Metafizik konusunda en çok merak edilenler

1 Melek, cin, ve şeytanlarla ilgili ayetler hangileridir?

Konuyla ilgili bütün ayetleri vermek zordur. Çünkü doğrudan olmasa da işaret eden ayetler de vardır. Bazı ayetleri vermeye çalışalım:

MELEKLERLE İLGİLİ AYETLER

"Tuttular Süleyman'ın mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeylerin ardına düştüler. Oysa, Süleyman kafir olmadı, ama o şeytanlar kafir oldular; insanlara büyücülük ve Babil'de Harut, Marut adında iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi: «Biz ancak bir imtihan için gönderildik, sakın sihir yapıp kafir olma!» demedikçe bir kimseye büyü öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı-koca arasını ayıran şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah'ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek ve faydası olmayacak bir şey öğreniyorlardı. Andolsun ki, onu her kim satın alırsa, onun ahirette bir nasibi olmadığını da çok iyi biliyorlardı. Keşke kendilerini ne kötü şey karşılığında sattıklarını bilselerdi!"
(Bakara, 2/102)

"Bir de harp esiri olarak elinize geçen cariyeler dışında, evli kadınlarla evlenmeniz Allah yazısı olarak haramdır. Bunların dışındakileri ise, zinadan kaçınıp namuslu yaşamak üzere mallarınızla istemeniz size helal kılındı. O halde hangisiyle nikah ile münasebette bulundunuzsa mehirlerini kendilerine bir farz olarak verin. O mehri kesiştikten sonra aranızda bir değişiklik yapmak hususunda anlaşmanızda da size bir günah yoktur. Her zaman Allah hakkıyla bilen mutlak hüküm sahibidir." (Nisa, 4/24)

"Bir de «Şuna bir melek indirilse de görsek?» diyorlar. Eğer öyle bir melek indirseydik muhakkak iş bitirilmiş olur, kendilerine bir an bile göz açtırılmazdı! Kendisini bir melek de yapsaydık, yine onu bir erkek kılacak ve onları yine düştükleri şüpheye düşürecektik." (E.'am, 6/8, 9)

"De ki: «Ben size «Allah'ın hazineleri benim yanımdadır.» demiyorum; gaybı da bilmem, size «Ben meleğim.» de demiyorum; ben ancak bana verilen vahye uyarım.» De ki: «Kör ile gören bir olur mu? Artık biraz düşünmez misiniz?" (En'am, 6/50)

"Böylece İbrahim'e göklerin ve yerin melekutunu gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun." (En'am, 6/75)

"Derken şeytan, kendilerine örtülmüş olan ayıp yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi ve: «Rabbiniz size bu ağacı yalnızca birer melek olmamanız, yahut ölümsüzlüğe kavuşmamanız için yasak etti.» dedi." (A'raf, 7/20)

"Bunlar göklerin, yerin ve Allah'ın yarattığı her hangi bir şeyin tedbir ve tasarrufu hakkında hiçbir fikir yürütemediler mi? Ve bir de şu ecellerinin yaklaşmış olması ihtimalini hiç düşünmediler mi? O halde buna inanmadıktan sonra hangi söze inanırlar."
(A'raf, 7/185)

"Yanlarına döndüğünüzde size özür beyan edecekler. De ki: «Özür beyan etmeyin, asla size inanmayacağız! Doğrusu Allah bize durumunuzdan birçok haberler verdi; bundan böyle de Allah ve Resulü yaptıklarınızı görecektir; sonra hepiniz gizliyi aşikarı bilen Allah'ın huzuruna götürüleceksiniz. O vakit O, size neler yaptığınızı haber verecektir."
(Tevbe, 9/94)

"Ve de ki: «Çalışın! Çünkü yaptıklarınızı hem Allah görecek, hem Resulü, hem de mü'minler; ve hepiniz mutlaka o gizli ve açığı bilen Allah'ın huzuruna götürüleceksiniz; o zaman O, size neler yaptığınızı haber verecek.» (Tevbe, 9/105)

"Şimdi belki de sen, onların: «Ona bir hazine indirilse veya beraberinde bir melek gelse ya!» demeleri yüzünden için sıkılarak, sana vahyolunanın bir kısmını terkedecek olursun. Fakat sen, ancak bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir."
(Hud, 11/12)

"Ben size, «Allah'ın hazineleri benim yanımdadır.» demiyorum. Ne gaybı bilirim, ne de « Ben bir meleğim.» diyorum. O sizin gözlerinizin horladığı kişiler hakkında: «Allah, onlara hiçbir hayır vermez.» de demem. Onların içlerindekini en iyi bilen Allah'tır. O takdirde zalimlerden olmuş olurum!» dedi."
(Hud, 11/31)

"Onların gizliden gizliye dedikodularını duyunca, onlara bir davetçi gönderdi, onlar için dayalı döşeli bir sofra hazırladı, her birine bir bıçak verdi ve: «Çık karşılarına!» dedi. Kadınlar onu görür görmez çok büyüttüler, kendi ellerini doğradılar ve: «Haşa, Allah için bu bir insan değil, ancak değerli bir melektir!» dediler." (Yusuf, 12/31)

"Söyle onlara: «Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten melek olan bir peygamber gönderirdik!»" (İsra, 17/95)

"Yine o vakti hatırla ki, meleklere: «Adem için secde edin!» demiştik, hemen secde ettiler, ancak İblis cinlerden idi Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da onu ve soyunu kendinize dost mu ediniyorsunuz? Onlar size düşman iken! Zalimler için ne kötü bir değişme!" (Kehf, 18/50)

"Bir de: «Bu nasıl peygamberdir ki, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor? Ona bir melek indirilip de beraberinde bir yaver, bir savulcu olsa ya?"
(Furkan, 25/7)

"De ki: «Size tayin edilmiş olan ölüm meleği canınızı alacak, sonra döndürülüp Rabbinize götürüleceksiniz!»
(Secde, 32/11)

"Göklerde nice melekler vardır ki, Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce şefaatleri hiçbir işe yaramaz." (Necm, 53/26)

"Melek de kenarları üzerindedir ve üstlerinde o gün Rabbinin Arş'ını sekiz melek taşır." (Hakka, 69/17)

"Rabbinin emri gelip melekler saf saf dizildiği zaman,.." (Fecr, 89/22)

CİNLERLE İLGİLİ AYETLER

"Bir de tutup cinleri (gizli yaratıkları) -onları yarattığı halde- Allah'a ortak koştular. Bundan başka bir de O'na oğullar ve kızlar saçmaladılar, ne dediklerini bildikleri yok. O'nun yüce zatı, onların vasıflamalarından münezzeh ve yücedir."
(En'am, 6/100)

"Böylece Biz, her peygambere insanların ve cinlerin şeytanlarını düşman etmişizdir; bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Eğer Rabbin dileseydi bunları yapmazlardı. O halde onları iftiraları ile başbaşa bırak!" (En'am, 6/112)

"Onların hepsini toplayıp bir araya getireceği gün: «Ey cin topluluğu, gerçekten şu insanlara çok çektirdiniz!» diyecek, insanlardan onların yardakçıları da: «Ey Rabbimiz, biz birbirimizden yararlandık ve bizim için kararlaştırdığın ecele ulaştık.» diyecekler. Allah: «Sizin ikametgahınız, Allah'ın dilediği zamanlardan başka, ebedi kalmak üzere ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, her şeyi bilendir.»" (En'am, 6/128)

"Ey cin ve insan topluluğu, size ayetlerimizi anlatan ve bu gününüzün geleceğini haber veren peygamberler gelmedi mi? Onlar: «Ey Rabbimiz, biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz.» diyecekler. Dünya hayatı onları aldattı da kendi aleyhlerine kafir olduklarına şahitlik ettiler." (En'am, 6/130)

"Girin bakalım cinlerden ve insanlardan sizden önce geçen milletlerin arasında ateşe, der. Her millet girdikçe, kendilerine uyup sapıklığa düştüğü hemşiresine (dindaşına) lanet eder. Sonunda hepsi orada birbirlerine ulanırlar. Sonrakileri, öndekileri göstererek: «Ey Rabbimiz, işte şunlar bizi yoldan çıkardılar; onun için onlara ateşten iki katlı azap ver!» derler. Allah: «Her birinize iki katlı, fakat bilmiyorsunuz.» der."
(A'raf, 7/38)

"Andolsun ki, cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onunla gerçeği anlamazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvan gibidirler, hatta daha şaşkındırlar. İşte o gafiller ancak bunlardır." (A'raf, 7/179)

"Ancak Rabbinin rahmeti ile bağışladığı kimseler başka. Zaten onları bunun için yaranı ve Rabbinin: «Andolsun ki, cehennemi tamamen cinlerden ve insanlardan dolduracağım!» sözü tamamen yerine geldi." (Hud, 11/119)

"De ki: «Yemin ederim eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine yardımcı bile olsalar onun bir benzerini getiremezler."
(İsra, 17/88)

"Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları Süleyman'ın huzurunda toplandı. Bunların hepsi (Onun tarafından) sevk ve idare olunuyorlardı." (Neml, 27/17)

"Cinlerden bir ifrit: «Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Ve gerçekten bunu yapmaya hem gücüm, hem de güvenim var.» dedi."
(Neml, 27/39)

"Eğer dilemiş olsaydık, herkese hidayetini verirdik; fakat tarafımdan şu söz verildi: «Elbette ve elbette cehennemi bütün cin ve insanlardan dolduracağım!» (Secde, 32/13. ayet)

"Süleyman'ın emrine de rüzgarı verdik. Sabah gidişi bir aylık akşam dönüşü bir aylık yol idi. Erimiş bakır kaynağını da ona sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle elinin altında cinlerden de çalışan vardı. Onlardan da her kim emrimizden saparsa, ona ateş azabım tattırırız." (Sebe', 34/12)

"Sonra onun ölümüne hükmettiğimizde onlara onun ölümünü sezdiren olmadı, yalnız bir güve (böceği) dayandığı asasını yiyordu. Bu sebeple yere yıkıldığında besbelli oldu ki, eğer cinler gaybı bilselerdi, o horlayıcı azap içinde bekleyip durmazlardı."
(Sebe', 32/14)

«Seni tenzih ederiz. Sensin onlara karşı bizim sahibimiz! Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı, çoğu onlara inanmıştı!» diyeceklerdir." (Sebe', 34/41)

"Bir de Allah ile cinler arasında bir soy bağı uydurdular. Andolsun cinler bilirler ki onlar huzura celbedileceklerdir." (Saffat, 37/158)

"Hem onlara bir takım yanaşıklar sardırmışızdır da (tebelleş ettirmişizdir de) onlar, kendilerine önlerindekini ve arkalarındakini süsleyivermişlerdir. Cinlerden ve insanlardan kendilerinden önce geçen ümmetler içinde onların aleyhine de (azap) söz(ü) hak olmuştur; çünkü hep kendilerine yazık etmişlerdir." (Fussilet, 41/25)

"Ve o küfredenler muhakkak diyecekler ki: «Ey Rabbimiz göster bize, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranların ikisini de onları ayaklarımızın altına alalım, en aşağılıklardan olsunlar!»"(Fussilet, 41/29)

"İşte bunlar, cinlerden ve insanlardan kendilerinden önce geçen ümmetler içinde haklarında (azap) söz(ü) hak olmuş olan kimselerdir. Çünkü bunlar, hep hüsrana mahkum olmuşlardır." (Ahkaf, 46/18)

"Bir de şu vakti anlat, hani cinlerden bir takımını Kur'an dinlemek üzere sana göndermiştik. Onu dinlemeye geldiklerinde: «Susun, dinleyin!» dediler. (Dinleme) bitirilince de dönüp uyarmak üzere kavimlerine gittiler." (Ahkaf, 46/29)

"Ben cinleri ve insanlan ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım."
(Zariyat, 51/56)

"Cinleri de maric (halis ateş)den yarattı;.." (Rahman, 55/15)

"Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin çevresinden aşıp geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin, (ama) bir güce sahip olmadan geçemezsiniz;" (Rahman, 55/33)

"De ki: «Cinlerden bir grubun (Kur'an'ı) dinleyip de şöyle dedikleri bana vahyolundu: «İnan olsun biz acaip bir Kur'an dinledik."
(Cin, 72/1)

"Doğrusu biz insanları ve cinleri Allah'a karşı asla yalan söylemez sanmışız."
(Cin, 72/5)

"Doğrusu insanlardan bazı erkekler cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı da onların istilalarını artırıyorlardı."
(Cin, 72/6)

"Gerek cinlerden, gerekse insanlardan (olsun).» (Nas, 114/6)

ŞEYTANLA İLGİLİ AYETLER

"Bunun üzerine şeytan onları oradan kaydırdı, ikisini de bulundukları o bolluk içindeki yerden çıkardı. Biz de: «Haydi kiminiz kiminize düşman olarak inin ve yerde bir zamana kadar kalıp nasibinizi alacaksınız.» dedik." (BAKARA, 2/36)

"Ey insanlar, bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal ve temiz olmak şartıyla yiyin; fakat şeytanın adımlarına uymayın! Çünkü o sizin açık bir düşmanınızdır."
(Bakara, 2/168)

"Ey iman edenler, topluca barışa girin ve şeytanın adımlarına uymayın; çünkü o, sizin aranızı açan belli bir düşmandır."
(Bakara, 2/208)

"Şeytan, sizi yoksullukla korkutup çirkin çirkin şeylere teşvik ediyor. Allah ise, kendi katından bir bağışlama ve fazla bir kar va'dediyor. Allah'ın gücü geniş,ilmi çoktur." (Bakara, 2/268)

"Faiz yiyen kimseler, şeytan çarpmış kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: «Ticaret, tıpkı faiz gibidir.» demeleri yüzündendir. Oysa, Allah, ticareti helal, faizi haram etti..." (Bakara, 2/275)

"Onu doğurduğu zaman: «Ya Rab, onu kız doğurdum» dedi. Oysa ne doğurduğunu Allah daha iyi biliyordu. Halbuki erkek, kız gibi değildi; ben onun adını Meryem koydum ve işte onu ve soyunu taşlanmış şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum." (Âl-i İmran, 3/36)

"O iki topluluk çarpıştığı gün içinizden arkasını dönenlerin, şeytan yalnızca bazı yaptıklarından dolayı ayaklarını kaydırmak istedi. Yine de Allah onları bağışladı. Allah çok bağışlayıcıdır, halimdir." (Âl-i İmran, 3/155)

"Size o haberi getiren şeytan, yalnızca kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, bana isyandan korkun, eğer inanıyorsanız!" (Âl-i İmran, 3/175)

"Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş için sarfederler. Kime de şeytan arkadaş olursa, artık o ne kötü arkadaştır." (Nisa, 4/38)

"Bakmaz mısın; o hem sana indirilene, hem senden önce indirilene iman ettiklerini söyleyip gezen kimselere ki, o azgın şeytan tarafından muhakeme edilmelerini istiyorlar. Oysa onu emrolunmuşlardı. O şeytan da onları, bir daha dönemeyecekleri kadar uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor." (Nisa, 4/60)

"İman edenler Allah yolunda cenk ederler, küfredenler ise Tağut =azgın şeytan yolunda çarpışırlar. O halde şeytanın taraftarlarını öldürmeye bakın! Her zaman şeytanın hilesi çürüktür." (Nisa, 4/76)

"Ey iman edenler, içki, kumar, putlar ve kısmet çekilen zarlar, hep şeytan işi, murdar bir şeydir. Onun için siz ondan kaçın ki yakayı kurtarasınız." (Maide, 5/90)

"Şeytan, içki ve kumarla sadece aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyorsunuz değil mi?"
(Maide, 5/91)

"Ayetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğün vakit, kendilerinden yüz çevir, ta ki başka bir söze dalsınlar. Eğer şeytan bunu sana bir an unutturursa, hatırına geldiği gibi hemen kalk, o zalimler topluluğu ile beraber olma!" (En'am, 6/68)

"Hayvanlardan gerek yük taşıyıcıları, gerekse sergi yapmakta yararlanılacakları yaratan da O'dur. Allah'ın size verdiği rızıklardan yiyin, fakat şeytanın adımlarına uymayın; çünkü o, sizin için açık bir düşmandır."
(En'am, 6/142)

"Derken şeytan, kendilerine örtülmüş olan ayıp yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi ve: «Rabbiniz size bu ağacı yalnızca birer melek olmamanız yahut ölümsüzlüğe kavuşmamanız için yasak etti.» dedi." (A'raf, 7/20)

"Bu şekilde onları kandırıp sarktırdı. Bunun üzerine o ağacın meyvesini tattıklarında, ikisine de ayıp yerleri açılıverdi ve üzerlerini üst üste cennet yapraklarıyla yamamaya başladılar. Rableri onlara: «Ben size bu ağacı yasaklamadım mı, haberiniz olsun bu şeytan size açık bir düşmandır, demedim mi?» diye seslendi."
(A'raf, 7/22)

"Allah'tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese geldiği zaman, durup düşünürler ve derhal gerçeği görmeye başlarlar." (A'raf, 7/201)

"O vakit şeytan kendilerine yaptıklarını güzel göstermiş ve: «Bugün insanlardan size galip gelecek yok ben de sizi destekliyorum.» demişti. Fakat iki ordu karşılışınca ardına dönüverdi ve: «Ben kesinlikle sizden uzağım, sizin göremeyeceğiniz şeyleri görüyorum ve ben Allah'tan korkarım. Öyle ya, Allah'ın cezalandırması çok şiddetlidir.» dedi."
(Enfal, 8/48)

"Babası: «Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar; çünkü şeytan, insana belli bir düşmandır." (Yusuf, 12/5)

"Birde bu ikisinden kurtulacağım sandığı kişiye: «Efendinin yanında beni an!» dedi. Ona da şeytan, efendisinin yanında anmayı unutturdu da yıllarca zindanda kaldı." (Yusuf, 12/42)

"İş bitince şeytan da der ki: « Allah size gerçek olanı va'detti; ben de bir va'd yaptım, size karşı yalancı çıktım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu; ancak sizi çağırdım, siz de bana uydunuz; o hakte beni kınamayınız, kendinizi kınayınız! Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Bundan önce de ben, sizin beni Allah'a ortak koşmanızı tanımamıştım; muhakkak ki, zalimlerin hakkı acı bir azaptır!» (İbrahim, 14/22)

"Bir de onu lanetlenmiş her şeytandan koruduk." (Hicr, 15/17)

"Allah'a andolsun ki, senden önce birçok ümmetlere peygamberler gönderdik, ne var ki, şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi. Bugün de onların dostudur. Onlar için acı bir azap vardır. (Nahl, 16//63)

"Çünkü saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridirler; şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür." (İsra, 17/27)

"Genç: «Gördün mü dedi kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unuttum; onu hatırlamamı muhakkak şeytan unutturdu. O şaşılacak bir şekilde denizdeki yolunu tutmuştur.» (Kehf, 18//63)

"Babacığım, şeytana tapma; çünkü şeytan esirgeyen Allah'a isyan etti." (Meryem, 19/44)

"Derken şeytan ona vesvese verdi: «Ey Adem, sana sonsuzluk ağacını ve çürümesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?» dedi." (Taha, 20/120)

"Bunu, şeytanın karıştıracağı şüpheyi kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimselere bir imtihan vesilesi kılmak için böyle yapar. Çünkü zalimler haktan uzak bir ayrılık için dedirler." (Hac, 22/53)

"Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın! Her kim şeytanın adımlarına uyarsa, şunu bilsin ki o, çirkin ve kötü şeyler emreder. Allah'ın size karşı lütfu ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbiri asla temize çıkamazdı; fakat Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, her şeyi işiten, her şeyi bilendir." (Nur, 24/21)

"Bana geldikten sonra Kur'an, vallahi o beni saptırdı.» Öyle ya şeytan insanı yapayalnız, yardımsız bırakır." (Furkan, 25/29)

"Onu ve halkını, Allah'a değil, güneşe secde ediyorlar gördüm. Şeytan onlara yaptıklarını yaldızlamış ve bu şekilde kendilerini yoldan saptırmış da doğru gidemiyorlar." (Neml, 27/24)

"Bir de, halkının habersiz bulunduğu bir sırada şehre girdi, orada dövüşmekte olan iki adam buldu. Biri kendi taraftarlarından, biri düşmanlarındandı. Kendi taraftarlarından olan düşmanlarından olana karşı kendisinden yardım istedi. Musa da ona bir yumruk indirdi ve işini bitiriverdi. Bunun üzerine: «Bu, şeytanın işindendir. O, gerçekten şaşırtıcı belli bir düşmandır.» dedi." (Kasas, 28/15)

"Ad ve Semud'a da (peygamberler gönderdik) ki, size bunlar, meskenlerinden belli olmaktadır. Şeytan, onlara yaptıklarını güzel göstermiş ve kendilerini yoldan çevirmişti; halbuki, gözleri açık adamlardılar."
(Aankebut, 29/38)

"Onlara: «Allah'ın indirdiğine uyun!» denildiği zaman: «Hayır biz atalarımızı neyin üzerinde bulduksa onun ardınca gideriz.» diyorlar. Ya şeytan onları kızgın alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse de mi?" (Lokman, 31/21)

"Haberiniz olsun ki, şeytan size düşmandır, siz de onu düşman tutun; çünkü O, etrafına toplanan yandaşlarını ancak alevli cehennemlik dostlarından olsunlar diye davet eder." (Fatır, 35/6)

"Ey Adem oğulları, Ben size şeytana kulluk etmeyin, o size açık bir düşmandır, diye and vermedim mi?" (Yasin, 36/60)

"Kulumuz Eyyub'u da an o zaman Rabbine şöyle nida etmişti: «Bak bana, Meşekkat ve acı ile şeytan dokundu!»
(Sad, 38/41)

"Şayet seni şeytandan (gelen) bir dürtüş dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın, O'dur ancak işiten. bilen!" (Fussilet, 41/36)

"Haberiniz olsun ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra gerisin geri küfre dönenlere, şeytan fit vermiş ve onları uzun uzun emellere düşürmüştür." (Muhammed, 47/25)

"Şeytan kendilerini istila etmiş ve kendilerine Allah düşüncesini unutturmuştur. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdırlar. Uyanık ol ki, şeytanın yandaşları hep hüsrana düşenlerdir." (Mücadele, 58/19)

"Tıpkı şeytanın meseli gibi ki, insana: «İnkar et!» dedi de, inkar edince: «Ben senden uzağım; çünkü ben alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım!» dedi." (Haşr, 59/16)

"Ve o (Kur'an), kovulmuş şeytanın sözü değildir."(Tekvir, 81/25)

2 Astral seyahat nedir? İnsan uyku halinde başka insanların ruhları ile nasıl görüşebiliyor?

1. Allah’ın veli kullarının yaptığı gibi ruhunu terakki ettirip cesedine galip getirmek. Bu tarz bir ruh yükseltmesi sizi korkutmasın. Çünkü, Allah’ın istediği ve sevdiği bir tarzdır.

2. İstidrac, dediğimiz dinden uzak olan bazı şahısların yaptığı gibi bir ruh - beden ayırımına gitmektir. Bu tarz ise çok zor olmakla beraber tehlikelidir. Bazen istenmeyen ve beklenmeyen bir sonuç ile karşılaşılabilir.

Fakat asıl olan, ibadet vasıtasıyla nefs-i emaresini terbiye etmek ve ruhunu bu yolla terakki ettirmektir. Bu hem sünnettir hem de selametli ve sağlıklı hem de ibadet olan yoldur.

İnsan beden (vücut) ve ruhun birleşiminden oluşur. Beden et ve kemik olan aslı toprak olup, topraktan gelen kimyasal ve fiziksel değişime uğramış proteinler sayesinde yaşayan, ölünce yine toprak olacak olan bir yapıdır.

Ruh ise Allah’tan gelen, vücudu canlı, gören, hisseden kılan ilahi bir emirdir.

Ölü bir insan düşünelim. Eli, kolu, beyni, gözleri, kalbi,.. vücudu tam olarak yerindedir. Bu insana fıkra anlatsak, bilmece sorsak, korkunç hikayeler anlatsak, hüzünlü olaylar anlatsak ... bir tepki verir mi, bu ölü insan.

Canlı iken her fıkraya gülen, hüzünlü her olaya üzülen, korkan, sevinen, üzülen bu insana ne olmuştur. Daha doğrusu can alıcı soru şu: Ölürken bedendan eksilen nedir ki o olmayınca neşe, sevinç, hüzünde ... olmuyor? İşte o (ölünce bedenden eksilen) ruhtur.

Demek ki duygularımızı var eden, hissiyatın kaynağı olan ruhtur. Yoksa sevinme, üzülme, fikir, düşünce... gibi kavramları, kuru bir vücut organları arasındaki elektrik akımı ile izah etmek imkansızdır. Ruhla duygu vardır. Ruh emaneti geri alınınca, duygu, his, düşünce de... vücudu terk eter.

Astral seyahat; ruhun bedenimizi belirli bir süre terk ederek çeşitli yerlere düşünce hızı ile gidip, gittiğimiz yerlerde meydana gelen olayları izleyebilmeye denmektedir. Ancak esasında ruh bedenden ayrılmamaktadır. Ruh bedenden ayrılmadan da başka yerlerde bulunabilme özelliğine sahiptir. Nitekim nefislerini terbiye etmiş insanların ruharı bir anda bir çok yerde bulunabilmektedir. Abdulkadiri Geylani Hazretleri aynı anda kırktan fazla yerde görülebilmiştir.

Kur'an-ı Kerim'in mucizeliğinin bir yönünü de, onun ifade buyurduğu hakikatlerin, özellikle Allah'ın isim ve sıfatlarının o sonsuz tecellilerini ve hakikatlerini anlatırken, hiçbir çelişkiye meydan vermemesidir. Bu konuyu açıklayan Bediüzzaman, bu uçsuz bucaksız yansımaların büyük bir âhenk ve uyum içerisinde olduğunun şahitlerinden bazılarını da manevî/ruhânî olarak "astral" seyahatlerde bulunan keşif ehli, irfan ve hikmet sahiplerini kabul etmektedir.

O, özetle (sadeleştirilmiş) şöyle der:

"Kur'an'ın bahsettiği o geniş hakikatler, bütün dal-budaklarıyla, amaçları ve ortaya koydukları sonuçlarıyla, çok geniş bir yelpazede, o kadar tenasüple birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek / birbirine karşı yabancılık çekmeyecek bir surette Allah'ın isim ve sıfâtlarını, iş ve fiillerini öyle bir tarzda beyan eder ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden/Allah'ın memleketinde seyahat eden bütün irfan ve hikmet sahipleri, Kur'ân'ın o beyanlarına karşı "Sübhânallah" deyip "Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık" diyerek tasdik ediyorlar." (bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, s. 435)

"Zemin/yer ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya/ışık, hararet/ısı ve bereket ve rahmet gibi şeyler semadan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinat eden bütün edyân-ı semaviyenin/Semavî dinlerin icmâı ile ve şuhuda istinad eden/keşif yoluyla gördükleri hakikatlere dayanan bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, melâike ve ervah semadan zemine geliyorlar." (Sözler, On Beşinci Söz, s.177)

"Bundan, hisse karib/gözle görmeye yakın bir hads-i kat'î ile/kalbe birden gelen ve onu tatmin eden bir ilham ile bilinir ki, sekene-i arz/yeryüzünde ikamet edenler için, semaya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semaya gider. Öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiya ve evliya veya cesetlerini çıkaran ervâh-ı emvat, izn-i İlâhî ile oraya giderler. (Sözler, a.g.e)

"Metafizik gerilim" kavramı, kendi bağlamında daha iyi anlaşılır. Ancak genel anlamı şöyledir: "Metafizik" kelimesi, fizik ötesi, manevî âlemleri, gayb âlemlerini, berzah, ahiret gibi fizik ötesi âlemleri ifade etmektedir. "Gerilim" kavramı, "elektriğin gerilim hattı" tabirinde olduğu gibi, yüksek bir enerji voltajını ifade etmektedir.

Buna göre benzetme yoluyla kullanılan "Metafizik gerilim" kavramından şunu anlamak gerekir: İman dürbünüyle manevî âlemlere, fizik ötesi âlemlere, Allah'ın isim ve sıfatlarının hakikatlerine bakıldığında, oralarda insanı derhal kendine çeken, bir güzelliği, bir çekim alanını, akılları çarpan, gönülleri çelen, vicdanları kendine meftun eden bir cazibe merkezini, yüksek manevî bir "elektrik gerilim hattını" görecek ve ona kapılacaklardır. Adeta kendinden geçip bir nevi transa geçecekler.

Rüyada da insanın ruhu yine cesede bağlıdır. Ancak rüyada farklı yerlerden ve alemlerden pencereler açılır ve ruh o pencereden o alemleri seyreder. Başka insanların ruhlarıyla görüşebilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Rüya Nedir; Rüya ile Amel Edilir mi?

3 İstidraç nedir? Keramet ve istidrac arasındaki farkı nasıl anlamalıyız?

Cenab-ı Hak, peygamberlerine dâvâlarını doğrulamak için “mucize” verdiği gibi, velî kullarına da “keramet” dediğimiz bazı harika haller ihsan etmiştir. Velînin gösterdiği kerametler, Peygamber Efendimizin (asm) dâvâsında doğru olduğunun bir alâmetidir. Zira velînin gösterdiği keramet, tâbi olduğu peygamberin kerameti sayılmaktadır.

Hz. Ömer (ra)’in gönderdiği mektubun içine atılmasıyla Nil Nehrinin taşması, yine Hz. Ömer (ra)’in Medine’de minber üzerinde hutbe okurken bir aylık mesafedeki İslâm ordusunun kumandanına “Yâ Sariye, dağa sağın.” diyerek, sesini ona duyurması ve ordunun tehlikeyi atlatması, kerametlere misal olarak zikredilebilir.

Keramet, Cenab-ı Hakk'ı bütün sıfatlarıyla birlikte tanıyan, Ona ibadette kusur etmeyen, günahlardan sakınan, gayrimeşru lezzetlere iltifat etmeyen, gaflete dalmayan zatlarda görülür. Bu vasıfları taşımayan, hattâ tam tersi bir yaşayışın içerisinde olan kimselerden görülen harikalıklar ise keramet değil, “istidraç”tır. İstidraç, küfrü veya fâsıklığı açıkça görülen kimsenin elinde, isteğine uygun olarak zuhur eden harikalıklardır.1

Nitekim Fıkh-ı Ekber Şerhi’nde zikredilen bir hadis-i şerifte buna işaretle şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’ın, isyana devam eden kişiye istediği nimetleri verdiğini gördüğün zaman bu bir istidraçtır.”2

Cenab-ı Hakk'ın, Kendisine isyan eden kimselerin isteklerini yerine getirmesi, böylelerinin azaplarını daha fazla arttırmak içindir. Yoksa, onlarda bir hakikat olduğu için değildir. Nitekim şeytanın yeryüzünü zahmetsizce dolaşabilmesi, Firavun’un ve Nemrut’un dünyada iken birçok nimetlere mazhar olması, isyanlarını daha da arttırmaları ve ahirette daha çok azaba çarptırılmaları için verilmiştir.

Bir âyet-i kerimede,

“Âyetlerimizi yalan sayanları biz, bilmeyecekleri noktalardan yavaş yavaş helâke yaklaştırırız.”3

buyurularak bu hakikate işaret edilmiştir.

Zaten istidracın bir diğer mânâsı da, bir kimseyi yavaş yavaş arzusuna götürüp haberi olmadan felâkete atmaktır.

“Keramet ve istidraç, mânen birbirine mübayindir (zıttır).” diyen Bediüzzaman Said Nursî bu hususta şu izahı yapar:

“Zira keramet, mûcize gibi Allah’ın fiilidir. Ve o keramet sahibi de kerametini Allah’tan olduğunu bilir ve Allah’ın kendisine hâmi ve rakîb (görüp gözeten) olduğunu da bilir. Tevekkül-ü yakîni de fazlalaşır. Lâkin bazan Allah’ın izniyle kerâmetlerine şuuru olur, bazan olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısmıdır (kendisinden bir keramet zuhur ettiğinin farkında olmamasıdır).”

“İstidraç ise, gaflet içinde iken eşya-yı gaybiyenin inkişafından ve garip fiilleri izhar etmekten ibarettir. Fakat bu istidraç sahibi, nefsine istinat ve iktidarına isnat etmekle enaniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki, (Karun gibi),  اِنَّمَاۤ اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ  'Bu serveti ancak bende mevcut bir ilimden ötürü bana verilmiştir.'(Kasa, 28/78)  (meâlindeki âyet-i kerimeyi) okumaya başlar. Lâkin o inkişaf (mânevî hal, tasfiye-i nefs ve tenevvür-ü kalb (nefsi aradan çıkarmak ve kalb nuru) neticesi olduğu takdirde, ehl-i istidraç ile ehl-i kerâmet arasında tabaka-i ulâda (birinci mertebede) fark yoktur. “Tam mânâsıyla fenaya mazhar olanlar ise, onlara da Allah’ın izniyle eşya-yı gaybiye inkişaf eder. Ve onlar da o eşyayı fenâfillah olan havaslarıyla (duygularıyla görürler. Bunun istidraçtan farkı pek zâhirdir. Zira zâhire çıkan batınlarının nurâniyeti, mürâilerin zulümatıyla iltibas olmaz (yani, onların ruhlarında mevcut olan nurlu haller, gösteriş meraklıların karanlık halleriyle karışmaz, bir tutulmaz.).”4

Diğer taraftan, istidracın sihirle de yakında alâkası vardır. İstidraç ehli, sihirle, yapılmayanı “yapılmış” gösterir. Meselâ, cam yemediği veya şiş batırmadıkları halde, başkaları onun cam yediğini veya vücuduna şiş batırdığını zannederler. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin de beyan ettiği gibi, şu âyet-i kerime istidraç ehlinin durumunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Onlar, kendilerinin bir şey üzere olduklarını sanırlar. Dikkat ediniz, onlar yalancıdırlar. Onları şeytan istilâ etmiş, Allah’ı zikretmeyi dahi onlara unutturmuştur. Bunlar şeytan fırkasıdır.”5

Netice olarak söylemek gerekirse, Allah’a itaat etmeyen, Onun yasak kıldığı şeyleri isteyen kimselerden cam yemek, vücutlarına şiş sokmak gibi görülen harika haller keramet olmayıp, istidraçtan başka bir şey değildir. Hattâ İmam-ı Rabbanî Hazretleri, Allah’a iman etse ve Onun emirlerini yerine getirse dahi, bu hallerini başkalarına gösteriş için ve şöhret kazanmak gayesiyle göstermeyi de istidraç olarak değerlendirmektedir.6

Çünkü gerçek bir velî, gösteriş için değil, ihtiyaç ânında Allah’ın kendisine bir ikramı olarak keramet izhar eder. Bundan dolayı, halkı aldatmak, birtakım menfaatler temin etmek ve yalancı bir şöhret elde etmek maksadıyla herkesin yapamadığı bazı hareketlerde bulunan sefih insanlara kıymet vermemek gerektir. Bu hallerini de evliyanın kerametiyle karıştırmamak lâzımdır.

Dipnotlar:

1. Muvazzah İlm-i Kelâm, s. 176.
2. Fıkh-ı Ekber Aliyyü’l-Karî Şerhi Tercümesi, s. 195.
3. Â'raf, 7/182.
4. Mesnevî-i Nuriye, s. 208.
5. Mücadele, 58/18-19.
6. İmamı Rabbanî, Mektubat, II/99. Mektub.

4 Kurşun dökmenin / döktürmenin İslâmiyet'teki yeri nedir?

Nazar veya diğer rahatsızlıklar için kurşun dökülmesi veya döktürülmesi doğru değildir.

İnsanı tesir altına alan, hasta eden bazı vak’alar vardır ki, tıp ilmi bunlar için kesin teşhise varamamıştır. Gerçek sebebi hakkında da açık bir bilgi verememektedir. İşte bunlardan birisi de “nazar etme,” “göz değme”dir. Nazarın gerçek olduğu, nazar edilen kimsenin hastalanmasına, hattâ ölümüne sebep olduğu da bilinen ve kabul edilen bir hakikattir.

Nazarın gerçek olduğunu ve insanın kaderiyle yakından alâkasının bulunduğunu ifade eden Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmaktadır:

“Nazar haktır, kader ile yarışan bir şey olsaydı, nazar değme işi yarışıp onu geçerdi (kaderi değiştirirdi).”1

Nazarın kaderle her ne kadar alâkası varsa da onun tesirini yaratan yine Cenab-ı Hakk'tır. Yoksa bizzat nazar eden kişi o hadiseyi meydana getirmiş değildir. Nazarı keskin olan kimse bir şeye baktığı anda Cenab-ı Hak o şeyde zararı yaratmaktadır. Çünkü iyiliği de kötülüğü de yaratan Allah’tır. Allah’ın iradesi dışında hiçbir şey meydana gelmez.

Nazar etmenin, ölümü, kişinin helâk olmasını netice veren cihetini Peygamberimiz (asm)'den öğreniyoruz. Câbir bin Abdullah’ın rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmaktadır:

“Göz değmesi haktır. Deveyi kazana, insanı da kabre girdirir.”2

Böylece, nazara uğrayan deve nasıl ki ölüp, eti tencereye konuyorsa, aynı şekilde nazar edilen kişi de hayatından olup mezara girebilmektedir. Hadis-i şeriften nazarın tesirinin yalnız insana bağlı kalmadığı, bütün canlılara, hattâ insanı dikkatini çeken hertürlü şeye de zarar verebildiği anlaşılmaktadır.

Asr-ı saadet'te geçen, nazarla ilgili bir hadiseden, mü’minin beğendiği bir şey karşısında nasıl davranması, neler söylemesi gerektiği, nazar etmenin din kardeşini öldürme sayılacağı, nazara uğrayan ve nazar eden kimsenin neler yapması gerektiği hususunda geniş bilgiler çıkarmak mümkündür.

Sahabîlerden Amr bin Rebia, Sehl bin Huneyf’i yıkanırken görür, nazar eder. Sehl çarpılmış gibi yere yıkılır. Alıp Peygamberimiz (asm)'in bulunduğu yere götürürler. Durumu öğrenen Peygamberimiz (asm) “Kimden şüphe ediyorsunuz?” diye sorar. Sahabîler, Amr bin Rebia’nın ismini verirler. Bunun üzerine Peygamberimiz (asm) Amr’ı azarlayarak,

“Sizden biriniz neden din kardeşini öldürüyor? Biriniz kardeşinde beğendiği, hoşuna gittiği bir şey gördüğü zaman ona mübarek olması için dua etsin (Mâşallah, Bârekallah gibi sözler söylesin)” buyurur.

Daha sonra Peygamberimiz (asm) bir miktar su ister ve nazar eden Amr’ın abdest almasını emreder.3

Bir nevi abdest olan bu tatbikatı fıkıh âlimlerimiz şöyle tarif ederler. Bir kabın içine su konur. Nazar eden kimse bir avuç alır, ağzını çalkar, suyu kabın içine püskürtür. Sonra aynı sudan alarak yüzünü yıkar, sonra sol eliyle su alarak sağ elini yıkar, sağ eliyle de alarak sol elini bileklere kadar yıkar. Daha sonra sağ ve sol dirseklerini yıkar. Sonra dirseğini ve omuzu arasını yıkar. Sonra ayaklarını, sağ ve sol dizini yıkar. Elini ve ayaklarını yıkarken, kolunu ve dizinden aşağısını yıkamaz. Daha sonra sağ böğrünü aşağı doğru yıkar. Bütün bu organlarını yıkadıktan sonra su aynı kapta biriktirilir. Nazar eden kişi bu işi tamamladıktan sonra su kabını alarak nazar ettiği şahsın arkasında durup başına döker.4 Kullanılan bu su pis sayılmamaktadır. Bunu Peygamberimizin (asm) bizzat kendi tatbikatından anlamaktayız.

Peygamberimizin kısaca tarif ettiği ve âlimler tarafından da genişçe izah edilen bu yıkamanın bilinmeyen pek çok hikmeti, şüphesiz, vardır. En azından nazar şüphesini gidermek için bu sünneti yapmak gerekir. Bu yıkama ve dökme işi sahabîler tarafından da zaman zaman tatbik edilmiştir.

Bu iş yapıldıktan sonra nazar eden kimse bereket duasında bulunarak, “Mâşallah, Lâ kuvvete illâ billah” derse, meydana gelebilecek zararı Allah’ın gidereceği bildirilmektedir. Zaten bu yıkama işinin yapılması bir nevi fiilî duadır. Tesir ve şifa ise Allah’tan beklenmelidir.

Nazardan ve ondan gelebilecek şerden Allah’a sığınmalıdır. Hz. Âişe (ra)’den öğrendiğimize göre, Peygamberimiz (asm) ona göz değmesine karşı rukye yapmasını (dua okumasını) emretmiştir.5

Başka bir hadiste “Nazardan Allah’a sığınınız”6 buyurularak, şifayı Allah’tan istememiz tavsiye edilmektedir.

Peygamberimiz (asm)'in göz değmesi karşısında ondan korunmak için hangi duaları okuduğunu ve neler yaptığını Ebû Said el-Hudrî (r.a.) şöyle anlatmaktadır:

“Resulullah (a.s.m.) (Cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırım, gibi dualarla) cinlerin nazarından, sonra da insanların nazarından Allah’a iltica ederdi. Sonra Muavvizetân (Felâk ve Nâs Sûreleri) inince bu sûrelere devam etti. Diğer duaları terk etti.”7

Şu halde, nazar eden ve zarar verenler yalnız insanlar değildir. Aynı zamanda cinler de nazar edip, insana zarar vermektedir. “Cinlerin nazarı oktan daha sür’atli geçer.” diyen bazı âlimler göz değmesini, cinlerin çarpması ve nazar etmesi mânâsında da anlamaktadırlar.

Peygamberimiz (asm)'in tatbik ve tavsiye ettiği mânevî ilaçlardan başka yollara başvurup şifa aramak mü’mine yakışmaz. Cahiliye devrinde Araplar bazı hastalıklardan dolayı boyunlarına ve kollarına çeşitli âlet ve boncuklar takarlardı. Deva ve şifayı da o taktıkları şeylerden beklerlerdi. Şirk kokan, inancına uymayan bu nevi işleri şiddetle yasaklayan Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir şey takarsa bütün işleri o taktığı şeye teslim edilir.”8

Böylece takılan o şeyin bir fayda vermeyeceği, ayrıca kişinin bütün ümidini bizzat ona bağlamasıyla da inancına zarar geleceği anlaşılmış oluyor.

Nazardan korunmak için mânâsı bilinmeyen bazı muskalar yazıp kullanmak veya “nazar boncukları” takmak İslâm inancına uymayan bâtıl âdetlerdir. Bu gibi şeyleri insanın takınması caiz olmadığı gibi, bir hayvana veya bir eşya üzerine takmak da aynı şekilde meşru değildir. Peygamberimiz (asm)'in haram saydığı bazı şeyler arasında nazarlık takınmak da sayılmaktadır.9

Bu işlere benzeyen ve halk arasında "mum eritmek", "kurşun dökmek" veya "ot yakıp hastanın başının üzerinde gezdirmek" gibi hiçbir mânâsı olmayan tatbikatlara tevessül etmemek lâzımdır. Çünkü Cenab-ı Hak her türlü derdi verirken, meşru olarak dermanını da yaratmıştır.

Mü’min ölçü olarak sünneti almalı, o çizgiden çıkmamaya çalışmalıdır. İstikamet ancak bu yolla mümkündür.

Dipnotlar:

1. Müslim, Selâm: 42; İbni Mâce, Tıb: 3.
2. Keşfü’l-Hafâ, 2: 76 (Ebû Naim’dennaklen).
3. İbni Mâce, Tıb: 32, Müsned, 3: 447.
4. Neyevi, Şerh-u Sahih-i Müslim, 14 % 172-173.
5. İbni Mâce, Tıb: 34.
6. A.g.e., Tıb: 32.
7. A.g.e., Tıb: 34.
8. Tirmizi, Tıb: 24.
9. Neseî, Zînet: 17.

(Mehmed Paksu, Helal – Haram)

5 Kabala nedir? Kabala hakkında kapsamlı bilgi verir misiniz?

İsrailoğulları henüz Hz. Musa (as) hayatta iken dahi, Eski Mısır'da gördükleri putların benzerlerini yapıp onlara tapınmaya başlamışken, Hz. Musa (as)'ın vefatının ardından daha ileri sapmalara kaymaları zor olmamıştır. Kuşkusuz tüm Yahudiler için aynı şey söylenemez, ama aralarından bazıları Mısır'ın putperest kültürünü yaşatmış, dahası bu kültürün temelini oluşturan Mısır rahiplerinin (Firavun büyücülerinin) öğretilerini sürdürmüş, bu öğretileri Yahudiliğin içine sokarak onu tahrif etmişlerdir.

Eski Mısır'dan Yahudiliğe devrolunan öğreti, Kabala'dır. Kabala da, aynı Mısır rahiplerinin sistemi gibi, ezoterik (gizemli) bir öğreti olarak yayılmış ve yine Mısır rahipleri gibi temelde büyü ile ilgilenmiştir. Ünlü Yahudi araştırmacı Shimon Halevi, "Kabala, Tradition of Hidden Knowledge" (Kabala, Gizli İlmin Geleneği) adlı kitabında Kabala'yı şöyle tanımlamaktadır:

"Pratikte Kabala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur."

Kabala'nın en önemli özelliği, büyü ile yakından ilgili olmasıdır. Kabala'yı tanıtan en tanınmış kitaplardan biri "Die Kabala" (Von Papus) da, Kabala-büyü ilişkisini şöyle vurgular:

"Kabala'nın teorisi, büyünün genel teorisine bağlanır."

Kabala'nın dikkat çekici bir yönü ise, Tevrat'taki yaratılış anlatımından çok farklı bir anlatım içermesi, Eski Mısır'ın maddenin sürekliliğine dayalı materyalist görüşünü korumasıdır.

Eski Mısır'ın materyalist, büyüye dayalı ezoterik öğretilerini devralan Yahudiler, Tevrat'ın bu konudaki yasaklamalarını tamamen göz ardı ederek, diğer putperest kavimlerin büyü ritüellerini de benimsemişler ve böylece Kabala Yahudiliğin içinde, ama Tevrat'a muhalif bir mistik öğreti olarak gelişmiştir.

Kur'an'da bu konuya işaret eden bir ayet bulunmaktadır. Allah, İsrailoğulları'nın, kendi dinlerinin dışındaki kaynaklardan şeytani büyü öğretileri öğrendiklerini şöyle haber vermektedir:

"Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkâr etmedi, ancak şeytanlar inkâr etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: 'Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkâr etme.' demedikçe hiç kimseye öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi."(Bakara, 2/102)

Ayette bazı Yahudilerin, ahirette kayba uğrayacaklarını bilmelerine rağmen, büyü öğrendikleri ve uyguladıkları haber verilmektedir. Yine ayetteki ifadeyle, söz konusu Yahudiler, bu şekilde Allah'ın kendilerine indirdiği şeriattan sapmış ve putperestlerin kültürüne (büyü öğretilerine) özenerek "kendi nefislerini satmış", yani imandan vazgeçmişlerdir.

Bu ayette haber verilen gerçek, Yahudi tarihindeki önemli bir mücadelenin de ana hatlarını göstermektedir. Bu mücadele, Allah'ın Yahudilere gönderdiği peygamberler ve bu peygamberlere itaat eden mümin Yahudiler ile, Allah'ın emirlerine isyan eden, çevrelerindeki putperest kavimlere özenerek Allah'ın şeriatı yerine onların inanç ve kültürlerine eğilim gösteren sapkın Yahudiler arasındadır.

İşin ilginç yanı, bu mücadaleye bazı Yahudi olmayan kimselerin de katılmasıdır. Kabala ve ona dayalı pagan öğretiler, sadece Yahudiler içinde değil, Yahudi olmayanlar arasında da yankı bulmuştur.

6 Telekinezi, yani düşünce gücü ile cisimleri hareket ettirmeye çalışmak, insanı şirke sokar mı?

Mıknatısa başka cisimleri çekme kuvvetini veren Allah, insanlara da bu türden bazı kabiliyetleri vermiş olabilir.

Bunlarda hem sahibi için hem de görenler için bir imtihan vesilesi olabilir. Bu tür harikaları insanlara mal ederek, adeta bir ilahî güç gösterisi gibi algılamalar elbette bir şirktir. Fakat her şeyi bir sebep olarak görüp asıl kaynağı Allah olarak düşünenler için bir sakınca yoktur.

Ahir zaman fitnesi içerisinde, çok harika olaylara şahit olunacağına dair hadisler vardır. Bu hususlar, Deccal ile ilgili olarak zikredildiği için, onların Deccal’ın şahsında ortaya çıkacağı düşüncesi hâkim olmuştur. Oysa bu tür işler, deccallerin de bulunduğu ahir zamanda o asırlardaki insanlar tarafından ortaya konacaktır.

Mesela, bir hadiste

“Deccal bulutlara yağmur yağdır diye emreder, o da derhal yağdırır.” (Müslim, Fiten, 110; Tirmizî, Fiten 59)

denilmektedir. Bunun manası şudur: o asırda teknoloji o kadar gelişecek ki, onunla bulutlara bile hükmedilecek ve yağmur bombası atılarak yağmur yağdırılacaktır. Nitekim günümüzde buna benzer gelişmeler olmaktadır.

Eskidenberi göz değdirmeyle insanlar, hayvanlar veya cisimlere tesir edildiği, bu etkiyle onların yere yıkıldığı, attan düştüğü, kayaların parçalandığı vs. bilinmektedir.

Telepati, bu asırda harika bir telekomünikasyon örneği olduğu gibi, -deyim yerindeyse- var olduğu söylenen "telekinezi" de harika bir tele-mıknatizasyon örneği olabilir.

7 Şeytan, cinler ve melekler görünebilir mi? Önceden melekler, cinler ve şeytanlar insanlara gözüküyomuş diye duydum, bu doğru mu?

Suyun buharlaşması, katı maddelerin gaz, sıvı ve buhar haline dönüşmesi, atomun parçalanıp enerji dalgaları ve kuantlar haline gelmesi, yıldızların karadelikler halinde ortaya çıkmaları gibi, hayatımızda ve kâinatta görülen âlemden görülmeyene doğru bir faaliyet, bir akış ve bir hamle mevcuttur. Bu İlâhî icraatı tersine düşündüğümüzde ise, görülmeyenden görülene ve bilinmezden de madde olarak müşahede edilir hale gelmeye doğru bir akışın varlığını gözlemek mümkündür. Gazlar sıvı olur; kristalleşir cisim olur; buharlaşan su zerrecikleri, "Bizi yok zannetmeyin, görülmüyoruz ama, kaybolmadık" der gibi, damlalar haline gelip başımızı ıslatır; gök tarlasındaki pamuk yığınları, yer aynasına kar örtüsü olarak yansır... Hattâ, buhar halinden çıkan su, daha da kesafet kazanayım ve şekillenip görüneyim diye buz olur, demirden de olsa kabını parçalar. Beynimizde plânladığımız nice görünmezler, dış âleme intikal edip görünür ve maddî vücut kazanırlar.

İşte, görünmeyen varlıklar olan melek, cin ve ruhanîler de, her ne kadar kendilerine has yapılarıyla bu âlemde görülmeseler bile, bu âleme has vasıtaları kullanıp, kılıf ve elbise giyerek görünebilirler. Meleklerin ve cinlerin bu şekilde görünmelerine "temessül" diyoruz. Kur'ân, temessülü anlatırken (Meryem, 19/17), "(Melek, Meryem Validemiz'e) "tastamam bir insan şeklinde temessül etti." der.

Eski dönemlerde cinler ve melekler insanlara görünebildiği gibi, bu zamanda da görünebilir. Nitekim bünyesi müsait olan bazı insanlar cinlerle irtibat kurarak onları görmektedir. Bazı veli kullar da melekleri görmesi mümkündür. Bunlar tamamen Allah'ın iradesi ile olabilir.

Efendimiz (sav)'e vahiy getiren melek, bazen kendine has keyfiyetle, bazen bir muharip şeklinde, bazen de daha başka suretlerde geliyordu.

Benî Kureyza üzerine yürüneceği zaman Cebrail (as), tozu toprağı üstünde bir muharip suretinde gelmiş ve "Ya Rasûlullah, siz zırhlarınızı çıkardınız, fakat biz melekler taifesi çıkarmadık." demişti.

Yine aynı melek, bazı zaman oluyordu ki, Dıhye (ra) suretinde geliyor, bazı zaman da, dinî tâlim maksadıyla üzerinde hiç de yolculuk emaresi taşımayan bir misafir kıyafetinde geliyor ve "İman, İhsan, İslâm nedir?" şeklinde suâller sorup, verilen cevapları "Doğru" diye tasdikleyip gidiyordu...

Cinler ve şeytanlar da, melek gibi temessül edebilir. Hüseyin Cisrî'ye göre, Allah'ın (cc) kendilerine verdiği yaratılış biçimi sayesinde havadan, esirden veya benzeri bir maddeden istedikleri kadar alıp yoğunlaştırarak istedikleri şekle sokar ve o şekli âdete bir elbise yapıp, o elbise içinde insanlara görünürler.

İmam Şiblî, Ebu Ya'lâ'nın beyanına dayanarak, cinlerin ve şeytanların kendi kendilerine şekil değiştiremeyeceklerini, buna güç ve takatlarının olmadığını, fakat Allah'ın (cc) kendilerine öğrettiği kelime ve isimlerden âdeta şifre vazifesi yapan birini söylediklerinde, Allah'ın (cc) onları bir şekilden diğer şekle, bir halden başka bir hale soktuğunu belirtir. Bu, kendi âleminden başka bir âleme, o âleme ait bir vasıta ile geçebilmek için sanki sınırda söylenmesi gereken bir kelime, gösterilmesi şart bir vize ya da askerin geçit için sorduğu parola gibidir. Cinler ve şeytanlar, kendi kabiliyet ve irâdeleriyle bu tebdil-i kıyafeti (transformasyon) yapamazlar; yapmaya kalkıştıklarında, bünyeleri parça parça olur ve hayatiyetlerini kaybederler.

Cinlerden olan şeytan da, insan kılığına girebilir. Nitekim, onun Bedir Savaşı öncesi Necid'li bir yaşlı sûretinde Kureyş'e gelerek, kurdukları tuzak için onlara tahrik edici fikirler verip, çareler tavsiye ettiği rivayet edilir. Aynı şekilde bir başka defa, ganimetlere nöbetçilik yapan bir sahâbinin şeytanı ganimete zarar vermek isterken yakaladığı ve onun yalvarıp yakarması karşısında da salıverdiği nakledilir. Hâdise üçüncü defa tekerrür edince şeytan, kendisini Allah'ın Rasulü'ne götürmeye karar veren sahabiye, "Bırak da, sana bizden korunup, emniyette olacağınız şeyi söyleyeyim." der, Sahabi,
- O nedir, diye sorunca da,
- Ayetü'l-Kürsî, cevabını verir.
Bu hâdise kendilerine intikal edince Efendimiz (sav),
- Habis yalancıdır, ama doğru söylemiş, buyururlar.

Cinler, insan kılığında görünebilecekleri gibi, hayvan şeklinde de görünebilirler. Yılan, akrep, sığır, merkep ve kuş kılığına girdikleri de anlatılmaktadır. Nitekim, Nahle Vadisi'nde Efendimiz (sav), onlardan biat kabul ederken, akrep ve kelb gibi herhangi bir hayvan kılığında görünmemeleri veya kendi suretlerinde, ya da daha başka munis bir surette tezahür etmeleri teklifinde bulunmuş, ümmetine de,

"Siz evinizde böyle bir haşere gördüğünüzde, ona önce üç defa 'Allah rızası için git!..' deyin; belki o cin arkadaşlarınızdan olabilir. Eğer gitmezse, o zaman cin değildir; zarar verecekse, öldürebilirsiniz." buyurmuşlardı.

Bu, bir bakıma iki ayrı taifenin, iki ayrı cinsin veya iki ayrı sınıfın mukavelesi gibiydi ki, onun bu teklifine karşı cinler de,

"Ümmetin her şeye besmele çeker, her şeyi kapatır ve muhafaza ederse, biz onların yiyecek ve içeceklerinden ne yer, ne de içeriz."

şeklinde söz vermişlerdi. Tabiî ki, cinlerin bizim yediklerimizden nasıl istifade ettiklerini bilemiyoruz. Belki havasından, belki kokusundan, belki de müteaffin keyfiyetinden istifade etmektedirler.

Nitekim bir hadîs-i şerifte,

"Tezek ve kemiklerle taharetlenmeyiniz; çünkü onlar cin kardeşlerinizin yiyecekleridir." buyurulur.

8 Şeytan tövbe edebilir mi?

Şeytan cin nevinden olmakla beraber, daha farklı bir konumu vardır. Şeytanın tövbe etmesi onun şeytanlığına aykırı bir şeydir. Çünkü cevheri bozulmuştur. Tövbe etme özelliğini kendi iradesi ile kaybetmiş ve insanları sapıklığa itme vazifesini bizat kendisi Allah'tan istemiştir.

“Şeytan beş şey yüzünden ebedi kaybedenlerden oldu:
1. Günahını kabul etmediği için,
2. Pişmanlık duymadığı için,
3. Kendini isyan ettiren nefs-i emmaresini kınamadığı için,
4. Tövbeye yanaşmadığı için,
5. Rahmet-i İlahiden umudunu kestiği için.” (İbn-i Hacer, Münebbihat, 73.)

Bu yüzden bir müminin, işlediği günahı kabul etmesi; yaptığı hata ve günahlardan ötürü pişmanlık duyması; nefsini hesaba çekip onu kınaması, sık sık tövbe-istiğfar etmesi ve rahmet-i ilahiden hiçbir zaman ümit kesmemesi gerekmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Şeytan niçin yaratılmıştır?..

9 Zamanda yolculuk mümkün müdür?

Ayet ve hadislerde böyle bir şey açık olarak söz konusu değildir. Bunlar, şu anda birer teori olarak ortaya konmuş, bilim-kurgu hayallerin ürünüdür.

Manevî sahada derinleşen evliyaların, ruhânî yolculukları esnasında hem geçmiş hem de gelecek zamanda seyahat ettiklerine dair bolca misallerini İslamî literatürde görmek mümkündür.

Bast-ı zaman: Zamanın genişlemesi, bereketlenmesi. Az zamanda uzun bir zaman yaşamış olma hâli.

Tayy-ı mekân: Mekânı aşarak bir anda değişik yerlerde görünebilmek.

Dağlarla yeryüzünün alanı genişliyor. Küçücük kabarcıklar da midenin alanını artırıyorlar. Akciğer açıldığı zaman iki yüz elli metrekare oluyor. Allah'ın mekân içinde mekân yarattığına bunlar birer misâl...

Öyle ise o zât-ı kadir, zaman içinde zaman da yaratabilir. Nitekim yaratmışta... Rüya, bast-ı zaman ve miraç...

Biz bilgimizle, görgümüzle sınırlıyız. Ülfete, alışkanlıklara esir olmuşuz. Güneş ışığının, yaklaşık, yüz elli milyon kilometrelik bir mesafeyi sekiz dakikada kat ederek dünyamıza ulaşmasına artık hayret etmiyoruz. Halbuki bu çok harika bir kudret mucizesi...

“Cenâbı Hak ışıkta sergilediği bu mucizeyi, ruhu cesedine galip gelmiş bir sevgili kulunda da gösterebilir.” dediğimizde hemen itirazlar başlıyor. Niçin? Çünkü; biz görgü mahkûmuyuz ve böyle bir şeye hiç şahit olmamışız. Bu hadiseyi her gün seyredebilsek o da nazarımızda gizlenecek, ona da hayret etmemeye başlayacağız.

“Rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur'an okumuş olsa idin birkaç hatim okumuş olurdun. Bu hâlet, evliya için hâlet-i yakazada inkişaf eder. Mesele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zaten zaman ile mukayyet değildir. Ruhu cismâniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri, sürat-ı ruh mîzanıyla cereyan eder.” ( Mesnevî-i Nuriye)

Bugün, şekillerin ve seslerin televizyon vasıtasıyla bir anda birçok mekânlarda bulunmasını gayet normal karşılıyoruz. Ama Belkıs'ın tahtının çok kısa bir zamanda Süleyman aleyhisselâmın yanına getirilmesini aklımıza sığıştıramıyoruz. Faraza; bir gün ses ve şekiller gibi, eşyanın da nakline muvaffak olunsa, o zaman onu da gayet normal ve makûl bulacak, ona da hayret etmemeğe başlayacağız.

Yukarıdaki vecizede alışık olmadığımız bir tâbir geçti: "Ruh sürati." Ruhun sürati ne ışıkla kıyasa girer, ne de sesle. Hayâl, ruhun bir hizmetçisi. Bir anda cennetlere varabiliyor. Akıl, ruhun anlama âleti. İnsan bu âletle bir anda yıldızlara çıkıp onları tefekkür edebiliyor.

Ruh cesede galip olunca, birkaç mekânda bir anda bulunmak da gayet kolay olur. Rüyada bizim de ruhumuz bedenimize bir derece galip gelir. Çok uzak mesafelere bir anda gider, geçmişe ve geleceğe rahatlıkla geçeriz. Dedemizle de görüşürüz, torunlarımızla da.

Manen terakki ederek, melekleri gerilerde bırakan bir ruh, onların gayet rahatlıkla yaptığı bir işi niçin yapamasın? Bir anda birkaç mekânda neden bulunamasın?

10 Anne babanın evladına ya da insanın kendisine nazarı değer mi?

İnsanın anne babasının veya kendisinin de kendisine nazarı değebilir. İnsan bazen kendisinde bulunan bir şeye karşı aşırı sevgi beslemesi nazara sebep olabilir. Bu bakımdan, kendisinde bulunan güzel bir hasleti Allah'ın bir vergisi olduğunu bilmelidir.

Nazar, genelde kendisinde bulunan nimetlerle, o nimetin kendilerinde olmayan insanların arasına böbürlenerek, gururlanarak ve korumasız olarak çıktığı durumlarda değer. Ancak aşırı sevgi ve iç kaynaması da nazara neden olabilir.

Nazarı değen insanlar, zihinlerinde biriktirdikleri olumsuz bir enerjiyi, belli bir frekanstan yayarak, özellikle korumasız insanları bir anda perişan edebilirler.

Bazen annenin babanın nazarı da kendi çocuklarına değebilmektedir. Çocuğunun güzelliği karşısında aşırı bir sevgi nazarıyla bakan anne "Hele bakın yavruma, benim ne de güzel yavrum var." derken, onun bir anda hastalanmasına sebebiyet verebilir.

Bu açıdan kişi çocuğuna veya aşırı sevgi duyduğu birisine de iç kaynaması olarak nazar değebilir. Böyle durumlarda "maşallah, barekkellah" diyerek, nazar değmekten kurtulmuş olur.

Tabii bundan, mutlaka böyle olursa nazar değer bunun dışında asla bir şey olmaz, manası çıkarılmamalıdır.

Kem göz sahibi, yüreğinde biriktirdiği bütün olumsuz duyguları negatif enerji olarak gözlerine taşımışsa, gördüğü paratonersiz ilk istasyonda onu boşaltacak demektir. Bundan korunmanın yolu da insanların takdir hislerini galeyana getirmeden, onların gıpta damarlarını fazla tahrik etmeden hareket etmek ve sürekli okunması istenen duaları okumaktır.

Sahih hadis kitaplarında bu nevi tedavide daha ziyade Fatiha, İhlas, Felak ve Nas sûreleriyle bazı duaların okunduğu rivayet edilmektedir.

Sihir karışmayan, yani şer ve şeytanlık için olmayıp da ondan korunmak ve bir hastalık veya âfete Allah'tan şifa niyazı için kendine veya diğerine hulus-u kalp ve salih niyet ile bir dua ve ayet okuyup üflemek türünden olan okumaların olabilirliği doğaldır. Bu tür okumalardan sonra hastaların Allah'ın izniyle iyileşerek ayağa kalktıkları da artık inkâr edilemez bir gerçektir.

Okunan sûrelerde, ayet veya dualarda emrolunduğu üzere, herkesin Allah'a sığınarak kendisi ve diğerleri için dua etmesi, okuması meşru değil, dince emredilmiştir. Bu sûre ve duaların, nazar değmesi gibi manevî sebeplere dayalı hastalıklara da, belli durumlarda yılan ve akrep sokması gibi maddî sebepli hastalıklara da okunduğu ve netice alındığı da bilinmektedir.

Yalnız okuma ile tedavinin caiz olabilmesi için oldukça önemli bir konu vardır ki o da; okunan şeyin ayet, hadis veya manası anlaşılan bir dua olması, şifa verenin yalnız Allah olduğunun bilinmesi, gayrimeşru bir maksada hizmet etmemesi, tıbbî tedavinin önünü kapatmaması gibi şartlar ileri sürülür.

Bunu insan kendisi yapabildiği gibi, bu işi iyi bilen ve iyi niyetli olduğu bilinen güvenilir birine de yaptırabilir. Tıbben tedavi imkânının bulunmadığı durumlarda veya ona yardımcı bir unsur olarak moralin insan psikolojisi üzerindeki etkisi sebebiyle, insanlar dinin üstün yapıcı etkisini kullanarak, dinî metinler ve dualarla tedavi edilmeye çalışılmıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Nazar/göz değmesi insanı öldürür mü? Nazara/göz değmesine karşı ne gibi tedbirler alınabilir; Büyüye karşı sirke tedavisi var mıdır? Göz değmesinin sebepleri nelerdir?

11 Nazara yakalanmış olan biri, nazarın etkisi hala üzerinde varken ne yapmalı?

Nazardan ve ondan gelebilecek şerden Allah'a sığınmalıdır. Hz. Âişe (ra9'den öğrendiğimize göre, Peygamberimiz (asm) ona göz değmesine karşı rukye yapmasını (dua okumasını) emretmiştir. (İbni Mâce, Tıb: 34.)

Başka bir hadiste "Nazardan Allah'a sığınınız." (İbni Mâce, Tıb: 32.) buyurularak, şifayı Allah'dan istememiz tavsiye edilmektedir.

Peygamberimizin (asm) göz değmesi karşısında ondan korunmak için hangi duaları okuduğunu ve neler yaptığını Ebû Said el-Hudrî (r.a.) şöyle anlatmaktadır:

"Resulullah (asm.) (Cinlerin ve insanların nazarından Allah'a sığınırım, gibi dualarla) cinlerin nazarından, sonra da insanların nazarından Allah'a iltica ederdi. Sonra Muavvizetân (Felâk ve Nâs Sûreleri) inince bu sûrelere devam etti. Diğer duaları terk etti." (İbni Mâce, Tıb: 34.)

İlave bilgi için tıklayınız:

Nazar göz değmesi insanı öldürür mü? Göz değmesine karşı ne gibi tedbirler alınabilir? Göz değmesinin sebepleri nelerdir?..

12 İnsan aklı metafizik sahada niçin güçsüz kalıyor?

Kendisinden daha âlim bir başka insanın ilmine akıl erdiremeyen insanoğlunun, Rabbinin ve Hâlık’ının sonsuz sıfatlarını anlayamaması gayet normaldir.

“Hakikat-ı mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez.”(Sözler)

Önce bu harika vecizenin kelimelerine kısaca göz atalım. Mutlak; sınırsız ve kayıtsız mânâsına geliyor. Mukayyet ise kayıtlı, bir had altına alınabilen, kendisine bir hudut çizilebilen. “Enzar”, nazarın çoğulu ve burada nazar akıl mânâsına geliyor. İhata ise, bir şeyi kaplamak, içine almak, onu her yönden ve her cihetten kucaklamak.

Akıl mahlûktur. Her mahlûk ise mahduttur, sınırlıdır. Gözümüzde görmeyi, ayağımızda yürümeyi, elimizde tutmayı, midemizde hazmetmeyi yaratan kudret, aklımızda da anlamayı ve ilmi yaratmış.

İnsanın beyni gibi, düşüncesi ve ilmi de sınırlıdır. Bu ilim de bir noktaya kadar varabilir, ondan ötesine geçemez.

Eli, şu uçsuz bucaksız âlemi tutup çevirmekten ne kadar âciz ise, aklı da onun yaratıcısını hakkıyla bilmekten en az o kadar uzaktır. Allah’ın sonsuz sıfatlarını, bu sınırlı akılla ihata etmek, yani tam mânâsıyla kavramak ve anlamak mümkün değil.

Henüz kendi mahiyetini bilemeyen aklın, Allah’ı anlamaya kalkışması en azından haddi tecavüzdür ve insanı doğru yoldan saptırır. Şu var ki, anlamak başka, inanmak daha başkadır. İnanmak bir kalp meselesidir.

Akıl, sonsuzu kavrayamaz ama, kalp sonsuza inanabilir ve sonsuzu sonsuz derecede sevebilir. Kalplerindeki sonsuzluk madenini işletemeyenler, akıllarına esir olurlar ve bu esaret onları önce bedenlerine, sonra da maddeye ve tabiata köle yapar.

İnsanın nazarı, mikroplar âlemini de göremez, çok uzak yıldızları da... Aynı şekilde, insan aklının da ulaşamayacağı kadar yüksek ve derinliğine inemeyeceği kadar ince hakikatler vardır. Bunlar aklın sınırlarını aşarlar. Akıl, bu hakikatlerin ancak var olduklarını bilir; nasıl ve nice olduklarını anlamaya kalkıştı mı yanılmayı peşinen kabul etmiş demektir. Böyle bir akıl, anlama âleti olmaktan çıkar, itiraz makinesi olur.

Akıllarına güvenen ve onu yegâne ölçü kabul edenler, kavrayamadıkları hakikatleri şu veya bu sebeple inkâr etmeyi daha kolay bulur ve düşünmekten olanca güçleriyle kaçarlar.

13 Tayyi mekân tam anlamıyla nedir? Dinimizin tayyi mekân konusunda belli bir yorumları var mıdır?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

“Bast-ı zaman ve tayy-ı mekân” ne demektir?

14 Kötü düşünürsen kötüyü çekersin, iyiyi düşünürsen iyiyi çekersin deniliyor, bu ne kadar doğrudur?

İnsanın iyi veya kötü düşüncelerinin, meydana gelecek olaylar üzerinde doğrudan bir etkisini düşünemiyoruz. Ancak, herkesin dünya içinde kendisine mahsus bir küçük dünyası vardır. Onun bu dünyası, kendi düşüncesine göre şekillenecektir.

Örneğin, siyah bir gözlük takan dışarıyı siyah, mor bir renk takan ise dünyayı mor görür. Bu renkler dünyanın gerçek rengini değil, söz konusu kişinin özel dünyasını yansıtmaktadır. Bunun gibi, iç aleminde üzgün, kalbinden ağlayan bir kimsenin gözünde bütün dünya üzgündür ve ağlıyor. Yine, içinden neşeli ve gülen bir kimsenin gözünde de dünya neşeli ve güleç yüzlüdür. Bu her iki tabloda da gerçek dünya değil, kişinin kendi dünyası sözkonusudur. Ağlayan veya gülen onun hususî dünyasıdır.

“İyi düşünen iyi görür veya çeker.” gibi ifadeler -kanaatimizce- kişilerin dünyalarının renginin, onların psikolojik durumlarıyla paralel olarak gelişeceğinin bir ifadesidir. Bu sebepledir ki, İslam’da olayları, nesneleri uğursuz saymak hoş görülmemiştir. Çünkü bu iş doğru çıksın veya çıkmasın, kişiyi rahatsız eder. Oysa aynı İslam, bir şeyi uğur saymayı onaylar, uygun görür. Çünkü böyle düşünceler, kişinin dünyasını aydınlatan, sevinçlere boğan bir psikolojiyi kazandırır.

İmam Rabbanî’nin şu sözüne kulak vermekte yarar vardır:

“Men ne şebem, ne şeb-perestem / Men gulam-ı şemsem”
  "Ben ne geceyim, ne de geceyi dost edinen biriyim / Ben güneşin hizmetçisiyim."

Demek ki, ruhu gece gibi karartan kötü düşünceden uzak durmak, sabahın şafağı gibi gönülleri ağartan düşüncelere kuvvet vermek gerekir.

15 Mana alemi ne demektir?

Manalar alemi, hakikatlerin akıl ile anlaşılması ve tasvirinden ibarettir. Her bir eşyanın var olan hikmet ve faydaları ve sair objeler ile olan münasebetleri, bir cihetle aklın okuma ve beslenme alanıdır. Yani manalar alemi dediğimiz şey aslında aklın, eşyanın mahiyetini ve aralarındaki münasebeti okuyup idrak etmesinden ibarettir. Eşya, mana ve akıl üçlüsünün cevelan ettiği aleme "manalar alemi" diyebiliriz. 

Mesela, elma denildiği zaman tadı, kokusu, yumuşaklığı, ağaç ve güneş ile olan bağlantıları, insanın bedenine olan faydaları, bunların hepsi manalar aleminin malzemeleri olup, akıl bu malzemeler ile elmaya bir tasvir ve değer biçiyor. Elmanın nasıl somut bir cismi varsa, bütün bu özellikleri itibari ile soyut bir manalar zinciri de  vardır. Nasıl kokuyu burun, lezzeti dil ile hissediyor isek, bu manalar zincirini de akıl aleti ile  hissedip anlıyoruz.

Bu noktadan alem-i mana çok geniş ve kapsamlı olup, Allah’ın varlığını ve birliğini ve  kainat üstünde tecelli eden isim ve sıfatları da içine  alıyor.

16 Telepati ile ilgili ayet hadis var mı? Evliyaların müştehidlerin alimlerin görüşleri açıklamaları var mıdır?

Telepati: Gelecekte veya uzakta olan bir hadiseyi o anda duyma hali.

Hissi kablel vuku: Bir şeyi olmadan önce hissetmek.

Tariflere bakıldığında, aralarında yakın bir ilişkinin olduğu anlaşılıyor. Aynı manaya gelen iki kelimenin farklı söylenişi olabilir. Biri Arapça, diğeri ise Yunancadır. (Büyük Lügat, Heyet, Türdav)

Geleceğe ait olayların olmadan önce bilinmesine gelince, peygamberler dahil hiçbir kimse kendi kendine geleceği bilemez. Ancak Allah’ın bildirmesiyle bilebilirler. (Cin, 72/27)

Bu sebeple peygamberler vahiy ve ilham ile, diğer insanlar ise ilham ile bazı olayları olmadan önce bilebilirler. Fakat bu bilme işi, tamamen Allah’ın bildirmesi ve hissettirmesi iledir.

Bazen bu bilgiler Allah’tan ve meleklerden olabileceği gibi, şeytandan ve şerir varlıkların uydurduğu şeyler de olabilir. Bu sebeple kesin olarak inanmak ve bağlanmak bize zarar verebilir, dikkatli olmak gerekir. Dinimizin emir ve yasakları içinde hareket edersek daha rahat ederiz. Dinine diyanetine güvenmediğimiz kimselere ve dine aykırı düşüncelere asla güvenmeyelim.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Önsezi, Hissi Kablel Vuku

17 Hipnoz ile tedavi dinen uygun mudur? Bu tedavi şekli bir şeye yarıyor mu, şeytan ya da hayal ürünü mü?

Dinimizde böyle bir tedavinin yasaklandığını gösteren bir bilgiye sahip değiliz.

İslam Dini insanlar için faydalı olan ve yasaklanmayan maddi ve manevi her türlü tedavi şekline müsade etmiştir.

Ancak hipnoz gibi kontrolü zor ve yanlışa kullanma ihtimali olan bir tedavi yönteminde, dikkat edilecek bazı hususlar vardır. Bu işi yapacak kimsenin sahasında uzman olması ve güvenilir olması, yani kötüye kulanmaması gerekir.

Bu konuda uzman ve dindar bir doktor ve psikoloğun tavsiyelerine göre hareket edilebilir.

18 Bazı kişiler Arapça bir kitap olan Ahmediye isimli kitaba bakıyor, kişiler hakkında bilgi veriyor. Böyle bir şey hakikaten var mıdır?

Bu tür işlemlerin yapıldığı eserler yıldız-name olarak anılır. Bunları esas alarak, bazı gerçeklerin ortaya çıkmasına çalışmak dinen doğru olmadığı gibi, alken de, pratik realiteler itibariyle de doğru değildir.

Düşünün ki, adı, soyadı, baba adı, anne adı aynı olan ve aynı yaşta olduğu halde, yerden göğe farklı bir hayat çizgisi olan iki kişinin durumu bu tür fal oyunlarıyla nasıl tespit edilebilir?

Maalesef, eskiden beri bazı kimseler, bu tür kehanetleri, rant sağlamanın bir yöntemi olarak görmüşlerdir.

19 Kur'an-ı Kerim'de psişik yeteneklerden bahsedilmekte midir?

1. Kanaatimizce bunu hiç kullanmamalıyız. Çünkü, psişik yeteneğini fark edenler, çok güçlü bir imana sahip değilse, yaptığı işi tamamen kendi maharetine verebilir. Bu da Kur’an’da şiddetle yerilmiştir. (bk. Kasas, 28/78).

2. Kur’an’da psişik yeteneklerden açıkça bahseden bir ayeti bilemiyoruz. Fakat sihirden, gözün tesirinden bahseden ayetler vardır. Örneğin; “O kâfirler zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse seni bakışlarıyla kaydıracak! (âdeta gözleriyle yiyecekler!). Ve ‘O, delinin teki’ derler.” (Kalem, 68/51) mealindeki ayette, böyle bir psişik yeteneğin varlığını sezmek mümkündür.

3. Bu konu hakkında şu anda bir şey söyleyemeyiz. Bu konuda kurgulananlar şimdilik bir spekülasyondan öteye geçmemektedir.

Bununla beraber, “Onlar tuzaklar kurdular, ama Allah nezdinde de onlara tuzak var, isterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak olsun.” (İbrahim, 14/46) mealindeki ayetten bazı işaretleri sezinmek mümkündür.

Şunu unutmayalım ki, Allah’ın izni olmadan hiçbir yetenek bir şey yapamaz. Hiçbir yaprak bile O’nun izni olmadan yere düşemez. Koca dağları yürütmek veya deprem oluşturmak elbette onun izni dışında olamaz. Yani, hiç kimse Allah’ın izni dışında psişik gücünü kullanarak bir şey yapamaz. Fakat Allah bazen -razı olmadığı halde, imtihanın bir sırrı olarak- günaha da izin verir, ama sahibini de cezalandırır.

20 Uzaylılar var mıdır?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Ufolar (uzaylılar) hakkında bilgi verir misiniz?

21 Dünya ateşinin ışık vermesi gibi, cehennem ateşi de ışık vermekte midir? Cehennemi neden göremiyoruz?

Cehennemde ateş vardır; ancak onun ateşi nursuzdur. Bu nedenle cehennemde, ışık, nur, aydınlık gibi güzellikler yoktur.

Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

"Cehennem kıpkırmızı kesilinceye değin bin yıl yakıldı, sonra bembeyaz olana kadar bin yıl daha yakıldı, daha sonra da simsiyah olana kadar bin yıl daha yakıldı. O, şimdi simsiyah (Tirmizi, Cehennem, 8; İbn. Mâce, zühd 38) ve kapkaranlıktır. (bk. Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları, 23/407)

Bir başka rivayete göre, Peygamberimiz (a.s.m.) “Cehennem ateşi dünya ateşinden yetmiş derece daha sıcaktır.” (Müslim, Cennet, 30; Tirmizi, Cehennem, 8) buyurmaktadır. Cehennem “Nâr” yani ateş olduğu için sıcaklığı gibi, dondurucu soğukluğu da vardır. Zemherîr (İnsan, 76/13) cehennemin soğukluğunu anlatır. (Buhari, Bed’ul-Halk, 10; Tirmizi, Cehennem, 9) Ateşin eksi mertebesi dondurucu soğuk olduğu bilenen bir husustur.

Peygamberimiz (a.s.m.) “Şüphesiz kıyamet gününde cehennemliklerin azap itibariyle en hafif olanı, ayaklarının altına iki kor parçası konulan ve sıcaklığından beyni kaynayan kimsedir. O zanneder ki kendisinden daha şiddetli azap gören hiç kimse yoktur. Hâlbuki o azabı en hafif olandır.” (Buhari, Rikak, 51; Müslim, İman, 363-364; Tirmizi, Cehennem, 12) buyurur.

Dinin amacı insanları yaratılış amacı olan imana ve gerçek hayat olan ve ebedî olarak kalacağımız ahiret hayatına yönlendirmektir. Yüce Allah “Dünya hayatını ve onun fani güzelliklerini arzulayanlar bir istediklerini dünyada veririz. Ancak ahirette onlara ateşten başka bir şey yoktur.” (Hud, 11/15-16) buyururken, dünyada yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını ve ahirette bir karşılığının olduğunu da  “Kim zerre miktarı hayır işlerse onun karşılığını görür. Kim de zerre kadar şer işlemişse onun karşılığını görür.” (Zilzal, 99/7-8) ayeti ile ifade etmiştir.

Cennet ve cehennemin dünya ve insan ile çok yakından ilgisi ve alakası vardır. Amellerimizin neticeleri anında cennete ve cehenneme ulaşır. “Cehennem şehvetlerle ve nefsin hoşuna giden şeylerle donanmıştır. Cennet de nefsin hoşuna gitmeyen ibadetlerle kuşatılmıştır.” (Buhari, Tecrid-i Sarih, 12/195) Peygamberimiz (sav) “Cennet size ayakkabının bağından daha yakındır. Cehennem de bunun gibidir.” (Buhari, Tecrid-i Sarih, 12/195) buyurmuşlardır.

“Cehennem nerededir?” şeklindeki bir soruya Bediüzzaman Hazretleri “gerçeği Allah’ın bileceğini” bununla beraber, Peygamberimizin (a.s.m.) hadislerine dayanarak “Yerin altındadır” şeklinde cevap vermiştir. “Küre-i Arzın bir senede döndüğü yörüngenin haşir meydanını oluşturacağını, cehennemin de bu yörünge ile belirlenen hududun alt kısmında olabileceğini, gökyüzünde bulunan ve ışığı olmayan cirimlerin görünmediği gibi cehennemin de ışığı olmadığı için görünmediğini, ama dünyamızın altında ve içinde bulunan “Mağma tabakasının” cehennemin küçük bir örneği olabileceğini" belirtir.

Bediüzzaman, ahiretin dünya ile münasebetinin devamlı olduğunu, işlenen amellerin hemen ahirete gittiğini ve ölenlerin ruhlarının anında ahirete gittiğini belirtir. Ayrıca yazın şiddet-i hararetine hadis-i şerifte “min feyhi cehennem/cehennemin harareti” (Buharî, Mevâkît, 9, 10; Müslim, Mesâcid: 180, 181; Ebû Dâvud, Salât: 4) denilerek bu münasebete dikkat çekilmiştir.

Ahiret ile bu derece sıkı bir münasebet içinde olduğumuz halde cehennemi göremememizin sebebini de cehennemin ışığının olmaması yanında çok büyük olmasına da bağlar. Dünyevî küçük gözlerimizle görmemizin mümkün olmadığını, ancak yıldızlar gibi gözlere sahip olmakla görülebileceğini, ancak akıl gözü ile görmenin mümkün olduğunu belirtir. (bk. Mektubat, Birinci Mektup)

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennet ve Cehennem yaratılmış mıdır? Yaratıldıysa nerededir?

22 Karabasanın beyindeki kasların gevşemesi sonucu oluştuğu söylenmektedir. Bunun hakkında bilgi verir misiniz?

Karabasanın cinlerle ilgili boyutu olduğu gibi, fizyolojik boyutu da vardır. Bu bakımdan iki yönünü de göz ardı etmeden, hem tıbbi hem de dua ile tedavi yöntemlerinin denenmesi faydalı olacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Karabasan hakkında bilgi verir misiniz, böyle bir şey var mı, nasıl korunuruz?..

23 Çocukların oyuncaklarındaki hayvan ya da bebek gibi resimler, eve melek girmesini engeller mi?

Çocukların oynadığı oyuncaklar haram resim ve heykel sınıfına girmemektedir. Dolaysıyla, bu sebepten meleklerin eve girmeyeceğini söyleyemeyiz.

İslâm dini semavî bir din olup, insanın dünya ve âhiretini imâr etmek için nazil olmuştur. Getirdiği hükümlerin herkesin akıl ve zevkine uyması da mümkün değildir. Çünkü simalar birbirine uymadığı gibi akıl ve huylar da birbirine uymazlar.

Akıl ve mantıki veren Allah Teâlâ, insan için hangi hüküm daha uygun, hangi nizam daha güzel ise onu biliyor ve onu indiriyor. Bunun için emir, nehiy, haram ve helâl ile ilgili olan ilâhî kanun ve nizamların bazılarına aklımız ermezse de tümüne inanıp hikmetini araştırmamız gerekir. Araştırma yapmadan inkâr etmek küfre götürür. Bunun için "Şu veya bu niye haram olsun, aklıma yatmıyor?" demek büyük bir vebaldir.

Birçok kimse heykel ve resim haram oluşundan söz edildiği zaman hoşlanmıyor, "Heykel bir sanattır. Neden haram olsun?'' deyip İslâm'ın hükmünü tereddütsüz reddediyor. Müzelerde bulunan heykeller üzerine araştırma yapıldığı zaman câhiliyet devrinde, bu husus Roma ve Bizans devletlerinin hüküm sürdükleri zamanlarda insanların birçokları heykel ve resimlere büyük itinâ göstererek tapındıkları putperestlik girdabına girdikleri görülecektir. İnsanı yeryüzüne Hâlife olarak tâyin eden Allah Teâlâ, taştan ve ağaçtan kendi eliyle yaptığı heykel ve resimlere yaptığı ibadetten onu kurtarıp, lâyık olduğu makama çıkarmak için canlı mahlûkların her türlü heykel ve resimlerini yasakladı. Bu hususta Peygamber Efendimiz (asm)'in birçok sahih hadisleri vardır. Ez cümle:

"Kıyamet günü bu suretleri yapanlara; yaptığınızı canlandırınız denilecektir."(Buhari)

"Kıyamet günü Allah'ın en şiddetli azabına maruz olanlar, Allah' ın yarattıklarını taklid edenlerdir."(Müsned, Ahmed bin Hanbel)

"Hazreti Aişe bir gün resimli bir yastık satın aldı. Peygamber (asm) dışardan yastığı görünce içeri girmedi. Kapının önünde ayakta kaldı. Hazreti Aişe (ra) da onun yüzündeki memnuniyetsizliği anladı ve şöyle dedi:

'Yâ Resûlullah! Allah ve O'nun Resulüne tövbe ediyorum, günahım nedir?' Peygamber (asm) ona cevaben buyurdu ki: 'Yastıktır.' Hazreti Aişe, 'Üzerine oturup yaslanasın diye senin için satın aldım.' dedi. Peygamber (asm) buyurdu ki:

'Resim yapanlara azab verilecek, yaptığınızı canlandırınız denilecektir.' Sonra şunu ilâve edip buyurdu: İçinde resim bulunan eve melekler girmez."(Müslim, IV/90)

Nevevî, Müslim'in şerhinde resimle ilgili görüşünü özetle şöyle ifade ediyor:

"Bizim mezheb ulemasıyla diğer mezheb uleması diyorlar ki: Canlı varlıkların resmini yapmak şiddetle yasaklanmıştır. Resim yapmanın üzerine büyük vebal terettüp eder. Hakkında büyük tehdidler varid olmuştur. Zira resim yapmak, Allah'ın yaratıcılık işini taklid etmek anlamını ifade eder. Resim, ister elbise, halı, para, kab ve duvar gibi şeyler üzerinde, ister başka bir şey üzerinde yapılsın haramdır. Yalnız ağaç, deve semeri ve cansız mahlûkların resmini yapmak haram değildir. Gölgeli -heykel- ile gölgesiz suretler arasında fark yoktur. Canlılara ait olduktan sonra haramdır. İbn Hacer, canlı mahlukların suretlerini yapmak haram olduğunu, bulundurulmasının da caiz olmadığını belirttikten sonra şöyle der: Cansız mahlukların resimlerini yapmak ve yaptırmakta beis olmadığı gibi yerde ve ayak altında bulunan sergilerde hakarete maruz kalmaları hâlinde dâhi, yerde ve ayak altında bulunmalarında herhangi bir beis yoktur. Ama ayak altında kalması için dahi olsa canlı mahlûkun resmini yapmak caiz değildir.(Zevâcir, II/33; al-Fıkh 'ala'l-Mezâhib al-Arba'a, II/41)

Gölgeli, gölgesiz resimler sahabe, tâbi'în, cumhuru ulema ile Hanefî, Şafiî ve Savrî gibi müctehidlerce de haram karşılanmıştır. (Zevâcir, II/33) Ancak haram olmayan resimler de vardır. Şöyle ki:

1. Küçük kızların oynamaları için oyuncak resimler.

2. Baş veya göbekten itibaren yukarı tarafın resmi. Böyle bir resim tam olmadığından bulunmasında yine beis yoktur. Çünkü böyle bir mahlûkun hayat sahibi olup yaşaması mümkün değildir. Bundan anlaşılıyor ki; tapu, nüfus cüzdanı, pasaport ve diğer muameleler için lüzumlu olan vesikalık fotoğraf ile dış ve iç organların fil imlerinin çekilmesinde hiçbir beis yoktur.

3. Yukarıda beyân ettiğimiz gibi yerde ve ayak altında bulunan sergideki resimlerdir. Bu tür resimlerin bulunmasında beis yoktur.

4. İmâm Nevevî'nin dediği gibi dağ, deniz, ağaç ve bütün can sız mahlûkların resmini yapmak ve yaptırmak. Yalnız fotoğraf da bu resme dahil mi, değil mi ihtilaflıdır. Birçok bilgine göre dahil değildir. O, aynada görünen resim gibidir. O, haram olmadığı gibi bu da haram değildir. Yani o bir görüntü tesbit edilmiştir.

SURET: Biçim, görünüş. Kılık. Hâl. Tasvir. Dıştan görünen şekil. Resim.

• Suret ve resimlerin memnuiyeti hakkında hayli ehadis vardır. Ezcümle Sahih-i Buhari Muhtasarı ikinci cild, 244. hadisde suretlerin namazın huzuruna zarar verdiğini; altıncı cild, 980. hadis ile 10. cild, 1570. hadiste suret bulunan eve melâikenin girmediğini; 1019.hadis ile 12. cild, 1963, 2109, hadisler suret yapanlara âhirette azab verileceğini bildirir. T.T. 3.ci. 342.sh. suretlerin memnuiyeti bölümüdür.

Bu hadislerin uzun izahları, bir hülasa olarak şöyle takdim ediliyor:

"Buraya kadar resim hakkında varid olan ehadis-i şerif eden bazıları eimme-i selef ve halefden bir haylisini ârâ ve içtihadlar ile beraber mütalaa etmiş bulunuyoruz. Bu babda ulemanın iki noktada ittifak ve bir noktada ihtilaf ettiklerini görüyoruz. İttifak ettikleri noktalardan birisi ağaç, dağ, taş gibi eşya ve menazır resimlerinin mutlak surette mubah olduğudur. O birisi de vesikalık fotoğraflar gibi tâmm-ül hilka olmayarak bedenin bir kısmına ait olan zihayat resimlerinin hem imal edilmelerinin hem de istimal olunmalarının cevazıdır. Tâmm-ül hilka olanlar hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazı ulema, vesile-i ta'zim olmaksızın bunların istimalini de maalkerahe tecviz etmişlerdir. Bazıları etmemiştir."

"Burada namaz kılan kimsenin karşısında resim bulunmamasına dikkat etmesi ile bu bahse nihayet vereceğiz."

Gölgeli gölgesiz resimler yani, madde üzerinde kabartma ve heykel gibi elle tutulan suretler veya resim makinalariyle alınan ve boya ve renklendirme yoluyla yapılan şekillerin bütününü suretler olarak ele alan Bediüzzaman şöyle diyor:

"... Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de men'eder. Medeniyet ise, suretleri kendi mehâsininden sayıp Kur'ana muâraza etmek istemiş. Halbuki: Gölgeli gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-yı müteeessid veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve riyaya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder." (Sözler, s.410)

- Tekniğin gelişmediği geçmiş devrelerde, heykeller ve putlarla şirk ve dalâlete düşülüyordu. Asrımızda ise buna ilaveten güzel sanatlar perdesi altında sinemalar, hele televizyon gibi neşir organları çıplak kadın, müstehcen resimler ile millî ahlâkın bozulmasına yol açtı. Demek mezkûr hadis-i şeriflerin resimler hakkındaki şiddeti, yalnız o asra değil, istikbali izn-i Rabbani ile gören Nübüvvet gözü, asrımıza bakarak o şiddeti göstermiştir denebilir. Evet, enaniyet saikasıyla hodfüruşane halklara görünmek, riyakârane şöhret kazanmak ve resimler, heykellerle ibka-i nam etmek gibi gayr-i ahlâkî durumlar, beşer tarihindeki muhtelif devirlerde görüldüğü gibi asrımızda da daha acaib şekilde görülmektedir.

24 Nazardan bahseden hadisler var; ancak nazarın varlığından bahseden ayetler de var mıdır?

Müfessirlerin ekseriyeti; "Rabbi onu seçip iyilerden kıldı. Doğrusu inkâr edenler, zikri (Kur'an-ı) işittikleri vakit nerdeyse gözleri ile seni yıkıp devireceklerdi. Bir de durmuşlar, o herhalde bir delidir, diyorlardı." (el-Kalem, 68/50, 51) âyetinde geçen "gözleriyle seni yıkıp devireceklerdi" sözünü "nazar" ile tefsir etmişlerdir. (Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5305; İbn Kesîr, "Tefsirul Kur'an'il-Azîm", VIII, 227).

 

"Ey oğullarım! Bir kapıdan (Mısır'a) girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama ben Allah'dan hiçbir şeyi sizin için savamam. Çünkü hüküm Allah'dan başkasının değildir. Onun için ben yalnız O'na tevekkül ettim. Tevekkül edenler yalnız O'na tevekkül etsinler." (Yusuf 12/67).

Elmalılı Hamdi Yazır, âyetin yorumunda: "Bu tavsiyenin sebebi, toplu bir surette göze çarpmalarından ve bir hased ve gamze uğramalarından sakınmak idi." demektedir (Elmalılı, a.g.e., IV, 2890).

İlave bilgi için tıklayınız: NAZAR.

25 Sayılar sonsuz tanedir, denmesinden ne anlamalıyız? Sonsuzluk sadece Allah'a ait bir özellik olduğu halde, sayıların da sonsuz tane olmasını açıklar mısınız?

Sadece sayılar değil, bizim için evrendeki varlıklar, atomlar da sonsuzdur. Çünkü, bu günkü ilmin ifade ettiği kâinat ucu-bacağı olmayan bir genişliktedir ki, bu sonsuz, sınırsız bir yargının ifadesidir. Bu sonsuzluk, bizim hayalimizin tasavvurunda yer alan bir sonsuzluktur. Gerçekte kâinatın bir sınırı vardır ve kâinat sonludur. Bundan anlaşılıyor ki;

Sonsuzluk kavramını hakîkî, izafî ve hayalî olmak üzere üç çeşit olarak değerlendirmek mümkündür. Hakikî sonsuzluk Allah’a aittir. Diğer ikisi ise kâinattaki varlıklara aittir. İzafî sonsuzluk, göreceliği olan bir sonsuzluktur.

Örneğin, insan idrakine göre kâinatın atomları, hatta parçaları sonsuzdur. Yani sayılarla ifade edilemeyecek kadardır. Şunu da belirtelim ki, bu ifadede bile sayıların sonsuz, sınırsız olmadığının seslendirildiğini görmekteyiz.

Oysa kâinat Allah’ın sonsuz ilminde kuşatılmış, sınırlandırılmış sonsuzluğu olmayan bir varlıktır. Kainat ve içindeki her şey mahluk olduğu için onun da bir sonu vardır. Ancak insanlar açısından büyüklüğü anlaşılamadığından sonsuz denilmiştir.

Hayalî sonsuzluk ise, bizim “sayılar sonsuzdur” ifadesinde kullandığımız bir kurgudur. Evvela bizim aklımız gibi, hayalimiz de gerçek manada sonsuzluğu kuşatmaktan âcizdir. Buna mantıkta (aklî değil) “zihnî ihtimal” denir. Zihnî ihtimal -elle tutulur bir delile dayanmadığı sürece- hiçbir değeri ve önemi yoktur.

Örneğin, bu zihnî / vehmî / hayalî ihtimal ile “Yarın sabah kalktığımızda, Kara Deniz’in tamamen suyu çekilmiş kara parçasına döndüğünü veya şeker havzasına dönüşüverdiğini göreceğimizi...” düşünebiliriz. Fakat bu hayalî ve zihnî olan ihtimalin hiç bir değeri yoktur.

Sonsuzluk kavramı
iki şekilde algılanabilir. Birisi, bir varlığın hacim bakımından sonsuzluğu, diğeri özellikleri, vasıfları, sıfatları itibariyle sonsuzluğu ifade eder.

Kâinatın varlığının hayalî sonsuzluğu hacim bakımından düşünülmektedir. Şunu hemen belirtelim ki, Allah’ın sonsuzluğu, cismanî değil, hacim bakımından algılamak büyük bir vebaldir. Allah’ın sonsuzluğu sıfatları bakımındandır. Örneğin Allah bâkîdir, ebedîdir... Sonsuz ilim ve kudret sahibidir. Bunun gibi bütün sıfatları hem beka bakımından hem ihata bakımından sonsuz-sınırsızdır, ezeli ve ebedidir.

Sayıların hayalî sonsuzluğu ise, hacim bakımından değil, hayalî sonsuzluğu olan sayılabilen bir varlığın özelliği olarak veya sayaç özelliğiyle zincirleme bir teselsülü vardır.

Sayıların -sıfırlar veya rakamlar ekleyerek- hayal ettiğimiz sonsuzluğunun gerçek olmadığını şununla da anlayabiliriz ki, herhangi bir rakamın sonuna eklediğimiz sıfır veya rakam bir önceki rakamın tekrarından ibarettir. Çünkü sayıları gösteren –birden dokuza kadar- rakamlar bellidir. Sıfır ise bir tanedir. Bunlara ekleyeceğimiz bütün rakamlar bir önceki rakamların tekrarlarıdır. Rakamların sembolü olduğu sayılar ise, sayılanların durumuyla sınırlı olmak zorundadır. Kâinat sonsuz olmadığına göre, onun parçalarını sayan sayılar da sonsuz olamaz…

Şunu tekrar edelim ki, rakamlar ile sayılar aynı şey değildir. Rakamlar, sayıların simgeleridir. Sayılar ise, bağımsız varlığı olmayan, sayılanlara göre bir değer ifade eden kavramlardır. Sayılar cevher değil, arazdır, renkler gibidir. Bir maddenin rengini kırmızı, beyaz, sarı olarak ifade ettiğimiz gibi, sayılabilen bir nesnenin adedini de belli sayılarla ifade ederiz.

Bir manayı ifade etmek veya yazmak için ona uygun sözcükler kullandığımız gibi, bir sayıyı ifade etmek veya yazmak için de belli rakamları kullanırız.

Varlıklar sayılabilenler olarak sonsuz olmadığına göre, onları ifade eden sözcükler olan sayılar da sonsuz değildir. Rakamlar ise, zaten sıfırla beraber aslî unsurları itibariyle sadece on adettir. Diğerleri ise bunların tekrarlarıdır.

Demek ki Allah’ın sıfatları dışındaki varlıklar için ortada herhangi bir sonsuzluk söz konusu değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Sonsuzluk anlaşılabilir mi?

26 Melekler veya cinlerle görüşmek mümkün mü; bunlardan levh-i mafuzdaki bilgiler alınabilir mi?

Arkadaşınızın bahsettiği ve görüştüğü mahluklar cin olabilir. Cinlerle görüşmek ve onlardan bilgi almak mümkündür. Bir takım yolları ve usulleri olmakla beraber, cinlerle irtibat kurma, mürşit ve rehber ister ve o işin ehli olmayı gerektirir. Usul, prensip ve rehber olmazsa, hata ve yanlışlıklar yapıp paçayı kaptırma ihtimali de vardır.

Bu tür şeylerle meşgul olanların gözleri mana alemine açık değil ve kendileri ayaklarını basacakları yeri bilemiyorlarsa, o zaman habis ruhların saldırısına uğrarlar; onların hakimiyeti altına girerler ve onların oyuncakları olurlar. Neticede cinler, böyle kimseleri bazen gurur ve kibre sevk eder, okşayıp şımartır; yeri, zamanı gelince de korkutup tehdit ederek tesirleri altına alırlar ve kendi hesaplarına konuşturup, iş yaptırırlar.

Nitekim, XX. Asırda Hindistan’da Gulam Ahmed Kadıyanî, böylesi habis ruhların kurbanı olmuştur. Hint Yogizmine karşı Fakirizm yolunda İslam adına mücadele etmek istemiş, fakat habis ruhların saldırısına uğrayıp, oyuncakları haline gelmiş... Habis ruhlar, önce kendisine müceddid olduğunu kabul ettirmişler; sonra da Mehdiliğine, ardından da İsa-Mesih olduğuna inandırmışlardır. En sonunda da, -haşa- “Allah bana hulûl etti ve bende göründü.” demeye kadar gitmiştir.

Habis ruhlar, habis olanlarla çabuk kontak kurar ve cinnete kadar götürebilirler. Bu sebeple, böyle bir şeyin varlığı söz konusu ve ehil kişilerce temas kurulup, bazı işler yaptırılabilirse de, eğlenceli bir iş olarak görülmeye ve ehliyetsizce meşgul olunmaya tahammülü yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Melekler görülür mü? Görününen melekler var diye duymuştum, böyle bir şey var mıdır?..

- Cinler gaybı bilirler mi?

27 Ufo var mıdır?
28 Telekinezi yapabilen peygamber var mıdır?

Peygamberlerin gösterdikleri harikulade olaylar mucize olarak tanımlanmalıdır. Bu bakımdan onların gösterdikleri mucizelere telekinezi demek yanlış olur.

Kâdı Abdülcebbâr'a göre mucize, Allah tarafından ya­ratılan, nübüvvet iddiasında bulunan kişinin doğruluğunu göstermeyi amaçlayan ve nitelikleri bakımından insanları benzerini getirmekten âciz bırakan olağan üstü hadisedir. (bk. el-Muğnî, XV, 199).

Mucizenin en önemli özelliği, ilâhî fiil olması ve sadece peygamberlerin elinde zuhur etmesidir; dolayısıyla herhangi bir kimse­nin gösterdiği harikulade olaya mucize denmez.

Telekinezi öğrenme yoluyla elde edilecek bir özellik olmasına rağmen, mucizeler için bu durum mümkün değildir.

Bu farkı ortaya koyduktan sonra bazıları Kur'ân-ı Kerim ile sâbit olan mucizelerden bir kısmını şöyle özetlemek mümkündür:

1. Hz. İbrahim (a.s)'ın, Bâbil hükümdarı Nemrut tarafından -mancılıkla- ateşe atıldığı halde yanmayarak kurtulması.

2. Hz. Musa (as)'ın elindeki asanın, Firavunun sihirbazlarının yaptıklarını yutan bir ejderha haline girmesi, sonra eski haline dönmesi. Aynı asayı Hz. Musa (as)'ın Kızıldenize vurmasıyla, denizin yarılması... Böylece Hz. Musa (as), yanındaki İsrâiloğullarıyla karşı sahile geçerek kurtulmuşlar, deniz eski haline dönmüş ve Firavun yanındakilerle beraber boğulmuştur.

3. Hz. İsa (a.s)'ın, Allah'ın izniyle ölüleri diriltmesi, hastalara dokunarak onları iyi etmesi

4. Peygamber Efendimizin (asv) işaretiyle Ay'ın ikiye bölmesi...

29 "Ağızla söylemedikçe, buna uygun hareket edilmedikçe, Allah, ümmetimin içinden geçenleri affetmiştir." sözünün detaylı açıklamasını yapar mısınız?

“Allah Teâlâ, ümmetimden nefislerinde yapmayı arzuladıkları şeyleri yapmadıkları ve konuşmadıkları müddetçe affetti."(Buhârî, VII/59)

manasındaki hadis-i şerifte, insanların içinden gelip geçen gayrimeşru arzu ve istekleri pratiğe dökülmediği sürece, bundan dolayı cezaya çarpılmayacakları ifade edilmiştir.

“Ey insanlar! Siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker.”(Bakara, 2/284)

mealindeki ayetten zihin-fikir planındaki düşüncelerimizden de imtihana tabi olduğumuz anlaşılmaktadır. Buna göre küfrünü açığa vuran kâfir gibi, küfrünü gizleyen münafık da hesaba çekilecektir. Farklı manalara imkân veren hadis ve ayetlerin varlığı, alimlerin de farklı görüşlerde bulunmasına imkân vermiştir:

Bu ayetten de anlaşıldığı üzere, insanların hiçbir şeyi Allah'tan gizli kalmaz. Bundan dolayı insanların açığa vurmaları ve gizli tutmaları bir önem taşımaz, kendi hür iradeleriyle ve isteyerek yaptıkları tercihler ve seçimlerle yaptıkları işlerin hepsi hesap kapsamının içine girer ve hepsinin hesabını Allah sorar ve sorumlu tutar. Tutar da sorumluluk kesinleştikten sonra dilediğini bağışlar, mağfiret eder, dilediğine de azap eder. İşte bundan dolayıdır ki, O'nun azabı bile katıksız adalettir; mağfireti de katıksız ihsan ve inayettir. Gerçi burada önce mağfiretten söz edilip, azabın önüne alınmıştır. Lakin bunlar O'nun istemesine (meşiyyetine) ait işlemler ve hükümler olduğundan mağfiretin kime, adaletin kime nasip olacağını yine Allah'tan başka kimse bilmez.

Bu gerçek karşısında insan olanlar kısmetlerine adalet çıktığında, haklarına düşen şeyin azap olmaması için, açıkta ve gizlide her türlü fenalıktan sakınıp, kâmil imanla hayır hasenata sarılmalı, iyilikleri ve faziletleri alışkanlık hâline getirip güzel huylarla donanmalı, kendilerinde çirkin şeyler huy, meleke ve ahlâk olarak değil, hal olarak dahi bulunmamalı, kendi içindeki her fenalığı söküp atmaya çalışmalıdır.

Bunlar nasıl gerçekleşir, demeyiniz. Allah her şeye kâdir, hem de pek ziyade kâdirdir. İnsanları ve bütün içinde bulunanlarla gökleri ve yeri yaratan, bilerek vücuda getiren Allah, hepsini bir anda yok etmeye ve öldürmeye kâdir olduğu gibi, ölenleri tekrar diriltmeye, gizli veya açık geçmişin hesabını sormaya, iyilere iyi, kötülere kötü karşılık ve mükâfat vermeye, azabı hak etmiş olanları bağışlamaya da kâdirdir.(bk. Elmalılı Hamdi Yazır, ilgili ayetin tefsiri).

Konuyu özetlersek;

İnsanın iradesi dışında kalbine gelen vesvese, telkin, tasavvur ve hayallerden dolayı sorguya çekilmez. Çünkü, bu ayetten sonra gelen ayetlerde ifade edildiği üzere, “Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.” Bu sebeple, hakkında herhangi bir kasıt, bir azm-u cezm bulunmayan, gayr-ı ihtiyarî insanların kalbine gelen günahlardan ötürü bir sorumluluk yoktur(bk. Nesefî, ilgili ayetin tefsiri).

Alimlerin belirttiğine göre, bir insan bir günah işlemeye azmettiği hâlde o azminden vazgeçip, pişman olup tövbe ederse, bundan da sorumlu olmaz. Keza, bir kişi, bir günah işlemeye teşebbüs ettiği hâlde, kendi iradesinin dışında bir engel çıktığı için o işi yapmaya muvaffak olmadıysa, yine işlemediği o fiilin günahını yüklenmiş olmaz, sadece işlemeye kastettiği için o kasıt ve niyetinin vebalini çeker. Örneğin, zina etmeye niyet eden bir kimse, bir şekilde buna muvaffak olmazsa, zina suçundan sorumlu olmaz, fakat Allah’a karşı beslediği isyandan ötürü -Allah affetmezse şayet- niyetinin cezasını çeker. Sorudaki konumuzun esasını teşkil eden ve Kütüb-ü Sittenin hepsinde yer alan hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Ümmetim, işlemediği veya onu dillendirmediği sürece, içinden geçirdiği günahlarını Allah affeder.”(bk. Nesefî, ilgili ayetin tefsiri).

Ancak, alimlerin cumhuruna göre, bu hadisin hükmü, azmedilmeyen tasavvurlar içindir. Yoksa, bizzat yapılması kastedilen ve içten niyet edilen bir günah işlenmezse bile sorguya tabidir(bk. age.).

Eğer bu düşünceler vesvese halindeyse, bunu yapmadıkça elbette sorumlu olmaz.

30 Zina suçunun tespiti için şart nedir, hangi durumlar tam olarak zina sayılır?

Zinayı dört şahitle ispat:

Zinanın Müslüman, erkek, adaletli ve hür dört erkek şahitle ispat edilmesi gerekir (Nisa, 4/15; Nur, 24/4,13).

Şahit sayısı dörtten az olur veya dördüncü şahit "sadece bunları bir yorgan altında gördüm" gibi, kesin zinaya delâlet eden beyanda bulunmasa, ilk üç şahide "zina iftirası (kazf)" cezası uygulanır. Zina isnat edilenden had düşer. Çünkü Hz. Ömer, Muğîre (r.a)'in zinasına şahitlik eden üç kişiye zina iftirası cezası uygulamıştır (bk. ez-Zühayli, İslam Fıkhı, VI/48; "Kazf" maddesi).

Ayrıca tam bir temasın olması gerekir. Yani erkeğin sünnet yerinin kadının sünnet yerine temasının şahitlerce görülmesi gerekir.

31 Kur'an-ı Kerim'de ruh nasıl açıklanmaktadır?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?

32 Her şey Allah’ı zikrettiğine göre, acaba beytullah olan Kâbe Allah'ı nasıl zikreder?

Her şey Allah’ı zikreder, fakat farklı zikreder. Kimi kal diliyle, kimi de hâl diliyle zikreder. Kimi insan lisanıyla, kimi kuş diliyle, kimi hayvan diliyle, kimi varlık diliyle zikreder.

Yer, gök, atom lisan-ı hâliyle Allah’ı zikrettiği gibi, Kâbe de lisan-ı haliyle Allah’ı zikretmektedir.

Bir harf yazarsız olmadığı sırrınca “Benim yazarım Allah’tır.” der onu zikreder. Güneş yedi renkli ışığının diliyle “Allah birdir” der onu zikreder. Yerküresi, -cansız ve şuursuz bir varlık olduğu halde- yuvarlağımsı yapısıyla, mevsimleri, gece gündüzleri, ayları ve yılları netice veren çok hikmetli işlere imza atarak “Allah hakimdir” der onu zikreder.

Bunun gibi, Kâbe de inşa edildiği günden beri mâbed olması haysiyetiyle, hem kendi hâl diliyle hem kendisinde Allah’a kulluk edenlerin lisan-ı kalleriyle Allah’ı zikretmektedir.

Bütün bu hali ve kali diller, kendilerine özgü bir lisan ile Allah’ı hamd ve tesbih ediyorlar:  

“Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.”(İsrâ, 17/44).

Kâinatta her şey Allah’ı tesbih edip, O'na bir şekilde ibadet ediyor. Bu tesbih ve ibadette, irade ve şuur sahipleri, bilerek ve irade ederek tesbih ve ibadette bulunuyorlar. İrade ve şuur sahibi olmayan diğer mahlukat ise, kendilerine verilen görevlerini yerine getirmekle ve yaratılışlarına uygun hizmet görmekle tesbih ve ibadet yapıyorlar. İradesiz ve şuursuz olan bu mahlukat, hâl dili ve görev açısından fıtri olarak tesbih ve ibadette bulunuyorlar.

33 Yemin edip etmediğimi hatırlamıyorum, ne yapmalıyım?
34 Durugörüde geleceğe yönelik imajlar görülebiliyor. Hatta astral ara boyutunda diğer yaratılmışlar görülebiliyor. Son zamanlarda çok konuşulan bu konular dinimize aykırı değil midir?

Mucize ile sihir birbirine benzer, keramet ile istidrac birbirine benzer. Ancak bunlardan birincisi doğruluğun, ikincisi yalancılığın simgesidir. Samimi bir mümin gibi iki yüzlü bir münafığın gözleri de ağlar, ancak birinin gözlerinden samimiyet, birinin gözlerinden gösteriş akar.

Durugörü
diye adlandırılan, altıncı hissin gelişmiş versiyonuna, parlak öngörüsüne ve berrak görüşüne işaret eden bu olgu -farklı seviyelerde de olsa- bütün canlılarda var olduğunu kabul etmek zorundayız. Yoksa, bir günlük bir arının bir günlük bir mesafeyi kat ederek gittiği yerde lazım olan malzemeyi bulup yuvasına dönmesi ve bal yapması nasıl izah edilebilir? Yoksa, gözlerinden muzdarip bir kedinin gidip şifa olan bir otu bulup gözüne sürmesi ve iyileşmesi nasıl izah edilebilir? Yoksa, kış-yaz mevsimlerinde farklı yerlere seyahat eden kuşların, balıkların rotalarını şaşırmadan gezintilerini periyodik olarak gerçekleştirmeleri nasıl izah edilebilir? Daha nice olaylar nasıl izah edilebilir?

Ayrıca insan merak ediyor, acaba bu “durugörü”ye sahip olanların gerçekten başkasıyla paylaştıkları ileri derecede duru olan bilgilerinin bir yansıması var mıdır? Yoksa, “kerameti kendinden menkul” yeni çıkma kehanet erbabı mıdır bunlar?

Muhddin-i Arabî gibi âlem-i misale çıkanları var mıdır? Evliyalar gibi kabir alemiyle ilgili duru keşifleri mı var? Şunu unutmayalım ki, hakîkî keşifler ancak iman ve amel mahsulü olabilir. Gerçek feraset ancak iman nuruyla oluşur. Diğerleri cinlerin ve şeytanların telkiniyle ortaya çıkan kehanetten öteye geçmez ki, bunların yüzde doksanından fazlası yalandır. Çünkü, alem-i manada cevelan edebilmek için iman ve takva kanatlarına sahip olmak gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Parapsikoloji ve gelecek bilgisi

Astral seyahat nedir? İnsan uyku halinde başka insanların ruhları nasıl görüşebiliyor?

Önsezi Hissi Kablel Vuku

35 Evrenin ömrünü tespit çalışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dünyanın bütün sırlarını çözmek için insan ömrü vefa etmez. Ancak, bundan daha fazla sırlarını keşfetmek mümkündür. Dünyanın ömrü hakkında yapacakları tahminler, kıyametin kopmasını değil, dünyanın üzerine kurulduğu tabii kanunlar açısından ne kadar devam edebileceği varsayımına dayanmaktadır. Oysa, kıyametin kopması, yalnız onun tabii ömrüne göre değil, onun için tespit edilen ecelinin gelmesine ve bu işi gerçekleştirecek olan Allah’ın iradesine bakar.
Bununla beraber, bu tür tasavvurlar şu anda ilim-kurgu çizgisinde cereyan etmektedir. Allah’ın kullarına ilim ve teknolojiyi ihsan etmesinin önemli bir hikmeti, kendi sonsuz ilim ve kudretini göstermek, harika sanat eserlerinin sanat değerlerinin bilinmesini sağlamaktır. Bu sebeple, kâinat kitabının manalarını ve sırlarını deşifre edecek bir bilgiyi insanlığa öğretmeyi, ilahî hikmetin bir yansıması olarak görmek gerekir.

Bilgi için tıklayınız

36 Ruhun olmadığını iddia edip, Azrail’in ruhumuzu değil canımızı alacağını söyleyenlere ne cevap verirsiniz?

Ruh’un varlığı artık öyle bir hakikat olarak kabul edilmiştir ki, inkârı mümkün değildir.

Can, Türkçe'de değişik manalara gelmekle beraber, en çok kullanıldığı mana öz, ruh ve hayattır. Bunun için “Azrail canımızı alıyor.” dediğimiz zaman ruhumuzu alıyor demek istiyoruz.

Sorudaki yorumların doğru olmadığını kesin olarak söyleyebiliriz. Bu konuda İslam alimlerinin ittifakı en büyük delilimizdir.

“Bir de sana 'rûh' hakkında soru sorarlar. De ki: 'Rûh Rabbimin emrindendir, Onun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir.' (İsra, 17/85)

mealindeki ayette  geçen “Ruh” kavramı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür; bunun  Hz. Cebrail, Ruh adında büyük bir melek, veya Cesetteki ruh olduğunu söyleyenler olmuştur. (Semerkandî, ilgili ayetin tefsiri)

İmam Maverdi, ilgili ayette geçen "ruh" kavramının beş manaya yorumlandığını belirtmiştir: Bunlar: Cebrail, Ruh adındaki büyük bir melek, Kur’an, Hz. İsa ve canlı varlıkların bünyesinde yer alan ruh... (Maverdi, ilgili ayetin tefsiri)

Ayette farklı görüşler olmasına rağmen alimlerin büyük çoğunluğuna göre buradaki ruhtan maksat, hayatın kaynağı olan ruhtur. (Razi, ilgili ayetin tefsiri)

Razi’ye göre, ayette sorguya tabi tutulan RUH, hayatın kaynağı olan ve canlıların bedeninde yer alan ruhtur. Değişik ihtimaller olmasına rağmen, verilen cevap  gösteriyor ki, soru ya ruhun mahiyeti, yahut ruhun kadim mi yahut hâdis mi (önsüz mü, yoksa sonradan mı var olmuş) olduğu  ile ilgilidir. Ayette ise bu iki soruya da cevap verilmiştir. “Rûh Rabbimin emrindedir” mealindeki ifadeyle onun Allah’ın emriyle  yaratılmış olduğuna; “Size sadece az bir ilim verilmiştir.” mealindeki ifadeyle de onun mahiyetinin insanlar tarafından bilinemeyeceğine işaret edilmiştir. (Razî, ilgili ayetin tefsiri)

Bütün bu açıklamalar, RUH’un bağımsız bir varlık olup canlıların bedenine konulmuş olduğunu gösteriyor.

“Ey gönül huzuruna ermiş nefis/ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime!” (Fecir, 89/27-30)

mealindeki ayette muhatap olan nefisten maksat ruhtur. İbn Abbas da bunu ruh olarak anlamıştır. (İbn Kesir, İbn Aşur,  ilgili ayetin tefsiri) Ruha özel bir hitap yapıldığına göre, onun bağımsız bir vücudu ve şuurunun olması gerekir.

“Nefisler eşleştirildiği (ruhlar bedenlere girdiği) zaman.” (Tekvir, 81/7)

mealindeki ayette ruhun bedene girdiği zamandan söz edilmektedir. Bu ise ruhun bağımsız bir cism-i latif olduğunu gösterir.

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’lerinin katında yaşarlar, rızıklanırlar.” (Âl-i İmran, 3/169)

mealindeki ayette, şehitlerin özel bir hayata mazhar olmaları ve rablerinin katında rızıklanmaları, açıkça ruhanî bir hayatı göstermektedir.

Birçok sahih hadiste de öldükten sonra özel olarak ruhun devam ettiğinden söz edilir: Miraç hadisinde peygamberlerin ruhlarıyla görüşmeler yapılmıştır. Şehitlerin ruhları yeşil kuşlar içinde cennette uçarlar. (İbn Kesir, Mümin, 40/41-46. ayetlerin tefsiri)

Bediüzzaman hazretlerinin bu konudaki ifadeleri de konumuza ışık tutmaktadır:

“Ruh bir nuranî kanundur, vücud-u haricî giymiş bir namustur; şuuru başına takmış.” (bk. Sözler, s.702 )

Esasen insan kendi hayatına dikkatle bakabilse, kendisinde baki bir ruhun varlığını anlayabilir. İnsanın bedeni hücrelerin yenilenmesiyle devamlı değişir. Çocukluktan gençliğe, gençlikten kemale, kemalden ise; ölüm ve zevale doğru beden değiştirerek yolculuk devam eder. Beden her gün yavaş yavaş, zamanla ise tümden değişse de insanda değişmeyen bir mahiyet ve özellik vardır. O da ruhudur.

Diğer taraftan, huyların, fıtratın, mizacın ve mahiyetlerin değişmeyip devam etmesi de ruhun bedenle beraber değişken olmadığının göstergelerindendir.

O halde ruh bizzat eskimez, yıpranmaz, ölmez ve ebedi hayatta varlığı devam edecektir. (Geniş bilgi için bk. Nursi, Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz)

İlave bilgi için tıklayınız:

Ölümden sonra ölüm var mı? Ruhumuz da ölüp dirilecek mi?

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir?..

Allah'ı inkar edenler, ruhun olmadığını, çünkü duygu, kişilik, vicdan, sevgi gibi duyguların genlerden kaynaklandığını, ruha gerek olmadığını ifade ediyorlar. Madde+enerjidir diyorlar. Gerçekten de duygu, kişilik vs genlerden kaynaklanıyor; ruh nerde?..

37 Allah, Meleklere öğretmediği bir şey mi soruyor?

İlgili ayetlerin meali şöyledir:

“Ve (Allah) Âdem'e bütün isimleri öğretti, sonra da onları meleklere gösterip, 'Sözünüzde doğru iseniz, haydi, bunların isimlerini Bana söyleyin' buyurdu. Melekler: ‘Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz  sen he rşeyi hakkıyla bilen Alîmsin ve her şeyi hikmetle yapan Hakîmsin’ dediler” (Bakara, 2/31-32)

- Burada Allah, meleklere -bilmedikleri bir konuda- gerçekten soru sormuyor. Bu soru özellikle bilmedikleri ve cevap veremeyecekleri bir konuda bilerek sorulmuştur.

Bundan maksat, onların bilip bilmedikleri test etmek değildir. Maksat, Hz. Adem’in hilafetine yaptıkları itirazın arka planında yer alan hususların olduğunu, onların itirazları bu konudaki bilgisizliklerinden kaynaklandığını bildirmektir. Bu maksatla sorulan soruya “azarlayıcı, uyarıcı soru sitili” adı verilir. (bk. Beydavi, ilgili ayetlerin tefsiri)

İlgili ayette yer alan “Sözünüzde doğru iseniz..” mealindeki ifadeden de bu sorunun müspet anlamda cevabı istenen normal bir soru değil, yanlışlarını yüzlerine vurmak, hadlerini bildirmek için kullanılan bir soru sitilidir.