî vahye şüphe vermek isteyen insî şeytanların, kendi şeytanlarından aldıkları “vahiyle”, zaman zaman gündeme getirdikleri bir mesele, “şeytan ayetleri” safsatası veya “Gara­nik olayı” dedikleri meseledir.

Bu iddialarına, şu ayetten delil getirmeye çalışırlar: 

“Senden evvel hiçbir rasul veya nebî göndermedik ki, bir­ şey temennî ettiğinde şeytan onun bu temennisine bir ves­ve­se karıştırmış olmasın. Fakat Allah, şeytanın o vesvesesini giderir. Sonra da Allah, ayetlerini iyice sağlamlaştırır. Allah her şeyi bilen, her şeyi hikmetle yapandır."

"Allah’ın buna müsaadesi, kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri katılaşmış olanlara şeytanın verdiği vesveseyi bir imtihan vesilesi yapmak içindir. Zalimler ise, gerçekten çok derin bir muhalefet içindedirler."

"Bir de kendilerine ilim verilmiş olanlar, Kur’an’ın Rabbin­den gelen hak bir kitap olduğunu bilsinler, ona iman etsinler ve kalplerinde ona karşı bir rahatlık meydana gelsin diye, Allah buna müsaade eder. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru bir yola iletir.” (Hac, 22/52-54)

Müfessir Zemahşerî, bu ayetin açıklamasında şu rivayete yer verir:

Hz. Peygamber’in kavmi ondan yüz çevirmiş, en yakınları bile onun getirdiklerine sahip çıkmamış, muhalefet etmişti. Rasulullah ise, onların yüz çevirmelerinden sıkılıyor, onların İslam’a girmelerini şiddetle arzu ediyordu. Bu yüzden, onların İslam’a meyletmelerine ve inatlarından vazgeçmelerine sebep olur ümidiyle, kendisine onları uzaklaştıracak bir şeyin inmemesini temennî etmişti. Kavminin içinde olduğu bir gün, böyle bir temennî halinde iken, Necm Suresi kendisine indi. Okumaya başladı:

“Şimdi gördünüz mü o Lat ve Uzza’yı ve üçüncüleri olan Menat’ı” (Necm, 53/19-20) ayetine geldiği vakit şeytan gönülden geçirmesine (üm­­niye) müdahale etti, vesvese verdi. Lisanı yanlışlıkla “İşte bunlar ulu ‘Garaniklerdir’ (kuğulardır). Onların şefaatleri ümit edilir.” dedi. Rasulullah, böyle söylediğinin farkında değildi. Hemen ismet sıfatı yetişti ve farkına vardı. (Hz. Cebrail’in uyardığı da bir rivayet olarak nakledilmektedir). Veya bir başka rivayete göre, bu beyti şeytan söyledi. İnsanlar, bu beyti duydular. Surenin sonunda Hz. Peygamber secde edince, orada bulunan müşrikler de gönül hoşluğuyla secdeye gittiler.

Din düşmanlarını “şeytan ayetleri” iddiasına sevk eden ve “Garanik” diye meşhur olan rivayet bundan ibaret.

Şimdi, bu rivayetin muhtevasını çeşitli yönlerden ele alalım:

1. İlâhî vahyi reddedenlerin, Kur’an’dan delil getirmeye çalışmaları açık bir çelişkidir.
2. Zemahşerî’nin bu rivayete yer vermesi, onu kabul ettiğini göstermez. Sırf bir haber olarak nakletmesi mümkündür.
3. Bu rivayet, ekser müfessirlerce sahih bulunmamış ve reddedilmiştir.
4. Necm suresinin okunması ve sonunda Müslümanlarla birlikte müşriklerin de secde ettiklerine dair haberler sahih hadis mecmualarına girdiği halde, garanik olayına ait olan cümle, bu haberlerde mevcut değildir.
Meselâ, Buharî’nin Sahih’inde, İbn-i Mes’ud’dan rivayetle şöyle anlatılmaktadır:

“Kendisinde secde ayeti indirilen ilk sure, Necm Suresi’dir. Bu sure nazil olduğunda, Rasulullah secdeye vardı. Orada bulunanlar da secde ettiler. Ancak bir adamın, yerden bir avuç toprak alıp ona secde ettiğini gördüm.” (Buharî,  Tefsir,  53/4)

5. Zemahşerî’nin naklettiği rivayetlerden birinde, bu sözün şeytan tarafından söylendiği belirtilmiştir. Farz-ı muhal olarak garanik olayı diye birşey olsa bile bu, Hz. Peygamber’in Kur’an okuyuşunu sabote etme tarzında bir müdahaledir. Nitekim günümüzde bir hatip konuşurken muarızları başka sloganlar atabilmektedirler.
6. Yakut el-Hamevî, Mu’cemu’l-Büldan’ında Uzza’yı anlatırken, garanikten bahseden şiire yer verip, müşriklerin bu şiiri Kâbe’yi tavaf ederken söylediklerini belirtir. Öyleyse bu ifade, esas itibariyle Hz. Peygamber’e değil, müşriklere bir şeytanî ilkadan ibarettir.
7. Böyle bir kıssanın batıl olduğuna, surenin başı açık bir şekilde delalet eder:

“Peygamber, kendi arzusundan konuşmaz. Ancak kendine vahyedileni söyler.” (Necm, 53/3-4)

Serdedilen mütalaalardan anlaşıldığı üzere “Garanik olayı” diye meşhur edilmeye çalışılan rivayetin, hiç bir cihetle, vahye şeytanın müdahalesi olduğuna delâleti yoktur. Ancak, din bir imtihandır. Ayette de, bunun bir fitne olduğu belirtilmiştir. (Hac, 22/53) Fitne ise, kelime olarak altın, gümüş gibi madenlerin sahte olup olmadıklarını belirlemek için, onları ateşe tutmayı ifade eder. Bu deney neticesinde, Ebu Bekir gibi elmas ruhlu olanlar, Ebu Cehil gibi kömür ruhlu olanlardan ayrılır.

Küfrü Hayal Etmek Küfür müdür?

Şeytanın en önemli ve en tehlikeli vesvesesi imani konularda olur. Bunu da daha çok hayal ile gerçeği birbirine karıştırmakla yapar.

Bir insan zaman zaman küfür ve şirki hayal edebilir. Mesela,

“Acaba birden fazla ilah olsa nasıl olurdu?”
“Ya ölümle her şey biterse, ahiret olmazsa?”
“Ya kader bizi bağlıyorsa…” gibi.
Ama bunları hayal etmek onları kabul etmek değildir.

İslam âlimleri, “Küfrü hayal etmek küfür değildir.” ölçüsünü koyarlar. İnsan hayalen yemek yediğinde doymadığı veya hayalen servet kazanmakla zengin olmadığı gibi, küfrü hayal etmekle de kâfir olmaz.

Çünkü nasıl ki aynada görülen pislik, pis değildir, aynadaki yılan sureti ısırmaz ve ateşin timsali yakmaz. Öyle de, kalbin ve hayalin aynalarında kişinin rızası olmadan, istek dışı gelen pis, çirkin ve küfrî hatıralar zarar vermezler.

Peygamber Efendimize şeytanın insana verdiği vesveseden soruldu. Şöyle cevap verdi:

“İçinde bir şey bulunmayan bir eve hırsız girer mi? Bu, imanın ta kendisidir.” (Müslim, Îmân, 211)

Peygamber Efendimizin bu cevabı, vesveseye müptela olanları rahatlatan bir esası ortaya koyar. Demek ki kalbe gelen ve kalbin rahatsızlık duyduğu vesveseler, imana zarar vermediği gibi, aslında imanın bir isbatıdır. Çünkü vesveseye maruz olan kişinin kalbi, bu vesveselerden rahatsızdır, yani o vesveseleri kabul etmemektedir. Bu da, onda var olan imanı gösterir.

Şeytan Dört Yönden Yaklaşır

Şeytan, Âdem’e secde etmeyince ilahi rahmetten uzaklaştırıldı. İnsan yüzünden böyle bir cezaya çarptırılınca, insanla uğraşmak, onu yoldan çıkarmak hususunda Allah’tan yetki istedi. Kendisine yetki verilince şeytan şöyle dedi:

“Öyleyse, beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onlar için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.” (A’raf, 7/16-17)

Şeytanın bu ifadelerinden ilk anlaşılan, onun her türlü yolu deneyerek insanı Allah’a giden yoldan döndürmeye çalışmasıdır. Şeytan bu konuda hırslıdır ve kararlıdır. Ve Allah’a giden yolda şeytan en büyük engeldir.

“Şeytan, Âdemoğlu için İslam yolunda oturur ve: 'Atalarının dinini terk mi edeceksin?' der! O da şeytana uymayıp Müslüman olur. Sonra hicret yolu üzerine oturur ve 'Yurdunu terk edersen garip kalırsın.' der. Mümin yine onu dinlemez ve hicret eder. Sonra cihad yolu üzerinde durur, o mümine 'Savaşa gidersen öldürülürsün, malını paylaşırlar, hanımını başkası nikâh eder.' der. O da bu son engeli de aşar ve yoluna devam eder.” (Nesai,  Cihad, 19)

Fahreddin Razi, tefsirinde şunu nakleder:

Melekler şeytanın bu kararlığı karşısında insana acıdılar, “Şeytan dört cihetten insanı kuşatmışken bu insan şeytandan nasıl kurtulabilir?” dediler.

Cenab-ı Hak onlara şöyle dedi:

“Alt ve üst olmak üzere iki cihet kaldı. Eğer insan hudu’ ile ellerini kaldırır benden isterse veya huşu’ ile başını secdeye vardırırsa, yetmiş senenin günahını ondan affederim.”

Şeytanın ön ve arka, sağ ve soldan gelmesi değişik şekillerde anlaşılmaya müsaiddir.

Mesela, insanın önünde kıyamet ve ahiret vardır, şeytan bunları inkâr ettirir. Arkasında dünya vardır, insanı dünyaya yönlendirir. Sağdan gelmesi hasenat, yani iyilikler yönüyledir, onu iyilik yapmaktan alıkoymaya çalışır.

Mesela bir insan sadaka vermeye niyetlendiğinde onu engellemeye çalışır, “Aslında şu kadar kendi ihtiyaçların varken niye veriyorsun ki?..” der. Veya bir çeşit “ehvenüş- şer” prensibiyle hareket eder, büyük hayırlara engel olmak için onu küçük hayırlarla meşgul eder. İnsanın hayrını istiyormuş gibi yapıp, onun hayrına engel olur. Mesela, büyük hizmetler yapabilecek bir insanı kendi halinde bir hayata ikna eder, başkalarının ondan istifadesine engel olur.

Soldan gelmesi ise seyyiat, yani kötülükler yönüyledir. Kötülükleri güzel ve süslü gösterir, insanı günah lekeleriyle manen kirli hale getirmek ister.

Bir başka açıdan bu dört cihet, şu şekilde de anlaşılabilir: Ön cihet hayal, arka cihet vehim kuvveti, sağ cihet şehvet, sol cihet gadaptır.

Şeytan, insandaki hayali batıl şeylerle meşgul eder. Bilindiği gibi, insan önce hayal eder, sonra yapar. Mesela bir hırsız, evi soymadan önce hayalen defalarca soyar, sonra bunu fiiliyata döker. Her günahın evveli hayalde başlar.

Vehim kuvveti ise, şeytan tarafından hayırlı işlere engel olmada kullanılır. Mesela, bir insan malının önemli bir kısmını Allah yolunda vermeye niyetlendiğinde vehim devreye girer, şeytan buradan o kimseye “Ya ilerde işlerin bozulur kendin muhtaç hale gelirsen? Ya şöyle olursa, ya böyle olursa…” gibi ihtimal hesapları yaptırır ve o önemli hayra engel olabilir.

Şehvet, insanın istek yönüdür. Servet, makam, şöhret, lezzet peşinde koşmak gibi hususlarda şeytan insanı hayli kandırır.

Gadap ise insanın öfke yönüyle alakalıdır. “Öfkede akıl yoktur.” denilir. İnsanda öfke damarı harekete geçtiğinde, akıl devre dışı kalır, o insan her türlü çılgınlığı yapmaya hazır hale gelir. Mesela, komşusunun ineği bahçesine girip bir iki domatesini yiyen bir kimse, şeytanın teşvikiyle öyle sözler söyler ki, aklıselim bunları asla kabul etmez veya öyle hareketler yapar ki bir çocuk bile yapmaz. Hatta bazen iş cinayete kadar uzayabilir. Biri mezara gider, diğeri de hapse girer, ömrünün sonuna kadar pişmanlık duyarak yaşar.

Maneviyat büyüklerinden Şakik-i Belhî, üstteki ayetin yorumu sayılabilecek şekilde şöyle der:

“Her sabah dört cepheden şeytanın saldırısına uğrarım. Önden yaklaşınca, “İstediğini yap, Allah Gafur ve Rahimdir.” der, ona şu ayetle cevap veririm:  “Kullarıma haber ver ki, ben gerçekten çok bağışlayıcı ve pek merhamet ediciyim. Bununla beraber azabıma gelince, o da çok can yakıcı bir azapdır.” (Hicr, 15/49-50)

Arkadan yaklaşınca, benim ve çocuklarımın fakirliğin pençesine düşme ihtimaliyle korkutur. Ona şu âyeti okurum: “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın... (Hud, 11/6)

Sağdan yaklaşınca, beni yaptığım iyiliklerle övmeye, yüceltmeye çalışır, “Senin gibi âbid biri dünyada yoktur.” der. Şu âyetle onu sustururum: “... O halde sabret, akıbet müttakilerindir.” (Hud, 11/49) (Yani bugüne değil, işin sonuna bakmak lazım. Yola çıkan biri hedefe varıncaya kadar başarılı sayılmaz. Mesela, İstanbul’dan Ankara’ya doğru arabasıyla giden birisi, son km.de de kaza yapsa amacına ulaşamayacaktır.)

Sol cepheyi seçince dünyanın bütün güzelliğini ve şehvetlerini nazarıma verir, iştahımı kabartmaya çalışır. Hemen şu ilâhî fermanı hatırlatırım: “…Artık, kendileriyle arzu ettikleri şeyler arasına perde çekilmiştir.” (Sebe’, 34/54) (Yani, cehennem ehli gördükleri azap karşısında dehşete düşerler, kendilerinde iştah namına bir şey kalmaz. Mesela, işkence gören biri, önüne en güzel yemekler de konulsa onları canı çekmez.)

Ben bunları okuyunca, şeytan eli boş olarak geri döner.”

Şeytan İnsanın İmanını Çalmaya Çalışır

Şeytan bir hırsızdır, insan kalbinde en değerli cevher olan imanı çalmaya çalışır. Günümüzde, imanî konularda hemen her tarafta görülebilen şüpheler, şeytanın bu konuda nasıl hummalı bir şekilde çalıştığını ispat eder. “Din afyondur” şeklindeki bir vesvese, kominizmi esas alan bir devletin 70 yıl boyunca temel prensiplerinden biri idi. Bu sistemde “kutsala” savaş ilan edilmişti. Şimdilerde ise din, dünya çapında daha saygın bir konumdadır. Ama şeytanın bu konuda vesveseleri bitmiş de değildir.

Şeytan, insanın imanını çalma hususunda ısrarcıdır. Ve ısrarını son ana kadar devam ettirir. Futbolda son anda bile sürprizler olabilmesi misali, takva sahibi kimselerin bile imanını elde etmeye hırs gösterir, sekerat halinde verdiği vesveselerle o kimseyi inkârcı biri olarak bu dünyadan göndermeye çalışır.

Teorik olarak şeytan son anda imanı çalma ihtimali varsa da, gerçekten imanı kuvvetli olan kimseler ömür boyu son ana da hazırlandıklarından böylelerin imanı ilahi koruma altındadır, şeytanlar ordusu da gelse bir şey yapamazlar. Çünkü onların imanı sadece akılda değil, kalbin en derin köşelerindedir ve şeytanlar o derinliğe nüfuz edemezler.

Şeytan, Ateşe Sevk Eder

Ateşten yaratılan şeytanın akıbeti ateş olacaktır. Ama o, ister ki orda yalnız kalmasın, yeryüzüne halife olarak gönderilen insanlardan da nicelerini yanına alsın!

“Her kim Rahmanın zikrinden yüz çevirirse, biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar. Ama onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet kıyamet günü huzurumuza gelince, arkadaşına: 'Keşke seninle benim aramda doğu ile batı kadar bir uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaşmışsın!' der. Onlara: ‘Bugün pişmanlık duymanız size hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü siz zulmettiniz. Şimdi de hepiniz azapta ortaksınız.’ denir.” (Zuhruf, 43/36-39)

Öyle anlaşılıyor ki, şeytana uyanların bedenleri ateşte yanarken, ruhları da “pişmanlık ateşiyle” yanıp kavrulacak. Ama bu pişmanlık onlara fayda vermeyecek, kendilerini ateşten kurtarmayacak.

Böyle feci bir akıbete maruz kalmamak için şeytandan korunmak lazımdır. Bunu yapabilmek için de, önce korunma yollarını bilmek, ardından ise uygulamak gerekir. Gelecek bölümde şeytandan korunma yolları anlatılacaktır. Bunları uygulamak ise, her ferdin iradî kararlılığına bağlıdır. Elinde ilaçlar olan kimse, bunları kullanmazsa elbette şifayı elde edemez. Şeytandan korunma yollarını bilmek de şayet uygulanmazsa bir işe yaramaz.

8 Şeytandan korunma yolları nelerdir?

Şeytanın aldatmalarına karşılık Allah’a tövbe etmek

Tövbe, günahtan dönmektir. “Beşer şaşar” denilir. Yani insan, şaşan ve aldanan bir varlıktır. Peygamberler dışında masum kimse yoktur. Hatta peygamberler için bile “zelle” tabir edilen “hakka tam isabet edememek, içtihadında yanılmak” gibi durumlar söz konusu olabilmektedir. Ama masum olduklarından bu konuda kendilerine vahiy gelir, o yanlış düzeltilir.

Peygamber olmadığımıza göre muhakkak kusurlarımız ve günahlarımız da olacaktır. Ama Gafur ve Rahim olan bir Rabbin kullarıyız.

Allah, tövbeleri kabul eden, merhamet edendir. O, o kadar merhametli bir Allah’tır ki, kulunu bir kere terk edivermekle ilelebet terk edivermez. Kulu dönüp tövbe ettikçe, İblis gibi ısrar etmedikçe yine bakar, yine bakar, sonsuz olarak bakar, bir oldu, iki oldu, nihayet üç oldu, “yetişir artık” demez, sayısız olarak döner bakar, çünkü Rahimdir, çok merhametlidir.

Pişman olmak da tövbedir. Ama sadece pişmanlıkta kalmayıp samimi bir tövbe ile o günahın lekelerinden temizlenmek lazımdır. Günahlarını hatırlayan birinin tam bir pişmanlık içinde gözyaşı dökmesi, iç dünyasında ciddi bir temizlik ameliyesi gerçekleştirecektir.

Takva ile yaşayan bir Hak dostu şöyle der: “Harama bak­makla cünup olan gözlerine, gözyaşı ile gusül yaptır.”

Tövbede ciddi olmak, Allah’a verdiği sözün ardında durmak esastır. Yoksa “Yüz bin kere tövbe eder, yine şarap içeriz.” şeklindeki yaklaşımlar maneviyattan nasipsizliğin alametidir.

Günahlar kire, tövbe ise bunları yıkayan deterjana benzer. Günahına samimi tövbe eden kimse, günahı olmayan kimse gibidir.

İnsanın günahları dağlar gibi de olsa, Allah’ın rahmet denizinde bir kum tanesi kadar bile yer işgal edemez. Bunu bilen kimse, günahları çok da olsa Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.

Şeytanın Çekim Alanından Uzak Kalmak

Mıknatıs, iğne gibi maddeleri kendine çeker. Bu çekim, mesafeyle de alakalıdır, mıknatısa yaklaştıkça çekim artar, uzaklaştıkça çekim azalır. Benzeri bir durum günahların çekiminde görülür. İnsan günahlara yakın oldukça kendini onlara kaptırır, uzak kaldıkça korunması daha kolay olur. Yüzmek için plaja giden biriyle, tenha bir yerde yüzen kimse, günahlar yönünden elbette aynı şartlarda değildir.

Günümüzde bir kısım gazeteler ve televizyonlar, bar ve meyhane gibi gayr-i meşru eğlence yerleri, bir kısım internet siteleri adeta şeytanın yayın organları ve yayın merkezleri gibi çalışmaktadırlar. Bunlar devamlı günahlara sevk etmekte, insanları yaratılış gayesine zıd mecralara yönlendirmektedirler. Televizyona karşı zaafı olan birinin televizyonlu odada durması imtihanını şiddetlendirir, saatlerini günahlarla dolu veya en azından boşu boşuna geçirmesini netice verir.

Hekimoğlu İsmail şöyle der:

“Günümüz Müslüman’ının hicreti, televizyonlu odadan televizyonsuz odaya geçmektir.”

Ömür Boyu Şeytan Taşlamak

İbadetler, nice sembolik manaları da içlerinde taşırlar. Özellikle hac ibadeti pekçok sembollerle doludur. Mesela, Kâbe’ye “Beytullah” yani “Allah’ın evi” denilir. Bir büyük zatın evine misafir olan kimse onun nice ikramlarına mazhar olduğu gibi, hac ve umre için Kâbe’ye gelenler âlemlerin Rab­bi­nin nice ikramlarına mazhar olurlar.

Kâbe’ye yönelmek aslında Allah’a yönelmektir. Kâbe, bedenin kıblesidir. Ruhun kıblesi ise, Allah’tır.

Arafat’ta vakfe, mahşerin bir misalidir.

Hac’da şeytan taşlamak “adüvv-i mübin” olan o apaçık düş­manı hatırlamaya yöneliktir. Yoksa şeytan maddi cesediyle orada değildir.

Anlatılır ki, ariflerden biri rüyasında şeytanı gördü, elindeki asa ile ona vurmak istedi.

Şeytan dedi:

“Ben asadan korkmam. Ben ancak arifin kalp semasından doğan marifet güneşinin şuaından korkarım.”

Şeytan, Mina’da atılan taşlardan da korkmaz. Ama vesveselerine kulak verilmemesi onu rahatsız eder.

Öyle anlaşılıyor ki, şeytana muhalefet eden biri aslında onu taşlamaktadır. Bu zaviyeden baktığımızda, şeytan taşlamanın ömür boyu devam ettiğini söyleyebiliriz.

Yalnız Kalmamak

İnsan, günaha meyilli bir varlıktır. Özellikle tek başına kaldığında şeytan bu fırsatı değerlendirir, vesveseleriyle ona “arkadaşlık” eder. Mesela, evde tek başına kalan delikanlı, ailesiyle beraberken bakamadığı müstehcen yayınlara kolaylıkla ulaşabilir veya aslında girmemesi gereken yerlere internetten girebilir. Hâlbuki başkalarıyla beraber olsa bunu yapmayacak veya yapamayacaktır. Demek ki, yalnız kalmak insanı manen tehlikelere maruz bırakıyor, cemaat halinde olmak ise otokontrol sağlıyor, insanlar birbirlerini korumada yardımcı oluyorlar.

Peygamber Efendimiz bu konuda bize şunu bildirir:

“Dikkat edin! Cemaat halinde olun. Ayrılıktan sakının. Zira şeytan, tek kalanla birlikte olur. İki kişiden ise uzak durur.” (Tirmizi, Fiten,  7)

Ancak kötü tabiatlı kimse veya kimselerle beraber olmak “cemaat halinde olmak” sayılmaz. Böyleleriyle beraber olmak, masum ve saf insanların da onlara benzer hale gelmelerini netice verir. Bu açıdan kişi kimlerle beraber olduğuna dikkat etmesi gerekir. Peygamber Efendimizin ifadesiyle,

“Kişi arkadaşının dini üzeredir. O halde sizden birisi kiminle arkadaşlık yaptığına dikkat etsin.” (Tirmizi, Zühd,  45)

Göze Dikkat

Kur’an-ı Kerim, şu ayetlerle iman sahibi erkek ve kadınları gözlerini haramdan sakınmaya ve iffetli bir hayat yaşamaya davet eder:

“Ey Peygamber! Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan çevirsinler, ırzlarını korusunlar. Böyle yapmaları kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan çevirsinler, ırzlarını korusunlar. Zorunlu görünen kısımlar dışında ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine kadar örtsünler.” (Nur, 24/30-31)

”Harama bakıştan ne çıkar?” dememelidir. Çünkü bu tarz bakış maneviyata büyük zarar verir, zinaya kapıyı aralar. Gözüne sahip çıkmayan “beline” de sahip çıkamayabilir. Bekâr nice kimsenin, hatta evli olanların harama nazardan sakınmama sonucu gayr-i meşru ilişkiler içine girdikleri ortadadır.

- Günümüz şartlarında gözleri korumanın çok daha önem kazandığı ortadadır. Çünkü tarihin hiçbir devrinde görülmemiş şekliyle açık saçıklık yaygınlaşmış; dergi, gazete, televizyon, internet aracılığıyla her yeri istila etmiştir. Böyle bir ortamda gözünü haramdan sakınmayan birinin iffetli kalabilmesi çok çok zordur.

- Ayet-i kerime önce erkeklere bunu bildirmiştir. Çünkü bu konuda büyük imtihanı kadın değil, erkek vermektedir.

Bir hadis-i kutside şöyle bildirilir:

“Yabancı kadına şehvetle bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim onu Benim korkumdan dolayı terk ederse, onun kalbine zevkini gönlünün ta derinliklerinde duyacağı bir iman neşesi ve tatlılığı veririm.”

Peygamber Efendimiz, erkekler için en büyük fitnenin kadınlar olduğunu bildirir. (bk. Buharî, Nikâh, 17) Günümüzde, araba tekerleği reklâmının bile yarı çıplak kadınlarla yapıldığı nazara alınırsa, durumun ciddiyeti ve vahameti anlaşılır.

Peygamber Efendimiz Hz. Ali’ye şöyle der:

“Ey Ali! İlk gördüğünün ardından tekrar bakma. İlk bakış sana ait mubah, sonraki ise caiz değildir.” (Ebu Davud, Nikâh, 43)

İnsan yolda giderken ister istemez yabancı kadınları görür, bunda bir problem yoktur. Ama ardından nazarını tekrar tekrar onlara çevirmesi uygun olmaz, haramdır.

Başka bir hadiste şöyle buyrulur:

“Bir Müslüman erkeğin gözü bir kadının güzelliklerine takılır da sonra Allah’tan korkarak gözünü ondan sakınırsa, Allah Teala ona ibadet sevabı verir. Ve o kimse kalbinde ibadetin tadını bulur.” (Ahmed b. Hanbel, V, 24)

- Hitap iman edenleredir. İmandan nasibi olmayanlar genelde iffet konularında da hassas değillerdir. İman ise kalpte bir yasakçı bırakır, “Harama bakamazsın” diye hatırlatır.

- Ayet-i kerime “Gözlerini haramdan çevirsinler, ırzlarını korusunlar.” derken önce gözden başladı. Çünkü iffetli kalabilmenin yolu, göze sahip çıkmaktan geçer. Gözüne dikkat etmeyen, günün birinde gayr-i meşru beraberliğe düşmekten kendini alamaz. Zira harama bakmak, zinanın habercisidir.

- Harama bakmak, hadiste “göz zinası” şeklinde ifade edilir. Şöyle ki:

“Allah her uzva zinadan payını yazmıştır. Gözün zinası bakmaktır. Kulağın zinası duymaktır. Elin zinası tutmaktır… Nefis ister ve arzular. Azalar ise, ya bunu uygular veya terk eder.” (Müslim, Kader, 20)

- Kadınlara iffetlerini korumaları emredildikten sonra, “Zorunlu görünen kısımlar dışında ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine kadar örtsünler” denilmesi, onların bazı sorumluluklarını hatırlatmaktadır. Erkek, yabancı kadınlara bakmayacak, ama kadınlar da kendilerini cazip bir şekilde göstermeye çalışmayacaklar. Bunun için de el ve yüz gibi zorunlu görünen kısımlar dışında diğer yerlerini güzelce örtecekler. Mesela sadece başını hafiften örtmekle yetinmeyip, başörtülerini boyunlarını ve göğüslerini kapatacak şekilde takacaklardır. 

Namahrem Olanlarla Baş Başa Kalmamak

İslam dini, yabancı kadına bakmayı yasakladığı gibi, onun­­la başbaşa kalmayı da yasaklamıştır. Hz. Peygamber şöy­­le buyurur:

“Sizden kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla başbaşa kalmasın. Çünkü bunu yaparsa üçüncüleri şeytan olur.” (Buharî, Nikâh,  111, 112)

Günümüzde bu tarz başbaşa kalmaların arttığı acı bir gerçektir. Bunun sonucu olarak en büyük günahlardan biri olan zina fiili de yaygın bir afet halini almaktadır.

İslâm Hukukunda seddüz-zerai’, vardır. Bu, günahlara yol açan vesilelerin yasaklanması anlamına gelir. Söz gelimi, zina yasak olduğu gibi, zinaya götüren şeyler de yasaktır. İçki haram olduğu gibi, onun üretimi, alım-satımı da haramdır.

Daha iffetli ve daha temiz bir toplum için hepimize düşen görevler vardır. Mesela:

- Karma eğitim yerine kız okulları ve erkek okulları esas alınmalı, en azından isteyen ailelere bu tercih hakkı tanınmalıdır. Daha yakın zamana kadar ülkemizde böyle okullar vardı, fakat yanlış bir tercihle bu okullar da karma hale getirildi. Dünyanın hemen her yerinde bu tür okullar vardır ve başarılıdırlar. Bizde bunların kapatılması yanlış bir uygulamadır ve bu yanlıştan artık dönülmelidir.

- Okullarda ve aile ortamlarında iffet meselesinin önemi anlatılmalıdır.

- İşyerlerinde baş başa kalma ortamı meydana gelmemesi için tedbir alınmalıdır. Mesela, patronların bir kısmı bayan sekreteriyle başbaşa kalabilecek bir ortamdadır. Bu beraberlik, hanımını boşayıp sekreteriyle evlenmeyi sonuç verebilmektedir.

- Nişanlı olanlar evli sayılmazlar, birbirlerine yabancıdırlar. Bu dönemde başbaşa kalmaları zinaya yol açabilmektedir. Bu mahzuru ortadan kaldırmak için dini nikâh yaptırmaları meseleyi tam halletmez. Çünkü nikâhta esas olan bunun ilan edilmesidir. Diyanet İşleri Başkanlığı, dini nikâhın resmi nikâhtan sonra yapılmasını esas almaktadır. Buna dikkat edilmezse, başkalarının nişanlı olarak gördüğü gençler kendi aralarında aile hayatı yaşarlar, düğün salonuna kucaklarında bir bebekle gelebilirler. Veya erkek tarafının vazgeçmesiyle kız tarafı çok mağdur duruma düşebilir.

Mideye Dikkat

Haram ile beslenen bir insan, haramî olur.

Anlatılır ki, İmam Azam’ın babası, gençliğinde bir dereden abdest alırken, dere suyuyla gelen bir elmayı ısırır. Birden bu elmanın kendisine helal olmadığını düşünür. Dere boyunca gider, dalları dereye doğru sarkan bir elma bahçesine rastlayınca, bahçe sahibine durumu anlatır, helallik diler. Bahçe sahibi “Bir yıl benim yanımda çalış, duruma bir bakalım” der. Bir yılın sonunda “benim kör, topal, sağır ve dilsiz bir kızım var. Seni onunla evlendirmek istiyorum, o zaman helalleşiriz” teklifinde bulunur. İmam Azam’ın babası kabul eder. Fakat kızı görünce şaşırır, karşısında sapasağlam bir dünya güzeli vardır!

Bahçe sahibi durumu şöyle açıklar:

“Kızım kördür, zira harama hiç bakmamıştır.
Topaldır, kötü yerlere hiç gitmemiştir.
Sağırdır, hiç uygunsuz sözler duymamıştır.
Dilsizdir, hiç boş şeyler konuşmamıştır. Haydi Allah mübarek eylesin.”

İşte böyle bir evlilikten İmam Azam gibi bir zat dünyaya gelir.

Manevi hayatın kıvam bulmasında helal gıdanın çok önemli bir yeri vardır. Haramla beslenen ailelerde manevi hayat ya hiç olmaz veya çok cılız olur. Gerçi çocuk masumdur, haram gıdanın sorumluluğu ailesine aittir, fakat -şöyle veya böyle- çocuk bu haram ortamdan etkilenir. Bu yüzden anne-baba, hem kendileri, hem de çocukları için helal gıdaya azami özen göstermeleri gerekir.

İstiaze

İstiaze, herhangi bir işe başlarken ve herhangi bir münasebetle “Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racîm”, yani; “Kovulmuş olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” cümlesini söy­lemeye verilen isimdir.

İstiazede “Allah’a firar edin!” emrine itaat etmek vardır. (Zariyat, 51/50)

Allah’ın kemal ve merhametine, kulun da kusur ve ihtiyacına bir sınır yoktur. Böyle olunca, Allah’a iltica ve dua, en önemli kulluk görevlerinden olmaktadır.

Bir başka ayette şu emir verilir:

“Eğer şeytandan sana bir vesvese gelirse, hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki, Allah Semi’-Alimdir.” (A’raf, 7/200)

Burada Allahu Teala’nın Semi’-Alim, yani “hakkıyla işiten, kemaliyle bilen” olarak ifade edilmesi son derece önemlidir. Zira kendisine sığındığımız zat, sesimizi duymazsa ve halimizi bilmezse bize yardım edemez.

Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. Kalbimizden geçenler O’na gizli değildir.

Konumuzla ilgili bir başka ayette Allah şöyle buyurur:

“Kur’an okuduğunda kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl, 16/98)

Çünkü Kur’an okumak isteyen kimse en güzel amellerden birini yapacaktır. Kur’an, dinin aslı ve esasıdır. İnsanın dili ve kalbi gıybet gibi hatalarla kirlenir. Bunun için dilini temizlemesi uygun düşer. Şeytan, ise böyle müspet işlerden hoşlanmadığından Kur’an okuyan kişiyi, Kur’an’ı anlamaktan ve onunla amel etmekten vazgeçirmek için var gücüyle uğraşacak, vesvese vererek Kur’an üzerinde düşünmekten onu alıkoymaya çalışacaktır.

Hadis kitaplarını incelediğimizde Hz. Peygamber’in, insana sıkıntı ve üzüntü verecek, onu zarara sokacak, dünya ve ahirette zillete düşürecek birçok konularda Allah’a sığındığını görmekteyiz. O’nun cehennemden; kabir fitnesinden; her şeyin ve her canlının şerrinden, nefsin şerrinden; yoksulluk ve borcun galebe çalmasından; tembellikten, küfürden, kötü ahlâk, kötü iş ve heveslerden; kederden ve çok yaşlılıktan; yan­gın ve sel felâketinden Allah’a sığınması bunlar arasında sayılabilir.

Sıralamada istiaze besmeleden önce gelir. Bizler “Euzü bil­lahi mine’ş-şeytani’r-racîm” der, sonra besmele çekeriz. Çünkü zararın def’i, faydalı olanı celbetmekten öncedir.

“Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racîm” derken Allah’a sığındığımız şeyler şu üç gruptan birine girer:

1. İtikadi meseleler.
2. Ameli meseleler.
3.Bedenimize zarar veren hastalık, musibet gibi şeyler.

Yanlış inançlar taşımaktan, imanımıza zarar verebilecek hallerden; yaptığımız işlerde günaha ve harama girmekten; görülür görülmez bela ve musibetlerden Allah’a sığınırız.

“Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racîm” ile şeytandan Allah’a sığınırken hangi cihetten sığındığımızın belirtilmemesi, genellik ifade eder. Yani şeytandan gelebilecek her türlü hallerden Allah’a sığınırız.

“Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-racîm” derken, bunun sırf dilde kalmayıp kalben de söylenmesi esastır.

Arif olanlar, Allah’tan başkasını görmek ve kesret âleminin kendilerine perde olmasından istiaze ederler.

Şeytandan Korunma Duaları

Şeytanı bize tanıtan Allah, ne gibi dualarla ondan korunacağımızı da bize öğretir:

1. Felak Suresi

Kur’an’ın son iki suresi olan Felak ve Nas Sureleri’ne “Muavvizeteyn” denilir. Yani, bunlarla Allah’a sığınılmakta ve bu iki sure insan için koruyucu zırh hükmüne geçmektedir.

Bazı rivayetlere göre, bir Yahudi tarafından Peygamber Efendimize sihir yapılmış, Cenab-ı Hak, Peygamberimize ve ümmete şifa olarak bu iki sureyi göndermiştir.

“De ki: Sığınırım sabahın Rabbine,
Yarattığı şeylerin şerrinden,
Karanlığı her tarafı bürüdüğünde gecenin şerrinden,
Düğümlere üfleyenlerin şerrinden,
Haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.”
(Felak, 113/1-5)

Bu sureyle ilgili bazı noktalara dikkat çekmek istiyoruz.

- Âlemde hayır ve güzellik asıl olmakla beraber, az miktarda şer de vardır. Bu şerrin bir hikmeti istiazeye, yani Allah’a sığınmaya bakar. Hayırlı şeyler insanı şükre sevk ettiği gibi, şerli şeyler dahi istiazeye sevk eder.

- Bu surede belirtilen şerli şeylerden “sabahın Rabbine” sığınmakta şöyle bir incelik vardır: Gecenin karanlığını giderip nurlu sabahı getiren Zat, elbette kendine sığınanları şerlerin karanlığından hayırların aydınlığına çıkarmaya kadirdir.

- Gece vakti karanlık her tarafa çöktüğü sıralar, nice fesat komiteleri karanlık işlerle meşguldür. Ruhu kararmış kişiler, karanlık işleri için özellikle karanlık geceleri seçerler. Onların bu karanlık işlerinden, fesat planlarından “sabahın Rabbine” sığınmak gerekir.

- Şeytanın ve yoldaşlarının en büyük silahı kadındır. Günümüzde kadın, tarihte emsali görülmedik bir tarzda müstehcen neşriyatla, gayr-ı meşru şarkılarla ve daha başka cihetlerle kullanılmakta, muhataplarının hassas noktalarını tahrik ile onları adeta büyülemekte– hipnotize etmektedir. “Düğümlere üfleyenler” ifadesi sihirbazlara baktığı gibi, bu şekilde kullanılan şerli kadınlara da işaret etmektedir.

Kadına yaraşır bir iffetle tertemiz yaşayan, geleceğin imanlı nesillerini yetiştiren bahtiyar kadınları bundan tenzih ederiz. Zira “Cennet anaların ayakları altındadır.” (Aclûnî, I, 335)

- Hased, başkasında olan iyi bir hali çekememek, ondan bu halin gitmesini arzulayıp kendini ona ehil görmektir. Nice kötülükler, hep haset yüzünden meydana gelmiştir. Gökte ve yerde ilk kötülükler haset sebebiyle yapılmıştır. Gökte İblis, haset yüzünden Âdem’e secde etmemiş, yerde Kabil, haset yüzünden kardeşi Habil’i öldürmüştür.

- Ayette haset edenin şerrinden Allah’a sığınırken “haset ettiği zaman” kaydının getirilmesi işaret eder ki, hasit, hasedin gereğiyle amel etmediğinde zararı ancak kendinedir, kendini yer bitirir.

2. Nas Suresi

“De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlahına sığınırım, o sinsi vesvesecinin şerrinden. Ki o, insanların kalplerine vesvese verir. Hem cinlerden olur, hem insanlardan.” (Nas, 114/1-6)

Bu sureyle ilgili olarak da bazı inceliklere yer vermek istiyoruz:

- Bundan önceki surede “mahlukatın şerri, gecenin şerri ve düğümlere nefes edenlerin şerrinden” “sabahın rabbi” unvanıyla Allah’a sığınırken, bu surede ise insî ve cinî şeytanların şerrinden “insanların Rabbi– Meliki– İlahına” sığınmaktayız.

Yani, önceki surede Allah’ın bir ismiyle üç şeyden istiaze var. Bu surede ise, Allah’ın üç ismiyle bir şeyden istiaze söz konusu. Bu ise, onların şerlerinin ne derece büyük olduğunu ve ne derece onlardan Allah’a sığınmak lazım geldiğini gösterir. Nitekim Peygamberimiz şöyle dua etmiştir:

“Allah’ım, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa, beni nefsimle baş başa bırakma.” (Ahmed b. Hanbel, V, 42)

Çünkü nefis, daima şeytanın telkinlerine hassas bir alıcı konumdadır.

- İnsanlardan habis ruhlu kimseler bir nevi şeytan görevi yaparlar. İnsanların hak yoldan sapması, günahlara dalması için telkinlerde bulunurlar. Aynı şeyi cinnî şeytanlar görünmeden üfleyerek yaparlar. Aralarındaki fark sadece ceset farkıdır, mahiyetleri adeta birdir.

Allah’ın bahşettiği insanlık nimetinin kıymetini bilmeyenler, insanlıktan çıkar, şeytan bir hayvana dönüşür. Böyle birisi, sözgelimi ilkokul öğretmeni olduğunda o safi zihinlere inkâr fikirlerini enjekte eder. “Allah varsa niye görülmüyor? Cehennem varsa, niye oradan hiç kafası kırık gelen yok?” gibi görünüşte tutarlı, gerçekte ise cerbezeli söz oyunlarıyla maneviyata savaş açar, kendi gibi şeytan fikirliler yetiştirmek ister.

- Şeytan, pusudaki sinsi düşmandır, daima fırsat kollar, insanları günah çamuruna daldırır, ama o çamuru misk u anber sandırır. Dalalet bataklığına sürer “İyi yoldasın” der. Hadisin bildirdiği üzere, “Kanın damarlarda cereyanı gibi insanda dolaşır.” (Buhari, Bed’ül-Halk, 11) Yani, her damarda dolaşır, onu mağlup etmeye çalışır.

3. Peygamber Efendimize Öğretilen Dua

Şeytan, daima insana kötülüğü telkin eder. Fakat insan üzerinde zorla yaptırım gücüne sahip değildir. Sadece vesvese ve desiselerle onun ayağını kaydırmaya, hak yoldan saptırmaya çalışır. Kişiye böyle bir vesvese geldiğinde “Euzü billahi mineş şeytanir racîm” derse, şeytan hiçbir zarar veremez. Ve o kişi şeytanı dinlemediğinden dolayı büyük sevaplar kazanır.

Meleklere şeytan musallat olamaz. Onun için makamları sabittir. İnsan ise, şeytana uymakla nihayetsiz alçalabileceği gibi, dinlememekle de nihayetsiz yükselebilir. Şeytanın işi vesvese vermek, insanın görevi o vesveseye kapılmayıp Allah’a sığınmaktır. Bir ayette şöyle bildirilir:

“Eğer şeytandan sana bir vesvese gelirse, hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki, Allah Semi’-Alimdir.” (A’raf, 7/200)

Birisi, bir maneviyat büyüğüne “Efendim, şeytan bana çok vesvese veriyor, ne yapayım?” diye sorar.

O zat, “Sen bir evin önünden geçerken evin köpekleri sana havlasalar ne yaparsın?” der.

Adam “Yerden taş alır, üzerlerine atarım.” deyince o maneviyat büyüğü şu manidar sözü söyler:

“Ben olsam öyle yapmam. Hemen evin sahibine seslenirim. O, köpeklere seslenince hepsi köşelerine çekilir, seslerini keserler. İşte bunun gibi sana vesvese geldiğinde sen de Allah’a sığın. O zaman şeytan sana bir zarar veremeyecektir.”

Cenab-ı Hak, bu konuda Resul’üne şu duayı ders verir:

“De ki: Ya Rabbi, şeytanların dürtmelerinden sana sığınırım. Yanımda bulunmalarından da Ya Rabbi yine sana sığınırım.” (Mü’minun,  23/97-98)

Mealde “dürtmeler” şeklinde ifade ettiğimiz kelime, ayette “hemazât” şeklindedir. “Atı mahmuzlamak” deyimi de buradan gelmektedir. Atın mahmuzlanması onu daha süratli koşturduğu gibi, şeytanların “hemezatı” insanı günah vadilerinde çılgınca koşturtur.

Şeytanların bir çeşit değil, çeşit çeşit vesveseleri olmasına işaret olarak “hemezât” kelimesi çoğul olarak gelmiştir.

İşte, o dürtüler insana geldiğinde hemen Allah’a sığınmak ise, atı dizginlemek ve istediği yerde durdurabilmek gibidir.

Şeytanların insanın yanında bulunmaları ise, namaz kılar­ken, Kur’an okurken, yerken, içerken vb. durumlarda onun amellerine karışmak istemeleridir. Sözgelimi, besmele­siz olarak yiyen-içen kişiye şeytan arkadaşlık eder, onun rız­kına ortak olur, bereketi kaçırır.

Ve özellikle can boğaza geldiği anda şeytandan uzak kalabilmek çok önemlidir. Çünkü o sekerat hali koca bir ömrün en önemli anlarıdır. Şeytan orada son bir hamle ile iman cevherini almak ister. Üstteki duaya devam eden kişi, bütün bu hallerde şeytanın arkadaşlığından ve dürtülerinden kurtulur.

Şeytan, davasında samimidir. İnsan yüzünden ilahi rahmetten kovulduğundan onun ezeli-ebedi düşmanıdır. Her türlü vesveseyi kullanarak onu saptırmaya çalışır. Mesela, kötülükleri ona süsler, güzel gösterir. Kişi bunu aştığında, bu defa iyilik yaptırmamaya çalışır. Eğer bunu da aşsa “Bari az yapsın” der, azaltmak ister. Bunu da geçse bu defa “gurur-kibir-riya” gibi şeyler önüne sürer “Bak, sen başkasın, senin gibisi yok” tarzında şeyleri telkin eder. Kişi salimen bunlardan kurtulsa yine ümidini kesmez, “Bu defa kazandın. Fakat bir gün tuzaklarımdan birine elbet seni düşürürüm” der, pusuda bekler.

4. Bazı İstiaze Örnekleri

 1. Hz. Nuh şöyle der:

“Ya Rabbi, bilmediğim şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, zarara düşenlerden olurum.” (Hud, 11/47)

Hz. Nuh, büyük peygamberlerden biridir. Uzun zaman kavmine Allah’ı anlatmakla beraber kavmi ona inanmamış, sonunda tufan ile cezalandırılmışlardır. Hz. Nuh’un oğullarından biri de tufanda boğulanlar arasındadır. Sular yükselirken, Hz. Nuh hem peygamberlik, hem de babalık şefkatiyle oğluna “Yavrum, gel bizimle beraber gemiye bin, kâfirlerden olma.” der. Fakat oğlu “Beni sudan koruyacak bir dağa çıkar, kurtulurum.” diyerek gemiye binmez. O sırada bir dalga gelir, Nuh’un oğlu suların içinde kaybolur gider.

Hz. Nuh, “Ya Rabbi, şüphesiz bu oğlum ehlimdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen Hakimler hakimisin.” der.

Allah şöyle buyurur: “Ey Nuh, o senin ehlinden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir amel sahibidir. O halde, hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Seni, cahillerden olmandan menederim.”

Hz. Nuh der: “Ya Rabbi, bilmediğim şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, zarara düşenlerden olurum.” (Hud, 11/42-47)

 2. Hz. Musa, şöyle der:

“…Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım...” (Bakara, 2/67)

Gerçi ilim sahipleri de şeytanın aldatmalarına kanabilir, ama cahil insan bu konuda daha korumasız bir haldedir. Cehalet, karanlığa benzer, ilim ise nurdur. İnsanın görevi, her türlü karanlıklardan Allah’a sığınıp aydınlığa yönelmektir.

 3. Hz. Yusuf, küçüklüğünde kardeşleri tarafından kıskanılıp kuyuya atılır. Oradan geçen bir kervan tarafından kurtarılıp, bir köle olarak Mısır’a satılır. Onu satın alan Mısır Azizi’nin hanımı Züleyha, önceleri kendisine evladı nazarıyla bakarken, Yusuf delikanlı olduğunda bakışı değişir. Evde kimsenin olmadığı bir gün tüm kapıları kapatır ve bütün cazibedarlığıyla Yusuf’u kendine çağırır. Hz. Yusuf “Allaha sığınırım” der ve kaçmaya başlar. (Yusuf, 12/23)

Daha sonraki bir safhada, ya zindana atılmak veya Zü­ley­ha’­nın dediğini yapmakla karşı karşıya kalınca Allah’a şöyle yal­varır:

“Ya Rabbi, zindan onların beni davet ettikleri şeyden bana daha sevimlidir. Eğer bu kadınların hilesini benden çevirmez­sen onlara meyleder ve cahillerden olurum.” (Yusuf, 12/24)

Normal şartlar altında zindan arzu edilen bir yer değildir. Fakat mukabilinde Allah’a isyan varsa, zindan tercih edilir. Çünkü “Allah’a isyan olan şeyde kula itaat edilmez.” (İbnu Mace, Cihad, 40)

Tarih boyunca, Hz. Yusuf misali zulmen ve iftira ile pek çok kimse hapse ve zindana girmiştir. Bu bahtiyar insanlar hizmetlerine orada da devam edip, orayı bir “medrese-i Yu­su­fiye” haline getirmişlerdir.

Şeytanla Mücadelede Kudsi Kelimelerin Tekrarı

İnsan maddi hayatı için gıdasına dikkat etmek zorundadır, yoksa güçten ve kuvvetten düşer, basit bir mikrop onu yere serebilir. Ama bünye kuvvetli olduğunda mikroplar ona bir şey yapamaz.

Benzeri bir şekilde, bu insan manevi hayatı için de manevi gıdalar almalıdır, yoksa manen cılız kalır, şeytanın istekleri karşısında direnemez, küçük bir vesvese onu mağlup düşürebilir. Ama manevi gıdasına dikkat ederse, şeytanlar ve şüpheler ordusu da gelse Allah’ın izniyle bir şey yapamazlar.

Allah’ı anmak kalbin temel gıdasıdır. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle bildirir:

“Dikkat edin kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28)

Zikrin en şümullü bazı kelimeleri, rivayetlerde şöyle bildirilmiştir:

“Sübhanallahi vel-hamdülillahi ve la ilahe illallahu val­la­hu ekber ve la havle ve la kuvvete illa billah.”

Bunların her biri, bir cihetten değerlendirildiğinde şeytana vurulmuş bir darbedir.

Bunları sırasıyla kısaca değerlendirmede fayda görüyoruz:

Sübhanallah: Bu kelime hayret ve hayranlık bildirir. Şeytan, insanı tefekkürden alıkoymak ister. Ama bu kudsi kelimeyi tekrarlayan ve manasını düşünen kimseler âleme ve olaylara yüzeysel bakmazlar, varlıkları ve olayları bir kitap gibi mütalaa ederler, zihinsel tembellikten kurtulurlar.

Elhamdülillah: Bu kelime, Allah’ın sanatını methetmeyi ve nimetlerine şükretmeyi ifade eder. Şeytan, insanı ilahi sanatı takdirden ve nimetlerini hissedip derin derin şükretmekten engellemek ister. Bunu diline vird edenler kendilerini görmek ve beğenmek yerine ilahi sanatın mükemmelliğini görürler, o mükemmellik içinde gelen sayısız nimetleri fark edip, şükrederler.

La ilahe illallah: Bu kelime, Allah’ın birliğini anlatır. Şeytan, insanı kesrette boğmak ister. Ama bu mübarek kelimeyi tekrarlayan ve tefekkür eden kimseler Allah’ı hatırlarlar, “Ne­­rede olursanız olun O sizinledir.” manasını kendi derunların­da hissederler. (Hadid, 57/4)

Allahu ekber: Bu kelime Allah’ın büyüklüğünü bildirir. Gerçek büyük O’dur. O, her şeye kadirdir. Hiçbir şey O’na zor ve ağır gelmez. Dilediği olur, dilemediği olmaz. Bu kelimeyi okuyan ve düşünen kimse, şeytanın “Acaba Allah insanları tekrar diriltebilir mi?” gibi vesveselerinden sıyrılır. Ayrıca, varlıkları büyük görüp onların karşısında ezilmekten, büzülmekten kurtulur.

La havle ve la kuvvete illa billâh: Bu kelime, Allah’ın insanın tek başına olumsuz şeylerden kurtulamayacağını, olumlu şeylere de güç yetiremeyeceğini anlatır. Şeytan ise insana bunun tersini söyler, “İstesen sen her şeyi yaparsın.” der. İnsan bu kelimeyi tekrar ile kendini beğenmekten kurtulur, Allah’a tevekkülün hakikatine ulaşır.

9 Şeytan insanla nasıl konuşur? Şeytanın vesvesesi ile nefsin vesvesesi nasıl ayırtedilir? Şeytan insan suretine girer mi?

Şeytanlar, hayra hiçbir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhani bir varlık nev'idir. 'Nar-ı semum'dan, yani dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmışlardır. (Hicr, 15/27)

Melekler insandaki ulvi duyguları harekete geçirir, ona iyiliği telkin ederler. Şeytanlar ise, insandaki süflî duyguları körükleyerek onu her dâim kötülük işlemeye sevk ederler.

Hadîs-i şerifte bu husus şu şekilde belirtilmiştir:

"İnsan kalbine iki yönden baskı ve telkin gelir. Birisi melektendir ki, hayırı söyler, hakkı tasdik eder. Kalbinde bunu bulan kimse bilsin ki, bu, Allah'tandır. Ve Allah Teâlâ'ya hamdetsin. Diğer telkin ise, Şeytandan gelir; şerri teşvik eder, hakkı yalanlar ve insanı hayırdan meneder. Kalbinde bunu bulan kimse, derhal Şeytanın şerrinden Allah'a sığınsın."(İbn-i Mes'ud)

Hem insanın nefsi, şehvet ve gazap gibi his ve duyguları da, şeytanın her türlü telkin ve desiselerine karşı alıcı durumunda olduklarından, bazan şeytanın ufak bir vesvese ve desisesi, insanı hemen tesiri altına almakta ve manevi pek büyük felaket ve zararlara atabilmektedir. Şeytan insanda bulunan duyguları kullanarak insanı kötülüğe sevketmektedir. Nefsimiz de bunlardan biridir. Nefis, şeytanın insanı kötülüğe sevketmek için kullandığı duygularımızdan biridir.

Müminlerin en büyük düşmanlarına karşı mücadeleleri ömür boyu sürer. Bu savaş sırasında şeytan çok kurnaz yöntemler kullanır. İnsana hiçbir zaman gerçek yüzünü göstermez, karşısına çıkıp "Ben şeytanım, ve senin cehennemde yanmanı istiyorum." demez. Onun yerine, "sinsice göğüslere ve kalplere vesvese vererek" (Nas, 114/4-5) kendi varlığını ustaca gizler. Şeytanın farkında olmayan bir insan, onun telkinlerini kendi kafasından geçen düşünceler zanneder. Dahası şeytan bu fikirlerin doğruluğuna onları inandırır. Bu sayede birçok insanı —kendileri şuurunda değilken— tamamen kontrolü altına alır.

Ancak müminler, göğüslere ve kalplere kadar girip fısıldayabilme yeteneğine sahip bu düşmanı, Kur'an sayesinde saf dışı edebilirler. Mümin öncelikle, kalbinden gelen bu sesin, şeytana mı yoksa kendi vicdanına mı ait olduğunu teşhis edecek bir nur ve feraset sahibidir. Şeytanın oyununun farkına vardıktan sonra, Kur'an'da emredilen hareketi yapar, Allah'a sığınır. Çünkü Allah'ı anan bir mümin karşısında şeytanın vesvesesinin hiçbir etkisi kalmaz. Allah bu önemli sırrı Kur'an'da şöyle bildirir:

"Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir."

"(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir."
(A'raf, 7/200-201)

Dünya hayatının bir imtihan yeri olması nedeniyle gün içinde insanın karşısına birçok farklı durum ve değişik ortam çıkabilir. Şartlar ve ortam ne olursa olsun, şeytan hep pusuda bekler. Bunlardan herhangi birinde müminin gösterebileceği en küçük zayıflık, şeytan için büyük bir fırsattır. Ve şeytan bu fırsatların hepsinde şansını dener. Ancak kendi varlığını hiçbir şekilde farkettirmemeye çalışır.

Eğer mümin, içinde bulunduğu ruh halinde veya ortamda bir şeylerin ters gittiğini, sıkıntı verdiğini veya vicdanını rahatsız ettiğini hissediyorsa —ki bu sıkıntı genelde vicdan yoluyla yapılan rahmani bir uyarıdır— hemen durup düşünmesi gerekir. Bunun için en kolay yol, insanın kendisine dışarıdan tarafsız bir yabancı gözüyle bakmasıdır. Böylece karşısındaki insanı —yani kendisini— şu sorular yardımıyla inceleyebilir:

- O an için kafasından geçen düşünceler Kur'an' uygun mu?

- Allah'ı anmada gevşeklik mi gösteriyor?

- Kur'an'ın sınırlarını korumada, hükümlerini gözetmede gevşek mi davranıyor?

- Planları Allah'ın rızası ve ahireti dışında bir amaca mı yönelik?

- O an için kendi çıkarı diğer müminlerden daha mı ön planda?

- Kendisine veya bir başka mümine yönelik kuşkusu, zannı mı var?

- Müminler içinde kendisinin özel bir konumu olduğunu, yerinin doldurulamayacağını mı düşünüyor?

- Olaylar karşısında tevekkülsüz davranıp haksızlığa uğradığını mı düşünüyor?

- Yaptığı fedakarlığın diğer insanlar tarafından bilinmesini, bunun konuşulmasını mı istiyor?

- Sevdiği bir maldan fedakarlık etmesi gerekiyor da, bunu bir bahane bulup yapmamaya mı çalışıyor?

- Herhangi bir dünya malına karşı hırsı mı var?

- Gelecek korkusu mu taşıyor?

- Kendisine Kur'an doğrultusunda yapılan bir uyarıya karşı tahammülsüz mü?

- Allah'a ve dine düşman bir kimseye karşı içinde bir sevgi, bağlılık mı oluştu?

- Kur'an okumayı, dua etmeyi veya salih amellerde bulunmayı geçersiz mazeretlerle erteledi mi?

Eğer içindeki sıkıntı burada sayılanlar veya bunlara benzer bir durumdan kaynaklanıyorsa, bu insana şeytan o an için musallat olmuş demektir. Kendinizin zannetiğiniz bu düşüncelerin hepsi de, şeytanın kalbinize fısıldadığı sözleridir.

Şeytan farklı insanlar için farklı taktikler kullanır. Örneğin dinden uzak, Kur'an'dan gafil yaşayan bir kimseyi, bu hayat tarzına devam ettirecek taktikler izler. Onları tamamen dünya hayatına yöneltir, dünyanın gelip geçici süsüne iyice daldırır, böylece ömür boyu hak dinden uzak tutar.

Dine yeni yeni ilgi duymaya başlayan kimseyi, çevresi tarafından dışlanacağı, dinin hayatını kısıtlayacağı, eğer dini uygulamaya başlarsa bunu devam ettiremeyeceği gibi boş ve yersiz endişelere düşürerek dinden uzaklaştırmaya çalışır.

Şeytan müminlere karşı da faaliyetini sürdürür. Örneğin bir müminin her hangi bir mümine karşı sinirlenmesi veya Kur'an okumayı aklından geçirdiğinde önemsiz bir bahane bulup bundan vazgeçmesi bu fısıltıların etkisindendir. Ancak şeytan mümine doğrudan "Kur'an okuma", "Allah'ı anma" diye fısıldamaz. Çünkü bunun etkisiz olacağını bilir. Onun yerine insanın kafasını boş ve uzun emellerle oyalamaya çalışır. Eğer insan bu fısıltıların etkisinde kalır, ahireti unutup dünya hayatına dalarsa, bu gafletin etkisiyle doğal olarak Kur'an'ın emrettiği yaşam biçiminden uzaklaşır. Bu tuzağa düşmemenin tek yolu şeytanın fısıltılarını zamanında teşhis edip Allah'a sığınmaktır.

Sağlıklı bir teşhis ise şeytanın özellikleri, taktikleri ve insan üzerinde oynadığı oyunlar bilindiği takdirde yapılabilir. Bunun için de tek yol gösterici Kur'an'dır. İlerleyen sayfalarda Kur'an ayetlerine göre şeytanın taktikleri, insanları Allah yolundan saptırmak için kurduğu tuzaklar ve müminlerin hareketlerine hata olarak yansıyan hileleri incelenecektir.

Şeytanın, insan suretine girip insanlara görünmesi her zaman mümkün olmasa bile, zaman zaman vuku bulmuştur. Özellikle Asr-ı saadet döneminde ve ondan önce çokça örülmüştür.

"O zaman şeytan, onların yaptıklarım kendilerine güzel göstermiş "Bu gün insanlardan sizi yenecek hiçbir kimse yoktur. Ben de mutlaka sizin yanınızdayım." demişti, İki topluluk birbirine görününce de geri dönüp "Ben, sizden uzağım. Ben, sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Ben, Allah'tan korkuyorum. Allah'ın cezası pek şiddetlidir." demişti." (Enfal, 8/48)

"Ey müminler, o zamanı hatırlayın ki şeytan, kâfirlere, Allah'ın Resulü ve müminlere karşı savaşmalarını süslü göstermiş ve onlara şöyle demişti: "Bu gün, insanlardan kimse size galip gelecek değildir. Müsterih olun, sevinin. Şüpheiz ki ben de sizin yardımcınızım. Onlara engel olurum. Muhammed'den ve arkadaşlarından korkmayın."

"Fakat ne zaman ki Allah erleriyle şeytanın güruhu karşılaştı, birbirlerini gördüler. Şeytan, gerisin geri dönüp kaçıverdi. Bu defa da müşriklere şöyle de­meye başladı. "Ben, size yardımcı olabilirim." diye verdiğim sözden caydım. Zira ben, sizin görmediğiniz şeyleri görüyorum. Müslümanlara yardım etmek için gökten Melekler iniyor. Siz, bunu görmüyorsunuz. Ayrıca ben, Allah'ın ce­zalandırmasından korkuyorum. Zira, Allah'ın, kendisine karşı gelenlere verdiği ceza pek şiddetlidir."


Abdullah b.Abbas diyor ki:

"Bedir savaşının yapıldığı gün İblis, şeytanlardan oluşan bir ordunun içinde, elinde sancak bulunduğu halde Müdlic oğulla­rından şair, Süraka b. Mâlik'in şeklinde çıkıp geldi ve müşriklere dedi ki: "Bu­gün insanlardan sizi yenecek hiçbir kimse yoktur. Ben de mutlaka sizin yanınız­dayım." dedi. İnsanlar, savaş için mevzilenince Resulullah, bir avuç toprak alıp onu müşriklerin yüzüne serpti. Onlar da gerisin geri dönüp kaçmaya başladılar. Bu sırada Cebrail îblis'e geldi. İblis onu görünce elini, müşriklerden birinin eli­ne vermiş durmaktayken elini çekip aldı. Kendisi ve taraftarları gerisin geri kaç­maya başladılar. Elini tutan adam ona: "Ey Süraka, sen bizim yanımızda olaca­ğını söylüyordun?" dedi. İblis'te dedi ki: "Ben sizin görmediğiniz şeyleri görüyo­rum. Ben Allah'tan korkuyorum. Zira Allah, cezalandırması şiddetli olandır."

Bu hususta Talha b. Ubeydullah diyor ki:"Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki:

"Şeytan hiçbir gün Arefe günündekinden daha zelil daha tardedilmiş, daha hakir ve daha öfkeli görülmemiştir. Bu da onun Allah'ın rahmetinin indiğini ve Allah'ın, büyük günahların cezasından vaz geçtiğini görmesindendir. Ancak ona Bedir gününde gösterilen bundan müstes­nadır." Denildi ki: "Ey Allah'ın Resulü, o Bedir günü ne gördü? Resulullah bu­yur du ki: "Dikkat edin, o Cebraili gördü, Cebrail, melekleri mevzie indiriyor­du."

10 Şeytan nedir ve insana hangi yollarla yaklaşır?

Şeytanlar, hayra hiçbir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhani bir varlık türüdür.

“Dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmışlardır." (Hicr, 15/27).

İblisin asıl adı, Azazil idi. Cenab-ı Hakk'ın Hz. Âdeme (as.) secde etme emrinden yüz çevirmesi ve bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, “iblis” ve “şeytan” isimlerini aldı.

İnsanlığın manevi terakkisinde, Allaha kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur'an-ı Kerim'de şeytan, insan için “adüvv-ü mübin /apaçık bir düşmanolarak tavsif edilmiştir. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de pek çok ayet-i kerimede müminleri şeytandan istiazeye, yani Allah'a sığınmaya davet etmiştir.

Şeytanın en büyük hedefi insanları dinsiz yapmak, ateist yapmaktır. Bunu başaramazsa onları şirke sevk eder.

Şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zalim bir müşrik eder, sefih eder. Bununla da kalmaz, onu şirk adına, gece gündüz çalışan bir dava adamı yapmaya çalışır. Bu onun son hedefidir. Zira, dava sahibi olmayan bir müşrik şeytanın bendesi ise, şirki dava edinenler onun can yoldaşlarıdır.

Şeytan, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı seçen müminlerde taktik değiştirir. Müminin imanına ilişemeyeceğini anladı mı, onun ibadetiyle uğraşır; ibadetsiz bir mümin olmasını arzu eder. Bunu başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nafilelere yanaşmamasını ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî ibadetiyle meşgûl olmasını, başkalara bir şeyler anlatmamasını arzu eder. Ve mümine şu yollu telkinlerde bulunur: “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından asarlar.”

Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin bazıları şunlardır:

1. Şehvet ve öfke: Bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte:

“Şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.”

buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.

2. Hased ve hırs: Hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur.

3. Tama: Şeytan insana tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, âdeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur.

4. Acelecilik : Acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.

5. Yoksulluk korkusu : Bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.

6. Taassup: Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de kendi meşrebinde olmayan müslümanlara karşı kin tutmak, onları küçümsemektir.

7. İhtilâf

8. Şüphe: Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani meseleler üzerinde şüpheye düşürmesidir.

9. Suizan: Kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevk eder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır.

Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arz eder.

11 Şeytanın akıbeti ne olacak, şeytan da cehenneme gidecek midir, eğer gidecekse ateş onu nasıl yakar? Eğer yok olmanın acısı cehennem acısından fazlaysa şeytanın yok olması gerekir...

Cevap 1:

“Şeytan beş şey yüzünden ebedi kaybedenlerden oldu:

1. Günahını kabul etmediği için,
2. Pişmanlık duymadığı için,
3. Kendini isyan ettiren nefs-i emmaresini kınamadığı için,
4. Tövbeye yanaşmadığı için,
5. Rahmet-i İlahiden umudunu kestiği için.”
(İbn-i Hacer, Münebbihat, 73)

İnsanlar da Allah'ın azabını bildikleri halde günaha düşmektedirler. Ancak özellikle müminler hatasını anlayıp tövbe istiğfarda bulunmaktadırlar. Ancak şeytan kibirinden dolayı buna yanaşmamıştır. Bu yüzden bir müminin, işlediği günahı kabul etmesi; yaptığı hata ve günahlardan ötürü pişmanlık duyması; nefsini hesaba çekip onu kınaması, sık sık tövbe-istiğfar etmesi ve rahmet-i ilahiden hiçbir zaman ümit kesmemesi gerekmektedir.

Halbuki şeytan, Allah'a karşı gelmesinden sonra pişmanlık duymak yerine, Allah'ın kullarını azdırmak ve yoldan çıkarmak için, kendisine imkan verilmesini istemiştir.

Araf Suresi'nde bu konu şöyle anlatılır:

- Allah buyurdu: “Söyle bakayım, sana emrettiğim halde, secde etmene mani nedir?” İblis: “Ben ondan daha üstünüm; çünkü sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.”

- “Çabuk in oradan!” buyurdu Allah, “Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!”

- “Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?” dedi.

- Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu.

- “Öyle ise” dedi, “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın!”

- Allah şöyle buyurdu: “Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennemi sizlerle dolduracağım!” (Araf, 7/12-18)

Ayrıca başka bir surede şeytanın kafir olduğu ve cehenenme gideceği de açıkça belirtilir:

- İblis: “Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.” dedi.

- Allah: “Defol oradan! Sen artık kovulmuş birisin. Lânetim de, hesap gününe kadar senin üstündedir.” dedi.

- İblis: “Ya Rabbî, bana insanların dirileceği güne kadar mühlet verir misin?” dedi.

- Allah şöyle buyurdu: “Haydi sana mühlet verildi! Sen belirli bir vakte kadar izinlisin.”

- İblis: “Öyle ise” dedi, “senin izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini şaşırtacağım. Ancak Senin ihlasa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır.”

- Allah buyurdu: “İşte bu doğru! Ben de şu hakikati söyleyeyim ki cehennemi, seninle, senin cinsinden olanlarla ve insanlardan sana uyanlarla dolduracağım.” (Sad, 38/75-84)

Bu açıklamalara göre şeytan kafir olmuş ve akibeti de cehennemdir.

Cevap 2:

Allah yarattığı hiç bir canlıyı yok etmiyor, kafir de olsa şeytan da olsa yok etmiyor. Bu açıdan şeytanın bile yokluğuna izin vermeyen bir rahmet ve hikmet, elbette insanların yokluğuna asla izin vermeyecektir. Allah'ın, kendisine bu kadar isyan eden kullarına bile yokluğu uygun görmemesi, Onun sonsuz rahmetini ve şefkatini gösterir.

Cevap 3:

İnsan topraktan yaratıldığı halde, toprak ona zarar verebilmektedir. Bunun gibi şeytanın ateşten yaratılması, ateşin ona zarar vermeyeceği anlamına gelmez. Mahiyet değiştiğinden ateş de zarar verecektir. Ateş olmak ayrıdır, ateşten yaratılmak ayrıdır. Ağaç da topraktan yaratıldığı halde toprak değildir.

Ayrıca cehennem azabı sadece ateş değildir. Birçok azap çeşitleri vardır. Birkaçı şöyledir:

1. Soğukla azap,
2. Yılan akrep gibi hayvanların sokması,
3. Başına topuzlarla vurmak,
4. Aç bırakmak,
5. Zakkum yedirerek bağırsakları parçalamak,
6. Vücutları büyültülerek azabın şiddetlendirilmesi,
7. İrinli su içirmek,
8. Gayya kuyusuna atmak,
9. Uçurumlardan yuvarlamak,
10. Zifiri karanlıkta azap,
11. Büyük azap veren pis kokulara maruz bırakmak,
12. Azapların her gün katlanarak çoğaltılması,
13. Sonsuza kadar azap edilmesi.

Kadızade Ahmed Efendi buyuruyor ki:

Cehennemde bir yere Zemherir denir, yani, soğuk cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk bir sıcak, sonra soğuk sonra sıcak cehenneme atılarak, azap yapılacaktır.

Cehennemde çok soğuk Zemherir azapları bulunduğu, Kimya-i Saadet ve Dürret-ül-Fahire kitabında yazılıdır. Buhari, Müslim, İbni Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da Zemherir cehennemin nefesinden olduğu bildiriliyor. (Örneğin: Buharî, Mevâkît: 9, Müslim, Mesâcid: 185-187; Tirmizî, Cehennem: 9.)

İlave bilgi için tıklayınız:

Cehenneme girmek mi, yoksa yok olmak mı daha iyidir? Cehennem kafirler için bir merhamet midir?

12 Şeytan nasıl bir varlıktır; özellikleri nelerdir?

Kur'an-ı Kerim, Hz. Adem (as)'in topraktan yaratıldığını, sonra ona ruh verilerek canlı bir insan haline getirildiğini açıkça anlatır. Aynı şekilde şeytanın da cinlerden olduğu konusunu vurgular. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

"Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın! Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?' dedi. İblis, 'Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' dedi." (1)

Şeytan ateşten yaratılmış olmayı kendince bir üstünlük sebebi olarak görmüştür. Ateş başka varlıklarla temas ettiğinde onları yakar ve eritir. Su ve kum, toprak gibi diğer katı maddeler ateşi onu söndürür. Bir üstünlük sebebi gibi görülen bu fark, aslında şeytanı ömür boyu yalnızlığa itmiştir. Yüce Allah'ın katında üstünlüğün temel esası ise, önce kendisine itaat edilmesi idi. İblis, bundan imtina edip kaçındığı ve kendisini üstün gördüğü için rahmetten kovulmuş ve "şeytan" olarak adlandırılmıştır. Ateşin toprağı yakması sebebiyle, bunu yok olmaz bir üstünlük olarak görüp büyüklenmesi şeytanın kâfir olarak İlahi huzurdan da cennetten de kovulmasına sebebiyet vermiştir.

Kur'an'da, cinlerin ateşten yaratıldığı bildirilmektedir:

"Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık." (Hicr, 15/27);

"Cinleri öz ateşten yarattı." (Rahman, 55/15)

Bazı alimler, Rahman suresindeki "Cânn" deyiminden kasıt, cinlerin babası İblistir demişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır, aynı kanaatte olmadığını söyleyerek, "Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi salsaldan yaratılmış olduğundan insandan kasıt, yalnız Adem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn'dan kasıt da cin cinsidir." der.(3) Şu halde İblis, yani şeytan da cinlerden olduğuna göre, o da ateşten hem de dumansız, öz, yalın, yakıcı ateşten yaratılmıştır diyebiliriz. Buna yukarıda meallerini verdiğimiz ayetler de zaten açıkça işaret etmektedir.

Bursalı İsmail Hakkı da, "O cinlerdendi" ayetini, "Onun aslı, ateşten yaratılmış bir cindi. Meleklerden değildi." diye tefsir etmekte ve

"Meleklere 'Ademe secde edin!' demiştik. İblis hariç hepsi hemen secde etti."(Kehf, 18/50)

Ayetinde İblisin meleklerden istisna edildiğini söylemektedir. "İblis melek olmayıp, cin olduğuna göre, melekten nasıl istisna edilmiş olabilir?" tarzındaki muhtemel bir soruya cevap için şu izahı yapmıştır.

"Çünkü, İblis de onlarla beraber secde etmekle emrolunmuştur. Daha sonra ise istisna edilmiştir. Tıpkı, "...falan kadın hariç hepsi çıktılar" sözünde olduğu gibi. Burada hariç olan kişi, erkekler arasında bulunan bir kadındır.

Bir görüşe göre, "O cinlerdendi" cümlesinden kasıt, onun ilk cin olduğuna işarettir. Hz. Adem (as)'in ins'den olduğu gibi. Çünkü Hz. Adem (as) insanların ilkidir.(4)

İblis denen o cin, "Rabbinin emrinden çıktı." Allah'a itaat etmekten kaçındı. Oysa biz biliyoruz ki,

"Melekler, Allah'ın emrine isyan etmezler, ne emrederse onu yaparlar."(5)

İnsanlar ve cinler, kulluk sorumluluğu ile yükümlü oldukları için, iradeleri ile yaptıklarının cezalarını veya mükafatlarını göreceklerdir. Ancak melekler öyle değil. Onlar hata yapmaktan korunmuşlardır; şer işlemeyi irade edemezler.

O halde, şeytanın meleklerden olması söz konusu olamaz.

Kaynaklar:

(1) Sâd, 38:71-78; A'raf, 7:12.
(2) Hak Dini, IV, 20.
(3) Hak Dini, VII, 369.
(4) Muhtasar Ruhu'l-Beyan, V, 122.
(5) Muhtasar Ruhu'l-Beyan, V, 123.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytanın karakteristik özellikleri nelerdir?..

13 Şeytan niçin yaratılmıştır?

Bu sorunun iki yönü var. Birisi şeytanın yaratılış gayesi, diğeri ise yaratılış hikmeti. Önce gaye üzerinde kısaca duralım:

Bilindiği gibi şeytan cin türünden bir varlıktır.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zariyat, 51/56)

ayetine göre cinlerin yaratılış gayesi de insanlarda olduğu gibi, Allah'a inanmak, ona ibadet ve onu tanıma yolunda terakki etmektir. İnsanlar içerisinde bu imtihanı kaybeden küfür ehli insanlar bulunduğu gibi cinlerde de bulunuyor. İşte şeytan bu ikinci kısım cinlerdendir. Kendisi Hz.Âdem (as.)'e secde etmediği için İlahi rahmetten kovulmuş ve kendi arzusu üzerine bir İlahî hikmet olarak, kendisine kıyamete kadar insanlara musallat olma, onları yoldan çıkarmak için çalışma izni verilmiştir.

Bu iznin verilme hikmeti ise bir değil yüzlercedir. Bunlardan en önemlileri şu iki hikmettir. Cenab-ı Hak, şeytan vesvesesi olmaksızın da insanları imtihan edebilir, şeytanın görevini de insan nefsine yükleyebilirdi. Ama böyle yapmakla, şeytanın o çirkin arzusunu, yani kıyamete kadar insanları hak yoldan saptırma arzusunu kabul etmekle şeytanın cehennemde çekeceği azabı milyarlarca kat artırmış oldu. Zira,

“Sebep olan işleyen gibidir.”

hadis-i şerifine göre, insanların şeytan vesvesesine uyarak işledikleri günahların bir katı da şeytana yazılıyor ve böylece onun azabı attıkça artıyordu.

Diğer hikmet ise, insanların nefis ve şeytan ile bir imtihan geçirmeleri ve bu imtihanı kazanan müminlerin meleklerden daha ileri derecelere yükselmeleridir. Eğer, insan nefsine kötülüğü emretme özelliği verilmemiş olsaydı ve insanlara şeytan musallat olmasaydı, insanların dereceleri de meleklerde olduğu gibi sabit kalacaktı.

14 Şeytanın karakteristik özellikleri nelerdir?

Şeytanın insana düşman olduğu, onu kandırmak ve yanlış işler yaptırmak için yemin ettiği ve neticede kendisiyle beraber cehenneme pek çok insanı da götüreceği bilinen bir husustur. İnsanı kandırmak için neler yapabileceği, onları nerelerden yakalayıp vurabileceği de Kuranda bildirilmiştir..

Şeytanın karakteristik özelliklerinden, yani hile ve desiselerinden, oyun ve entrikalarından bazıları şunlardır:

1. Yalancı ve yemincidir

Şeytanın en büyük özelliklerinden biri yalan söylemektir; zaten başka türlü kimseyi kandıramazdı. Âdem ile Havva'ya söylediği Kur'an-ı Kerim'de şöyle haber verilmektedir:

"Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti." (A'raf, 7:20-24)

Şeytan bu ilk yalandan bu yana insanları hep kandırmaya çalışmıştır. Bu durumda insan, yaptığı işin doğruluğunu veya yanlışlığını dinin ölçülerine vurarak değerlendirmeli ve iyice araştırıp soruşturduktan sonra yapmalıdır.

2. Yaptırım gücü yoktur

Ayet-i kerimelerde açıkça haber verildiği gibi, şeytanın insan üzerinde zorlayıcı bir yaptırım gücü yoktur. Kur'an-ı Kerim'de:

"Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna."(Hicr, 15/42)

denilmesi de bu hususa açık bir işarettir. Ayette belirtildiği gibi, şeytanın insanları zorla saptırması diye bir şey yoktur. Buna karşılık Allah insanlara daha yakındır ve yardımcıdır. Nitekim, bu konuya temas eden bir ayette şöyle denilmektedir:

"Halbuki şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak ahirete inananı, şüphe içinde kalandan ayırt edip bilelim diye (ona bu fırsatı verdik). Rabbin gerçekten her şeyi koruyandır." (Sebe, 34:21)

Bu ayette şeytana tanınan sürenin hikmetinin, ahirete inananlarla inanmayanların birbirinden tam olarak ayrılması olduğu belirtilmiş oluyor.

3. Riyakardır

Riyakarlık, hiç şüphesiz ki bir şeytan sıfatıdır. Kendini beğenme, beğendirme, başkalarının rızasını kazanmak için iş yapma, ibadetlerine gösteriş veya menfaat için yapma şeytanın veya şeytana uyanların sıfatı olabilir.

"Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları hâlde mallarını, insanlara gösteriş için sarf edenler de (ahirette azaba dûçâr olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır o!" (Nisa, 4/38)

4. Hakkı batıl, batılı da hak gösterir.

Kur'an-ı Kerim'de, insanları Hak yoldan ayırıp, küfür ve dalalet gibi yanlış yollara sürüklemek için sarf edilen bir kısım sözlerin ve felsefi yorumların şeytani olarak nitelendirildiğini görüyoruz. İnsanları kandırmak için süslü kelimeler seçmek, yalanlarını ört bas edebilmek için cazip ifadeler kullanmak ve felsefi yorumlar yapmak şeytanî işlerdendir.

Abdullah b. Amr (r.a.)'den nakledilen bir hadisi şerifte Rasülullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

"Allah'ın insanlardan en nefret ettiği kişi, sığırın diliyle ağzını karıştırdığı gibi, (yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek için) konuşurken dilini dolaştırıp belağat yapacağım diye (kelime çatlatan ve lafı geveleyip) duran kimsedir." (Ebu Davud, Edeb, 67)

Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

"Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak."(En'am, 6/112-113)

5. İnsanın düşmanıdır

Şeytan insanın ebedi düşmanıdır. Bu ifade de Kur'an-ı Kerim'de, pek çok yerde açıkça zikredilerek; 

"Şeytanın adımları ardınca gitmeyin" ve "Şeytana uymayın" veya "Şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır."(Bakara, 2/168, 208-209; Yusuf, 12/5; Yasin, 36/60-64; En'am, 6/142; İsra, 17/53; Fatır, 35/6; Zuhruf, 43/62)

buyurularak insan uyarılmaktadır.

Yine ayetlerde, şeytanın sinsi bir ara bozucu olduğu ve buna müminlerin kanmaması gerektiği vurgulanarak, inanan insanların birbirlerine iyi davranmaları gerektiği, kırıcı olmamaları, güzel söz söylemeleri ve sözün en güzeli olan Kur'an'ın edep ve ahlâkına uygun davranmaları tavsiye edilmiştir.

6. Kötü bir arkadaştır

Kuranı Kerimde şeytanın, kafirlerin dostu olduğu da bildirilmektedir.

"... Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık. (Şeytanların) dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da yakalarını bırakmazlar." (A'raf, 7/27, 202)

7. Kur'an'dan uzak olanların yakın dostudur

"Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz; artık bu, onun yakın bir dostu olur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar ve şeytanın dost olduğu kimseler), onları (doğru) yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. Sonunda bize geldiği zaman, ona: 'Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü bir arkadaşmışsın.' der." (Zuhruf, 43/36-38)

8. İnsanı her yerden görür ve aldatmaya çalışır

Kur'an-ı Kerim'de, insanın şeytanı görmediği hâlde şeytanın onu gördüğünden ve insana ummadığı yerlerden sokulup kandırdığından bahsedilmektedir. Bundan maksat, insanın kendisine dikkat etmesi gerektiği ve şeytana açık kapı bırakmaması hususunda uyarılmasıdır. Şeytan daha çok, bizim zayıf olduğumuz noktaları yoklar ve buralardan sokulup kandırmayı hedef alır. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:

"Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık." (A'raf, 7/27)

15 Şeytanın hileleri hakkında bilgi verir misiniz?

Şeytanlar, hayra hiç bir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhanî bir varlık nev'idir. Şeytanların başı olan İblis, Nar-ı Semûm'dan, yani dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmıştır. (Hicr, 15/27). İblis'in asıl adı, Azâzil idi. Âdem (as)'e secde etmekten yüz çevirmesi ve Cenâb-ı Hakk'ın bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, "İblis" ve "Şeytan" isimlerini aldı.

Şeytanların bütün meşguliyet ve gayretleri, insanları imandan çıkarmak, günah işletmek ve küfre girmelerine sebeb olmaktır. İnsanlığın mânevi terakkisinde, Allah'a kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur'ân-ı Kerîm'de şeytan, insan için "adüvv-ü mübin = apaçık bir düşman" olarak tavsif edilmiştir. Mü'minlerin her an onun şerrinden Allah'a sığınması (istiâze etmesi) lâzımdır.

Nitekim, Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok âyet-i kerîmede mü'minleri şeytandan istiâzeye, yani Allah'a sığınmaya davet etmiştir.

Aslında şeytanın kendi başına bir gücü yoktur. Vesvese ve desîseleri de zayıftır. Fakat yaptığı işler, tahribat, yıkıp bozmak nev'inden olduğu için, cüz'î bir vesvese ve desîse ile büyük neticeler meydana getirmekte; büyük zararlara sebeb olmaktadır. Bu yüzden güçlü görülmekte, bazı sapık mezhep ve inanç sahiplerince ilah kabul edilmektedir. Halbuki bir binayı yapmak ne kadar zor, yıkmak ise ne kadar kolaydır.

Bir insanın yaşaması için, ne çok şartların bir arada bulunması lâzımdır. Halbuki diğer bütün şartlar mevcut olduğu halde, bir uzvun kesilmesiyle veya birkaç dakika nefes alamamakla o insan ölüme maruz kalmaktadır. Şeytanın da yaptığı ve yaptırdığı bütün işler, hep böyle tahribat cinsinden şeylerdir. İşte gücü ve desîseleri aslında gayet zayıf olduğu halde, büyük tahribat ve zararlar meydana getirdiği içindir ki, Müslümanlar her zaman şeytanın şerrinden Allah'a sığınırlar.

Hem insanın nefsi, şehvet ve gazab gibi his ve duyguları da, şeytanın her türlü telkin ve desîselerine karşı alıcı verici durumunda olduklarından, bazan şeytanın ufak bir vesvese ve desisesi, insanı hemen te'siri altına almakta ve mânevi pek büyük felâket ve zararlara atabilmektedir.

İşte mü'minlere şeytanın şerrinin büyük gösterilmesi ve aldanmamaları için tekrar tekrar ihtarlarda bulunulması bu yüzdendir. Yoksa şeytanların kâinatta îcad ve fiil cihetinde, hiçbir güç ve kuvvetleri, Allah'ın mülküne hiç bir müdahaleleri yoktur.

Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin en mühimlerinden bazıları şunlardır:

1. Şehvet ve öfke; bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte:

Şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.”

buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.

2. Hased ve hırs: hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikatı duymaktan sağır olur.

3. Tama; şeytan insana tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, âdeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur.

4. Acelecilik; acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.

5. Cimrilik ve yoksulluk korkusu; bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.

6. Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de dine hizmette mezhep ve meşreb taassubudur. Böylece onu, kendi mezhep ve meşrebinde olmayanlara karşı kin tutmaya, onları küçümsemeye ve hakaretle bakmaya sevkeder. Bu hâl çok tehlikelidir. Fasıklar gibi, abidleri de helake götürür. İnsanları hakir görüp onlarda kusur aramak kötü bir haslettir. Fakat şeytan bu kötü hasletleri dine hizmet perdesi altında insana hoş gösterir ve yerleştirir. Kişi bu hareketiyle din namına bir gayret sarf ettiğini sanarak kendisinde sevinç ve neş'e hisseder. Halbuki o, tamamen şeytanın tuzağına düşmüştür.

7. Şeytanın aldatma yollarından biri de, kulu insanlar arasındaki mezhep, meşreb ve görüş ihtilafları ile ve bu husustaki dedikodularla, lüzumsuz işlerle meşgul etmesidir.

8. Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan, muhakemeleri kıtlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani meseleler üzerinde düşünmeye sevkedip, şüpheye düşürmesidir.

9. Suizan; kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevkeder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır.

Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arz eder.

İlave bilgi için tıkalyınız: 

Şeytanın tuzakları nelerdir?..

16 İçimden Allah'a sövmek geçiyor; bu durum vesvese midir, dinden çıkar mıyım?

İçinizden "Sen bunu isteyerek yapıyorsun." diyen de şeytandır. Aklınıza bu konuda ne gelirse gelsin önemsemeyin. Siz ehemmiyet vermezseniz çabuk kaybolur. Aman biran önce gitsin diye de kendinizi sıkıntıya sokmayın. Durumunuz vesvese olduğu için günahkar olmazsınız.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vesveseden Nasıl Kurtuluruz?..

17 Kur'an'a göre İblis'in isyanı nasıl olmuştur?

Kur’anda şeytanla ilgili kıssaların bir kısmının mealleri şöyledir:

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: ‘Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!’ demişti. Bunun üzerine meleklerin hepsi de hemen secde ettiler. Fakat İblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.”(1)
Allah (c.c) buyurdu ki: 'Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?' dedi. İblis; 'Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın. Balçıktan, işlenebilir kara topraktan yarattığın insana secde edemem.' diye cevap verdi. Allah şöyle buyurdu: 'Öyle ise çık oradan! Sen artık kovulmuş birisin! Muhakkak ki hesap gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır!..'(2)
"İblis: ‘Ey Rabbim! Bana hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver.’ dedi. Allah (c.c); ‘Sen bilinen gün gelinceye kadar mühlet verilenlerdensin.’ buyurdu. ‘Ey Rabbim! Beni saptırdığın için, yemin olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim, halis kıldığın kulların hariç, onların hepsini saptıracağım.' (dedi)”(3)
"Yemin ederim ki, senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım, sonra önlerinden, artlarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım. Çoğunu sana şükredenlerden bulmayacaksın.”(Â'raf, 7/16-17)
“Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası cehennemdir. Hem de tam bir ceza! Onlardan gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak ol, kendilerine vaatlerde bulun. Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vaat etmez. Şurası muhakkak ki, benim (hâlis) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.”(İsra, 17/63-65)
“Ey Âdem! Doğrusu bu (İblis), senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın, orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın, dedik.” (Tâhâ, 20/117-119)
Şeytan ona vesvese verip, ‘Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı haber vereyim mi?’ dedi.” (Tâhâ, 20/120)
Şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: ‘Rabbinizin sizi bu ağaçtan men etmesi melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir. Doğrusu ben size öğüt verenlerdenim.’ diye ikisine de yemin etti. Böylece onların yanılmalarını sağladı. Ağaçtan meyve tattıklarında kendilerine ayıp yerleri göründü, cennet yapraklarından oralarına örtmeye koyuldular.(4) Rableri onlara: ‘Ben sizi o ağaçtan men etmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?’ dedi. Her ikisi, ‘Ey Rabbimiz! Kendimize yazık ettik. Eğer, bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz.’ dediler.”(Â'raf, 7:22-23)
Şeytan, oradan ikisinin de ayağını kaydırdı, onları bulundukları yerden çıkardı.”(Bakara, 2/36)
"Allah (c.c.), “Onlara: ‘Birbirinize düşman olarak inin; siz, yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız.’ dedi."(5)

Evet, şeytan baş kaldırdı ve kendisine Allah’a başkaldıracak yandaşlar aradı ve aramaya devam etmektedir. Ne var ki, bu konuda kendisine ilk uyanlar insanlığın anne ve babası durumunda olan Hz. Âdem ve eşi Havva oldu. Ancak onlar Allah’a; “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”(Â'raf, 7/23) diye dua edip yana yakıla tövbe ettiler, Allah da onların tövbelerini kabul etti. Ancak kendisi yani şeytan, gurur ve kibrini yenip tövbe edemedi ve bunun da cezasını hem dünyada hem de ahirette çekecektir.

Dipnotlar:

(1) Hicr, 15:28-31; Bakara, 2:34; İsra, 17:61; Kehf, 18:50; Sâd, 38:71-74.
(2) Hicr, 15:32-35; A’raf, 7:12-13; Sâd, 75-78.
(3) Hicr,15:36-40; A’raf, 7:14-15; Sâd, 38:79-82.
(4) 
Â'raf, 7:20-22; Tâhâ, 20:121.
(5) 
Â'raf, 7:24-25; Bakara, 2:36; Tâhâ, 20:123.
(6) Tâhâ, 20:124-125; Bakara, 2:38.

18 Kur'an'da içki, kumar ve falcılığın, şeytanın işlerinden olduğu ifade edilir. Bunların şeytanla ne ilgisi vardır?

Kur’an-ı Kerim’de, içki, kumar ve fal oklarıyla nasip aramak, yani şans oyunları şeytan işi pisliklerden sayılmıştır. Bu konuda şöyle buyurulmaktadır:

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?”(Maide, 5/90-91)
Hz. Aişe (r.a.)’den nakledilen bir hadisi şerifte de sarhoşluk veren her içkinin azının da çoğunun da haram olduğu bildirilmiştir(1) Ayrıca içki ile ilgili yapılan işler de haram kılınmıştır. Bu konuda, Enes (r.a.)’den rivayet edilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Resulullah (s.a.v.) hamrla (şarapla) ilgili olarak on kişiye lanet etti:
“(Hammaddesinden şarap yapmak maksadıyla) sıkana ve sıktırana, içene ve sâkilik yapana, (imalathâneden müstehlike kadar) taşıyana ve taşıtana, satana ve satın alana, bağışlayana, bunun parasını yiyene.”(2)
Bu işi sahabe o kadar ciddiye almış ki, içki içmeyi puta tapmakla eş değerde saymışlardır. Bu konuda, Ebu Musa (r.a.) demiştir ki:
“Bana göre, ha hamr içmişim ha Allah'ı bırakarak şu sütuna tapmışım, ikisi de birdir.”(3)

Ancak, içkinin yasak edildiği tarihin İslam’ın son zamanlarına rastlaması, Bedir ve Uhud gibi savaşlarda bile sahabeden sarhoş olan bazı kimselerin bulunması, içki konusunda zaafı bulunan kimseler hakkında ileri gitmemek ve onları dışlamamak gerektiğini gösteriyor. Nitekim, Resülullah (s.a.v.)’in huzuruna sarhoş olarak gelen bir kişiye sahabenin çıkışıp azarlamalarına karşılık Resülullah farklı bir tutumla;

“Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın...”(4)

buyurmuş, böylece onu dinden, imandan soğutup İslam’dan ve Müslümanlardan nefret ettirmenin de şeytani bir davranış olduğunu ihtar etmiştir.

Dipnotlar:

(1) Buhârî, Eşribe 4, Vudü 71.
(2) Tirmizî, Büyü 59).
(3) Nesâî, Eşribe 42, (8, 314).
(4) Buhari, Hudud, 4, 5.

19 Şeytan nedir, kimlere gelir ve neler telkin eder?

Şeytan gizli, kötü bir kuvvet, kötü bir ruh anlamına gelmektedir. Şeytan ismi, bilhassa görülmeyen ruhlar ve kötü kuvvetlere isim olmuştur ve şeytan denilince bu cinsin babası olan ilk fert, yani İblis akla gelir. İblis cin cinsindendir.

Kur’an-ı Kerim'de, “insan şeytanları” ve “cin şeytanları” ifadeleri geçmektedir. İnsanlar içerisinde fitne çıkartan ve onları yanlış yallara sevk eden kişiler de şeytan görevi yapmış olurlar. Bu gibi insî şeytanların varlığı,

"(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(Biz de) iman ettik" derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler." (Bakara, 2/14) 

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar...”(En'am, 6/112-113)

ayetleri ile haber verilmektedir.. Cin şeytanlarının yanı sıra, insan şeytanlarının da bulunduğunda tefsirciler ittifak etmişlerdir.(Hak Dini, I/214)

Şeytan daha çok, kendini kusursuz kabul edip her yaptığını güzel görenlere (Enfal, 8/48); inkarcılara ve münafıklara yani inanmadığı halde inanmış gibi görünenlere, dindarlarla alay edenlere (Haşr, 59/16; Bakara, 2/24); haram yiyenlere(Bakara, 2:168); yaptığı yanlış işlerde şeytandan yardım bekleyenlere ve ondan medet umanlara (Enfal, 8/48); şeytandan Allah’a sığınmayanlara; kahinlere, falcılara, medyumlara (Hicr, 15/17-18); günaha girme de cesur davrananlara, yalan ve iftiraya düşkün olanlara iner veya gelir. (Şuara, 26/21-22)

Yine Güneşe, aya, yıldızlara ve bilumum tabiat kuvvetlerine tapanlara (Neml, 27/74.); Allah’a ve Rasülüne düşman olanlara (ve kendisini yaratıp her türlü nimetlerle besleyip büyüten ve himaye eden biricik yaratıcısına kulluk etmekten gafil kalıp) Allah’ı unutanlara (Mücadele, 58/19-20.); ihlas ve samimiyetten yoksun olanlara (Hicr, 15/39-40) ve daha pek çok inkarcı, isyancı, serkeş insanlara gelir.

Onları gece gündüz içlerinde bulundukları sapıklık içinde kalmaya ikna eder, gaflet verir, dönmelerini engeller ve ölünceye kadar peşlerini bırakmaz.

“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: ‘Şüphesiz Allah size gerçek olanı vaat etti, ben de size vaatte bulundum ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O hâlde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim.’ Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.”(İbrahim, 14/22)

20 Şeytandan Allah'a sığınmak nasıl olmalıdır?

Şeytan, görünmeyen ve nereden geleceği bilinmeyen bir düşman olduğundan, onun desise ve vesveselerinden Allah’a sığınmak, bizim gibi aciz kullar için oldukça önemli bir husustur. İnsan için şeytanın kendisinden kurtuluş yoktur. Kurtulmak demek imtihan sırrının kalkması demektir ki, bu da yaratılış hikmetimize zıt bir durumdur. Bundan dolayı şeytan hayatı boyunca ona musallat olur, vesvese vermeye çalışır.

Resûl-i Ekrem (sav) bu hususta: "Sizden herbirinizin bir şeytanı vardır." buyurmuşlardır.

Mü'min için şeytantan kurtuluş bulunmamakla beraber, onu kendinden uzaklaştırmak ve zayıflatmak için çareler vardır. Resûl-i Ekrem (sav):

"Yolculukta insan devesini zayıflattığı gibi, mü'min de şeytanını zayıflatabilir." buyurmuştur.

Şeytanın vesvesesi, Allah'ı anmak ve O'ndan yardım dilemekle giderilir. Felâk sûresinin tefsirinde Mücahid der ki:

"Hannas olan şeytan kalbe yerleşir. Allah'ı zikrettiği vakit toparlanıp kaçar, kalp gaflete dalınca yeniden faaliyete geçer. Âdeta karanlık ile aydınlığın çarpışması gibi çarpışıp dururlar. Aydınlığın gelmesiyle karanlığın gitmesi gibi, Allah'ı hatırlamakla şeytan uzaklaşır. Bu sırra işareten Kur'an'da: "Şeytan onlara galebe çaldı da Allah'ı zikri onlara unutturdu." (Mücadele, 58/19) buyrulmuştur."

Şeytanı Zayıflatma Yolu

Ebu Hüreyre anlatıyor:

"Bir gün bir mü'minin şeytanı ile bir kâfirin şeytanı karşılaşırlar. Kâfirin şeytanı yağlı, semiz, parlak ve temizdir. Mü'minin şeytanı ise, zayıf, pis, kirli ve çıplaktır. Kâfirin şeytanı, mü'minin şeytanına:

— Bu ne hâl, diye sorar. Mü'minin şeytanı:

— Ne yapayım, bir adama düştüm ki, adam yiyeceği zaman besmeleyi okur, ben aç kalırım. İçeceği zaman besmeleyi okur, ben susuz kalırım. Giydiği zaman elbiseyi besmele ile giyer, çıplak kalırım. Temizlendiği zaman besmele ile temizlenir, ben de pis kalırım, der. Bunun üzerine kâfirin şeytanı da:

— Ben öyle bir adam ile arkadaşım ki bunlardan hiçbirisine besmele getirmez. Yemesinde, içmesinde ve giymesinde ben kendisine ortak olurum, der." (Gazalî, İhyâ, III).

Şeytanın şerrinden Allah'a sığınmayla alakalı Kur'an-ı Kerim' de pek çok ayetler bulunmaktadır. İşte bu konudaki ayetlerden bazıları:

“Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (Â'raf, 7/200);

“Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!” (Mü'minun, 23/97-98)

Bu ayetlerde şeytanın, özellikle ibadet esnasında insana gizlice sokulup vesvese vereceğine ve kışkırtarak hayırlı işlerden alıkoyup günaha sevk edebileceğine işaret edilmektedir.

Özellikle Kur'an okumaya başlandığı zaman insanın aklını, fikrini dağıtıp okuduğu Kur'andan etkilenmesini önlemek için çeşitli vesveseler ortaya atan, hatta “böyle Kur'an okunmaz” dedirterek, Kur'an okumaktan vazgeçirmek ister. Onun bütün bu oyunlarına karşı da yine Allah’a sığınmamız isteniyor:

“Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!” (Nahl, 16/98)

Burada istenen şey, Kur'an okumaya başlamayacağımız zaman “Euzü billahi mine’ş-şeytan’ir-racim” diyerek, önce “Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmış ve cennetten kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” duasını okumaktır.

Özellikle ilim tahsil etmek ve ibadet yapmak isteyenler, şeytanın tasallutuna karşı Allah’a sığınmalıdır. Ancak bu yolla o sinsi düşmanın şerrinden korunabilirler.

“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.” (Fussılet, 41/36)

Şeytani düşüncelerin sınıfı ve sınırı yoktur. O her şeye karışmak, her şeyi bulandırmak ister ve kendisine uyduğumuz şeyler küçük de olsa bunlardan memnun olur. Çünkü onun ileriye dönük yatırımları vardır ve bunun daha büyüklerini yaptırmayı planladığı için, önce ufaktan ufağa bizleri yoklar. Birinci günahı işlettiği zaman büyük bir zafer kazanmış gibi sevinerek çığlık atar. Zira şeytanın çağırdığı birinci basamağa çıkan ikinciye daha kolay ve daha rahat çıkacaktır.

Şeytandan Allah’a sığınmak, sadece normal insanlara mahsus bir şey değildir. Ondan Peygamberler, veliler ve salih kimseler de Allah’a sığınmışlar, dua ederek onun rahmet kapısını çalmışlardır. Zaten Kur'an-ı Kerimde;

“De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan, 25/77);

“Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü'min, 40/60);

“El açıp yalvarmaya lâyık olan ancak Odur. Onun dışında el açıp dua ettikleri onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Halbuki (suyu ağzına götürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duası kuşkusuz hedefini şaşırmıştır.” (Ra'd, 13/14)

ayetleriyle müminler Allah’a dua etmeye ve ona sığınmaya davet edilmişlerdir. Şu da unutulmamalıdır ki, “Rızasını kazanmak için, korkarak ve umarak, gizlice, haddi aşmadan, darlık ve bolluk zamanlarında” (Ra’d, 7/55-56; Ra’d, 7/205-206; Kehf, 18/28; Secde, 32/16) Allah’a dua etmek bizim için bir görevdir ve bunu Rabbimiz bizden istiyor. Zira dua, aynı zamanda bir ibadettir.

Kaynak:

- Arif Aslan, Şeytan - Cin - Melek, Nesil Yayınları
- Merak Ettikleriniz, Mehmet Dikmen - Adem Tatlı, Cihan Yayınları.

21 Hz. Âdem'e secde emri geldiğinde, şeytanın davranışı nasıl olmuştur ? Yaratılış yönünden şeytanla melekler arasında nasıl bir münasebet vardır?

Cenab-ı Hak insanı kuru bir çamurdan, cinleri ateşten, melekleri de nurdan yaratmıştır. Yaratılışta ilk sırayı melekler, sonra cinler, ondan sonra da insanlar almıştır. İlk yaratılan insan, aynı zamanda ilk peygamber Âdem Aleyhisselamdır.

Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’i yarattığında meleklerin ona secde etmelerini emretti. Bütün melekler secde ettiği hâlde İblis secdeden kaçındı. Bundan sonra da kıyamete kadar şeytanlığını devam ettirmek için Allah’tan izin istedi. İsteği kabul edilince de insanları hak yoldan çıkarmaya devam etti.

Meleklerin Hz. Âdem’e secde etmeleri gaybi bir mesele olduğu hâlde, hadisenin seyri ve şekli hakkında tefsirlerimizde bazı izahlar bulunmaktadır. Ebu’s-Suud’un izahlarına göre, İblis meleklerle birlikte yaşıyordu, onlar gibi ibadet ediyordu. Secde emri gelince İblis meleklerden ayrıldı. İkinci bir görüşe göre, meleklerin bir cinsi vardır ki, doğup büyürler, bunlara cin denir. İblis de işte bunlardandı. Başka bir görüşe göre, secde emri bütün cinlereydi. Fakat Cenab-ı Hak melekleri zikretmekle cinlere de hitap etmiş olmaktadır. Böylece sadece melekler değil, bütün ruhani varlıklar secde ile emredilmiştir.(1)

Cin hakkında iki görüş vardır:

1. Bütün ruhani varlıklara cin denir. Bu durumda melekler ve şeytanlar cin mefhumunun içine girerler. Böylece melek ile cin arasında hem umumi hem de hususi manada bir durum vardır. Her melek cindir; fakat her cin melek değildir.

2. Cin ruhani varlıkların bir kısmına denir. Çünkü ruhaniler üç kısımdır:

a. İyiler: Melekler.
b. Kötüler: Şeytanlar.
c. Hem iyisi, hem de kötüsü bulunanlar: Cinler.

Safvetü’t-Tefasir’de verilen bilgiye göre:

1. İblis meleklerden değildir.
2. Melekler masum varlıklardır, hiçbir zaman Allah’a asi olmamışlardır. Halbuki, İblis secde etmemekle Allah’a karşı gelmiştir.
3. Melekler nurdan, İblis ateşten yaratılmıştır.
4. Melekler doğup üremezler, halbuki İblis ürer ve çoğalır. Kehf Sûresinde geçtiği gibi “İblis cinlerdendir.”(2)

İbni Abbas’tan gelen bir rivayete göre, bazı müfessirler, “şeytanın” insanların ve cinlerin sefih ve fitnekar kısmına dendiği görüşündedirler. Cinlerden olan şeytanlar var olduğu gibi, insanlardan olan şeytanlar da vardır.

Meleklerin Âdem Aleyhisselama secde ediş şekline gelince; emredilen bu secdenin Hz. Âdem’e ibadet niyetiyle yapılmadığı açıktır. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet etmek şirktir. Hz. Âdem, yeryüzünün halifesi olunca, meleklerin ona secdesi bu halifeliği kabul etme, yani ona biat etme şeklinde olmuştur. Bu hâl, Hz. Âdem’e bir hürmet olmakla beraber, esasta Allah’a yapılan bir ibadettir.

Nitekim, eski ümmetlerde selamlaşma, ibadet kasdı olmaksızın, yere kapanarak secde etme şekilde vaki olmuştur. Mesela, Yusuf Aleyhisselamın kardeşlerinin kendisine secde etmeleri bir tazim ve saygıdan ibarettir

Bunlarla beraber, meleklerin Hz. Âdem’e secde etmelerinin ibadet manasına alınması da mümkündür. Bu durumda secde edilen gerçekte Cenab-ı Hakk'tır. Hz. Âdem ise bu secdede kıble vazifesi görmüştür. Dolayısıyla secde yine doğrudan doğruya Allah’a yapılmıştır.(3)

Diğer taraftan, Cenab-ı Hak melekleri Hz. Âdem’e secde ettirmek sûretiyle kâinatın insana boyun eğdiğini göstermiş; İblis’in ona karşı üstünlük davasında bulunmasını zikretmekle de insanlığın maddi ve manevi gelişmesinde şeytanların ne kadar büyük bir engel teşkil edeceklerine onların dikkatini çekmiştir.

Kaynaklar:

1. Tefsir-i Ebu`s-Suûd, 1:87.
2. Safvetü`t-Tefasir, 1:52.
3. Hülasatü`l-Beyan, 1:97.

22 Kaç tane şeytan vardır? Her insanın içinde bir şeytan mı var? Şeytanlar insana maddi zarar verebilir mi?

Cinlerin kafir olanlarına şeytan denir ve bunların sayısı çoktur. Şeytanların sayısını Allah bilir.

Her insana musallat olan şeytanlar vardır. Nitekim bu konuda şöyle bir hadis-i şerif vardır:

“Benim şeytanım bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III / 309)

Şeytanlar, hayra hiçbir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhani bir varlık türüdür. “Dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmışlardır (Hicr Sûresi, 27). İblisin asıl adı, Azazil idi. Cenab-ı Hakk'ın Hz. Âdem'e (as.) secde etme emrinden yüz çevirmesi ve bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, “iblis” ve “şeytan” isimlerini aldı.

İnsanlığın manevi terakkisinde, Allah'a kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur'an-ı Kerim'de şeytan, insan için “adüvv-ü mübin-apaçık bir düşman” olarak tavsif edilmiştir. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de pek çok ayet-i kerimede müminleri şeytandan istiazeye, yani Allah'a sığınmaya davet etmiştir. Şeytanın en büyük hedefi insanları dinsiz yapmak, ateist yapmaktır. Bunu başaramazsa onları şirke sevk eder. Şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zalim bir müşrik eder, sefih eder. Bununla da kalmaz, onu şirk adına, gece gündüz çalışan bir dava adamı yapmaya çalışır. Bu onun son hedefidir. Zira, dava sahibi olmayan bir müşrik şeytanın bendesi ise, şirki dava edinenler onun can yoldaşlarıdır.

Şeytan, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı seçen müminlerde taktik değiştirir. Müminin imanına ilişemeyeceğini anladı mı, onun ibadetiyle uğraşır; ibadetsiz bir mümin olmasını arzu eder. Bunu başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nafilelere yanaşmamasını ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî ibadetiyle meşgûl olmasını, başkalara bir şeyler anlatmamasını arzu eder. Ve mümine şu yollu telkinlerde bulunur: “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından asarlar.”

Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin bazıları şunlardır:

1. Şehvet ve öfke: Bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte:

“Şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.”

buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.

2. Hased ve hırs: Hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur.

3. Tama: Şeytan insana tama ettiği şeyleri, çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, adeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur.

4. Acelecilik: Acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.

5. Yoksulluk korkusu: Bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.

6. Taassup: Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de kendi meşrebinde olmayan müslümanlara karşı kin tutmak, onları küçümsemektir.

7. İhtilâf

8. Şüphe: Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de, cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani meseleler üzerinde şüpheye düşürmesidir.

9. Suizan: Kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevk eder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır. Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arz eder.

Şeytan insana zorla yaptırım gücüne sahip midir?

Kur'an-ı Kerim'deki, "Şeytanın hilesi çok zayıftır." ayeti, şeytanın hile ve tuzaklarının zayıflığına dikkat çeker (Nisa, 4/76). Pek çok ayet de şeytanın insanlar üzerinde bir yaptırım gücü (sultası) olmadığını bildirir. (Mesela, İbrahim, 14/22; Hicr, 15/42; Nahl, 16/99; İsra, 17/65; Sebe, 34/21) Bu durum, insanın sorumluluğu açısından son derece önemlidir. Eğer şeytan, böyle bir güce sahip olsaydı, o zaman insanlar "Ya Rabbi, sen bize şeytanı musallat ettin. O da bizim irademizi elimizden aldı. Bize bu günahları zorla yaptırdı..." şeklinde Allah'ın huzurunda özür beyan ederlerdi. Halbuki, şeytanın yaptığı sadece vesvese vermekten, çirkinlikleri, günahları güzel göstermekten ibarettir. İnsan, isterse bu vesveseye uyar, günahkar olur; isterse uymaz, Allah katında derece kazanır.

Şeytanla mücadelenin esası, onun direktiflerine muhalefettir. Onun için bu düşmanı iyi tanımak gerekir. Kalbine gelen ilhamın, şeytandan mı, yoksa melekten mi geldiğini ayırt edemeyenler, çoğu kere şeytanın vesvesesine aldanırlar. İnsanın kalbi, melek ve şeytan ilhamlarının bir çarpışma alanıdır. Ehl-i iman, bu çarpışmada Allah'a sığınarak şeytanın vesveselerinden kurtulmalıdır:

"Şeytandan sana bir dürtü (vesvese) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda, tezekkür ederler (düşünürler, Allah'ı anarlar, azabını hatırlarlar...) O zaman artık onlar, gerçekleri görenler haline gelirler." (A'raf, 7/200-201)

Böylece ehl-i iman, Allah'ın himayesindedir. Şeytan onlara vesvese verse bile, hemen Allah'ı anmak, azabını hatırlamakla kendilerine gelirler, şeytana aldanmazlar. Vesveseden kurtulup, gerçekleri görürler.

Bu hadiste geçen “esleme” kelimesi hem teslim olup boyun eğmeye mecbur oldu, hem de Müslüman oldu manalarına gelmektedir. Bu sebeple "Müslüman oldu" anlamında alınırsa, cennete girecek diye anlaşılabilir. Ancak bu kelimeyi hadisçiler "boyun eğip teslim oldu" anlamında kabul etmişlerdir. Çünkü şeytanın cevheri bozulduğundan Müslüman olmasının söz konusu olamayacağını ifade etmişlerdir. (Tirmizi, Rada 17; İ. Cevzi, Telbisü İblis s. 34)

23 Şeytan yaratılmasaydı, hepimiz cennette mi olurduk?

İnsanın aklını meşgul eden ve zihnini yoran hadiselerden birisi de, Hz. Âdem'in cennetten çıkarılışı, dünyaya gönderilişi ve bu hadiseye de şeytanın sebep oluşudur. Bazı kimselerin aklına şöyle bir soru gelmektedir:

- Eğer şeytan olmasaydı, Hz. Âdem cennette kalacak ve biz de orada mı bulunacaktık? 

Bu konunun izahında, Cenab-ı Hakk'ın, Hz. Âdemi yaratmazdan önce meleklerle olan konuşmasına dikkat edelim. Bakara sûresinde şöyle anlatılmaktadır:

“Hani, Rabbin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' dedi. Onlar, 'Bizler hamdinle sana tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah da onlara, 'Sizin bilemeyeceğinizi her hâlde ben bilirim.' dedi.” (Bakara, 2/30)

Ayet-i Kerime'nin mealinde de görüldüğü gibi, Cenab-ı Hak daha Hz. Âdemi yaratmadan önce insan nevini yeryüzünde var edeceğini haber vermektedir. Yani insanların cennette değil de, dünyada yaşayacaklarını bildirmektedir. Şeytanın Hz. Âdemi aldatması, insanın dünyaya gönderilmesine sadece bir sebep olmuştur.

Diğer taraftan, meleklerden farklı olarak insana nefis ve şehevi hisler verilmiştir. Bu hislerin akislerinin görülmesi için insanların dünyaya gönderilmesi, onlara bazı sorumlulukların verilmesi ve bir imtihana tabi tutulması gerekliydi. Ta ki, insan bu imtihan ve tecrübe sonunda ya cennete layık bir kıymet alsın, yahut cehenneme ehil olacak bir vaziyete girsin.

24 Şeytanların ve cinlerin yaratılışı ve mahiyeti hakkında bilgi verir misiniz?

Şeytanlar, doğuştan şeytan olarak yaratılmamışlardır. Daha sonra kendi iradelerini yanlış yolda kullanarak şeytanlaşmışlarıdr. Şeytan cin nev'indendir.
Kur'ân-ı Kerim, Hz. Âdem (as)'in topraktan yaratıldığını, sonra ona ruh verilerek canlı bir insan haline getirildiğini açıkça anlatır. Aynı şekilde şeytanın da cinlerden olduğu konusunu vurgular. Bu husus Kur'ân-ı Kerim'de şöyle geçmektedir:

"Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!' Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?' dedi. İblis, 'Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın', dedi." (1)

Şeytanın kendisini üstün görüp secde etmesine engel kabul ettiği, "ateşten yaratılmak" bir üstünlük sebebi midir? Bu tartışılabilir. Çünkü ateşin başka varlıklarla teması kolay değildir. Onlardan yeteri kadar faydalanamaz. Yakar ve eritir. Su, kum ve toprak gibi diğer katı maddeler de onu söndürür. Bu yüzden temelde bir üstünlük sebebi gibi görülen bu fark, aslında şeytanı ömür boyu yalnızlığa itmiştir. Yüce Allah bunun elbette bilincindeydi ve kendi istediğine üstünlük özellikleri verecekti. Onun yanında üstünlüğün temel esası ise önce kendisine itaat edilmesi idi. Şeytan bundan imtina edip kaçındığı ve kendisini üstün gördüğü için, üstünlük iddiaları da bir şeye yaramamış, rahmetten kovulmasına ve "şeytan" olarak adlandırılmasına sebep olmuştur. Belki önceki yeri itibariyle daha üstündü. Çünkü cennette olmak ve sürekli Cenab-ı Hakk'a yakın olmaktan daha güzel bir şey yoktur. Ama şeytanın itaatsizliği ve kendi aslının ateşten yaratılması ile ilgili olarak, ateşin toprağı yakması sebebiyle, bunu yok olmaz bir üstünlük olarak görüp büyüklenmesi bunu engellemiş ve kâfir olarak İlahî huzurdan da cennetten de kovulmasına sebebiyet vermiştir. Hemen ilave etmek gerekir ki, İblisin küfrü, Allah'ı inkâr etmekle değil, "emir ve yükümlülüğü ve amelin gereğini inkâr ile tartışma şeklindedir." (2)

Ancak şeytana göre, ateşten yaratılmak bir üstünlük sebebiydi. Çünkü ateş toprağı yakardı. Genellikle şeytana tabi olanlar bu gücün peşindedirler. Başkalarını refüze etmek, sürekli kuvvetli olmak ve bunu başkaları üzerinde uygulayarak kendini tatmin etmek...

Kur'ân'da, aynı şekilde cinlerin de ateşten yaratıldığı bildirilmektedir:

"Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık." (Hicr, 15/27);

"Cinleri öz ateşten yarattı." (Rahman, 55/15)

Bazı âlimler, Rahman Sûresi'ndeki "Cânn" yani, "cinlerin babası" deyiminden kasıt, cinlerin babası İblis olduğunu kabul ederken, bazıları da bunun İblis değil, cinin babası olduğunu nakletmişlerdir. Yazır, aynı kanaatte olmadığını söyleyerek,

"Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi salsaldan yaratılmış olduğundan insandan kasıt, yalnız Âdem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn'dan kasıt da cin cinsidir." der. (3)

Şu halde "İblis, yani şeytan da cinlerden olduğuna göre, o da ateşten, hem de dumansız, öz, yalın, yakıcı ateşten yaratılmıştır." diyebiliriz.

Bursalı İsmail Hakkı da, "O cinlerdendi" ayetini, "Onun aslı, ateşten yaratılmış bir cindi. Meleklerden değildi." diye tefsir etmekte ve

"Meleklere 'Âdem'e secde edin!' demiştik. İblis hariç hepsi hemen secde etti." (Kehf, 18/50)

ayetinde "Muttasıl istisna" bulunduğunu ileri sürmekte. Kaide, 'İstisna edilenle, kendisinden istisna olunan aynı cinsten olursa muttasıl istisna olur7 diye açıklanır. Ayette İblis meleklerden istisna edilmiştir. "İblis melek olmayıp, cin olduğuna göre, melekten nasıl istisna edilmiş olabilir?" tarzındaki muhtemel bir soruya cevap için de bir dipnotla bu izahı yapmıştır.

Bursalı, "Çünkü, İblis de onlarla beraber secde etmekle emrolunmuştur. Daha sonra ise, onlardan birisi istisna edildiği gibi o istisna edilmiştir. Tıpkı, "...falan kadın hariç hepsi çıktılar" sözünde olduğu gibi. Burada hariç olan kişi, erkekler arasında bulunan bir kadındır. Bir görüşe göre, "O cinlerdendi" cümlesinden kasıt, onun ilk cin olduğuna işarettir. Cinler ondandır. Hz. Âdem (as)'in ins'den olduğu gibi. Çünkü Hz. Âdem (as) insanların ilkidir. (4)

Bir başka görüşe göre ise, Allah Teâlâ'nın Âdem (as)'den önce yaratıp, yeryüzüne gönderdiği bir halk vardı. O halkın adı cindi. İblis de onların kalanlarından biriydi. Onlar kan dökmüşler, melekler de onlarla savaşmıştı.

Beğavî şöyle der: Onun Süryanice'deki adı Azâzil, Arapça'daki adı ise Haristi. İsyan edince adı ve şekli değiştirildi, kendisine İblis denildi. Çünkü o, rahmetten ümit kesmiştir. (Tahrim, 66/6)

İblis denen o cin, "Rabbinin emrinden çıktı." Allah'a itaat etmekten kaçındı. Oysa biz biliyoruz ki, "Melekler, Allah'ın emrine isyan etmezler, ne emrederse onu yaparlar." (5) Ayrıca, insan ve cinler, kulluk sorumluluğu ile yükümlü oldukları için, iradeleri ile yaptıklarının cezalarını veya mükafatlarını göreceklerdir. Ancak melekler öyle değil. Onlar bu konuda bir sorumluluğa sahip olmadıkları için iradeleri de yoktur, bu yüzden hata yapmaktan da korunmuşlardır.

Şeytanın Karakteristik Özellikleri:

1. Yalancı ve yemincidir.
2. Yaptırım gücü yoktur.
3. Riyakardır.
4. Edebiyat ve felsefe yapar.
5. İnsanın en sinsi düşmanıdır.
6. Kötü bir arkadaştır.
7. Kur’an'dan uzak olanların en yakın dostudur.
8. İnsanı her yerden görür ve aldatmaya çalışır..

İblis Meleklerden miydi?

İblisin meleklerden mi, cinlerden mi olduğu konusu tartışılan bir konudur. Ancak bu o kadar da karmaşık bir konu değil. Çünkü İblis, cinlerden biridir ve cinlerin de yaratıldığı maddeden yaratılmıştır. Hz. Âdem'le ilk karşılaşan şeytanın özel ismi İblis'tir. Bu da cinlerdendir ve cinlerin yaratıldığı ateşten yaratılmıştır. Şeytan ise, o türün azdırıp, saptırıcı olanlarına, yani o cinsin bir türüne verilen isimdir.

İblis'in, meleklerden biri veya onların "hocası" veya "başkanı" olduğuna dair ortaya atılan görüşlerin kaynağı İslâm değil Hristiyanlıktır. Ancak melek kavramı Hristiyanlık'ta, Yahudilik'ten daha açık olsa da onda da net olarak ortaya konmuş değildir. Zira Hristiyanlığa göre İblis, meleklerin başkanı iken, emrinde bulunan meleklerle beraber Allah'a isyan etmiş ve hep birlikte kovulmuşlardır. Matta İncili'nde yer alan şu cümle de bunu doğrular niteliktedir:

"(Kıyamet günü Kral) o zaman solundakilere diyecek: Ey lanetliler, benim yanımdan iblis ile onun meleklerine hazırlanmış olan ebedî ateşe girin." (Matta, 25:41)

Bu husus, her hangi bir şüpheye yer vermeyecek şekilde Kur'ân-ı Kerim'de açıklanmıştır ve şöyledir:

"Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!" (Kehf, 18/50)

Ayette geçen "Kâne min'el-cinni: O cinlerdendi" tabiri açıktır. Konu secde ve başkaldıran İblis. Onun da secdeye karşı çıkması daha önceki ayetlerde ifade edildiği şekliyledir.

Burada sözü edilen secdenin de ibadet kastıyla yapılan secde değil, selam ve saygı ifade eden, kendisine selam verilmekte olan kişinin değerini, ona değer vereni bilmek anlamındadır. Bu secde, geçmiş milletler zamanında meşru/yasal iken daha sonra kaldırılmıştır.(6) Mısır'a gelip Hz. Yusuf' (as)u buldukları zaman, annesi, babası ve kardeşleri de böyle selamlamıştı.

Dipnotlar:

(1) Sâd, 38:71-78; A'raf, 7;
(2) Hak Dini, IV/20.
(3) age., VII/369.
(4) Muhtasar Ruhu 'l-Beyan, V/122.
(5) age., V/123
(6) age., V/122.

İlavbe bilgi için tıklayınız:

- Şeytan (iblis) cinlerden midir, eğer cinlerden ise neden meleklerin arasındaydı? Allah Teala sadece insanları ve cinleri imtihan için yarattığını bizlere belirtmiş...

25 Şeytan neden insanlara düşmandır?

Nefis, şeytanın vesveselerine hassas bir alıcıdır. Hadiste, insan kalbinde hem melek ilhamı hem de şeytan vesvesesi için, birer merkez olduğu bildirilmiştir.(1)

Kur'an'ın ifadesiyle,

"Şeytan, sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman edininiz. Şüphesiz o, kendine uyanları cehennem ashabından olmaya çağırır." (Fatır, 35/6)

Şeytanın insana düşmanlığı Hz. Âdem'le başlar. Hz.Adem'e secde etmemesi yüzünden İlahi rahmetten uzaklaştırılır. Bu yüzden, Âdem'e ve nesline düşman kesilir. Allah'a giden yolda, onların önüne engel olarak çıkmaya izin ister. İnsanların imtihan edilmesi ve mahiyetlerindeki kabiliyetlerinin tezahür etmesi için, Cenab-ı Hak onu bu izni verir. Şeytan der:

"Beni azdırmana karşılık yemin ederim ki, senin doğru yolunda insanlara vesvese vermek için oturacağım. Sonra onlara, önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım. Ve sen onların ekserisini şükredici bulmayacaksın." (A'raf, 7/16-17)

Şeytan insanlar üzerinde hakimiyet kurmak için her yola başvurur, her türlü vesveselerde bulunur.(2). Kimini korku damarından yakalar. Kimini boş hülyalarla aldatır. Kimine suret-i haktan görünür. Kimini şehvetten saptırır, kimini gafletten... Hadisin ifadesiyle,

"İnsanın damarlarında cereyan eden kan gibi, insanın bedeninde cereyan eder."(3)

Kaleler zayıf yerlerinden fethedilir. Şeytan da insanın zaaflarından yararlanarak onu fethe çalışır.

Şeytanın vesveselerine kapılan ve onun yolundan gidenler, Allah'a kul olma yerine, şeytana kul ve köle olurlar. Onun dediklerini yapmakla, onun memurları haline gelirler.(4) Cenab-ı Hak, insanlara şu ikazı yapmaktadır:

"Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz o, sizin için apaçık düşmandır. O size ancak, kötülüğü, fuhşiyatı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemeyi emreder." (Bakara, 2/168-169)

Kaynaklar:

1. Tirmizi, Tefsir, II/35.
2. bk. Beydavi, I/576.
3. Buhari, Bed'ül-halk, 11; Ebu Davud, Savm, 78; İbnu Mace, Sıyam, 65.
4. Yazır, I/584.

26 Şeytanın yemesi ve içmesi ne anlama geliyor?

Ayet ve hadislerde şeytanın da yiyip içtiğinden bahsediliyor. Ateşten yaratılmış olan ve gözle görünmeyen bu varlıkların yeyip içmeleri, elbette topraktan yaratılın insanın yene ve içmesinden farklıdır. Onlar ayrı bir cins varlık olduklarından, yeme ve içmelerinin hakikatini bilemeyiz. Ama mutlaka bir çeşit yemeleri, içmeleri ve lezzet almaları vardır. Mesela, meleklerin güzel kokudan hoşlanmaları gibi, cinlerin de pis kokulardan hoşlandıkları ifade edilmektedir.

- Şeytan nelerden yer ve içer?

Şeytan da insan gibi yer, içer ve cinsel ilişki yoluyla üreyip çoğalır. Yani kendi özelliklerinin yanı sıra, onda bazı insani özellikler de vardır.

Cabir bin Abdullah (r.a)’dan nakledilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Kişi evine döndüğü zaman içeri girerken ve yemek yerken (Besmele çekerek) Allah’ın adını zikrederse, şeytan avenelerine (yardımcılarına); ‘Size burada gecelemek de yok, akşam yemeği de yoktur.’ der. Ama o kişi, evine girerken Allah’ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan avenelerine; ‘Akşam yemeğine kavuştunuz, ama burada gecelemeniz mümkün değil.’ der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken “Bismillah” diyerek Allah’ı zikretmezse, şeytan avenelerine; ‘Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!’ der.” (1)

Hadisi şeriflerde eve girerken ve yemeğe başlarken Besmele çekilmesi hâlinde şeytanın o evden ve sofradan uzaklaştıracağını anlatmaktadır. Şeytanın besmelesiz yenilen yemeği ev sahipleriyle beraber yiyeceği, bu sebeple de yemeğin bereketinin gideceği bildirilmektedir.

- Şeytan nasıl yer ve içer?

Bazı hadislerde de şeytanın sol eliyle yiyip içtiği bildirilmektedir. Bu sebeple de Hz. Peygamber (s.a.v), sağ el ile ve önünden, besmele çekerek yemeyi emretmiş, sol el ile yemek yemeyi ve su içmeyi yasaklamıştır. Bu konudaki bir hadisi şerif şöyledir:

İbni Ömer (r. anhüma) anlatıyor: Rasülullah (s.a.v) buyurdular ki:

“Sizden kimse sol eliyle yiyip içmesin. Çünkü şeytan soluyla yer ve içer.”(1)

Yine Seleme b. Ekva ve Ömer b. Ebi Seleme (r. anhüm)’den rivayet edilen diğer hadislerde, sağ el ile ve önünden yemek yeme emrediliyor.(2)

Dipnotlar:

(1) Müslim, Eşribe, 103, (2018).
(2) Müslim, Eşribe, 107.

 

27 Geceleri kapıyı kapatınız. Zira şeytan kapanan bir kapıyı açamaz, hadisini açıklar mısınız? Sıcak havalarda geceleri pencereyi açmakta bir mahzur var mıdır?

Câbir (r.a)'den rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.m) şöyle buyurmuştur:

"(Evine girdiğin zaman) Besmele çekerek kapını kapa. Çünkü şeytan (Besmeleyle) kapanan bir kapıyı açamaz. Besmele çekerek lambanı da söndür. (Yine) Besmele çekerek, enine koyacağın bir ağaç par­çası ile de olsa kab(lar)ını(n ağzını) ört. Bir Besmele daha çekerek su kabını(n ağzını da) ört." (Buhari, Eşribe 18; Müslim, Eşribe 124, 125; Tirmizî, Eşribe 19)

Rivayet muhtelif vecihlerde bir kısım ziyadelerle gelmiştir.

İbnu Dakîku'l Îd der ki: "Kapıların kapatılma emrinde hem dînî, hem dünyevî maslahatlar var. Nefisler ve mallar böylece aylakların, fesadcıların, bilhassa şeytanların şerrinden korunmuş olur."

"Şeytan, kapalı kapıyı açamaz" sözü, bu emrin şeytanların insanlara karışmasını önlemek maslahatına râci olduğuna işaret eder.

İbnu Hacer icabı halinde yemek kaplarını örtme yerine çöp germekle iktifa etmedeki sırrı şöyle açıklar: "Zannımca bu sır, çöpü gererken çekilen besmeleyle ilgilidir. Böylece çöpün gerilmiş olması, o esnada besmele çekildiğine bir alamet olur. Gerilmiş çöp sebebiyle bunu anlayan şeytanlar kaba yalaşmaktan imtina ederler.

Peygamber (asv)'in "Yiyecek, içecek kaplarınızın üzerlerini iyice örtüp kapatınız." dîye emretmesi, yiyecek ve İçecek maddelerini toz, toprak ve zararlı mikroplar­dan koruma hedefini gütmektedir. Büyük Peygamber bu emirleriyle en kıymet­li bir sağlık ve temizlik dersi vermiş bulunmaktadır.

"Câbir b. Abdullah (r.a)'tan rivayet edilmiştir:

“Kapları örtün! Deriden yapılma su tulumlarının ağızlarını bağlayın! Kapıyı kapayın Kandilleri söndürün! Çünkü şeytan; “Hiçbir su tulumunun ağ­zını çözemez, hiçbir kapıyı açamaz ve hiçbir kabın ağzını açamaz. Eğer siz­den birisi kabının üzerine enlemesine bir tahta parçası koymaktan başka bir çare bulamazsa o zaman Allah'ın adını Bismillahirrahmanirrahim diyerek anıp sonrada bu belirtilenleri yapsın. Çünkü küçük fâsık/fare, ev halkı içerde iken üzerlerine evlerini yakabilir.”(Buhârî, Edebü'l-Müfred, 1221) hadisi de açık kapılardan zararlı hayvanların girebileceği tehlikesine dikkat çekerek tedbir alınması istenmiştir.

Bu hadislerde, dünya hayatını yaşarken, ona bir ukba buudu kazandırma dersi verilmektedir. Kapıları kapatma, testilerin ağızlarını bağlama, yemek kaplarının üzerlerini örtme gibi dünyaya ait işler yapılırken, Allah’ın adı anılmakta, böylece şeytanın vereceği rahatsızlıktan kurtuluşun yegane vesilesinin Allah’a sığınmak olduğu gösterilmektedir. Bu görüşü destekleyen bir hadiste Allah Rasûlü (asv) şöyle buyurur:

Kişi evine geldiğinde, içeri girerken ve yemek yerken besmele çekerse şeytan yardımcılarına “Size yatacak yer ve akşam yemeği yok” der. O kimse evine geldiğinde Allah’ı anmazsa, şeytan avanesine “Yatacak yere yetiştiniz” der. O zat yemek yerken besmele de çekmezse “Hem akşam yatacak yere hem de akşam yemeğine kavuştunuz” der.”

Şeytanlar ışığı ve aydınlığı sevmez, aksine bunları uğursuz sayar ve karanlıktan medet umarlar. Zira onlar, hava karardıktan sonra daha rahat hareket etme imkanı bulabilirler. Anlaşılan o ki, şeytanlar bu vakitte dört bir yanda cirit atmakta ve insanları yoldan çıkarma işlerine hız vermektedirler.

Sıcak havalarda pencerelerin açılıp uyunması, dinen yasak değildir. Bu halde Allah'ın adını anmak zararlardan korunmaya vesiledir. Sadece bu konuda değil dinimiz her hususta şeytandan Allah'a sığınmayı bizlere tavsiye etmektedir.

28 Kur'an okunurken şeytan bizlere yaklaşmayacağı halde nasıl vesvese vermektedir?

Kur'an-ı Kerim okunan ve Allah'ın adının anıldığı mescitlere ve evlere şeytan girmeyeceği hadislerde ifade edilmektedir. Peygamberimiz (asm)

“Evlerinizi kabristana çevirmeyin! İçerisinde Kur'an okunan eve şeytan girmez."(Tirmizî, Fedail, 2)

Namaz kılan kişiye şeytanın vesvese vermesine gelince; vesvese vermek için şeytanın içimizde veya evin içinde olması gerekmez. Uzak yerde de olsa vesvese verebilir. Mesela uzak bir yerden konuşanın sesi hoparlörle bizlere ulaştığı gibi şeytan da uzaktan vesvese verebilir.

Ayrıca "Kur'an-ı Kerim okunan eve şeytan girmez." ifadesinden kasıt, Kur'an'ın okunup hayatıyla yaşayan innsanların evine şeytan giremez. Demek ki Kur'an-ı Kerim'i hayatımızda ne kadar çok yaşarsak, onun (şeytanın) şerrinden ve vesvesesinden o kadar emin oluruz.

29 Şeytanı yakalamak istedim. Süleyman'ın duası olmasa idi, bağlı olarak sabaha erecek ve Medine`nin çocukları onunla oynayacaklardı, hadisine göre, Hz. Süleyman (as) şeytan için dua mı etmişti?

İlgili hadisin anlamı şöyledir:

Ebu’d Derda (r.a)’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v), namaz kılmak için kalktı, namazında şöyle dediğini işittik: “Senden Allah’a sığınırım.“ daha sonra üç defa: “Allah’ın laneti ile seni lanetlerim.” dedi. Sanki bir şey yakalayacakmış gibi elini uzattı, namazını bitirince: “Ey Allah’ın Rasûlü! Namazda bundan önce hiç işitmediğimiz bir şeyler söylediğini duyduk ve elini uzattığını da gördük.” dedik. Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.m.) şöyle buyurdu:

“Allah’ın düşmanı iblis, bir ateş parçası getirerek yüzüme yaklaştırdı. Ben de üç kere; “Senden Allah’a sığınırım” dedim. Sonra da: “Seni Allah’ın lanetiyle lanetliyorum” dedim, fakat o üç sefer söylememe rağmen kaçıp kaybolmadı, sonra onu yakalamak istedim, ondan dolayı ellerimi uzatmıştım. Vallahi Süleyman kardeşimin duası (Sad, 38/35) olmasaydı, o şeytan mescidin direklerine bağlanmış olurdu da Medine’nin çocukları onunla oynarlardı.” (bk. Müslim, Mesacid, 40; Nesai, Sehv 19)

Diğer bir rivayet ise şöyledir:

“Cinlerden bir ifrit namazımı bozdurmak için dün akşam anîden bana bir oyun oynamağa kalkıştı. Ama Allah beni ona kaptırmadı. Ben de onu boğdum. Vallahi onu şu mescidin direklerinden birinin yanı başına bağlamayı çok isterdim. Bu suretle sabahladığınızda sîzlerde toptan (yahut hepiniz) onu görürdünüz; fakat sonradan kardeşim Süleyman'ın şu sözünü hatırladım: “Yâ Râbbî beni affet; ve bana öyle bîr mülk ver ki benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın!” demişti. Allah da onu köpek kovar gibi kovdu.”  buyurdular.  (bk. Müslim, Mesacid, 39)   

Hz. Süleyman (as)’ın “Bana benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk  (hükümdarlık) ihsan eyle.” isteği hem kemiyet, hem de keyfiyet bakımından bir mülk ve saltanata işarettir. Nitekim âyetin açık delâletinden, Süleyman aleyhisselamın güçlü deniz filoları ve o devirde önünde durulamaz süvari birlikleri oluşturduğu, Umman Körfezi ile Aden Körfezi ve Kızıldeniz arasında hükümranlığını sürdürdüğü anlaşılıyor. Kendisinden sonra hiçbir peygambere böyle güçlü bir saltanat verilmediği ise, kesindir. O, bu mülk ve nimetleri Rabbini anmaya vesile olduğu için sevmiştir. Aynı zamanda cinlere de hükmetmesi ayrı bir keyfiyet arzetmektedir.

O halde bu cümleden şu iki husus anlaşılmaktadır: Birincisi, kendisinden sonra hiçbir peygambere verilmeyen bir mülk; ikincisi, kendisinden sonra yerine geçecek olan evlât ve torunlarına lâyık görülmeyecek bir mülk söz konusu olabilir. Zira Hz. Süleyman (asv)’dan sonra kemiyet bakımından daha geniş mülk ve saltanat kuranlar olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Ancak keyfiyet bakımından O'nun saltanatına benzer bir saltanat kurulmadığını söyleyebiliriz. Çünkü O, yalnız insanlara değil, aynı zamanda cinlere de hükmediyordu.

Hz. Süleyman (as)’ın vefatından sonra yerine geçen oğlunun, kurulu saltanatı hem kemiyet, hem de keyfiyet bakımından devam ettiremediğini dikkate alırsak, ikinci yorumun isabetli olduğu görülür.

Hz. Süleyman (as)’ın bu duası, Allah'ın haklarını eda etmek ve mülkünü adilane bir şekilde yönetip yarattıklarını konumlarına ve mertebelerine göre yerleştirip hadlerini uygulamak, onun emrettiği mali yükümlülükleri korumak, dinin şiarlarını tazim etmek, ibadetini açıkça ortaya çıkarmak, ona itaatte bağlılığı sürdürmek, Allah'ın kulları üzerindeki geçerli hükmü ve kanunu düzenlemek ve meleklerine açıkladığı üzere yarattıklarından hiç kimsenin bilmediği vaadlerini gerçekleştirmek için olmuştur. Nitekim yüce Allah: "Sizin bilmediğinizi herhalde Ben bilirim." (Bakara, 2/30) diye buyurmuştur. Yoksa Süleyman (a.s)'ın bu isteğinin bizatihi dünyalık için olması söz konusu olamaz. Çünkü o da, diğer bütün peygamberler de Allah'ın yarattıkları arasında dünyaya karşı en zahid kimselerdir. O dünya mülkünü sırf Allah için istemiştir.

Yine denildiğine göre; onun kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir mülk istemesi, gökler ve yerdeki bütün yaratıklar arasında Allah nezdindeki konum ve üstünlüğünün açıkça görülmesi içindi. Çünkü peygamberlerin Allah'ın nezdindeki konum noktasında birbirleriyle adeta yarışmaları vardır. Herkes Allah nezdindeki konumuna delil göstereceği özel bir yerinin olmasını arzu eder. İşte bundan dolayı Peygamber (sav) namazını kesmek isteyen ifriti yakalayıp, Allah da ona bu imkanı verdiğinde önce bu ifriti bağlamak istemiş, sonra da kardeşi Süleyman (as)'ın duasını hatırlayıp ifriti küçülmüş (hakir) olarak serbest bıraktı.

Şayet ondan sonra bir kimseye, ona verilenin benzeri verilmiş olsaydı, onun bu özelliği kalmazdı. Peygamber (sav) şeytanların Süleyman (as)'ın emrine verilmesi özelliğinin olduğunu ve böyle bir özelliğin kendisinden sonra kimseye verilmemesi duasının kabul edilmiş olduğunu bildikten sonra, bu özelliğinde onunla ortak olmaktan hoşlanmamış gibi görünüyor. (bk. Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, ilgili ayetin tefsiri)

Kadı Beyzâvi'ye göre, cinler üzerinde tasarrufun Hz. Süleyman (as)'a özel oluşu nedeniyle Peygamber Efendimiz (asv) tuttuğu cinniyi bağlamamıştır. Ya da tevâzusundan dolayı bağlamaktan vazgeçmiştir. (Kâdi Beyzavi, Esrar'ut-Te'vîl, ilgili ayetin tesfiri)

Cinler, bizimle beraber yeryüzünde yaşıyorlar. Bunların da insan gibi inananları olduğu gibi inanmayanları da vardır. Onların kâfirlerine şeytan ismi verilir. Meleklerin de, cinlerin de varlıkları Kur'an ayetleri ve hadisler ile açıkça bildirilmiştir.

Hadiste geçen “Kardeşim Süleyman'ın sözünü hatırladım...” ifadesinden maksat, Sad suresinin mealini hadis içinde verdiğimiz 35.ayetidir.

Peygamber Efendimiz (asv) ile Hz. Süleyman (as) arasındaki kardeşlik, dinin esasları itibârı ile veya şeriatları arasındaki benzeyiş yönünden olabilir. Ayrıca peygamberler baba bir kardeştirler. Nitekim Peygamberimiz (asv): “Bütün peygamberler babaları bir kardeşlerdir; anneleri farklıdır, ama dinleri birdir.” (bk. Buhari, Enbiya 48) buyurmaktadır.

Hadislerden Çıkarılan Hükümler:

1. Namazda amel-i kalil/az iş namazı bozmaz.
2. Cinler mevcûttur. Onları insanlardan bâzıları görebilir.
3. Cinlerin aslî unsurları vardır. Çünkü asli unsuru ateş olsaydı onlardan bir ifritin bir ateş parçası ile gelmesine gerek kalmaz; bizzat kendisinin dokunmakla, dokunduğu kimseyi yakması gerekirdi.
4. Hz. Süleyman (as)’ın ashabı da cinleri görmüştür. Bu onun peygamberliğine delâlet eden mucizelerinden biriydi.
5. Bedruddin Aynî, cinlerin muhtelif şekillere girebildiklerini, insan, yılan, akrep, deve, sığır, koyun, at, eşek, katır ve kuş suretinde göründüklerini söyler.
6. Bir kimse haber verdiği şey'in büyüklüğünü göstermek için kendiliğinden yemîn edebilir.  (bk. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim, Tercüme ve Şerhi, ilgili hadisin şerhi)

30 İblisin (şeytanın) cinsiyeti var mıdır? Şeytanlar da cin kafilesinden olduğuna göre, iblisin cinsiyeti hakkında bir bilgi var mıdır?

- Şeytan, cin taifesindendir. Cinlerde erkek ve dişi olduğuna göre, şeytanlarda da aynı durum var demektir.

  “... O/İblis cinlerden idi. Rabbinin emrinin dışına çıktı. Ey Âdem’in evlatları! Onlar size düşman oldukları halde, siz kalkıp Benden ayrı olarak onu ve onun evlatlarını mı dost ediniyorsunuz?”(Kehf, 18/50)

mealindeki ayette bu hakikatin ifadesini görmekteyiz.

Şeytanların babası olan iblisin kendi cinsiyeti hakkında çok farklı görüşler ve yorumlar da vardır. Bunların doğru olup olmadığını Allah bilir.

Arapçada fiiller müzekker (erkeklik) ve müennes (dişilik) şekilinde farklı çekimlerde kullanılır. Kur'an-ı Kerim'de şeytanla ilgili ifadeler müzekker (erkeklik) sigasıyla geçmektedir. Bu da şeytanın (iblisin) erkek olduğuna bir delil olabilir.

31 "Şeytanlar, elbiselerden faydalanırlar. Onun için, biriniz elbisesini çıkardığı zaman, onu katlasın. Çünkü şeytan, katlanmış elbiseyi giyemez." hadisini açıklar mısınız?

Konuyla ilgili rivayetlerden biri şöyledir:

“Elbiselerinizi (çıkardığınızda onları güzelce) katlayın... Çünkü, şeytan katlanmış olarak bulduğu bir elbiseyi giymez, fakat katlanmamış/dağınık halde bulduğu bir elbiseyi giyer.”

Taberanî, -senette bulunan birinin ismini vererek- bu rivayetten başka Efendimizden gelen herhangi başkaca bir rivayetin söz konusu olmadığını belirtmiştir. (bk. el-Mucemu’l-Evsat, Mim/Muhammed maddesi)

Hafız el-Hesemî de, bu hadisin rivayet zincirinde -aynı adamın ismini vererek- bu rivayetin zayıf olduğuna işaret etmiştir.(bk. Mecmau’z-zevaid,5/135).

Bazı hadislerde geçen "Besmele çekmezseniz, şeytan sizinle beraber yer-içer veya elbisenizi giyer." (Gazalî, İhyâ, III) şeklindeki hususlar, sağdan giyinmek, elbiseyi güzelce katlamak, düzenli olmak, sağ el ile yemek, besmele çekmek gibi sünnet olan şeylere teşvik etmeye yöneliktir.

Cinlerin bazı kılıklara gireceği doğrudur. Şeytan da cin taifesinden olduğuna göre, onun da bir kılığa girdiği zaman elbise giymesi mümkündür.

Bazı rivayetlerden öyle anlaşılıyor ki, havada gezen bazı parazitler veya bir kısım zararlı mikroplar gibi şeylere de şeytan tabiri kullanılmıştır. Çünkü insanların geleneğinde zararlı şeylere şeytan diye ifade edilebiliyor. Hz. Peygamber (asm) da insanları irşat ederken, insanların bildiği kavramları kullanması irşada uygundur.

Ayrıca bu ve buna benzer rivayetleri, şeytanın zarar vermesine fırsat vermek, onun girişine kapı açmak olarak değerlendirmek gerekir.

Nasıl ki kış gününde pencerleri açmak soğuğun içeriye girmesine; elektrik akımı olan bir tele kablosuz dokunmak çarpılmaya neden olur. Bunun gibi yaptığımız bazı şeylerle şeytana pencere açmış ya da ona kablosuz dokunmuş gibi olabiliriz. Bu açıdan Peygamber Efendimizin (asm) tavsiyelerine uymak, şeytanların zarar vermesine, işimize burnunu sokmasına ve fitne fesadını yaymasına engel olacaktır.

32 "Kör Şeytan" demenin sakıncası var mıdır?

Hakka karşı baş kaldırmış olan kör ve kör olduğu kadar da nankör olan şeytan, lanetlenmiş ve rahmetten uzaklaştırılmıştır. Kendisine yapılan iyilik ve ihsanları, ikram ve iltifatları görmezlikten gelemiş, Hakka karşı kör ve sağırdır.

Ancak, işimiz rast gitmediğinde söylenen “kör şeytan” deyimi Peygamber Efendimiz tarafından uygun görülmemiştir.

Bir hadiste, bizim toplumumuzda da çok sık rastlanan bu konuya işaret edilmektedir: Ebu'l-Müleyh, bir adamdan naklen demiştir ki: “Ben Rasülullah (s.a.v)’in terkisinde idim. Hayvanın ayağı kaydı. Ben, “Kör şeytan / burnu sürtülesice!” demiş bulundum. Bana: “Böyle söyleme, zira böyle söylersen o büyür, hatta ev kadar olur ve “kendi gücümle onu yere attım!” der. Fakat sen: “Bismillah!” de, zira böyle söylersen o küçülür ve sinek kadar olur.” buyurdu. (Ebu Davud, Edeb, 85, (4982)

Bu hadis-i şerif, şeytana kızarak ona kötü sözler savurup lanetler yağdırmanın, onun kötülüğüne engel olmayıp bilakis, ona ümit ve kuvvet vereceğini, onu kibirlendireceğini, gücüne güç katacağını, onun gücünü kuvvetini götürüp, sinek kadar küçültecek olan yegâne silahın ise; "Bismillah" demek olduğunu ifade etmektedir.

Şuurlu bir Müslümana yakışan, her işine besmele ile başlayıp Allah'ın ismini ağzından düşürmemek, her işinde gücü ve yardımı Allah'tan istemek, sıkıntılı işlerinde Allah'tan başka bir sığınak bulunmadığını bilerek başka yollara tevessül etmemektir.

33 Bu kadar insanı yoldan çıkardığına göre, şeytan çok mu güçlü?

Şeytanlar, hayra hiç bir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhanî bir varlık nev'idir. Şeytanların başı olan İblis, Nar-ı Semûm'dan, yani dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmıştır. (Hicr, 15/27). İblis'in asıl adı, Azâzil idi. Âdem (as)'e secde etmekten yüz çevirmesi ve Cenâb-ı Hakk'ın bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, "İblis" ve "Şeytan" isimlerini aldı.

Şeytanların bütün meşguliyet ve gayretleri, insanları imandan çıkarmak, günah işletmek ve küfre girmelerine sebeb olmaktır. İnsanlığın mânevi terakkisinde, Allah'a kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur'ân-ı Kerîm'de şeytan, insan için "adüvv-ü mübin = apaçık bir düşman" olarak tavsif edilmiştir. Mü'minlerin her an onun şerrinden Allah'a sığınması (istiâze etmesi) lâzımdır.

Nitekim, Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de pek çok âyet-i kerîmede mü'minleri şeytandan istiâzeye, yani Allah'a sığınmaya davet etmiştir.

Aslında şeytanın kendi başına bir gücü yoktur. Vesvese ve desîseleri de zayıftır. Fakat yaptığı işler, tahribat, yıkıp bozmak nev'inden olduğu için, cüz'î bir vesvese ve desîse ile büyük neticeler meydana getirmekte; büyük zararlara sebeb olmaktadır. Bu yüzden güçlü görülmekte, bazı sapık mezhep ve inanç sahiplerince ilah kabul edilmektedir. Halbuki bir binayı yapmak ne kadar zor, yıkmak ise ne kadar kolaydır.

Bir insanın yaşaması için, ne çok şartların bir arada bulunması lâzımdır. Halbuki diğer bütün şartlar mevcut olduğu halde, bir uzvun kesilmesiyle veya birkaç dakika nefes alamamakla o insan ölüme maruz kalmaktadır. Şeytanın da yaptığı ve yaptırdığı bütün işler, hep böyle tahribat cinsinden şeylerdir. İşte gücü ve desîseleri aslında gayet zayıf olduğu halde, büyük tahribat ve zararlar meydana getirdiği içindir ki, Müslümanlar her zaman şeytanın şerrinden Allah'a sığınırlar.

Hem insanın nefsi, şehvet ve gazab gibi his ve duyguları da, şeytanın her türlü telkin ve desîselerine karşı alıcı verici durumunda olduklarından, bazan şeytanın ufak bir vesvese ve desisesi, insanı hemen te'siri altına almakta ve mânevi pek büyük felâket ve zararlara atabilmektedir.

İşte mü'minlere şeytanın şerrinin büyük gösterilmesi ve aldanmamaları için tekrar tekrar ihtarlarda bulunulması bu yüzdendir. Yoksa şeytanların kâinatta îcad ve fiil cihetinde, hiçbir güç ve kuvvetleri, Allah'ın mülküne hiç bir müdahaleleri yoktur.

KALP ÜZERİNDE MELEK-ŞEYTAN SAVAŞI

Melekler insandaki ulvi duyguları harekete geçirir, ona iyiliği telkin ederler. Şeytanlar ise, insandaki süflî duyguları körükleyerek onu her dâim kötülük işlemeye sevk ederler.
Hadîs-i şerifte bu husus şu şekilde belirtilmiştir:

"İnsan kalbine iki yönden baskı ve telkin gelir. Birisi melektendir ki, hayırı söyler, hakkı tasdik eder. Kalbinde bunu bulan kimse bilsin ki, bu, Allah'tandır. Ve Allah Teâlâ'ya hamdetsin. Diğer telkin ise, şeytandan gelir; şerri teşvik eder, hakkı yalanlar ve insanı hayırdan meneder. Kalbinde bunu bulan kimse, derhal şeytanın şerrinden Allah'a sığınsın."(İbn-i Mes'ud)

Mânen yükselmek, ruhen inkişaf etmek isteyen herkes, şeytanın içinde uyandırdığı süflî ve kötü arzuları susturmak ve onunla mücadele etmek zorundadır...

34 "Şeytan insanın damarlarında kanla dolaşır." hadisi ne anlama geliyor?

Bir rivayette şöyle gelmiştir:

"Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına girmeyin. Zîra şeytan, herbirinizin içinde, vücudunuzda kanın dolaştığı gibi, (kendisini hissettirmeden) dolaşır." buyurdu. Biz atılıp sorduk:

"Sende de dolaşır mı?"

"Bende de (dolaşır), ancak Allah bana yardım etti de (şeytanım) bana teslim oldu." (Tirmizî, Radâ 17, 1172).

AÇIKLAMA:

1. Burada, Resûlullah, kocası gurbette olan yabancı kadınların yanına gitmemeyi tavsiye etmektedir.
2. Şeytanın vücudda kan gibi dolaşması iki mâna'ya muhtemeldir:
     a) Şeytana insanda dolaşma gücünün gerçekten verilmiş olması. Bu durumda hadiste mecaz mevzubahis değildir.
     b) Bu ifade mecaz olabilir. Hakikati de şeytanın verdiği vesvesenin çokluğudur.
3. Şeytanın Müslüman olması meselesine Süfyân-ı Sevrî itiraz ederek: "Şeytan Müslüman olmaz." demiştir. Bu durumda اَسْلَمَ imlasının mazi fiil değil, اَسْلَمُ şeklinde muzârî okunması uygun bulunmuştur: "Ben ondan selamette kaldım." demek olur.

İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah'ı zikredince siner, çekilir, gaflet etse vesvese verir." (Buhârî, Tefsir, Kul eûzu birabbi'nnâs 1.)

Bu rivayetin Buharî'deki aslı, biraz farklıdır. Buharî, rivayeti senetsiz olarak verir ve vesvâs kelimesini tarif zımnında kaydeder:

"el-Vesvas: İnsan doğunca şeytan ona sokulur, Allah zikredilince gider, Allah zikredilmezse kalbinde yerleşir kalır."

Bu hadisi, Said İbnu Mansûr, rivayeti daha anlaşılır kılacak bazı ziyadelerle tahric etmiştir:

"İnsan doğunca şeytan kalbine tüner. Akleder ve Allah'ın adını zikrederse siner, gâfil kalırsa vesvese verir."

İbnu Merdûye yine İbnu Abbas'tan olmak üzere hadisin bir başka vechini rivayet etmiştir:

"el-Vesvâs şeytandır. Çocuk doğunca, kalbinin üstünde vesvâs olduğu halde doğar. Vesvâs ona dilediği gibi tasarruf eder. Ancak kişi Allah'ı zikredince şeytan siner, gâfil kalınca kalbine tüner ve vesvese verir."

Said İbnu Mansûr benzer bir hadisi Urve İbnu Ruveyn'den rivâyet eder:

"İsa (aleyhisselam) Rabbinden, şeytanın insanoğlundaki yerini göstermesini taleb etti. Allah da ona gösterdi; şeytanın başı yılan başı gibiydi ve başını kalbin meyvesi üzerine koymuş vaziyetteydi. (O şekilde ki), kişi Rabbini zikredip anınca geri çekilip siniyor, zikri bırakınca musallat olup konuşuyordu."

NÂS SÛRESİNİN MEÂLİ:

"De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların yegâne malikine, insanların ma'buduna, o sinsi şeytanın şerrinden, ki o, insanların göğüslerine daima vesvese verendir. O (şeytan) gerek cinden, gerek insandan (olsun)..."

İbnu Ömer (radıyallahu anh)'e Hz. Peygamber şöyle emretmiştir:

"Ey İbnu Ömer, dinine sahib ol, dinine sahib ol! Bil ki o, (seni ayakta tutan ) bedenin, damarlarında akan kanındır. Dinini kimden aldığına iyi dikkat et. İstikameti doğru olanlardan al, eğrilerden alma!"

Bu hadiste görüldüğü gibi kan, dine benzetilmiştir. Bu manada düşünüldüğünde şeytanın insanın damarlarında dolaşması mecazi bir mana olup insanı saptırmak için sürekli vesvese verdiği anlaşılmaktadır.

(Prıf. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)

35 Ölüm anında şeytan su ile göründüğü doğru mu?

Sekerat hâlindeki hastanın ağzı kuruyacağından, devamlı ağzına su damlatılmalıdır. Çünkü sekerat anında şeytan hastaya elinde bir bardak su ile yaklaşır.

İslam âlimleri ölüm döşeğindeki hastaya kelime-i tevhid telkin etmenin ve yanında bu kelimeleri söylemenin sünnet olduğunu söylemişlerdir. Resulullah (sav)

"Siz ölülerinize (yani ölmek üzere olan hastalarınıza) Lailahe illallahı telkin edniz."

Başka bir hadisi şerifte

“Kimin ki son sözü 'Lailahe illallah olursa' cennete girer."

Ölünün yanında Kur'an okumak da güzeldir. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:

"Kur'an'ın kalbi Yasin'dir. Bir kimse onu, Allahı ve ahiret gününü murat ederek okursa, Allah onu affeder. Onu ölülerinize okuyunuz."

(bk. Prof. Dr. Süleyman TOPRAK, Ölümden Sonraki Hayat)

36 Azazil şeytanın bir diğer adı mıdır? Şeytan bir melek midir yoksa bir cin midir, yani hangi ırktandır?

Azazil, İslâmî literatürde şeytan veya iblisin bir diğer adıdır.

İblisin asıl adı, Azazil idi. Cenab-ı Hakk'ın Hz. Âdem (as.)'e secde etme emrinden yüz çevirmesi ve bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, “iblis” ve “şeytan” isimlerini aldı.

İblis cinlerdendir, ateşten yaratılması melek olacağı anlamına gelmez.

Azâzîl yahudi ve hıristiyan kaynaklarında azazel, azael, hazazel şeklinde geçer. Kuran’da ve Wensinck’in tasnifini yaptığı hadis eserlerinde bu kelimeye rastlanmaz.

İslâm sufîlerinden Hallâc azâzîli, “hem göklerde hem yerde dâî idi, gökte meleklere dâîlik yapmaktaydı” şeklinde tavsif ederek azâzîlin gökte meleklere iyilikleri, güzellikleri gösterdiğini, yerde ise “insanların dâîsidir” demekle insanlara çirkinlikleri, kötülükleri öğrettiğini açıklamaktadır.

Hallâc’a göre, “İblisin adı onun adından türemişti; sonradan azâzîl şeklinde değiştirildi.”

Hallâc’ın görüşü doğrultusunda Kazimirski ile Massignon’un da şeytan yahut iblis şeklinde anladıkları azâzîl, ister istemez cin-melek konusuyla yakından ilgili bulunmaktadır.

Muteber hadis kitaplarında bulunmayıp tefsirlerde İbn Abbas’a dayandırılan bazı rivayetlere göre, üreyip çoğalmakla meleklerden ayrılan ve cin-şeytan kümesine giren varlıklar, aslında insanlar gibi iyisi, kötüsü bulunan cinnîlerdir.

İblis, aslı cin olan (bk. Kehf 18/50), ancak meleklerin arasına girip çıkan, Hz. Âdem’e secde meselesinde meleklerin aksine emre itaat etmeyen (bk. Bakara 2/34; A‘râf 7/11; Kehf 18/50), böylece onların arasına katılmaktan veya Hz. Âdem’le birlikte bir yeryüzü cenneti olan Aden’de bulunmaktan menedilen (bk. A‘râf 7/13, 18) bir varlıktır.

Onu melek iken sonra itaatsizlik yapmış bir varlık olarak görmek yanlış olur. Çünkü melekler itaatsizlik yapmaz, yüce Allah’a isyanda bulunmazlar. (bk. Tahrîm 66/6)

Hz. Peygamber, “resûlü’s-sekaleyn” (insan ve cinlerin peygamberi) olması dolayısıyla cinlere Kuran sureleri öğretip onları Müslüman yapmış bir peygamber olarak bilinir.

Hallâc, iblise azâzîl denmesinin sebebi olarak onun kendi saltanatı içinde “azledilmiş” olmasını da düşünmekte ve onun diğer vasıflarını sıralamaktadır.

İbrânî dilinde azazel, “Tanrı’nın kuvvetlendirdiği” anlamına gelir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Azazil md.)

İlave bilgi için tıklayınız:

AZÂZÎL | Sorularla İslamiyet

Şeytan (İblis)  cinlerden midir; eğer cinlerden ise neden meleklerin arasındaydı?

37 Şeytan neden kaybetti?

Şeytan beş şey yüzünden ebedi kaybedenlerden oldu:

1. Günahını kabul etmediği için,
2. Pişmanlık duymadığı için,
3. Kendini isyan ettiren nefs-i emmaresini kınamadığı için,
4. Tövbeye yanaşmadığı için,
5. Rahmeti İlahiden umudunu kestiği için.”(İbn-i Hacer, Münebbihat, 73.)

Bu yüzden bir müminin, işlediği günahı kabul etmesi; yaptığı hata ve günahlardan ötürü pişmanlık duyması; nefsini hesaba çekip onu kınaması, sık sık tövbe-istiğfar etmesi ve rahmet-i ilahiden hiçbir zaman ümit kesmemesi gerekmektedir.

38 Cinler ölümlü olduğu halde, şeytan kıyamete kadar nasıl yaşayabilir? Şeytanı melek olarak kabul edersek, Allah Teala'ya itiraz etmek gibi bir mahiyeti yok idi. Hayır cin olarak kabul ettiğimizde ise cinler ölümlüler diye biliyorum...

Kur'ân-ı Kerim, Hz. Adem (as)'in topraktan yaratıldığını, sonra ona ruh verilerek canlı bir insan haline getirildiğini açıkça anlatır. Aynı şekilde Şeytanın da cinlerden olduğu konusunu vurgular. Bu husus Kur'ân-ı Kerim'de:

"Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!' Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?' dedi. İblis, 'Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' dedi." (Sâd, 38/71-78)

Kur'ân'da, aynı şekilde cinlerin de ateşten yaratıldığı bildirilmektedir:

"Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık." (Hicr, 15/27);

"Cinleri öz ateşten yarattı." (Rahman, 55/15)

Bazı alimler, Rahman Sûresi'ndeki "Cânn" yani, "cinlerin babası" deyiminden kasıt, cinlerin babası İblis olduğunu kabul ederken, bazıları da bunun İblis değil, cinin babası olduğunu nakletmişlerdir. Yazır, aynı kanaatte olmadığını söyleyerek,

"Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi salsaldan yaratılmış olduğundan insandan kasıt, yalnız Adem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn'dan kasıt da cin cinsidir." der. (Hak Dini, VII/369.)

Şu halde 'İblis, yani şeytan da cinlerden olduğuna göre, o da ateşten, hem de dumansız, öz, yalın, yakıcı ateşten yaratılmıştır.' diyebiliriz.

İblis,
cinlerden biridir ve cinlerin de yaratıldığı maddeden yaratılmıştır. Hz. Adem (as) ile ilk karşılaşan şeytanın özel ismi İblistir. Bu da cinlerdendir ve cinlerin yaratıldığı ateşten yaratılmıştır. Şeytan ise, o türün azdırıp, saptırıcı olanlarına, yani o cinsin bir türüne verilen isimdir.

İblis cinlerdendir ve oda ölecektir; ancak kıyamete kadar kendisine muhlet verilmiştir. Nitekim insanlar da ölümlü olduğu halde Hz. İsa (as) ve Hz. Hızır (as) gibi peygamberler ölmemişler, Cenab-ı Hak tarafından göğe yükseltilmişlerdir.

İblise mühlet verildiği Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade edilmektedir:

"Sizi Biz yarattık, sonra size şekil verdik. Peşinden de meleklere: “Haydi, hürmet için secde edin Âdem’e!” dedik. Onların hepsi hemen secde ettiler, yalnız İblis dayattı. Secde edenlerden olmadı."

"Allah buyurdu: 'Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene mani nedir?' İblis:
'Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.'

“Çabuk in oradan!” buyurdu Allah, “Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!”

“Bana, onların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar mühlet verir misin?” dedi."

"Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurdu."(A'raf, 7/11-15)

Şeytanın tövbe etmesi onun şeytanlığına aykırı bir şeydir. Çünkü cevheri bozulmuştur. Tövbe etme özelliğini kendi iradesi ile kaybetmiş ve insanları sapıklığa itme vazifesini kendisi Allah'tan istemiştir.
Bu bakımdan şeytanlaşan cinlerin cevheri bozulduğu için tövbe etmesi mümkün değildir.

39 Peygamberimiz (asv)'in İblis ile diyaloğu nasıl olmuştur? Şeytanın Peygamberimiz (asv)'in sorularını cevaplaması hakkında bilgi verir misiniz?

Konuyla ilgili Muhyiddin ibn Arabi'nin Şeceretü'l-kevn isimli eserinde Şeytanın Hileleri başlığıyla şöyle bir rivayet nakledilirse de kaynağı verilmemiştir:

İbn-i Abbas (R.A.) Hazretleri'nden naklen Muaz b. Cebel rivâyet ediyor.

“Bir gün Resûlullah (S.A.V.) ile beraberdik. Ensârdan birinin evine toplanmıştık... Tam bir cemaat olmuştuk.

Ev sahibi:

“İçeridekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var, görülecek bir işim var... ”

Bunun üzerine, herkes Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz'in yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük O'ydu. İzin Ondan çıkacaktı...

Resûlullah (S.A.V.) efendimiz duruma vâkıf oldu ve:

«Bu seslenen kimdir, bilir misiniz?»

buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik:

“En iyi bilen Allah ve Resûlüdür.”

Bunun üzerine Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

“O, lâin iblistir. Şeytandır. Allah'ın lâneti onun üzerine olsun...”

Buyurunca hemen Hz. Ömer:

“Ya Resûlâllah, bana izin veriniz, onu öldüreyim.” dedi.

Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:

«Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir... Öldürmeyi bırak.» Sonra şöyle buyurdu:

«Kapıyı ona açın gelsin... O buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz...»

Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani râviden. Şöyle anlattı:

“ Kapıyı ona actılar. İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki; şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da bir manda dudağına benziyordu. Sonra şöyle bir selâm verdi:

“Selâm sana ya Muhammed! Selam size ey cemaat-ı müslimin."

Onun bu selâmına Resûlullah (asv) Efendimiz şu mukabelede bulundu:

«Selâm Allah'ındır, ya lâin. »

Sonra ona şöyle buyurdu:

«Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş? »

Şeytan şöyle anlattı:

“ Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. ”

Resûlullah (S.A.V.) efendimiz sordu:

«Nedir o mecburiyet?»

Şeytan anlattI:

“ İzzet sahibi Rabbin katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki:

“Allah-ü Teâlâ sana emir veriyor. Muhammed'e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. O'na gideceksin ve Ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyliyeceksin bir bir O'na. Sonra o ne sorarsa doğrusunu diyeceksin." Sonra... Allah-ü Teâlâ buyurdu ki:

“Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... Seni kül ederim. Ruzgâr savurur... Düşmanların önünde seni rusvay ederim.”

"İşte böyle ya Muhummed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettigini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur."

Bundan sonra Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz şöyle sordu:

«Madem ki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?»

Şeytan şu cevabı verdi:

“Sensin ya Muhammed... Allah'ın yaratıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki”

Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz sordu:

« Benden sonra en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?...»

Şeytan anlattı:

“ Müttaki bir gence ki... varlığını Allah yoluna vermiştir.”

Bundan sonra, sual-cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu; şeytan anlattı.

«Sonra kimi sevmezsin?»

“ Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi. “

« Sonra?...»

“ Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz... Halinden şikayet etmez. ”

«Peki bu fakirin sabırlı olduğnu nereden bilirsin?»

“Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz, her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı onun sabrını; halinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım. ”

«Sonra kim?...»

“ Şükreden, zengin. ”

«Peki ama o zenginin şükreden olduğunu nereden anlarsın?»


Onu görürsen ki aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki o şükreden bir zengindir."

Resûlüllah (asv) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:

«Peki ümmetim namaza kalkınca senin halin nice olur?»

“Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. ”

«Neden böyle olursun ya lâin?...»

“ Çünkü bir kul, Allah için secde ederse bir derece yükselir. ”

«Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?»

“O zaman bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar.”

«Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?...»

“O zaman da çıldırırım. ”

«Peki ya Kur'an okudukları zaman nasıl olursun?...»

“ O zaman da eririm, tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.”

«Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?»

“ Ha işte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.”


Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz sebeplerini sordu:

«Neden öyle testereyle ikiye biçilirsin ya Ebâ Bürre?...»

Bunun üzerine iblis: “ Onu da anlatayım..." dedikten sonra anlatmaya başladı:

"Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki:
1) Allah Teâlâ, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler.
2) O sadaka veren kimseyi halkına sevdirir.
3) Allah Teâlâ, onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir perde yapar.
4) Allah Teâlâ, belâyı, sıkıntıyı ve âhları ondan defeder."

Bundan sonra Resûlullah (asv) Efendimiz ashâbı hakkında ona bazı sorular sordu:

«Ebû Bekir için ne dersin?...»

İblis buna şu cevabı verdi:

“O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi... İslam'a girdikten sonra nasıl bana itaat eder? ”

«Peki Ömer b. Hattab için ne dersin?...»

“Allah'a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. ”

«Peki Osman b. Affan için ne dersin?»

“Ondan utanırım... Hem de çok... Nasıl ki, Rahman'ın melekleri de ondan utanırlar.”

«Peki Ali b. Ebû Tâlib için ne dersin?»

“Ah o'nun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa, ben kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... ben de onu bıraksam; ama o beni bırakmaz. ”

Resûlüllah (asv) Efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevapları da kısmen bitirdikten sonra, şöyle buyurdu:

«Ümmetime saadet ihsan eden, seni de tâ, belli bir vakte kadar şâki kılan Allah'a hamd olsun.»

Resûlüllah (asv) Efendimizin o cümlesini duyan lâin şöyle dedi:

“ Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah durursun? Ben onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah'a yemin ederim ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini, ümmîlerini ve okumuşlarını... Fâcirlerini ve âbidlerini... Hasılı, bunların hiç biri elimden kurtulamaz.  Fakat... Allah'ın hâlis kullarını... Evet, bunları azdıramam."


Bunun üzerine Resûlüllah (asv) Efendimiz sordu:

«Sana göre ihlâs sahibi muhlis kullar kimlerdir?...»

“ Bilmez misin ya Muhammed? Bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever... O, Allah için bir ihlâsa sahip değildir.  Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz... Bilirim ki o ihlâs sahibidir... Hemen onu bırakır kaçarım."

"Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği süre kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir."

"Bilmez misiniz ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misiniz ki; ya Muhammed, baş olma sevgisi büyük günahların en büyükleri arasındadır. ”

“Ya Muhammed, bilmez misin; benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini, bir başka yere tayin etmişim. Sonra... O her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını meşâyiha saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim."

"Gençlere gelince; aramızda hiç bir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Cocuklara gelince... Onlarla da bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar."

"Bızimkilerin bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zâhidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden diğerine hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye... İşte böylece onlardan ihlâsı alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları İbadeti İhlâssız yaparlar gayri... Ama bu hallerinin farkında olamazlar. ”

İblis, bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikâyesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi:

“Bilmez misin ya Muhammed, Rahip Barsisî; tam yetmis yıl ihlâs ile Allah'a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda ona öyle bir hal ihlâs edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketiyle şifâyab oluyordu. Onun peşine takılıp hiç bırakmadım...Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah Teâlâ, aziz kitabında, onu şöyle anlatır:

«...Şeytanın hali gibidir ki; o insana: Kâfir ol...Dedi... Vaktaki o kâfir oldu; bu defa da ona şöyle dedi: Ben senden uzağım... Ben. Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.»


İblis bundan sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı:

YALAN


"Bilmez misin ya Muhammed, yalan bendedir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse o da benim sevgilimdir. Bilmez misin ya Muhammed, ben Adem'e ve Havva'ya yalan yere Allah adına and içtim. «Muhakkak ben size nasihat ediyorum. . .» dedim... Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir."

GIYBET - KOGUCULUK

"Gıybet ve koğuculuğa gelince... Onlar da benim meyvelerim ve şenliğimdir."

NİKAH ÜZERİNE YEMİN ETMEK

“ Her kim talâk üzerine yemin ederse... günahkâr olacağından endişe edilir, isterse bir defa olsun isterse doğru bir şey üzerine olsun, her kim talâkı ağzına alırsa, bu hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyâmete kadar meydana getirecekleri çocuklar da hep zina çocuğu olur. Ağıza alınan o talâk kelimesi yüzünden hepsi cehenneme girer. ”

NAMAZ

“Ya Muhammed, namazlarını tehir edene gelince... Onu da anlatayım. O, her ne zamanki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki:"

“ Henüz vakit var. Sen de meşgulsün; hele şimdilik işine bak. Sonra kılarsın." Böylece o vaktinin dışında namazını kılar... Ve bu sebepten onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse ona insan şeytanlarından birini yollarım... Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse... Bu sefer onun hesabını namazda görmeye bakarım. O namazın içinde iken... “Sağa bak... Sola bak..." derim... O da bakar... O ki öyle yaptı... yüzünü okşar, alnından öperim. Bundan sonra ona: “Sen ebedî yaramaz bir iş yaptın." derim ve böylece onun huzurunu bozarım."

"Sen de bilirsin ki ya Muhammed! Her kim namazda sağa ve sola çokca bakarsa Allah onun namazını kabul etmez. Yüzüne atar."

"Bunda da ona mağlûp olursam... Yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim. Ve ona: çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da başlar namazını çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi."

"Bu işi ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam, bu sefer cemaatla namaz kılarken, onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. Imamdan evvel de, secde ve rükû yaptırırım."

İşte... O böyle yaptığı için kıyâmet günü, Allah onun başını eşek başına çevirir. O kimse, bunda da beni yenerse bu defa ona namazda parmaklarını çıtırdatmasını emrederim. Böylece o beni tesbih edenlerden olur.”

İlave bilgi için tıklayınız:

Muhyiddin İbn-i Arabî'ya ait olduğu söylenen "Şeytan'ın Hileleri" adlı kitapta anlatılanlar doğru mudur; hadis kritiği açısından sahih midir?

Şeytanın hileleri hakkında bilgi verir misiniz?

40 Şeytanın ölüm anında kişinin imanını çalmaya çalışması ve bunun için ona su vermesi doğru mudur?

Evet bu anlamda bazı bilgiler vardır. Ancak imanı sağlam olanlara bir şey yapamaz.

Hali ihtizarda bulunan yani ölümü çok yaklaşmış olan kimsenin ağzı ve boğazı çok kere susuzluktan kurur. Bu esnada kendisi de su isteyemez.

Şeytan ise fırsat bu deyip, çeşitli entrikalarla ve çeşitli kılıklara girerek onun imanını almaya çalışır. Hatta ona elinde bir bardak su ile görünüp imanından dönmesi karşılığında su vereceğini bile söyler. Onu bu durumda susuzluktan kurtarmak için hastanın hizmetinde bulunanların azar azar suyla hastanın ağzını ıslatmaları ve hararetini gidermeleri gerekir.

Şeytanın şerrinder kurtarmak için de Allah'a dua ve niyazda bulunmaları, hastaya Kelime-i Tevhid ile Kelime-i şehadet telkin etmeleri ve yanında onun imanını kuvvetlendiren ahiret hayatını, ölümü ve ölümden sonrasını anlatan ayet ve süreler okumaları lazımdır. (bk. kaynaklar ve bilgi için bk. Kabir Hayatı, Doç. Dr. Süleyman Toprak)

Peygamberimiz (sav) "Siz ölülerinize (yani ölmek üzere olan hastalarınıza) La ilahe illallahı telkin ediniz. (Müslim) buyurmuşlardır.

Şeytan ölüm anında yalnızca vesvese verir bu da insanın imanını almak demek değildir. İnsan bu dünyada nasıl yaşamışsa ölüm anındaki şeytanın vesvesesine karşı da durumu öyle olur. Hayatını İslam ve iman dairesinde geçiren insanların imanını şeytan alamaz, verdiği vesvese de tesir etmez.

Ancak yaşantısı İslamiyete uygun olmayan insanlar şetanın bu vesvesesinden korkmalıdır.

Kısacası sekerattaki durumumuzu şu anki yaşantımız belirleyecektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ölüm anında şeytanın görüneceği söyleniyor. Savaş meydanında ...

Sekerat-ı mevt, ölüm anında çekilen sıkıntılar hakkında bilgi verir misiniz?..

41 Şeytan, cehenneme gireceğini bildiği halde, neden tövbe etmiyor?

Bu konuyu şöyle açıklayabiliriz: Malum olduğu üzere, bir işe yoğunlaşmanın dercesine göre kişinin duygularının, düşüncelerinin ve zihni faaliyetlerinin de o konuya yoğunlaşması söz konusudur.

Örneğin, bazı insanlar şeyhine o kadar yoğunlaşırlar ki, artık her yerde onu görüyor, onu düşünüyorlar. Artık "fena fiş-şeyh" olurlar. Aynı manayı ifade etmek üzere, "fena fir-resul", "fena fillah" kavramlarını da biliyoruz.

İşte bunun gibi, şeytan da kötülükleri yapmak, insanları aldatmak, vesvese üretmek, ayakları kaydırmak, tuzakları kurmakla o kadar meşguldür ki, bütün zihni melekeleri fena fiş-şer olmuştur. Artık o, ezeli düşmanı olan Hz. Âdem’in çocuklarına kötülük yapmakla yoğun meşguliyeti, onu kendi halini düşünmeye imkân vermemektedir.

Ayrıca, şeytan kendi iradesiyle cevherini bozduğu için, tövbe etme ve imana girme özelliğini kaybetmiştir. Bozulan çekirdeğin ağaç olamayacağı, kömürün elmasa dönemeyeceği gibi...

Bu durum şeytanın iradesinin zayıflığını değil, onu hep yanlış yolda kullandığını göstermektedir. Demek ki, iradenin imalat hatası yok, kullanım hatası vardır. Bu husus insanlar için de geçerlidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytanlar tövbe edebilir mi?

42 Şeytan ve şerler niçin yaratıldı?

Aslında yaptıklarından ve yarattıklarından dolayı "kimse Allah'a hesap soramaz" (Enbiya, 21/23) Ancak bizler, insan olmanın gereği olarak her konuda olduğu gibi, bu konuda da Hz. İbrahim (as) gibi, "kalbimizin tatmin olmasını" (Bakara, 2/260) istiyoruz. İşte bu yüzden de aklımıza ister istemez şu soru geliyor:

- Öyleyse neden, Allah şeytanı ve kötülükleri yaratmış da bize musallat etmiş? Kötülüğü yaratmak kötü, şerri yaratmak da şer değil mi?

Hemen ifade edelim ki, şerrin yaratılması şer değildir; şerri işlemek şerdir. Çünkü Allah bir şeyi şer olsun diye yaratmıyor; hayır olsun diye yaratıyor. Allah'ın hayır olarak yarattığı şeyleri de bizler hakkımızda şerre çeviririz. Mesela, şeytan ateşten yaratılmıştır ve bu konuda en güzel örnek de ateştir. Ateşin yaratılması şer değildir, ancak ona dokunmak şerdir. İnsan ateşi muhafaza altına alırsa ondan faydalanır; aksi hâlde zarar görür.

Buna bir başka örnek de yağmurdur. Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Tedbirsizliği yüzünden bazıları yağmurdan zarar görseler, "Yağmurun yaratılması rahmet değildir." diyemezler ve "şerdir" diye hükmedemezler.

Allah Teâla günah işleme kabiliyeti olmayan meleklerle, hiç sorumlu olmayan hayvanları yaratmıştır. Bu iki varlıktan başka, hem melekleri geçecek kadar mükemmel, hem de aklı olmayan hayvanlardan daha aşağı olacak kadar kötü olma özelliğindeki insanı yaratmıştır. Bu noktada insanın terakkisine yol açmak üzere şeytana fırsat tanınmış ve insana kötülüğü emreden bir nefis verilmiştir.

Dünya ahiretin tarlasıdır. Ahiretin iki menzili olan cennet de cehennem de insanların imanlarının ve amellerinin meyvesi olacaktır. Bunun için insan nevi bir imtihana tabi tutulmuştur. Hayatını iman ve sahil amel üzere geçirip bütün işlerini istikamet üzere gören insanlar, cennete layık bir kıymet alırlar. Aksi yolda gidenler ise cehennem ehli olurlar.

İnsan, nefsine uymaz ve şeytanı dinlemezse manen terakki eder ve meleklerden daha yüce bir makama erebilir. Aksini yaptığı taktirde de hayvanlardan daha aşağılara düşebilir.

Bilindiği gibi, elmasla kömürün aslı karbondur. Ancak diziliş farklılığından dolayı biri elmas diğeri kömür olmuştur. Aynı şekilde insanların da aslı birdir. Bütün insanlar aynı maddi ve manevi cihazlarla donatılmışlardır. Ancak, bunların doğru yahut yanlış kullanılmalarıyla insanlar arasındaki farklılık ortaya çıkmış ve toplumda elmas ruhlular yanında kömür ruhlular da ortaya çıkmıştır.

Meselenin bir başka boyutu da şudur. İnsan, şeytana uymakla kendini zarara soktuğu gibi, "Sebep olan işleyen gibidir." kaidesine göre bu işte şeytan da büyük bir sorumluk altına girer ve cehennemdeki azabını artırmış olur. İnsanları yoldan çıkarmak üzere kendisine tanınmasını istediği fırsat, başına bela olacak ve istikametten saptırdığı kişilerin azaplarının bir katı da ona tattırılacaktır.

Cenab-ı Hak dileseydi şeytana bu fırsatı vermeyebilirdi. O zaman onun görevini de insan nefsi üstlenmiş olurdu. Sonuç değişmezdi. Kendisine insanları yoldan çıkarmak için çalışma fırsatının verilmesiyle şeytan büyük bir zarara uğramış, tabiri caizse, küstahlığının cezasını böylece görmüştür.

43 Şeytanın çığlık attığı hadiseler hangileridir?

Şeytan lanetlendiği ve ilahi rahmetten uzaklaştırıldığı zaman, bulunduğu makamdan itilip aşağı atıldığı zaman, Peygamberimiz (asm) doğduğu zaman, Kur'an indirildiği zaman feryad etmiş, çığlık koparmıştır.(Suheyli, Ravdulünüf, II/149; İbni Seyyid, Uyunuleser, II/27; Ebülfida, El-Bidaye ve-Nihaye, II/266-267.

(M. Asım Köksal, İslam Tarihi)

44 Şeytan insana zorla yaptırım gücüne sahip midir?

Kur'an-ı Kerim'deki, "Şeytanın hilesi çok zayıftır." ayeti, şeytanın hile ve tuzaklarının zayıflığına dikkat çeker (Nisa suresi, 76) . Pek çok ayet de şeytanın insanlar üzerinde bir yaptırım gücü (sultası) olmadığını bildirir. (Mesela, İbrahim suresi, 22, Hicr suresi, 42; Nahl suresi, 99; İsra suresi, 65; Sebe suresi, 21)

Bu durum, insanın sorumluluğu açısından son derece önemlidir. Eğer şeytan, böyle bir güce sahip olsaydı, o zaman insanlar "Ya Rabbi, sen bize şeytanı musallat ettin. O da bizim irademizi elimizden aldı. Bize bu günahları zorla yaptırdı..." şeklinde Allah'ın huzurunda özür beyan ederlerdi. Halbuki, şeytanın yaptığı sadece vesvese vermekten, çirkinlikleri, günahları güzel göstermekten ibarettir. İnsan, isterse bu vesveseye uyar, günahkar olur; isterse uymaz, Allah katında derece kazanır.

Şeytanla mücadelenin esası, onun direktiflerine muhalefettir. Onun için bu düşmanı iyi tanımak gerekir. Kalbine gelen ilhamın, şeytandan mı, yoksa melekten mi geldiğini ayırt edemeyenler, çoğu kere şeytanın vesvesesine aldanırlar. İnsanın kalbi, melek ve şeytan ilhamlarının bir çarpışma alanıdır.

Ehl-i iman, bu çarpışmada Allah'a sığınarak şeytanın vesveselerinden kurtulmalıdır:

" Şeytandan sana bir dürtü (vesvese) gelirse, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğunda, tezekkür ederler (düşünürler, Allah'ı anarlar, azabını hatırlarlar...) O zaman artık onlar, gerçekleri görenler hâline gelirler."(A'raf, 7/200-201)

Böylece ehl-i iman, Allah'ın himayesindedir. Şeytan onlara vesvese verse bile, hemen Allah'ı anmak, azabını hatırlamakla kendilerine gelirler, şeytana aldanmazlar. Vesveseden kurtulup, gerçekleri görürler.

45 Şeytana lanet okumanın günahı var mıdır? O bizi görüyor, biz neden onu göremiyoruz? Şeytan ve kötülerin cezası ahirete mi kalacak? Dünyaya bakıyorum hep onlar kazanıyor gibi; içimiz hep kin ve acı ile doluyor?

1. Şeytan da olsa küfretmek bir Müslümana yakışmaz. Küfretmekle asıl görevinizi de yapmamış olursunuz. Çünkü şeytanın insana musallat edilmesinin hikmeti, gaflete düşen insanı uyandırıp, Allah’ın dergâhına iltica etmeye sevk etmektir. Onun için bu durumlarda istiaze etmeyip sırf sövüp saymakla belki kendimizi rahatlatıyor olabiliriz, ancak şeytanını da bu davranışımızdan kıs kıs güldürebiliriz.

2. Şeytan cin taifesindendir. Cinler bize görülmeyen varlıklar olduğu gibi, şeytanları da göremeyiz. Allah kainat çapında uyguladığı büyük bir projeyi, keyfimize göre değiştirmez. Kaldı ki, şayet şeytanı görseydik, onunla güreşmek şöyle dursun, cin çarpmışa dönerdik.

Şeytanın gizli olması imtihanın da bir gereğidir. Aksi takdirde şeytanı gören herkes Müslüman olurdu. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık gibi sadakatin zirvesinde olan bir kimse ile, yalancılığın çukurunda olan Müseyleme-i Kezzap aynı seviyede olurdu. Bu ise, bir haksızlıktır. Demek ki, şeytanın görülmemesi değil, görülmesi haksızlıktır.

3. Dünya imtihan yeridir. İnsî ve cinnî şeytanların varlığı, âhiret hayatının varlığına delildir. Çükü eğer bu zalim şeytanların cezasını çekeceği bir diyar yoksa, bu bir haksızlık olur.  Zalim ile mazlumu, haklı ile haksızı, Allah’a itaat edenle itaat etmeyeni eşitleyecek bir ölüm yerden göğe haksızlıktır. Demek ki, ölüm ötesi bir mükâfat ve ceza yerinin olması, Allah’ın rahmet, hikmet, izzet ve adaletinin de bir gereğidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytanın ve cinlerin yaratılışı ve mahiyeti hakkında bilgi verir misiniz?

Allah insanları, melekleri ve şeytanları niçin yarattı?

Evham ve vesvese hakkında bilgi verir misiniz, nasıl kurtulabilirim?

46 Ayetlerde, şeytanla ilgili, ben senden uzağım, ben Allah'tan korkarım, gibi ifadeler vardır. Şeytan bütün fitne ve fesadına rağmen, alay eder gibi Allah'tan korkarım demesi ne manaya geliyor?

Önce şunu belirtelim ki, şeytanın bu ifadeleri Kur’an’ın sadece -mealini vereceğimiz- şu iki ayetinde yer almıştır.

“Hani şeytan onlara yaptıkları işi güzel gösterip şöyle demişti: 'Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur. Ben de yanınızdayım!' Fakat iki ordu birbirini görecek hale gelip karşılaşınca gerisin geri dönüverdi ve: 'Ben, dedi, sizden uzağım, ben sizin göremediğiniz şeyleri görüyorum, ben Allah’tan korkarım.' Öyle ya, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”(Enfal, 8/48).

Bu ayetin tefsirinde alimlerin ittifak ettiği noktalardan biri şudur: Şeytan, Benu Kenane kabilesinin  liderlerinden Süraka b. Malik kılığına girerek askerleriyle görünür bir şekilde müşriklerin safında yer almış ve -ayette ifade edilen sözleriyle- onları savaşa teşvik etmişti. Bedir savaşı hazırlığı esnasında Şeytan, Hz.Cebrail (as)’in meleklerle geldiğini görünce, elele tutuştuğu Haris b. Hişam’ın elinden elini çekerek, gerisin geri dönüverdi. Haris “Hani sen bize yardıma gelmiştin, şimdi bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” deyince de “Ben, artık sizden uzağım, ben sizin göremediğiniz şeyleri görüyorum, ben Allah’tan korkarım.” diye cevap verdi.(bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri). 

Katade’nin bildirdiğine göre, Şeytan “Ben Allah’tan korkarım” derken yalan söylüyordu. Aslında o Allah’tan değil, meleklerle desteklenmiş olan Müslüman ordusundan korkuyordu. İnsanları aldatmak, tuzağa düşürüp yüzüstü bırakmak onun hap yaptığı işlerdir.(a.g.e.)

Şunu diyebiliriz ki, şeytanın “Ben sizin göremediğiniz şeyleri görüyorum, ben Allah’tan korkarım.” şeklindeki sözleri, aslî kimliğini gizlemeye yönelik bir taktiktir. Çünkü, işin başında müşriklerin askerlerini güçlü gördüğü için onları -Kenane kabilesi gibi güçlü bir kabilenin reisi olarak- savaşa teşvik etmiş ve Müslümanların hezimete uğratılacağını düşünmüştür. Fakat işin öyle olmadığını anlayınca da, bu defa Müşriklerin küfür üzere hezimete uğrayıp cehenneme gitmeleri için “asıl şeytanî kimliğini göstermeden” onları yüzüstü bırakıp kaçmıştır.

Konuyla ilgili diğer ayetin meali şöyledir:

“Yahudileri savaşa teşvik eden münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumuna benzer ki o, insana: 'Dine inanma, reddet!' diye telkin eder. O kendisine kulak verip kâfir olunca da şöyle der: 'Ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbinden korkarım!'
(Haşir, 59/16).

Bu iki sure de Medine’de inmiştir. Enfal suresi Bedir savaşının akabinde indiğine göre, Haşir suresindeki bu ayette yer alan “münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumuna benzer ki “o…” ifadesi, Enfal suresinde yer alan şeytanın manevrasına atıfta bulunmak gibi bir izlenim söz konusudur. Daha açık bir ifadeyle bu ayette Hendek savaşında Müşrikleri savaşa teşvik eden ve “bütün gücümüzle yanınızdayız” diyen Yahudi münafıklarının bu durumu, Enfal suresinde yer alan şeytanın tutumuyla aynı olduğuna işaret edilmiştir.

Mahşer meydanında şeytanın yapacağı şu itiraflar da onun Allah’tan korkmasından çok, kendi görevini yerine getirdiğini, kendi işini yaptığını göstermektedir:

“Hesaplar görülüp iş tamamlanınca şeytan onlara şöyle diyecek: 'Allah size doğru vaadde bulundu. Ben de size bir şeyler vaad ettim, ama sözümden caydım. Doğrusu, benim size istediğimi yaptıracak bir gücüm yoktu. Sadece ben sizi dâvet ettim, siz de çağrımı kabul ettiniz. O halde beni ayıplamayın, kendi kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Ben, sizin daha önce beni Allah’a şerik yapmanızı da reddetmiştim.' Elbette, böyle zalimlerin hakkı gayet acı bir azaptır.”
(İbrahim, 14/22)

47 Şeytan Hz. Adem'e secde etmeyince, Allah neden şeytanı yok etmiyor?

Şeytan cinlerdendir. Bilindiği gibi insanlar ve cinler imtihan edilmek için yaratılmışlardır. İlk imtihanda şeytan kaybetmiştir. Şeytan Allah Teala'dan mühlet istemiştir. Rabbimiz de hikmeti gereği şeytana kıyamete kadar mühlet vermiştir.

Şeytan Hz. Âdem (a.s.)'e secde etmediği için ilahi rahmetten kovulmuştur. Şeytanın kendi arzusu üzerine bir ilahî hikmet olarak, kendisine kıyamete kadar insanlara musallat olma, onları yoldan çıkarmak için çalışmaya izni verilmiştir.

 Şetana bu iznin verilme hikmeti ise bir değil yüzlercedir. Bunlardan en önemlileri şu iki hikmettir. Cenab-ı Hak, şeytan vesvesesi olmaksızın da insanları imtihan edebilir, şeytanın görevini de insan nefsine yükleyebilirdi. Ama böyle yapmakla, şeytanın o çirkin arzusunu, yani kıyamete kadar insanları hak yoldan saptırma arzusunu kabul etmekle, şeytanın cehennemde çekeceği azabı milyarlarca kat artırmış oldu. Zira,

“Sebep olan işleyen gibidir.”

hadis-i şerifine göre, insanların şeytan vesvesesine uyarak işledikleri günahların bir katı da şeytana yazılıyor ve böylece onun azabı attıkça artıyordu.

Diğer hikmet ise, insanların nefis ve şeytan ile bir imtihan geçirmeleri ve bu imtihanı kazanan müminlerin meleklerden daha ileri derecelere yükselmeleridir. Eğer, insan nefsine kötülüğü emretme özelliği verilmemiş olsaydı ve insanlara şeytan musallat olmasaydı, insanların dereceleri de meleklerde olduğu gibi sabit kalacaktı. 

Şeytanın musallat kılınmasıyla insanların dereceleri ortaya çıkacak, inanan-inanmayan belli olacaktır. Meleklere şeytan musallat olmadığından onlardan inkârcı çıkmaz, ama imtihana tabi olmadıklarından kendileri için dereceler de söz konusu değildir, makamları sabittir. İnsanlık âleminde ise daima inişler çıkışlar yaşanmakta, bir kısmı “âlay-ı illiyyin” denilen en ileri makamlara yükselirken, bir kısmı da “esfel-i safilin” denilen en aşağılara düşebil­mektedir.

Yüce Allah -tabir caizse- insanlık âleminde renklilik murat etmiştir. Şayet şeytan olmasa insanlar da melekler gibi olur, aralarında derece farkları ortaya çıkmazdı. Ama şeytanın vesvesesiyle bir kısım insanlar onlara tabi olurken, bir kısmı da onları dinlemeyip, derece kat etmektedir. Bunun sonucu olarak insanlık âleminin medar-ı iftiharları olan peygamberler, veliler, âlimler gibi kaliteli insanlar ortaya çıkmışlardır.

Şeytan insanlara sadece vesvese verir, kötülüklere sevk eder, ama zorla bir şey yaptıramaz. Eğer şeytanın böyle bir gücü olsaydı, insanların kötülükler sebebiyle sorumlu olmaması gerekirdi.

48 Secde yalnız Allah'a yapılacağına göre, meleklerin Hz. Âdem'e secdesini nasıl değerlendirmeliyiz? Yaratılış yönünden şeytanla melekler arasında nasıl bir münasebet vardır?

Cenab-ı Hak, insanı kuru bir çamurdan, cinleri ateşten, melekleri de nurdan yaratmıştır. Yaratılışta ilk sırayı melekler, sonra cinler, ondan sonra da insanlar almıştır. İlk yaratılan insan, aynı zamanda ilk peygamber Âdem Aleyhisselamdır.

Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’i yarattığında meleklerin ona secde etmelerini emretti. Bütün melekler secde ettiği hâlde İblis secdeden kaçındı. Bundan sonra da kıyamete kadar şeytanlığını devam ettirmek için Allah’tan izin istedi. İsteği kabul edilince de insanları hak yoldan çıkarmaya devam etti. Meleklerin Hz. Âdem’e secde etmeleri gaybi bir mesele olduğu hâlde, hadisenin seyri ve şekli hakkında tefsirlerimizde bazı izahlar bulunmaktadır.

Ebu’s-Suud’un izahlarına göre, İblis meleklerle birlikte yaşıyordu, onlar gibi ibadet ediyordu. Secde emri gelince İblis meleklerden ayrıldı. İkinci bir görüşe göre, meleklerin bir cinsi vardır ki, doğup büyürler, bunlara cin denir. İblis de işte bunlardandı.

Başka bir görüşe göre, secde emri bütün cinlereydi. Fakat Cenab-ı Hak melekleri zikretmekle cinlere de hitap etmiş olmaktadır. Böylece sadece melekler değil, bütün ruhani varlıklar secde ile emredilmiştir.(1)

Cin hakkında iki görüş vardır: 

1. Bütün ruhani varlıklara cin denir. Bu durumda melekler ve şeytanlar cin mefhumunun içine girerler. Böylece melek ile cin arasında hem umumi, hem de hususi manada bir durum vardır. Her melek cindir; fakat her cin melek değildir.

2. Cin, ruhani varlıkların bir kısmına denir. Çünkü ruhaniler üç kısımdır:

     a. İyiler: Melekler.
     b. Kötüler: Şeytanlar.
     c. Hem iyisi, hem de kötüsü bulunanlar: Cinler.

Safvetü’t-Tefasir’de verilen bilgiye göre: 

1. İblis, meleklerden değildir.

2. Melekler masum varlıklardır, hiçbir zaman Allah’a asi olmamışlardır. Halbuki, İblis secde etmemekle Allah’a karşı gelmiştir.

3. Melekler nurdan, İblis ateşten yaratılmıştır.

4. Melekler doğup üremezler, halbuki İblis ürer ve çoğalır. Kehf Sûresi'nde geçtiği gibi 

“İblis cinlerdendir.”(2)

İbni Abbas’tan gelen bir rivayete göre, bazı müfessirler, “şeytan" tabiri insanların ve cinlerin sefih ve fitnekâr kısmına denildiği görüşündedirler. Cinlerden olan şeytanlar var olduğu gibi, insanlardan olan şeytanlar da vardır.

Meleklerin Âdem Aleyhisselama secde ediş şekline gelince; emredilen bu secdenin Hz. Âdem’e ibadet niyetiyle yapılmadığı açıktır. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet etmek şirktir. Hz. Âdem, yeryüzünün halifesi olunca, meleklerin ona secdesi bu halifeliği kabul etme, yani ona biat etme şeklinde olmuştur. Bu hâl, Hz. Âdem’e bir hürmet olmakla beraber, esasta Allah’a yapılan bir ibadettir.

Nitekim, eski ümmetlerde selamlaşma, ibadet kasdı olmaksızın, yere kapanarak secde etme şekilde vaki olmuştur. Mesela, Yusuf Aleyhisselamın kardeşlerinin kendisine secde etmeleri bir tazim ve saygıdan ibarettir

Bunlarla beraber, meleklerin Hz. Âdem’e secde etmelerinin ibadet manasına alınması da mümkündür. Bu durumda secde edilen gerçekte Cenab-ı Hakk'tır. Hz. Âdem ise bu secdede kıble vazifesi görmüştür. Dolayısıyla secde, yine doğrudan doğruya Allah’a yapılmıştır.(3)

Diğer taraftan, Cenab-ı Hak melekleri Hz. Âdem’e secde ettirmek sûretiyle, kâinatın insana boyun eğdiğini göstermiş; İblis’in ona karşı üstünlük davasında bulunmasını zikretmekle de insanlığın maddi ve manevi gelişmesinde şeytanların ne kadar büyük bir engel teşkil edeceklerine, onların dikkatini çekmiştir.

Kaynaklar:

1. Tefsir-i Ebu's-Suûd, 1:87.
2. Safvetü't-Tefasir, 1:52.
3. Hülasatü'l-Beyan, 1:97.

49 Şeytan ve Firavun'u da sevmeli miyiz? Yaratılanı severim yatandan ötürü, sözünü tez alırsak, Şeytanı, Firavun'u da Allah yarattı, onları da mı seveceğiz?

- Evvela bu söz, dinî bir nas/bir ayet veya hadis değildir. Bu sebeple, her konuda bununla amel etmek gerekmez.

- İkincisi: Her kuralın istisnaları olduğu gibi, bu vecizenin de istisnaları vardır, Şeytan, Firavun gibiler bu istisnalardan bazılarıdır.

- Üçüncüsü: Bu sözü söyleyenin durumu ve sözün arka planındaki niyet, çok büyük önem arz etmektedir. Yunus Emre’nin bununla Allah düşmanlarını da sevin demek istemediği kesindir. Çünkü, “Allah için sevmek” kadar,  “Allah için buğz etmek” de İslam’ın önemli bir prensibidir. Yunus Emre’nin bunu bilmemesi veya düşünmemesi, söz konusu olmasa gerektir.

- Dördüncüsü: Bu sözden kast edile şu olsa gerektir: masum hayvanları, bitkileri, çevreyi ve masum insanlardan oluşan “yaratılanları severim yatandan ötürü.”  Yaratan yarattıklarını -sanatı olduğu için- sever. Yaratanın sevdiklerini, ben de severim. Bu gerçek şunu da gösterir ki, “Yaratanın sevmediklerini ben de sevmem.”  Yaratana düşmanlık bayrağını açanları yaratan sever mi? Elbette sevmez..

- Beşincisi: Sevmek veya sevmemek, bir varlığın bütün olarak değil, farklı yönlerden dolayı değerlendirilir. Buna göre, bir şeyi bir yönden sevmek, diğer bir yönden sevmemek mümkündür. Bu açıdan şeytanın yaratılması, Hz. Ebu Bekir (ra) gibi mümtaz bir simanın, Müseyleme gibi bir kezzaptan farklı bir kişiliğe sahip olduğunun anlaşılmasına vesile olduğu için güzeldir, diğer şeytanlıkları için de kötüdür. Her varlık, Allah’ın sanatı olduğu, değişik yönlerden onun varlığına ve birliğine şahadet ettiği için, güzeldir. Firavun da böyledir. Fakat, iradesiyle inkârcılığa gidip, Allah’a karşı isyan ettiği için de nefrete layıktır.

Yunus Emre’nin bu sözü, Allah’ın sanatı olması yönüne bakıyor..

50 Şeytan günahından tövbe edebilir mi ve şeytan ateşten yaratıldığı halde cehennemde nasıl yanacak? Şeytan ebedi cehennem azabı gibi korkunç bir cezaya nasıl razı gelebilmiş?..

Şeytan ateşten yaratıldığı halde cehennemde nasıl azap çekecektir?

İnsan topraktan yaratıldığı halde, toprak ona zarar verebilmektedir. Bunun gibi şeytanın ateşten yaratılması, ateşin ona zarar vermeyeceği anlamına gelmez. Mahiyet değiştiğinden ateş de zarar verecektir. Ateş olmak ayrıdır, ateşten yaratılmak ayrıdır. Ağaç da topraktan yaratıldığı halde toprak değildir.

Ayrıca cehennem azabı sadece ateş değildir; birçok azap çeşitleri vardır. Birkaçı şöyledir:

1. Soğukla azap,

2. Yılan ve akrep gibi hayvanların sokması,

3. Başına topuzlarla vurmak,

4. Aç bırakmak,

5. Zakkum yedirerek bağırsakları parçalamak,

6. Vücutları büyültülerek azabın şiddetlendirilmesi,

7. İrinli su içirmek,

8. Gayya kuyusuna atmak,

9. Uçurumlardan yuvarlamak,

10. Zifiri karanlıkta azap,

11. Büyük azap veren pis kokulara maruz bırakmak,

12. Azapların her gün katlanarak çoğaltılması,

13. Sonsuza kadar azap edilmesi.

Kadızade Ahmed Efendi buyuruyor ki:

"Cehennemde bir yere Zemherir denir, yani, soğuk cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk bir sıcak, sonra soğuk sonra sıcak cehenneme atılarak, azap yapılacaktır."(Amentü şerhi)

Cehennemde çok soğuk Zemherir azapları bulunduğu, Kimya-i Saadet ve Dürretü'l-Fahire kitabında yazılıdır. Buhari, Müslim, İbni Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da Zemherir cehennemin nefesinden olduğu bildiriliyor. (bk. Buharî, Mevâkît: 9, Müslim, Mesâcid: 185-187; Tirmizî, Cehennem: 9.)

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytan tövbe edebilir mi?..

51 Şeytan ile ilgili hadisler mecazi midir? Esneyince şeytan içimize girer mi, kanımızda dolaşır mı?..

Bu gibi hadislerin mecazi yönü vardır; ancak bir hakikati de ifade etmektedir.

Esneme gafletten, gevşemekten kaynaklanmaktadır. Binaenaleyh, Peygamberimizi (asm), insanın böyle, gafilce namaz kılmasını hoş görmediği için değişik şekillerde ikaz etmiş ve namazda esnemenin şeytandan olduğunu belirtmiştir. Nitekim, Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen bir hadisi şerifte, normal zamanda bile esnemenin şeytanından olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur:

“Esnemek şeytandandır. Binaenaleyh sizden herhangi biriniz esneyeceği zaman gücü yettiği kadar onu tutsun.”[Müslim, Zühd, 56, (2994); Tirmizi, Salât, 273/370; A. Hanbel, Müsned, II/397, 517]

Ebu Saidi’l-Hudri kanalıyla gelen bir hadiste ise, Rasül-i Ekrem (asm)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Biriniz namazda iken esneyeceği zaman gücü yettiği kadar esnemeyi hapsedip tutsun, çünkü şeytan girer.”[Müslim, Zühd, 57, (2995), 58, 59]

Hadis-i şeriflere bakıldığı zaman, her iki halde de insanın esnemeyi hapsetmesi, gerek namazda gerekse, içinde bulunduğu toplumda, ağzını sonuna kadar açarak esnemekten kaçınması emredilmektedir.

Müslüman her yerde âdâbı muaşeret kurallarına uyan, nazik ve kibar bir insan olmak durumundadır. Çünkü kişinin yaptığı iyi veya kötü (özellikle kötü olan) bir davranışı, temsil ettiği din ile bağlantılı olarak değerlendirilmektedir. Bu yüzden insanların en nazik davranışlı olanı Sevgili Peygamberimiz (asm), Müslüman’ın davranışlarına dikkat etmesi, kendini daima kontrol altında tutmasını ve başkalarına tiksinti verebilecek şekilde ağzının içini göstermemesi gerektiğini vurgulamıştır. Bunun yanı sıra, ağzını alabildiğine açıp yayarak esneyen bir insanın, o anda kısmen müdafaasız kaldığını bildiği için, içeri girebilecek mikroplara ve diğer istenmeyen şeylere karşı da bu hadis-i şerifi ile uyarmıştır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Şeytanın yemesi ve içmesi ne anlama geliyor?

52 Şeytanı uzaklaştıran dua var mıdır? Okunduğu zaman anında şeytanı uzaklaştıran dua...

Şeytandan ve diğer zararlı şeylerden sakınmak için okunan dualar çoktur.

Enes´den (Radiyaîlahu Anh) rivayet edildiğine göre, demiştir ki, Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Kim evinden çıktığı zaman: 'Bismillâhi tevekkeltü alellâhi ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.' (Allah´a tevekkül edip Allah´ın adıyla çıkarım. İbâdete güç yetirmek ve günahlardan korunmak ancak Allah´ın kuvvet ve kudreti iledir), derse; (Melek tarafından) ona şöyle söylenir: 'Her kederden emin kılındın, mu­hafaza altına alındın ve doğru yola iletildin. Ayrıca şeytanlar ondan uzak­laşır.' " (Ebû Dâvud. Tirmizî. Nesâî ve başka sünen sahipleri.)

Ebü Davud da rivayetinde şunu ilâve etmiştir:

"Bir şeytan diğer şeytana der ki: Hidayete iletilen, her kederden emin kılınan ve muhafaza altına alınan bir adamla nasıl uğraşacaksın (onu nasıl kaydıracaksın)?"

Ayrıca şu dua da okuanbilir:

"Rabbenâ lâ tüziğ kulûbena ba'de iz hedeytenâ ve heblenâ min ledünke rahmeten, inneke entel vehhâb. İlâhi nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke. Allahümme'hfaz imanena mineşşeytanirracîmi fi cemi'i umrina siyyemâ min selbihi vaktennezi bi bereketi Kur'ani'l-Azîmi ve bihürmeti Resûlike'l Kerîmi bi rahmetike yâ Erhamerrâhimîne. Allâhumme yâ veliyyel İslâmi, mütemessiken bil islâmi hattâ nelkâke bihi."

"Ey bizim Rabbimiz, Sen bizi dogru yola hidayet ettikten sonra kalblerimizi şek ve şüpheye meylettirme. Senin katından yalnız rahmet olan istikamet üzere olmamızı nasip et. Muhakkak Sen herkesin muradlarını vericisin. Allah'ım, rahmetini umar ve gazabından korkarız. Allah'ım, Kur'an-ı Azim'in bereketiyle ve Rasûl-i Ekrem'in hürmetiyle bizim imanımızı ölüm gelip çatıncaya kadar, bütün ömrümüz boyunca lânetlenmiş şeytandan muhafaza eyle, lutuf ve kereminle yâ Erhamerrâhimin. Allah'ım ey İslam'ın koruyucusu, Sana kavuşuncaya kadar bizi İslam'dan ayırma."

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytandan Allah’a sığınmak nasıl olmalıdır?

53 Şeytan ateşten yaratıldığı halde ateş onu nasıl yakacaktır?

Cevap 1:

İnsan topraktan yaratıldığı halde, toprak ona zarar verebilmektedir. Bunun gibi şeytanın ateşten yaratılması, ateşin ona zarar vermeyeceği anlamına gelmez. Mahiyet değiştiğinden ateş de zarar verecektir. Ateş olmak ayrıdır, ateşten yaratılmak ayrıdır. Ağaç da topraktan yaratıldığı halde toprak değildir.

Ayrıca cehennem azabı sadece ateş değildir. Birçok azap çeşitleri vardır. Birkaçı şöyledir:

1. Soğukla azap,

2. Yılan ve akrep gibi hayvanların sokması,

3. Başına topuzlarla vurmak,

4. Aç bırakmak,

5. Zakkum yedirerek bağırsakları parçalamak,

6. Vücutları büyültülerek azabın şiddetlendirilmesi,

7.
İrinli su içirmek,

8.
Gayya kuyusuna atmak,

9.
Uçurumlardan yuvarlamak,

10. Zifiri karanlıkta azap,

11. Büyük azap veren pis kokulara maruz bırakmak,

12. Azapların her gün katlanarak çoğaltılması,

13. Sonsuza kadar azap edilmesi.

Kadızade Ahmed Efendi buyuruyor ki:

"Cehennemde bir yere zemherir denir, yani, soğuk cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk bir sıcak, sonra soğuk sonra sıcak cehenneme atılarak, azap yapılacaktır. "

Cehennemde çok soğuk zemherir azapları bulunduğu, Kimya-i Saadet ve Dürret-ül-fahire kitabında yazılıdır. Buhari, Müslim, İbni Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da zemherir cehennemin nefesinden olduğu bildiriliyor. (bk. Buharî, Mevâkît: 9, Müslim, Mesâcid: 185-187; Tirmizî, Cehennem: 9.)

Reşahat kitabında deniyor ki: "Zemherir denilen soğuk cehennemin azabı çok şiddetlidir."

Cevap 2:

Vesvese, aynaya akseden görüntü gibidir. Aynaya akseden görüntü aynaya zarar vermediği gibi, vesvese de insana zarar vermez.

Lem'alar eserinde geçen şüphe ise vesveseden farklıdır. İnsan işlediği günahtan dolayı aklına getirdiği iman ve itikadla ilgili şüphelerdir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri verdiği misalde bunu açıklamaktadır.

Gizli günah işleyen adam, bu günahının bilinmesini istemediği zaman ve meleklerin de onun bu gizli günahını bildiği için, bu günahın verdiği elemden kurtulmak için meleklerin vücudunu inkar etmeyi akla getirir. İşte bu tür şüpheler insana zarar verir.

54 Her insanın bir şeytanı var deniliyor; şeytan bir tane değil mi?

Şeytanlar cinlerin kafirlerindendir. Cinler de insanlar gibi imtihana tabi tutulmaktadırlar. Ancak bunlardan küfür yolunu seçenler şeytanlaşmaktadırlar.

Şeytan bir cindir ve çoğalma kabiliyetine sahiptir. Bu nedenle şeytanın bizzat kendisinin çoğalma durumu vardır. Bu şeytanlar da cinler gibi çoğalmaktadır. Allah'ın koyduğu üreme kanunu cinlerde de insanlarda olduğu gibidir. Onlar da insanlar gibi evlenmektedirler.

İblis, cinlerden biridir ve cinlerin de yaratıldığı maddeden yaratılmıştır. Hz. Adem (as) ile ilk karşılaşan şeytanın özel ismi İblis'tir. Bu da cinlerdendir ve cinlerin yaratıldığı ateşten yaratılmıştır.

55 Kalpte yer alan lümme-i şeytan hakkında bilgi verir misiniz?

LÜMME-İ ŞEYTANİYE (Kalpteki Şeytani Lümme)

Şeytana âid karakol.
Kalb sarayının eşkiyasının gizlenme mahalli.
Fısıltı merkezi.

“İnsanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanî lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime, küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiblerinin ihtiyarına zıd ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat'î bir delildir.”

Peygamber Efendimiz (asm)'in ifadesiyle “İnsan kalbinde iki lümme (merkez) vardır. Bunlardan biri melek ilhamı, diğeri ise şeytan vesvesesi içindir.” Şeytan kendine ait olan kısmı bir karakol olarak kullanır.

Şeytan, Hz. Âdem (as)'e secde etmemesi dolayısıyla cennetten tard edilince Allah’a şöyle yalvardı:

"(İblis) dedi ki: Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş kulların müstesna...” (Hicr, 15/39-40)

Nefis ve şeytan, insanın manevi ilerleyişinde en mühim iki engel. Nefis içeriden, şeytan dışarıdan dünya ve ahiretimizi perişan etmek için durmadan çalışıyorlar. Nefsin mahiyetinde gurur, kibir, menfaatçilik gibi pek çok zararlı özellikler var. Şeytan, işletilmeye uygun bu madenleri iyi biliyor ve işletiyor. Nefsin zaaflarını tanıyor ve yakalıyor.

Nefis, içimizde şeytanın temsilcisi... Onun yerli işbirlikçisi.. Eğer terbiye edilmezse, onun bir öğrencisi.. Nefsinin kötü arzularına uyan birisi dalalet vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşır, günah bataklığına saplanır kalır, tümüyle şeytanın emrine girer, onun kulu- kölesi olur.

Halatlar ince yerlerinden kopar, kaleler zayıf yerlerinden fethedilir. Onun gibi şeytan vücud ülkesinde hakimiyeti ele geçirmek için nefsin zaaflarından istifade eder. Kur’an-ı Kerim şu ayeti ile nefsin bazı zaaflarına dikkat çeker:

“İnsanlara kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma atlar, sağmal hayvanlar ve tarıma karşı arzular süslü kılındı.” (Al- i İmran, 3/14)

Yani insan fıtratı itibariyle bunlara son derece düşkündür. Hayatı bunları elde etmek için mücadele ile geçer. İnsanların en çetin imtihanları bunlarla olur.

Üstteki ayette nazara verilen zaaflardan başka, nefsin tembellik, midesine düşkünlük, övülmekten hoşlanmak, başkalarına karşı kibirlenmek, lüzumsuz öfkelenmek, kör hislere sahip olmak, tiryakilik, gaflet, cehalet, heva, heves, peşin lezzetlere müptela olmak… gibi daha nice zaafları vardır. Bu zaafları birer maden gibi şeytan tarafından işletilir.

56 Şeytan cennetten kovulduysa Hz. Âdem'e yasak meyveyi kim yedirtti?

Şeytanın cennete girişi ve Hz. Âdem (as) ile Hz. Havva'ya yaklaşması konularında Kur'an ve sahih hadislerde fazla bilgi yoktur.

Hasan Basri Hazretleri demiştir ki:

“Yüce Allah’ın vermiş olduğu bir kuvvet ile, şeytan yerden göğe veya cennete vesvese ulaştırabilmiştir.”

Bu manaya göre yılan tabirinin, insan için yılan gibi zehirli bir hayati kuvvetten kinaye olduğu ve bizzat yılanın anlaşılmayacağı söylenebilir.

Bazı tefsirciler şöyle der:

“Adem ve Havva, bazen cennetin kapısına yakın gelirler, Şeytan da dışardan gözetir, yaklaşırdı; vesvese bu şekilde meydana geldi.”

Şeytanın cennetten kovulması, dışarıdan vesvesesini ulaştırmasına engel olmayacağından, bu konuda bir zıtlığın olmayacağı sonucuna varabiliriz. Allah, imtihan gereği olarak, şeytanın vesvesesini Hz. Âdem (as)'a işittirmiştir.

Kaynaklar:

- Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili,

- Diyanet İslam Ansiklopedisi.

57 Araf suresi 13. ayette Allah İblis'e, in oradan, diyor. Şeytan nerde duruyordu ki veya Allah'tan daha yüksek bir yerde mi duruyordu ki böyle bir sentaks veya telaffuz oluştu?

Burada söz konusu olan "iniş" yüksek bir yerden iniş olduğunda şüphe yoktur. Mekândan münezzeh olan Allah ile bir kıyaslamanın olamayacağında da şüphe yoktur.

Bu iniş Ehl-i sünnet alimlerinin büyük çoğunluğuna göre, cennetten iniştir. Nitekim, Bakara suresinin 38. ayetinde de Adem, Havva ve İblise hitaben yine aynı ifade -çoğul kipiyle- kullanılmış ve “Hepiniz oradan inin” denilmiştir. Bu ayette de cennetten iniş söz konusudur.

Diğer bir kısım alimlere göre, İblis’in inişinden maksat daha önce meleklerle birlikte bulunduğu melekut/yüksek bir yer olan  mele-i ala  makamından iniştir. Mutezile alimlerine göre ise, İblis'in semadan inmesi söz konusudur. (bk. Taberî, Razî, İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

İlave bilgiler için tıklayınız:

Hz. Adem ve Hz. Havva'nın yeryüzüne düşman olarak inmesi, ne demektir? Birbirinize düşman olarak inin, ifadesinde geçen düşmanlar kimdir?

Allah için bir değişiklik, zaman ve mekan söz konusu olmaz mı?

Allah'ın sonsuzluğu anlaşılabilir mi?

Allah’ın zamandan münezzeh olması ne demektir?

Cenab-ı Hakk'ın mekandan münezzeh olması ne demektir?

Allah, kainatı yaratmadan önce ne yapıyordu?

58 Şeytanlaşmış insanlardan Allah'a sığındın mı, ey Eba Zer, diye başlayan bir hadis var mıdır? Varsa nasıl anlamalıyız?

Evet, ayet ve hadislerde insan ve cin şeytanlarının olduğu bildiriliyor.

Kur’an-ı Kerîm, “şeyatıne’l- insi ve’l- cinn” yani “ins ve cin şeytanları” (En’am, 6/112) ifadesiyle, insanlardan da şeytanlar olduğuna işaret eder. Yine Nas Suresi’nde de “minel cinneti ve’n nas” ifadesi, insanlara vesvese veren şeytanın hem gözle görülmeyen cinlerden, hem de gözle gördüğümüz insanlardan olduğu bildirilir.

Görülüyor ki, insan şeytanlarıyla, cinnî şeytanlar arasında sadece ceset farkı vardır. Mahiyetleri ise, aynıdır. Bütün meş­gu­liyeti insanları saptırmak olan bir kısım insanlar, şeytanın yaptığının aynısını yapmaktadırlar.

Şeytanın maiyetine giren ve onun mahiyetine bürünen insanın, şeytanca işler yapması artık kaçınılmaz olur. Mesela köpek mahiyetini düşünelim. Köpeğin havladığını gördüğümüzde pek de garibimize gitmez, “Köpektir, havlar” deriz. Benzeri bir durum şeytan ve dostları için geçerlidir. O mahiyetteki varlıklardan hayırlı şeyler beklememek gerekir. Çünkü hayırlı iş yapmak, şeytan mahiyetine aykırıdır.

İslamî gelişmelerden rahatsızlık duyan kimseleri bu noktadan değerlendirebiliriz. Zaman zaman, “Bunlar neden rahat durmuyorlar? Milletin dindar olması neden bunları rahatsız ediyor? Neden güzel gelişmelerden hoşlanmıyorlar?” diye hatırımıza gelebilir. Ama bunların mahiyetlerini bi­lince, kendi mahiyetlerine uygun hareket ettiklerini anlarız ve zihnimizdeki sorular cevabını bulur

Şeytan, insan ve cinden herhangi bir isyancı ve inatçıdır. Yani gerek insan ve gerek cinden olsun serkeş, kibirli, fitneci, inatçı, ele avuca sığmaz, kaypak, yola gelmez olanların hepsine şeytan denilir. Cinden de şeytanlar vardır, insanlardan da şeytanlar vardır. Ve cinden olan şeytan mümini aldatmaktan aciz kalınca inatçı bir insana, yani bir insan şeytanına gider ve mümini aldatmaya teşvik eder. (bk, Elmalılı, Bakara 2/14. âyetin tefsiri)

Ebû Zerr el-Gıfarî (r.a.) diyor ki: Rasûlullah'ın mescidde bulunduğu bir sırada mescide girdim ve varıp yanına oturdum. Hz. Peygamber;

- "Ey Ebû Zerr, cin ve insan şeytanlarının şerrinden Allah'a sığın!" buyurdu. Ben;
- "İnsan şeytanları da mı var?" dedim.
- "Evet," buyurdu. (Nesaî, İstiaze 48; Müsned, 5/178, 179)

İman düşmanı şeytanın cinlerden olduğu, yüce kitabımızın beyanıyla sabit bir gerçektir. İblis ve soyu demek olan şeytanların, cinlerin şerir olanlarını teşkil ettikleri, insanların açık düşmanı oldukları ve çalışma usulleri yüce kitabımız tarafından açıklanmıştır.

Bu hadis, Kur'an-ı Kerim'deki şu ayette yer alan gerçeğin ifadesidir. Allah Teala buyuruyor ki;

"Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak." (En'am, 6/112).

Nitekim, bir hadis rivayetinde (Müsned V, 265)  Hz. Peygamber (asv), Ebû Zerr'in sualine bu ayeti okuyarak cevap vermiştir.

Ayetteki "şeyatine'l ins" ,"İnsan şeytanlar" gerçeğini ve bunların cin şeytanlarıyla insanları doğru yoldan saptırmak için taktik alışverişinde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Aynı gerçeği ve her iki grup şeytanın şerrinden Allah'a sığınmak gerektiğini Nas Suresi'nden öğrenmekteyiz. "Gerek cinlerden, gerek insanlardan (olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah'a sığınırım)."

Ayrıca bir çok ayette de şeytanların yapmak istediklerini yapmaya çalışan, mü'minleri inançları konusunda şüpheye düşürüp doğru yoldan saptıran, Allah'a giden yoldan insanları alıkoymayı amaçlayan, bu konuda olmadık yollara baş vuran kafir ve münafıklar için "şeytan" denildiğini müşahede etmekteyiz. Mesela münafıkları tanıtan şu ayet bunun açık delilidir:

"Mü'minlere rastladıkları zaman, "inandık" derler. Fakat şeytanlarıyla (reisleriyle) (bk. İbn Kesir, İlgili ayetin tefsiri) yalnız kaldıkları zaman, "biz, sizinle beraberiz, biz sadece müslümanlarla alay ediyoruz" derler."
(Bakara 2/14)

Bir başka ayette Yahudî Ka'b b. el-Eşref için tağut (azgın şeytan) tesbitini görmekteyiz:

"Şunları görüyor musun? Kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak tağuta (o azgın şeytana) başvurmak istiyorlar. Oysa kendilerine onu inkar etmeleri emredilmişti. Şeytan da onları iyice saptırmak istiyor." (Nisâ, 4/60)



Tağut, şeytan gibi hakkı tanımayan azgın, sapkın her kişi ve güce verilen bir addır. Allah ve Rasûlü (asv)'ın hükümleri nerede kabul edilmiyorsa, orada bir tuğyan, bir isyan vardır ve bunları kabul etmeyen de tağuttur. Nitekim şeytana da haktan uzaklığı ve temerrüdü sebebiyle şeytan denmiştir. O halde aynı azdırma ve saptırma fonksiyonuna sahip olan insanlara da "insan şeytanlar" denilmesi pek tabiîdir. Zaten bu görevi üstlenen şeytanlar arasında bir iletişim de daima vardır:

"Şeytanlar, (insan) dostlarına sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar." (En'am, 6/121).

"Hepsini bir araya topladığı gün: "ey cinler (şeytanlar) topluluğu (der), siz insanlarla çok uğraştınız". Onların insan dostları derler ki; "Rabbimiz, birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna geldik". Allah da buyurur ki, "durağınız ateştir. Allah'ın dileyip affetmesi hariç, orada ebedî kalacaksınız" Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir." (En'am, 6/128).

Huzeyfe b. el-Yeman (r.a.)'ın rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (asv) "...Benden sonra, benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacak. İçlerinde, insan görünümünde şeytan kalbli bir takım insanlar türeyecek..." (Müslim, imâre 52) buyurmak suretiyle fikir, gönül ve iç dünyası itibariyle şeytanlaşmış insanların mevcudiyetini vurgulamıştır. Halkımızın "Şeytana külahını ters giydirir." dediği tipten hakka karşı olmayı "hizmet" bilen ve bunu topluma hünermiş gibi takdim etmeye çalışanlar herhalde insan şeytanlardan başkası olamazlar.

Her insana musallat kılınmış bir cin şeytanın bulunduğu ve insanı dürtüklediği ve kötülükleri önerdiği, "gör dediği"; meleğin ise, bunların tam aksini telkin ettiği bir hadiste şöylece dile getirilmektedir:

"İnsana hem şeytanın vesvesesi hem de meleğin ilhamı vardır. Şeytanın dürtüklemesi, kötülükle (belaya uğramakla) korkutmak ve hakkı yalanlamaktır. Meleğin ilhamı ise, hayrı va'detmek ve hakkı tasdiktir. Bunu her kim içinde hissederse, Allah'dan olduğunu bilsin ve Allah'a hamdetsin. Öncekini içinde bulan da Şeytan'dan Allah'a sığınsın."
Hz. Peygamber (asv), sonra bu sözlerine delil olarak; "Şeytan sizi yoksullukla korkutuyor ve size kötülüğü emrediyor." (Bakara, 2/268) ayetini okudu. (Tirmizi, Tefsiru sure(2), 35).

Hani bazen insan, içinden geçen bazı düşüncelerin doğru olmadığını bildiği için "şeytan diyor ki..." der ya, işte bu durum, yukarıdaki hadiste işaret edilen haldir. Çaresi de Allah'a sığınmak, şeytanın dediğini yapmamaktır. İlhamını şeytandan alan ve şeytana arkadaş kılınanların acı akibetini de şu ayetler açıklamaktadır:

"Kim Rahman'ın zikrini görmezden gelir (Kur'an ahkamına aldırış etmezse) ona bir şeytanı tebelleş ederiz (sardırırız); o artık onun (yanından ayrılmayan kötülükleri telkin eden) arkadaşı olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde, bunlar hala doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihayet o şeytan dostu kimse bize gelince arkadaşına der ki; "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar mesafe olsaydı (da seni hiç görmeseydim). Ne kötü arkadaşmışsınız!" (Nedamet) bugün size bir fayda sağlamaz; zira zulmettiniz. Siz (şimdi) azab (çekmek) de ortaksınız."
(Zuhruf, 43/36-39)

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytan nedir, özellikleri nelerdir ve niçin yaratılmıştır?

59 Allah (cc) şeytana neden kıyamete kadar mühlet vermiştir?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Şeytan ve şerler niçin yaratıldı?..

60 İnsanlar günah işleyince, şeytan onlarla alay edip güler mi?

“Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi de: Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur, şüphesiz ben de sizin yardımcınızım, dedi. Fakat iki ordu birbirini görünce ardına döndü ve: Ben sizden uzağım, ben sizin göremediklerinizi (melekleri) görüyorum, ben Allah'tan korkuyorum; Allah'ın azabı şiddetlidir, dedi”(Enfal, 8/48) mealindeki ayetten de dolaylı olarak şeytanın günah işlettiği adamlarla alay edip güldüğünü anlamak mümkündür.

“Kim Rahman’ın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur.”(Zuhruf, 43/36) mealindeki ayette, Allah’ın, ayetlerinden yüz çevirenlere bir şeytan musallat ettiği açıkça ifade edilmiştir.

Şeytan gizli, kötü bir kuvvet, kötü bir ruh anlamına gelmektedir. Şeytan ismi, bilhassa görülmeyen ruhlar ve kötü kuvvetlere isim olmuştur ve şeytan denilince bu cinsin babası olan ilk fert, yani İblis akla gelir. İblis cin cinsindendir. Kur’an-ı Kerim'de, “insan şeytanları” ve “Cin şeytanları” ifadeleri geçmektedir. İnsanlar içerisinde fitne çıkartan ve onları yanlış yollara sevk eden kişiler de şeytan görevi yapmış olurlar. Bu gibi insî şeytanların varlığı, “Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: “İnandık” derler. Fakat şeytanları ile yalnız kaldıkları zaman : “Biz, sizinle beraberiz, biz sadece onlarla alay ediyoruz” derler.”(Bakara, 2/14) ve “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar...” (Enam, 6/112-113) ayetleri ile haber verilmektedir.. Cin şeytanlarının yanı sıra, insan şeytanlarının da bulunduğunda tefsirciler ittifak etmişlerdir. (bk. Elmalılı, Hak Dini, I, 214.)

Şeytan daha çok, kendini kusursuz kabul edip her yaptığını güzel görenlere (Enfal, 8/48); inkarcılara ve münafıklara, yani inanmadığı halde inanmış gibi görünenlere, dindarlarla alay edenlere (Haşr, 59:16; 2:24); haram yiyenlere(Bakara, 2/168); yaptığı yanlış işlerde şeytandan yardım bekleyenlere ve ondan medet umanlara (Enfal, 8/48); şeytandan Allah’a sığınmayanlara; kahinlere, falcılara, medyumlara (Hicr, 15/17-18); günaha girme de cesur davrananlara, yalan ve iftiraya düşkün olanlara iner veya gelir. (Şuara, 26/21-22)

Yine Güneşe, aya, yıldızlara ve bilumum tabiat kuvvetlerine tapanlara (Neml, 27/74.); Allah’a ve Rasülüne (sav) düşman olanlara (ve kendisini yaratıp her türlü nimetlerle besleyip büyüten ve himaye eden biricik yaratıcısına kulluk etmekten gafil kalıp) Allah’ı unutanlara (Mücadele, 58/19-20.); ihlas ve samimiyetten yoksun olanlara (15:39-40) ve daha pek çok inkarcı, isyancı, serkeş insanlara gelir.

Onları, gece gündüz içlerinde bulundukları sapıklık içinde kalmaya ikna eder, gaflet verir, dönmelerini engeller ve ölünceye kadar peşlerini bırakmaz.

“(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: ‘Şüphesiz Allah size gerçek olanı vaat etti, ben de size vaatte bulundum ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim.’ Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır.”
(İbrahim, 14/22)

61 Enfal Suresi, 48. ayette şeytanın, "Doğrusu benim sizinle ilgim yoktur; sizin göremiyeceğiniz şeyleri görüyo­rum." dediği belirtilmektedir. Buna göre şeytan ne görmüştür?

Enfal Suresi, Ayet 48:

"Hani şeytan onlara işleyip durdukları (kötü işlerini, fena niyet­lerini) süsleyip, «Bugün insanlardan size üstün gelecek yoktur ve ben de sizi destekleyici bir yardımcıyım!» demişti de iki ordu birbirlerini görüp kar­şılaşınca, (bu defa) topuğu üzerine gerisin geri dönerek şöyle demişti: «Doğrusu benim sizinle ilgim yoktur; sizin göremiyeceğiniz şeyleri görüyo­rum. Hem doğrusu ben Allah'dan korkarım, Allah'ın vereceği ceza şiddet­lidir.»"

Ayetin Açıklaması:

«Hani şeytan onlara işleyip durdukları (kötü işlerini, fena niyetlerini) süsleyip, bugün insanlardan size üstün gelecek yoktur ve ben sizi destek­leyici bir yardımcıyım, demişti...»

Bedir gününde İblîs, böbürlenen şımarık müşriklerin beynine durmadan sinyal verip üstün geleceklerini ve kendisinin de hep destekleyici ve yardımcı olacağını fısıldamıştı. İki ordu karşılaşınca, İlâhî yardım ve ina­yet, Melek Cebrail'in eşliğinde inerken İblîs'in dizlerinin bağları çözülmüş ve gerisin geri dönerken, ilk vaadinin hilâfına müşriklere fısıldayarak, «Si­zinle ilgim yoktur. Sizin göremiyeceğiniz şeyleri (inen yardımcı melekleri) görüyorum. Hem ben Allah'dan korkarım, O'nun vereceği ceza pek şiddet­li olur.» demiş ve uzaklaşmıştı.

Böylece, ezelî program gereği, hak gelince bâtıl yok olur; zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur. Hele bir de Allah ve Peygamberine karşı böbür­lenerek ortaya çıkarsa, onun ömrü pek kısadır. (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 5/2386-2387.)

Konuyla ilgili bir rivayet ise şöyledir:

Müşrikler Kinâne kabilesi ile savaş halindeydiler, Müslümanlara karşı da bir savaş açtıklarında onlar tarafından arkadan vurulma tehlikesi vardı, bu sebeple tereddüt içinde kalmışlardı. Kervanı kurtarmak üzere yola çıktıklarında bu korkuyu yaşıyorlardı. Yolda aynı kabilenin ileri gelenlerinden Sürâka b. Mâlik ve adamları ile karşılaştılar. Sürâka kendilerine "Bugün sizi yenecek bir güç yoktur, Kinâne adına da ben size teminat veriyor ve yanınızda yer alıyorum." dedi. Bu söz üzerine cesaretleri artan müşrikler Bedir'e doğru sefere devam ettiler. Müslümanlara yaklaşıp kuvvetler birbirini görünce Sürâka, gördüklerinden ve daha önce verdiği bir sözü hatırlamasından dolayı korktu, pişman oldu; -o zamanki şeref ve himaye sözleşmesine sadakat anlayışı böyle gerektirdiği için- açıklama yaparak müşrikleri terk etti. Şöyle ki:
 
Sürâka, hicret esnasında Hz. Peygamber (asv)'in başına konan 100 develik ödülü kazanmak için onu yakalayıp müşriklere teslim etmek üzere yola çıkan, başına gelenlerden sonra bundan vazgeçen kişi idi. Hicret yolcularına yaklaştığı sırada bir mucize meydana gelmiş, önce atı tökezlemiş ve kendisi de düşmüş, ısrar edince atın ayakları kuma gömülmüş, bunun üzerine korkuya kapılarak Hz. Peygamber (asv) ile karşılıklı bir himaye ve sadakat sözleşmesine razı olmuştu. Sürâka'nın müşriklerden desteğini çekmesinde bu sözleşmeyi hatırlaması da etkili olmuştur. Sürâka daha sonra, Mekke'nin fethinde İslâm'la müşerref olmuştur. (İbn Kesîr, IV, 17-18; İbn Hişâm, Sîre, 11,102-104)

Sürâka'nın yaptıklarının, bu savaşta Allah'ın müstesna yardımları doğrultusunda iki önemli tesiri olmuştur:

a) Müşriklerin Bedir'e yönelme konusundaki tereddütlerini gidermiş, dönmelerini engellemiştir.

b) Savaş kaçınılmaz hale geldikten sonra da geri çekilerek düşmanın moralini bozmuştur.

Müfessirlerin bir kısmı, İbn Abbas'ın yorumuna dayanarak bu olayın doğrudan ve gerçek mânada faili olarak şeytanı göstermişler, "Şeytan Sürâka suretine girerek bunları yaptı" demişlerdir. Bu da mümkün olmakla beraber, bize göre burada mecazî bir anlatım vardır. Şeytanın insanları etkilemesi için insan suretine girmesi gerekmemektedir. Onun hem insanlar arasında temsilcileri vardır, hem de -deyim yerindeyse- her insanın içinde bir melek ve bir şeytan mevcuttur. Şeytan önce Sürâka'yı etkileyerek müşriklere destek vermeye sevketmiş, sonra bu savaşta Allah'ın müstesna yardımlarını görünce kendisinin de bundan zarar görebileceğini anlamış, korkup çekilmiş, bu sırada Sürâka da aklını başına devşirmiştir. (bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/549-550.)

62 Şeytanın inkâr etmesini, Hz. Âdem'e secde etmemesini Allah mı dilemiştir?

Şeytan kendi iradesi ile secde etmemiştir. Yoksa -haşa- Allah'ın zorlaması ile olmamıştır. Şeytan cinlerdendir ve cinler de insanlar gibi imtihana tabi tutulan varlıklardır. Hz. Âdem (as)'e secde emri geldiği zaman kibirlenip Allah'ın bu emrine isyan etmiş ve neticede kafirlerden olmuştur.

Kur’an-ı Kerim, Hz. Âdem (as)'in topraktan yaratıldığını, sonra ona ruh verilerek canlı bir insan haline getirildiğini açıkça anlatır. Aynı şekilde,

“Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın! Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?' dedi. İblis: 'Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' dedi.”(1)

Şeytanın da cinlerden olduğu konusunu vurgular. Bu husus Kur’an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

Şeytan ateşten yaratılmış olmayı kendince bir üstünlük sebebi olarak görmüştür. Ateş başka varlıklarla temas ettiğinde onları yakar ve eritir. Su ve kum, toprak gibi diğer katı maddeler ateşi onu söndürür. Bir üstünlük sebebi gibi görülen bu fark, aslında şeytanı ömür boyu yalnızlığa itmiştir. Yüce Allah’ın katında üstünlüğün temel esası ise, önce kendisine itaat edilmesi idi. İblis, bundan imtina edip kaçındığı ve kendisini üstün gördüğü için rahmetten kovulmuş ve “şeytan” olarak adlandırılmıştır. Ateşin toprağı yakması sebebiyle, bunu yok olmaz bir üstünlük olarak görüp büyüklenmesi, şeytanın kâfir olarak İlahi huzurdan da cennetten de kovulmasına sebebiyet vermiştir.

Kuran’da, cinlerin ateşten yaratıldığı bildirilmektedir:

“Cinleri de daha önce zehirli (dumansız) ateşten yaratmıştık.”(Hicr, 15/27)

“Cinleri öz ateşten yarattı.”(Rahman, 55/15)

Bazı alimler, Rahman suresindeki “cânn” deyiminden kasıt, cinlerin babası iblistir, demişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır, aynı kanaatte olmadığını söyleyerek,

“Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi salsaldan yaratılmış olduğundan insandan kasıt, yalnız Âdem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn’dan kasıt da cin cinsidir.” der.(3)

Şu halde iblis, yani şeytan da cinlerden olduğuna göre, o da ateşten hem de dumansız, öz, yalın, yakıcı ateşten yaratılmıştır diyebiliriz. Buna yukarıda meallerini verdiğimiz ayetler de zaten açıkça işaret etmektedir.

Bursalı İsmail Hakkı da, “O cinlerdendi.” ayetini, “Onun aslı, ateşten yaratılmış bir cindi. Meleklerden değildi.” diye tefsir etmekte ve

“Meleklere ‘Âdeme secde edin!’ demiştik. İblis hariç hepsi hemen secde etti.”(Kehf, 18/50)

ayetinde iblisin meleklerden istisna edildiğini söylemektedir. “İblis melek olmayıp, cin olduğuna göre, melekten nasıl istisna edilmiş olabilir?” tarzındaki muhtemel bir soruya cevap için şu izahı yapmıştır. Çünkü, iblis de onlarla beraber secde etmekle emrolunmuştur. Daha sonra ise istisna edilmiştir. Tıpkı, “...falan kadın hariç hepsi çıktılar” sözünde olduğu gibi. Burada hariç olan kişi, erkekler arasında bulunan bir kadındır. Bir görüşe göre, “O cinlerdendi” cümlesinden kasıt, onun ilk cin olduğuna işarettir. Hz. Âdem (as)'in ins’den olduğu gibi. Çünkü Hz. Âdem (as) insanların ilkidir.(4)

İblis denen o cin, “Rabbinin emrinden çıktı.” Allah’a itaat etmekten kaçındı. Oysa biz biliyoruz ki, “Melekler, Allah’ın emrine isyan etmezler, ne emrederse onu yaparlar.”(5) İnsanlar ve cinler, kulluk sorumluluğu ile yükümlü oldukları için, iradeleri ile yaptıklarının cezalarını veya mükafatlarını göreceklerdir. Ancak melekler öyle değil. Onlar hata yapmaktan korunmuşlardır; şer işlemeyi irade edemezler.

O halde, şeytanın meleklerden olması söz konusu olamaz.

Dipnotlar:

(1) bk. Sâd, 38/71-78; A’raf, 7/12.
(2) bk. Hak Dini, IV /20.
(3) bk. age., VII/369.
(4) bk. Muhtasar Ruhu’l-Beyan, V/122.
(5) bk. age., V/123.

63 İblis cinlerden midir, cennetten kovulan bir melek mi ve niçin kaybetmiştir?

"İblisin meleklerden mi, cinlerden mi olduğu" konusu tartışılan bir konudur. Ancak bu o kadar da karmaşık bir konu değil. Çünkü İblis, cinlerden biridir ve cinlerin de yaratıldığı maddeden yaratılmıştır. Hz. Âdem (as) ile ilk karşılaşan şeytanın özel ismi "İblis"tir. Bu da cinlerdendir ve cinlerin yaratıldığı ateşten yaratılmıştır. Şeytan ise, o türün azdırıp, saptırıcı olanlarına, yani o cinsin bir türüne verilen isimdir.

İblisin, meleklerden biri veya onların "hocası" veya "başkanı" olduğuna dair ortaya atılan görüşlerin kaynağı İslâm değil Hristiyanlıktır. Ancak melek kavramı Hristiyanlık'ta, Yahudilik'ten daha açık olsa da onda da net olarak ortaya konmuş değildir. Zira Hristiyanlığa göre iblis, meleklerin başkanı iken, emrinde bulunan meleklerle beraber Allah'a isyan etmiş ve hep birlikte kovulmuşlardır. Matta İncili'nde yer alan şu cümle de bunu doğrular niteliktedir:

"(Kıyamet günü Kral) o zaman solundakilere diyecek: Ey lanetliler, benim yanımdan iblis ile onun meleklerine hazırlanmış olan ebedî ateşe girin." (Matta, 25:41)

Bu husus, her hangi bir şüpheye yer vermeyecek şekilde Kur'ân-ı Kerim'de açıklanmıştır ve şöyledir:

"Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!" (Kehf, 18/50)

Ayette geçen "Kâne min'el-cinni: O cinlerdendi" tabiri açıktır. Konu secde ve başkaldıran iblis. Onun da secdeye karşı çıkması daha önceki ayetlerde ifade edildiği şekliyle, burada sözü edilen secdenin de ibadet kastıyla yapılan secde değil, selam ve saygı ifade eden, kendisine selam verilmekte olan kişinin değerini, ona değer vereni bilmek anlamındadır. Bu secde, geçmiş milletler zamanında meşru / yasal iken, daha sonra kaldırılmıştır.(Muhtasar Ruhu'l-Beyan, V/122) Mısır'a gelip Hz. Yusuf (as)'ı buldukları zaman, annesi, babası ve kardeşleri de böyle selamlamıştı.

(Din ve İnançlara Göre Şeytan ve Cinler, Arif Arslan, Nesil Yayınları, Nisan 2002, s. 19-23)

* * *

İblis her ne kadar Hz. Âdem (as)'e secde etmediği için kâfirlerden olmuşsa da, aslında o Allah'ın emrine itaat etmediği için kâfirlerden olmuştur.

Kur’an-ı Kerim, Hz. Âdem'in topraktan yaratıldığını, sonra ona ruh verilerek canlı bir insan haline getirildiğini açıkça anlatır. Aynı şekilde

Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın! Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?' dedi. İblis, 'Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' dedi.”(1)

Şeytanın da cinlerden olduğu konusunu vurgular. Bu husus Kur’an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

Şeytan ateşten yaratılmış olmayı kendince bir üstünlük sebebi olarak görmüştür. Ateş başka varlıklarla temas ettiğinde onları yakar ve eritir. Su ve kum, toprak gibi diğer katı maddeler ateşi onu söndürür. Bir üstünlük sebebi gibi görülen bu fark, aslında şeytanı ömür boyu yalnızlığa itmiştir. Yüce Allah’ın katında üstünlüğün temel esası ise, önce kendisine itaat edilmesi idi. İblis, bundan imtina edip kaçındığı ve kendisini üstün gördüğü için rahmetten kovulmuş ve “şeytan” olarak adlandırılmıştır. Ateşin toprağı yakması sebebiyle, bunu yok olmaz bir üstünlük olarak görüp büyüklenmesi, şeytanın kâfir olarak İlahi huzurdan da cennetten de kovulmasına sebebiyet vermiştir.

Kur'an’da, cinlerin ateşten yaratıldığı bildirilmektedir:

“Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.”(Hicr, 15/27);

“Cinleri öz ateşten yarattı.”(Rahman, 55/15)

Bazı alimler, Rahman suresindeki “cânn” deyiminden kasıt, cinlerin babası iblistir demişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır, aynı kanaatte olmadığını söyleyerek,

“Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi salsaldan yaratılmış olduğundan insandan kasıt, yalnız Âdem  değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn’dan kasıt da cin cinsidir.” der.(3)

Şu halde İblis, yani şeytan da cinlerden olduğuna göre, o da ateşten hem de dumansız, öz, yalın, yakıcı ateşten yaratılmıştır diyebiliriz. Buna yukarıda meallerini verdiğimiz ayetler de zaten açıkça işaret etmektedir.

Bursalı İsmail Hakkı da, “O cinlerdendi” ayetini, “Onun aslı, ateşten yaratılmış bir cindi. Meleklerden değildi.” diye tefsir etmekte ve

“Meleklere ‘Âdeme secde edin!’ demiştik. İblis hariç hepsi hemen secde etti.”(Kehf, 18/50)

ayetinde iblisin meleklerden istisna edildiğini söylemektedir. “İblis melek olmayıp, cin olduğuna göre, melekten nasıl istisna edilmiş olabilir?” tarzındaki muhtemel bir soruya cevap için şu izahı yapmıştır. Çünkü, iblis de onlarla beraber secde etmekle emrolunmuştur. Daha sonra ise istisna edilmiştir. Tıpkı, “...falan kadın hariç hepsi çıktılar” sözünde olduğu gibi. Burada hariç olan kişi, erkekler arasında bulunan bir kadındır. Bir görüşe göre, “O cinlerdendi” cümlesinden kasıt, onun ilk cin olduğuna işarettir. Hz. Âdem (as)'in ins’den olduğu gibi. Çünkü Hz. Âdem insanların ilkidir.(4) İblis denen o cin, “Rabbinin emrinden çıktı.” Allah’a itaat etmekten kaçındı. Oysa biz biliyoruz ki, “Melekler, Allah’ın emrine isyan etmezler, ne emrederse onu yaparlar.”(5) İnsanlar ve cinler, kulluk sorumluluğu ile yükümlü oldukları için, iradeleri ile yaptıklarının cezalarını veya mükafatlarını göreceklerdir. Ancak melekler öyle değil. Onlar hata yapmaktan korunmuşlardır; şer işlemeyi irade edemezler.

O halde, şeytanın meleklerden olması söz konusu olamaz.

Dipnotlar:

(1) Sâd, 38/71-78; A’raf, 7/12.
(2) Hak Dini, IV/20.
(3) Hak Dini, VII/369.
(4) Muhtasar Ruhu’l-Beyan, V/122.
(5) age., V/123.

64 Şeytanın nefsi var mıdır?

Şeytan da cinlerdendir. Cinlerin nefsi olduğu gibi şeytanın da nefsi vardır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Cinlerin nefsi var mıdır?

65 Şeytanı inkâr edenin durumu nedir?

Şeytanın varlığı Kur’an, Sünnet ve âlimlerin icmaı ile sabittir.

“Senin Rabbine yemin olsun ki, Biz onları (inkârcıları) da, şeytanları da diriltip huzurumuzda toplayacağız.”(Meryem, 19/68) mealindeki  ayette, şeytanın bizim gibi yaşayan canlı bir varlık olduğuna işaret edilmektedir.

“İblis/şeytan cinlerden idi.”(Kehf, 18/50) mealindeki ayette ise, şeytanın cin kabilesinden olduğu belirtilmiştir.

İslam’ın kabul ettiği böyle açık bir gerçeğin inkâr edilmesi veya yanlış olarak algılanması hayra alamet değildir. Umarız, bu gerçekleri işittikten sonra doğruyu kabul etmekte tereddüt etmeyecektir.

Aslında şeytanın kendini inkar ettirmesi, onun en büyük oyunlarından biridir. Bu inkârda tek temel dayanak, şeytanın gözle görülmemesidir.

Şimdi o şahsa soralım:

Sen şeytanı neyinle inkar ediyorsun? Yani şeytanın varlığını senin ellerin mi kabul etmiyor, kulakların mı; gövden mi kabul emiyor, bacakların mı?

Bu sorumuzu saçma bulacak ve “hiçbiriyle” diyerek ilave edecektir: O’nun varlığını aklım almıyor.

O hâlde, şeytanın varlığını kabul etmeyen, o şahsın aklıdır. Görünmeyen bir şey, yine görünmeyen bir şeyi inkâr etmektedir; delili ise “görülmemesi.”

Akıl kelimelerle düşünür, ama kalbin bütün işleri kelimesizdir. İnsan bir çiçeği veya güzel bir kokuyu “kelimelerle” sevmez. Bu işi kelimesiz yapar. Ama, bu sevgisini ifade etmek, başkalarına aktarmak istediğinde kelimelere iş düşer.

İşte, kelimesiz seven ve korkan ve yine kelimesiz inanan o insan kalbine, şeytan musallat olmakta, onunla kelimesiz konuşmakta, ona fısıltı kabilinden birtakım telkinlerde bulunmaktadır.

İlave bilgi için tıklayınız:

ŞEYTAN.

Şeytan ve cinlerin yaratılışı ve mahiyeti hakkında bilgi...

66 Şeytan insana doğumdan itibaren mi musallat oluyor?

Çocuklara da şeytan musallat olur. Ancak çocuklar mesul değillerdir. Çocukların da, şeytana karşı koyabilecekleri hisleri ve duyguları vardır. Mesela insana verilen şefkat hissi bir çocukta da merhamet etmesi gerektiğini telkin eder.

- Çocuk doğduğu anda şeytanın kendisine dokunduğunu gösteren hadisler vardır:

Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: Peygamberimiz (a.s.m) buyurdu ki “Doğan hiçbir çocuk yok ki, doğduğu anda şeytan ona dokunmuş olmasın. Onun doğar doğmaz çığlık atarak ağlaması, bu dokunmanın sonucudur. Tek istisnası Meryem ve onun oğludur.” Daha sonra  Ebu Hureyre -buna delil olarak- “dilerseniz şu ayeti okuyabilirsiniz” dedi: “(Meryem’in annesi:): Allah’ım! Ben onu/Meryem’i ve onun neslini kovulmuş şleytanın şerrinden sana sığındırıyorum."  (Ali İmran, 3/36) (bk. Buharî, tefsirf, 44; Müslim, Fedail, 40; İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri).

- Bazı alimler, bu haberin/rivayetin doğru olmadığı görüşündedir. Onlara göre, Daha hayır ve şerrin ne olduğunu bilmeyen çocuklara şeytanın musallat olması düşünülemez (bk. Zemahşerî, Razî, ilgili ayetin tefsiri). Alimlerin büyük çoğunluğu bu haberin doğruluğunda şüphe etmezler. Çünkü, bu dokunuş, gerçek bir tasalluttan ziyade yalnız tasallutun sinyalini veren bir başlangıçtır.

- Şüphesiz, şeytanın doğumundan itibaren çocuklara musallat olması, onların sorumlu olduğu anlamına gelmez. Bilakis bu tasallut, ilerde kendilerini bekleyen ve her fırsatta kendilerini haktan saptıracak, manevî virüs bulaştıracak düşmanlarının olduğunu gösteren hikmetli ve şefkatli bir uyarıdır.

Bilindiği üzere, çocuğun maddî mikroplara, virüslere karşı aşı yapmakla/yani o mikropların varlığını gösteren bir sinyal vermekle, biyolojik bünyenin içerisinde yer alan antikorlar gibi bazı savaşçı unsurlar harekete geçirilir. Bunun gibi, aynı körpe bünyenin manevî/aklî, kalbî dünyasını korumaya yönelik olarak, ilerde kendisine saldıracak şeytanî vesveselere, manevî mikroplara karşı uyarılması, böyle şeytanî tuzakların olacağından haber verilmesi, çok hikmetli ve de şefkatli bir ikaz ve bir inayettir. Ayrıca, bu çığlıkların maddî bünyenin gelişmesine, bazı fonksiyonların işler hale gelmesine katkı sağlaması hususu da göz ardı edilmemelidir.

Özetlersek, şeytan çocukluktan itibaren bazı dürtüleri insana telkin eder. Bunlar, erginlik çağından önceki bir hazırlık ve tecrübe kazandırmaya yöneliktir.

67 Allah Kehf sûresinin 50. ayetinde iblisin bir cin olduğunu söyler. O zaman neden Allah meleklere verdiği (Hz. Âdem'e) secde emrini iblis yapmadığı için onu sorumlu tutar?

Cenab-ı Hak insanı kuru bir çamurdan, cinleri ateşten, melekleri de nurdan yaratmıştır. Yaratılışta ilk sırayı melekler, sonra cinler, ondan sonra da insanlar almıştır. İlk yaratılan insan, aynı zamanda ilk peygamber Âdem Aleyhisselâmdır.

Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’i yarattığında meleklerin ona secde etmelerini emretti. Bütün melekler secde ettiği halde iblis secdeden kaçındı. Bundan sonra da kıyamete kadar şeytanlığını devam ettirmek için Allah’tan izin istedi. İsteği kabul edilince de insanları hak yoldan çıkarmaya devam etti.

Meleklerin Hz. Âdem’e secde etmeleri gaybî bir mesele olduğu halde, hadisenin seyri ve şekli hakkında tefsirlerimizde bazı izahlar bulunmaktadır. Secde ânında yalnız melekler mi vardı, yoksa iblis ile birlikte cinler de mevcut muydu, gibi hususlar bazı istifhamları da beraberinde getirmektedir.

Ebu Suud’un izahlarına göre, iblis meleklerle birlikte yaşıyordu, onlar gibi ibadet ediyordu. Secde emri gelince iblis meleklerden ayrıldı.

İkinci bir görüşe göre, meleklerin bir cinsi vardır ki, doğup büyürler, bunlara cin denir. İblis de işte bunlardandı.

Başka bir görüşe göre, secde emri bütün cinlereydi. Fakat Cenab-ı Hak melekleri zikretmekle cinlere de hitap etmiş olmaktadır. Böylece sadece melekler değil, bütün ruhanî varlıklar secde ile emredilmiştir.1

Cin hakkında iki görüş vardır:

1. Bütün ruhanî varlıklara cin denir ki, bu “insan”ın karşılığıdır. Bu durumda melekler ve şeytanlar cin mefhumunun içine girerler. Böylece melek ile cin arasında hem umumi, hem de hususi mânâda bir durum vardır. Her melek cindir; fakat her cin melek değildir.

2. Cin ruhanî varlıkların bir kısmına denir. Çünkü ruhaniler üç kısımdır:
     a. İyiler: Melekler.
     b. Kötüler: Şeytanlar.
     c. Hem iyisi, hem de kötüsü bulunanlar: Cinler.

Safvetü’t-Tefâsir’de verilen bilgiye göre:

1. İblis meleklerden değildir.

2. Melekler masum varlıklardır, hiçbir zaman Allah’a âsi olmamışlardır. Halbuki, iblis secde etmemekle Allah’a karşı gelmiştir.

3. Melekler nurdan, iblis ateşten yaratılmıştır.

4. Melekler doğup üremezler, halbuki iblis ürer ve çoğalır. Kehf sûresinde geçtiği gibi “İblis cinlerdendir.”2

İbni Abbas’tan gelen bir rivayete göre, bazı müfessirler, “şeytanın” insanların ve cinlerin sefih ve fitnekâr kısmına dendiği görüşündedirler. Cinlerden olan şeytanlar var olduğu gibi, insanlardan olan şeytanlar da vardır.

Meleklerin Âdem Aleyhisselâma secde ediş şekline gelince; emredilen bu secdenin Hz. Âdem’e ibadet niyetiyle yapılmadığı açıktır. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet etmek şirktir. Hz. Âdem, yeryüzünün halifesi olunca, meleklerin ona secdesi bîat şeklinde olmuştur. Bu hâl, Hz. Âdem’e bir hürmet olmakla beraber, esasta Allah’a yapılan bir ibadettir.

Nitekim, eski ümmetlerde selâmlaşma ibadet kasdı olmaksızın yere kapanarak secde edildiği şekilde vâki olmuştur. Meselâ, Yusuf Aleyhisselâmın kardeşlerinin kendisine secde etmeleri bir tâzim ve saygıdan ibarettir.

Bunlarla beraber, meleklerin Hz. Âdem’e secde etmelerinin ibadet mânâsına alınması da mümkündür. Bu durumda secde edilen gerçekte Cenab-ı Hakk'tır. Hz. Âdem ise bu secdede kıble olmuştur. Dolayısıyla secde yine doğrudan doğruya Allah’a yapılmıştır.3

Diğer taraftan, Cenab-ı Hak melekleri Hz. Âdem’e secde ettirmek sûretiyle kâinatın insana boyun eğdiğini göstermiş; iblisin ona karşı üstünlük dâvâsında bulunmasını zikretmekle de insanlığın maddi ve mânevî gelişmesinde şeytanların ne kadar büyük bir engel teşkil edeceklerine onların dikkatini çekmiştir.

Dipnotlar:

1. Tefsîr-i Ebu's-Suûd, 1:87.
2. Safvetü't-Tefâsir, 1:52.
3. Hülâsatü'l-Beyan, 1:97.

(bk. Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)

68 İnsana musallat olan şeytan insan öldükten sonra nereye gidiyor, başka insanlara mı musallat oluyor?

Kaynaklarda soruya açıkça cevap olacak bir bilgiye rastlayamadık


“Kim Rahman’ın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur. Bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlar, ama onlar kendilerinin hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar. Ta ki huzurumuza gelinceye kadar böyle devam eder. Huzurumuza çıktığında arkadaşına: “Keşke seninle aramız doğu ile batı arası kadar uzak olsaydı! Meğer sen ne kötü arkadaşmışsın!” der. Allah buyurur: “Bu temenniniz bugün size hiçbir fayda vermez. Çünkü hayat boyunca, birlikte zulmettiniz. Burada da azabı birlikte çekeceksiniz.”(Zuhruf, 43/36-39)

mealindeki ayetlerde yer alan ifadelerden “her kâfir insana arkadaş olan şeytanın, onun ölümünden sonra başka bir kimseyi yoldan çıkarmaya görevli olmayacağını” anlamak mümkündür. Çünkü ayette bu şeytanın ölümden sonraki diriliş safhasında da yine o eski arkadaşıyla birlikte bulunup onunla beraber cehenneme gideceğini ifade etmektedir.

Eğer bu şeytan eski arkadaşının ölümünden sonra başka birine musallat olsaydı, bu takdirde birden fazla kimselerle birlikte haşrolması gerekir di ki, böyle bir şeyi ayetin ifadelerinden anlamak zor görünmektedir.

Ayetteki ifadeler, özellikle kâfirler hakkında olmakla beraber, cehenneme giden müminler için de aynı şeyin olabileceğini düşünmekte bir sakıncanın olmadığını söyleyebiliriz.

69 "Kör şeytan" demenin sakıncası var mıdır?

Hakka karşı baş kaldırmış olan kör ve kör olduğu kadar da nankör olan şeytan, lanetlenmiş ve rahmetten uzaklaştırılmıştır. Kendisine yapılan iyilik ve ihsanları, ikram ve iltifatları görmezlikten gelemiş, Hakka karşı kör ve sağırdır.

Ancak, işimiz rast gitmediğinde söylenen “kör şeytan” deyimi Peygamber Efendimiz tarafından uygun görülmemiştir.

Bir hadiste, bizim toplumumuzda da çok sık rastlanan bu konuya işaret edilmektedir: Ebu'l-Müleyh, bir adamdan naklen demiştir ki: “Ben Rasülullah (s.a.v)’in terkisinde idim. Hayvanın ayağı kaydı. Ben, “Kör şeytan / burnu sürtülesice!” demiş bulundum. Bana: “Böyle söyleme, zira böyle söylersen o büyür, hatta ev kadar olur ve “kendi gücümle onu yere attım!” der. Fakat sen: “Bismillah!” de, zira böyle söylersen o küçülür ve sinek kadar olur.” buyurdu. (Ebu Davud, Edeb, 85, (4982)

Bu hadis-i şerif, şeytana kızarak ona kötü sözler savurup lanetler yağdırmanın, onun kötülüğüne engel olmayıp bilakis, ona ümit ve kuvvet vereceğini, onu kibirlendireceğini, gücüne güç katacağını, onun gücünü kuvvetini götürüp, sinek kadar küçültecek olan yegâne silahın ise; "Bismillah" demek olduğunu ifade etmektedir.

Şuurlu bir Müslümana yakışan, her işine besmele ile başlayıp Allah'ın ismini ağzından düşürmemek, her işinde gücü ve yardımı Allah'tan istemek, sıkıntılı işlerinde Allah'tan başka bir sığınak bulunmadığını bilerek başka yollara tevessül etmemektir.

70 Şeytan da ölecek mi? Her insana vesvese veren ayrı ayrı şeytan mı vardır? Yoksa aynı şeytan aynı anda birden fazla kişiye vesvese verebilir mi?

Cinlerin kafir olanlarına şeytan denir ve bunların sayısı çoktur. Şeytanların sayısını Allah bilir.

Her insana musallat olan şeytanlar vardır. Nitekim bu konuda şöyle bir hadis-i şerif vardır:

"Benim şeytanım bana teslim oldu." (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III. 309)

Kıyametin kopması hengamında bütün hayat sahipleri gibi şeytan da ölümü tadacaktır.

71 Şeytanın isyan etmesi onun kaderi midir?

Evet, şeytan da bir imtihana tabi tutulmuş o kaybetmiştir. Hatasından dolayı tövbe de etmemiştir. Her şey kaderdir, ama kaderi doğru anlamak gerekir. Kader hiç kimseyi bir şeyi yapması veya yapmaması için zorlamaz.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Şeytan tövbe edebilir mi?

72 Şeytanın sağdan yanaşması gibi bir durum var mıdır, varsa nasıl olur?

“Öyle ise” dedi, “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın!” (A'raf, 7/17)

Âyet-i kerîmede dikkat ederseniz şeytan "onların sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından geleceğim" diyor.

Allah’a inanan ve ona kulluk yapmaya çalışan, Müslümanlara şeytan genellikle sağlarından yaklaşır. Mü’minmiş gibi görünerek, muttakiymiş gibi, hayırhahmış gibi görünerek, nasihatler ederek ve de Allah adına yeminler ederek iyi bir Müslüman kimliğinde gelir şeytan. Rabbimiz anlatacak Hz. Âdem (as)’e ve Hz. Havva’ya da böyle, onların hayırlarını isteyerek, onlara Allah adına yeminler ederek yaklaşmıştı, Allah’ın düşmanı.

Çünkü eğer gerçek yüzüyle, gerçek kimliğiyle yaklaşmış olsaydı elbette babamız ve anamız onu tanıyacak ve vesveselerine kulak vermeyeceklerdi. Alçak, bunu çok iyi bildiği için mü’minlere yüzüne maske takarak yaklaşıyor. Müslümanca sözler ederek, Allah’tan, kitaptan, peygamberden söz ederek, Allah adına yeminler ederek yaklaşır ve çok rahat kandırır onları.

73 Şeytan Müslüman olamaz mı? Allah, nasıl oluyor da şeytanlara Müslüman olma hakkını tanımıyor anlamadım?..

Şeytan, kendi isteği ile küfür yolunu tercih etmiştir. Yani -haşa- Allah'ın cebir ve zorlaması ile küfür yolunu tercih etmemiştir. Öyle olsaydı adaletsizlik olurdu ki, mutlak adalet sahibi olan Allah bundan münezzehtir.

Bu konuda şöyle bir hadis-i şerif vardır:

“Benim şeytanım bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III/309)

Bu hadiste geçen “esleme” kelimesi hem teslim olup boyun eğmeye mecbur oldu hem de Müslüman oldu manalarına gelmektedir. Bu sebeple "Müslüman oldu" anlamında alınırsa, cennete girecek diye anlaşılabilir. Ancak bu kelimeyi hadisçiler "boyun eğip teslim oldu" anlamında kabul etmişlerdir. Çünkü şeytanın cevheri bozulduğundan Müslüman olmasının söz konusu olamayacağını ifade etmişlerdir. (Tirmizi, Rada 17; İ. Cevzi, Telbisü İblis s. 34)

Demek ki şeytanın hayrı kabul etme cevheri bozulduğu için, kıyamete kadar yaşasayacağı halde iman etmeyecektir.

Şeytanlar da bir imtihana tabi tutuluyorlar. Nasıl ki insanlar belli bir müddet dünyaya gelip imtihana tabi tutuluyorlarsa, şeytanlar da insanlar gibi imtihana tabi tutulmaktadır. Ancak nasıl ki insanlardan bir gurup küfür yolunu seçmişse, cinlerin kâfirlerinden olan şeytanlar da kendi iradeleriyle küfür yolunu seçmiştir.

74 Şeytan Peygamber Efendimizin (asm) kılığına girbilir mi?

Şeytan Peygamber Efendimizin (asm) suretine giremez. Mü'minin göreceği sâdık rüyaların başında, Rasûlüllah (asm)'i rüyasında görmesi gelir. Çünkü, onun rüyada görülmesi kesinlikle sâdıktır. Buhârî, Müslim, Tirmizi, İbn Mâce, İbn Hanbel ve Taberanî'nin rivâyet ettikleri bir hadiste Rasûlü Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur:

"Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan hiç bir şekilde bana benzer bir surete giremez." (es-Suyuti, Kıtful-Ezharil-Mütenasira, s. 171).

Sâdık rüyayı doğru sözlü kişiler görür ve bu kişilerin rüyası Cenab-ı Hakk'tan bir müjdedir (Müslim, Rüya, 6).

Sâdık rüyalar genellikle seher vakitlerinde görülür. (Tirmizi, Rüya, 3; Dârimî, Rüya, 9).

75 İnsanın, şeytanını yenme ihtimali var mıdır?

Her insana musallat olan şeytanlar vardır. Nitekim bu konuda şöyle bir hadis-i şerif vardır:

“Benim şeytanım, bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III. 309)

Bu hadiste geçen “esleme” kelimesi hem "teslim olup boyun eğmeye mecbur oldu" hem de "Müslüman oldu" manalarına gelmektedir. Bu sebeple Müslüman oldu anlamında alınırsa, cennete girecek diye anlaşılabilir. Ancak bu kelimeyi hadisçiler "boyun eğip teslim oldu" anlamında kabul etmişlerdir. Çünkü şeytanın cevheri bozulduğundan Müslüman olmasının söz konusu olamayacağını ifade etmişlerdir. (Tirmizi, Rada 17; İ. Cevzi, Telbisü İblis s. 34)

Fıtrat değiştirilmez. Peygamberlerin fıtratı da değiştirilmez. Fıtratta iki husus var, kötülüğe meyyal hayvanî ve nebatî / bitkisel yanı ki, buna nefis de diyebiliriz. Bir de iyiliğe meyleden, akıl ve vicdan tarafı. Bir insan olarak Hz. Muhammed (a.s.m)’de de bu unsurlar vardı. Çünkü büyüklerin imtihanı da büyüktür; peygamber olarak o da  imtihana tabidir. Ancak seçkin bir makama namzet olarak yaratıldığı için, kötülüğe meyilli olan nefs-i emmare, onda nefs-i mutmainne, raziye ve marziyeye dönüşmüştür. Bir hadiste Efendimiz (asv) buyuruyor ki, “Herkes gibi, benim de bir şeytanım vardı, fakat bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III. 309)

Bediüzzaman Said Nursi’nin “Nefs-i emmarem ister istemez aklıma tabi olmuş...” şeklindeki sözü, yalnız peygamberlerin değil, onlara samimi olarak uyan ve onları hayatlarında tek rehber edinen kimselerin de kabiliyet-i şer olan yönleri, kabiliyet-i hayra dönüşebilir. Böyle insanların da şeytanlarını teslim alması mümkündür.

Hz. Muhammed (a.s.m)’e, diğer insanlardan farklı olarak -peygamberlik görevine uygun- özel donanımlar lütfedilmiştir. Bu cümleden olarak, Hz. Muhammed (a.s.m)’in bütün özellikleri, duyguları, şehevî, gazabî  hisleri ve aklî melekeleri tam dengede idi. İzzetle tevazuu, iktisatla sahaveti/cömertliği, yumuşak huylulukla şecaati bir arada toplamıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberlerin ismet sıfatına sahip olmaları, diğerlerinin günah işlemeye uygun olarak yaratılmaları nasıl açıklanabilir?..

76 Şeytanın varlığını nasıl bilebileriz? Şeytanı hayatımızdan nasıl uzak tutabiliriz, nasıl uzak olabiliriz?

Şeytanlar, hayra hiçbir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhani bir varlık türüdür. “Dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten" yaratılmışlardır (Hicr, 15/27).

İblisin asıl adı, Azazil idi. Cenab-ı Hakk'ın Hz. Âdem (as.)'e secde etme emrinden yüz çevirmesi ve bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, “iblis” ve “şeytan” isimlerini aldı.

İnsanlığın manevi terakkisinde, Allah'a kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur'an-ı Kerim'de şeytan, insan için “adüvv-ü mübin-apaçık bir düşman” olarak tavsif edilmiştir. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de pek çok ayet-i kerimede müminleri şeytandan istiazeye, yani Allah'a sığınmaya davet etmiştir.

Şeytanın en büyük hedefi insanları dinsiz yapmak, ateist yapmaktır. Bunu başaramazsa onları şirke sevk eder.

Şeytan, insanı müşrik etmekle de yetinmez; zalim bir müşrik eder, sefih eder. Bununla da kalmaz, onu şirk adına, gece gündüz çalışan bir dava adamı yapmaya çalışır. Bu onun son hedefidir. Zira, dava sahibi olmayan bir müşrik şeytanın bendesi ise, şirki dava edinenler onun can yoldaşlarıdır.

Şeytan, bütün oyunlarını boşa çıkararak hakkı, doğruyu, hayrı seçen müminlerde taktik değiştirir. Müminin imanına ilişemeyeceğini anladı mı, onun ibadetiyle uğraşır; ibadetsiz bir mümin olmasını arzu eder. Bunu başaramazsa, farzlarla yetinmesini, sünnetlere, nafilelere yanaşmamasını ister. Bu isteği de gerçekleşmezse, onun sadece şahsî ibadetiyle meşgûl olmasını, başkalara bir şeyler anlatmamasını arzu eder. Ve mümine şu yollu telkinlerde bulunur: “Koyunu koyun, keçiyi keçi ayağından asarlar.”

Şeytan, insanı yoldan çıkarmak için birçok hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin bazıları şunlardır:

1. Şehvet ve öfke: Bunlar şeytanın insana tesir etme yollarının en büyükleridir. Bu sebepledir ki, hadis-i şerifte:

“Şeytan kanın bedende cereyanı gibi insan vücuduna hulul eder. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.”

buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük hulul yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.

2. Hased ve hırs: Hırslı insan, hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur.

3. Tama: Şeytan insana tama ettiği şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Öyle ki, adeta tama ettiği şey, insanın mabudu olur.

4. Acelecilik: Acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.

5. Yoksulluk korkusu: Bu korku, insanı infaktan alıkoyar ve mal yığmaya davet eder.

6. Taassup: Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de kendi meşrebinde olmayan Müslümanlara karşı kin tutmak, onları küçümsemektir.

7. İhtilâf

8. Şüphe: Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imani meseleler üzerinde şüpheye düşürmesidir.

9. Suizan: Kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevk eder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır.

Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arz eder.

Şeytandan Allah’a sığınmak nasıl olmalıdır?

Şeytan görünmeyen ve nereden geleceği bilinmeyen bir düşman olduğundan, onun desise ve vesveselerinden Allah’a sığınmak, bizim gibi aciz kullar için oldukça önemli bir husustur. Şeytan ne kadar güçlü ve hilekar olursa olsun, onun bütün hile ve desiselerine karşı Cenab-ı Hak arkamızda zahir ve müzahir olarak bulunmakta, kendisine sığınarak müracaat ettiğimiz takdirde bize yardım edeceğini bildirmektedir. İşte bu konudaki ayetlerden bazıları:

“Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.” (A'raf, 7/200)

“Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!” (Mü'minun, 23/97-98)

Bu ayetlerde şeytanın, özellikle ibadet esnasında insana gizlice sokulup vesvese vereceğine ve kışkırtarak hayırlı işlerden alıkoyup günaha sevk edebileceğine işaret edilmektedir.

Özellikle Kur'an okumaya başlandığı zaman insanın aklını, fikrini dağıtıp okuduğu Kur'an'dan etkilenmesini önlemek için çeşitli vesveseler ortaya atan, hatta “Böyle Kur'an okunmaz” dedirterek, Kur'an okumaktan vazgeçirmek ister. Onun bütün bu oyunlarına karşı da yine Allah’a sığınmamız isteniyor:

“Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!” (Nahl, 16/98)

Burada istenen şey, Kur'an okumaya başlamayacağımız zaman “Euzü billahi mine’ş-şeytan’ir-racim” diyerek, önce “Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmış ve cennetten kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.” duasını okumaktır.

Özellikle ilim tahsil etmek ve ibadet yapmak isteyenler şeytanın tasallutuna karşı Allah’a sığınmalıdır. Ancak bu yolla o sinsi düşmanın şerrinden korunabilirler.

“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.” (Fussılet, 41/36)

Şeytani düşüncelerin sınıfı ve sınırı yoktur. O her şeye karışmak, her şeyi bulandırmak ister ve kendisine uyduğumuz şeyler küçük de olsa bunlardan memnun olur. Çünkü onun ileriye dönük yatırımları vardır ve bunun daha büyüklerini yaptırmayı planladığı için önce ufaktan ufağa bizleri yoklar. Birinci günahı işlettiği zaman büyük bir zafer kazanmış gibi sevinerek çığlık atar. Zira şeytanın çağırdığı birinci basamağa çıkan ikinciye daha kolay ve daha rahat çıkacaktır.

Şeytandan Allah’a sığınmak, sadece normal insanlara mahsus bir şey değildir. Ondan peygamberler, veliler ve salih kimseler de Allah’a sığınmışlar, dua ederek onun rahmet kapısını çalmışlardır. Zaten Kur'an-ı Kerim'de;

“De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan, 25/77);

“Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü'min, 40/60);

“El açıp yalvarmaya lâyık olan ancak Odur. Onun dışında el açıp dua ettikleri onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Halbuki (suyu ağzına götürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duası kuşkusuz hedefini şaşırmıştır.” (Ra'd, 13/14)

ayetleriyle, müminler Allah’a dua etmeye ve ona sığınmaya davet edilmişlerdir. Şu da unutulmamalıdır ki, “Rızasını kazanmak için, korkarak ve umarak, gizlice, haddi aşmadan, darlık ve bolluk zamanlarında” (Ra’d, 7/55-56, 205-206; Kehf, 18/28; Secde, 32/16.) Allah’a dua etmek bizim için bir görevdir ve bunu Rabbimiz bizden istiyor. Zira dua, aynı zamanda bir ibadettir.

Şeytanın karakteristik özellikleri nelerdir?

Şeytanın insana düşman olduğu, onu kandırmak ve yanlış işler yaptırmak için yemin ettiği ve neticede kendisiyle beraber cehenneme pek çok insanı da götüreceği bilinen bir husustur. İnsanı kandırmak için neler yapabileceği, onları nerelerden yakalayıp vurabileceği de Kur'an'da bildirilmiştir.

Şeytanın karakteristik özelliklerinden yani hile ve desiselerinden, oyun ve entrikalarından bazıları şunlardır:

1. Yalancı ve yemincidir

Şeytanın en büyük özelliklerinden biri yalan söylemektir. Zaten başka türlü kimseyi kandıramazdı. Adem ile Havva’ya söyledikleri Kur’an-ı Kerim'de şöyle haber verilmektedir:

“Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: 'Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı.' dedi. Ve onlara: 'Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim.' diye yemin etti." (A’raf, 7/21-24)

Şeytan, ilk yalandan bu yana insanları hep kandırmaya çalışmıştır.

Bu durumda insan, yaptığı işin doğruluğunu veya yanlışlığını, dinin ölçülerine vurarak değerlendirmeli ve iyice araştırıp soruşturduktan sonra yapmalıdır.

2. Yaptırım gücü yoktur

Ayet-i kerimelerde açıkça haber verildiği gibi, şeytanın insan üzerinde zorlayıcı bir yaptırım gücü yoktur. Kur'an-ı Kerim'de:

“Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.”(Hicr, 15/42)

denilmesi de bu hususa açık bir işarettir.

Ayette belirtildiği gibi, şeytanın insanları zorla saptırması diye bir şey yoktur. Buna karşılık Allah insanlara daha yakındır ve yardımcıdır. Nitekim, bu konuya temas eden bir ayette şöyle denilmektedir:

“Halbuki şeytanın onlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak ahirete inananı, şüphe içinde kalandan ayırt edip bilelim diye (ona bu fırsatı verdik). Rabbin gerçekten her şeyi koruyandır.” (Sebe, 34/21)

Bu ayette şeytana tanınan sürenin hikmetinin, ahirete inananlarla inanmayanların birbirinden tam olarak ayrılması olduğu belirtilmiş oluyor.

3. Riyakardır

Riyakarlık, hiç şüphesiz ki bir şeytan sıfatıdır. Kendini beğenme, beğendirme, başkalarının rızasını kazanmak için iş yapma, ibadetlerine gösteriş veya menfaat için yapma şeytanın veya şeytana uyanların sıfatı olabilir.

“Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarf edenler de (ahirette azaba dûçâr olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır o!” (Bakara, 2/264)

4. Hakkı batıl, batılı da hak gösterir.

Kur'an-ı Kerim'de, insanları Hak yoldan ayırıp, küfür ve dalalet gibi yanlış yollara sürüklemek için sarf edilen bir kısım sözlerin, felsefi yorumların şeytani olarak nitelendirildiğini görüyoruz. İnsanları kandırmak için süslü kelimeler seçmek, yalanlarını örtbas edebilmek için cazip ifadeler kullanmak ve felsefi yorumlar yapmak şeytanî işlerdendir.

Abdullah b. Amr (r.a.)’den nakledilen bir hadisi şerifte Rasülullah (asm)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Allah’ın insanlardan en nefret ettiği kişi, sığırın diliyle ağzını karıştırdığı gibi, (yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek için) konuşurken dilini dolaştırıp belağat yapacağım diye (kelime çatlatan ve lafı geveleyip) duran kimsedir.” ( Ebu Davud, Edeb, 67)

Bu konuda Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

“Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.”(En'am, 6/112-113)

5. İnsanın düşmanıdır

Şeytan, insanın ebedi düşmanıdır. Bu ifade de Kur’an-ı Kerim’de, pek çok yerde açıkça zikredilerek insan uyarılmaktadır:

“Şeytanın adımları ardınca gitmeyin” ve “Şeytana uymayın” veya “Şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.”( Bakara, 2/168, 208-209; Yusuf, 12/5; Yasin, 36/60-64; En’am, 6/142; İsra, 17:53; Fatır, 35/6; Zuhruf, 43/62)

Yine ayetlerde, şeytanın sinsi bir ara bozucu olduğu ve buna müminlerin kanmaması gerektiği vurgulanarak, inanan insanların birbirlerine iyi davranmaları gerektiği, kırıcı olmamaları, güzel söz söylemeleri ve sözün en güzeli olan Kur’an’ın edep ve ahlâkına uygun davranmaları tavsiye edilmiştir.

6. Kötü bir arkadaştır

Kur'an-ı Kerim'de şeytanın, kafirlerin dostu olduğu da bildirilmektedir:

“... Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık. (Şeytanların) dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da yakalarını bırakmazlar.” (A’raf, 7/27, 202)

7. Kur’an’dan uzak olanların yakın dostudur

“Kim Rahman (olan Allah’ı)ın zikrini görmezlikten gelirse, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz; artık bu, onun yakın bir dostu olur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar ve şeytanın dost olduğu kimseler), onları (doğru) yoldan alı koyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. Sonunda bize geldiği zaman, ona: ‘Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü bir arkadaşmışsın.’ der.” (Zuhruf, 43/36-38)

8. İnsanı her yerden görür ve aldatmaya çalışır

Kur'an-ı Kerim'de, insanın şeytanı görmediği halde şeytanın onu gördüğünden ve insana ummadığı yerlerden sokulup kandırdığından bahsedilmektedir. Bundan maksat, insanın kendisine dikkat etmesi gerektiği ve şeytana açık kapı bırakmaması hususunda uyarılmasıdır. Şeytan daha çok, bizim zayıf olduğumuz noktaları yoklar ve buralardan sokulup kandırmayı hedef alır. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:

“Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.” (A’raf, 7/27)

77 Şeytanın içimizden geçen düşüncelerimizi bilmesi mümkün müdür?

Şeytan, insanın her halini gözetleyip onu kötülüğe sevketmeye çalışmaktadır. Şeytanın insan üzerinde yaptırım gücü yoktur. Verdiği vesveselerle insanı kötülüklere sevketmektedir. Şeytan, insanın içinden geçen düşünceleri bilebilir. Ancak bu her zaman mümkün olmaz. Allah'ın kendisine koyduğu sınırlar ölçüsünde bilmesi mümkündür. Bu bakımdan şeytanın insanın kalbinden ve düşüncesinden geçen her şeyi bilmesi mümkün değildir.

Hadis-i şerifte, şeytanın kanın dolaştığı mecralarda gezebildiği ifade edilmiştir.(Buhari, İtikaf 11-12) Bu durumda, çok gizli düşünceler olmasa da, -gaip sayılmayan- bir kısım düşünceleri okuması mümkündür. Nitekim, Bediüzzaman Said Nursi, şeytanın iç ajanı olarak nefis mekanizmasını göstermekte ve kuvve-i şeheviye ve gadabiyeyi, “şeytanın desiselerine hem kâbile, hem nakile / yani desiselerini hem işitip kabul eden bir kulağı, hem de onu başka mekanizmalara aktaran bir dili” olarak değerlendirmektedir.(bk. Lem'alar, On Üçüncü Lem'a, Beşnci İşaret).

Şeytanın farklı insanlara farklı telkinlerde bulunması, onun en zayıf damarından yakalaması da onun insanın iç alemini iyi bildiğini gösteriyor.

Ayrıca, şeytanın kalbe yakın bir yerde “lümme-i şeytaniye” adında bir kulübeciği vardır. İnsanların kalbine oradan yanlış fikirleri telkin eder. Bu da onun insanın iç alemiyle yakından ilgili olduğunu göstermektedir. Hatta sekerat vaktinde/ölüm anında insanın aklını karıştıracağına dair kaynaklarda önemli bilgiler vardır. Yalnız, insanda bazı latifeler, bazı derin mekanizmalar var ki şeytanın eli onlara ulaşamaz. İnsanın sırrı, hafisi, ahfası bunlardandır.

78 Şeytan Allah'ın emrinde midir?

Şeytan da cinlerden olup insanlar gibi cüz-i iradeye sahiptir. Nasıl ki insanlar cüz-i iradeleri ile iyiliği ve kötülüğü işleme hususunda serbest bırakılmıştır. Bunun gibi şeytan da bu husuta serbest bırakılmış ve kendi iradesi ile kötülüğü seçip şeytanlaşmıştır.

"Şeytan beş şey yüzünden ebedi kaybedenlerden oldu:

1. Günahını kabul etmediği için,
2. Pişmanlık duymadığı için,
3. Kendini isyan ettiren nefs-i emmaresini kınamadığı için,
4. Tövbeye yanaşmadığı için,
5. Rahmeti İlahiden umudunu kestiği için."
(İbn-i Hacer, Münebbihat, 73.)

Bu yüzden bir müminin, işlediği günahı kabul etmesi; yaptığı hata ve günahlardan ötürü pişmanlık duyması; nefsini hesaba çekip onu kınaması, sık sık tövbe-istiğfar etmesi ve rahmet-i İlahiden hiçbir zaman ümit kesmemesi gerekmektedir. 

79 Her yaratılan insan ve cinle beraber bir şeytan yaratılır mı? Peygamber Efendimizin şeytanının imana geldiği doğru mudur? Şeytanlarda üreme var mıdır?

Şeytanlar doğuştan şeytan olarak yaratılmamışlardır. Daha sonra kendi iradelerini yanlış yolda kullanarak şeytanlaşmışlarıdr. Şeytan cin nev'indendir. Cinlerin kafir olanlarına şeytan denilmektedir.

Cinler de imtihana tabi oldukları için onlara da şeytan musallat olmakta ve onlara da vesvese verebilmektedirler. Yanlışı doğru diye gösterebilmektedirler. Her cin için bir şeytan var mıdır, bu konuda kesin bir şey söylenemez.

Şeytanlar cinlerdendir ve cinlerin kafir olanlarına şeytan denmektedir. Cinler de insanlar gibi imtihan olmaktadırlar. Nasıl ki insanlar içerisinde kafir bir insanın evladı Müslüman olabiliyorsa ve Müslüman bir insanın evladı kafir olabiliyorsa, aynen onun gibi cinlerden de bu şekilde Müslüman veya kafir olanlar vardır. İnsanlar nasıl kendi iradesi ile İslamiyeti veya küfür yolunu seçebiliyorlarsa, cinler de kendi iradeleri ile seçmektedirler.

Peygamberimiz'e (asm) de musallat olan şeytan var mı?

Her insana musallat olan şeytanlar vardır. Nitekim bu konuda şöyle bir hadis-i şerif vardır:

“Benim şeytanım bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III/309)

Bu hadiste geçen “esleme” kelimesi, hem teslim olup boyun eğmeye mecbur oldu, hem de Müslüman oldu manalarına gelmektedir. Bu sebeple Müslüman oldu anlamında alınırsa cennete girecek diye anlaşılabilir. Ancak bu kelimeyi hadisçiler "boyun eğip teslim oldu" anlamında kabul etmişlerdir. Çünkü şeytanın cevheri bozulduğundan Müslüman olmasının söz konusu olamayacağını ifade etmişlerdir. (Tirmizi, Rada 17; İ. Cevzi, Telbisü İblis s. 34)

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytanların çoğalması nasıldır?..

80 "Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz oradan inin." (Tâhâ, 20/123) ayetine göre şeytanın da cennette olduğu anlaşılmıyor mu?

- Gerek soruda yer alan,

“Dedi ki: ‘Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz oradan inin.'” (Taha, 20/123)

mealindeki ayetin ifadesinde; gerekse

 “Derken şeytan onların ayaklarını kaydırarak, içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de: 'Haydi, dedik, birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız.'”,

"Dedik ki: 'İnin oradan hepiniz!' (Bakara, 2/36, 38)

mealindeki ayetlerin içinde yer alan “Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! - İnin oradan hepiniz!” ifadelerinden Âdem ve Havva’nın dışında birilerinin/birinin olduğunu göstermektedir. Alimler, bu birinin İblis/şeytan olduğunu söylüyorlar(bk. Taberî, Razî, İbn Kesir, ilgili ayetlerin tefsiri).

- Yukarıda mealleri verilen ayetler ile

“Allah buyurdu: 'Söyle bakayım, Sana emrettiğim halde, secde etmene mani nedir?' İblis: 'Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.' dedi. 'Çabuk in oradan!' buyurdu Allah, 'Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!' (A'raf, 7/12-13)

“Öyle ise” dedi, “Sen beni azgınlığa mahkûm ettiğin için, ben de onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup oturacağım. Sonra onların gâh önlerinden, gâh arkalarından, gâh sağlarından, gâh sollarından sokulacağım, vesvese verip pusu kuracağım, Sen de onların ekserisini şükreden kullar bulmayacaksın."  Allah şöyle buyurdu: “Alçak ve kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki cehennemi sizlerle dolduracağım.(A'raf, 7/16-18)

mealindeki ayetler arasında görünürde bir çelişki varmış gibi gelebilir. 

- Şeytanın ilgili sözlerinden anlaşılıyor ki, onun kovulması vesvese vermesine engel değildir. Şeytanın vesvesesini uygulamaya koyduğunu ve zeminin buna müsait olduğunu gösteren aşağıda mealleri verilmiş ayetlerden anlaşılmaktadır:

“Sana gelince Âdem, seninle eşin cennete yerleşiniz, istediğiniz her tarafından yiyip içip yararlanınız. Yalnız sakın şu ağaca yaklaşmayın! Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz. Fakat şeytan onlara, gözlerinden gizlenmiş olan edep yerlerini açığa çıkarmak için vesvese verdi. Onlara şöyle telkinde bulundu: 'Rabbinizin size bu ağacın meyvesini yasaklamasının tek sebebi, sizin meleklerden veya ölümsüz hayata kavuşanlardan olmanızı önlemektir.' diyerek, kendisinin onların iyiliğini istediğine dair yemin üstüne yemin etti.”(A'raf, 7/19-21).

Şimdi soru çerçevesinde konuyu maddeler halinde açıklayalım:

a. Bu farklı ayetlerden anlaşılıyor ki, şeytanın iki ayrı kovulması söz konusudur: Birincisi, Hz. Âdem’e secde etmediği için kovulmuştur. İkincisi: Hz. Âdem’i aldattığı için kovulmuştur. Birinci kovulma; cennetten tamamen menedilme manasına değil, onun eski değerinden aşağı düşürülmesi, -deyiş yerindeyse- rütbelerini sökmek manasına gelir. Bununla beraber cennete girip vesvese vermesi için kapı açıktır. İkinci kovulma ise, tamamen cennete girmesini engelleyen bir cezadır(bk. Beydavî, İbn Aşur, Bakara suresi 36. ayetin tefsiri).  

b. Söz konusu ayette yer alan ve “inin oradan” manasına gelen “İHBİTÛ” filinin cemi sigası, tesniye manasınadır. Araplar, tesniyelerin peş peşe fazla olmasından hoşlanmadıkları  için, tesniye yerine cemi sigasını tercih ederler. Bu ayette de daha önce üç adet tesniye(ikil) kullanılmıştır. Bunlar: “ezelle-huma, ahrace-huma, mimma-kanâ” sözcükleridir. Hatta aynı konuyu işleyen bir önceki ayette yer alan “kulâ=ikiniz yiyin”, “Şi’tuma” ikiniz dilediğiniz şekilde”, “vela takraba=ikiniz yaklaşmayın”, “tekunâ”=sonra ikiniz olursunuz...” tesniyelerle beraber yedi adet tesniye peş peşe gelmiştir. Bu yedi tesniye/ikil kalıbından sonra daha fazla tesniye olmaması için, Arapların kabul ettiği bir kural uygulanmış ve “İhbita” yerine “ihbitû” çoğul kipi kullanılmıştır. Buna göre, bu kovulma emrine muhatap sadece Hz. Âdem ile Hz. Havva’dır. İbn Aşur bu görüşü benimsemiştir(bk. a.g.e.)

- Söz konusu yedi tesniyenin Hz. Âdem ile Hz. Havva’ya bakması bu görüşü güçlendirmektedir. 

c. Bazı alimlere göre, ayette çoğul kipiyle gelen “İhbitû=İnin” fiilinin muhatabı Âdem, Havva ve onların müstakbel çocuklarının temel esasları olan zürriyetleridir. Çünkü, onlar cennetten atılınca onlara ait bir şeyleri kalmamıştır. Dolayısıyla -gelecek nesillerini nüveleri hükmünde olan- zürriyetleri de kalmamıştır. Ayetteki çoğul kipi bunların hepsine hitaptır(bk. İbn Aşur, a.y)

d. "Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz oradan inin.(Tâhâ, 20/123) mealindeki ayetin Arapça metninde açıkça tesniye/ikil şekli  olan “ihbit’a= ikiniz inin” ifadesi kullanılmıştır. Burada “hepiniz” manasına gelen “cemîan” sözcüğünün kullanılması, bazılarına göre, şeytanı da içine alır(İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)..  Diğer bazı alimlere göre ise, ayetin bu ifadesi, yalnız  Hz. Âdem ve Hz. Havva çiftine hitaptır(Nesefî, ilgili ayetin -ve Bakara 36. ayetin-tefsiri). “Hepiniz” sözcüğü onların zürriyetlerini ihtiva etmek için kullanılmıştır(bk. Ebu’s-Suud, ilgili ayetin tefsiri).

- Bazı tefsirciler de şöyle der: Âdem ve Havva, bazen cennetin kapısına yakın gelirler, şeytan da dışardan gözetir, yaklaşırdı; vesvese bu şekilde meydana geldi.

Şeytanın cennetten kovulması, dışarıdan vesvesesini ulaştırmasına engel olmayacağından, bu konuda bir zıtlığın olmayacağı sonucuna varabiliriz. Allah, imtihan gereği olarak, Şeytanın vesvesesini Hz. Âdem aleyhisselama işittirmiştir(bk. Razî, Bakara, 36. ayetin tefsiri).

81 İblis (şeytan) tövbe ederse Allah affeder mi?

Şeytanın cevheri bozulduğundan, yani iyi işler yapma kabiliyetini yitirmiş olduğundan, onun imana girme gibi bir durumu söz konusu değildir. Bu konuda şöyle bir hadis-i şerif vardır:

“Benim şeytanım bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III/309)

Bu hadiste geçen “esleme” kelimesi hem teslim olup boyun eğmeye mecbur oldu hem de "Müslüman oldu" manalarına gelmektedir. Bu sebeple "Müslüman oldu" anlamında alınırsa, cennete girecek diye anlaşılabilir. Ancak bu kelimeyi hadisçiler "boyun eğip teslim oldu" anlamında kabul etmişlerdir. Çünkü şeytanın cevheri bozulduğundan Müslüman olmasının söz konusu olamayacağını ifade etmişlerdir. (Tirmizi, Rada 17; İ. Cevzi, Telbisü İblis s. 34)

Bu ikinci anlayışa göre cennete girmesi mümkün değildir.

(bk. Arif Aslan, Şeytan ve Cinler, s.132)

82 Şeytanlar uyur mu?

Bir kişi, Hasan Basrî´ye aynı soruyu “Ey Ebu Said! Şeytan uyur mu?” diye sorar. Hasan Basrî Hazretleri tebessüm ederek şöyle cevap verir:

“Eğer şeytan uyusaydı, biz istirahat ederdik...” (bk. Gazzali, İhya, Şeytanın Kalbe Vesvese İle Tasallutu Bölümü)

Demek ki şeytan sürekli iş başındadır. Hatta sadece uyanıkken değil, uykudayken de iş başında olduğunu gösteren bazı hadis rivayetleri vardır:

“Şeytan dedi ki; 'Ey Rabbim! Ululuğuna ant olsun ki, kullarının ruhları bedenlerinde kaldıkça onları sürekli olarak yolundan saptıracağım!' Yüce Allah buyurdu ki; 'Ululuğuma ve yüceliğime ant olsun ki, benden bağışlanma diledikleri sürece ben de onları bağışlayacağım!' (Ahmet, Müsned, 3/29, 41)

“Beni rüyada gören, gerçekte görmüştür. Çünkü şeytan benim görüntüme giremez!” (Buhari, İlim, 38; Müslim, Rüya, 10–11)

“Biriniz uykudan uyandığında abdest alsın ve burnuna üç kez su versin! Çünkü şeytan onun genzinde sabahlar.” (Buhari, Bedülhalk, 11)

“Kuşkusuz kanın bedende dolaştığı gibi şeytan Âdemoğullarının bedeninde dolaşır.” (Buhari, Ahkâm, 21)

“Uykuda kalıp sabah namazına kalkamayan birisinden söz edildiğinde, Allah Elçisi buyurdu ki; İşte bu kimse, şeytanın bir ya da iki kulağına işediği kimsedir.” (Müsned, 1/427)

Ancak şeytanı zayıflatmak, etkisini kırmak hatta etkisiz hale getirmek de mümkündür. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Birinizin yolculukta devesini yorup zayıflattığı gibi, mümin de şeytanını zayıflatır.” (Müsned, 2/380)

Bir başka hadislerinde ise,

“Benim şeytanım, bana teslim oldu.” (Tirmizi, Rada 17; Müsned, III. 309)

buyurarak, şeytanın etkisiz hale getirilebileceği müjdesini vermiştir.

Buna göre, şeytan her zaman iş başında olmakla beraber, onun şerrinden korunmak veya verdiği zararları telafi etmek de mümkündür. Bunun için, Hz. Peygamber Efendimizin hayatını örnek almalıyız ve Onun hayatını, hayatımıza hayat kılmalıyız. Böylece onun bize nüfuz etmesine ve zarar vermesine engel oluruz..

Şeytanın zararlarını ve onlardan nasıl korunacağımızı gösteren bazı hadis mealleri şöyledir:

“Lâ ilâhe illallah’ı ve istiğfar’ı ihmal etmeyiniz! Onları çokça söyleyiniz! Çünkü İblis der ki; 'İnsanlar günah yüzünden helâk olurlar. Beni de Lâ ilâhe illallah ve istiğfarla helâk ederler. Onların bunları dediğini gördüğümde kendilerini bu kez de nefsin kötü istekleriyle helâk etmeye çalışırım! Onlar da doğru yolda olduklarını sanırlar.'” (Suyuti, Câmiussağîr, 2/594, H. 2707)

“Şeytan ağzını Âdemoğlunun kalbi üzerine koymuştur. Kişi Allah’ı andığı zaman geri çekilir, Allah’ı unuttuğu zaman da kalbini yutar.” (Suyuti, Câmiussağîr, 1/543, H. 1169)

“Sizin cemaat olmanız gerekir. Ayrılıktan sakınınız! Kuşkusuz şeytan tek kalanla birliktedir.” (Tirmizi, Fiten, 7)

“Yönetici öfkelendiğinde, şeytan ona sataşır ve üstün gelir.” (Müsned, 4/226)

“Öfke şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş sadece suyla söndürülür. Öyleyse biriniz öfkelendiği zaman Abdest alsın!” (Müsned, 4/226)

“Şeytanın süsleri ve tuzakları vardır. Süs ve tuzaklarından bir kısmı Allah’ın verdiği nimetlerle şımarmak, Allah’ın armağan ettiği şeylerle övünmek, Allah’ın kullarına karşı büyüklük taslamak, Allah’ın hoşnutluğunu bırakıp nefsinin yasak isteklerine uymaktır.” (Suyuti, Câmiussağîr, 2/24, H. 1324)

 “Şeytanın sürmesi, yalama şekeri ve enfiyesi vardır. Yalama şekeri yalan söyletmektir. Enfiyesi öfkelendirmektir. Sürmesi de uykuyu sevdirmektir.” (Suyuti, Câmiussağîr, 2/24, H. 1323)

“Kul içki içmedikçe dininde bir genişlik içerisinde bulunmayı sürdürecektir. İçki içtiğinde Allah onun üzerindeki korumasını kaldıracaktır. Dostu, kulağı, gözü ve ayağı şeytan olacaktır. Şeytan onu her kötülüğe sürükleyecek ve her iyilikten geri çevirecektir.” (Suyuti, Câmiussağîr, 3/210, H. 3255)

“Sana Allah’ın takvasını öneriyorum! Çünkü o işinin başıdır. Aynı zamanda sana cihadı öneriyorum! O da ümmetimin ruhbanlığıdır. Kendin için iyi bildiğin şeyler, seni halkın kusurlarıyla uğraşmaktan alıkoysun! İyilik dışında her şeyden dilini koru! Böylece şeytanına üstün gelmiş olursun!” (Müsned, 3/82)

“Bir erkekle bir kadın baş başa yalnız kalırsa, onların üçüncüsü de şeytan olur.” (Müsned, 1/222)

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytanın tuzakları nelerdir?...

83 Besmele çekerken hep yanlış söyledim gibi geliyor. Gerek dua ederken gerekse abdest alırken tekrar tekrar söylüyorum. Ne yapmam lazım?

Durumunuz vesveseden ibarettir. Bu konuda kendinizi sıkıntıya sokmayın, bir defa besmele okuduktan sonra, bir daha okumayın. Yanlış dahi olsa Allah kabul eder. Bu durum namazınıza da abdestinize de zarar vermez. Bu sebepten bu vesveseyi yenmek için rahat davranmalı ve bir defa yanlış dahi olsa besmele çektikten sonra bir daha çekmemelisiniz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Gusül abdestinde vesvese durumunda ne yapmalıyım? Niyet ve besmele şart mıdır?

84 Şeytan kafir mi münafık mı; yoksa her ikisi mi?

Şeytan açıktan küfrünü ilan etmiş olduğundan, kâfir olarak değerlendirmek doğru bir yaklaşımdır.

"Şüphesiz (mallarında) savurganlık yapanlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbine karşı çok kâfirdir/ nankördür." (İsra, 17/27),

"Şeytanlar kâfir oldular." (Bakara, 2/102)

mealindeki ayetlerde şeytanın bu vasfına (kafirliğine) vurgu yapılmıştır.

Bununla beraber, şeytan insanları aldatmaya çalışırken, ikiyüzlülükten de kaçınmaz.

"Şeytan onlara vaatte bulunur ve onları ümitlendirir. Halbuki şeytanın onlara olan vadi, aldatmacadan başka bir şey değildir." (Nisa, 4/120)

mealindeki ayet ile, Nas suresindeki "hannas" vasfı, onun bu ikiyüzlülüğüne işaret etmektedir. Bu açıdan baktığımızda, onun münafıklığında da şüphe etmeyiz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytanın akıbeti ne olacak, şeytan da cehenneme gidecek midir, eğer gidecekse ateş onu nasıl yakar?

85 Her insana hususi bir şeytan musallat olmaktadır. İnsan manen terakki ettikçe, şeytanı da kendini geliştirip daha fazla zarar verebilir mi?

İnsanlar gibi şeytanlar da farklı farklıdır. Çok aşırı zararlıları olduğu gibi her insana özel verilmiş şeytanlar da vardır. Nitekim bazı hadislerde şeytanların bu farklılıkları farklı meselelerde anlatılmıştır.

Hz. Cabir (r.a) anlatıyor: Rasülullah (asm.) buyurdular ki:

"İblis'in arşı deniz üzerindedir. Oradan askerlerini gönderip insanları fitneye atar. Bunlardan, yanında mertebece en yüksek olanı en büyük fitneyi çıkarandır. Askerlerinden biri gelip: 'Şunu şunu yaptım!' der. İblis: 'Hiçbir şey yapmamışsın!' der. Sonra bir diğeri gelip: 'Ben falanın peşini, hanımıyla arasını açıncaya kadar bırakmadım!' der. İblis onu kendisine yaklaştırıp: 'Sen ne iyisin!' der." (Müslim, Münafikûn, 66-67).

Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

 "Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur." (Buhari, Savm, 5) 

Hadiste geçen "Merede", inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir.

Yüce Allah insanı yol gösteren bir melekle desteklediği gibi onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren, kötülük yapmaya teşvik eden ve fitneye çağıran bir de şeytan vermiştir. Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiçbir ayırım da yapılmamıştır. Şöyle ki:

"Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi bozuk dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler. Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sadece dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar" (En'am, 6/112-113).

Hz. Peygamber de bir soru üzerine:

"Her insanın yanında bir şeytan vardır." demiş.

"Senin de mi ey Allah'ın elçisi?" diye sorulduğunda,

"Evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de o da bana teslim oldu." cevabını vermiştir.(Müslim, Münâfikûn, II; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115) 

Şeytandan Korunmanın Çaresi

İnsan yüzünü hakka çevirdikçe kendi şahsi şeytanı da cılızlaşır. Manevi mertebesi yükseldikçe teslimiyeti artar. Bunun yanında şerli şeytanlar da ona musallat olmakta daha fazla gayret göstermektedir. İnsan ise bunların şerlerinden korunmak için Allah'a sığınarak kendini koruma altına alır. Manevi bir zırh ile korunma noktasına gelen insana şeytanların şerlileri dahi zarar verememektedir.

İnsanı şeytana tutsak eden nefsî hastalıklar arasında zayıflık, ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik, yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik, başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlülük, hırs, münakaşa, gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlıkta katılık, aldatma, yalan iddia, sabırsızlık, şikayet ve yakınma, infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma sayılabilir. Nefis bu hastalıklardan kurtulup da mutmain olunca içini Allah'ın zikri, şeytandan sakınma, güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, gökleri ve yeri ayakta tutan ve yok olmaktan koruyan Allah'a yöneltme gibi, insanın maneviyatını güçlendiren ve rûhî kalitesini yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan artık çekinmeğe başlar ve onunla karşılaştığında yolunu değiştirir. Nitekim Hz. Peygamber Hz. Ömer'e hitaben şöyle demiştir:

"Ey Hattab oğlu Ömer! Şeytan asla seninle karşılaşmaz. Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir yola yönelir gider."(Buhari, Fedâilü'l-Ashâb, 6)

Gerek Peygamberimizin şahsi şeytanının kendisine teslim olması, gerekse Hz. Ömer gibi bir şanlı sahabeye şerli şeytanların yaklaşmeya cesaret edememesi Şeytan'dan Allaha hakkıyla sığınanların korunduğunun açık bir göstegesidir.

İlave bilgi için tıklayınız.

Cinlerin şerrinden Allah’a sığınma nasıl olmalıdır?

86 Şeytanların özellikleri ve insanlara vesvese vermeleri hakkında bilgi verir misiniz?

Bunlar, hayra hiç bir kabiliyeti olmayan, sırf şer işleyen ruhanî bir varlık nev’idir. Şeytanların başı olan İblis, nar-ı semûm’dan, yani dumansız ve harareti çok şiddetli bir ateşten yaratılmıştır. (Bk: el-Hicr, 27; M.Vehbi, Hülâsatü’l-Beyân, VII/2742-2743)

 

İblis’in asıl adı, Azâzil idi. Âdem (A.S.)’e secde etmekten yüz çevirmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın bu secde emrine kibirlenerek isyan etmesinden sonra, “İblis” ve “Şeytan” isimlerini aldı.

 

Şeytanların bütün meşguliyet ve gayretleri, insanları imandan çıkarmak, günah işletmek ve küfre girmelerine sebeb olmaktır. İnsanlığın manevî ilerlemesinde, Allah’a kulluk vazifesini yerine getirmesinde en büyük engel, şeytandır. Kur’ân-ı Kerîm’de şeytan, insan için “adüvv-ü mübin — apaçık bir düşman” olarak nitelendirilmiştir. (el-İsrâ, 53; el-A’râf, 22; Yûsuf, 5) Mü’minlerin her an onun şerrinden Allah’a sığınması (istiâze etmesi) lâzımdır. Nitekim, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyet-i kerimede mü’minleri şeytandan istiâzeye, yani Allah’a sığınmaya davet etmiştir. (en-Nahl, 98; el-Mü’minûn, 97; el-A’râf, 200)

 

Aslında şeytanın vesvese ve desiseleri zayıftır. (en-Nisâ, 76) Fakat yaptığı işler, tahrip, yıkıp bozmak nev’inden olduğu için, küçük bir vesvese ve desise ile büyük neticeler meydana getirmekte; korkunç zararlara sebeb olmaktadır. Bir binayı yapmak ne kadar zor, yıkmak ise ne kadar kolaydır. Bir insanın yaşaması için, ne çok şartların bir arada bulunması lâzımdır. Halbuki diğer bütün şartlar mevcut olduğu halde, bir uzvun kesilmesiyle veya birkaç dakika nefes alamamakla o insan ölüme maruz kalmaktadır. Şeytanın da yaptığı ve yaptırdığı bütün işler, hep böyle tahribat cinsinden şeylerdir. İşte desiseleri aslında gayet zayıf olduğu halde, büyük tahribat ve zararlar meydana getirdiği içindir ki, müslümanlar her zaman şeytanın şerrinden Allah’a sığınırlar.

 

Hem insanın nefsi, şehvet ve gazab gibi his ve duyguları da, şeytanın her türlü telkin ve desiselerine karşı alıcı verici durumunda olduklarından, bazan şeytanın ufak bir vesvese ve desisesi, insanı hemen etkisi altına almakta ve manevî pek büyük felâket ve zararlara atabilmektedir.

 

İşte mü’minlere şeytanın şerrinin büyük gösterilmesi ve aldanmamaları için tekrar tekrar ihtarlarda bulunulması bu yüzdendir

 

Yoksa şeytanların kâinatta îcad ve fiil cihetinde, hiçbir kuvvetleri, Allah’ın mülküne hiç bir müdahaleleri yoktur.

 

Şeytanın vesveselerinden ve şerrinden kurtulmak mümkün olur mu?

 

İnsan için şeytandan kurtuluş yoktur. Hayatı boyunca ona musallat olur, vesvese vermeye çalışır.

 

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) bu hususta:

 

“Sizden herbirinizin bir şeytanı vardır.” buyurmuşlardır.

 

Mü’min için şeytandan kurtuluş bulunmamakla beraber, onu kendinden uzaklaştırmak ve zayıflatmak için çareler vardır. Resûl-i Ekrem (S.A.V.):

 

“Yolculukta insan devesini zayıflattığı gibi, mü’min de şeytanını zayıflatabilir.” buyurmuştur. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, Ebû Hüreyre’den.)

Şeytanın vesvesesi, Allah’ı anmak ve O’ndan yardım dilemekle giderilir. Min şerri’l-vesvasi’l-hannâs âyet-i celîlesinin tefsirinde Mücahid der ki: “Bu Hannas, kalbe yayılır. Allah’ı zikrettiği vakit toparlanıp kaçar, kalp gaflete dalınca yeniden faaliyete geçer. Âdeta karanlık ile aydınlığın çarpışması gibi çarpışıp dururlar. Aydınlığın gelmesiyle karanlığın gitmesi gibi, Allah’ı hatırlamakla Şeytan uzaklaşır. Bu sırra işareten Kur’an’da: “Şeytan, onlara galebe çaldı da, Allah’ı hatırlamayı onlara unutturdu.” (Mücadele, 19) buyrulmuştur.”

 

Şeytanın insana vesvese ve nüfuz yolları nelerdir? şeytanın hileleri ve desiseleri...

 

Şeytan, insanı kandırmak için pek çok yolları dener, birçok desise ve hileye başvurur. Bu hile ve desiselerin en mühim bazıları şunlardır;

 

1. Şehvet ve gazab... Bunlar şeytanın giriş yollarının en büyükleridir. Bu sebebledir ki, hadîs-i şerifte:

 

“Şeytan kanın bedende dolaşımı gibi insan vücuduna sızıp dolanır. Onun yollarını açlıkla (oruçla) daraltınız.” (İmam-ı Gazali, İhyâu Ulumiddin, III, 61) buyurulmuştur. Çünkü şeytanın insana en büyük giriş yolu şehvettir. Açlık ise şehveti kırar.

 

2. Hased ve hırs... Kul bir şeye hırslandı mı, artık hakkı görmekten kör ve hakikati duymaktan sağır olur.

 

3. Tama’... Şeytan insana bazı şeyleri çeşitli riya ve hilelerle sevdirir. Açgözlü hale getirir. Öyle ki, âdeta tama’ ettiği şey, insanın mabudu olur.

 

4. Acelecilik... Acele anında insan düşünmeye fırsat bulamaz. Şeytan da bu anda ona vesvese verebilir.

 

5. Cimrilik ve yoksulluk korkusu... Bu korku, insanı cömertlikten alıkor ve mal yığmaya davet eder. Süfyan-ı Sevri: “AdemoğIunu tuzağına düşürmek için şeytanın en kuvvetli silâhı, yoksulluk korkusudur.” demiştir.

 

6. Şeytanın kalbe nüfuz ettiği kapılarından biri de dinde mezheb ve meşreb fanatizmidir. Böylece onu, kendi mezheb ve meşrebinde olmayanlara karşı kin tutmaya, onları küçümsemeye ve hakaretle bakmaya sevkeder. Bu hâl çok tehlikelidir. Fâsıklar gibi, âbidleri de helâka götürür.

 

İnsanları hakir görüp onlarda kusur aramak kötü bir haslettir. Fakat şeytan bu kötü hasletleri dine hizmet perdesi altında insana hoş gösterir ve yerleştirir. Kişi bu hareketiyle din namına bir gayret sarfettiğini sanarak kendisinde sevinç ve neş’e hisseder. Halbuki o, tamamen şeytanın tuzağına düşmüştür.

 

7. Şeytanın aldatma yollarından biri de, kulu, insanlar arasındaki meşreb ve görüş ihtilâfları  ile ve  bu  husustaki dedikodularla, lüzumsuz işlerle meşgul etmesidir.

 

İbn-i Mes’ud anlatıyor:

 

“Bir cemaat Allah’ı zikretmek üzere bir yere toplanmıştı. Şeytan onları dağıtmak için ne kadar çalıştı ise başarılı olamadı. Bu defa yakındaki dünya işlerini konuşan başka bir cemaate gitti. Onların arasına kolaylıkla fesad tohumu ekti ve birbirlerine düşürdü. Kavgaya başladılar. Şeytanın maksadı, bu dünya ehli değildi. Az ötedeki zikir meclisini dağıtmaktı. Nitekim muvaffak da oldu. Dövüş ve kavgayı gören zikir erbabı onları ayırmak için hemen koştular ve ayırdıktan sonra da dağılıp gittiler... Şeytanın isteği de böylece yerine gelmiş oldu.”

 

8. Şeytanın kalbe giriş kapılarından biri de cehalet ve gafletleri yüzünden veya günahlara dalmaları sebebiyle akılları darlaşan, muhakemeleri kıtlaşan bazı kimseleri, akıllarının almayacağı imanî mes’eleler üzerinde düşünceye sevkedip, şüpheye düşürmesidir.

 

9. Sû-i zan... Kim bir insan hakkında kötü düşünmeye başlarsa, şeytan bu kimseyi o adamın aleyhinde gıybet etmeye sevkeder. Yahut o adamın hakkına riayet ettirmez. Ona hakaret gözüyle baktırır.

 

Her şeyden önce şeytanın bu vesvesesini kesmek için sû-i zanna vesile olacak hallerden uzak kalmak gerektir. Sonra herkes hakkında mümkün mertebe hüsn-ü zan etmeli, sû-i zandan kaçınmalıdır.

 

Şeytanın hile ve desiseleri, insana nüfuz yolları, elbette sadece bunlardan ibaret değildir. Kişilere, devirlere, şartlara göre çok değişik şekiller arzeder.

 

Vesveseden nasıl kurtuluruz? Cevabı okumak için tıklayınız...

 

87 İblis (şeytan) de imtihana tabi miydi, yoksa yaratıldığından bu yana kâfir miydi?

Kur’an-ı Kerim, Hz. Âdem (as)'in topraktan yaratıldığını, sonra ona ruh verilerek canlı bir insan haline getirildiğini açıkça anlatır. Aynı şekilde şeytanın da cinlerden olduğu konusunu vurgular. Bu husus Kur’an-ı Kerim'de şöyle anlatılır:

“Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!' Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, 'Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?' dedi. İblis, 'Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' dedi.” (Sâd, 38/71-78; bk. A’raf, 7/12)

Şeytan ateşten yaratılmış olmayı kendince bir üstünlük sebebi olarak görmüştür. Ateş başka varlıklarla temas ettiğinde onları yakar ve eritir. Su ve kum, toprak gibi diğer katı maddeler ateşi onu söndürür. Bir üstünlük sebebi gibi görülen bu fark, aslında şeytanı ömür boyu yalnızlığa itmiştir. Yüce Allah’ın katında üstünlüğün temel esası ise, önce kendisine itaat edilmesi idi. İblis, bundan imtina edip kaçındığı ve kendisini üstün gördüğü için rahmetten kovulmuş ve “şeytan” olarak adlandırılmıştır. Ateşin toprağı yakması sebebiyle, bunu yok olmaz bir üstünlük olarak görüp büyüklenmesi, şeytanın kâfir olarak İlahi huzurdan da cennetten de kovulmasına sebebiyet vermiştir.

Demek ki şeytan bu imtihanı kendi iradesiyle kaybetmiştir.

Kur'an’da, cinlerin ateşten yaratıldığı bildirilmektedir:

“Cinleri de daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” (Hicr, 15/27);

“Cinleri öz ateşten yarattı.” (Rahman, 55/15)

Bazı alimler, Rahman suresindeki “Cânn” deyiminden kasıt, cinlerin babası "İblis"tir demişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır, aynı kanaatte olmadığını söyleyerek,

“Başlangıç itibariyle bütün insan cinsi salsaldan yaratılmış olduğundan insandan kasıt, yalnız Âdem değil insan cinsi olduğu gibi, Cânn’dan kasıt da cin cinsidir.” der.(Hak Dini, VII/369)

Şu hâlde İblis, yani şeytan da cinlerden olduğuna göre, o da ateşten hem de dumansız, öz, yalın, yakıcı ateşten yaratılmıştır diyebiliriz. Buna yukarıda meallerini verdiğimiz ayetler de zaten açıkça işaret etmektedir.

Bursalı İsmail Hakkı da, “O cinlerdendi” âyetini, “Onun aslı, ateşten yaratılmış bir cindi. Meleklerden değildi.” diye tefsir etmekte ve

“Meleklere ‘Âdeme secde edin!’ demiştik. İblis hariç hepsi hemen secde etti.”(Kehf, 18/50)

âyetinde İblisin meleklerden istisna edildiğini söylemektedir. “İblis melek olmayıp, cin olduğuna göre, melekten nasıl istisna edilmiş olabilir?” tarzındaki muhtemel bir soruya cevap için şu izahı yapmıştır.

“Çünkü, İblis de onlarla beraber secde etmekle emrolunmuştur. Daha sonra ise istisna edilmiştir. Tıpkı, “...falan kadın hariç hepsi çıktılar” sözünde olduğu gibi. Burada hariç olan kişi, erkekler arasında bulunan bir kadındır.

Bir görüşe göre, “O cinlerdendi” cümlesinden kasıt, onun ilk cin olduğuna işarettir. Hz. Âdem (as)'in ins’den olduğu gibi. Çünkü Hz. Âdem insanların ilkidir.(Muhtasar Ruhu’l-Beyan, V/122)

İblis denen o cin, “Rabbinin emrinden çıktı.” Allah’a itaat etmekten kaçındı. Oysa biz biliyoruz ki, “Melekler, Allah’ın emrine isyan etmezler, ne emrederse onu yaparlar.”(bk. age.) İnsanlar ve cinler, kulluk sorumluluğu ile yükümlü oldukları için, iradeleri ile yaptıklarının cezalarını veya mükafatlarını göreceklerdir. Ancak melekler öyle değil. Onlar hata yapmaktan korunmuşlardır; şer işlemeyi irade edemezler.

O hâlde, şeytanın meleklerden olması söz konusu olamaz.

88 Şeytan hayvanları kandırabilir mi?

Hayvanatta akıl yok. Fakat; his, sevk ve şevk duyguları, cüz'i bir cüz-i irade olduğundan, akıl noktasındaki muamelattan hariçtirler ve sorumlu değillerdir. Fakat fıtratın kanunlarından mesul ve sorumludurlar.

Mesela, bir hayvan aklı olmadığı halde mezkur his ve duygularıyla ateşe yaklaşmaz, düşmanından kendini korur, yüksekliğin hesabını yapar, hayatına lüzumlu levazımatı edinir, yavrularını terbiye eder, meskenini yapar ve özellikle de şefkat ve himaye noktasında çok hassastırlar, dikkatle davranırlar. Bu şefkat, himayet, hayat ve terbiye gibi fıtratın kanunları herkes için eşittir. Her mahluk için lüzumludur. Ve tamamının bunlardan hakkı ve hukuku vardır.

Ateşe düşen hayvanın yandığı gibi şefkat, himaye, hayat vs.. gibi kanunları ve ortak hakları inciten hayvan kim olursa olsun hatta hayvan bile dahi olsa çarpılır, ceza görür, muhasebesi tutulur. Bu gün bilim; nebatatta bile bazı hislerin bulunduğunu tespit etmiştir. Hayvanlarda ise ruh olduğundan onlara ait hisler ve zevklerle beraber, kendi çaplarında cüz-i bir cüz-i iradeleri olduğundan kendilerine de bir pay çıkarttıkları için hayatları meşakkatli oluyor. Ve amelleri halisen livechillah olmuyor. Yani nebat gibi değiller.

Cemadat ve nebatat hiç mesul değil, hayvanat özellikle vahşi olanları kendi çaplarında mesul, insanlar ve cinler ise tamamen mesul ve sorumludurlar.

Hadis-i şerifte;

“Boynuzsuz olan hayvan kıyamette boynuzlu olan hayvandan hakkını alır.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/235).

buyruluyor. Üstad Bediüzzaman ise mealen şöyle der:

“Canavarların ve vahşi hayvanların helal rızıkları ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları parçalayıp rızık yapmak şeriat-ı fıtriyece haramdır. Yapsalar ceza görürler. Bir aslanın kendi öz evlatlarına olan şiddet-i şefkat ve himayeyi nazara almayarak, helal olan cenazeleri bırakıp, fıtri şeraitçe haram olan zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayıp, yavrularına rızık yaptığından, fıtratın şefkat ve himaye kanununu incitip kırdığından dolayı, bir avcının tuzağına düşüp öldürülmesi aynı adalettir. Bu ceza dünyada görülmezse; ukbada görülür. Gerçi cesetleri fena olur, fakat ruhları baki olduğundan, hayvanlara arasında dahi bir muhasebe ve adalet mekanizması işleyecektir."(Lem'alar, Yirmi Sekizinci Lem'a)

Şeytan zorla yaptırım gücüne sahip midir?

Kur'an-ı Kerim'deki,

"Şeytanın hilesi çok zayıftır." (Nisa, 4/76)

ayeti, şeytanın hile ve tuzaklarının zayıflığına dikkat çeker. Pek çok ayet de şeytanın bir yaptırım gücü (sultası) olmadığını bildirir. (Mesela, İbrahim suresi, 22, Hicr suresi, 42; Nahl suresi, 99; İsra suresi, 65; Sebe suresi, 21)

Bu durum, insanın sorumluluğu açısından son derece önemlidir. Eğer şeytan, böyle bir güce sahip olsaydı, o zaman insanlar, "Ya Rabbi, sen bize şeytanı musallat ettin. O da bizim irademizi elimizden aldı. Bize bu günahları zorla yaptırdı..." şeklinde Allah'ın huzurunda özür beyan ederlerdi. Halbuki, şeytanın yaptığı sadece vesvese vermekten, çirkinlikleri, günahları güzel göstermekten ibarettir. Bu da gösteriyor ki şeytan canlılar üzerinde yaptırım gücüne sahip değildir.

89 Âdem de hata yaptığı halde neden o affedilmiş, şeytan affedilmemiştir?

Hz. Âdem (as) hatasını kabul edip tövbe ettiği için affedilmiştir. Şeytan ise hatasını kabul edip tövbe etmemiştir. Hz. Âdem ile şeytan arasındaki fark budur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeytan neden kaybetti? 

90 Şeytan, şerrinden muhafaza için Âyetü'l-Kürsi okumanın yeterli olacağını söylemiştir; doğru olur mu?

Konuyla ilgili rivayet şöyledir:

Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem beni ramazan zekâtı olan sadaka-i fıtrı korumakla görevlendirmişti. Bir adam gelip yiyecek şeylerden avuçlamaya başladı. Adamı tuttum ve:

– Vallahi seni Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna götüreceğim, dedim. Adam:

– Şüphesiz ben muhtacım, çoluğum çocuğum ve pek çok ihtiyacım var, dedi. Bunun üzerine ben adamı salıverdim. Sabaha çıkınca, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Yâ Ebâ Hüreyre! Dün gece tutsağın ne yaptı?” buyurdu. Ben de:

– Yâ Resûlallah! İhtiyaç içinde bulunduğunu ve çoluk çocuğu olduğunu söyledi, ben de acıdım ve salıverdim, dedim. Resûl-i Ekrem:

“O sana yalan söyledi, tekrar gelecek.” buyurdu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu sözü üzerine tekrar geleceğini anladım ve onu gözetlemeye koyuldum. Adam geldi ve yine yiyecek şeylerden avuçlamaya başladı. Bunun üzerine:

– Seni Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna çıkaracağım, dedim. Adam:

– Beni bırak, çünkü ben gerçekten muhtacım. Çoluk çocuğum da var. Bir daha gelmem, dedi. Ben de acıdım ve salıverdim. Sabah olunca yine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana:

“Yâ Ebâ Hüreyre! Dün gece tutsağın ne yaptı?” diye sordu. Ben de:

– Yâ Resûlallah! Bana yine ihtiyaç içinde bulunduğunu ve çoluk çocuğu olduğunu söyledi, ben de acıdım ve salıverdim, dedim. Peygamberimiz:

“O kesinlikle sana yalan söyledi, ama tekrar gelecek.” buyurdu. Ben de üçüncü defa gelmesini bekledim. Gerçekten geldi ve yine yiyecek şeylerden avuçlamaya başladı. Onu tekrar yakaladım ve:

– Seni mutlaka Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna çıkaracağım; artık bu üçüncü ve son gelişindir. Bir daha gelmeyeceğine söz veriyorsun, sonra tekrar geliyorsun, dedim. Bu defa bana:

– Beni bırak! Allah’ın seni faydalandıracağı bazı kelimeleri ben sana öğreteyim, dedi. Ben:

– O kelimeler nelerdir, dedim. O:

– Yatağına girdiğinde Âyetü’l-kürsî’yi oku. O takdirde, senin yanında Allah tarafından sürekli bir koruyucu bulunur ve sabaha kadar şeytan sana yaklaşamaz, dedi. Bunun üzerine ben onu salıverdim. Sabah olunca Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bana:

“Tutsağın dün gece ne yaptı?” diye sordu. Ben de:

– Yâ Resûlallah! Allah’ın beni faydalandıracağı birtakım kelimeleri bana öğreteceğini söyledi, ben de onu salıverdim, dedim. Peygamber Efendimiz:

“O kelimeler neler?” diye sordu, ben de o kimsenin bana:

Yatağına girdiğin zaman Âyetü’l-kürsî’yi, “Allahü lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyûm” âyetini başından sonuna kadar oku; senin yanında Allah tarafından sürekli bir koruyucu bulunur ve sabaha kadar şeytan sana asla yaklaşamaz, dediğini söyledim. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:

“Bak hele! Kendisi yalancı olduğu hâlde bu sefer sana doğruyu söylemiş. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun, ey Ebû Hüreyre?” dedi. Ben:

– Hayır, bilmiyorum, dedim. Resûl-i Ekrem:

“O şeytandır!..” buyurdular. (Buhârî, Vekâlet 10, Fezâilü’l-Kur’ân 10, Bed’ü’l-halk 11)

Buhârî bu hadisi Sahîh’inin üç ayrı yerinde zikretmiştir. Ancak, buradaki şekliyle sadece Kitâbü’l-Vekâle’de zikretmiş, diğer yerlerde özetlemiştir. Biz, hadiste dikkat çekilen bazı noktalara işaret etmekle yetineceğiz.

Bu hadisten Peygamberimiz zamanında sadaka-i fıtrın bir mekânda toplandığını, sonra ihtiyaç sahiplerine dağıtıldığını anlıyoruz. Hz. Peygamber’in gaybın bilgisine sahip kılındığının hadislerde pek çok örneği varsa da Ebû Hüreyre olup biteni anlatmadığı, Efendimiz de bu olaya bizzat şahit olmadığı hâlde gelen adamın yaptıklarını ve daha sonra yapacaklarını haber vermesi, bunun bir örneğini teşkil eder.

Ebû Hüreyre’nin onu görmesi ve yakalaması, şeytanın değişik şekillere girdiğinin bir delilidir. Ayrıca, Resûl-i Ekrem’e hakkıyla tâbi olmanın bereketi ve kerâmetinin Ebû Hüreyre’de görünmesinin de açık bir göstergesidir. Sadaka-i fıtır, fakir ve muhtaçların hakkı olduğu için, sadaka malından alan kişi kendisini böyle tanıtmıştır.

Beyhakî’nin naklettiğine göre, gece yatağına girdiğinde Âyetü’l-kürsî’yi okuyan kimsenin Allah Taâlâ kendi evini, komşusunun evini ve mahallesini güvenli kılar. (Ali el-Kârî, el-Mirkât, IV, 632).

Ebû Hüreyre, Peygamberimiz’in uyarısı ile gelen kişinin yalan söyleyen biri olduğunu biliyordu. Bu sebeple üçüncü gelişinde mutlaka onu yakalayıp Resûl-i Ekrem’in huzuruna çıkarmak istemişti. Fakat bu defa onun Allah katında makbul ve insan için faydalı sözlerden bahsetmesi Ebû Hüreyre’yi bu kararından vazgeçirdiği anlaşılıyor. Belki de o, bu kişinin yaptığına pişman olup tövbe ettiği kanaatine sahip oldu. Bu sebeple de onu salıverdi.

Zaten bunun artık bir başka gece gelmesi de mümkün değildi. Çünkü Resûl-i Ekrem’in “Gelen kişi doğru söylemiş.” demesi üzerine, Ebû Hüreyre bundan böyle her gece yatağına girdiğinde Âyetü’l-kürsî’yi okuyacak, sabaha kadar kendisine şeytan yaklaşamayacaktı.

Esasen şeytanın verdiği haberler yalan haberlerdir. Çünkü Peygamber Efendimiz’in açıkça buyurduğu üzere, şeytanın vasfı yalancılıktır. Fakat yalancı olanın bazı kere doğru söylediği de olur. İşte Peygamberimiz bu hususa dikkat çekmişlerdir.

Nitekim,

“İblis, öyle ise, Senin izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini şaşırtacağım. Ancak senin ihlasa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır, dedi." (Sad, 38/82)

mealindeki ayette bildirildiğine göre, İblis, ihlasa erdirilen kullara zarar veremeyeceğini söylüyor. Devamındaki ayette ise,

“Allah, işte bu doğru! Ben de şu hakikati söyleyeyim ki cehennemi, gerek senin cinsinden, gerek insanlardan sana uyanlarla dolduracağım, buyurdu." (Sad, 38/83)

ifadesinde, İblis’in bu sözünün doğru olduğu Allah tarafından onaylanmıştır.

Demek ki, cinlerden olan şeytanlar veya şeytanlaşmış insanlar da nadiren de olsa doğruyu söyleyebilirler. Bunu, menfaatleri gereği, bir zarardan korunmak, bir doğruya bin yalanı eklemek gibi düşüncelerle yapmış olabilirler. Ya da Allah, o zararlı varlıkların diliyle, onları iyi kullarına hizmet ettirmesi adına yaptırmış olabilir.

Ancak burada unutulmaması gereken en önemli nokta, böyle şerirlerin söylediklerinin ayette olduğu gibi Allah tarafından veya hadiste olduğu gibi Onun Elçisi tarafından onaylanması gerekir. Bu durumda bizler, Allah ve Elçisinin onayına uymuş oluruz. Bu nedenle insan ve cin şeytanlarından oluşan bu güçlerin bazen söyledikleri bu tür doğruları esas alıp onlara uymak, onların arkasından gitmek doğru olmaz.

Bu hadisteki olayda, vahiyle desteklenen ve haber verilen Peygamberimizin bu işaretinden bunları anlayacak ve ölünceye dek şeytanî güçlerin bazı kere söyledikleri doğrularla yolumuzu değiştirmeyeceğiz. Allah’ın kitabıyla ve Onun Elçisinin sünneti ile bize gösterilen dosdoğru yolda yürümeye devam edeceğiz.

Buna göre;

Âyetü’l-kürsî, birçok açıdan faziletlere sahiptir.

- İhlâs ve samimi bir inançla geceleyin Âyetü’l-kürsî okunan bir evi, Cenâb-ı Hak o gece şeytanın şerlerinden korur.

- Geceleyin uyumadan önce Âyetü’l-kürsî okumak sünnete uygun bir davranıştır.

- Peygamber Efendimiz, Allah’ın izniyle gayb bilgilerine sahipti.

- Şeytanın ve bazı cinlerin vasfı yalancılık olup, onların söylediğine inanılmaz. Ancak bazı kere doğru söyledikleri de olur.