Mahrem Konular konusunda en çok merak edilenler

1 İstimna / mastürbasyon, kendi kendine tatminin dini hükmü, zararları, kurtulma yolları hakkında bilgi verir misiniz? Tıpa göre ergenlik yaşında olanların bunu yapması gayet doğal karşılanıyor...

Müstehcen neşriyatın çevremizi sardığı, açık saçıklığın salgın hastalık gibi cemiyete musallat olduğu bir devirde yaşıyoruz. Bu hastalık az çok herkesi tesiri altına almaktadır. Bilhassa gençliği kemirmekte, içten içe cevherini ve manevî duygularını yaralamaktadır.

Nefsî hisleri tahrik eden unsurların çoğalması kişilerde bazı kötü alışkanlıkların artmasına sebep olmaktadır. Kendisine nikâhı düşebilen nâmahreme bakmak, insanda harama karşı olan hassasiyeti azaltmakta, bilhassa kendisine çeki düzen veremeyen kimseler harama bakmayı normal ve mubah görmeye başlamaktadırlar. İşte bunun sonunda insanın maddî ve manevî bünyesinde bazı aksaklıklar meydana gelmektedir.

Bu mevzuda Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:

«Ehl-i İslâm'da nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesât-ı nefsaniye (Müslümanlar arasında harama bakma arttıkça cinsî duygular) heyecana gelip vücudunda sû-i istimalât ile israfa girer. Haftada birkaç defa gusle mecbur olup, ondan, tıbben kuvve-i hafızaya (hafıza gücüne) zaaf gelir."

«Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memâlik-i harrede (sıcak iklimlerde) o sû-i nazardan, sû-i istimalât, umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz'i-küllî o şekvadadır.»
1

His ve heveslerine mağlûp düşen bazı kimselerde harama nazarın tahrikiyle vücuttan yapılan israf, umumiyetle ihtilâmla olur. Bazı kimseler ise bu «israfat»’a daha değişik bir şekilde düşerler. «İstimna, mastürbasyon» bu hususta en sık başvurulan tatmin yoludur: Her şeyden önce, anormal bir hareket olan bu iş, iradesi zayıf kimselerde görülen bir alışkanlıktır.

Evlenme çağına gelip de imkân bulamayan böyle kimselere Rabbimiz iffetli olmalarını tavsiye etmektedir:

«Evlenmeye imkân bulamayanlar, Allah kendilerini fazl u kereminden zengin kılıncaya kadar zinaya karşı iffetlerini korumaya çalışsınlar.» 2

Nefis ve heveslerinin tazyiki altında bulunan gençlere Peygamberimizin (asm) gösterdiği yol en güzelidir. Bu yolla genç, hem ibadet yapmış olur, hem de kendisine hâkim olma çaresini bulur.

İbni Mesud'un rivayet ettiği hadisi şerifte Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmaktadır:

«Ey gençler topluluğu, sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlilik gözü harama bakmaktan son derece önleyici, iffeti de en iyi koruyucudur. Evlenme masrafına gücü yetmeyen kimse de oruç tutsun. Çünkü oruç kuvvetli bir şehvet kırıcıdır."3

Başta oruç olmak üzere, İslâmî ve imanı meselelerle meşguliyet ve insanı günahtan koruyan bir çevrede bulunmak, kişinin iffetini muhafaza eden, onun harama gitmesine engel olan en güzel çarelerdir. Çünkü gayrimeşru yollara şeytan teşvik eder, nefis baskı yapar, hisler de sıkıştırır. Onları susturacak en tesirli çare, kalbi ve ruhu ulvî şeylerle meşgul etmek; ahlâklı kimselerle arkadaşlık etmektir.

Elle tatmin, âlimlerin çoğuna göre caiz değildir; haram sayılmaktadır.

«Onlar ki ırzlarını korurlar. Ancak hanımlarına ve sahip oldukları cariyelerine karşı münasebetleri müstesnadır. Çünkü onlar bu helâl olanlarda kınanmazlar. Kim de bu helâlden başkasını ararsa, işte onlar haddi aşanlardır.» 4

âyetini delil getiren Şafiî, Mâliki âlimleri ve İmam-ı Nesefî, istimnanın haram olduğuna hükmetmişlerdir.5

Eğer caiz olsaydı, Hz. Peygamber (asm) tarafından bir yol gösterilirdi, demektedirler. İmam Ahmed bin Hanbel ve îbni Hazm'a göre

«Meni, vücudun, dışarı atmaya muhtaç olduğu bir şeydir, onu eliyle atan kan aldıran gibidir ve caizdir.»

Hanbelî âlimleri bu caiz oluş şeklini iki şarta bağlamışlardır: Kişinin zinaya düşme tehlikesi, evlenmeye gücünün ve imkânının bulunmayışı.

Hanefî mezhebinin görüşlerini nakleden İbni Âbidin, bu hususta bazı âlimlerin görüşlerine yer vermektedir. Kişinin şehveti baskın gelir, kalbini meşgul edecek derecede fazla olur, bekâr bulunur veya evli olup da bir özürden dolayı hanımına yaklaşamazsa, şehvetini teskin etmek isteyen kimse için Fakih Ebulleys, «Böylesine bir vebal olmayacağını umarım.» demektedir. Ama sırf şehvetini celbetmek, kendisini zorla tahrik etmek için yaparsa günahkâr olur.6

Yine Hanefî âlimlerinden Şürünbilâli,

«Bekâr kimse harama gireceğinden korktuğu zaman, şehvetini teskin için istimna caizdir. Bu işinden dolayı ne sevap, ne de günah kazanır. Fakat sırf lezzet almak için yaparsa günahkâr olur.» 7 görüşündedir.

Harama düşme tehlikesiyle karşı karşıya gelen bir kimse, haram olan zinayı işlememek için ehven-i şer olan istimnayı yaparsa ve buradaki niyeti de haramdan kaçınmak, namusunu korumak olursa, caiz gören âlimlerin içtihatlarına göre mümkündür. Ama istimnayı alışkanlık haline getirmek makul bir insana yakışmayan çirkin bir iş olur. Zaten fazla (sû-i istimalat) kişide zekâ ve hafıza kaybına sebep olmaktadır.

Böyle anormal durumlara düşmemek için sık sık imanî eserleri mütalâa etmek, aklı ve kalbi devamlı İslâmî hizmetlerde çalıştırmak, ulvî şeyleri düşünmek, lezzetleri kıran ve acılaştıran ölümü çok sık hatırlamak, harama nazardan sakınmak ve müstehcen yayınlara iltifat etmemek lâzımdır.

Kaynaklar:

1. Kastamonu Lahikası, s. 92.
2. Nur Süresi, 33.
3. İbni Mâce, Nikâh : 1.
4. Mü'minûn Sûresi, 5-6-7.
5. Tefsirü'n-Nesefî, 3 :114.
6. İbni Âbidin, 2:100, 3 :156.
7. Meraku'l-Felâh, s. 57.

* * *
Not: Şu yazıları da okumanızı tavsiye ederiz:

MASTÜRBASYONUN BAZI ZARARLARI

1) Psikolojik Yönden:

1. Aşırı mastürbasyon düşkünlerinde üzüntü, dalgınlık ve aşağılık duygusu meydana gelir. Her mastürbasyondan sonra umumiyetle bir pişmanlık ve ruh sıkıntısı kendini gösterir. Yapılan bu işin de olgunluktan uzak bir durum arz ettiği hatıra geldikçe bu işi yapanlar, bir aşağılık ve suçluluk duygusuna kapılarak, moral kırıklığına uğrarlar.

2. Mastürbasyon alışkanlığı, bir kısım sinir bozukluklarına yol açar. Fazla sinirlenmeler, el ve kol titremesi, baş dönmesi, uykusuzluk, kalça ve bacaklarda dermansızlık, yorgunluk hasıl olur.

3. Mastürbasyon alışkanlığı, insanı aşk ve sevgiden mahrum eder. Sevgi, insan için bir ihtiyaç olduğu gibi, eşler arasındaki cinsi münasebetlerin başarılı ve neşeli olması da, her ikisinde müşterek sevgi ve anlaşmanın varlığına bağlıdır. Evlilikteki saadet temelleri, sevgi bağları üzerinde kurulur. Evlenen çiftlerin, sadece bedenlerinin birleşmesi evlilik saadetini meydana getiremez; bedenle birlikte her iki ruhun aşk ve sevgiyle birleşip kaynaşmaları lazımdır. Masturbasyona çok düşkün olanlar ise, ruhun derinliklerinden fışkıran bu sevgi pınarından, gereken hisseyi alamazlar. Mastürbasyon, sevgi cevherini köreltmektedir.

4. Fazla mastürbasyon, hafıza zayıflığı, dikkatsizlik ve unutkanlık yapar. Buna düşkün kimselerin, bir şeyi ezberlemeleri güçleşir. Ezberlediklerim de çabuk unuturlar. Bir konuyu okurken, bütün dikkatlerini toplayamazlar. Dikkat dağınıklığı meydana gelir. Okuduklarını da kolay anlayamazlar. Bunun için, fazla masturbasyona düşkün olan talebeler derslerinde zorluk çekerler. Henüz buluğa ermemiş çocuklarda, mastürbasyon ile meni gelmediğinden, diğer zararlara pek hedef olmazlarsa da, aşırı mastürbasyon bu çocuklarda, beyin ve sinir sarsıntısı yapar, zihni gelişmeye mani olur.

5. Mastürbasyonla meşgul olanların, şehvet hayalleri ve şehevi düşünceleri artar. Masturbasyoncu genç, gece yatağına girdiği zaman, körü körüne bir sürü şehvet hayalleriyle zihnini meşgul eder. Aklı fikri bu duygularla meşguldür. Bu suretle hem masturbasyona daha fazla müptela olur, hem de iyi şeyler düşünmeye fırsat bulamaz.

2) Aşırı Mastürbasyonun Bedensel, Cinsel ve Sosyal Zararları:

Erkekler, genellikle bu işi elle görürler. Seyrek olarak yastık ve yatağa sürtme şeklinde de yaparlar. Batıda pornografinin serbestlik kazanması sonucu seks shoplarda değişik aletler satışa sunulmuştur. İnsanı maddi yönden sömürmeye yönelik bu tür gereçler, bunları kullanan erkeklerde ruhsal çöküntülere neden olmaktadırlar. Tıbbi seksoloji açısından bu tür alışkanlıklardan kaçınılması önerilmektedir.

Mastürbasyon, insanı ölçüsüzlüğe sevk eder. Aslında masturbasyon insanı tatmin etmez; doygunluk ve rahatlık meydana getirmez. İnsanın cinsi zevk ve hislerini tatmin edilmemiş bırakarak, daha fazla tahrik eder, azdırır. Bundan dolayıdır ki masturbasyona devam edenlerin, bu arzuları gittikçe şiddetlenerek bu işi fazla ileri götürürler. Bu da zararı arttırır. Haddinden fazla cinsi münasebetler de zararlıdır; fakat mastürbasyonun fazlası çok daha zararlıdır.

Fazla mastürbasyonlar, çeşitli hastalıklara ve rahatsızlıklara sebep olabilir. Mastürbasyon, doğrudan doğruya hastalık yapıcı değil ise de, dolayısıyla buna sebep olur. Çünkü ölçüsüz mastürbasyonlarla, vücut kuvvetten düşerek bünyedeki kan tabii kudretini kaybettiğinden, bazı rahatsızlık ve hastalıklara yol açar.

Mastürbasyon müptelaları, cinsel münasebetten gereken zevki alamazlar. Bu işi mutlak alışkanlık haline getiren kimseler, cinsi münasebetlere -aile hayatında- önem vermezler. Bundan pek zevklenmezler. Bu hal, mastürbasyon düşkünü kadın ve erkeklerin her iki cinsinde görülebilir. İkisi de kendilerini tatsız zevk (!) alışkanlığına kaptırdığından, eşleriyle yaptıkları münasebetten tatmin olamazlar. Böyle kimseler için, mastürbasyon daha cazip görünür. Cinsi münasebetten sonra ayrıca masturbasyona el atmaktan çekinmezler.

Mastürbasyon, asla cinsi temas zevkine -onda birine dahi- ulaşamaz; fakat gençler için adatıcı bir illet kesilir. Mastürbasyon ile cinsel ilişki zevki arasında, gübrelik ve gülistan misali fark vardır. Kadın ve erkeği yaratan büyük San'atkar, onları öyle bir san'at ve ustalıkla yoğurmuş ki onların cinsel birleşme esnasındaki zevk alışverişi, başka hiçbir yapmacık usullerle elde edilemez...

Mastürbasyon neticesinde vücut yorulur, ruh sıkılır. Halbuki başarılı bir cinsel münasebette vücut dinlenir, ruh ferahlanır. Çünkü olgun bir cimada, karşılıklı olarak sevgi, heyecan ve hararetle, bir takım kimyevi elektrik alışverişi vardır. Mastürbasyonda ise bunların hiçbiri olmadığı gibi, kıymetli kimyevi maddeler zorla kapı dışarı edilmektedir. Bunun neticesinde, insanda ferahlıktan uzak bir çöküntü ve yorgunluk oluşmaktadır.

Mastürbasyon alışkanlığı, bel gevşekliğine (erken boşalmaya ve idrar yolları da dahil olmak üzere diğer rahatsızlıklara) yol açar. Evlilik hayatında, erkeklerin şikayetlerinden en çok görüleni de bel gevşekliğidir. Yani erken inzal; cinsi münasebete başlar başlamaz, meninin hemen boşalmasıdır. Erkeğin böyle çabucak münasebeti bitirmesi, bilhassa kadını doyumsuz bırakır. Bu hallerin devamı ise, eşler arası huzursuzluğa yol açar. Bel gevşekliğinin çeşitli sebepleri olabilir ama, mastürbasyon da başta gelen sebeblerdendir. Bu ıztıraptan kurtulmanın bir çaresi de, mastürbasyonu terk etmektir.

Aşırı mastürbasyon alışkanlığı, kadınlarda cinsel soğukluğa da sebep olur. Cinsel soğukluk: Kadının cinsi münasebetten zevk duymaması, hissen soğuk ve isteksiz olmasıdır. Bu his soğukluğunun çeşitli sebeplerinden biri de, alışkanlık haline getirilen aşırı mastürbasyondur.

İşin garip tarafı, bu tip bazı kimseler, evlendikten sonra da bu illeti devam ettirirler. Çok mühim bir evlilik vazifesi olan cinsel münasebet faaliyetlerinde, eşleriyle pek ilgilenmezler. Neticede eşler birbirlerinden uzaklaşırlar. "Cinsel isteklerini" kendi kendine dindirmekten zevk alanlar, tenha yerleri sever, hep yalnız kalmak ister, fırsat buldukça bu kötü oyunu oynar.

Vajinaya bir takım cisimler sokarak mastürbasyon yapan kızların, "kızlık" nişanı olan bekaretlerine bir zarar gelebilir. Bu durumda bazı cisimlerin içeride kalarak, ameliyatı lüzum etmiş muhtelif vak'alarına, tıp tarihinde çok rastlanmıştır.

Mastürbasyon tiryakilerinden bazı gençler, bu fena işe başkalarını da alıştırırlar. Sadece kendi yaptıklarıyla kalmayıp, cemiyetin birçok çocukları ve gençleri arasında, bu kötü illetin yayılmasına sebep olurlar.

Bir diğer zararı da, çiftlerin birbirinden nefret etmesi, cinsel duygu duymamasıdır. Çünkü masturbasyoncu kişi, başka bir yoldan şehvetini tatmin ederek doygun kalmaktadır. Bunun manası, eşlerin birbirinden beklediğini bulamaması ve ümitlerinin kırılmasıdır. Sonunda eşler birbirinden uzaklaşır ve başka tatmin yolları ararlar; gayrimeşru yollara giderler.

Uzman ilim adamlarının mastürbasyon konusunda araştırma neticesi ortaya koydukları gerçek şudur: Aşırı masturbasyona devam edenler, çok tehlikeli akla yönelik hastalıklara maruz kalır. Bunları şöyle sıralıyabiliriz:

Zühul ve nisyan (unutma, geçiştirme), irade zayıflığı, hafızada gerileme, yalnızlığa heves, çabuk unutma, korku ve gevşeme, üzüntü ve sıkıntı, birtakım suçları işlemeyi tasarlama, intihar.

Buna benzer birtakım düşünceyi alt-üst eden, iradeyi iyice zayıflatıp şaşkınlaştıran, kişiliğin zedelenmesi gibi arazlar, illetler.

İslam hukukunun aşırı mastürbasyonun doğuracağı kötülükleri nazara alarak koyduğu hükümlere gelince, aşağıdaki deliller bunu yansıtmaktadır:

Allah (c.c.) buyuruyor:

"Onlar ki namus ve iffetlerini (haramdan ve şüpheden) korurlar. Ancak eşlerine ve sahip oldukları cariyelerine karşı (cinsel arzu duyarlar da) bu yüzden kınanmazlar. Artık kimler bu meşru sınırı geçerse, işte onlar haddi aşanlardır." (Mü'minun, 23/6-7)

Bu ayetin genel mana ve hükmüne giren şudur: "Artık kim bu meşru sınırı aşar veya geçerse, işte onlar haddi aşanlardır."

O halde evlilik yolundan başka bir yolda şehveti boşaltmak, zina, livata, el ile mastürbasyon gibi, ölçüsüzlük ve aşırılık haddi aşmak demektir.

MASTÜRBASYONDAN KURTULMANIN YOLLARI

A) Ergenlik Çağına Girince Evlenmek:

Rüsvay edici bu adetten kurtulmanın en kestirme yolu budur. Aynı zamanda bu en tabii bir yol ve çaredir.

B) Nafile Oruç Tutmak:

Ortada ergenlik çağına girince evlenmeye engel birtakım sebepler söz konusu olduğunda, İslam, evlenme imkanı bulamayanlara nafile oruç tutmalarını tavsiye eder. Çünkü oruç, şehvetin galeyanını durdurur, isteği azaltır, cinsel duygunun hiddetini kırar; aynı zamanda kendinin ilahi murakabe (kontrol) altında bulunduğunu hem ilham, hem takviye eder. Allah'tan saygı ile korkmayı hatırlatır. Böylesine güzel irşad Resülüllah (asm) Efendimizin hadislerinde yer almıştır:

"Ey gençler topluluğu! Sizden kim evlenmeye güç getirip imkan bulabiliyorsa evlensin; çünkü evlenmek gözü haramdan sakınmaya, yummaya daha uygun, namus ve iffeti korumaya daha elverişlidir. Kim de evlenmeye güç getiremiyor, imkan bulamıyorsa, kendisine oruç tutmak gerekir; çünkü oruç, şehveti kesicidir."(Buhari, Nikâh 2; Savm 10)

C) Cinsel Duyguyu Tahrik Eden Yayınlardan ve Sokaklardan Kaçınmak, Uzaklaşmak:

İçinde yaşadığımız toplum ve çağda bir sürü bozuk, kirli ve gayri ahlaki basın ve yayınlarla gençliğin ruhu dejenere edilmektedir. Hiç şüphe yok ki, genç kimse, bu fitne saçan rezilliklerin peşine takılınca, derin bir bataklığa saplanıp kendini, kaybetmekte, yolunu şaşırmaktadır. Ahlakı değişmekte, doğru yolundan sapmakta, acemi ya da yabani hayvan gibi ne yaptığını, nereye daldığını bilmez hale gelmektedir.

Artık bu durumda terbiyecilere, eğitimcilere düşen görev, öğüt ve sıkı bir iş ve çalışma devresine girmek, uyarı ve sakındırıcı yollara başvurmaktır. Bu yalnız terbiyecilere vacib değil, aynı zamanda terbiye etme hakkını yüklenen, bu sorumluluğu duyan herkese vacibtir. Sık sık gençlerin kulağına: "Yarıçıplak kadınlara, kırıtarak gezen kadınlara, etini teşhir' edenlere bakmak; fotoromanlar okumak, şehveti tahrik edip iç duyguları harekete geçiren cinsel konulu kitapları okumak, yine insanı şehvet alemine götüren, duyguları bu doğrultuya çekip kamçılayan çalgıları, nağmeleri dinlemek, kafayı ciddi konulardan alıp havai şeyler peşine takmayı sonuçlandırır." diye fısıldamaları gerekmektedir.

Çünkü bu tür yayınlar ahlakı bozmakta, anlayışı zayıflatmakta, hafızayı kısırlaştırmakta, cinsel duyguları harekete geçirmekte ve kişiliği kaybettirmektedir.

D) Boş Vakitleri Yararlı Şeylerle Doldurup Değerlendirmek:

Terbiyeciler ve eğitimciler, çocuk boş kalıp bir işle meşgul olmadığı zaman kötü-yıkıcı düşüncelere, gerçekleşmesi zor hayallere dalar; cinsel konular üzerinde kafa yorup düşler kurar. Bu durumda eğer ergenlik çağına girmişse, ister istemez şehveti harekete geçer. İşte bu sırada başka tatmin olacak bir şey bulamayınca, masturbasyona tevessül edecek, bu kötü adeti devam ettirmeye yönelecektir. Çünkü ancak böylece şehvetin azgınlığını teskin edebilir.

O halde bu gibi hayal ve düşüncelere dalmasını önlemek için ne yapmak, nasıl bir çare bulmak lazımdır? Çare şu olabilir:

Önce ergen olan çocuğa vaktini nasıl değerlendirebileceğini öğretmemiz, boş vakitlerini ne ile doldurup yararlı duruma getirmesi gerektiğini anlatmamız gerekmektedir.

Vakti değerlendiren, boş zamanları yararlı şeylerle dolduran kitap, dergi, broşür ve benzeri birçok yayınlar vardır. Ayrıca bedeni güçlendiren, adaleleri kuvvetlendiren, insana sağlık kazandıran birtakım ölçülü spor hareketleri yapmalarını, ancak güvenilir, terbiyeli arkadaşlarla bu işi sürdürmeleri telkin edilir. Çok yararlı kitapları okumaya alışmaları ise bilgi ve kültürlerini artırıp genişletir. Bununla birlikte bazı el işleri, el sanatlarını öğrenmeleri, ahlakı güzelleştiren dini ders ve sohbetlere katılmalarını sağlamayı da ihmal etmemek gerekir.

Bunlardan başka düşünceleri berraklaştırıp gıdalandıracak, ruhu arındıracak, bedeni kuvvetlendirecek, ahlakı yüceltecek şeylerle çocukların boş vakitlerini değerlendirmeye özen gösterilmelidir. Bunun için zihnin daima yüksek meselelerle meşgul edilmesi, aklın, kalbin ve duyguların olumlu ve faydalı çalışmalarda yoğunlaştırılması, yaratılış gayesinin daima hatırda tutulması, hayatın ve ölümün manasının devamlı olarak düşünülmesi, bütün vakit ve enerjinin sürekli ve başka şeylere yer bırakmayan yoğunluktaki faaliyetlere yönlendirilmesi, güzel hobi ve alışkanlıkların kazandırılması faydalıdır.

E) İyi Huylu, Güzel Ahlaklı, Uyumlu Arkadaş Seçmek:

Terbiyecilerin, eğitimcilerin önemle üzerinde duracakları bir husus da, ergenlik çağına girmiş bir çocuğa iyi ahlaklı, uyumlu arkadaşlar arayıp bulmak, seçip beğenmektir. Çocuk unuttuğu zaman ona hatırlatırlar, saptığı zaman ona doğru yolu gösterirler; düzenli olmaya çalıştığında ona yardımcı olurlar; başına bir dert, bir sıkıntı geldiğinde onu teselli edip iradesini güçlendirmeye çalışırlar.

Denilebilir ki, sözünü ettiğin vasıfta arkadaş çok azdır, özellikle günümüzde bunlar parmakla gösterilecek kadar mahduddur. Öyle ama, hemen her mahallede ve yerde bu azları bulmak mümkündür, hepsi de simalarından tanınırlar, alınlarında secde eseri bulunuyordur; yüksek ahlaklarıyla diğer çocuklardan ayrılmakta ve ayırd edilmekteler. O halde bir gencin bu gibi arkadaş ve dostları bulup onlarla arkadaşlık kurması ne güzel olur! Böylece hayatın fitne ve fesadına karşı ona yardımda bulunurlar, sır vermeye layık güvenilir bir topluluk oluştururlar.

Hiç şüphe yok ki, kişi yakın dostunun dini üzeredir; yakın arkadaş, kendi ölçüsündeki arkadaşına çoğu şeylerde uyar. Kuşlar ancak kendi şeklindeki kuşların kafilesinde yer alır. Resulüllah (asm) Efendimiz ne doğru buyurmuştur:

"Kişi yakın dostunun dini üzeredir. O halde sizden her biriniz kimi yakın dost ediniyorsa ona dikkatle baksın." (Tirmizi)

Bilinen bir gerçektir ki, ahlaksız, günahkar, asi ve müfsid kimseyle arkadaşlık eden kimseyi onlar eninde sonunda sapıklığa çekip götürürler, onu ancak derin çukurlara, bataklıklara iterler, onunla ancak kişisel çıkarlarından dolayı dostluk kurarlar, arkadaşlık ederler, ancak dünyevi yararlardan dolayı ona yaklaşırlar.

O halde gençlerimiz, böylesine adi ve kötü arkadaş ve dostlardan sakınsınlar, şerli kişileri arkadaş edinmesinler. Salih bir dost, mümin bir cemaat bulmak ne saadet! Böylesine bir arkadaşlık ve dostluk her iki alemde mutluluğa ve ahirette kurtulmaya vesiledir. Allah (c.c.) kendi muhkem kitabında ne kadar doğru buyurmuştur:

"O gün yakın dostlar birbirine düşmandır. Ancak takva üzere olanlar (Allah'tan korkup kötü kişilerden sakınan, iyileri dost edinenler) müstesna." (Zuhruf, 43/67)

F) İlmi ve Ameli Yönden Korunma Çareleri:

1. Şehvet hislerini kamçılayıcı başı bozuk eserler değil, ciddi ve faydalı eserler okunmalıdır. İnsan hangi konuda eser okursa, düşünce ve duyguları az-çok onun te'sirinde kalır. Mesela; kahramanlık eserleri okuyan, bunlara biraz devam ederse, kahramanlık hisleriyle yoğrulur. Ahlaki eserler okuyan, ahlak kaidelerine uyma arzusu gösterir. Aşk romanları okuyan, aşık olma hissini duyar.

2. Dar pantolon veya dar şort giymemelidir. Cinsel organlarını sıkıştıracak kadar dar olan elbiseler, şehvet hislerini dürter. Bu da genci masturbasyona davet eder. Zaten dar elbiseler insanı hiç rahat bırakmaz, sıkıntı verir. Sağlığını düşünenler, daracık elbiselere özenmemelidir.

3. Kasık tüyleri iki-üç haftada veya ayda bir kere olsun temizlenmelidir. Bunların uzaması neticesinde kaşıntılar meydana gelir

4. Yatarken, bacaklar mümkün olduğu kadar açık tutulmalıdır. Zira cinsel organı sıkıştırılmazsa, şehvet hissi daha kolay kontrole alınabilir.

5. Yatarken, ihtiyaç duyulunca hemen gidip su dökmelidir. İdrar sıkıntısı olduğu zaman, bunun yanı sıra şehvet hisleri de kabarır. Bu durumda gencin mastürbasyon arzusu uyanabilir. O halde hemen kalkıp su dökmek, yerinde bir tedbirdir.

6. Şehvet hissi kabarıp mastürbasyon akla geldiği zaman, bu arzunun yatıştırılması için iyi bir çare de, cinsel organ bölgesinin soğuk suyla iyice yıkanmasıdır.

Yıkanmak için banyoluğa giren gençler, çok defa burada -şartlar müsait olduğundan- mastürbasyon tehlikesiyle karşılaşırlar. Burada bundan korunmak için en güzel çare, hemen ilk anda belden aşağısını soğuk suyla yıkamak, hatta mümkünse bütün vücuduna soğuk su dökünmektir. Bundan sonra banyo muamelesine geçilmelidir. Önceden asla tenasül organı ellenmemelidir. Nefsine hakim olanlar için bunlar mes'ele değilse de, hislerine mağlup olanların bu hususlara dikkat etmesi gerekmektedir.

Bazen şehvet hislerini tahrik edici, herhangi bir durum karşısında fazla duygulanan gençleri, az sonra kasık bölgelerinde -kanın fazla toplanmasından olacak ki- bir ağrı başlar. Bazen bu ağrı artarak yürümeyi dahi güçleştirebilir. Böyle bir durumda boşalma olursa bu ağrı geçer, fakat bu da gerekmez. Kasık bölgeleri soğuk suyla iyice yıkanırsa veya banyo yapılırsa, birkaç saat içinde bu durum kendiliğinden geçer.

7. Bir işle meşgul olmalı, başıboş ve avare kalmamalıdır. Masturbasyona en çok müptela olanlar, umumiyetle başıboş kalanlar, meşguliyeti az olanlardır.

8. Sportif faaliyetlerde bulunmalıdır. Her genç, bünyesine uygun en az bir sporu mutlaka yapmalıdır. Maçları izlemek spor yapmak değildir.

9. Bekarlık sırasında fındık, fıstık, çikolata, muz vs. gibi şehvet arttırıcı gıdalara düşkünlük gösterilmemesi iyi olur.

10. Şehvet verici sohbetlerden uzak kalmalıdır. Aksilik ya... gençlerin ekseriyeti şehvet edebiyatını merak eder. Böyle olunca da edep yerleri onları rahat bırakmaz! Her şeye rağmen, şehvet azdıran bahislerden uzak kalmak gerek.

11. Masturbasyona başka türlü son veremeyen bekarlar, yaşları ve halleri müsaitse evlenmelidirler. Fakat... evlendikten sonra da bu illeti mutlaka bırakmalıdır. Evlilik esastır ama, icaplarını yerine getirmek de şarttır.

G) Ailevi Yönden:

1. Bekarlık hayatında masturbasyona devam etmiş kimseler, evlilik hayatlarında cinsel münasebetlere gereken önemi vermeli, mastürbasyonu kesinlikle terk etmelidir. Bazı kimselerin evlilik hayatlarında dahi mastürbasyon ile meşgul olarak, eşlerinin cinsel ihtiyaçlarına ehemmiyet vermedikleri bilinen bir gerçektir. Kadın olsun erkek olsun, artık evlendikten sonra da bu illetin devam ettirilmesi, tamamen anormal ve aile saadeti için tehlikelidir.

2. Mastürbasyon devresinden sonra evlenmiş kimseler, kavuştukları gül bahçeleri dururken, gübrelikte nefes harcamanın budalalık olduğunu iyice idrak etmelidirler.

3. Buluğ çağındaki çocuklara, koruyucu öğütler verilmelidir. Masturbasyona yakalanma devresi, ekseriya buluğ çağında başladığından, bu çağda onlara faydalı öğütler vermek, onları cinsel konularda hepten cahil bırakmamak lazımdır. Ne var ki, bu konular çok naziktir. Bu mevzularda öğretilen bilgiler, çocukların cinsel iştahlarını kamçılayıcı mahiyette değil, onları her türlü kötü ve zararlı cinsel faaliyetlerden uzaklaştırıcı ciddiyette olmalıdır. (Bunun da temeli, İslam terbiyesine dayanır.)

4. Çocukları başıboş salıvermemeli, buluştukları arkadaşlarına dikkat etmelidir. Zira mastürbasyon ve diğer kötü alışkanlıklar, ekseriyetle çevredeki yaramaz çocuklar tarafından diğerlerine bulaştırılmaktadır.

5. Hastane ve hapishane gibi kapalı yerlerde mecburen gün dolduranlar, mastürbasyonun, dertlerine dert katmaktan başka bir faydası olmadığını idrak etmelidirler. Mastürbasyonun, insan üzerinde bir üzüntü ve can sıkıntısı bıraktığı bilinmektedir. O halde aslen biraz üzgün olanların, üzüntü ve ezginliklerini, mastürbasyon ile daha da artırmaktan sakınmaları gerekmektedir.

6. Gerçeklere bağlı kalarak, çocuklara, gençlere mastürbasyonun zararları ve korunma çareleri öğretilmelidir. Gençleri fazla korkutmamak ve ümitsizliğe düşürmemek şartıyla, ilmi ve terbiyevi mahiyette, mastürbasyon hakkında mühim gerçeklerin öğretilmesi gerekmektedir. Bu mühim vazife de daha ziyade hekimlere ve eğitimcilere düşmektedir.

H) Dînî-Manevi Çareler:

1. Zaruret olmadıkça mastürbasyon yapmanın, günah ve ilahi cezaya müstahak olduğu idrak edilmelidir.

2. Körü körüne mastürbasyon yapıp günaha girerek manevi değerini aşağı düşürmektense, biraz sabredip nefsin bu arzusunu yenmekle manevi cepheyi sağlamlaştırmak, insan için bir üstünlüktür.

3. Oruç tutmanın şehvet hislerini yatıştırmak için önemli tesiri olduğundan, bazen oruç tutarak mastürbasyondan korunmak mümkündür. Böylece hem oruç sevabı, hem de mastürbasyondan uzaklaşma sevabı kazanılmış olur.

4. Mastürbasyon edepsizliğinde bulunurken, bu halin Allah ve melekler tarafından görüldüğünü unutmamalı; mecbur kalmadıkça, bu vaziyette onlara görünmekten utanç duymalıdır!..

Mastürbasyonu önlemenin -evlilik münasebetleri haricinde- kat'i bir çaresi mevcut değildir. Ancak bu meselede, gerçeklere vakıf olmak ve korunma çarelerine riayet etmek, gençlerin bu yoldaki arzularını frenleyebilir. Bunun için en başta, nefse ve cinsi hislere hakimiyet şarttır.

Sonuç olarak: Mastürbasyon, devam edildikçe insanı kendine çeken, bırakıldıkça belası eksilen zararlı bir illettir. Hiç masturbasyona bulaşmamak, yegane ve ideal tavsiyedir. Zaruret halinde istemeyerek yapılan mastürbasyonlar da, birkaç hafta arasında oluşan ihtilam (rüyada boşalma) ları önleyecek dereceye varmamalıdır. Zira bekarlıktaki cinsi ihtiyacın normal ve sıhhatli giderme yolu, arasıra vuku bulan tabii ihtilamlardır.

l) Tıbbi Öğütleri, Koruyucu Hekimliği Alıp Öğrenmek:

Tabiblerin ısrarla üzerinde durduğu hususlardan biri de, iç dürtünün te'sirini hafifletmek, şehvetin serkeşliğini frenlemek için şu tavsiyelere uyulmasıdır:

1. Yaz mevsiminde soğuk su ile banyo yapmayı artırmak. Diğer mevsimlerde tenasül aletinin üzerine sık sık soğuk su dökmek.

2. Sportif hareketleri çoğaltmak, beden eğitimine önem verip üzerinde ısrarla durmak.

3. Şehveti tahrik edici mahiyette olan baharat ve benzeri şeylerden kaçınmak.

4. Sinirleri uyaran çay, kahve benzeri meşrubatı terketmek, ya da azaltmak.

5. Et ve yumurta yemeği azaltmak.

6. Sırt üstü, yüzü koyun uyumamak, sünnet sayılan sağ yan üzeri kıbleye yönelik olarak uyumak.

İ) Son Olarak da Şanı Yüce Allah (c.c.) Korkusu Şuurunu Uyandırmak:

Herkesçe kabul edilen bir gerçek var ki, genç kişi vicdanının derinliğinde, Allah'ın her an kendisini denetleyip gördüğünü, gizli açık her halini bildiğini, hain gözleri ve kalblerin gizli tuttuklarını da bildiğini düşünür ve bunun şuurunu taşırsa, çok sürmez kendi kendini denetlemeye başlar; bir işi, bir hizmeti noksan mı yaptı, aşırı mı giti? Sapıttı mı, kaydı mı? Üzerinde O yüce kudretin kendisini denetlediğine inanır, kusur ve günah işlediyse veya aşırı gittiyse Allah'ın bu yüzden kendisini hesaba çekeceği, sapıttığında veya kayıp yanlış bir iş yaptığında kendisini cezalandıracağı inancı hakim olursa, şüphe yok ki, bu genç kendini helak edici yollardan ve fiillerden çirkin işlerden alıkor; her türlü kötülükten ve terbiyesizlikten sakınır.

Bilindiği gibi, ilim ve zikir meclislerine hazır olmak, farz ve nafile namazlara devam etmek; geceleri insanlar uyurken kalkıp teheccüd namazı kılmak; sünnet ve mendup oruçlara devam göstermek; Ashab-ı Kiram ile Selef-i Salihin'in hal tercümelerini, hizmetlerini, ahlak ve faziletlerini dinlemek; ahlaklı faziletli kişileri arkadaş edinmek; mü'min bir cemaatle irtibat halinde olmak; ölümü ve ötesini hatırlamak, bütün bunlar mü'minde Allah (c.c.) korkusunu, O'na karşı saygı ve sevgi duygusunu kuvvetlendirir. Allah'ın yegane denetleyici olduğunu idrak ettirir ve böylece Allah'ın azameti karşısında şuurlanmasını sağlar.

O halde mü'min gence layık olan şudur ki:

Ruhunda Allah'ın denetlemede bulunduğu inancını kuvvetlendirip sözü edilen yolda yürümek, Allah (c.c.) korkusunu O'na olan sevgi ve saygı havası içinde kalbin derinliğine indirmektir. Ta ki, bir sürü oyalayıcı, aldatıcı şeyler onu kendi yörüngesinden koparıp başka bir yörüngeye sokmasın. Dünya hayatının zineti onu fitnelere düşürmesin, sakıncalı ve haram olan nesnelere dalmasın. Böylece Allah'ın şu buyruğunu iki gözünün üstüne koyarak yolunu aydınlatsın:

"Artık kim dünya hayatını seçerek tercih etmişse, elbette cehennem onun varacağı yerdir. Kim de Rabbının (yüce) makamından korkmuş da nefsini havai şeylerden alıkoymuşsa, şüphesiz ki cennet onun varacağı yerdir." (Naziât, 79/37-40.)

2 Cinsel ilişkide sınırlar nelerdir ve oral yolla yapılan uygulamalar caiz midir?

"Eşlerin birbirine her yerleri mübahtır, haram değildir" şeklindeki bir hüküm doğru değildir; kadına anüsten yaklaşmak (ters ilişki) ehlisünnete göre caiz değildir. Ağız da cinsel temas için değil, başka işler için var edilmiştir; oradan cinsel temas yaratılış amacına da, fıtrata da ters düşer, fıtratları bozulmamış olanlar bundan nefret ederler. (Prof.Dr.Hayrettin Karaman)

İslam, kişinin bütün hayatını içine alan ve her konuyu değerlendiren bir dindir. Bu sebeple insanın hayatında önemli bir yer tutan cinselliği ve eğitimini de ihmal etmemiştir. Belirli ölçüler içerisinde helal dairesinde keyfe kafi gelecek şekilde düzenlemiştir.

Her problemlerini Hz. Peygambere (asv) sorup öğrenen sahabeler ve onların hanımları, cinsellikle ilgili sorunlarını da bizzat sorarak öğrenmişlerdir.

Nitekim, sahabeden birisi hanımına üreme organından olmak şartıyla arka tarafından yaklaşmak istemiş, ancak hanımı buna karşı çıkmış ve doğacak çocuğun şaşı olacağı şeklindeki Yahudi anlayışını da bahane göstererek itiraz etmişti.

Durum Peygamber Efendimize (asv) haber verildiğinde “Eşlere, üreme organından olmak şartıyla, istenildiği şekilde yaklaşılabileceğini” (1) ifade eden ayet geldi.

Bu ayeti açıklayan Peygamberimiz (asv) de “Üreme organından olmak şartıyla arkadan, yandan, üstten, alttan, istenildiği ve hoşa gidildiği şekilde cinsel ilişkiye girilebileceğini" ifade etmiştir. (2)

İslam, kişinin eşiyle cinsel ilişkisini şu durumlarda yasaklamıştır :

1. Adet halinde ve lohusalı iken cinsel temas haramdır.
2. Eşinin dışkı yerinden yani anüsünden yaklaşmak. Zevceye dışkı yerinden cinsel ilişkiye girmek büyük günahlardandır.

Peygamber Efendimiz: "Hanımına dışkı yerinden yaklaşan kimse lanete uğramıştır." buyurur. Başka bir hadîslerinde de: "Erkeğe veya kadına arka yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz" buyururlar. (3)

Dinimizin bunların dışındaki cinsel ilişkiyi, üreme organından olmak şartıyla her türlü şekline müsaade ettiğini ve haram kılmadığını anlıyoruz. Eşlerin birbirini yalama, okşama, dudaklarıyla, oral yolla ve elleriyle cinsel ilişkiye hazırlamak için vücutlarının değişik yerlerine yaptıkları her türlü hareketin haram olmadığını söyleyebiliriz.

Ancak kesin bir yasağın olmaması, bazı tavsiyelerinde olmadığı anlamına gelmez. Cinsel ilişki esnasında dikkat edilmesi tavsiye edilen hususlar şunlardır :

1. Eşlerin cinsel ilişki esnasında üstlerine bir örtü almaları. (4)
2. Eşlerin birbirlerinin cinsel organlarına bakmamaları. (5)
3. Cinsel ilişki anında az konuşmaları. (6)

Bu tavsiyelere uymak güzel olmakla beraber, üreme organından olmak şartıyla her türlü sevişme ve ilişki caizdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

 Oral yolla cinsel ilişki (cunnilingus) caiz mi?

Kaynaklar:
1. Bakara Suresi, 2/223
2. bk. Elmalılı Hamdi Yazır’ın ve İbni Kesir’in Tefsirlerinin Bakara, 2/233. ayetin tefsiri.
3. bk. Ebû Dâvûd, Nikâh, 45; Müsned, I, 86; II, 444; Tirmizî, Taharet, 102; Mişkâtü'l-Mesâbih, II, 184
4. Kenzu’l-ummal, 6/415
5. İbn Mace, Nikah, 28
6. Feyzu’l- Kadir, 1/327

3 Karı kocanın ters ilişkiye girmesi (anal seks) caiz midir? Bazıları çok günah olduğunu söylüyor, bazıları iki taraf kendi rızasıyla yapıyorsa normaldir diyor, hangisi doğru?

Kadına arka organdan/anüsten cinsel ilişkiye girmek, ne şekilde olursa olsun kesinlikle haramdır. Şayet kadın bu işe razı olacak olursa, o da büyük günaha ortak olur. Eşler arası bile olsa anal ilişki, livata olarak adlandırılmış olup, yasaklanmıştır.

Kur'an'da cinsî münasebetin ana gayelerinden birinin neslin devamı olduğu ifade edilmiş ve kadının cinsel organından (vagina) olmak şartıyla, ilişkinin şekil açısından serbest bırakıldığı bildirilmiştir.

“Ey Muhammed! Sana kadınların ay başı halinden de soruyorlar. De ki: O bir eziyettir Onun için ay başı halinde oldukları zaman kadınlardan çekilin ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendikleri zaman ise Allah’ın emrettiği yerden onlara varın, yaklaşın. Şüphesiz ki Allah çok tövbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.” (Bakara, 2/222)

Devamındaki ayette de şöyle buyurulur:

“Kadınlarınız, sizin için bir tarladır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi varın ve kendiniz için ileriye hazırlık yapın. Allah’tan korkun ve bilin ki siz mutlaka O’nun huzuruna varacaksınız. Ey Muhammed, müminleri müjdele!” (Bakara, 2/223)

Buna göre cinsel ilişki, üreme organından olmak şartıyla her türlü ilişkinin helal olduğu bildirilmiştir. Öyleyse dışkı yerinden cinsel ilişki helal değildir.

Çeşitli hadislerde, karısına üreme organın dışından yaklaşanın, Allah'ın lanetine uğrayacağı ve bunun bir nevi livâta sayılacağı haber verilmiştir.

Peygamber Efendimiz buyuruyorlar:

"Hanımına dışkı yerinden yaklaşan kimse lanete uğramıştır."

"Erkeğe veya kadına arka yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz." (bk. Ebû Dâvûd, Nikâh, 45; Müsned, I, 86; II, 444; Tirmizî, Taharet, 102; Mişkâtü'l-Mesâbih, II, 184).

Bu ve benzeri hadisler kadınlara dübüründen/anüsten/dışkı yerinden cinsel ilişkiye girmenin haram olduğu hususunda delildirler. Dolayısıyla erkeğin karısına dübüründen temas kurması haramdır. Ancak şeriat bunun için ceza olarak belli bir ceza koymadığından dolayı, bu hususta verilecek olan ceza had cezaları kapsamında değerlendirilemez. Tazir cezaları kapsamına girer. Bu nedenle imam ya da hakimin bu fiili işleyen kimseye caydırıcı ve acıtıcı bir ceza vermesi gerekir. Çünkü ceza her ne kadar tazir cezası olsa da caydırıcı ve acı verici olması lazımdır. Evla olan bu hususun hakimin takdirine bırakılmasıdır.

Böyle kimseler için alınacak en önemli tedbirlerin başında, bütün samimiyetiyle Allah’a sığınmak ve kendisini bu beladan kurtarması için gece gündüz dua etmek gelir. Sonra iradesini kullanıp, bundan vazgeçme kararlığında olduğunu göstermelidir.

Böyle bir günahın tövbesine gelince: Buna şu ayet-i kerime ile cevap vermemiz güzel olur:

“De ki, ey kendi aleyhlerine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları affeder. O çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Size azab gelip çatmadan ve artık yardım göremeyeceğiniz zaman gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O’na boyun eğin.” (Zümer, 39/53-54).

Allah (cc) bütün günahları affederse elbette bunu da affeder; yeter ki tövbe edilmiş olusun. Tövbe, dönmek demektir. Kişinin sonradan bulaştığı günahtan ve kötü durumdan, iyi ve günahsız olan aslına dönmesinin adıdır. Eğer kötü fiil tekrarlanıyorsa demek ki dönme henüz gerçekleşmemiştir. Ne zaman dönüşsüz bir vaz geçme olursa dönme, yani tövbe de o zaman gerçekleşmiş olacaktır.

Öyleyse böyle olan insanların da Allah’ın rahmetinden ümit kesmeleri anlamsızdır, hatta günahtır. Yeter ki, böyle bir vazgeçmeyi/tövbeyi başarabilsinler.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinsel ilişkide sınırlar nelerdir ve oral yolla yapılan uygulamalar caiz midir?..

4 Cunnilingus (oral ilişki / oral seks) caiz midir, haram mıdır?

Oral seks (cinsel organın ağza alınması, öpülmesi vs,), bu konuda açık bir hüküm bulunmamakla birlikte, cinsel organlar necaset mahalli olduğundan, bu tür ilişkilerden kaçınılması gerekir. Çünkü her Müslümanın kesin olarak haram olan hususlardan kaçındığı gibi, haram şüphesi olan konulardan da uzak durması gerekir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

"Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır. Şüpheli konulardan sakınanlar, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise gitgide harama dalar. Tıpkı sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Unutmayın ki, Allah'ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir." (Buhârî, Îmân 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, 108. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû' 3; Tirmizî, Büyû' 1; Nesâî, Büyû' 2, Kudât 11; İbni Mâce, Fiten 14).

(Diyanet İşleri Başkanlığı)

* * *

Oral ilişkinin olabileceği ya da olamayacağı konusunda Kur'ân-ı Kerim’de ve sünnette açık bir delil yoktur. Buradan hareketle bazı fıkıhçılar ve tefsirciler; madem ki karı kocanın her yerleri birbirlerine helaldir ve madem ki, eşyada aslolan mubah/helal olmaklıktır, çünkü her şey insan için yaratılmıştır, öyleyse karı kocanın oral ilişkileri de helal olmalıdır, diye bir sonuç çıkarmışlardır. Bunu çeşitli tefsir ve fıkıh kitaplarında bulmak mümkündür. Bunun yanlış olduğunu söyleyecek değiliz, ancak bunun hem dinen hem tıbben bir takım çekincelerinini olduğunu da bilmeliyiz.

Öncelikle böyle bir davranış onurlu ve kişilikli olmaya aykırı bir davranıştır, tiksindiricidir. İkinci olarak, cinsel organlardan sürekli olarak bir takım maddeler çıkmaktadır ve bunlar pis olan akıntılardır. Böyle bir durumda kişi, Hz. Peygamber (asm)’in:

"Ağızlarınızı tertemiz yapın, çünkü onlar Kur'an yoludur.”

diye nitelendirdiği ağzına pis maddeler almış olacaktır. Üçüncü olarak, İslam’ın insan sağlığına ne kadar değer verdiğini herkes bilmektedir. Oysa bu yolla insan bir sürü mikrobu ağzına almış ve kendisini tehlikeye atmış olacaktır.

(Prof. Dr. Faruk BEŞER)

* * *

Ağız da cinsel temas için değil, başka işler için var edilmiştir; oradan cinsel temas yaratılış amacına da, fıtrata da ters düşer; fıtratları bozulmamış olanlar bundan nefret ederler.

(Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

* * *
Tabi bir sevişme tarzı olmadığı için, oral ilişkinin bir süre sonra nefretimsi duygulara sebep olabileceği ve dolaylı olarak cinsel mutluluğu olumsuz yönde etkileyebileceği gerçeğini de hatırlatarak, kaçınılmasını öğütleriz.

Oral Seks ve Ağız Kanseri

Oral seks, ağız tümörlerine yol açabiliyor. Son yapılan bir araştırmaya göre, insan papilom (meme başı gibi çıkıntılar yapan selim tümörler) virüsü ağız kanserine yol açabiliyor. Bilim adamları uzun süredir papilom virüsünün ağız kanserine neden olduğundan kuşkulanıyordu. İyi haber, bu riskin çok küçük olması. Ağız tümörü her yıl 10.000 kişiden birinde görülüyor. Ve bu vakaların pek çoğu sigara ve içkiye bağlı olarak ortaya çıkıyor.

İnsan papilom virüsü (HPV) cinsel yolla geçen virüslerin en yaygını. Bu virüsün servikal kansere (rahim boynu kanseri) yol açtığı biliniyor. Bazı araştırmalar bu virüsün ayrıca ağız ve anal kanserlerine de neden olabileceğine işaret ediyor.

Fransa, Lyon'daki Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu'nda çalışan bilim adamları, ağız kanserine yakalanmış l.670 deneği, l.732 sağlıklı denekle karşılaştırdı. Hastalar Avrupa, Kanada, Avustralya, Küba ve Sudan'da yaşıyordu. Servikal kanserlerde görülen HPV-l6 olarak bilinen virüs, ağız kanserlerinde de tespit edildi.

HPV-16 virüsü taşıyan ağız kanserli hastaların arasında oral seks yaptığını açıklayanların sayısı, tümörlerinde HPV-16 virüsü bulunmayan hastalara oranla üç misliydi. Virüsün kanserlere nasıl yol açtığı konusunda kadın ve erkekler arasında bir fark saptanmadı.

Söz konusu araştırmanın sonuçları "Journal of the National Cancer Institute" isimli bilim dergisinin aralık sayısında yayınlandı... Bu sonuçlar HPV ile ağız kanseri arasındaki ilişkiyi kesinleştirdi.

Jenital (cinsel organ) HPV enfeksiyonu çok yaygındır. ABD'deki yirmi beş yaşındaki kadınların yaklaşık üçte birinde bu virüs mevcuttur. Bu enfeksiyonların yalnızca yüzde onu kansere yol açan türdendir. Bu virüsü taşıyan kadınların yüzde doksan beşi bu enfeksiyondan bir yıl içinde kurtulur. Ancak bu bile niçin bu kadar az sayıda insanda kanserin geliştiğini açıklayamıyor.

Bu son bulgular ağız kanseri tedavisini de kolaylaştıracak. Dolayısıyla virüs kaynaklı ağız kanserli hastalara antiviral ilaçlar vermek iyileşme olasılığını artırabilir. Bu arada önlem olarak aşı üzerinde çalışmalar yapılıyor. Aşıların ağız enfeksiyonunun yanı sıra jenital enfeksiyonlara da iyi geleceği umut ediliyor. (TR.NET)

5 Zina nedir, tam olarak açıklamasını yapar mısınız?

Zina: Evli olmayan, yani aralarında nikah bağı bulunmayan kadın ve erkeğin cinsel ilişkiye girmesidir. Nikahlanmamış kız arkadaşla veya nişanlı ile yapılan cinsel ilişki de zinadır.

Asr-ı saadette Peygamberimiz (asm) ashabıyla beraber bulunuyordu. Bir genç çıkageldi ve çok saygısızca:

"Ya Resulallah! Ben felanca kadın ile arkadaş olmak istiyorum, onunla zina yapmak istiyorum." dedi.

Ashab-ı Kiram, bu durumdan çok öfkelendiler. İçlerinden gazaba gelerek genci dövmek ve huzuru Resulullah'dan çıkarmak isteyenler oldu. Bazıları bağırıştılar. Çünkü genç çok hayasız konuşmuştu. Sevgili Peygamberimiz (asm) "Bırakın o genci." buyurdu.

Resulullah, genci yanına çağırdı, dizinin dibine oturttu. Gencin dizlerini kendi mübarek dizine değdirecek bir şekilde oturttu ve:

"Ey genç, birinin annenle bu kötü işi yapmasını ister misin? Bu çirkin hareket hoşuna gider mi?" diye sordu. Genç hiddetle:

"Hayır Ya Resulallah!.." diye cevab verdi. Resulallah:

"Öyle ise o çirkin işi yapacağın kimsenin evlatları da bundan hoşlanmazlar. Peki, bu çirkin işi senin kız kardeşinle yapmak isteseler, sever misin?"

diye sorduklarında genç: "Hayır, asla!.." diyerek hiddetleniyordu.

"Şu halde insanlardan hiç kimse bu işi sevmez." buyurdu. Sonra Hz. Peygamber (asm) mübarek elini bu gencin göğsüne koyarak şöyle dua etti:

"Allah'ım! Sen bu gencin kalbini temiz kıl. Namusu ve şerefini muhafaza eyle ve günahlarını da bağışla." buyurdu.

Genç, Resulallah'ın huzurundan ayrıldı. Bir daha günah işlemediği gibi böyle bir kötü düşünce aklından bile geçmeden yaşamış! Resulallah:

''Kadınlarınızın namuslu olmasını istiyorsanız başkalarının kadınlarına yan gözle bakmayınız.'' diye emrediyor.

öŞimdi aynı düşünceyi size bir arkadaşınız: "Ben senin kardeşin, yeğenin veya bir akraban ile zina edip sonra da tevbe etmek istiyorum." derse nasıl karşılarsınız. Elbette normal karşılamayacaksınız. Bu nedenle yapacağımız kötülüğü önce kendimize yapılırsa nasıl davranacağımızı düşünmek, sonra karar vermek gerekir.

İSLAM HUKUKUNDA ZİNA CEZASI

İslâm hukukunda ve bütün fıkıh kitaplarında "hudud," yani hadler, cezalar mühim bir yer işgal etmektedir. Esas itibarıyla kaynağını Kur'ân ve hadislerden alan bu hükümlerin en mühim hususiyeti, fertleri ve milleti korumak, ahlâkî çöküntüye sürükleyen felâketlere set çekmek, nâmus ve iffeti muhafaza etmek, fertlere hak ve hukuk mefhumunu yerleştirmek, sulh ve sükûnu te'sis etmektir. Başkalarına ibret olması ve caydırıcılığı da diğer bir hikmetidir.

Zina suçuna verilecek cezalar hakkında Nûr Sûresinin ilk âyetlerinde açık bir şekilde izahlar mevcuttur:

"Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, Allah'ın dinini tatbik hususunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü'minlerden bir topluluk onların cezalarına şahit olsun."1

Zina cezasının tatbik edilmesi için bu suçun kesin olarak aydınlığa çıkması ve tesbit edilmesi şartı başta gelmektedir. Bu da üç şekilde mümkün olur:

1) Dört âdil erkeğin zina fiilini kesin olarak gördüklerine dair şahitlik etmeleri,

2) Suçu işleyen kimsenin itirafı,

3) Suçlu kadınsa hamile kalması. Bu üç husus tahakkuk etmediği müddetçe cezası tatbik edilmez.

Asr-ı Saadette Kur'ân'ın bu emri mü'min kalb ve ruhlara öylesine yerleşmişti ki; hiç şahide, ispata hacet kalmadan, şeytana ve nefsine uyup da bir anlık hissiyatına kapılan bazı kimseler, bu suçu işledikleri zaman bizzat gelip Peygamberimize (asm) itiraf etmişler, kendilerine Kur'ân'da emredildiği şekilde cezanın uygulanmasını istemişlerdir.

Meselâ Maiz el-Eslemî adında birisi Peygamberimizin (asm) huzuruna gelerek zina yaptığını itiraf etti. Peygamberimiz yüzünü çevirerek dinlemek istemedi. Maiz, ikinci, üçüncü ve dördüncü defa aynı şeyi tekrar etti. Peygamberimiz yine dinlemek istemedi. Nihayet dördüncüsünde, "Sende delilik var mı?" dedi ve "Hayır" cevabını aldı. "Sarhoş musun yoksa?" sorusu üzerine, bir zat kalkarak ağzını kokladı. Sarhoşluğa dair bir belirti bulunmadı. Bundan sonra Peygamberimiz "Belki yalnız öptün, lâf attın veya sadece baktın." dedi. Maiz "Hayır" diye devam etti. "Evli misin?" sorusuna da "Evet" deyince, Peygamberimiz recmedilmesini emretti ve recmedildi. Tövbesinin kabul edilip edilmemesi hususunda da Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurdu:

"O öyle bir tövbe etti ki, bir millet arasında taksim edilse idi, hepsini içine alırdı." Başka bir vesile ile de, "Sen Allah için canını vermekten daha faziletli bir tövbe gördün mü?" buyurdu.2

Âyet-i kerimede ifâde buyurulduğu gibi, zina suçuna terettüp edecek ceza iki şekilde mütalâa edilmektedir: Birisi, yüz sopa, diğeri de recim (öldürmek). Bu çirkin suçu işleyen kimse, erkek veya kadın, bir defa olsun hiç evlenmemiş olmalıdır. Bunlara suç tesbit edilip hüküm verildikten sonra yüz sopa cezası tatbik edilir. Bu hükme bir esas teşkil eden hadis-i şerifi Hz. Ubeyde bin Sâmit rivayet eder. Hadis şu mealdedir:

"Ölçüyü benden alınız, benden alınız! Allah onlara bir yol gösterdi. Zina edenler bekâr ise yüz sopa ve bir sene sürgün cezası tatbik ediniz. Evliler ise yüz sopa ve recim tatbik ediniz."3

Fıkıh kaynaklarında bu sopanın durumu ve vuruş şekli hususunda bir ölçü verilir: Sopa parmak kalınlığında olmalı, yüze ve başa vurulmamalı, cezayı tatbik eden kimse sopayı omuzunun hizasından yukarı kaldırmamalı ve çıplak bedene vurmamalıdır.4

Âyet-i kerimede geçen, "Mü'minlerden bir topluluk onların cezasına şahit olsun" ifâdesindeki hikmetleri de asrımız müfessirlerinden merhum Elmalılı şöyle belirtir:

"Cezayı tatbik eden kimse suistimale girmemelidir. Herkesin gözü önünde cereyan etmesi halinde ceza bir işkence şekline bürünmez. Tarihin şikâyet edegeldiği zalimane işkenceler hep gizlenerek yapılmıştır. Halbuki bu bir işkence olmayıp cezadır. Bunun için dinin çizmiş olduğu sınırın dışına taşırılmamalıdır. Cezanın açıktan tatbik edilmesinde "İffetin kıymetini, ibret ve terbiyesinin tamimini ifade eden bir iman ve teşhir vardır." Bu şekil aynı zamanda suçlu için psikolojik bir ceza mânâsını da taşımaktadır.5

Dipnotlar:

1. Nûr Sûresi, 2.
2. et-Tâc, 3: 25; Müslim, Hudûd: 24.
3. Müslim, Hudûd: 12.
4. Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, 7: 105.
5. Hak Dini Kur'ân Dili, 5: 3473-4.

(Mehmed Paksu, Helal ve Haram)

İlave bilgi için tıklayınız:

- ZİNA...

- Kadın erkek birlikteliğinde dikkat edilmesi gereken konular nelerdir? Kız arkadaşlarla konuşmanın bir sakıncası var mıdır?..

6 Allah neden "zina yapmayın" değil de "zinaya yaklaşmayın" diyor? Harama bakmama üzerinde niye bu kadar duruluyor? Müstehcen görüntülere bakmaya din ne diyor?

İşte size 18 yaşındaki bir delikanlının acı feryadı: “Muhterem ağabey. Bu maili göz yaşları içinde yazıyorum. Bana bir hocam hep Hz. Yusuf’u örnek almam gerektiğini söylerdi. Ancak ben onun gibi Rabbime karşı vefalı olamadım. Gözlerime ihanet ettim. Onları kirlettim. Çok pişmanım. Şimdi o kirleri gözyaşlarıyla temizlemeye çalışıyorum. Sizden ricam bana dua etmeniz. Cenab-ı Hak, Hz. Yusuf hürmetine asrımızın Yusuflarını korusun…”

Kur’an, bütün olarak kâinatı yaratanın, kâinat içinde insanı yaratanın ve insana “görecek gözler” verenin Allah olduğunu hatırlatır ve bize şöyle seslenir: “Gözlerini haramdan korusunlar.” (Nur, 24/30) Bu emri veren, insanı bu fıtratla yaratandır. İnsan için en fıtri ve en uygun hali, Cenab-ı Hak’tan başka kim bilebilir? Kim o fıtratı verenin üstünde söz söyleyebilir?

Yüce Yaratıcı, bu emriyle, bizi yaratılışımızın gereği olan bir duruma davet eder. Gözünü haramdan sakınmama, her önüne gelene bakma, İlahi takdirin uygun gördüğü fıtratla çelişen bir durumdur. Çünkü insana verilmiş sınırsız duyguları tek bir duygunun emrine verir. İradesini hükümsüz bırakır. Bütün hayatını, bütün dünyasını ve bütün düşüncesini sadece bir yere odaklayan kişilikler ortaya çıkarır.

Gözlerin harama kaymasının, imani bir zaafın eseri olup bu zaafı giderek beslemesinin yanı sıra, insanı insanlıktan aşağıya düşüren bir boyutu da vardır. Zira bütün kâinatı saracak duygu ve kabiliyetlerle donanmış olan insanı, şehevi arzu ve hislerinin esiri kılmakta; karşı cinsten olanları da yalnız cinsel bir objeden ibaret göstermektedir. İnsan tarifini bu denli bayağılaştırmaktadır.

“Gözünü haramdan koruma” emrinin manidar bir yönü de, öncelikle içe dönük bir çabayı emrediyor olmasıdır. Gerek mü’min erkeklere, gerek mü’mine kadınlara söylenen ilk söz “Gözünüz önüne gelen haramları ortadan kaldırın” değildir; “Sen gözünü koru”dur.

Bu, Kur’an’ın önceliği insana veren, düğümü fertlerde çözen genel üslubunun manidar bir yansımasıdır. Çünkü problemin kökü, dış dünyada değil, içimizdedir. İç dünyası, iman kalesi sağlam olan biri, tüm dünya haram tablolarla dolu olsa bile, sarsılıp sapmayacaktır.

Nitekim, Yusuf (a.s.) kıssası, bunun bir örneğidir. Önünde kendini tüm ziynetleriyle sunan dünyalar güzeli biri karşısında, Hz. Yusuf’un tavrı, gözünü ve sırtını dönmek olmuştur. Hz. Yusuf (a.s.), tüm insanlığa şu dersi vermektedir: İnsan, eğer gözünün sahibini tanır ve O’nun emrini hakkıyla bilirse, en baştan çıkartıcı manzara bile onu baştan çıkartamaz.

Göz, göre göre...

Tüm şehvani şeylerde en kritik nokta, yaklaşmaktır. Eşik noktası geçildi mi, gerisi çorap söküğü gibi gelir. Mesela, açık bacaklara bakan bir göz, onunla yetinmez, daha fazlasının izini sürer. Çünkü gözü haramdan korumama gibi eşiklerde, artık iradeyi devre dışı bırakan, insanı kalben ve vicdanen istemese bile günahın son kertesine sürükleyen şeytani bir çekim vardır.

Hususi bir hayâsızlığın genelleşmesi görme yoluyla gerçekleşir. Göz göre göre, kural dışı olan kural haline gelir; anormal olan normalleşir. Gerek mü’min erkeklere, gerek mü’mine kadınlara yönelik gözlerin haramdan korunması emri, işte bu umumi yozlaşmayı ta başından kesmektedir. (Metin Karabaşoğlu)

Nur Suresi’nin 30 ve 31. ayetleri, nice mü’minin kalp hanesini yandıran açık saçıklık fitnesi karşısında, bize imani bir şuurlanmaya dayalı aydınlık bir çıkış yolu sunuyor. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“(Ey Resulüm), mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar! Bu, onlar için en uygun olan davranıştır. Allah yaptıkları her şeyden hakkıyla haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar! Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler.” (Nur, 24/30-31)

Yukarıdaki ayetler erkek olsun kadın olsun bütün Müslümanlara zinanın haram kılındığını bildiriyor. Ayrıca, yine hem erkek hem kadınlara, kendilerini zinaya götürecek davranışlardan sakınmaları emrediliyor. Yine bu ayetlerden insanı zinaya sürükleyen en önemli şeyin şehvetle namahreme bakmak olduğunu öğreniyoruz. Hz. Peygamber de bir hadislerinde, “... Gözlerin zinası şehvetle bakmaktır” (Buhari, İstizan 12) buyurarak harama bakmayı, göz zinası olarak niteliyor.

İslam âlimleri, yukarıda mealleri yazılı ayetlere ve konuyla ilgili hadislere dayanarak, erkeklerin ve kadınların, nikâhlı eşleri dışında herhangi bir kimseye şehvetle bakmalarının haram olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Tedavi, şahitlik ve evlenme maksadı gibi, zaruret veya ihtiyaç halindeki bakmalara, fıkıhta belirtilen şartlar ve ölçüler dâhilinde müsaade edilmiştir.

Herşey bir “bakış”la başlar

Harama bakış zinanın başlangıcıdır. Bunun için gözü korumak mühimdir. “Bir bakmadan ne olur” diyerek bu konuda aldırmazlık gösterenler sonunda büyük felaketlerle karşılaşırlar.

Kasti olmayan ilk bakıştan, kişi sorumlu tutulmamıştır. Fakat tekrar tekrar bakmak yasaklanmıştır. Efendimiz, Hz. Ali’ye, “Ya Ali! (Harama karşı) bakışa bakış ekleme. Birincisi senin için (vebal yoktur; ama) ikincisi aleyhinedir” (Tirmizi, Edeb 28) demiştir.

Ancak burada hemen şunu da ifade edelim: Buradaki “birinci bakış”, insanın çarşıda pazarda yürüyebilmesi için zaruri olarak baktığı yerlerde istemeyerek gözünün rastladığı durumlar için söz konusudur. İnsan gözü kapalı gezemeyeceğine göre, zaruri işleri için, lüzumlu yerlerde kasti değil, elinde olmayacak şekilde rastladığı durumlar birinci bakışa girer. Bu durum, bilhassa Asr-ı Saadet için söz konusudur.

Ama şimdi “Nasıl olsa ilk bakış caizdir” deyip sağı solu teftiş eder gibi bakarak gitmek doğru değildir. Çünkü zamanımızda aniden ve farkında olmadan rastlama gibi bir olay yoktur; her tarafta her an harama rastlanmaktadır. Bunun için tüm bakışları kontrol altında tutmak gerekir.

Allah “yapmayın” değil “yaklaşmayın” diyor!

Dinimizde insanı kötülüklere iten zaaflar ve alışkanlıklar konusunda yasaklayıcı hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlere uyabilenler ahiretlerini kurtardıkları gibi, dünyalarını da kurtarıyorlar. Gittikçe yaygınlaşan olumsuz alışkanlıklardan kendilerini ve çocuklarını da muhafaza ediyorlar. Rabbimizin şu ikazına kulak verelim: “Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (İsra, 17/32)

Cenab-ı Hak, “Zinaya yaklaşmayın!” diyor. “Zina yapmayın!” demiyor. Onun için zinaya vesile olabilecek, davetçilik manasına gelebilecek, tahrik ve teşvikçi görüntülere bakılmasını dinimiz caiz görmez. Çünkü asıl mesele yaklaşmamaktadır. Yaklaşmazsanız kurtulmanız kolay olur. Yaklaştıktan sonraki gelişmelere dayanmanız zorlaşır, ateşe yaklaşanın içine düşmesi gibi bir sonuç çıkabilir.

Gözler müstehcene nazar etmekten sakınılmalı ki hayaller tertemiz olsun, zihinler kirlenmekten korunsun. Mana büyükleri, “Sadece kafa gözlerini kapamakla, sakınmakla kalınmamalı, haramlar hayallere dahi alınmamalı, hayaller bile korunmalı” diyor.

Harama bakmama üzerinde niye bu kadar duruluyor?

Çünkü bütün günahlar, ahlaki bozulmalar müstehcene bakışla başlar, bakışın ısrarıyla gelişir, sonra fiilî günaha dönüşür.

Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal arşivinde depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler, hayal âleminde gözlerinin önündedir.

Öğrenciyse dersine çalışamaz, işçiyse mesleğine tam yönelemez, fikir adamıysa zihnini toparlayamaz; derken her konuda gerileme ve düşüş söz konusu hale gelebilir. Bu duruma düşmemek için din, müstehcene karşı yasaklar koyar, mensuplarını böylesine gerilemelere düşmekten kurtarır.

Cinsel tahrik amacı olsun veya olmasın İslam’a göre çıplaklığın sınırları içine girecek resim ve film çektirmek ve çekmek haramdır. Bu resim ve filmlere bakmak ve bunları pazarlamak da haramdır.

Haramdır, çünkü doğrudan çıplaklıkla resim ve film aracılığıyla çıplaklık temelde aynı gayr-ı meşru amaca yöneliktir. Fark yalnızca tesir bakımındandır. Bizzat çıplaklık, bilvasıta çıplaklıktan şüphesiz daha tesirlidir. Ancak bilvasıta çıplaklıkta da yaygınlık ve süreklilik vardır.

Çıplak resimleri sadece kadın resmi diye sınırlamamak lazımdır. Çıplak resimler kadının olursa günah, erkeğin olursa sakıncasız diye bir şey yoktur. Avret sayılan yerlerin açılması ve bakılması, kimden olursa olsun haramdır ve günahtır. Ancak haramlık ve günahlık en mahrem noktalara yaklaştıkça artar ve ağırlaşır.

Güzele bakmak sevap mı, yoksa gözlerin ihaneti mi?

Güzel nedir, güzel kimdir, güzel kime göredir, güzel kimin içindir? Güzel, nefsin hoşlandığı nesne midir? Yoksa güzel, kalbin akl-ı selimle marifet ve ilim devşirdiği şey midir? Başlıkta sorduğumuz soruyu bu sorular çerçevesinde ele almamız gerekir.

Bunlardan birincisi kötülüğü emreden nefsin güzeli, ikincisi kalbin ve gönlün güzelidir. Birincisinde nefis, gördüğü güzele kendi hesabına bakar ve çirkinleştirir. İkincisinde kalp ve gönül, gördüğü güzele Allah hesabına bakar ve daha da güzelleştirir.

Birincisinde nefsin çıkış noktası kendi açısıdır, niyeti ve nazarı kendi zevkidir ve sınırsız arzularıdır. Burada göz bir tahrik âleti derecesine inmiştir. Bu bakışta hayır yoktur. Bu bakış şükürsüzdür, nankörcedir; bundan dolayı haramdır. Namahrem açık da olsa, örtülü de olsa, güzel de olsa, çirkin de olsa, ona nefis hesabına bakmak haramdır.

İkincisinde kalbin ve gönlün çıkış noktası, niyeti ve nazarı Allah’ın sonsuz güzelliğine ulaşmaktır; yaptığı iş ilim, marifet ve şükürdür. Gayesi Allah’ın rızasını tahsildir. Üstad Bediüzzaman’a göre, burada göz, her şeye gözün yaratıcısı hesabına bakar, her şeyi güzel görür, büyük kâinat kitabının okuyucusudur, Allah’ın sanat mucizelerinin bir seyircisidir ve yeryüzü bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısıdır. (Sözler, 6. Söz, s. 55)

Bu ikinci yaklaşımda her şey güzeldir. Bu bakışta lütuf da güzeldir, kahır da güzeldir. Huzur da güzeldir, bela da güzeldir. Göz, Kur’an gibi, “Allah her şeyi güzel yaratmıştır” (Secde, 32/7) der, her tecellide güzellik arar, güzellik bulur. Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının eserlerini büyük bir saadet ve huzur içinde izler, görür.

Bu bakışta kalp Bediüzzaman gibi, “Melekutiyet (eşya ve hadiselerin iç yüzü) ve hakikat itibariyle her şey şeffaftır, güzeldir” (Sözler, 22. Söz, s. 393) der, Allah’ın isimlerinin tecellilerinden ilim, marifet ve şükür balı toplar. Gönül, bu bakışta İbrahim Hakkı gibi her tecelli için, “Görelim Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler!” der, Cenab-ı Hakk’ın tasarruflarına teslim olur.

Nefis hesabına namahreme bakmak sevap değil, günahtır. Nikâhımız altında olan güzele ya da bakışı haram olmayan yaratılış, fıtrat ve tabiat güzelliklerine Yaratıcı hesabına bakmak ise sevaptır.

Kur’an, haram bakışı “hâinete’l-a’yün/gözlerin ihaneti” sözüyle ifade eder. Cenab-ı Allah şöyle buyurur: “Allah gözlerin ihanetini de bilir, gönüllerin sakladığını da...” (Mü’min, 40/19)

Gözlerin ihaneti ifadesi, Kur’an’ın eşsiz dilinde, gözlerin gizlice harama kayması demektir. Burada nefs-i emmare, birer kudret harikası olan gözleri kendi hesabına kullanıyor. O iki inci tanesini harama yönlendiriyor.

Oysa bu esnada gözlerin haram noktaya kayıp gidişini Allah görmektedir. Nefs-i emmare ise, Allah’ın, gözlerin bakışını görüyor olduğunu ya nazara almıyor ya da unutuyor. Kur’an buna “gözlerin ihaneti” diyor.

Müstehcen görüntülere bakmaya din ne diyor?

Açık saçık görüntülere bakmak, müstehcen içerikli filmler seyretmek ve buna benzer muhtevada yayın yapan internet sitelerine girmek haramdır. Kur’an iki yerde fuhşiyat, bir yerde açıkça zina tabirini kullanarak fuhşiyat ve zinanın yasak olduğunu açıkça ifade buyurmuştur.

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyup açıklayayım: O’na hiçbir şeyi ortak yapmayın, anneye babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren Biz’iz. Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın! Allah’ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın! İşte aklınızı kullanırsınız diye Allah size bunları emrediyor.” (En’am, 6/151)

“De ki: Rabbim o güzel şeyleri değil, açığı ile gizlisi ile, bütün fuhşiyatı haram kılmıştır. Keza her türlü günahı, haksız tecavüzü ve kendisine tapılması hakkında Allah’ın herhangi bir delil bildirmediği bir nesneyi Allah’a şerik yapmanızı, bir de Allah’ın emretmediği birtakım şeyleri iftira ederek O’na mal etmenizi haram kılmıştır.” (A’raf, 7/33)

Ayette bahsedilen açık fuhşiyat genelev, metres, gizli dost vs. hangi yolla olursa olsun zinadır. Gizli fuhşiyat ise insanı zinaya götüren şeylerin bütünüdür. Zina haram olduğu gibi insanı zinaya götüren, gayr-ı meşru şekilde şehvet hislerini kamçılayan şeyler de haramdır.

Nitekim İslam tarihinin başlangıcından bugüne kadar gelen sayısız İslam fıkıhçıları meseleye hep böyle yaklaşmıştır. Ayette fuhuş kelimesinin “fevahiş” denilerek çoğul olarak ifade edilmesi insanı zinaya götüren yolların çokluğunu göstermektedir.

Üçüncü ayet ise: “Sakın zinaya yaklaşmayın; çünkü o, çirkinliği meydanda olan bir hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur.” (İsra, 17/32)

Dikkatlice bakılacak olduğunda hemen herkesin rahatlıkla yapabileceği çıkarım, ayette sadece zinanın değil zinaya yaklaşmanın yasaklandığı gerçeğidir. Bu da daha önce ifade ettiğimiz zinanın yanı sıra zinaya götüren yolların haram olduğunu bir kere daha vurgulamaktan ibarettir.

Hadis-i şeriflere baktığımızda Allah Resulü, müstehcen manzaralara bakmanın haram olduğunu, gayr-ı iradi olduğu için birinci bakmada bir vebal olmasa da ikinci ve daha sonraki bakışların haram olduğunu söylüyor. (Tirmizi, Edeb 28)

Kudsi bir hadiste ise harama bakışın şeytanın oklarından zehirli bir ok olduğu, kişinin bundan sakınması durumunda Cenab-ı Hakk’ın o kişiye bu hareketinden dolayı imanının tadını kalbinin derinliklerinde hissettireceği ifade ediliyor. (Münzirî, et-Tergib ve’t-Terhib, III, 63)

Diğer bir hadis ise umumi: “Hiç şüphe yok ki, Allah Âdemoğluna zinadan nasibini yazmıştır. Buna kesinlikle erişecektir. (Yani kaçış yoktur. Binaenaleyh) gözlerin zinası bakmak, dilin zinası da konuşmaktır. Nefis temenni eder ve şehvetlenir. Ferc (avret mahalli) de ya bunu tasdik eder ve (yahut da) yalanlar.” (Buhari, İstizan 12)

Hadisin bir başka rivayetinde şu ilaveler var: “Eller de zina eder, onların zinası tutmaktır. Ayaklar da zina eder, onların zinası yürümektir. Ağız da zina eder, onların zinası da öpmektir. Kulaklar da zina eder, onların zinası da dinlemektir.” (Müslim, Kader 21)

Müstehcene bakmak niye zinadır?

Buraya kadar anlatılanlardan hareketle cinsellik noktasında zaafı olan, bunlara başka türlü tatminler arayan kişiler, “Zina olmadıktan sonra bu türlü bakıp etmelerde ne sakınca olabilir, neden bu kadar sert hükümler söz konusu?” diyebilirler. Veya “Neden Kur’an zina ve cinsellik konusuna bu denli sert yaklaşmaktadır” diye sorabilirler.

Şundan: Öncelikle aile, çok bilinen ifadesiyle, toplumun temelidir. Temeli eğer yerinden oynarsa bütün bina sarsılacak demektir. Ailenin ve dolayısıyla toplumun huzurlu ve mutlu bir hayat sürmesi ise eşlerden birinin, açıkça veya er ya da geç açığa çıkacak gizli fuhşiyatı ile mümkün değildir.

İkincisi, bilindiği ya da mutlaka bilinmesi gerektiği gibi, İslam eğer bir hareketin yapılması veya yapılmaması hakkında bir hüküm beyan ettiyse onu destekleyen, zemini ona göre hazırlayan veya koruyan hüküm ve düzenlemeleri de beraberinde getirmiştir.

Dolayısıyla evliliği teşvik ederken, evlenecek çiftlerin birbirine denk olması, evlilik öncesi birbirlerini görüp beğenmeleri, her türlü temizliğe riayet etmeleri, hoşlanmadıkları şeyleri yapmamaları, kocanın izni olmadan eve yabancı alınmaması vb. aile mutluluğunu alakadar eden onlarca-yüzlerce konuda direkt emir ve yasaklar sunmuştur. Zinayı yasaklarken insanları zinaya sürükleyebilecek şeyleri de yasaklamıştır.

Söz gelimi; kadın ve erkeklerin cinsel cazibelerini ortaya koyacak biçimde giyinmeleri, süslenmeleri ve o halleri ile toplum içine çıkmaları, müstehcenlik, hayâsızlık, karı-koca olmayan kişilerin birbirlerine şehvetle dokunması, bakması ve benzeri şeyler bu cümledendir.

Hatta bu hususta o kadar detaya inmiştir ki başkalarının tahrikine vesile olduğu için kadınların koku sürünmelerine, kışkırtıcı bakış, konuşma ve gülüşmelere kadar sınırlama getirmiştir. Açık-saçık filmler seyretmek, internette insanın şehvani hislerine hitap eden sayfalar arasında gezinti yapmak bunlardan daha aşağı şeyler değildir.

Üçüncüsü; hadiseye toplumsal açıdan baktığımızda genel ahlak ilkelerine göre kamu düzeninin sağlanması her devletin görevi olduğu gibi, sağlıklı bir yaşam isteyen her toplumun da hakkıdır.

Zinanın, insanları zinaya götürecek müstehcenlik başta her türlü cinsel duyguları tahrik eden, cinsel özgürlük deyip fıtrata rağmen o duygulara hiçbir sınırlama getirmeksizin serbestisine izin veren düşünce ve uygulamaların genel ahlak ilkelerine aykırı olduğu ve son tahlilde kamu düzenini bozacağı muhakkaktır.

Eşcinsellikten evlilik dışı çocuklara, genelevlerden müstehcen yayınlara kadar, bu çizgi dışı şeylerin toplum hayatına getirdiği ve götürdüğü şeyler mukayese edilirse ne demek istediğimiz daha net anlaşılır.

İşte İslam’ın söz konusu cinsellik eksenli sapkınlık ve taşkınlıklara bu kadar sert hükümler getirmesinin altında yatan temel esas budur. Aslında bu hükümlere “sert, serbestiyet tanımıyor, özgürlüğü kısıtlıyor” demektense, “her zaman için kaymanın kaçınılmaz olduğu, alabildiğine kaygan bir zeminde insanlara yardım ediyor, ellerinden tutuyor, istikamet kazandırıyor” demek daha uygun olsa gerek...

Evli bir insan hayâsız resimlere niye bakar?

Meselenin dinî boyutunu böylece ortaya koyduktan sonra meseleye bir de başka perspektiften bakalım. İmanlı bir sine, ahirette burada yaptığı her şeyin hesabını vereceğine inanan bir gönül, neden bu türlü şeylere girer?

Şehvani hissin insan olan herkes için tabii ve fıtri olduğu bilinen bir gerçektir. Bunu tatmin yolunun da meşru dairede evlilik olduğu kesindir. Evli ve inanan bir insan olmasına rağmen bir erkeğin bu türlü şeyler içine girmesinin sebebi eşiyle tatmin olamaması, aradığını bulamaması olabilir.

Utanılacak bir mesele olduğu için derdini kimseye açamıyor, belki eşiyle dahi konuşamıyordur. Zinanın haram olduğuna inandığı için de açık-saçık filmlerle bu hissiyatını tatmine çalışıyor olabilir.

Bu ihtimali lütfen yabana atmayın. Çünkü cinsel tatminsizlikten dolayı mahkeme kapılarında kendilerini bulan nice eşler var bugün. Evli oldukları halde kocası ve hanımı dışında gizli dost tutan, metres hayatı yaşayan veya genelevlere giden kişiler arasında yapılan anket ve istatistikler bu hususu varsayım ve tahmin olmaktan çıkarıyor.

Tabii, böylesi bir duruma müptela olma sadece erkeklere has bir hastalık değildir. Erkeklere nazaran daha az da olsa bir hanım da meşru olmayan görüntülere bakma hastalığına müptela olabilir.

Ama netice değişmez. Bir anlamda müstehcen görüntülere sığınmanın altında böyle bir neden varsa yapılacak şey eşlerin birbirlerine karşı alabildiğine açık ve cesur olmasıdır. Beklentilerini, isteklerini anlatmaları ve meşru daire içinde kalarak karşılıklı beklentilerini karşılamalarıdır.

Müstehcen görüntüler, alışkanlık yapar

Ama böyle bir problem yoksa o zaman geride başka bir ihtimal daha kalıyor: Kişi psikolojik bir hastadır ve cinsel duygularında bir sapma yaşamaktadır. Zira hayâsız görüntüler, insanın duygularının karşı cinse uyandığı veya şehvani hislerinin aklını başından aldığı gençlik dönemlerinde anlık zevk olarak başlasa da sonra alışkanlık yapmıştır.

Uzun yıllar müstehcenliğe açık bir hayat yaşayan insanda bu durum cinsel sapma oluşturmuş ve o kişiyi sadece bakmakla, görmekle tatmin olan bir insan haline getirmiştir. Nitekim bugün toplumumuz içinde bu türlü vakalar hiç de az değildir.

Bu tür bir hastalığa maruz kalan bir insan ne yapacak? Aslında böyle bir durumda yapılacak şey psikolojik tedavidir. Hz. Peygamber’in beyanına göre “imandan bir şube olan hayâ, utanma hissi” (Buhari, İman 16) de buna mani olmamalıdır; çünkü bu gerçekten tedavi gerektiren ve belki de sadece çağımıza mahsus bir hastalıktır.

Peki, iman bu konuda yeterli değil midir? Elbette yeterli olmalı, psikologa ihtiyaç bırakmamalı. Zaten şimdiye kadar Kur’an’ı ve Nebevi değerleri hatırlatmamızın, sürekli onlara vurgu yapmamızın sebebi de bu…

Allah’a ve ahiret gününe iman, akıl ve irade ile bütünleşmeli ve İslam’ın hem de boşluk bırakmadan sunduğu emir ve yasaklar bütünü hayata tatbik edilerek bu sorun aşılmalıdır. Batı’nın ve Batılı değerlerin ticaret sektörü haline getirdiği bu türden cinselliğe prim verilmemeli, cinsel duyguların başkaları tarafından sömürüsüne engel olunmalıdır.

Böylece Müslüman fert olarak alnı ak ve açık, dik durarak bu hayatı sürdürmeli ve ahirette hesabını veremeyeceğimiz, bizi Rabbimiz huzurunda amel defterleri açıldığı zaman mahcup edecek şeyler içine girmemelidir.

Kaldı ki bununla insanlık ailesini bugün her zamankinden daha fazla tehdit eden iğrenç zevklerin, cinsel sapıklıkların, gayr-ı meşru ilişkilerin, zina mahsulü çocukların, ruhi bunalımların, bunların sebep olduğu boşanma ve intiharların vs. önüne set çekmiş oluruz.

(Bkz. Gençliğin Cinsellik İmtihanı, M. Ali Seyhan, NESİL YAYINLARI)

7 Cinsel ilişkiye girmeden önce hangi duanın okunması gerekir; fazileti nedir?

Kendini haramdan korumaya, helâl ile yetinmeye niyet etmeli, eşiyle cinsel ilişkiden önce, şeytandan Allah Teâlâ'ya sığınıp,

"Bismillâhi Allahümme cennibnâ-ş-şeytâne ve cennibi-ş-şeytâne ve mâ razaktenâ" (Allah'ın ismiyle, Allah'ım, bizi ve bize vereceğin evladımızı şeytanın şerrinden muhafaza eyle.)"

demelidir. Bu durumda hamile kalırsa, şeytan ona zarar vermez.

Resulullah Efendimiz (asm),

"Cimada Besmele söyle. Cünüplükten temizleninceye kadar sana sevap yazılır. Bu cimada çocuğun olursa sana, bu çocuğun nefesleri sayısınca ve onun neslinin nefesleri sayısınca sevap yazılır." buyurdu. (bk. Buhârî, Bed'ul-halk 11; Müslim, Nikâh, 18)

Buna göre:

1. Kadın veya erkek eşiyle cinsel ilişkiye başlarken besmele çekerek hadîste geçen duayı oku­ması müstehabdır. İmam Gazali besmeleden sonra İhlas sûresini okuyarak tekbir ve tehlil getirmenin de müstehab olduğunu söy­lemiştir.

2. Şeytanın şerrinden Allah'a sığınarak  ona  duâ  etmek ve Onun ismiyle teberrük eylemek, yapılan her işi Allah Teâlâ'nın müyesser kıl­dığını hatırlamak gerekir.

3. Hadîs-i şerîf şeytanın insana ana rahminden başlayarak ölün­ceye kadar musallat olduğuna işaret etmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

CİMA'.(Cinsel İlişki) ..

8 Zina eden kişi, bu günahtan kurtulmak için ne yapması gerekir?

Zina, İslâm'da ve önceki bütün semâvî dinlerde haram ve çok çirkin bir fiil olarak kabul edilmiştir. O büyük günahlardandır. Irz ve neseplere yönelik bir suç olduğu için, cezası da hadlerin en şiddetlisidir.

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

"Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, çok çirkin bir iş ve kötü bir yoldur." (İsrâ, 17/32).

"Onlar Allah ile birlikte başka ilaha dua etmezler. Haksız yere, Allah'ın haram kıldığı kimseyi öldürmezler ve zina da etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar. Ona kıyamet gününde kat kat azap verilir ve o azabın içinde alçaltılmış şekilde ebedî bırakılırlar." (Furkân, 25/68).

Bekâr erkek veya bekâr kadının zina etmesinin cezası yüz değnek, evli ve iffetli erkek veya kadının zina cezası ise taşla öldürme (recm)dir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz değnek vurun. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, bunları Allah'ın dinini uygulama hususunda acıyacağınız tutmasın. Mü'minlerden bir topluluk da, onların cezasına şahid olsun." (Nûr, 34/2).

Celde, ete geçmemek üzere, yalnız deriyi etkileyecek şekilde vurmak demektir. Vuruşta yalnız kürk ve palto gibi kalın elbiseler çıkartılır, diğerleri çıkarılmaz.

Asr-ı saadette Peygamberimiz (asm) ashabıyla beraber bulunuyordu. Bir genç çıkageldi ve çok saygısızca:

"Ya Resulallah! Ben felanca kadın ile arkadaş olmak istiyorum, onunla zina yapmak istiyorum." dedi.

Ashab-ı Kiram, bu durumdan çok öfkelendiler. İçlerinden gazaba gelerek genci dövmek ve huzuru Resulullah'dan çıkarmak isteyenler oldu. Bazıları bağırıştılar. Çünkü genç çok hayasız konuşmuştu. Sevgili Peygamberimiz (asm) "Bırakın o genci!.." buyurdu. Resulullah (asm), genci yanına çağırdı, dizinin dibine oturttu. Gencin dizlerini kendi mübarek dizine değdirecek bir şekilde oturttu ve:

"Ey genç, birinin annenle bu kötü işi yapmasını ister misin? Bu çirkin hareket hoşuna gider mi?" diye sordu.

Genç hiddetle:

"Hayır Ya Resulallah!.." diye cevab verdi.

Resulullah:

"Öyle ise o çirkin işi yapacağın kimsenin evlatları da bundan hoşlanmazlar." Sonra: "Peki, bu çirkin işi senin kız kardeşinle yapmak isteseler, sever misin?" diye sorduklarında genç :

"Hayır, asla!" diyerek hiddetleniyordu.

"Şu halde insanlardan hiç kimse bu işi sevmez." buyurdu.

Sonra Hz.Peygamber (asm) mübarek elini bu gencin göğsüne koyarak şöyle dua etti:

"Allah'ım! Sen bu gencin kalbini temiz kıl. Namusu ve şerefini muhafaza eyle ve günahlarını da bağışla."

Genç, Resulallah (asm)'ın huzurundan ayrıldı. Bir daha günah işlemediği gibi böyle bir kötü düşünce aklından bile geçmeden yaşamış!  (Müsned, V. 257)

Ahlâkî faziletlerin başlıcalarından biri de iffettir. Şeref ve haysiyet, namus ve itibar, mutlaka iffet sahibi olmaya bağlı hasletlerdir. Meşru olmayan zevklerden kaçınmak, nefsinin şehevânî ve hayvanî arzularına uymamak bizim için ahlâkî bir vazifedir.

İffetlilik, karakterlerin en onur vericisi, niteliklerin en üstünlerindendir. İmanın yüceliğine, nefsin onurluluğuna saygınlık uyandıran izzet-i nefse delâlet eder.

İffetliliğin anlamı, nefsi; arzularından, yemek, içmek ve cinsî münasebet gibi meşru isteklerinden yoksun bırakmak değildir. Bununla kastedilen, bu faaliyetlerde orta yolu tutmak ve dengeli hareket etmektir. Çünkü ifrat ve tefrit, her yerde insan için zararlıdır. İnsanın mutsuzluğuna ve huzursuzluğuna yol açar. Örneğin, midesel ve cinsel ihtiraslarda ifrat, büyük tehlikelere, ölümcül zararlara davetiye çıkarır. Bu konuda ifrata düşmeye oburluk ve azgınlık denir. Bu konularda tefrit de, ifrat gibi tehlikelidir. Hayatın zevklerinden ve meşru lezzetlerden yoksun kalmaya yol açar. Bedenin çökmesine, gücünü ve maneviyatını yitirmesine neden olur.

Mü'minun sûresinin 5. ve Mearic sûresinin 29. âyetlerinde müminlerin bir özelliği “ırzlarını muhafaza etmeleri” olarak ifade edilir. Ahzab sûresinin 35. ayetinde, mü'min erkek ve kadınlara Allah'ın mağfiret ve mükafatlarını kazandıran vasıflar arasında “ırzlarını korumaları” da sayılır. Nûr sûresi'nin 30. ve 31. âyetlerinde de Cenab-ı Hak, sırasıyla mü'min erkek ve kadınlara hitap ederek, gözlerini haramdan sakınmalarını ve ırzlarını korumalarını emreder.

Ayrıca, iffet numunesi Hz. Yusuf'u örnek gösterilir. O'nun iffetini korumak için verdiği mücadele Yusuf sûresinin 23. ile 33. ayetleri arasında anlatılrr. Yine Hz. Şuayb'ın kızlarının iffetli davranışları ve Hz. Musa'nın iffetine düşkünlüğü Kasas sûresinin 23. ile 26. âyetler arasında haber verilir.

İffet, kişiyi her türlü rezillikten koruyan bir haslettir. İnsanı her türlü zarardan korur. Allah Elçisi Peygamberimiz şöyle buyurur:

“Siz, iffetli ve namuslu olunuz ki, kadınlarınız da iffetli ve namuslu olsun.” (Feyzu'l- Kadir, 4/318;  Münziri, et- Terğib ve't-Terhib, 3/493)

“Başkalarının hanımlarına iffetli davranın ki, sizin hanımlarınız da iffetli ve namuslu olsunlar.” (Feyzu'l- Kadir, 3/317, 492;  Hakim, Müstedrek, 4/154)

“İffetli olunuz, yani fahiş fiillerden kendinizi çekiniz ki, sizin kadınlarınız da o kötü fiillerden kendilerini tutsunlar."  (Hadimi, Berika, 5/42)

Özetle, iffetin korunması için; her gün şehvani ve nefsânî istek ve duygularımıza karşı ufak başarılar sağlamaya çalışmalıyız. Nefsimize esir değil, onun hakimi olmalıyız. (Ahmed Hamdi Akseki, Ahlak İlmi ve İslam Ahlakı, 179-180)

Peygamberimiz Hz. Muhammedi’in şu duasına mazhar olmamız ümidiyle:

"Allah'ım! Senden hidayet, takva, iffet, ğına (gönül zenginliği) isterim." (Müslim, Zikr 72; Tirmizi, Daavat 72; İbn Mace, Dua 2)

İlave bilgi için tıklayınız:

Günaha Karşı Tövbe...

9 Cinsel ürünler kullanmak caiz midir? Şişme mankenlerle, yapay penis, vibratör gibi cinsel nitelikli ürünlerle cinsel doyuma ulaşmak caiz midir?

Kur’an-ı Kerîm'de evlilik teşvik edilmiş, müminlere iffetlerini korumaları emredilmiş, eşlerinin dışında herhangi bir cinsel tatmin yolu arayanlar haddi aşan kimseler olarak nitelendirilmiştir. Haddi aşmak, Allah’ın çizdiği sınırların dışına çıkmak anlamına gelir. Bundan dolayı Kur’an zina ve livata gibi gayri meşru ilişkileri yasaklamış, haram kılmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.): “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenme çağına gelip de buna güç yetirenler evlensin, evlenmeye imkân bulamayanlar da oruç tutsun, çünkü oruç şehveti kesicidir.” (Buhârî, Nikâh 2) buyurmuştur.

İslâm alimleri ilgili âyetler ve hadisler ışığında, hangi şart altında olursa olsun zina ve livata gibi gayri meşru ilişkilerin haram olduğunda görüş birliğine sahiptirler. Kişinin eliyle cinsel doyuma ulaşmasını (mastürbasyon), yahut bakmak, düşünmek, sürtünmek gibi cinsi tatmin sağlayan her türlü gayrı tabiî davranışı hoş karşılamamış, caiz görmemişlerdir.

Bu tür davranışların caiz olmadığı hükmünü, İslâm’ın cinsel hayatla ilgili olarak öngördüğü genel ilkelerden ve bu konudaki âyet ve hadislerin dolaylı ifadelerinden çıkarmışlardır. Ancak bazı İslâm bilginleri şehvetini yenmeye güç yetiremeyip zinaya düşebilecek bekârlarla, eşi ile ilişki kurma imkânı bulamayan evlilerin el aracılığı ile veya bakma, düşünme gibi bir yolla cinsel doyuma ulaşmasını ehven-i şerreyn yani zinaya göre daha hafif bir kötülük; bunu alışkanlık haline getirmelerini ise neredeyse zina kadar çok çirkin ve günah bir davranış olarak nitelendirmişlerdir.

Özellikle cinsel tahrikin ve müstehcenliğin önemli bir ticari sektör olduğu ve gençlerin tabiî cinsel eğilimlerinin acımasızca sömürüldüğü ve giderek anormal ve gayri meşru tatmin yollarının yayılma özelliği gösterdiği toplumlarda, gençlerin şehevî duygularına hakim olmalarının zorluğu inkâr edilemez.

Böyle toplumlarda ilk bakışta, el ile tatmin, bakma, sürtünme gibi tabiî olmayan yollarla cinsel doyuma ulaşmanın, zinaya göre ehven bir kötülük kabul edilmesinde olduğu gibi, şişme mankenlerle, penis, vibratör gibi cinsel nitelikli ürünlerle, resim ve filmlerle cinsel doyuma ulaşmanın yine zinaya göre hafif bir kötülük olduğu düşünülebilir.

Ne var ki, her çeşit gayri tabiî ve meşru olmayan yollarla cinsel tatmine ulaşmanın birey üzerinde bedenî ve ruhî bozukluklara yol açacağı ve bireyi zamanla normal evlilik hayatından uzaklaştıracağı açıktır. Ancak bireyin şişme mankenlerle, penis ve vibratör gibi cinsel nitelikli ürünlerle, resim ve filmlerle cinsel doyuma ulaşması, düşünme, bakma, sürtünme gibi yollarla cinsel tatmine ulaşmasından sonuçları itibariyle daha kötüdür. Bunun, bireyle sınırlı kalan bir durumun ötesinde kurumsal/sektörel yönü göz ardı edilemez.

Çünkü birey bir taraftan bu ürünlerle cinsel doyuma ulaşırken, kutsal aile kurumunu ve insan neslinin gelişimini yok etmeye katkı sağlamış, diğer taraftan da bu konuda gençlerin cinsel eğilimlerini acımasızca sömüren, onların ruh ve beden sağlıklarını bozup sosyal hayattan uzaklaştıran, aile hayatını olumsuz olarak etkileyen bir ticari sektörün gelişmesine, yaygınlaşmasına dolaylı olarak yardım etmiş olmaktadır. Bir âyette

“İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” (Mâide, 5/2)

buyrulur. Buna göre, bu sektörün ürünlerinin kullanımı, satımı, aracılığı, o sektörün işlediği harama ve günaha ortak olma anlamına gelir. (Prof.Dr. Raşit Küçük)

İnsan servete doymadığı gibi şehvete de doymaz; zevki arttırmak için normal olmayan bir şeye veya şekle izin verilse, bir başkasını ister. İslam, karı-koca arasında cimanın nereden olacağını belirlemiş (meşru yer vajinadır, ters ilişki yasaktır, bunun dışında vücudun her tarafına temas ettirilebilir), birleşmenin şekillerini sınırlamamıştır. Mümin, normal ilişki ile yetinmeye çalışmalıdır.

Eğer başlama veya zevk almada bir arıza varsa karı koca arasında uyarıcı, geciktirici vb. araçlar kullanılabilir. Bir yapay alet zeker / penis veya ferc / vajina yerine kullanılamaz.

Eğer bir kimse mastürbasyon yapmadığı takdirde zinaya düşmekten korkarsa, bu takdirde mastürbasyon caiz -hatta bazı fıkıhçılara göre farz- olur. (Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

İlave bilgi için tıklayınız:

İstimna, masturbasyon, kendi kendine tatminin dini hükmü, zararları, kurtulma yolları hakkında bilgi verir misiniz? Tıpa göre ergenlik yaşında olanların bunu yapması gayet doğal karşılanıyor...

10 Sperm yemek caiz midir? Ve mezi ağıza kaçsa dinen bir mahsuru var mıdır? Bunu erkek eşinden dinimizce isteme hakkına sahip midir? Oral ilişki caiz midir?

Meni ve mezi necis olduğu için bunların yutulması haramdır.

Erkek hanımını böyle bir ilişkiye zorlayamaz; buna hakkı yoktur. Kadın Allah'ın rızasına uygun olmayan konularda kocasına itaat etmemelidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinsel ilişkide sınırlar nelerdir ve oral yolla yapılan uygulamalar caiz midir? | Sorularla İslamiyet

11 Cinsel korunma amacıyla; prezervatif, doğum kontrol hapı gibi yöntemlere başvurmak dinimizce uygun mudur? İslam dini bu konuya nasıl bakıyor?

Doğum kontrolü:

İslam'da esas olan doğacak çocuklara mani olmamak, Resulüllah (asm)'ın çokluğuyla iftihar edeceği inançlı bir nesil yetiştirmektir. Bu bakımdan çok çocuktan kaçınılmamalıdır.

Ancak günün şartları çok çocuğun bakımını, besleyip büyütmeyi, ayrıca da İslam ahlakıyla hayata hazırlayıp Resulüllah (asm)'ın ümmet olarak iftihar edeceği nesil haline getirmeyi zorlaştırıyor, aile ciddi sıkıntı içinde kalabiliyor. Böyle durumda kalan ana babalar da bu defa bakabilecekleri, yetiştirebilecekleri kadar çocuk sahibi olmayı tercih ediyor, fazlasından kaçınıyor, korunmak istiyorlar. Ancak fazlasından korunmak nasıl olacak? Manevi sorumluluğa maruz kalmadan bakabileceği kadar çocukla kalmayı nasıl sağlayacaklar?

İşte tereddüt ve zorluklar burada meydana geliyor.

Konuya baktığımızda görüyoruz ki, saadet asrından beri uygulana gelen en mahzursuz, yahut da en az mahzurlu korunma şekli (azil) ve daha sonrasında da (kılıf) olmuş, buna alimler fazla itiraz da etmemişler. Çünkü bu yöntemde erkeğin nutfesiyle kadının yumurtası rahim içinde birleşme imkanı bulamamış, böylece insan çekirdeğine esas teşkil edecek bir madde (alaka) oluşmamış, bir insan adayının öldürülmesi söz konusu olmamıştır.

Erkeğin bu tedbirine mukabil hanımın da rahim ağzını kapatma hakkının olduğu değerli fıkıh kitabı İbn-i Abidin'de bildirilmiştir. Kadın da rahim ağzını kapatma hakkını kullanabilmektedir.

Tarafların alacakları bu tedbirlerde bir sakınca gözükmemektedir. Çünkü bunlarda hamile kalma önlenmekte, böylece bir oluşumu yok etme söz konusu olmamaktadır.

Azil ile ilgili bu hüküm, gebeliği önlemek için kullanılan ilaç, prezarvatif, spiral ve diğer araçlar için de geçerlidir. Çünkü bunların hepsi aynı kapsamda değerlendirilirler. Azilin caizliği ile ilgili deliller aynen bunlara da uyar. Zira bunların hepsi aynı kapsama giren konulardan birisidir. Diğer taraftan mademki hangi yolla olursa olsun hamileliği önlemek için erkeğin azil yapması caizdir, öyleyse erkek için caiz olan kadın için de caizdir. Çünkü hüküm hangi yolla olursa olsun hamileliği önlemekle ilgili bir hükümdür.

Endişe ve yasak şüphesi, rahme düşmüş spermin kadın yumurtasıyla buluşmasından sonraki gebelik safhasına aittir. Yani hamile kaldıktan sonrasında söz konusudur. İşte burada şu soru akla geliyor:

 - Acaba doğum kontrol hapları, özellikle spiral, hamile kalmayı mı önlüyor, yoksa hamile kaldıktan sonra oluşan varlığı mı yok ediyor?

Bu konudaki seminerlerde ilgili tıp uzmanlarının verdikleri bilgiye bakılırsa, doğum kontrolünde kullanılan spiral (çoğunlukla) hamile kalmayı önlüyor. Tabii ki çoğunlukla böyle olunca, dini hüküm de çoğunluğa göre oluyor, spiral kullanmak caiz sayılıyor.

Hayrettin Karaman Hocaefendi "Hayatımızdaki İslam" kitabında bu konuda geniş bilgi verirken, spiralle ilgili arz ettiğimiz hükmünü de kaydetmektedir. Tatmin edici genişlikteki bilgiyi bu değerli eserde bulmak mümkündür. Burada hamilelikten sonrasında müdahalenin caiz olmayacağı görüşü de ifade edilmektedir. Elbette en sağlam görüş de bu birinci görüştür. Çünkü burada bir oluşumun yok edilmesi şüphesi yoktur.

Doğum kontrolünü hamile kaldıktan sonraya da uzatan ikinci görüşü ise Prof. Dr. Hamdi Döndüren'in "Aile İlmihali" kitabında kaydetmiştir. Buna göre, meşru mazereti olanlar) bir buçuk ay içinde kontrol yaptırabilirler. 

Bu ikinci görüşte de mazeretin ciddiliği nispetinde sorumluluğun hafiflediği, mazeretin hafifliği nispetinde de sorumluluğun ağırlaştığı hatırlatılmaktadır. 

Bir üçüncü görüş daha vardır. Bu da geçmiş devrin bazı fıkıh âlimlerinin o günkü eksik tıp bilgileriyle "Dört aylık oluncaya kadar bebek aldırılabilir, çünkü azaları belirmemiştir.", şeklindeki görüşleridir. Bu görüşe itiraz edenler bugün çoğunluktadırlar. Bunu bir cinayet olarak da ifade edenler vardır.

Çünkü tıbbın gelişmiş cihazları bugün, spermin yumurtayı aşıladığı andan itibaren, hayatın ve insan azalarının oluşmaya başladığını tespit etmektedir. Dolayısıyla bu kadar erken beliren insan çekirdeğinin dört aylık oluncaya kadar alınabileceğini söylemek, geçmişte bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir söz olur denmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Evlenemeyen kişinin günaha girmemesi için ne tavsiye edersiniz? Cinsel baskıdan kurtulmanın yolları nelerdir?..

12 Bir kimsenin, hanımının sütünü içmesi haram mıdır, nikahına zarar verir mi?

Bahsettiğiniz durumda nikaha bir zarar gelmez. Ayrıca bir kimsenin eşinin sütünü içmesi günah değildir. Ancak bu durum günah olmasa da, adaba uygun değildir.

Kadının memesinden süt emmek veya içmek, süt anne ve süt evlatlığı için yeterli değildir. Süt evlatlığının meydana gelmesi için, süt emen kişi iki yaşını doldurmamış olması gerekir. Bu itibarla hanımının göğsünü emen erkeğin süt evladı olması düşünülemez.

Bir erkek hangi sebeple olursa olsun, hanımının memelerinden emse, evlilik hayatlarını devam ettirmelerine bir engel teşkil etmez. Günah değildir.

(Mehmed Emre, Günümüz Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, Eser Neşriyat, 1.c 135,142; 2.c. 669)

13 İstimna yapanların ahiret gününde ellerine hamile kalacağının, hadis olduğu söyleniyor. Böyle bir şey var mı ve varsa ne manaya geliyor?

“İstimna (mastürbasyon) yapanların ahirette elleri hamile olacak ve ondan hak talep edecek, şikâyet edecek." (Beyhaki, Şuabu’l-İman, 7/330)

Ancak ehl-i ilim bu rivayetin zayıf olduğunu belirtmişlerdir. (bk. Merkezu’l-fetva, rakam:7496; 21088; ed-Dureru’s-Seniye, h. no: 266)

"Istimnâ" Arapça'da, "istihâ bi'l-yed" ve "hadhada" olarak da bilinen mastürbasyon, genellikle fıtrata, yani genel olarak insanın yaratılışına, özel olarak da organlarının yaratılış gaye ve görevlerine ters görülmüş ve Islâm bir "fıtrat" dini olduğu, bu da fıtrata uymadığı için, zaruret (zorunluluk hali) olmadıkça haram ya da en azından mekruh görülmüştür.

Fıtratı daha iyi anlamak için şöyle bir örnek verebiliriz: Çivi, tahtaları birbirine tutturmak için yapılmıştır. Öyleyse onunla şiş kebabı yapılmaya kalkılırsa insanın eli yanar, kebap da iyi olmaz. Bu, işin fıtrat tarafıdır.

Diğer yönden bir âyet-i kerîmede, ırzlarını koruyanlar övüldükten sonra:

"...eşleri ve câriyeleri müstesna. Onlarla olacak ilişkiden dolayı kınanmazlar. Işte bunun ötesine geçenler, haddi aşanlardır..." (Mü'minûn, 23/5-7)

buyurulur. Çoğu müfessirler, "bunun ötesine geçenler"e, eliyle istimna yâpanlar da girer, öyleyse onlar da haddi aşmış (haram işlemiş) olur, demişlerdir. (Örnek olarak bk. Kurtubî, İbn Kesîr, Alûsî ilgili ayetin tefsiri)

Ancak Alûsî, Cumhura (çoğunluğa) göre istimna âdet haline getirilmişse (cinsel sapma halini almışsa) bu âyetin kapsamına gireceğini, aksi halde girmeyeceğini söyler. (Alûsî, agk.)

Bazı kaynaklarda, "Elini nikâhlayan melundur." şeklinde bir hadis nakledilir. (Mahlüf, Fetâvâ I/117. Ancak mûracaat edebildiğimiz sahîh hadîs kitaplarında bu hadisi bulamadık. Aslı olmadığı bilgisi vardır. (bk. el-Kari, el-Esraru’l-Merfua, 376;  Acluni, 2/393) AIûsî ise "meşâyihin rivayeti" diye nakleder. (bk. 16/11)

Saîd b. Cübeyr'in rivayet ettiği bir hadiste: "Zekerleriyle oynayan bir ümmete Allah azab etmiştir." Atâ'nin bir rivayetinde: "Elleri hamile olarak haşredilecek bir kavim duydum. Bunların elleriyle istimna yapanlar olduğunu sanıyorum." demiştir.

Ayrıca Allah , evlenme imkânı bulamayanların, imkân buluncaya kadar iffetlerini korumalarını emretmiş (Nûr, 24/33) böyle bir yöntem uygulasınlar dememiştir. Rasûlüllah Efendimiz de:

"Gençler! Imkân bulanlarınız evlensin, çünkü bu, gözü ve iffeti daha iyi korur. Bunu yapamayan oruç tutsun çünkü orucûn bunu sağlayacak bir kamçısı vardır." (Buharî, Savm 10, nikah 2,3; Müslim, nikâh 1,3)

buyurmuş ve bekârlara çare olarak orucu göstermiştir. Eğer istimna mübah olsaydı, çare olârak o gösterilirdi. Çünkü o daha kolay bir yoldur, denmiştir. (Mahlûf, age I/117)

Ancak gerek söz konusu âyetlerin istimnayı açıkça zikretmedikleri, gerekse bu konudaki hadislerin bir kısmının zayıf oluşu sebebiyle, çoğunluğun haram görmesine karşılık, istimnayı mahzursuz gören âlimler de vardır. Meselâ, Ahmed b. Hanbel bunu, tıpkı kan aldırmaya benzetmiş ve ihtiyaç duyulduğunda, vücuttaki fazlalıkları dışarı atmaktan ibaret olduğu için câiz olduğunu söylemiştir. [AIûsî, agy: Burada Alûsî, Ahmed b. Hanbel'in bu görüşünü, Cumhurun haram olduğu kanaatini verdikten sonra verir. Ama mahlûf HanbeIî fıkıh kitaplarında buna rastlayamadığını söyler. (bk. Fetava, 1/118) İbnü'I-Hümâm da "haramdır, çünkü genellikle şehvet için yapılır, ancak umarım ki, cezası yoktur" der. (bk. Alûsî, agk.)]

Hanefîlerce genel olarak haram görülmüş, ancak; kişi bekârsa, ya da hanımından uzakta ise ve de şehvet kafasını aşırı meşgul ediyorsa, ya da zinaya düşme endişesi varsa ve bunu kendini teskin için yaparsa günah olmayacağı umulur. Ama zevklenmek ve şehvetlenmek için yaparsa günâhkardır, denmiştir. (ibn Âbidîn, Mezühib-i erba'a'da: "Bazı Hanefi ve Hanbelîlerin, zinaya düşme korkusuyla caiz görmeleri zayıf bir görüştür" denir. bk. V/152; Mâlikiler de cevazı için iki şartı öngörürler: 1. Zinaya düşme korkusu, 2. Evlenmeye güç yetirememe. bk. Kardavî, el-Helâl ve'I-harâm 165)

İmam-i Şâfî önceki görüşünde (kadîm) câiz olduğunu söylerken, sonraki görüşünde (cedîd) haram olduğu kanaatına varmıştır. (Bu konuda geniş bilgi için bk. Zuhaylî, VI/25)

Mesele Rasûlullah'ın amcaoğlu Ibn Abbas'a sorulduğunda: "Zina yapmaktansa bu iyidir" (Şarânî, Keşf) cevabını vermiştir.

Bütün bunlara göre; istimna genellikle hoş görülmemiş, fıtrata (normal yaratılışın gereğine) zıt bir eylem kabul edilmiş, cinsel sapma halini alması, psikolojik hastalık oluşturması gibi olumsuz yönleri hesaba katılarak, haram, ya da mekruhtur denmiştir. Ancak daha büyük zararlara düşme endişesi olduğu yerde; "iki zarardan başka alternatif yoksa, küçük olan zarar tercih edilir", "zaruretler haram şeyleri mubah kılar" kurallarınca yapılması câiz görülmüş, hattâ zina endişesi kesin ise, vacip bile olur denmiştir.

Alışkanlık oluşturması ve zevk için yapılması ise ittifakla haramdır. Kişinin hanımının eli vs. azaları ile yapılması ise her halûkârda câizdir, helâldir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- İstimna, masturbasyon, kendi kendine tatminin dini hükmü, zararları, kurtulma yolları hakkında bilgi verir misiniz?..

14 Adet (hayız) gören bir kadını, kocası, severek okşayarak cinsel ilişkiye girmeden (eli ile) orgazm etmesi aynı şekilde kadınında kocasını orgazm etmesinde bir sakınca var mıdır, caiz midir?

Hayızlı veya nifaslı kadınla, kocasının, cinsel ilişkide bulunması ya da göbek ile diz arası kısımla oynaşması haramdır. Bu yasak Kur'an-ı Kerim'de de yer almaktadır:

"Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri de sever, temizlenenleri de sever." (Bakara, 2/222)

Erkeğin hayızlı iken hanımını el ile orgazm etmesi caiz değildir. Ancak hayızlı kadının kocasını el ile orgazm etmesi caizdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Adetli kadının göbek ile diz kapağı arasında faydalanmak caiz mi?..

Hayızlı kadın ile cinsel ilişkinin sınırları nelerdir?..

15 Adetli kadının göbek ile diz kapağı arasından faydalanmak caiz mi?

Âdet görme, yani hayız, kadını erkekten ayıran özelliklerden birisidir. O, anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan doğal bir olaydır. İslâm'ın çıkış sırasında câhiliye devri Arapları âdetli kadına arkadan, Hristiyanlar önden ilişkide bulunurlardı. Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak durular, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip, içmezlerdi (Müslim, Hayız, 6; Ebû Dâvûd, tahâre, 102, Nikâh, 46; Faruk Beşer, Hanımlara Özel İlmihal, İstanbul 1989, s. 154, vd).

İslâm, kadına rûhî ve fizyolojik sıkıntı veren ve onu küçük düşüren bu alışkanlıkları yasaklayarak koruyucu bazı hükümler getirdi.

Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

"Ey Muhammed, sana kadınların hayız halinden sorarlar. De ki: O, kadına eziyet veren bir haldir. Hayız halindeyken kadınlardan uzaklaşın ve temizleninceye kadar da onlara yaklaşmayın. Temizlendikten sonra onlara Allah'ın emrettiği yerden yaklaşın." (Bakara;2/222).

Hadiste ise şöyle buyurulur:

"Bu hayız, Allah'ın Âdem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir." (Buhârî, Hayz, 1,7, Edâhî, 3, 10; Müslim, Hacc,119,120; Ebû Dâvud, Menâsik, 23).

Âdet gören kadından tamamen uzak mı kalınacağını soranlara Allah elçisi şu cevabı vermiştir:

"(Âdet gören kadınla) Cinsel ilişki dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir." (Müslim, Hayz" 16; Nesaî, Tahâret, 18; İbn Mâce, Taharet, 12).

Kur'ân da, âdetten "pislik" olarak değil, "eziyet" olarak söz edilmiş, bununla, sıkıntıda bulunan hayızlı kadın korunmak istenmiştir. Diğer yandan Hz. Peygamber (asm)'in eşleriyle dizkapağı ve göbek arası dışındaki normal ilişkilerini sürdürdüğü bilinmektedir (bk. Buhârî, Hayz, 5, Tahâret,175; Dârimî, Tahâret,108).

Âdetli kadının temiz olmayan yönü sadece âdet kanıdır. Onun tükrüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı da temizdir. Hz. Âişe (ra)'den (ö. 57/676) şöyle dediği nakledilmektedir:

"Allah elçisinin isteği üzerine, ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'ân okurdu." (Buhârî, Hayz, 2, 3; Müslîm, Hav,15; Nesâî, Tahâret, 173, 174).

"Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine âdetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi." (Müslim Hayz, 14). (Hamdi DÖNDÜREN)

Hayızlı veya nifaslı kadınla kocasının cinsel ilişkide bulunması ya da göbek ile diz arası kısımla oynaşması haramdır. Bu yasak Kur'an-ı Kerim'de de yer almaktadır.

"Aybaşı halinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın." (Bakara, 2/222)

Bu hükmün diğer bir gerekçesi ise Peygamber (asm)'in "Ay başı iken hanımımdan bana helal olan nedir?" diye soran Abdullah b. Sa'd'e: "İzarın üstü sana helaldir." (Ebu Davud) demesidir. İzarın altından faydalanmak cimaya davet eder. Numan b. Beşir'den gelen ve Buhari ve Müslimde yer alan haber dolayısıyla haram kılınmıştır. Orada şöyle denilmektedir: "Her kim yasak bölgenin çevresinde dolaşacak olursa, ona düşme ihtimali de yüksektir."

Burada geçen "izar" ise vucudun belden aşağısını örten kısımdır ki bu da göbek ile diz kapağı arasındaki kısımdır. Bunun dışındaki kısımlardan erkeklik organı ile yahut, öpmek, sarılmak, dokunmak ve buna benzer davranışlarla yararlanmak caizdir. (Prof. Dr. Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi)

Ancak İmam Muhammed, "Kan gelen yerden sakınılması şartı ile her taraftan faydalanılması helaldir." demiştir. İmamı-ı Şafi'de bu görüştedir. Bu durumda kan gelen yerin örtülü olması, açık olmaması lazım. Bunu yapan kimselerin de kendilerinden emin olması gerekir. (Rauf Pehlivan, Büyük Kadın İlmihali, Gonca Yayınevi, 1993)

16 Nâmahreme bakmak ve hayal etmek hakkındaki hükümler nelerdir?

Hayalden geçen kötü şeylerden dolayı günah işlemiş olmayız. Bir kimsenin karşı cinsi sadece hayal etmesi, zina işlemek gibi değildir. Ancak bu düşüncler hem hayal nimetini yanlış yerde kullanmamıza hem de başka yanlışlara düşmemize neden olabilir, düşüncesiyle dikkatli olmak gerektiğini düşünüyoruz. En azından zaman ve hayal israfı vardır.

İsra sûresinin 32. âyetinde Cenab-ı Hak, "Sakın zinaya yaklaşmayın!" buyuruyor. Buradaki "yaklaşmayın" emrinden hareketle, İslam fıkıh âlimleri insanı zinaya götürebilecek her türlü amelin yasak olduğunu ifade etmişlerdir.

Müstehcen resim veya görüntelere bakmayı da bu kategori içinde mütalaa edebiliriz. Bu sebeple bu tür resimlere bakmak caiz değildir. Çünkü bütün günahlar ve ahlâkî bozulmalar müstehcene bakışla başlar, bakışın ısrarıyla gelişir, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal arşivinde depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler, hayal âleminde gözlerinin önündedir.

Elimizde olmadan aklımıza ve hayalimize gelen görüntülerden sorumlu değiliz. Ancak bunları isteyerek yapmak, bizi başka kötülüklere yönlendirebilir ya da ruh hâlimize zarar verebilir.

Ayrıca bilerek ve isteyerek bu gibi fantazilerle hayalimizi doldurmak, hayal nimetini yanlış yerde kullanmak anlamına gelecektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Harama bakmaktan nasıl korunuruz; ibadetlerimden zevk alamıyorum ne yapmam gerekir? Haram olan şeyleri izlemenin günahı nedir? Harama nazar...

- Gözler Nasıl Korunur? (Harama bakma, harama nazar...)

17 Gusül abdesti cinsi hayata ne kazandırır?

Gusül abdestini Allah emrettiği için alırız. Yani İslâm dininde Allah emreder, Müslüman da emre itâat eder. Bir Müslüman gusül abdesti alırken, "kirden, pisten temizleneceğim" diye düşünmez. Gusül abdesti alması gerektiği için yıkanır. Amma bu arada temizlenmiştir de... Olabilir. Asıl olan "emre itâat"tir. Maddî temizlik, sonradan ve kendiliğinden gelen bir hâldir.

Hemen şunu da belirteyim ki, gusül abdesti gibi, maddî temizlik emri de vardır. Bu sebeble gusül abdesti alan, her türlü maddî temizliğini de yapacak. Bu da ayrı bir konudur.

Gusül abdesti, bir emir olduğuna göre, gusül abdesti ile uzaktan yakından ilgili emirler de vardır. Meselâ Müslümanın zina etmesi, içki içmesi haramdır. Öyle ise, gusül abdesti alma emrine uyan Müslüman; "İçki içme, zina etme!" gibi emirlere de uyacaktır. Bu durumda dinî emirlerine uyan bir Müslüman iki şekilde cünüp olur: Biri, eşiyle; diğeri de uykuda...

Eşi ile cünüp olmak, iradeli bir davranıştır. Öyle bir zamanda cünüp olmalı ki, namaz vaktini kaçırmamalı, yıkanma zamanı bulmalı. İşine geç kalmamalı, soğukta yıkanıp, hasta olmamalı.

Dikkat edilirse gusül abdesti alma mecburiyeti, insanın sık sık cünüp olmasını önlüyor. Bilindiği gibi sık sık cünüp olmak, insanın sinir sistemine ve beyin yapısına zararlıdır. Bir kısım hastalıkların sık sık cünüp olmakla ilgisi vardır. Hatta sık sık cünüp olanlarda verem, psikiyatri ile ilgili çeşitli rahatsızlıklar görüldüğü gibi, çıldırma, intihar gibi haller de görünür. Ayrıca insan hafızasının da zayıflamasına neden olduğu pek çok deneyim neticesinde görülmüştür. Fakat her hastalığı yalnız cünüplüğe bağlamak ilmî olmaz. Kısacası aşırı sıklıkta cünüp olmanın, insan sıhhatini menfî yönde etkilediği bir gerçektir.

Bir de kadının aybaşları halinde ve doğum sonrasında eş ilişkileri yasaktır. Böylece hem erkek korunmuş oluyor. Çünkü erkekteki cinsî mayi (Meni), erkek için bir enerji kaynağıdır. Vücut için üretimi çok zor olan canlı hücrelerin çok sık üretilerek vücudu zayıf düşürmesi engellenmiş olur. Cünüp olmadan evvel erkeğin gücü, düşüncesi, davranışları başkadır. Cünüp olduktan sonra, daha başkadır. Meselâ cünüp olmadan evvel erkek kendini daha güçlü ve hareketli hisseder, meseleleri daha iyi anlar. Karısına alâka duyar. Cünüp olunca, bunlar tamamen tersine döner. Şayet sık sık ve biraz da zorla cünüp olmalar tekrar edilirse, erkek havası inmiş futbol topuna döner. Bir nevi yıkılır.

Gusül abdesti ile hem de kadın korunmuş olur. Her cünüplükten sonra yıkanma mecburiyeti, kadını da cünüp olmaktan alıkor. Çünki vücuddaki kasılmalar ve duygu coşmaları kadında da ciddi enerji kayıpları meydana getirir.

Dengeli bir cinsî hayat, dengeli insan tipini ortaya koyar. Cinsî hayattaki ifrat ve tefrit, her davranışta anormal sonuçları doğurur.

Netice olarak: İnsanı yaratan, insanlara böbrek üstü kapsülleri koyan, meni denilen cinsî sıvıyı, belli yerde toplatan Allah, vücut makinasının en iyi şekilde çalıştırılması için gereken emirleri de vermiştir. Bunlardan biri de gusül abdestidir.

(Bu yazı Sur Dergisi'nde yayınlanan, yazar Amerika' lı Hedley Cant' in Müslüman olmadan önce Batılı bir Müslüman ile yapmış olduğu sorulu - cevaplı sohbetten alımıştır)

18 Cünüp olarak bir şey yenip içilebilir mi?

Erkek olsun, kadın olsun cünüp olan bir insanın, ellerini yıkamadan ve ağzını çalkalamadan bir şey yiyip içmesi mekruhtur. Bunun için, mümkünse bir şey yiyip içmeden önce eli ve ağzı yıkamalıdır. Zaten sâir zamanlarda yemekten önce elleri yıkamak sünnettir. Böylece aynı zamanda bir sünnet de yerine getirilmiş olur.

Âdet gören kadın için böyle bir kerahet yoktur. Fakat onun için de müstehap olan her seferinde elini yıkamasıdır.

(bk, Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)

19 Cinselliği yanlış kullanmanın ve fuhşun zararları nelerdir? Allah'ın gazabına sebep olur mu?

1. Fuhuş ve zina yuvalar yıkar

Bilirsiniz, atomun bir çekirdeği vardır, bir de bunun çevresinde elektronlar. Elektronlara müdahale atomun yapısında değişikliklere sebep olur, kimyasal reaksiyonlar meydana gelir. Bu, birçok zararlara sebebiyet verir. Fakat esas zarar, atomun çekirdeğine kontrolsüz ve yanlış bir müdahale olduğu zaman olur. Çekirdeğe müdahale edildiğinde atom infilak eder, ortalık darmadağın olur.

Toplum da bir atom gibidir. Çekirdeği de ailedir. Çekirdeğe müdahale edilince toplum hayatı dinamitlenmiş olur, sosyal dengeler bozulur. Sosyal denge bozulunca da, o toplumun meydana getirdiği, millet ve milletin meydana getirdiği devlet sarsıntı geçirir.

Aileye önem vermezse, toplumun düzeni bozulur; filozofların dediği gibi, fert fert birer canavar olurlar. Batı, bu canavarlaşmada hızla yol almaktadır. Fransa’da ve Almanya’da yayınlanan dergiler sık sık bu konuları gündeme getiriyorlar. Giderek çöken aile kurumunu kurtarmaya çalışıyorlar. Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde, boşanma oranlarının çok yüksek olan Avrupa’da, yakında aile mefhumunun kalmayacağı endişesini dile getiriyorlar.

Aile, ne kadar sağlam olursa, toplum o derece güçlü temeller üzerine kurulmuş olur. Bir milleti yıkmak isteyen iç ve dış düşmanlar, ilk tahribatlarına aileden başlarlar. Toplumların dejenere olmasında fuhşun rolü tartışılmazdır. Çünkü fuhuş, toplumun en temel direği olan aile yapısını hedef alır.


Aile için en büyük tehlike

Aile toplumun çekirdeğidir. Sağlıklı nesil bu yuvada yetişir. Çocuk fizikî gelişmesini de, ahlak ve terbiyesini de önce buradan alır. İnsan sevgisinin kaynağı ailedir. Bu yuva için en büyük tehlike fuhuş ve zinadır. Zina her şeyden önce ailenin oluşmasını engeller. Zina yapan bir insan bir yuva kurmak istemez.

Diğer dinlerde olduğu gibi dinimizde de neslin korunması asıldır. Bu da ancak nikâhla mümkündür. Nikâh toplum hayatı için bir nimettir. Gayr-ı meşru birleşmeler aile kurumunu ortadan kaldırır.

Aynı zamanda zina, kurulmuş olan ailenin dağılmasına ve perişan olmasına sebep olur. Geride faydasız pişmanlıklara gömülen, aldatmanın veya aldatılmanın verdiği acıyla yaşayan erkekler ve kadınlar, birbirinden kopmuş anne ve babanın ilgi ve şefkatinden yoksun büyüyen evlatlar kalır.

Bugün fuhuş yüzünden pek çok insan onurunu kaybetmiş, kendine olan saygısını ve güvenini yitirmiş, aşağılık bir yaşam çizgisini benimsemiştir. Fuhuş yüzünden çok sayıda yuva dağılmış, aileler çökmüştür. İnsanlara genel bir mutsuzluk, huzursuzluk ve aradığını bulamama psikolojisi hâkim olmuştur.

Oysa Allah’ın gösterdiği yola uyup, temiz olanı seçseler, diğer bir deyişle helal olan bir seçim yapsalar insanlar hem psikolojik açıdan rahat ederler, hem kendilerine güvenleri gelir, hem karşılıklı sevgi ve saygı muhafaza edilir, hem de sağlam aile ve toplumlar oluşur.

Bu konuda şu dersler dikkat çekicidir:

Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve farzlarla ziynetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. (Sözler, s. 212)

Hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevi bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur gibi hayatın lezzetini kaçırır. (Sözler, s. 216)


Medya gençlerin ahlakını bozuyor

Maalesef ülkemizdeki medya, yayınlarıyla aile üzerinde çok derin tahripler yapıyor. Müstehcen içerikli yayınların en büyük zararı, ahlaki değerlerin kaynağı olan kültür ve inancımız üzerindeki tahribatı… Medya araçlarının en geniş izleyici kitlesi gençler ve çocuklar olunca bu tahribattan da en çok onlar etkileniyor.

Ayrıca ergenlik dönemindeki gençler ve çocuklar zihinsel ve bedensel gelişimlerini henüz tamamlamadıkları için, yetişkinlere oranla bu tür yayınlardan daha çok etkileniyorlar.

Çocuklar ve gençlerin gelişim döneminde model almanın önemli bir yeri vardır. Medya araçları bu kadar yaygın değilken çocuğun veya gencin modeli belki annesi-babası, ablası-ağabeyi, yani yakın çevresinden birileriydi. Özellikle televizyonla beraber yakın çevrenin yerini, ünlü şarkıcılar, futbolcular, mankenler ve hatta gerçekte var olmayan dizi veya film kahramanları aldı. Saydığımız bu kişilerin hayat tarzları, hal ve hareketleri göz önünde bulundurulursa örnek alınacak bir model teşkil etmedikleri ise açık…

Gerek televizyonda, gerekse yazılı basında ünlü kişilerin lüks ve para içindeki hayatları sunulurken, öte yandan yaşadıkları gayr-ı meşru ilişkiler ve skandallar da gözler önüne seriliyor. Dolayısıyla lüks hayatlar kadar, yaşadıkları seviyesiz ilişkilere de özeniliyor.

Öte yandan, günde en az on tanesine maruz kaldığımız dizilerin konuları da hep aynı eksen etrafında dönüyor. Evlilik dışı ilişkiler, sigara ve içki tüketimi, şiddet, yalan-dolan, iftira, dizilerin ana temalarını oluşturuyorken, cinsellik de önceki yıllara göre daha fazla vurgulanıyor.

Kişilik gelişimlerinde artık; aile, okul ve yakın çevreden daha etkili olan medya bu yöndeki yayınlarıyla çocuk ve gençleri, hem bireye, hem de topluma büyük zararı dokunan yanlış ilişkilere ve davranışlara alıştırıyor, bunları halkın gözünde olağanlaştırıyor ve sonunda normal gibi algılanmasına sebep oluyor.

Televizyondan görüp, gazete ve dergilerden okuduğu davranışları günlük hayatında uygulamaya başlayan gençlerin sonu da ne yazık ki, kurmaca dünyada olduğu gibi mutlu olmuyor. Sonuç yine medya aracılığıyla bizlere sunuluyor. Gün geçmiyor ki, gençler arasında geçen bir şiddet olayının, intihar vakasının, namus cinayetinin haberi verilmesin. Yapılan araştırmalar da yaşanan ahlaki çöküntüyü gözler önüne seriyor. Örneğin, ülkemizde kürtaj yaşının 14’ün altına düştüğü kaydediliyor.

Bütün bu yaşananlar Türkiye’nin kalkınma ve ilerleme yolunda da en büyük engeli teşkil ediyor. Çünkü ahlaki değerlerini ve inançlarını kaybetmiş bir toplum, kültürel ve teknolojik alanda da ilerleme gösteremez. Görülüyor ki, müstehcenliğin zararları birey bazında kalmıyor; toplumun bugününü ve geleceğini de etkiliyor.

İşte size çarpıcı bir misal: Televizyonları şov programlarıyla tanıştıran Osman Yağmurdereli, Zaman gazetesinin, 27.08.2006 tarihli “Cumaertesi” ekinde, televizyonda izleyecek şov programı bulamadığını söylüyor ve ekranlarda eli yüzü düzgün programların olmayışından yakınarak sözlerine şöyle devam ediyor:

“Televizyoncular, yaşadığı topluma bir şeyler vermeli. Maalesef doğru programlar yapılmıyor. TV kanallarının Türk ahlak, örf ve âdetlerine uygun işler üretmeleri gerekiyor. Bugün yapılan programlar özellikle gençleri olumsuz etkiliyor. Dahası ileride kapanması güç yaralar açacak. Bunu herkesin bilmesi lazım. ‘İstemeyen seyretmesin’ mantığı da çok saçma.”

Evet, işte ülkemizdeki şov ve magazin dünyası içinde bulunan bir insan bu ibretlik sözleri söylüyor. Umarım bu sözler ilgili yerler tarafından dikkate alınır ve alınan kararlar pratiğe yansır.


Aldatmanın hiçbir özrü olamaz

Aldatma, kadın-erkek hangi cins tarafından yapılırsa yapılsın son derece kötü, acı ve çirkin bir şeydir. Bunun hiçbir özrü, mazereti ve açıklaması olamaz. Aldatıp sonra da buna makul bir izah getirmeye çalışmak ise inanılmaz komik ve trajiktir. Genel kabul erkeğin karısını aldatması ve kadının bu aldatılma neticesinde psikolojik sorunlar yaşamasıdır. Ama şunu unutmayalım ki, erkekler eşlerini yine bir kadınla aldatırlar. Yani bu meselede erkekler olduğu kadar kadınlar da suçlu…

Bu sözlerimizle aldatma konusunun cinsiyetle alakalı bir şey olmadığını kadın ya da erkek her iki tarafta da olabileceğini ve bu olgunun psikiyatrik bir durum olduğunu ifade etmek istiyoruz. Ancak erkekler, yaptıkları hataları masum, normal göstermek ve üstlerini örtmek amacıyla çoğu olayı bireysel olmaktan çıkarıp sanki tüm erkeklere hasmış gibi gösterirler. Böylece sorumluluğu tüm erkeklerin paylaşmasını sağlarlar.

Ama erkeklerin bu konuda gündemde olmaları, bütün erkeklerin eşlerini aldattıkları ya da aldatacakları anlamına kesinlikle gelmez. Maalesef aldatma konusunda erkeklere bunu bir “hak”mış gibi sunan toplumun bozulmuş ahlak değerleri ve mesajlarıdır. Sayıları az da olsa, medyada renkli bohem gecelerin ve çarpık ilişkilerin süslü bir anlatımla verilmesi bunu ne masum kılar, ne de her erkek yapıyordur anlamına getirir.

Bizim dikkatinizi çekmek istediğimiz husus, gayr-ı meşru ilişkilerin insanda ve o insanın şahsında bütün toplumda açtığı yaralar. Düşünün bir adam intihara kadar teşebbüs edebiliyor. Aslında bu adamın eşini de konuştursak o da girdiği maceradan çok huzurlu değildir. İlk başta geçici bir mutluluk yaşamış olabilir, ama sonrasında mutlaka pişmanlık duyacaktır.

Günahlar zehirli bal gibidir. Ve insan zehirli balın sancısını hemen idrak edemez. Önce tatlı ve hoş gelir. Fakat sonra zehrin kıvrandıran sancısı başlar ve insan karanlık girdaplara, çıkmaz sokaklara, limansız sahillere sürüklenip gider. Neticede hem bu dünyasını hem de öteki dünyasını berbat eder.

İşte size eşini aldatmış bir erkeğin acı itirafları: “Eşimle severek evlendim. Yaklaşık 5 yıldır evliyiz. Çok mutlu bir yuvamız, aslan gibi de bir oğlumuz var. Son bir aydır eşimle annem ve babam yüzünden kavga etmeye başladık. Aslında hata yine bende... Ben annem ve babam ile eşim arasında köprü olamadım.

Neyse… Eşimin annem ve babamdan dolayı bana karşı olan tutumundan dolayı aklımca onu cezalandırmak için aynı iş yerinde çalıştığımız bir bayan arkadaşla duygusal bir ilişkiye başladım. Baştan her şey çok güzeldi. Hani derlerler ya ‘günah, zehirli bir baldır.’ İşte ben o zehrin bal kısmına aldandım. Ama çok geçmeden zehirlendiğimi anladım. O kadar pişman oldum ki... Peki, pişmanlık fayda verdi mi? Tabii ki çok sıkıntılar çektim. Yuvam bozulma noktasına geldi. Sonunda kendimi eşime affettirdim, ama en büyük korkum acaba Rabbim de beni affetti mi? Bu endişe içimi kemirip duruyor. Ona karşı çok mahcubum…”


2. Dimağları tahrip eder

Yarı çıplak vücutları göre göre, müstehcen sözleri duya duya ve hayalinden bir türlü silemediği açık saçık görüntüleri düşüne düşüne, durmadan erkeklik hormonları üreten ve her gün biraz daha şehvani duyguların baskısı altına giren bir sürü genç, cinsî sapıklığa doğru sürüklenip gitmekte ve toplumumuzun yüz karası haline gelmektedir.

Zinanın yaygın olarak bilinen fonksiyonu; genç dimağları tahrip etmesi, üretemez, düşünemez hale getirmesidir. Fuhuşla içli-dışlı olan nesillerin belden yukarısı çalışmaz. Bütün söz ve fiilleri belden aşağıya endekslidir. En verimli çağlarında beyinlerini boş, hatta zararlı işlerle meşgul ederler.

Fuhuş bir milletin fiziki gücü olan bedenlerini çürüttüğü, atalete uğrattığı gibi zihinlerini köreltir, yüreklerini karartır ve fazilet duygularını öldürür. Bu illete bulaşmış insanlara istediğinizi yaptırabilirsiniz.

Özellikle genç bir insan, kendisini tahrik eden görüntüden, kendisini tahrik eden ortamlardan kaçınmaya çok gayret etmeli, çok dikkat etmeli. Bir sürü müstehceni seyreden genç ateşe doğru, uçuruma gidiyor demektir. Mahremiyet sınırlarını tanımayıp, yabancılarla oturup kalkan, tenha yerlerde buluşan gençler gidiyor demektir.

Niye gidiyor demektir? İradesi yok mu? İmanı var, iradesi var. Gitmez, döner. Hayır. Bu konuda Allah Resulü’nün çarpıcı bir ikazı var. Fevkalade yerinde geliyor insana:

“İnsan cinsel açıdan tahrik olunca, tahrikte alevler yükselince bir yere varır ki, o aklının ya tümünü ya üçte ikisini kaybetmiş gibi olur. Deli haline gelir.” (Keşfü’l-Hafa, 2/129)


“Eyvah aldandım!”

Cinsel duyguların tahrikinin bu hale gelmesinden sonra deli bir insan nasıl en yanlışı yaparsa, o insan da en yanlış şeyleri yapar. En kötü günahlara girer, ömür boyu utanacağı şeyleri yapar. Ondan sonra tetiği çekip adam öldüren kimsenin öfkesi geçince aklı başına gelip de “eyvah” diye çırpındığı gibi eyvah eder, çırpınır, pişman olur, ama namludan kurşun çıkmış hedefi vurmuş, cinayet işlenmiştir.

Ondan dolayı mümkün oldukça gençler müstehcen manzaraları seyretmemeye, müstehcenden ve tahrik eden görüntülerden uzak durmaya çalışmalı. Yani tahrik olup da aklını kaybeden deli haline gelmemeli. Gelirse fren kopmuştur ve o kimse, uçuruma doğru yuvarlanıyordur.

İşte size uçurumlara yuvarlanmış, daha sonra o bataklıktan kurtulmayı başarmış talihli bir delikanlının yürekten iniltisi:

“Kıymetli ağabey. Bir sıkıntımı sizinle paylaşmak istiyorum. Geçmişte çok büyük günahlara girdim. Her şey kötü bir arkadaşıma uymakla başladı. Beni kendi çevresiyle tanıştırdı. Önce sigaraya başladım. Arkasından içki geldi. Derken uyuşturucuya başladım. Kız arkadaşlarım oldu. Onlarla Cenab-ı Hakk’ın yasakladığı ilişkilerde bulundum.

Batılı tasvir etmek istemiyorum ama Rabbimin yasakladığı her türlü fiili işledim. Neden sonra içimi büyük bir pişmanlık duygusu kapladı. Ben bunu hep anneciğimin dualarına bağlıyorum. Çünkü annem benim halimi görüyor, için için ağlıyor ve hep bana dua ediyordu.

Hayatımda radikal kararlar aldım. Bütün eski arkadaş çevremle her türlü ilişkimi kestim. Tövbeler ettim. Namaza başladım. Şu an Rabbime şükürler olsun ki, ibadetlerimi yerine getirmeye çalışıyorum. Eski arkadaşlarımın da o günah ortamından kurtulması için dua ediyorum.

Allah’ın yasaklamış olduğu bütün günahları işlemiş birisi olarak özellikle genç arkadaşlarıma şu mesajımı lütfen ulaştırın: Dünyanın fani zevklerine aldanmasınlar. Günahlar zehirli bir bal gibi. Önce insan bala kanıyor. Ama arkasından zehrin acısı baş gösteriyor ve ‘Eyvah aldandım’ diyorsunuz. Bu durum insanı insanlığından çıkarıyor ve ona dünyaya esas geliş sebebini unutturuyor. Kardeşlerim şeytana uymasınlar, zihinlerini günah tablolarıyla kirletmesinler.”


Zihninizi günahlardan koruyun

Zihin günahlar, hatalar ve kötülüklerle kirlenir. Her günah, her hata ve her kötülük zihinde mutlaka bir iz bırakır. İnsan çok defa böyle bir zihin kirlenmesinin farkına varmasa da zamanla onun tezahürlerini kendi gönlünde ve duygularında hissedebilir. Böyle bir kirlenme, hayırlı işlere devam etme arzusunu kırar, salih amellerde süreklilik isteğini azaltır ve fenalıklara meyil gücünü artırır.

Evet, günümüz insanı böyle zihin kirliliği gibi bir afetle karşı karşıyadır. Bugün çarşıya ve sokağa her çıkışlarında gözler yoluyla birtakım haramlara girmeleri neredeyse muhakkak. Ruh dünyalarında bulantı hasıl edecek manzaralar çok yaygın. Bu kötü durum şeytanın müdahalesine de bir ortam hazırlıyor ve kirli zihinleri şeytan kendi hesabına kullanıyor.

Dolayısıyla, insanlar dupduru bir gönülle Cenab-ı Hakk’a yönelme imkânını asla bulamıyorlar. Dahası, birer pas, birer leke olan o günahlar, tövbe ve istiğfarla temizlenmez ve arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler birer perde halini alıyor; Allah’tan gelen tecellilerin önünü kesiyor, artık himayesiz kalan kalpler şeytandan gelecek günah oklarına açık birer hedefe dönüşüyor.

Böyle bir umursamazlığa düşmekten çekinmeli, zihnimizi temiz tutma titizliğimizi olanca dikkatimizle sürdürmeliyiz. Yoksa alışkanlıklar ahlak haline geliyor, zihinler kir pastan kurtulamaz duruma giriyor.


Mastürbasyon ne kadar doğru?

İşte zihinleri kir-pas ile dolan ve müstehcen manzaralarla dimağı kirlenen genç, zinanın ne kadar büyük bir günah olduğunu bildiği için kendisini teskin etmek için başka bir yola başvurabiliyor. Buna eski ifadesiyle istimna, yeni ifadesiyle ise mastürbasyon deniyor. Peki mastürbasyon ne kadar doğru veya ne kadar yanlış? Bu meseleyi kaynaklarına inerek, fazla da detaya varmadan inceleyelim.

Evvela hemen şunu söyleyelim ki, mezhep imamlarımız, istimna için “haramdır” hükmünü vermişlerdir. Bu hususta, Hanbeliler’in el-Muğnî’sine, Malikiler’in Müdevvene-i Kübra’sına, Hanefiler’in ise Hidaye ve Fethu’l-Kadir’ine bakılabilir.

Sayılan bu büyük imamlar, “Eşlerin dışında herhangi bir cinsel tatmin yolu arayanları haddi aşan kimseler” olarak niteleyen ayete (Mü’minun, 23/5-7) ve “Sizden evlenme çağına gelip de buna güç yetirenler evlensin, evlenmeye imkân bulamayanlar ise oruç tutsun” (Buhari, Nikâh 2) hadisine dayanarak bu fiili haram saymışlardır.

Hadiste açıkça görülmektedir ki çare olarak oruç tavsiye edilmektedir. Ayrıca Cenab-ı Hak başka bir ayette evlenme imkânı bulamayanların, imkân buluncaya kadar iffetlerini korumalarını emretmektedir. (Nur, 24/33) Kaldı ki günümüzde tıp da hem psikolojik hem de bedensel açıdan mastürbasyonun insana değişik zararlar verdiğini söylemektedir.

Kaynaklara bakıldığında dört büyük mezhep imamının istimnayı haram saymalarına karşılık bazı âlimlerin, cinsel duyguları çok baskın gelen, zinaya sapma endişesi olan ve hatta bu konuda sağlığı bozulacak seviyede olan bekârların ve uzun süre değişik sebeplerden dolayı eşiyle ilişkide bulunamayan evlilerin istimna yapmalarına kerhen cevaz verdiklerini görüyoruz. (İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar, II, 399; IV, 27; Kadıhan, el-Feteva, I, 46; İbn Hazm, el-Muhalla, XI, 392-393; İbn Teymiye, el-Feteva’l-Kübra, I, 73)

Evet günümüz gençliği hakikaten cinsel manada çok ciddi imtihan içindedir. Çünkü yazılı medyadan görsel medyaya, oradan internete ve sokaklara kadar her yerde insanın şehevi duygularını tahrik edici sahneler yer almaktadır. İşte bu da günümüz neslinin imtihanıdır. Tabii ki bunun ecri de çok büyük olacaktır.

Bu sebeple genç bir mü’min, kesinlikle bu tür bir yola başvurmamalı, evlenme yollarını sonuna kadar zorlamalıdır. Şayet bu mümkün olmuyorsa kendini bu tür şehevi duyguları kamçılayıcı tablolardan uzak tutmalı, bunları zihnine misafir etmemelidir.

Burada şu denebilir: “Bunları söylemek kolay tabi… Gel de sabret!” Ama şunu unutmayalım ki, Efendimiz (a.s.m.), ahir zamanda imanı ve imanın gerektirdiği hayatı yaşamayı elde tutulan bir kora benzetiyor. Bu, meselenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Ancak buna sabreden günümüz insanını, büyüklerimiz amudî (dikey) velayete ulaşacağını söylemektedir. Evet, Rabbim hepimize, özellikle gençlerimize sabır versin ve onları muhafaza eylesin.


3. Unutkanlık verir

Cinselliğin yanlış kullanımı ve karşı cinse bakma insanın hafızasını, dikkatini tahrip eder. Hafıza uzmanları günümüzde unutkanlığın ve hafıza zayıflığının artmasını yirminci yüzyılın bir hediyesi olarak dile getiriyorlar.

Onlara göre beynin çalışma akışının bloke edilmesi, fazla televizyon seyretme, kontrolsüz hayaller kurma gibi şeylerden dolayı beyin kapasitesinin zayıflatılması ve sistemsiz düşünme alışkanlığı gibi etkenler insanlarda unutkanlığa sebep oluyor.

İmam Gazali’den İmam Rabbani’ye, İmam Şafi’den Üstad Bediüzzaman’a kadar pek çok âlim, hafızaya tesir eden etkenlerden birisinin de haram manzaralara bakmak olduğunu ifade ediyorlar.

Günümüzde televizyon ekranları, gazete sayfaları ve internet siteleri şehevi duyguları kamçılayan görüntülerle dopdolu. Bu tür görüntülere ısrarcı bakışlar insanda çok ciddi ve köklü bir unutkanlığa sebebiyet verdiği gibi aynı zamanda onun manevi latifelerini de öldürmektedir.

Göz harama yöneldiğinde, irade hükümsüz kalmış ve akıl, tamamen nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, –Allah korusun– bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır.

Bir örnek verecek olursak; İmam Şafiî Hazretleri, hafızasının zaafından dolayı hocası, İmam Azam’ın talebelerinden Veki b. Cerrah’a şikâyette bulunur.

İmam Şafii bu durumu şu mısralarla ifade eder.

“Şekevtü ilâ Vekiin sûe hıfzî, / Fe erşedenî ilâ terki’l-meâsî, / Ve kale inne’l-ilme nûrun, / Ve nurullahi la yu’ta li’l âsî.”

Yani, “Hocam Veki’e hafızamın zayıflığından şikâyet ettim. O da bana günahları terk etmemi tavsiye etti. Ve dedi ki: ‘İlim, Allah’ın verdiği bir nurdur. Allah’ın nuru ise devamlı günaha dalana verilmez.’”

Tabi bu ifadelerden İmam Şafiî Hazretleri’nin günahlar içinde bir hayat yaşadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Meseleye “Hasenâtü’l-ebrâr seyyiatü’l-mukarrabin/Ebrar (iyiler) adına iyilik sayılan bir fiil, daha ileri seviyede bulunan mukarrabin için günah sayılır” sırrıyla bakılmalıdır.

İnsanların bulundukları konuma göre yaptıkları fiiller farklılık arz eder. Bizim normal gördüğümüz bir ameli İmam Şafii Hazretleri Cenab-ı Hakk’a yakınlık noktasında geldiği konum itibariyle günah olarak kabul edebilir.

Rabbimiz Nur Suresi’nin 30. ayetinde gözlerimizi haram manzaralara bakmaktan sakınmamızı emrediyor. Bu sebeple bu konuda azami dikkat göstermeli ve kendimizi korumalıyız. Vazife ve mesuliyetimizin gereği olarak yer yer karşımıza bu tür görüntüler çıksa da dinimizin bu konudaki emrine hassasiyet göstermeli ve bunu bir ahlak haline getirmeliyiz. Bir hadis bu yolda bize ışık tutmalı:

“Üç kişi vardır ki, gözleri, kıyamet günü cehennem ateşi görmez. Bunlar:

1. Allah korkusundan ağlayan göz.

2. Allah yolunda nöbet tutan göz.

3. Allah’ın haram kıldığı şeylere bakmaktan sakınan göz.” (Tirmizi, Fedailu’l-Cihad 12; Camiü’s-Sağîr, 2/878.)


Unutkanlık hastalığı

Bediüzzaman Hazretlerine genç bir hafız geliyor ve “Bende unutkanlık hastalığı var, ne yapayım?” diyor.

O da, "Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünkü rivayet var: İmam Şafiî'nin (r.a.) dediği gibi, harama nazar unutkanlık verir" diye cevaplıyor.

Evet, günümüzde herkesin az ya da çok şikâyet ettiği bu hastalık, açık saçıklıkla paralel şiddetini de arttırarak devam ediyor. Bu derdin dermanı ise, haram manzaralara bakmaktan uzak durmaktır.

Bediüzzaman’ın şu yorumu da dikkate değer:

Müslümanlarda harama bakma arttıkça, nefsin hevesleri heyecana gelir ve yanlış/fazla kullanım (su-i istimalat) sonucunda vücutta israf meydana gelir. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan dolayı da tıbben hafızaya zayıflık gelir.

Bu asırda açık saçıklık yüzünden, özellikle sıcak memleketlerde o bakıştan su-i istimalat, genel bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlar. Herkes, az-çok bu şikayette bulunur. İşte, bu umumi hastalığın artmasıyla, hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin yorumu görünüyor. Efendimiz (a.s.m.) ferman etmiş ki: "Ahirzamanda, hafızların göğsünden Kur'an nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor."

Demek bu hastalık dehşetlenecek ve bazı kimselerde bu “kötü bakış”la Kur’an’ın hıfzına set çekilecek.


4. İslami aşk ve heyecanı öldürür

Zina dolayısıyla haramlara girme, zamanla kişinin kalbini işgal ede ede, “Onların yapageldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır” (Mutaffifin, 83/14) ayetinin sırrı zuhur eder. Kalp duymaz ve duygulanmaz hale gelir. Günahlar kalbi kararttıktan sonra bir insanda, İslamî aşk ve heyecan bulunması mümkün değildir.

Bu noktada işi ciddiye almayan, kendini disipline etmeyen bir insanın kalbine her bakışında birer kara lekenin sürüldüğü unutulmamalı. Kalbin her gün yara alması kadar kişiyi takva konusunda zayıf düşürücü bir hal düşünülemez. Bu durumda yara alan kalbin direniş gücünün de zayıflayacağını ve daha önce hassasiyet gösterilen konularda (mesela namazı dosdoğru kılma konusunda) da gerileme içine gireceğini söyleyebiliriz. Çünkü bunların hepsi birbirine bağlıdır.

Ya kılınan namaz kişiyi harama bakmama konusunda dikkatli olmasını sağlar ya da tersinden, harama bakış kişinin namazı daha bir gafletle kılmasına yol açar. Bu işleyiş tarzının bilincinde olursak harama baktığımız takdirde bu günahı önümüzdeki kılacağımız vakit namazında temizlemenin hazırlığı içine gireriz ve aynı haramın tekrarlanmaması için tedbirimizi almış oluruz.

Aksi takdirde taviz tavizi getirir, çünkü nefis harama bakma konusunda zaten çok zayıftır. Kendisini bu konuda koruyan kişi maneviyatı açısından seviye kazanır. Pek çok insanın namazda huşu hissetmediklerini söylemeleri tesadüf olmasa gerek.


İbadetlerdeki manevi lezzeti öldürür

Eğer evinizde televizyon varsa, gözlerinizi ayırmadan sürekli zaping yaparak zamanınızı israf ediyorsanız, gözleriniz değil birinci bakış, bininci bakışla her gün kirlenir. Ve siz de bu olayı kanıksamış olarak bedenî hayatınızı ruhsuz olarak sürdürürsünüz. Kalbiniz katılaşır, dünya zulüm ile inlerken gözünüz yaşarmaz, ölüm burnunuzun dibinde dolaşır ama siz daha çok uzun yıllar için planlar yaparsınız.

Bu kötü durum şeytanın müdahalesine de bir ortam hazırlıyor ve kirli zihinleri şeytan kendi hesabına kullanıyor. Dolayısıyla, insanlar dupduru bir gönülle Cenab-ı Hakk’a yönelme imkânını asla bulamıyorlar.

Dahası, birer pas, birer leke olan o günahlar, tövbe ve istiğfarla temizlenmez ve arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler bir perde halini alıyor. Allah’tan gelen tecellilerin önünü kesiyor, rahmet esintilerine ve İlahî inayete mani oluyor ve artık himayesiz kalan kalpler şeytandan gelecek küfür oklarına bile açık birer hedefe dönüşüyor.

Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas davranan Peygamber Efendimiz, kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı Hazreti Abbas’ın oğlu Fazl’ın başını sağa-sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı oluyordu.

Asır saadet asrı, mevsim hac mevsimi, terkisine binilen zat Allah Resûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl idi. Öyle bir şeyin adeta imkânsız olduğu bir durumda, nazarına başka hayaller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Efendimizin bu konudaki hassasiyetini gösteriyor ve ümmetine misal teşkil ediyordu.

Bediüzzaman Hazretleri ise bu tehlikeye şu ifadelerle dikkat çekiyor:

“Hem senin mahiyetine öyle manevi cihazlar ve latifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o latife, bir saç kadar bir ağırlığa, yani, gaflet ve dalaletten gelen küçük bir halete dayanamıyor. Hatta bazen söner ve ölür. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük latifelerini onda batırma!” (Lem’alar, 17. Lem’a, s. 235)

“Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlakı tahrip eder. Öyle de, ölmüş kadınların suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverane bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi (insandaki yüce duyguları) sarsar, tahrip eder.” (Sözler, 25. Söz, s. 553)

Bu ifadelerden anladığımız da harama nazar gibi iffeti zedeleyen hususların imanın tesir gücünü kırdığı, İslam’dan istifadeye engel olduğu ve insanı donanımındaki bir kısım latifelerin fonksiyonlarını icra edemez bir hale getirdiğidir. Bediüzzaman Hazretleri, “Dikkatle bas; yoksa kayıp düşme ihtimali var” diyerek bizi dikkatli olmaya davet ediyor.


5. Kişiye vicdan azabı çektirir

Şu itiraflar, içine girmiş olduğu günah bataklığından dolayı vicdan azabı duyan bir gence ait. Bakın ne diyor:

“Lise-1’den bu yana bazen uygun olmayan sinemalara gidiyorum. Bu daha sonra bana inanılmaz acılar veriyor. Günlerce gülmeyi kendime yasaklıyorum. İnsanlardan hep kaçıyor, hafakanlar yaşıyorum. Kendimi etrafımdaki iyi insanlardan çok aşağı ve alçak görüyorum. Mutluluk değil birazcık huzura ihtiyacım var. Öylesine ikilemlerdeyim ki bir gün gelir, buna dayanamaz ve acı bir şekilde her şeyi bırakırım diye korkuyorum.”

Bu ifadeler vicdandan geliyor. Aslında bunlar kişideki imanın haykırışları… Şurası bir gerçek ki, fuhuş yapanların veya zina günahına bulaşanların çoğu, bunun haram olduğunu bildikleri için bilinç altlarında büyük bir vicdan azabı ve huzursuzluk duyarlar. İnkâr etseler de kendilerine güvenlerini içten içe kaybetmeleri bunun bir göstergesidir. Çünkü her günah fıtratı bozar. Bu bozma işi insana “Ben bu işi yapacak kadar basit bir insan değilim aslında. Keşke yapmasaydım” şeklinde vicdan azabı çektirir.

Aslında bir dereceye kadar bu vicdan azabı güzeldir. Çünkü bu sıkıntı, insanı tövbe kapısına yönlendirmesi adına bir tetikleme görevi üstlenir. Rabbimizin af ve mağfiret kapıları ardına kadar açık. Bize düşen defalarca sürçsek de o kapının tokmağını çalmak.

Ancak bu vicdan azabı bir vesvese haline gelirse, “Artık ben bittim. Allah beni asla affetmez” şeklinde bir ümitsizliğe sebebiyet verirse, işte o zaman yeni bir tehlike başlamış olur. Bu tarz ifadeler şeytanın o insan için hazırladığı ikinci bir tuzaktır. İlk tuzağa yakalanan kişi, tövbeyle düştüğü uçurumdan kendisini çıkarmalı ve şeytanın bir kere daha aldatmasına izin vermemeli.


6. Sektör haline gelmesi kapanmaz yaralar açar

Fuhşun topluma getirdiği zararlardan biri de fuhuş için oluşturulan mekânlardır. Artan dejenerasyonla doğru orantılı olarak fuhuş mekânları da artmakta, bu da toplumun ahlaki çöküşünü hızlandırmaktadır. Çocuk denilecek yaştaki insanlar buraları doldurmakta, aile bağları zedelenmekte, bu yüzden sadakatsizlik ve vefasızlık sürekli artmaktadır.

Bugün fuhuş tüm dünyada kolay para kazanma sektörü olarak gösterilmektedir. Böylece para kazanma ve lüks yaşam tutkusuyla çok sayıda kişi bu ahlaksız hayatı tercih ediyor. Allah Kur’an’da insanları bu tehlikeye karşı şöyle uyarıyor:

“Şeytan sizi fakirlikle korkutuyor ve size ‘çirkin hayâsızlığı’ emrediyor. Allah ise size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat ediyor. Allah’ın ihsanı geniştir, her şeyi hakkıyla bilir.” (Bakara, 2/268)

Oysa insan eğer kendisine Allah’ı vekil kılıp, mü’min onuruyla yaşamaya niyet ederse Allah onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandıracak, karşısına pek çok imkân çıkartıp onu kendi rahmetiyle zengin edecektir. Ki böyle onurlu ve salih bir Müslüman’ın hem dünyada hem ahirette yaşayacağı hayat, Allah’ın dilemesiyle nimetler içinde olacaktır. Fakat Allah imtihan için kısıtlı imkânlar da verebilir. Böyle bir durumda kişi dünyanın kısalığını, buna karşın ahiret yurdunun sonsuzluğunu düşünüp sabrederse Allah katından alacağı karşılık büyük olacaktır.

Fakat hatırlatmakta fayda var: Bir insan dünyada olabilecek her türlü hatayı yapabilir. Kur’an’da haram kılınan günahları işlemiş olabilir. Hatta hayatının büyük bir kısmını fuhuş yaparak gaflet içinde geçirmiş de olabilir. Ancak doğru yola çağırıldığında Allah’a kesin bir tövbe ile tövbe edip bağışlanma dilerse inşaallah Allah’ı tövbeleri kabul eden olarak bulacaktır. Böyle durumda olan insanlar şunu unutmasınlar:

Şeytan günahlar içinde boğuşan bir insanın iç dünyasında tövbe hisleri belirdiği an hemen ona şunu fısıldar: “Sen bu kadar günah işledin. Hiç Allah seni affeder mi? Beyhude uğraşma. Hadi diyelim tövbe ettin. İçinde bulunduğun bu atmosferi kolay kolay terk edemezsin. Dolayısıyla yine aynı günaha geri döneceksin. O zaman niye tövbe edeceksin ki!” Asla ve asla şeytanın bu tarz vesveselerine kulak asılmamalı ve kararlılıkla tövbe kapısına yönelmeli. Bu kapıya gelenler şimdiye kadar pişman olmadı. Ama gelmeyenlerin ise hepsi bin pişman.


7. Kürtajları arttırır

Fuhuş neticesinde istenmeden de olsa kadınlarda hamile kalmalar oluyor. Tabi doğal olarak hiç kimse babasız bir çocuğu büyütüp beslemek istemiyor. Dolayısıyla ortaya kürtaj meselesi çıkıyor.

İslam hukukçularının çoğunluğu hangi safhada olursa olsun kürtajı caiz görmezler. Mezheplerde hâkim olan görüş de budur. Mesela Gazali, ilk dönemden itibaren çocuk düşürmenin caiz olmadığını ve cinayet olduğunu söyler. Ruh üflendikten sonra çocuk düşürmenin veya kürtaj yaptırmanın haram olduğunda ve bu davranışın cinayet kabul edileceği hususunda İslam âlimleri görüş birliğindedir.

Ancak annenin hayatını kurtarma gibi tıbbi ve kesin bir zaruret ortaya çıkmışsa o zaman anne karnındaki ceninin tıbbi bir müdahale ile alınması caiz görülür. Fakat bu konuda anne-babanın karar vermesinden ziyade uzmanlığına güvenilen tıp doktorlarının kararı esas alınmalıdır.

İstatistiklere baktığımızda kürtajla alakalı karşımıza şu tablo çıkıyor: Dünya Sağlık Örgütü’nün Nisan 2005’te açıkladığı bir rapora göre dünyada yaklaşık 50 milyon gebelik tıbbi yöntemlerle sonlandırılıyor. Bunların 20 milyonu yasadışı ve uygunsuz şartlarda gerçekleştiriliyor. Her gün 200’ün üzerinde kadın ise, uygunsuz şartlarda kürtaj yaptırdığı için hayatını kaybediyor. Geriye ise dramatik hikâyeler kalıyor.

Türkiye’de durum çok da farklı değil. 1965 yılında çıkarılan bir yasayla serbest hale getirilen kürtaja, 1983 senesinde yapılan bir düzenlemeyle 10 haftalık bir zaman sınırı getirildi. Yani, gebeliğin ilk 10 haftasına kadar kürtaj yaptırmak meşru kabul ediliyor. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın (TNSA) 2003 raporuna göre, Türkiye’deki her 100 gebelikten 15’i istenmediği için sonlandırılıyor. Raporda, ayrıca, Türkiye’de kürtaj oranının diğer ülkelere nazaran hızla arttığı da dile getiriliyor. Tabi bunlar içinde evli çiftler de var.


Kadının ruh sağlığını bozuyor

Kürtaj gayr-ı meşru ilişki sonucu hamile kalan kadınlar için de bir kurtuluş yolu gibi gözüküyor. Ancak durum hiç de öyle değil. Vücut hamile kaldığı andan itibaren annelik hormonu salgılıyor ve döllenmeden itibaren bebekle anne arasında bir bağ kuruluyor. İşte kürtaj bu sevgi bağını yok etmekle kalmıyor, hormonsal dengeleri altüst ederek kadının ruh sağlığını da bozuyor. Kürtaj sonrası her kadın muhakkak depresyona giriyor.

Psikologlara göre, yaşanan travmanın şiddeti kadının bebeğine yüklediği anlama göre değişiyor. Eğer kadın bebeğini hayatının merkezine koymuş ve her an varlığını hissediyorsa kürtajla hayat bir anda anlamını kaybediyor. Kürtaj konusundaki çalışmalarıyla bilinen Hayat Vakfı’nın 34 ilde yaptığı araştırmaya göre, kürtaj yaptıran kadınların yüzde 47,3’ü çok pişmanken yüzde 36’sı değil. Geri kalanı da duygularını tanımlayamıyor.


Her kürtaj bir yıkım

Size Aksiyon dergisinin 574. sayısında Tuba Kabacaoğlu’nun yaptığı bir haberden bahsetmek istiyorum. Haberde M.Y. isminde bir kadından bahsediliyor. Ankara’da ikamet eden M.Y.’nin (27) hikâyesi üniversite son sınıfta yaşadığı bir ilişki sonucu başlıyor. M.Y. üç haftalık hamile olduğunu öğreniyor. Erkek arkadaşından ayrılalı iki hafta olmuş. İlk belirtilerden sonra yaptırdığı test pozitif çıkıyor.

“Parmağında alyans olmadan gebelik testi yaptırmak kadar utanç verici bir şey yoktur” diyor M.Y. Erkek arkadaşına, hamile olduğunu söylüyor. Evlenme ihtimalleri olmadığından kürtaj yaptırmaya karar veriyorlar: “Gözlerimi açtığımda sedyeye alıyorlardı. Bir saat yattım. Çıkışta arkadaşımla yemek yedik. Beni evime bıraktı. Bir daha da onu hiç görmedim.”

Aradan geçen dört yıla rağmen hâlâ rüyasında üç haftalıkken ayrıldığı bebeğini gördüğünü belirterek, “Kürtajın kadını etkilememesi mümkün değil. En kalpsiz insanlar bile bunu aylarca üzerinden atamıyor. Kimseyle paylaşamıyorsun. İçinden hiç çıkmıyor. Ruh sağlığım açısından hatırlamamaya çalışıyorum; ama gün içinde hatırlatan o kadar çok şey var ki…” diyor. M.Y. bugün hâlâ bekâr. Evlenmeyi istese de bu sırrı paylaşıp anlayışla karşılayacak birini zor bulacağını düşünüyor.

Psikologlara göre, acısını tek başına yaşadığı için kürtaj her kadın için bir yıkımdır. Kadınların çok azı isteyerek kürtaj yaptırırken, hepsi kendine geldiğinde pişmanlık duyar, doktora asla teşekkür etmez. Yumurtanın döllenmesinden itibaren psikolojik olarak anne olmaya hazırlanır. Ceninin organları oluşmamış bile olsa kadının zihninde sevimli bir bebek halini çoktan almıştır.

Uzmanlar, çok nadir de olsa kısa sürede kürtaj psikolojisinden kurtulan kadınların olduğunu hatırlatarak, “Bu kadınlar hamileliği ya evlilik dışı ilişki sebebiyle ya da evlenmek istediği erkeği elde etmek için yaşıyor. İstediğini elde edemeyince bir an önce kurtulmak istiyor ve kendini buna inandırıyor. Fakat, doğurganlık özelliğini yitirmesinden itibaren gençlik yıllarında bastırdığı duygular açığa çıkıyor, depresyon başlıyor” diyorlar.


8. İnsan sağlığını tehdit eder

Gayr-ı meşru beraberlikler, insanın sağlığı için de zararlıdır. Pek çok zührevi hastalıkların kaynağının zina olduğu tıbben sabit olmuştur. Hatta bugün insan sağlığını tehdit eden AİDS hastalığı da çoğunlukla üreme organları yoluyla bulaşmaktadır. Zinanın yaygın hale geldiği toplumlarda ölüm olaylarının çoğalacağını haber veren Peygamberimiz, bu noktaya dikkatimizi çekmiştir. (Et-Tergib ve’t-Terhib, 3/286)

Bugün için kırktan fazla cinsel yolla bulaşan hastalık bilinmektedir. Cinsel ilişki sırasında bazı hastalık etkenlerinin eşlerden birinden diğerine geçmesi mümkündür. Bunlar arasında belsoğukluğu, frengi, genital herpes (cinsel uçuk), klamidya, AİDS ve bazı hepatit (bulaşıcı sarılık) türleri gibi hastalıklar yer almaktadır. Bu hastalıklar çeşitli iltihaplanmalar, uzun süren ağır sağlık sorunları ile başlayıp, çeşitli kanser türleriyle sonuçlanmaktadır.


AİDS hastalığının önü alınamıyor

Zina ve eşcinsellik gibi gayr-ı meşru ilişkiler tehlikeli ve acı verici onlarca hastalığın bulaşma nedeni olmaktadır. AİDS, kurbanlarını zina edenler ve eşcinsellerin oluşturduğu gruptan seçmektedir ve virüs yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Bu hastalığın İngilizce ismi AİDS’tir. Acquired Immuno Deficiency Syndrome (Edinilmiş Yetersiz Bağışıklık Sistemi Sendromu) kelimelerinin kısaltılması ile oluşmuştur. Bu hastalıkta, vücut, bağışıklığını kaybeder ve çeşitli hastalıklar ve kanser için kolay bir av haline gelir. Tedavisi bulunmayan şiddetli acılardan sonra en fazla birkaç sene sonra kesin ölümle sonuçlanmaktadır.

Bu bulaşıcı hastalığa yakalanmış ülkeler AİDS’ten korunmayı sağlayacak bir ilacın bulunması amacıyla milyarlarca dolar ayırmaktadırlar. Bu hastalıktan kurtulmanın en sağlıklı ve en faydalı yolu eşcinselliği ve zinayı serbest ve normal kabul etme anlayışından vazgeçmeleri gerekirken tam tersine eşcinsellerin resmen evlenmelerine izin vermişlerdir. Ayrıca eşcinsellik ve fuhuş içerikli gazetelerine, dergilerine, kulüplerine ve cemiyetlerine izin verilmiştir.

AİDS ancak elektronik mikroskopla yüz binlerce defa büyültüldükten sonra görülebilen küçük bir virüsün sebep olduğu bir hastalıktır. Bu virüsün, hücreleri sömürme ve orada çoğalma hususunda ilginç bir yeteneği vardır. Bunu hücrelerdeki mevcut sırlar üzerinde kontrolü ele geçirerek uygulamaktadır. Yardımcı hücreler üzerinde yoğun saldırılarda bulunup hücrenin şifresini çözdükten sonra hücre içinde çoğalmaktadır. Sonra bu hücreyi harap hale getirmektedir. Ardından oluşan çok sayıdaki yeni virüs yeni hücrelere saldırıya geçmektedir.


9. Allah’ın gazabını çeker

Zina büyük günahlardandır. Rabbimiz yapılmaması üzerinde ısrarla duruyor. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden öğrendiğimize göre bu fiili yaygın bir şekilde yapan kavimleri Cenab-ı Hak helak ediyor. Yani her zina, Rabbimizin azabına bir davetiye hükmüne geçiyor. O yüzden zinanın her türlüsünü terk etmek bir kulluk vazifesidir. Örnek, Ad kavmi, Sodom-Gomore, Pompei şehri.


Pompei bize ne hatırlatıyor?

Pompei şehri Vezuv yanardağının eteğinde, Napoli körfezi yakınlarında, eski bir lav tabakasının üzerine M.Ö. 500 yıllarında kurulmuştu. Şehrin lavlar altında kalmasından 159 yıl önce Romalılara geçmişti. Romalılar şehre gelince Pompei’yi eşi benzeri görülmemiş bir eğlence merkezi haline getirdiler.

Şehrin ortasındaki yerde her hafta ayrı bir eğlence düzenleniyor; düzenlenen eğlenceler kimi zaman bir kölenin başka bir köleyle veya bir arslanla ölümüne dövüşmesi şeklinde oluyordu. İnsanların ve hayvanların ölüm çığlıkları Pompei halkının gözünü daha da karartıyor, alkış ve bağırışlarını daha da artırıyordu. Vahşetin her türlüsü Pompeililere sergileniyordu.

Bir gün Vezuv yanardağı büyük bir gürültüyle patladı. Kimsenin farkında olmadığı bir sırada havadan, taşlar, kaya parçaları ve kızgın lavlar yağmaya başladı. 200 bin civarındaki Pompei halkı ne yapacağını şaşırdı. Panik esnasında hiç kimsenin aklına ihtiyarları, sakatları ve hastaları kurtarmak gelmiyor, herkes sadece kendini düşünüyordu. Yer yer kalınlığı üç dört metreye varan küller, kükürtlü buharlar insanı hareket edemez hale getiriyordu.

Şarap pazarında toplanan insanlar gerçekleşen çöküntü sonucu ağırlıkların altında kalıp öldüler. İki gün süren korkunç patlamalar sonunda şehir, kalınlığı yer yer sekiz metreyi bulan lavların altında kaldı. Taşlaşmış insan vücutları, duvar resimleri, mozaikler, mobilyalar ve mutfak eşyaları Napoli’nin ünlü müzesinde şu anda sergilenmektedir.

Yapılan kazılardan anlaşıldığına göre zenginliğin ve debdebenin akıl almaz boyutlara yükseldiği Pompei, günden güne gayr-ı ahlaki bir duruma giriyor, şehrin her köşesinde fuhuş evleri boy gösteriyordu.

Forum, tapınaklar, tiyatrolar, caddeler, atölyeler, kenar mahalleler, bu mahallelerin dükkânları ve küçük karanlık hamamları, meyhaneler, çamaşırhaneler, mısır öğütmek için kullanılan değirmenler, fırınlar, evlerin ve hamamların ısıtma sistemleri, kumarhaneler, batakhaneler, hanlar, şehri gezenler tarafından bugün bile fark edilebiliyor. Burada tarihin en trajik olaylarından birine tanık olunuyor. Bir yanda soyluların görkemli villaları, diğer yanda hizmetçi ve kölelerin fakir evleri...


Pompei’den ders çıkarabiliyor muyuz?

Pompeililer taş olarak çıkarıldıkları vakit ölüm anında ne yapıyorlarsa o halde bulundular. Kimi başını ellerinin arasına alarak çaresiz bir şekilde lavların karşısına oturmuş, kimi şehrin fuhuş yuvalarında, kimi de çocuklarıyla çarşıda alışveriş yaparken lavların altında kalmışlardı. Bir duvarın üstünde ise bugün de görülebilecek olan Sodom ve Gomore yazısı bulunmaktadır. Tarihçilere göre Pompei’de yaşayan dindar köleler Pompei’nin bu durumunu görüp Sodom ve Gomore’yi hatırlamak için bu ibareyi yazmışlardı.

Önce Sodom ve Gomore sonra da Pompei... Hepsi de aynı sona uğramıştı. Bir yerde ruh sefaleti ve gayr-ı ahlakilik bu denli ilerleyince Allah’ın azabının gelmesi hak olur. Allah’ın kanunlarında bir değişiklik bulamazsınız.

Kur’an’da, Allah’ın kanunlarında hiçbir değişiklik olmadığı şöyle haber verilir:

“...Onlara uyarıcı-korkutucu geldiğinde, nefretlerinden başkasını arttırmadı. (Hem de) yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.” (Fatır, 35/42-43)

Evet, “Allah’ın sünnetinde (kurallarında) hiçbir değişiklik” yoktur. O’nun kurallarına aykırı hareket eden ve O’na başkaldıran herkes, aynı İlahî kanuna tabi olur. Roma İmparatorluğu’nun dejenerasyonunun sembolü olan Pompei de, aynı Lut kavmi gibi, cinsel sapkınlıklara batmıştı. Sonu da Lut Kavmi’yle benzer olmuştur.

Bütün bunlara rağmen, Pompei’nin eski yerinde bugün olaylar pek fazla değişmiş değil. Napoli’nin sefahat mahalleleri, Pompei’den hiç aşağı kalmamaktadır. Kapri Adası, eşcinsellerin ve çıplakların kamp yaptıkları bir üs durumunda. Bu ada turizm reklamlarında “Eşcinseller Cenneti” olarak tanımlanıyor.

Günümüzde maalesef lezbiyen ve homoseksüellik yaygınlaşıyor. Dinimizde açıkça haram ilan edilen böylesi çarpık ilişkilere “cinsel özgürlük” adı altında prim veriliyor. Bu, toplumları helake götüren bir hastalıktır. Dünyanın hemen hemen her tarafında bu tür bir ahlaki hastalık yaşanmakta, insanlar geçmiş kavimlerin başlarına gelen felaketlerden ders almamakta ısrar etmektedirler. Ya bizler! Bizler de şu güzel yurdumuzda cennet hayatını yaşamamız mümkün iken, Rabbimizin gazabını gerektiren hareketlerde bulunmakta ısrar ediyor gibiyiz.


10. Kadınları mağdur eder

Maalesef toplumumuzda yerleşen yanlış bir kanaat var. Zinayı erkek yaptığında normal, kadın yapınca anormal kabul ediliyor. Öncelikle şunu söyleyelim. Zina yapan kadın nasıl ki zaniye oluyorsa erkek de zani oluyor. Aralarında hiçbir fark yoktur.

Ancak biz burada yanlış da olsa toplum tarafından kabul gören bir vakadan bahsedeceğiz: Zina yapan kadın toplum tarafından dışlanıyor ve erkeğe nispeten bu fiilin daha çok olumsuz etkisi altında kalıyor. Dolayısıyla evlilik dışı ilişki yaşamış bir kadının ileride mutlu bir evlilik yapması zorlaşıyor ve bu durum, kadını ömür boyu evlilik dışı ilişki içinde yaşamaya mahkûm edebiliyor.


“Erkeklerden nefret ediyorum, evlenmek istemiyorum”

Bu söz genç bir kızımıza ait… Bu kızımızın başından kötü bir hadise geçiyor. Bu hadiseyi, yazdığı kitaplarla, radyo programlarıyla, seminer ve konferanslarıyla gençlerin problemlerine çözümler arayan bir yazara şöyle anlatıyor:

“Ben erkeklerle hiçbir zaman muhatap olmadım. Lisede hocalarımla bile konuşurken başımı öne eğer, edep ve saygıyla onlarla konuşurdum. Hayatımda erkek olarak sadece babam ve ağabeyim vardı. Üniversiteye geldiğimde dindar, müspet ve İslami bir bölümde okuyan bir beyle tanıştım. Ciddi olarak görüşüyorduk. Bu görüşmeler sırasında ben, kendi hayâmla oturmaya, kalkmaya ve konuşmaya dikkat ederdim. Bildiğim dinî ve imani hakikatleri açıklamaya çalışırdım.

Sonuçta muhatabım, sadece iman hakikatlerinden haberdardı, ama içli dışlı değildi. Evliliğimizi, ileride nasıl bir hayat kuracağımızı, dünya ve ahiret saadetini, kısacası her şeyi meşru daire içinde konuşmuştuk. Bu görüşmeler sıklaşınca işin içine ister istemez nefis ve şeytan karışmıştı. Ben ise ona, bazı tutum ve davranışlarının yanlış olduğunu, yapmaması gerektiğini, meşru olmayan lezzetlerin haram olduğunu, branşı gereği bunları asıl kendisinin anlatması gerektiğini ifade etmeye çalıştımsa da, nafile... Sonunda bir nefis taşıdığım için ben de bu havaya kapılmıştım. İş ciddiye dönüşünce ailesinden sorun çıktı. Böylece bütün söylemler suya düştü. Yaptığım hatalar, günahlar, haram lezzetler bana kaldı.

Olayın üzerinden uzun bir zaman geçmesine rağmen ben sürekli vicdan azabı duyuyorum, her zaman, her namazda tövbe ediyorum. Ağlamadığım gün ve gece yoktur. Ben kendimi affedemediğim halde Rabbim beni nasıl affedecek, onu düşünüyorum; düşündükçe kahroluyorum. Üzüldüğüm şey, dinî ve imani hakikatlerden haberdar olan birisi olmama rağmen nasıl oluyor da, bu tür şeyleri yapmışım? Benim gibi olan yüzlerce kız var. Size anlatamayacağım hüzün ve pişmanlıklar içerisindeyim. Bunu Cenab-ı Hak’tan başka kimse bilemez herhalde.

Benim suçum, ciddi olarak evliliği düşünmemdi. Benim suçum dindar, dinî hakikatlerden haberdar bir insana güvenmekti. Suçum, Doğu kökenli olup, ailesinin beni kabul etmemesiydi. Suçum, dünya ve ahiret saadetini sağlamayı düşünmem, lüks ve şatafatlı bir hayatı istemememdi. Suç üstüne suç sayabilirsiniz...

Bu olaydan sonra dindar bile olsa erkeklerden nefret etmeye başladım. İçimde onlara karşı kin ve düşmanlık vardı. Evliliğe kapalı kalmıştım.

Ben artık şefkat tokatlarını yemiştim, aklım başıma gelmişti. Bu mektubu gençlere örnek olsun diye yazıyorum. Hiç kimse, ‘Benim konuştuğum, görüştüğüm kişi temizdir, dürüsttür, dindardır, güvenilirdir, muhafazakârdır’ deyip, kendini kaptırmasın. Çünkü olaylar başka mecralara kayıyor. İnsan geçmişine dönüp baktığında ahlar, hüzünler, senelerce unutulmayacak izler, gözyaşları ve günahların kara lekesi belleğinde kalacaktır.

Bu musibet bana ne kadar aciz, zayıf ve çaresiz olduğumu, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerinin bir yedirip bin tokat vurdurduğunu, bir an bile nefis ve şeytanla baş başa kalmanın ne büyük yaralar açtığını öğretti. Bela ve musibetlere karşı sürekli istiğfar etmek gerektiğini, tövbe kapısının açık olduğunu, her şeyde bir hayır ve hikmet bulunduğunu, esma-i hüsnadan birinin de Tevvab olduğunu, hata işleyip nefis muhasebesi yapmakla Hz Yunus’un (a.s.), sabrederek Hz. Eyyub’un (a.s.) meyvelerine ulaştığımı gösterdi.” (Gençlik ve Aşk, s. 163)


Ben, nerede yanlış yaptım?

Evet, acı bir tecrübe yaşamış bir kardeşimizin bu içler acısı feryadına, umarım genç kardeşlerimiz kulak verir. Bu mektup gösteriyor ki, kız-erkek arkadaşlığında, tarafları mutsuz edecek sayısız sorun ve tuzak var. Meşru ölçülerin dışına taşıldığında telafisi zor, belki imkânsız kayıplar söz konusu olabiliyor.

Kızımız, “Bu görüşmeler sıklaşınca işin içine ister istemez nefis ve şeytan karışmıştı. Ben ise ona, bazı tutum ve davranışlarının haram olduğunu ifade etmeye çalıştımsa da, nafile... Sonunda bir nefis taşıdığım için ben de bu havaya kapılmıştım” diyor mektubunda.

Acaba bugüne değin, “İki namahrem baş başa kaldıklarında üçüncüleri şeytandır” (Buhari, Nikâh, 111) hadisini duymamış mıydı? Peygamberimizin bu uyarısı, insanların kendi fıtratlarını iyi tanımalarıyla yakından ilgili... İnsan bu şekilde yaratılmış. Onun fıtratı dün nasılsa bugün de öyle ve yarın da aynı olacak.

İş ciddiye dönüşünce ailesinden sorun çıkması, neredeyse bütün erkek-kız ilişkilerinde ortaya çıkan bir sorun… Gençlerin kendi kendilerine gelin güvey olmaları, olumlu bir sonuç doğurmuyor. İlişkilerin duygularla değil, akılla yönlendirilmesi, hikmet ve muhakemenin şekillendirdiği bir stratejinin olması şart. Aşk, sadece maddeden ve duygudan ibaret görülürse, önündeki engellerle savaşmak güçleşir. Kişi sevmesini bildiği kadar, sağlıklı ve kalıcı bir mutluluğun önündeki engellerle savaşmasını ve sonuç almasını da bilmelidir.

Eğer bunlar dikkate alınmazsa, “Yaptığım hatalar, günahlar, haram lezzetler bana kaldı” diyen genç gibi, ah vah edilir, ama mutsuz sonuç değişmez.

Bu gencin, şu uyarısı da, pahalıya mal olan önemli bir tecrübe: “Hiç kimse, ‘Benim konuştuğum, görüştüğüm kişi temizdir, dürüsttür, dindardır, güvenilirdir, muhafazakârdır’ deyip, kendini kaptırmasın. Çünkü olaylar başka mecralara kayıyor.”

Bir kişi temiz, dürüst ve dindar olunca, dinî emir ve yasakların muhatabı olmaktan çıkıyor mu? Hiç kimse Peygamberimiz (a.s.m.) ve ashabı kadar temiz, dürüst ve dindar olamaz. Oysa Rabbimizin cinsellik, iffet ve edep konusundaki emir ve yasaklarının ilk muhatabı onlar değil miydi? Allah’ın Resulüne yasak olan bir davranış, kime serbest olabilir ki?

Ağır tahrik ve baskı altında bulunan gençlerin meşruiyet dışına çıkarak kendilerini tatmin etmeleri mümkün değil. Ancak evlenmeden bu ağır imtihanı göğüsleyebilmeleri de zor. Tabiî evlilik gibi önemli bir sünneti gerçekleştirmek istediğinizde bir dizi imtihanla karşılaşacağınızı da hesaba katacaksınız. Bu imtihanlara hazır olmak, başarıyla çıkmak için de gereken bilgi ve beceriyi edinmek şarttır.


Zinanın, fuhşun ve gayr-ı meşru beraberliklerin zararları elbette bu kadar değil. Biz sadece en önemlilerini ifade etmeye çalıştık.


Gençliğin Cinsellik İmtihanı, M. Ali Seyhan, NESİL YAYINLARI

20 Başkasının mahrem bölgesini görmek gusül gerektirir mi?

Başkasının mahrem bölgesine bakmak guslü gerektirmez.

Gusül Ne Zaman Lâzımdır?

Meni, mezi, vedi gelmesi ve guslü gerektiren haller...

21 İslam'ın öngördüğü bir örtünme şekli var mı? Örtünmenin gayesi nedir? Takva elbisesi ne demektir? Bu zamanda tesettür olur mu?

Örtünme yaratılışın gereğidir

Örtünme, insanı zinaya götüren yolları kesen en önemli etkenlerden birisidir. Örtünme fıtridir, yaratılışın gereğidir. Bakınız Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi mealen nasıl izah ediyor:

Örtünme, kadınlar için gayet tabiidir ve fıtratları bunu gerektirir. Çünkü kadınların kendilerini sevdirmeye, nefret ettirmemeye ve aşağılanmaya maruz kalmamaya karşı tabii bir meyilleri vardır. Sonra kadınların % 60-70'i ihtiyarlık ve çirkinlik gibi sebeplerden dolayı kendisini herkese göstermek istemez. Veya kıskançlık sebebi ile kendinden daha güzellere nispetle çirkin düşmemek ister. Tecavüz ve suçlamalardan korktuğundan, saldırıya maruz kalmamak ve kocası nazarında hainlikle suçlanmamak için fıtraten örtünmek isterler.

Malumdur ki, insan sevmediği kimselerin bakışından sıkılır, rahatsız olur. Hem ahlaken bozulmamış güzel bir kadın nazik ve hadiselerden çabucak etkilendiğinden bakışlardan elbette sıkılır, hatta bu dikkatli bakışlardan "Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp rahatsız ediyorlar" diye şikâyette bulunan pek çok hanım vardır.

Demek ki, medeniyetin örtünmeye karşı çıkması, bir manada kadınlık âlemine ait tabii ve fıtri kanunlara karşı çıkmasıdır. Halbuki Kur'an örtünmeyi emretmekle birer şefkat âbidesi, sonsuz ve kıymetli bir hayat arkadaşı olabilecek kadınları küçük düşürmekten, aşağılanmaktan, esirlik ve sefillikten kurtarıyor.

Hem kadınlarda yabancı erkeklere karşı fıtraten bir çekingenlik vardır. Çekingenlik ise örtünmeyi gerektiriyor. Ayrıca kadının tabiatı örtünme ile yabancı erkeklerin şehevi arzularını açmamayı ve tecavüze meydan vermemeyi emreder. Bu gibi kötü düşüncelere dur diyecek aşırılıklara set çekecek olan şey, kadının kalesi hükmündeki tesettürüdür.

Günümüzde kadının içinde bulunduğu içler acısı durum, gençlerimizin içine düşmüş olduğu ahlaki bunalım ve bu durumun meydana getirmiş olduğu pek fena yan tesirler, tesettür aleyhinde olanların, örtünme emrine "esirliktir" diyenlerin yüzüne karşı şamar gibi iniyor.

Kadın ve erkek arasındaki gayet şiddetli olan muhabbet ve alaka sadece dünyaya ait bir ihtiyaçtan dolayı kaynaklanmaz. Bir kadın kocasına yalnız dünya hayatına mahsus bir hayat arkadaşı değildir. Ebedi hayatta da kadın yine kocasına ebedi bir hayat arkadaşı olacaktır.

Öyleyse kadının ileride kendisine ebedi bir arkadaş olarak kalmaya devam edecek kocasından başkasına ilgi, alaka ve samimiyet duymaması, kocasından başkasının bakışlarını kendi güzelliğine çekmemesi, kocasını bu hususta darıltmaması ve kıskandırmaması gerekmektedir.

Çünkü mü'min bir kocanın, kendisinde bulunan iman sebebi ile hanımıyla olan alakası yalnız dünya hayatına ve güzellik vaktine mahsus değil ve geçici bir sevgi de değildir. Bu alaka kadının ahirette kocasına ebedi bir hayat arkadaşı olması yönü ile esaslı ve ciddi bir sevgi, bir hürmetle alakalıdır. Hem yalnız gençlik ve güzellik vaktinde değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik zamanında dahi o ciddi sevgi ve hürmeti taşır. Elbette buna karşılık kadının da kendi güzelliklerini kocasının nazarına has kılması ve sevgisini sadece ona göstermesi insanlık gereğidir.

Bir ailenin mutluluğu bey ve hanımın birbirine emniyet duyması, samimi bir hürmet ve sevgi göstermesi ile meydana gelir. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık ise bu emniyeti bozar, karşılıklı hürmet ve sevgiyi de kırar.

Neslin çoğalması herkesçe istenen bir şeydir. Hiçbir millet ve idare bunun aksini savunmamıştır. Peygamber Efendimiz, "Evlenin, çoğalın. Ben kıyamette sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim" (İbn Mace, Nikâh 1) buyurmuştur. Halbuki açık saçıklık evlenmeyi çoğaltmıyor, azaltıyor. (Bugün için bazı Avrupa ülkelerinde evlenme primleri verilerek evlilik müessesesinin diriltilmesine çalışıldığı bir gerçektir.)

Üstelik memleketimiz Avrupa'ya kıyas edilemez. Çünkü Avrupa ülkeleri soğuk tabiatlı yerlerdir. Asya âlem-i İslam kıtası ise ona nispeten sıcak memleketlerdir. Bilindiği gibi çevrenin insan ahlakı üzerinde tesiri vardır. Hassas ve alıngan mizaçlı olan sıcak ülke insanlarının şehevi hislerini de devamlı tahrik edecek olan açık saçıklık elbette pek çok suiistimale, israflara ve neslin zayıflığına sebeptir. Bir ayda veya yirmi günde olabilecek fıtri ihtiyaca karşılık her birkaç günde kendini israfa mecbur zanneder. O zaman her ayda on beş gün kadar hayız gibi arızalar münasebeti ile kadına yaklaşmamaya mecbur olduğundan nefsine mağlup ise fuhşiyata da meyleder. (Lem'alar, 24. Lem'a, s. 318-323)

İslam'ın öngördüğü bir örtünme şekli var mı?

İslam'da şekil itibariyle sabit bir kıyafet tarzı olduğu söylenemez. Ne Peygamber Efendimiz, ne de Sahabe-i Kiram için hususi bir kıyafet şekli yoktur. Zaten İslamiyet gibi bütün insanlığı kuşatan evrensel bir dini bağlayıcı kıyafetler içinde değerlendirmek onun evrenselliğine terstir. İnsanlığın İftihar Tablosu'nun hayatı boyunca giyim kuşamına bakınca tek tip bir kıyafetle karşılaşmayız. Allah Resulü, bazen peştamal, bazen urba, bazen güzel bir entari giyerdi.

Abdullah b. Cabir şöyle demektedir: "Vallahi ay ışığında üzerinde bir entariyle, gömleğiyle Allah Resulü'nü gördüm. Bir kimse üzerindeki giysiyle ancak bu kadar güzel olabilirdi." Bir başka sahabi ise bir gün Allah Resulü'nün sırtında gördüğü güzel bir gömleği ister. Allah Resulü de çıkarıp kendisine hediye eder.

Onun hayatında bir kıyafet standardına, böyle bir telkine rastlamak mümkün değildir. Toplumda genelde kabul edilen kıyafet tarzı neyse Allah Resulü aynısını veya bir benzerini giyerdi. Bazen bunu da değiştirerek ve geliştirerek giyerdi. Bugün giyilen siyah cübbelerin Hz. Peygamber'e dayandırılması da doğru değildir. Allah Resulü genelde göz alıcı beyaz giyerdi. Beyaz, kırmızı, bazen de yeşil giydiği olurdu.

Kostümün şekline ve rengine takılıp kalınmamalıdır. Bunlar tartışma konusu haline getirilerek asla ihtilafa sebebiyet verilmemelidir. İşte ecdadımız Osmanlılar, İslam'ı almış ve onu kültürümüzle kaynaştırmışlardır. Kılık-kıyafeti ile değil, alması gerekenleri almış, Kayı boyu kendi ülkesinde ne giyiniyorsa onu da devam ettirmiş ve zamanla geliştirmiştir. Pişdonları ve cepkenleriyle ihtişam dönemlerimize ait kıyafetimizle, deriden yapılmış kostümlerimizle de uzun zaman Avrupa'da örnek alınmıştır.

Örtünme Allah'ın emridir

Cahiliye devrinde başını örten kadınlar, başörtülerini enselerine bağlar veya arkalarına salıverirlerdi. Allah Teala, Nur Suresi'nin 30-31. ayet-i kerimeleriyle İslam'dan önceki bu âdeti kesinlikle yasaklayarak mü'min kadınların ?kendiliğinden görünen hariç? ziynetlerini, ziynet yerlerini açmamalarını ve başörtülerini, saçlarını, başlarını, kulaklarını, boyun, gerdan ve göğüslerini iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmalarını emretmiştir.

Hz. Aişe, "Allah ilk muhacir kadınlara rahmet eyleye, Yüce Allah, 'Mü'min kadınlar başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar' ayetini indirince, onlar eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örttüler" (Buhari, Tefsir-u Süreti'n-Nur 13; Ebu Davud, Libas 33) der.

Bu ayet-i kerime nazil olunca, ensar ve muhacir kadınların, eteklerinden bir parça keserek, onunla başlarını örtmeye acele etmeleri, Hz. Aişe'nın ablası Hz. Esma'nın, ince bir elbise ile Hz. Peygamber'in huzuruna çıktığı zaman, Efendimizin, "Ergenlik çağına gelen bir kadının elleri ve yüzü dışında kalan yerlerini göstermesinin caiz olmadığını" (Ebu Davud Libas, 32) bildirmesi kadınların yukarıda sayılan ziynet yerlerini örtmekle yükümlü olduklarına işaret etmektedir.

Yine Hz. Peygamber'in, bileklerinin dört parmak yukarısını işaret ederek "Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kadına, ergenlik çağına gelince yüzü ve şuraya kadar elleri hariç, herhangi bir yerini açması caiz değildir" (Ebu Davud, Libas 33) buyurması, söz konusu ayetteki emirlerin bağlayıcı olduğuna delildir.

Burada bir de Allah Resulü'nün "Kâsiyâtün âriyâtün" ifadesiyle anlattığı "örtülü açıklar" üzerinde bir iki cümleyle duralım. Bir hanımın giyinip örtünmesinden maksat, bedenindeki cazibesini gizlemesi, bakanları tahrik etmemesidir. Efendimizin bu ifadelerinden anlaşıldığına göre giyilen şey içini göstermeyecek şekilde kalın olmalı, aynı zamanda vücudun hatlarını da belli etmemeli.

Örtünmenin gayesi nedir?

Dinimizin emrettiği örtünmeden maksat, kadının ziynetini ve ziynet yerlerini eşi veya mahremi olmayan erkeklere göstermemesi ve yabancı erkekler tarafından görülmesine meydan vermemesidir. Bu itibarla örtünün; saçın, ten renginin veya ziynetlerin görünmesine engel olacak kalınlıkta, vücut hatlarını göstermeyecek nitelikte olması gerekir. Bu konuda, yukarıda meali zikredilen hadis-i şerifler dışında, daha pek çok hadis-i şerif bulunmaktadır. (Müslim, Libas 34, Cennet 13; Müsned, 2/356)

Ahzap Suresi'nin 60. ayetinde de "Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle: (Evden çıkarlarken) üstlerine vücutlarını iyice örten dış elbiselerini giysinler. Bu, onların iffetli bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar" buyurulmaktadır.

Bu ayette Müslüman hanımların evlerinden çıkarken, üstlerine vücut hatlarını belli etmeyecek bir dış elbise almaları, ev kıyafetiyle sokağa çıkmamaları emredilmektedir. Nur Suresi'nin 60. ayetinde ise, yaşlanmış kadınların, 31. ayette örtülmesi emredilen ziynet ve ziynet yerlerini örtmek kaydı ile (manto, pardösü, çarşaf gibi) dış elbiselerini üstlerine almadan dışarı çıkabilecekleri belirtilerek şöyle buyrulmaktadır:

"Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetlerini, (yabancı erkeklere) göstermeksizin, dış elbiselerini çıkarmalarında, kendilerine bir vebal yoktur. Yine de dış elbiseli olmaları, kendileri için hayırlıdır. Allah işitendir, bilendir."

Sonuç olarak, kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri, başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, dinimizin, kitap, sünnet ve İslam âlimlerinin ittifakı ile sabit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dinî bir vecibedir.

"En güzel elbise, takva elbisesidir"

Rabbimiz bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Ey Âdem'in evlatları! Bakın size edep yerlerinizi örteceğiniz giysi, süsleneceğiniz elbise indirdik. Fakat unutmayın ki en güzel elbise, takva elbisesidir. İşte bunlar Allah'ın ayetlerindendir. Olur ki insanlar düşünür de ders alırlar." (Araf, 7/26)

Elbiseden de önemli olan, takva duygusu ve hayâ hissidir. Örtülmesi gereken yerleri örtmek, namusu korumanın ilk şartıdır. Allah'ın hikmeti, diğer pek çok canlı varlığın yapısına, hayâ ve örtünme duygusu koymayıp sağlam, güzel ve doğal bir elbise vermiştir.

Sadece hayâ duygusu verdiği insanı çıplak yaratmıştır. Böylece insan, hem örtünme emrini tutmanın sevabına ermekte, hem de dünyadaki halifelik görevini ispatlamaktadır. Çünkü bütün yeryüzüne yayılan hayvan ve bitkilerden ve diğer maddelerden elde ettiği giyecekleri yapıp giymekle, bütün yaratıklar üzerindeki tasarruf ve yönetme gücünü, halifeliğinin tezahürlerinden birini göstermektedir.

Örtünme bütün varlıklar içinde yalnızca insana mahsus bir özelliktir. Çıplaklık, insanlığın her döneminde, vicdan ve sağduyu tarafından daima hayâsızlık ve arsızlık olarak nitelendirilmiştir.

Dinimizin örtünme emri, insanın ruh sağlığını, fıtri (yaratılıştan olan) yapı ve onurunu, toplumun genel ahlakını koruma, insanlar ve cinsler arası ilişkilerde dengeyi gözetme, ayrıca insanın haysiyetine yaraşır bir cinsi hayat ve aile hayatı kurma gibi amaçlara yöneliktir. Örtünme çizgilerinin kadın ile erkek için farklı hükümlere bağlı olması, bu iki cinsin yaratılışlarındaki farklı özellikler gözetilerek yapılmış bir ayırımdır.

Peki başörtüsü takmayan iffetsiz midir? Şüphesiz başını örtmeyen kadınlarımıza iffetsiz demek mümkün değildir. Ayrıca her başını örten kadına da iffetli demek isabetli olmayabilir. Başını örten ve örtmeyen kadınlar arasında namuslu ve iffetli olanlar bulunduğu gibi, namus ve iffetten yoksun olanlar da bulunabilir.

Ancak meseleye İslam ahlakı ve ahkâmı açısından bakarsak, hüküm bir ölçüde değişmektedir. İslam, kadın ve erkeğin vücudunda bazı yerlerin avret olduğunu, bunların yabancılara (namahrem olanlara) gösterilmemesi gerektiğini bildirmiş, insanların gözleri ve elleri ile de zina yapabileceklerine işaret etmiştir. (Buhari, İstizan 12; Müslim, Kader 20)

Toplum içinde kadının ve erkeğin avret yerlerine şehvetle bakacak insanlar her zaman ve her yerde bulunabileceğine göre, bunu bilen bir Müslüman'ın avret yerlerini açarak dışarı çıkması, İslami namus ve iffet kavramını zedeleyen bir davranış olmaktadır. Başörtüsü de kadının avret yerlerinden olan başını ve boynunu kapatan bir örtü olduğuna göre mesele bu şekilde değerlendirilmelidir. (Hayrettin Karaman)

Bu zamanda tesettür olur mu?

Zannediyorum bu soru değişik mekânlarda sizin de kulağınıza gelmiştir. Bir belediye otobüsü içindeydim. Tam önümde iki yaşlı insan oturuyordu. Aralarında konuşuyorlardı. Bu sırada otobüse iki başörtülü genç kız bindi. Yer olmadığı için ön tarafta ayakta dikiliyordu. Önümde oturan yaşlı hanım, yanındaki kişiye koluyla dürterek "Şunları görüyor musun?" dedi. Kadın, "Evet, görüyorum ve çok üzülüyorum. Yazık bu gençlere... Hadi eskiden başımızı örtüyorduk. Ama şimdi modern çağdayız. Hiç bu asırda böyle kılık kıyafet olur mu? Bu çağ dışılıkla bir adım ileri gidemeyiz" diye cevap verdi.

Maalesef ülkemizde böyle düşünen insanlar da var. Öncelikle şunu ifade edelim ki tesettürün, zamanla hiçbir alakası yoktur. İnsan farklı ve acayip kılık-kıyafete girebilir, ama kafası çalışabilir. Mesela Almanya'da bir dönemde kadın-erkek herkes başlarına kalpak giyiyorlardı. Başına kalpak giyen Alman aptallaşmamış, sanayisi ve tekniğiyle üstün gelmiştir. Düne kadar Avrupa başını kapatıyordu. Onların başlarını kapatmaları, gelişmelerine mani olmamıştır. Bu meselenin devirle hiç ilgisi yoktur.

Bu meseleyi medeniyetle telif etmek de mümkün değil. "Medeni insan açık gezer" sözü çok anlamsız. Medeniyet, eski devirlere nispeten onlardan, onların tarz-ı hayatından uzak olmak ise, vahşet devri, açıklık saçıklık olarak İslam'ın gelmesiyle terk edilmiştir. İslam gelmiş, tesettürü emretmiştir. Tesettür, cazip hale getirilmiş, mükemmelleştirilmiş, olgunlaştırılmış ve kadının sevdiği bir kıyafet haline getirilmiştir.

Dolayısıyla medeniyet, çok eski devirlere ait şeyleri yaşamamak ise, bugünkü çırılçıplaklık, İslam'dan evvel Cahiliye devrinde yaşanan şeylerdi. Çırılçıplak, açık saçık dolaşmak şayet medeniyet ise, ormanlarda yamyamlar, tamtamlar göğüslerini de açarak gezmektedirler.

Kadının kılık kıyafetine şiddetle reaksiyon gösterenler neyi savunuyorlar? Niçin bu konuda ısrar ediyorlar? Bunu anlamak mümkün değil. Zannediyoruz ki bu düşünce sahipleri, başkaları hakkında bir hüküm olarak savurdukları yobazlık içinde kendileri bocalamaktadırlar. Yobazlık, delilsiz, mesnetsiz bir kısım iddialara kalkışmak demektir. Mü'minin iddia ettiği şeylerde, delili çok kuvvetlidir.

(Bkz. Gençliğin Cinsellik İmtihanı, M. Ali Seyhan, NESİL YAYINLARI)

22 Jinekologlar, kasık ve koltuk altı kıllarının alınmasının iyi olmadığını, alerji, mantar, kaşıntı ve akıntının çoğalmasına sebep olduğunu söylüyorlar; ne dersiniz?

Bu tür açıklamalar bazen bilgisizlikten bazen de kasıtlı olarak yapılabilir. Bir zamanlar bazı kimseler kör bağırsağa da gereksiz diyorlardı, ama şimdi tasarım harikası olduğunu söylüyorlar.

Bir makinayı, en iyi onu yapan bilir. Öyleyse o konuda söz sahibi de onu yapan olacaktır. Bu açıdan insanı da en iyi bilen onun Yaratıcısıdır. Yaratıcı da bize peygamberleri vasıtasıyla insanın nasıl yaşaması gerektiğini bildirmektedir.

İnsan bedeninde çıkan kıllar ve tırnaklar vardır. Nasıl ki tırnaklar sürekli uzar ve bizler de zaman zaman onları kısaltırız; bunun gibi kasık ve koltuk altında çıkan kılları da zaman azaman kısaltmak gerekir. Bu kıllar çıktığı yerler bedenin pencereleridir. Ancak o pencereler sık sık temizlenmesi gerekir ki mikrop yuvası olmasın.

Eğer bu kılları tıraş ederek almak bazı kimselerde alerji yapacaksa, o zaman kıl dökücü kremler veya başka metodlar kulanılabilir. Önemli olan bu kılları gidermektir. Tıraş edilerek giderilmesi şart değildir.

Perine (Kasık bölgesi) Bakımı:

Perine vücudun en nemli ve en kirli bölgesidir. Çünkü çeşitli vücut atıkları (ter, idrar vb.) bu bölgenin deri katları ve kıvrımları arasında birikir ve mikroorganizmaların yerleşip çoğalması için oldukça elverişli bir ortam oluşturur. Perine bölgesinde çeşitli enfeksiyonlar kolayca gelişebilir ve bu bölgede kötü kokular oluşturabilir. Özellikle kadınlarda genital ve idrar yolu iltihaplarının önlenmesinde perine hijyeni çok önemli bir yer tutar. Bunun yanısıra menstrüasyon dönemi boyunca perine hijyenine özellikle dikkat etmeleri gerekir.

Koltuk altı ve kasık bölgesindeki kıllar ne kadar uzun olursa bakterilerin buralarda yerleşmesi de o kadar kolay olur. Su ile taharetlenme ve bu bölgedeki kılların temizlenmesi bakterilerin yerleşmesini azaltır. Şimdi şu hadisi dinleyelim:

“On şey peygamberlerin müşterek sünnetlerindendir. Bıyıkları kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, buruna su çekmek, tırnakları kesmek, parmak aralarını yıkamak, koltuk altı kıllarını yolmak, kasık kıllarını traş etmek, su ile taharetlenmek ve abdest sırasında ağıza su çekmek.”

Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:

“Orada temizlenmeyi seven insanlar vardır. Allah da temiz olanları sever.” (Tevbe, 9/108)

Bu ayetteki temiz insanların, genelde tüm temizliği kastetmesine karşın, özelde su ile taharetlenen insanlar olduğu tefsir alimlerince belirtilmektedir. Dışkının her gramında 10 milyar bakteri bulunduğu dikkate alındığında taharetlenmenin önemi çok iyi anlaşılır. Koltuk altı ve kasıktaki kıllar uzadığı zaman bu bölgelerdeki mikrop yoğunluğu daha da fazlalaşır. Onun için bu bölgedeki kılların düzenli olarak traş edilmeleri veya başka yöntemlerle uzaklaştırılmaları gerekir.

Dünya sağlık teşkilatı, fekal-oral yolla bulaşan hastalıkları önlemek için su ile taharetlenmeyi ve sonunda elleri yıkamayı önermektedir. Hatta gelişmekte olan ülkelerde halkı hijyen konusunda bilinçlendirmek için yaptıkları çalışmalarda en fazla öğretmek istedikleri kural budur. WHO’nun yaptığı bir çalışmaya ve sonuçlarına hijyen uygulamalarından sonra değineceğiz.

Sırası gelmişken biz bütün yaşantımızı bilme göre düzenleriz diyenlere de küçük bir hatırlatmamız olacak. Bilim elbette çok önemlidir. Gücümüz yettiğince ilmi buluşlara çalışmak ve onlardan istifade etmek gerekir. Nitekim Peygamberimiz de

“Yedi şeyin ecir ve sevabı kişiye ölümünden sonra da ulaşır, defteri kapanmaz sevap yazılmaya devam eder. İlim öğretmek, su getirmek, kuyu kazdırmak, kitap vakfetmek, ölümünden sonra kendisine arkasından dua edecek hayırlı çocuk yetiştirmek...”

derken, ilim öğretmeyi ilk sıraya koymuştur. Ancak ilim bir zaman işidir. Bir ilmi gerçeğin bulunması bazen yüzyıllar alır. Nitekim bulaşıcı hastalıklara karşı temizliğin bu kadar önemli olduğu da ancak son 200 yılda anlaşılabilmiştir. Peki bu zaman diliminden önce yaşayanlar bu ilmi gerçekleri nasıl öğrenecek ve en önemlisi nasıl hayatına geçirecektir. İşte bunun cevabını peygamberler vermektedir.

İslam toplumu yüzyıllarca, şimdi bile imrenerek baktığımız tertemiz bir hayat yaşamışsa bunu tamamen Kur'an’dan ve Peygamberimiz’den (asm) öğrenmişler ve hayatlarını temizlikle süslemişlerdir. İslam öğretilerinin hakkıyla ulaşamadığı yerlerdeki insanlar ise, gerçek temizliğin ne olduğunu öğrenememişlerdir. Temizliğin günde kaç kere ve nasıl yapılması gerektiği konusunda doyurucu bilgiler elde edememişler ve bunun sonucunda büyük salgın hastalıklar yaşamışlardır.

Kesinlikle söylenebilir ki, eğer Peygamber Efendimizin (asm) getirdiği kurallar uygulansa idi, insanoğlu tarihteki salgın hastalıklardan hiçbirini yaşamayacaktı. Nitekim WHO’ da temizlik kurallarının uygulanması ile aynı sonuca varılacağını iddia etmektedir. Ancak onlar bunu, bundan sonra başarmayı ummaktadırlar. Ya bundan öncekiler! Dünya sağlık örgütü 1946 yılında kuruldu. Dünya sağlık örgütünün önerileri daha önceki yüzyıllarda yaşayan insanlara ulaşamaz. Halbuki İslamiyetin getirdiği kurallar o zamandan günümüze kadar, bugünkünden daha temiz bir hayatı olanaklı kılıyordu. İslamiyet her asırda yaşayan insan topluklarına ve tek tek insanlara yaşam dini olarak inmiştir.

Geçmişten bugüne insanların çoğunun mikrobiyoloji ve diğer ilim dallarında yeterli hatta hiç bilgisi olmamıştır. Bugün dahi, medeniyetin giremediği, girse bile etkili olamadığı ücra köşelerde yaşayan kişilerin, kişisel ve çevresel hijyen konularında yeterli görgü ve bilgi birikimi yoktur.

Peygamberimiz (asm) bütün insanlara evrensel kurallar hediye etmiştir. Bütün insanların tıpkı bizler gibi, tertemiz bir ortamda yaşamaya hakları vardı ve halen hakları vardır. İslamiyet öncesi devirlerde insanlara bu güzellikleri diğer peygamberler getirip hediye etmişti. Allah onların hepsinden razı olsun.

Vücut temizliğinin tam olabilmesi için Hz. Muhammed (s.a.s.) bir takım sıhhî talimât getirmiş, bunlara "fıtrî temizlik" adını vermiş ve bunlara uymamız gerektiğini bildirmiştir.

Onun (asm), fıtrî temizlik hakkında şöyle dediği rivâyet edilir:

"Fıtrat beştir veya şu beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıklardaki kılları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altı kılları yolmak ve bıyıkları kısaltmak." (Buhari, libas 63).

Günümüzün tıp ilmi ise, bu sünnetlerin önemini bize daha yeni yeni söylemektedir.

1. Tırnakların kısaltılmaması, altlarında bir çok mikrobun ve kirin birikmesine sebep olmaktadır. Temiz olmayan tırnakların taşıyarak sebep olduğu bir çok hastalık vardır ki, meselâ ishâl, bağırsak iltihabı, göz iltihabı, bağırsak parazitlerinin bulaşması bunlardan sadece birkaçıdır.

2. Sünnet olmanın da birçok sıhhî faydası vardır. Sünnet olma, kişiyi zararlı olan yağlı ifrazâttan koruduğu gibi, mikropların gelişip çoğalması için uygun bir ortam olan sünnet derisinin kesilmesi, onların çoğalmasını da önleyecektir. Şu da kesin bilinen bir gerçektir ki, kocaları sünnetli olan Müslüman kadınlarda, diğerlerine göre rahim kanseri daha az görülmektedir.

3. Kasık kıllarının temizlenmesi / tıraş edilmesinde de büyük sıhhî faydalar vardır. Çünkü mikrop, bakteri ve benzeri bazı haşareler genellikle kasıklardaki kıllarda yaşarlar. Kasık kıllarını tıraş etme pek yaygın olmayan batıda her sene erkek ve kadınlardan büyük bir yekun değişik hastalıklara yakalanmaktadırlar.

4. Koltuk altları, insanın en çok terleyen yeri olduğundan, mikropların gelişmesi için en uygun olan yerlerdir. Mikropların çoğalması neticesinde kötü koku meydana gelir ve bu kötü koku etrafı rahatsız eder. Onun için koltuk altı kıllarını yolma (veya tıraş etme), bu mikropların büyük sayıda çoğalmasına engel olur.

5. Bıyıkları kısaltma da, fıtrî sünnetlerdendir. Çünkü uzun bıyık, insanın yediği ve içtiği şeylerle devamlı pislenir. Onların pislenmesi de ağzın pislenmesine sebep olur.

23 Eşlerin birlikte müstehcen film izlemesinin hükmü nedir? Eşlerden biri istiyorsa ve eşi izlemediği ve tepki gösterdiği takdirde, yalnızken izliyorsa hüküm nedir?

Eşlerin birlikte veya ayrı olarak müstehcen filmler izlemeleri caiz değildir. Erkek hanımını bu konuda zorlayamaz. Kadın bu gibi Allah'ın rızasına uygun olmayan konularda kocasına itaat etmek zorunda değildir.

Mustehcen filmlerin izlenmesi, insanda tatminsizlik yapan ve zinaya sevkeden durumların ortaya çıkmasına sebep olur. Bu gibi zinaya vesile olacak durumlardan kaçınmak gerekir. Allah zinayı haram kıldığı gibi zinaya giden yolları da yasaklamıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Porno yayınları izlemek günah mı? Kesinlikle izlenmemesi mi gerekir?

Kocam internette porno sitelere giriyor, bu durumda nasıl davranmam gerekir?...

24 Evlilikte, eşlerin biribirinin özel yerlerini görmeleri günah mıdır?

Hayır günah değildir. Karı-koca arasında avret yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinsel ilişkide sınırlar nelerdir ve oral yolla yapılan uygulamalar caiz midir?

25 Azil yapmak ne demektir, doğum kontrolü açısından azil yapmak caiz midir?

Azil, Arapça bir kelime olup, ayırmak ve uzaklaştırmak anlamına gelir. Terim olarak ise; kadın hamile olmasın diye erkeğin menisini dışarıya atmasıdır. Azil; İslâm'dan önce ve İslâmî devirde iki sebeple yapılıyordu: Ya cariye gebe kalmasın diye buna başvurulur (çünkü gebe kalan cariye satılmaz); yahut hür olan kadın gebe kalmasın veya memedeki çocuğa bir zarar gelmesin diye yapılırdı.

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in azil hakkında çeşitli hadisleri vardır. Kendisine azlin hükmü sorulduğunda; "O gizli ve'ddir." demiştir. (Müslîm, Nikâh, 141; İbn Mâce, Nikâh, 61) Burada ve'd; kız çocuğunu diri diri mezara gömmek, demektir. Ancak daha sonra Allah Resulu'nun azle izin verdiği anlaşılıyor.

Câbir (r.a.)'den şöyle dediği nakledilmiştir:

"Bizim cariyelerimiz vardı ve onlardan azil yapıyorduk. Yahudiler, işte küçük mev'ûde yani çocuğu diri diri toprağa gömme budur, dediler. Bunun üzerine mesele Resulullah (s.a.s.)'a soruldu:

"Yahudiler yalan söylemiş, eğer Allah onu yaratmak istese onu sen reddedemezdin." buyurdular. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 48; Nesaî, Nikâh, 55; Ahmed b. Hanbel, III/22, 49, 51)

Ebû Saîd el-Hudrî ve Enes b. Mâlik'ten de aynı nitelikte hadisler nakledilmiştir. Yine Câbir (r.a.) şöyle demiştir:

"Biz Resulullah (s.a.s.) devrinde, Kur'an inerken azil yapıyorduk. Eğer ondan bir şey yasak edilecek olsa bizi Kur'an nehyederdi." (Buhârî, Kader, 4),

Müslim'in rivayetinde "Bu, Resulullah'ın kulağına vardı, fakat bizi ondan nehyetmedi" ilâvesi vardır.

Yukarıdaki hadislerden ilki azlin çirkin bir iş olduğuna delâlet eder. İbn Hazm bunu esas alarak azli haram saymıştır. İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu ise; diğer hadislere dayanarak, bir erkeğin hür olan karısının izni ile, cariyenin ise izni olmaksızın dahi azil yapmasının câiz olduğunu söylemişlerdir.

Doğum kontrolünün caiz olup olmaması da azlin hükmü ile yakından ilgilidir. Azli kabul etmeyenler, bunun kadere karşı çıkmak, ona çatmak anlamına geldiğini; bunda Müslümanların nüfusunu azaltma gayesi bulunduğunu ileri sürerler. Bu konuda ayrıca şu delillere dayanırlar: Kur'an-ı Kerîm'de

"Çocuklarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları da sizi de biz rızıklandırırız. Şüphesiz, onları öldürmek büyük bir suçtur." (İsrâ, 17/31)

buyurulur. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

"Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir. Evlenin, çünkü ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla övüneceğim." (İbn Mâce, I/592, H. No: 1846).

Erkeğin veya kadının sağlığına zarar vermeyen diğer korunma çeşitleri ve ilâçla gebeliği önleme, çocuğa henüz ruh verilmeden önceki dönemlerde azil kapsamına girer. Azli caiz gören İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu; bugünkü, ruh verilmeden önceki doğum kontrolünü de caiz görürler.

Diğer yandan azlin, kaderde yazılan çocuk doğumlarını da değiştirmeyeceği belirtilmiştir. Azil yoluyla doğum kontrolü yapan bir sahabe; daha sonra Allah Resuluna gelerek, ailesinin gebe kaldığını haber vermiştir. (Ebû Dâvud, Nikâh, 48)

26 Kendi idrarına, dışkına, cinsel organına, eşinin cinsel organına bakmanın unutkanlığa sebep olduğunu duydum. Bunlar hadislerde geçiyor mu?

Sahih hadis kaynaklarında soruda yer alan hususların “unutkanlığa” sebep olduğuna dair bilgiye rastlayamadık.

Gördüğümüz kadarıyla, fıkıh kitaplarında, “eşlerin birbirlerinin avretlerine bakmalarının haram olduğuna” dair bir ifade yoktur. Yalnız bazı alimler, konuyla ilgili “Biriniz eşine yaklaşmak istediği zaman örtünsün; eşler merkeplerin açılması gibi, açılıp saçılmasınlar.”(İbn Mace, Nikah, 28; Neylu’l-Evtar, 6/189) gibi hadislere dayanarak “mekruh” diyorlar. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 3/555)

Ancak,  Mecmau’z-Zevaid’de bu hadis zayıf kabul edilmiştir.(4/393.

Şafii Mezhebi'ne göre, kişinin tuvalette kendi avretine bakmaması, ihtiyaç yokken bakmaması müstehaptır.(bk. Nevevî, Mecmu, 2/94). Hamamda veya tek başına iken, kişinin avret yerini açması, bakması haram değildir. Ancak örtmesi daha faziletlidir.(bk. Nevevî, a.g.e, 2/166, 197, 204-206).

Zahirî Mezhebi'nin imamlarından İbn Hazm, eşlerin birbirlerinin cinsel organlarına bakmasında bir kerahetin olmadığını söylemiştir. Yukarıda Hz. Aişe (r.anha)’den rivayet edilen hadis ise, rivayet zincirinde meçhul bir kadın olduğu gerekçesiyle zayıf saymıştır. Bunun mekruh olmadığını gösteren rivayetlerin bulunduğunu, bunlardan biri de “Peygamberimizin hanımlarından Hz. Aişe, Hz. Ummü Seleme ve Hz. Meymune’nin  Hz. Peygamber (a.s.m)’le aynı kaptan yıkandığına” dair hadis rivayetlerini delil olarak göstermiştir. (el-Muhella, 10/33; Huveynî, el-Fetava’l-hadisiye, 1/45-şamile)

Özetlersek; eşlerin birbirinin cinsel organlarına bakamayacağına dair hadis rivayetleri zayıftır. Bu rivayetlerin aksine, eşlerin birbirinin cinsel organlarına bakmalarının caiz olduğunu gösteren sahih hadisler söz konusudur.

Bununla beraber, alimlerin bir kısmı, “fezail-i  a’malde / amellerin faziletlileri konusunda zayıf hadisle amel edilir” diyerek bunun mekruh olduğunu söylemişlerdir.

Nitekim Hanefi fıkıh kitaplarında, zayıf sayılan Hz. Aişe’nin ve diğer bazı hadisler göz önünde bulundurularak “Eşlerin birbirlerinin cinsel organlarına bakmaları caiz olmakla beraber, bakmamak daha faziletli olduğuna” işaret edilmiştir. (ör. bk. el-Mebsut, 12/363;  el-Bedai’, 10/473-75-şamile).

Şafii fakihlerinden de bazıları, eşlerin birbirlerinin cinsel organlarına bakmaları caiz olduğunu, diğer bir kısmı da bunun caiz olmadığını söylemişlerdir. İmam Nevevî de bunun caiz olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin daha doğru olduğunu belirtmiştir,(bk. el-Mecmu, 16/ 134-135).

İlave bilgiler için tıklayınız:

Unutkanlığın nedeni nedir?

Zeka ve hafızanın gelişmesi için, unutkanlıktan kurtulmak için okunacak dualar var mı?

27 Sık sık mezi gelmesinin nedeni nedir? Ben on dört yaşındayım, çok mezi geliyor...

Sürekli mezi gelmesinin ya da ihtilam olmanın bazı sebepleri vardır. Bu da fazla yemek, haramlara çok bakmak vb. nefsin hoşuna giden şeyleri yapmaktan kaynaklanır.

Ayrıca bir rahatsızlığınız olabilir. Sahasında uzman bir doktora danışmanızı öneririz. Bu rahatsızlığınızdan kaynaklanabilir.

Belinizi sıcak tutmanızı tavsiye ederiz. Haramdan ve açık saçık şeylerden kendinizi korumaya çalışınız. Bol yağlı ve vitamini bol şeyleri yememeye dikkat edinz. Uykudan dört-beş saat önce yemeği kesiniz. İmkanınız varsa oruç tutun; çünkü oruç şehevi duyguları kırar.

Kişi uyanıkken meni, şehvetle veya organından fırlayarak çıkmışsa, bu durumda gusül gerekir. Ancak tam zıddı bir durum söz konusu ise yani, hafif bir ıslanma ve yapışkanlık olsa bile şehvetle ve fırlayarak boşalma olmamışsa gusül farz değildir. Hz. Ali’nin de başına gelmiş olan bu olaya “mezi” veya “medi” deniliyor. Böyle birisine zaman zaman belden aşağısını soğuk su ile yıkamasını, arada bir oruç tutmasını ve açık saçık kadınlara ve resimlere bakmamasını tavsiye ederiz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Meni, mezi, vedi ve guslü gerektiren durumlar hakkında bilgi verir misiniz?..

28 Bir kimsenin, hanımının ayaklarını sevmesi ve öpmesi caiz midir?

Bir kimsenin hanımının ayaklarını öpmesi caizdir. Kadın eşi için süslenebilir. Ancak kendine nikah düşen erkeklere bu süslerini gösteremez. Ayrıca oje gibi süs maddeleri suyun deriye değmesine engel olacağı için abdest ve gusülde çıkarılması gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinsel ilişkide sınırlar nelerdir ve oral yolla yapılan uygulamalar caiz midir?

Dinimizde bir bayanın makyaj yapması caiz midir?..

29 Ramazan da oruç tutarken, istem dışı ereksiyon olmak orucu bozar mı?

İnsan kendi isteğiyle istimna yaparak orgazm olursa oruç bozulur; ancak keffaret gerekmez, yalnızca kaza gerekir.

Şayet insandan mezi gelirse mezi orucu bozmaz. İstemsiz meni gelmesi de orucu bozmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsandan çıkan sıvılar (mezi, meni, vedi) ve guslü gerektiren haller nelerdir?..

30 Zina cezası nedir, bu cezanın uygulanması için şartlar nelerdir?

İslâm hukukunda ve bütün fıkıh kitaplarında «hudud» yani hadler, cezalar mühim bir yer işgal etmektedir. Esas itibarıyla kaynağını Kur'ân ve hadislerden alan bu hükümlerin en mühim hususiyeti, fertleri ve milleti korumak, ahlâkî çöküntüye sürükleyen felâketlere set çekmek, namus ve iffeti muhafaza etmek, fertlere hak ve hukuk mefhumunu yerleştirmek, sulh ve sükûnu te'sis etmektir. Başkalarına ibret olması ve caydırıcılığı da diğer bir hikmetidir.

Zina suçuna verilecek cezalar hakkında Nur sûresinin ilk âyetlerinde açık bir şekilde izahlar mevcuttur:

«Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, Allah'ın dinini tatbik hususunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü'minlerden bir topluluk onların cezalarına şahit olsun.» 1

Zina cezasının tatbik edilmesi için, bu suçun kesin olarak aydınlığa çıkması ve tesbit edilmesi şartı başta gelmektedir. Bu da üç şekilde mümkün olur:

l) Dört âdil erkeğin, zina fiilini kesin olarak gördüklerine dair şahitlik etmeleri,
2) Suçu işleyen kimsenin itirafı,
3) Suçlu kadınsa hamile kalması. Bu üç husus teşekkül etmediği müddetçe cezası tatbik edilmez.

Asr-ı saadet'te Kur'ân'ın bu emri mü'min kalb ve ruhlara öylesine yerleşmişti ki; hiç şahide, ispata kalmadan, şeytana ve nefsine uyup da bir anlık hissiyatına kapılan bazı kimseler, bu suçu işledikleri zaman bizzat gelip Peygamberimize (asm) itiraf etmişler, kendilerine Kur'ân'da emredildiği şekilde cezanın uygulanmasını istemişlerdir.

Meselâ, Maiz el-Eslemî adında bir sahabi Peygamberimiz (asm)'in huzuruna gelerek zina yaptığını itiraf etti, Peygamberimiz (asm) yüzünü çevirerek dinlemek istemedi. Maiz. ikinci, üçüncü ve dördüncü defa aynı şeyi tekrar etti. Peygamberimiz (asm)yine dinlemek istemedi. Nihayet dördüncüsünde, «Sende delilik var mı?..» dedi ve «Hayır.» cevabını aldı. «Sarhoş musun yoksa?» sorusu üzerine bir zat kalkarak ağzını kokladı. Sarhoşluğa dair bir belirti bulunmadı. Bundan sonra Peygamberimiz (asm) «Belki yalnız öptün, lâf attın veya sadece baktın!..» dedi. Maiz «Hayır.» diye devam etti. «Evli misin?» sorusuna da «Evet.» deyince, Peygamberimiz (asm) recmedilmesini emretti ve recmedildi.

Tövbesinin kabul edilip edilmemesi hususunda da Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurdu:

«O öyle bir tövbe etti ki, bir millet arasında taksim edilse idi, hepsini içine alırdı.» Başka bir vesile ile de

 «Sen, Allah için canını vermekten daha faziletli bir tövbe gördün mü?» buyurdu. 2

Âyet-i kerimede ifâde buyurulduğu gibi, zina suçuna terettüp edecek ceza iki şekilde mütalâa edilmektedir: Birisi, yüz sopa, diğeri de recim (öldürmek). Bu çirkin suçu işleyen kimse, erkek veya kadın, bir defa olsun hiç evlenmemiş olmalıdır. Bunlara suç tesbit edilip hüküm verildikten sonra yüz sopa cezası tatbik edilir.

Bu hükme bir esas teşkil eden hadis-i şerifi Hz. Ubeyde bin Sâmit rivayet eder. Hadis şu mealdedir:

«Ölçüyü benden alınız, benden alınız! Allah onlara bir yol gösterdi. Zina edenler bekâr ise yüz sopa ve bir sene sürgün cezası tatbik ediniz. Evliler ise yüz sopa ve recim tatbik ediniz.» 3

Fıkıh kaynaklarında bu sopanın durumu ve vuruş şekli hususunda bir ölçü verilir:

Sopa parmak kalınlığında olmalı, yüze ve başa vurulmamalı, cezayı tatbik eden kimse sopayı omuzunun hizasından yukarı kaldırmamalı ve çıplak bedene vurmamalıdır.4

Âyet-i kerimede geçen, «Mü'minlerden bir topluluk onların cezasına şahit olsun» ifâdesindeki hikmetleri de asrımız müfessirlerinden merhum Elmalılı şöyle belirtir:

"Cezayı tatbik eden kimse suistimale girmemelidir. Herkesin gözü önünde cereyan etmesi hâlinde ceza bir işkence şekline bürünmez. «Tarihin şikâyet edegeldiği zalimane işkenceler hep gizlenerek yapılmıştır.» Halbuki bu bir işkence olmayıp cezadır. Bunun için dinin çizmiş olduğu sınırın dışına taşırılmamalıdır. Cezanın açıktan tatbik edilmesinde «İffetin kıymetini, ibret ve terbiyesinin tamimini ifade eden bir iman ve teşhir vardır.» Bu şekil aynı zamanda suçlu için psikolojik bir ceza manâsını da taşımaktadır."5

Dipnotlar:

1. Nur Sûresi, 2.
2. et-Tâc, 3 :25; Müslim, Hudûd: 24.
3. Müslim, Hudûd: 12.
4.Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, 7 : 105.
5. Hak Dini Kur'ân Dili, 5: 3473.

(Mehmed PAKSU, Helal-Haram)

31 Ben nefis perdesini araladım kapatamıyorum; tövbe ettiğim halde tutamıyorum. Nefsin şerrinden kurtulmak için ne yapmalıyım?

Nefsin şerrinden kurtulmanın önemli bir kaç yolu vardır.

Birincisi: Riyazet yapmak, sık, sık oruç tutmak, farzların yanında nafile ibadetleri de yerine getirmek suretiyle, kalbi takva dairesinde bulundurup güçlenmesini ve nefse mağlup olmamasını sağlamaktır.

İkincisi: Her an Allah’ın kendisini görmekte ve teftiş etmekte olduğunu, melekler  tarafından her şeyinin görüntülenip kayıt altına alındığını ve mahşerdeki büyük mahkemede aleyhinde şahitlik edecek birer belge olduğu bilgisini iyice hazmetmek, özümsemek gerekir. Bizim tecrübelerimize göre, bu asırda ilmî yoldan bu perspektifi sağlayan eserlerin başında -iman hakikatlerini çok güzel bir mantıkla ders veren- Risale-i Nur külliyatı gelmektedir. Bu eserler, denemeye değerdir.

Üçüncüsü: Her zaman ölümü hatırlatan, Allah’ı hatırlatan bir çevrede bulunmaktır. Bilindiği üzere, genel anlamda insanı cehenneme davet eden dört şey vardır:

a. Fanî, geçici ve de aldatıcı olan dünya. 

b. Kur’an’da “Garur = çok aldatıcı” olarak vasıflandırılan şeytan.

c. Her zaman kötülüğü telkin eden, terbiye edilmemiş nefs-i emmare.

d. Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz gafil arkadaş.

Bu dört aldatıcının tuzaklarına düşmemek için, bunlardan uzak durmak gerekir. Bu ise, sevgililerin değişmesine bağlıdır:

Fani dünya yerine, bakî cenneti tercih etmek.

Şeytanın kapılarını kapatan ve ahiretin kapılarını açan sağlam iman ve salih amelin sevdalısı olmak.

Kötülülüğü telkin eden nefs-i emmareyi dizginlemek için, onun arzu ve istekleri yerine, imanlı kalbin, şuurlu akl-ı selimin arzularını yerine getirmek.

Gafil insanlar yerine, kalbi uyanık imanlı arkadaşlar bulmak.

Bu maddeler birer meşktir, daha pek çok hakikatle aşk edebilirsiniz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Nefisle cihad ve cinsel baskıdan kurtulma çaresi...

32 Medya ve magazin dünyası cinselliği neden özendiriyor? Chat arkadaşlığı ne kadar doğrudur? İnternette "chat"layan yuvalar nasıl kurtulur?

Gençler sanat dünyasına özendiriliyor

Bazı şeyler vardır, anlatmakla öğrenilemez; ancak yaşamakla öğrenilir. Yaşamayan bilmez. Çocuğa ateşin yaktığını ne kadar anlatırsanız anlatın, onu tatmadıkça, acısını hissetmedikçe gerçek manada ateşin ne olduğunu anlayamaz.

Yaşamadıkça zararının tam olarak anlamanın mümkün olmadığı hususlardan biri de şöhret ve paradır. Bilhassa gençlerimiz bu iki arzuya kavuşmak ve "sanatçı" olmak için maddi-manevi pek çok değerlerini feda ediyorlar. Halbuki "Dışı seni, içi beni yakar" misali arzulardır bunlar.

Bu arzuların zararlarını Sevgili Peygamberimiz bakınız kısa ve öz olarak nasıl ifade buyuruyorlar: "Mal ve şöhret hırsının insana vereceği zarar, iki aç kurdun bir koyun sürüsüne saldırdığı zaman vereceği zarardan daha çoktur." "Bir vadi dolusu altını olan, bir vadi dolusu daha ister!" (Buhari, Rekaik 10)

Akıllı insanlar, dinimizin bildirdiği nasihatlerden, başkalarının tecrübelerinden istifade etmesini bilirler. Küçük çocuklar ve ahmaklar ise kendileri tecrübe etmedikçe gördüklerine, başkalarının tecrübelerine inanmazlar.

Şimdi sözün burasında şan-şöhret sahibi bir hanım sanatçımızın yaşadıklarını, şöhret ve paranın insanı ne hale getirdiğini kendi ağzından sunmak istiyorum. Bu röportajı magazin yazarı Kenan Erçetingöz yapıyor. Sanatçımız şu ibretlik sözleri söylüyor:

"Bu para denilen illet, insanı hakikaten yoldan çıkartır. Yani deli gibi para harcarsın, 55 metrelik yat yetmez 75 metre alırsın. Evin içinde 10 hizmetçi yetmez 20'ye çıkarırsın. Budur yoldan çıkmak. Sokaktaki aç insanı unutuyorsun. Dinini unutmaya başlıyorsun. Ben hayatımda domuz eti yemedim, ama benim çevremdeki herkes domuz eti yiyordu ve ben bunu gördükçe midem bulanıyordu. Para bende, öyleyse güç bende oluyorsun. Yaratanını unutuyorsun. Ve O da bir gün sana öyle bir tokat atıyor, 'kendine gel' diyor.

Şimdi, o lüks hayatı değil, eski günlerimi özlüyorum. Biz bir apartman dairesinde, üç oda bir salon bir dairede oturuyorduk. Keşke o kadar paramız olmasaydı. Keşke tekneler, uçaklar hiçbiri olmasaydı. İşte insanlara bunu anlatamıyorum.

Manevi duygularını yitiriyorsun. Maddi duygular ön plana geçiyor. Nerede olduğun değil, kiminle olduğun önemli. Sen bir çadırın içinde çok sevdiğin bir insanla yaşıyorsan, o çadır sana saray gibi gelir. Ama sen bir sarayın içinde tek başına yaşıyorsan o saray sana hapishane gibi geliyor. Yani maddiyat öne çıktıkça kibirleniyorsun. İnsanları hor görmeye başlıyorsun. Yani bu para denilen illet, insanı hakikaten yoldan çıkartıyor."

Bunlar bir sanatçının ağzından dökülen ibretlik ifadeler. Satır aralarındaki pişmanlık ifadelerini eminim siz de yakalamışsınızdır. O yüzden gençlerimize şunu söylüyoruz: "Gençler, aman dikkat! Ekranlarda gördüğünüz ışıltılı hayatlara sakın özenmeyin."

Geriye pişmanlıklar, günahlar ve acılar kalabilir

Ünlü manken ve sinema oyuncusu Yaşar Alptekin'in "Namazla Yeniden Doğdum" ismiyle kitaplaştırdığı dönüş hikâyesi de ibretlerle dolu... İşte onun dilinden dökülenler:

"Mankenlerin ve sanatçıların şöhret oldukları dönemde nasıl yaşadıkları, ne yaptıkları çok ilgi çeker ve merak edilir. Ama ya sonra?

Çoğu kez unutulur gider. Hele de eskiyen mankenlere hayatın ne yaptığıyla bugünlerde, bunca debdebe arasında kaç kişi ilgilenir ve kaç kişi böylelerinin yaşadıklarından süzülüp kalanlardan kendisine bir ders çıkarır, bilemiyorum. Tek bildiğim, bu dünyaya geldim ve gidiyorum.

Bazen büyük bir toplulukta, bir camiada tek kişinin yaşadığı her şey, orada bulunanların tamamının yaşadığı ve yaşayacağı her şeyin özeti olabilir. Çünkü şöhret, tek kişilik bir hayat değildir! Şöhret, bir insanın bedeninde kalabalıkların bir yöne doğru akışı gibidir. Alkışlayan ya da yuhalayan o kalabalıklar, size, yani şöhretinize bakarken, kendilerinde yaşadıkları ve yaşayamadıkları her şey adına yapıyordur bunları.

Bu hâldeyken geriye dönüp hayatıma göz attığımda, çevremdeki bazı kişilerin biraz da alaycı bir üslupla sordukları, 'Yaşar Alptekin bu kadar iş yaptı, bu kadar popüler oldu; ona şöhret, para, kadın, itibar ve her türlü nimet sunuldu. Peki, o şimdi bunlardan neye sahip oldu, elinde avucunda ne kaldı geriye' sorusuna tüm kalbimle verdiğim cevap şu:

Öncelikle ben bu âleme sahip olmaya değil, şahit olmaya geldim. Benim için çok şeye sahip olmaktan ziyade, en az şeye ihtiyaç duymak önemli. Eski hayatımdan bugüne pişmanlıklar, günahlar ve acılar kaldı. Bunun bilincinde olup tövbe ederek kazandığım tecrübelerle hidayet yolunda ilerlemek, Rabbimin bana bağışladığı en büyük lütuf?

Benim yaşadıklarımı okuyan gençlerin, 'Aaa, biz de 30'a-40'a kadar gönlümüzce yaşayıp sonra hidayete erip sıyrılırız' demelerinden korkuyorum! Çünkü bu hayatta kimsenin yarın ne olacağı belli değil?

Ayrıca ben, eski hayatımdaki para, şöhret, kadın gibi, gençlerin ilgi duyacağı imkânları elimdeyken terk ettim. Benim bulunduğum mankenlik ve oyunculuk ortamında 50-60 yaşına kadar aynı hayatı sürdürenler var. Ben, 'Artık bu şekilde yaşayamam, yaşım da ilerledi. Bari hidayete ereyim' diye düşünmedim. Tam tersine, 42 yaşındaydım ve pekâla aynı hayatı sürdürebilirdim. Ancak imanın, namazın ve Allah'a kul olmanın güzelliği, geçmişimdeki her türlü çekicilikten daha cazip ve tatlı geldi.

Dünüm ve bugünümle yaşadığım her şey, inişlerim ve çıkışlarım bana gösterdi ki, aldığım her nefes bir sonraki nefesle birlikte hükmünü yitiriyor... Hayat da bir podyuma benziyor. Moda dünyasında düzenlenen defilelerde nasıl her elbiseyi giyip çıkartıyor ve yeni kreasyonlarla yeni yeni elbiseler taşıyorsak, alıp verdiğimiz her nefes de tıpkı üstümüzde taşıdığımız farklı elbiseler gibidir.

Bilhassa genç kardeşlerime sesleniyorum; çünkü gençler, sanat ve sinema dünyasındaki ışıltılı hayata özenebiliyorlar... Eğer o hayat, insanı mutlu etseydi, eğer aklını, ruhunu, kalbini, duygularını doyursaydı, ben o debdebeli ve tantanalı yaşamı bırakıp Yunusvari, dervişane bir hayata sığınmazdım...

Yanlış anlamayın! 'İslam'ı yaşamak' demek, dünyayı, sanatı, eğlenceyi bırakmak demek değil; sadece seçici olmak, dinimize uygunluğuna dikkat etmek demek. Zaten meşru daire, keyfimize ve zevkimize yeter; haram eğlencelere girmeye hiç gerek yok...

Ben de mankenliği, televizyonu ve sinemayı tamamen terk etmedim; ama seçici davranıyor, dinimize uygun olmasına dikkat ediyorum. Sonuçta sanat da bir tebliğ aracı değil mi? Hakkını vererek, ihlasla yaparsak sevap bile kazanabiliriz!"

"Basın hürriyeti" ifadesi altına sığınıyorlar

Ne yazık ki günümüzde açık saçıklık ve ahlaki hassasiyetlerin kaybedilmesi adeta modernliğin ön şartı olarak kabul ediliyor. "Bu müstehcendir, edebe aykırıdır, zararlıdır" gibi tepkiler gösterenler de gericilik ve çağ dışılıkla suçlanıyor. Bu yaklaşım, müstehcenlikle mücadelede Türkiye'nin en büyük açmazlarından birini oluşturuyor.

Dünyanın her yerinde basın ve medya hürdür, sansür edilemez. Basın hürriyeti, medyanın doğru, tarafsız ve güvenilir yayıncılık yapmasının teminatıdır. Bu anlamda, basın özgürlüğü, basın kuruluşlarına tanınmış bir ayrıcalık değil, halkın anayasal bir hakkı olan "haber alma özgürlüğünün" bir gereğidir.

Ancak, müstehcen muhtevalı yayınlar sadece haberlerle sınırlı değil. Reklamlar, diziler, filmler ve bir çok programın basın hürriyeti ile ne ilgisi olabilir ki?

Müstehcen muhtevalı yayınların denetlenmesi basın hürriyetini kısıtlamaz. Basın hürriyeti, müstehcen içerikleri ne kadar yayınlayabildikleriyle ölçülemez. Çünkü müstehcen içerikler olmadan da yayıncılık yapılabilir. Nitekim toplum değerlerine uygun çerçevede yayın yapan birçok gazete, dergi, televizyon ve radyo mevcuttur.

Medya kuruluşları, müstehcenlikle mücadeleyle ilgili yasal düzenlemelere "basın hürriyeti engelleniyor" şeklinde karşı çıkmak yerine, önce kendilerine bakmalı; toplum düzenini, kültür ve değerlerini gözetip gözetmediklerini düşünmelidirler.

Keza, yasalar basın ve medyaya hürriyet tanımış, fakat bu kuruluşların kamu hizmeti yapan kuruluşlar olduğunu da belirtmişlerdir. Kamu hizmeti sunan yayınlar, kültür ve değer paylaşımını sağlayan, birlik ve beraberliği pekiştiren nitelikte olmalıdır. Bu çerçevede, müstehcen muhtevalı yayınlar, kamu hizmeti anlayışına da ters düşmektedir.

Fuhşun en güçlü silahlarından birisi: İnternet

Teknolojik buluşlar, iki yüzü keskin kılıç gibidir. En çarpıcı örnek atom bombası, nükleer enerji? Faydalı şekilde kullanılmadığında binlerce, milyonlarca insanı ve canlıyı yok etmektedir. Televizyon ve internet de bu anlamda değerlendirilmelidir. Yanlış kullanıldığında pek çok istenmeyen neticeyi beraberinde getirecektir.

Öncelikle teknolojinin önemli bir buluşu olan televizyona hazırlıksız yakalandık. Batı'nın alt yapısı buna müsaitti. Okuma alışkanlıkları yeterli düzeydeydi ve en önemlisi de alışkanlık haline gelmişti. Bunun için Batı'nın bünyesine bizdeki kadar zarar vermedi. Dengeli olarak ve ihtiyaç miktarı kadar izleniyor, zaman boşa harcanmıyor.

Bizde ise, okuma alışkanlığı kazanılmadan televizyon girdiği için, zaten cılız olan kitap okuma alışkanlığı neredeyse tamamen yok oldu. Dengeler alt üst oldu, televizyonkolik hale geldi halkımız. İhtiyaç olsun olmasın, yatana kadar televizyon başından ayrılmıyor insanımız. Bu da, sosyal ilişkileri bitiriyor.

Zamanımızın teknolojik harikası olan internet için de durum aynı. Yine hazırlıksız yakalandık. Fakat internet, günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Her alanda bundan en iyi şekilde yararlanmamız gerekiyor. Bugün gerçek manada bir ticaret, bir eğitim, internetsiz mümkün değil.

Ancak ne yazık ki, internet nedir, ne değildir, nasıl istifade edilir, faydası-zararı nedir, öğrenmeden internet denizine açıldık. Yüzme bilen az bir kesim bundan istifade edebilmekte, geri kalanlar ise boğulmak üzere...

Yeni bağımlılık türü: İnternet kafeler

Cumhuriyet Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırma, bu acı gerçeği gözler önüne seriyor. "Yeni bağımlılık türü: İnternet kafeler" konulu araştırmada, internet kafelere gidenlerin yüzde 43'ünün "chat" yaptığı, yüzde 26'sının değişik bilgisayar oyunları oynadığı, yüzde 7'sinin film izlediği, yüzde 19'unun internet ortamında gezindiği ortaya çıktı. Chat yapanların ise, yüzde 36'sı arkadaş bulmak, yüzde 14'ü flört, yüzde 34'ü sıradan konuları konuşmak, yüzde 6'sı da cinsellik amaçlı...

İnternet kafelerde, internete oyun oynamak amacıyla girenlerin yüzde 54,5'i şiddet içeren oyunları oynarken, yüzde 22'si zekâ oyunlarını tercih etmekte. Sporla ilgili oyunları oynayanların oranı ise yüzde 19. Şiddet muhtevalı oyun oynayanlara, sıradan bir öldürme olayı "çekici" gelmemekte; parçalayarak, acı çektirerek öldürme oyunları tercih edilmekte.

İnternet kafelerdeki üçüncü etkinlik olan internet gezintisinde ise, en fazla dikkati çeken siteler, müstehcen siteler. Gezgincilerin yüzde 24'ü oyun, yüzde 23'ü kültür-sanat, yüzde 20'si müstehcen siteleri ziyaret ederken, eğitim amaçlı sitelere girenlerin oranı ise yüzde 4.

Bilginin paylaşımı ve iletişimi konusunda, yeni ufuklar açan internet, yerinde kullanılmadığı durumlarda tehlikeli bir silaha dönüşmekte; bazıları için tutku düzeyini aşan internet, uyuşturucu bağımlılığı etkisini göstermektedir.

Son yıllarda hızla çoğalan internet kafelerde, mevzuat ve denetim eksikliğinden dolayı belli bir standart oluşturulamadığından, söz konusu işletmeler modern bir tesisten çok, olabildiğince sağlıksız koşulların hüküm sürdüğü mekânlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir annenin feryadı

İnternet kültürümüz, bilgimiz yok diye de teknolojinin bu nimetini kötüleyemeyiz, göz ardı edemeyiz. Bunun zararını, faydasını öğrenip, faydalı hale getirmeliyiz. Bugün bilgisayar asrındayız, bunsuz yapamayacağımıza göre gerekli tedbirleri almak zorundayız.

Sadece biz değil, gelişmiş Batı'da da bilgisayar-internet alışkanlığı, eğitimcileri tedirgin etmeye başladı. Avrupa'da, sivil toplum örgütleri, gençleri adeta esir alan bilgisayar tutkusuna karşı kampanyalar düzenliyor. Almanya'da düzenlenen "Benim bilgisayarım yok, ama bir sürü arkadaşım var!" kampanyasındaki slogan dikkat çekici.

Evinde kendine ait bir bilgisayarı olup da bütün gününü ekran başında geçiren gençler kolay arkadaş edinemiyorlar. Zamanla asosyal ve problemli bireyler haline geliyorlar. Bilgisayar oyunu, internet gezintileri, çocukları, gençleri sosyal hayattan giderek koparıyor. Bilgisayar-internet kültürüne yabancı olduğumuz için, birçok ekonomik, sosyal sıkıntılara sebep oluyor. Gazetelere kadar intikal ediyor bu olumsuzluklar.

Bu olumsuzluklara bakıp, bilgisayarı kaldırmak yerine, olumsuzlukları ortadan kaldırmak gerekir; bunun için de gençlerimizi bilinçlendirmemiz gerekiyor. Böyle yapmazsak faturası ağır olur. İşte size bilinçsiz bir kullanıcının sebep olduğu olay.

Zavallı bir anne feryat ediyor:

"Oğlumuz internetin faydalarını anlattığında her şey kulağa hoş geliyordu, ta ki internetin tutsağı haline gelene kadar! Telefonumuz, gelen yüklü telefon faturaları ve kendi imkânlarımızla ödenmesi mümkün olmayan borçlar nedeniyle kesildi.

Bu arada bilgisayar bozuldu. Eğer tamir ettirmezsek oğlumuz bu alışkanlıktan kurtulur, diye düşünüp çok sevinmiştik, ama boşuna sevinmişiz. İnternet kafeler geç saatlere kadar açıkmış. Oralara gittiği ilk gün eve gece ikide geldi. İnternetin başına oturduğunda zaman mefhumunu unutuyor, paralar da suyunu çekiyor, para dayanmıyor.

Böylece bir yıl geçti. Biz çok üstüne gitmedik, ara ara uyardık, ama oğlumuz sarhoş gibiydi, etkilenmiyordu. Sonunda iflas ettik. Para bulamayınca bizden habersiz babasının iş arkadaşlarından para almaya başladı. Borçlarımızı ödeyebilmek için varımızı yoğumuzu satılığa çıkardık. Bize verdiği zararlar, yararlarını çoktan aştı.

22-23 yaş insan hayatının en üretken dönemidir. Bu olaydan sonra oğlumun okul hayatı söndü. İş hayatı yok, çalışmıyor. Gençlik en güzel çağını bu aletin başında geçiriyor. Bu imkân, nasıl faydalı hale getirilebilir, bunun için kurum ve kuruluşlar neler yapabilir? Yetkili kuruluşlar buna bir çare bulmak zorunda?"

Ölçü kaçırıldığında daha başka yan tesirleri de çıkıyor internetin... Bunları da magazin yazarı Aykut Işıklar'ın kaleminden özetleyelim:

"İnternet iyi güzel de, gezgin olmayı tadında bırakmak gerekiyor. Açıkçası bağımlısı olmanın pek çok zararı var. Önce eşinizle aranızı bozabiliyor. Son zamanlarda pek çok hanım, eşinin kendisinden daha çok, internet ile ilgilenmesinden şikâyetçi. İkinci plana itilmekten, unutulmaktan, ilgisizlikten yana dertliler. Kendisini, eşinin metresi olarak hissedenler bile var.

Bazı arkadaşlarım da, 'Ne cumartesimiz kaldı, ne pazarımız... Zaten yüzünü zor görürdük, şimdi hiç görmez olduk' diyor. Doğrusu düşünülmesi gereken toplumsal bir olay. Acaba toplum bilimcilerimiz internet ve aile yaşamı hakkında ciddi bir araştırma yapıyor mu? Ben sadece duyduklarımı iletmekle yetineceğim. İnternet yüzünden eşine daha az zaman ayıran beylerin olduğu kesin." (Mehmet Oruç, Huzurun Kaynağı Aile, s. 54)

Chat arkadaşlığı ne kadar doğru?

Günümüzde kısa zamanda çok hızlı bir şekilde yaygınlaşan, hayatın her kesiminde, alışverişten ticarete, kurum ve kuruluşların örgütlenmesinden propagandalara, reklamlara, ciddi araştırmalardan eğlenceye ve en önemlisi aileye kadar her alan içinde yer alan bilgisayar ve internet ile insanlık yeni bir gelişim yaşamaktadır.

Dinimiz, tüm dünya nimetlerini hizmetine verdiği insanlığın eriştiği yeniliklere, keşiflere karşı durmaz. Çünkü Yüce Allah, insanın bilmediği ama var olan bütün ilimleri ve bilinmezleri bilen olarak, insanın gözlemleri ve deneyleri ile bilmesini istediği, ona takdir ettiği bilimi, istediği zamanda kuluna (insana) öğretir.

Başka bir deyişle; insan bir bilgiye çalışarak ve çabalarının semeresi olarak Allah'ın ihsan etmesiyle kavuşur. Durum böyle olduğuna göre din bilime, tekniğe, buluşlara, yeniliklere neden karşı gelsin ki!

Ancak dinimiz buluşların, yeniliklerin insanlığın yararına kullanılmamasına, onların aracılığı ile insanların zarar görmesine ve Allah'ın emir ve yasaklarının çiğnenmesine karşıdır. Günümüzün yeniliği internet ile insanlar bilgiye kolay ve güvenilir biçimde ulaşıyorlar. Birbirlerinden bilgi alışverişinde bulunuyorlar. Bilgi, ihtiyacı olan kişilere kısa zamanda, kolaylıkla ve iyi niyetli ciddiyet ortamında ulaşmış oluyor.

İnsanların bu şekilde birbirlerinden bilgi alışverişinde bulunmaları ve aralarında kurulan bu amacı belli, seviyeli, saygın ilişkileri din yasaklamaz. Fakat ne yazık ki bütün internet ilişkileri bu ölçülerde değil. Bir grup ilişkiler var ki; sadece merak, heyecan, macera, ilgi ve tatmin arayışı ile cinsiyet üzerine kurulup sürdürülüyor.

Bu tür internet arkadaşlıkları ?ki "sanal arkadaşlık-hayal arkadaşlık" isimleri ile masumlaştırılmak istense de? gerek amaç boyutuyla, gerek içerik (konuşulan konular), gerek gizlilik ve halvet (tenhaya çekilme) boyutuyla ve en önemlisi kurulmuş yuvalara verdiği zararlar boyutuyla dinen caiz (uygun) değildir. Çünkü burada bilgi edinmek adına temiz bir niyet ve şeffaflık yok. Aksine cinsiyet güdüsünün, insanı kurallardan sıyırarak tatminini sağlayacağı zevkleri amaç haline getirdiği bir ilişki var.

İnsanın ahlaki kişiliği, başıboş ve sorumsuz bu ilişkiden büyük zarar görmektedir. Bu ilişki bir hastalık gibi çocukları, gençleri, yuva sahibi eşleri sarıp sarmalayıp içine çekiyor. Onları sahip oldukları aileden, çevreden koparıyor. Psikolojisi ve ahlak değerleri altüst olmuş bir şekilde boşluğa fırlatıyor.

Ahlak yozlaşmasına kapı aralıyor

İnternet arkadaşlığı için; "Sanal ortamda gerçekleştiğinden gerçekle karıştırılmaması gerekir" gibi ifade kullanılması artık mümkün değil. Çünkü olayların boyutları, gelişimleri ve sonuçları, her açıdan iyice incelendiğinde, ortada toplumun 14-34 yaş grubunu tehdit eden büyük bir cinsî ahlak yozlaşması tespit edilecektir.

Cinsî ahlakta iffet ve namusun korunmasını esas alan İslam dini, kadın ve erkeğin iffet ve namuslarını korumalarını emretmekle beraber (Nur, 24/32-33) insan fıtratının gerektirdiği cinsel ihtiyaç ve arzularının tatminini görmezlikten de gelmez; bilakis bunu son derece tabii karşılayarak ihtiyaçlarının karşılanabileceği meşru yol olarak evliliği işaret eder.

Bu konuda bize Rum Suresi'nin 21. ayeti çok açık ve net bir şekilde ışık tutmaktadır. İffetlerini koruyan, evlilik içi meşru cinsel ilişki ile yetinen, mutlu ve mesut olmayı başaran mü'minlerden de övgüyle söz edilmektedir. (Mü'minun, 23/5-6)

Ayrıca evlilik girişimleri yapan eş adayları için; birbirlerini yakınlarının yanında (halvet olmaksızın) görmelerini, bakmalarını, tanımalarını, konuşmalarını, karşılıklı şartlarını belirtmelerini uygun görmektedir.

Sözün burasında fıkıhta "halvet" denilen mesele üzerinde durmakta fayda var. Aralarında devamlı evlenme engeli bulunmayan bir erkek ile bir kadının bir yerde baş başa kalmaları İslam hukukuna göre halvet terimiyle ifade edilir.

Hadislerde, aralarında nikâh bağı veya devamlı evlenme engeli olmayan kapalı bir mekânda baş başa kalmaları yasaklanmıştır. Bir hadiste, Efendimiz "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla yalnız kalmasın; çünkü böyle bir durumda üçüncüleri şeytandır" (Müslim, Hac, 74) buyurmuştur.

Böyle bir durum karşı cins için tahrik edicidir. Zinaya veya dedikoduya ve tarafların iffetlerinin zedelenmesine yol açabilir. O yüzden bu hususa bilhassa dikkat edilmeli.

Sonuç olarak; hangi yaşta olursa olsun her ergen Müslüman, Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını çiğnemesine basamak teşkil edecek, hataları davet edici davranış ve ilişkilerden kendini korumasının kulluk görevi olduğunu unutmamalıdır.

"Evliyim, ama chat yapıyorum!"

Sözün burasında bir mailden bahsetmek istiyorum. Maili yazan kişi şunları söylüyor:
"İş yerinde, arkadaşlar chat yapmanın zevkli olduğunu ve muhakkak denemek gerektiğini ısrarla bahsettiler. İnsanlardan çok etkilenen biriyim ve denedim. Bu esnada internette biri ile tanıştım. Başlangıçta zararsızdı, birbirimize terapi gibi oluyordu. Onun bir takım sıkıntılarına çözüm bulmam hem karşımdakini hem de beni rahatlatıyordu. Muhatabım da benim yazılarımdan çok etkilendiğini söyleyip her gün güzel hoş sözler yazarak beni cezp etti.

Şu an sadece yazışıyoruz o kadar; ancak aile ilişkimin bundan zarar görmesini istemiyorum. Israrla görüşmek istiyor. Sadece yazıştığım biri ile bu tür bir ilişkide günaha girmiş miyimdir? Görüşsem, aslında istemiyorum, ama haram olur mu? Ben neden böyle bir durumu devam ettiriyorum? Geçmişte yaşadıklarım olabilir mi? Bu durumdan kurtulmak için ne yapmalıyım?"

Bir kişinin karşı cinsten birisiyle internet ortamında olsa dahi böylesi tehlikeli ilişkiler kurması elbette doğru değil. Öncelikle bunu söylemiş olalım.

Kişinin bu durumu devam ettirmesinin sebeplerinden birisi geçmişinde eşiyle ilgili yaşadığı negatif deneyimler olabilir. Bilinçaltında saklı intikam duygusu kişiye bunu yaptırıyor olabilir. Bunun dışında merakla başlamış ve zamanla alışkanlığa dönüşmüş bir davranış olabilir. Sebebi ne olursa olsun duyguların hoşnut olduğu fakat mantığın rahatsız olduğu bu durum, ruhu ikilemde bırakacak ve birtakım ruhsal sıkıntılara davetiye çıkaracaktır.

Bu konudan kurtulmak için öncelikle empati kurulmalı. Sonrasında atılacak en büyük adım kararlı olmak ve bu kararlılığı chat yapılan bireye hissettirerek bu duruma bir son vermek olacaktır. Tabii bununla birlikte kişinin eşiyle hâlihazırda yaşadıkları bu duruma son vermeyi engelliyor olabilir. Bu sebeple eş ile birebir paylaşımları artırmak ve eş olma rolüyle onunla birlikte daha fazla zaman geçirmek gerekir.

Chat'layan yuvalar!

Günümüzde chatleşmek maalesef bir çeşit sanal beraberlik haline geldi. Adam, saatlerce bilgisayar başında oturup hanımını, çocuklarını bir kenara itip başka bir âlemde geziyor. Eşiyle ilgileneceğine, onun can yoldaşı olacağı yerde, gidiyor bilgisayarla arkadaşlık ediyor. Daha doğrusu bilgisayardakilerle... "Bu yaptığın uygun mu?" dediğin zaman da, "Ben faydalı olmak için yapıyorum" deniyor.

Bir kere, en büyük hatamız, faydalı olmaya evden başlamak yerine "el"den başlamak... Evdekiler dururken, eh nefsimize de hoş geliyor, önce "el"lerle uğraşıyoruz. Kişinin önce kendisine, ailesine, sonra da diğer yakın çevresine, daha sonra da uzak çevresine faydalı olması gerekir. Şimdi, chat hastalarına sormak lazım:

Elinizi vicdanınıza koyun ve itiraf edin, eşinizle çocuğunuzla mı daha çok meşgulsünüz, yoksa bilgisayarınızla mı? Bazı chat hastası erkekler diyebilir: "Benim eşim benimle ilgilenmiyor, ben de o yüzden chatlerde sürünüyorum." Yapmayın, siz gerçek manada eşinizle ilgilendiniz de o sizinle ilgilenmedi mi? Bu kabul edilebilir bir mazeret değildir.

İnsanların kadın olsun erkek olsun, ilgiye, sevgiye ihtiyacı vardır. Siz verirseniz, alırsınız; ilgi, sevgi karşılıklı olur. Arkadaşlık, sevgiyi paylaşmak gibi değerlerimizi TV ve bilgisayar öldürüyor, güzelim aile yuvaları buzdolabına dönüyor adeta. Chat yüzünden kocasının yüzünü göremeyen, bunun için ruhî dengesini bozan çok kadın var.

Bekârlara gelince; art niyetli olanları bir tarafa bırakıp olayı iyimser bir şekilde ele alacak olursak, bunlar da genelde evlilik hayali ile chatleşiyorlar. İşi ileri götürüp tanıştıktan sonra da hayal kırıklığına uğruyorlar. Çünkü iki taraf da tam dürüst davranmıyor chatte... Sanki chatleşme yalan üzerine kurulmuş. Erkek kadın, kadın erkek numarası çekiyor. Daha nice yalanlar; her şey tozpembe...

Chatte tanışılan bir kişiyle gerçek bir evlilik kurulamaz. Maalesef dünya acımasızlaştı, güven duygusu yok oldu. Chatte tanışıp mutlu bir yuva kuranlar var demeyin, bu sadece bir kumar olur. O ancak binde birdir. Binde birin size isabet etmesini mi bekliyorsunuz? İnternet üzerinden tanışıp evlenen çiftler, sonra farklı dünyaların insanı olduklarını anladıklarında geride pişmanlıktan başka şey kalmıyor. Balın zehiri kıvrandırmaya başlıyor ve acı bir netice tecrübe hanesine yazılıyor.

Chat gerçeği aslında bu kadarla da bitmiyor, chat vakti öldürmekten pek de öteye geçen bir şey değil. Ve öldürdüğü şey sadece vakit de değil; insanın ailesiyle, akrabasıyla, arkadaşlarıyla ilgisini hatta sevgisini de öldürüyor. Hangi iş olursa olsun, yapılmasındaki zararı faydasından çoksa, o işi yapmamak aklın gereğidir. Buna göre tüm chatçiler; elinizi vicdanınıza koyup düşünün; eksiniz mi fazla, artınız mı? Tamam mı, devam mı? Kararınızı buna göre verin!

Sanal birliktelikler aileyi tehdit ediyor

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi günümüzde sanal birliktelikler artıyor. Aslında bu, tamamen fantezilerden oluşan, gerçekle bağlantısı olmayan, içi boş, kandırıcı, kendini, karşısındaki kişiyi tatmin edecek bir "obje" haline getirici son derece çirkin bir durum.

Bunun için, utangaçlık, sıkıntı, eşiyle işlerin yolunda gitmemesi, aradığı gerçek mutluluğu bulamadığı için ne yaptığını bilememe gibi bahaneler öne sürülebilir.

Hatta başkalarına sorarsa ayıp olur diye düşünüp merak ettiği soruların cevabını bulmak için yapılmış bir hata; önce merakla başlayıp sonra kendine hâkim olamayarak devam etme; kendi tipini beğenmeyip aşağılık kompleksi yaşadığı için, sanal ortamda birliktelik yaşarsa kendisini daha iyi hissetme gibi daha pek çok gerekçe sayılabilir.

Sanal birliktelikler, ilk etapta kişiyi duygusal olarak tatmin ettiği ve karşılıklı kimseden kimseye zarar vermediği (!) için tercih ediliyor. Kadınlar ve erkekler, birbirlerini hiç tanımadan sanal ortamda rast gele birbirleriyle tanışıyorlar ve bir süre sohbetten sonra başlıyorlar: Eğitimli-eğitimsiz, evli-bekar, yaşlı-genç fark etmiyor. Birçoğu farklı bir kimliğe bürünüp kendi gerçek kişiliğini sakladığı için, ekran başında rahat rahat herşeyi yaşıyorlar.

Başlangıçta çok fazlasıyla işlerine gelen bu durum, zaman içinde psikolojilerinin bozulmasına neden oluyor. Yapılan davranış, kendi içinde düzenli ve dengeli bir formda olmadığı için, ilerleyen zamanla birlikte en hafifinden "suçluluk psikolojisi"ne neden oluyor. Neden suçluluk psikolojisi?

Çünkü ne kadar sanal olursa olsun, herkes bal gibi biliyor ki yaptığı şey yasak ilişki. Buna bir anlamda zina da diyebilirsiniz. Günlük yaşamında "namus timsali" edalarıyla dolaşan bu kişiler, kendi sanal âlemlerinde ağızlarına bile almak istemedikleri kelimeleri kendilerine yakıştırdıklarının farkında? Bu nedenle bilinçaltı vicdan devreye giriyor ve "Sen ne yaptığının farkında mısın?" diyor. Üstelik muhatabının kim olduğunu bile bilmeden?

Aslında bu, bir ruhsal bozukluktur. Böylelerinin en kısa zamanda tedavi olması gerekir. "?mış gibi" yaşamak, gerçekten koparak sanalda var olmaya gayret etmek, psikolojik bir sorunun varlığına işaret eder. Ve yitirilen değerlerin?

İnsan kendisini harama götürecek meraklarından korumalı. Kendi nefsine zulmeden zalimlerden olmamaya özen göstermeli. Kendi sınırlarını belirlemeye çalışmalı. Sınırlarını zorlayacak veya kişiyi yanlışlık yaptığı duygusuna götürecek faaliyetlerden uzak durmalı. Çünkü insan bir kez bulaşınca, kendisini oradan kurtarması zorlaşıyor. En baştan sapmamaya gayret edin. Oturup kendinizi suçlamak yerine, dürtülerinizin aksine kürek çevirin yeter. (Mehtap Kayaoğlu)

(Bkz. Gençliğin Cinsellik İmtihanı, M. Ali Seyhan, NESİL YAYINLARI)

33 Kızlarla arkadaşlık kurmak caiz midir?

Bir Müslümanın başka Müslüman kardeşleriyle ister karşılıklı isterse sanal ortamda olsun konuşup dertleşmesi güzel bir şeydir. Ancak bu aynı cins olanlar içindir. Bir erkeğin bir kadınla konuşması ise bazı yönlerden dikkat etmeyi gerektirir.

Örneğin aşk, sevgi, gıybet, yalan ve şehevi hisleri uyandıran şeylerden olursa bu kesinlikle doğru değildir. Bu konuda kişinin evli veya bekar olması fark etmez. Evli birinin günahı ise daha fazla olur.

Fakat dini konularda Allah’ı, ölümü, ahireti ve dini duygu ve düşünceleri hatırlatan konuşmalar olursa elbette bunlar yasak olmadığı gibi sevabı da vardır. Ölçünüz bu olmalıdır. Bu ölçülerle hareket ettiğiniz zaman günaha girmeyeceğinizi ve kendinizi koruyacağınızı söyleyebiliriz. Ayrıca yaptığınız işi bir de vicdanınıza sormanızı tavsiye ederiz. Vicdanınız rahat değilse o işten vazgeçiniz.

İleride evlenecek iki çiftin, sadece yanlarında akrabalarından birer kişi bulunmak şartıyla bir yerde oturup yalnız konuşmaları caizdir, hatta sünnettir. Fakat flört tarzı ilişkilerde kadın ve erkeğin yanlarında akrabaları bulunsa bile konuşmaları caiz değildir. Dinimiz zinayı yasakladığı ve haram saydığı gibi zinaya götüren yolları da tıkamış ve haram saymıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinimiz flört tarzı ilişkiye nasıl bakıyor?

34 Adetliyken cinsel ilişkide bulunmanin karı koca için keffareti nedir?

Hanefî, Şafiî ve Malikîlere göre, adetli veya lohusa olan eşiyle cinsel ilişkide bulunan erkeğe keffaret cezası gerekmez. Ancak tövbe ve istiğfar etmesi gereklidir. 

Ancak  "Karısıyla hayız halinde, adetin ilk günlerinde ilişkide bulunursa bir dinar, son günlerinde bulunursa yarım dinar sadaka verir." (Nesai, Taharet 182, (1, 153) hadisine göre sadaka vermek iyi olur. 

Fıkıh kitaplarında, "Eğer kan kırmızı veya siyah ise bir dinar, sarı ise yarım dinar sadaka vermesi müstehap olur." (Mavsili, el-Ihtiyâr I/28; El-Muhit - Serahsi) denilmektedir. (Bir dînar, yaklaşık 4,5 gr. altın demektir.)

İlave bilgi için tıklayınız: 

DİNAR

35 Zina ettiğimiz kişiyle evlensek, evlenmeden önceki bu zinanın günahları affolur mu?

Öncelikle bir günah işlerken "nasıl olsa Allah affeder" yaklaşımı yanlıştır. Bu yaklaşımla günahı planlamak çok büyük bir yanlış olur. Allah sinelerin özünü bilir; Ona karşı samimi olunmalıdır. Ama nefsine uyarak zina etmiş, gerçekten pişman olmuş bir kul ise Allah'ın affını umabilir.

Zina eden bir kimsenin zina ettiğiyle evlenmesi yeterli değildir. Ayrıca tövbe etmesi, kul hakkı varsa helalleşmesi gerekir. Günah bir defa işlenir, bunun günahlığı da bir defadır. Eğer bu günah affedilmemişse günah olarak yazılmıştır.

Tövbe edip zina ettiği kişiyle nikahlanan kimsenin, bundan sonra nikahlı eşiyle cinsi münasebette bulunması zina olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Çok fazla zina yapan bir insan, sonra tövbe edip af dilerse, doğru yolu bulursa af olunur mu?

- Zina yapan (erkek veya kadın) birisinin, zina yapmayan birisi ile evlenmesi caiz midir?

36 Gusül konusunda vesveseden nasıl kurtuluruz? Guslederken kadın fercini yıkar mı?

Gusül ve abdestte kuru kalan bir yer kaldığında baştan abdest almak ve gusletmek gerekmez. Sadece kuru kalan yeri yıkamak yeterlidir. Ancak sizin durumunuz vesveseyle ilgilidir. Bu konuda vesvese yapmak doğru olmaz. Normal bir şekilde yıkanmak yeterlidir.

Vesvese olduğunda kuru da kaldığını düşünseniz, falza meşgul olmadan bırakmak gerekir. Çünkü vesvese anında insan kuru kalıp kalmadığında karar veremez. Kuru kaldığında şüphe etseniz dahi üç kere su verdikten sonra bir daha vermemelisiniz. Bu hem ağız burun için hem de bütün vücudu yıkamak için geçerlidir. Şeytan insana bu şekilde vesvese vererek, ibadetleri çekilmez hale getirmek ister. Şeytanın vesvesesine kanmamak gerekir. Bu durumlarda kuru kaldığını dahi düşünseniz gusül geçerlidir.

Fazla meşgul olup uzun süre banyoda kalmak şeytanın oyuncağı olmaktır. Guslü kabul edecek olan Allah'dır. Allah da vesveseye kapılıp suyun israf edilmesinden ve bir müminin şeytanın oyuncağı olmasından hoşlanmaz. Bunun için içiniz rahat olsun, üç defa su verdikten sonra Allah kabul eder deyip bırakmak gerekir

Guslederken kadın fercini (hazneyi) yıkar mı?

Cünüplük halinde veya hayız ve nifas hallerinde kadının haznenin dışını yıkaması vaciptir. Abdestte ise sünnettir. İç kısmını yıkamak icab etmez, o iç uzuvdur.

Feteva-yı Gıyasiyye'de: Kadın guslederken parmağını haznesine girdirmez denilmiştir. Muhtar olan (tercih edilen) de budur. Fetva bununla verilir.

(Feteva-yı Hindiyye, Ankara, I/51)

37 Peygember Efendimizin mastürbasyon (istimna) hakkında söylediği bir hadisi var mıdır?

Cinsî tatmin yollarından biri olan istimnanın şiddetle yasaklandığına dair:

"Eliyle nikâh yapan melundur",

"Yedi kişi vardır kıyâmet günü Allah onların yüzüne bakmaz. Ne onları (günâhlarından) temizler, ne de amel-i salih ehliyle bir araya getirir. Ateşe ilk giriciler olarak onları cehenneme atar. Ancak tövbe edenler müstesnâ (...) Bunlar eliyle nikâh eden, Lut kavminin ameliyle amel eden (homüseksüel), içki mübtelâsı,.."

gibi bazı hadisler rivâyet edilmişse de bunlar zayıf olduklarından, sadece kendileriyle amel edilmemiştir.

İstimnânın haramlığına hükmeden İmâm Şâfiî ve etbâı, bu hadislere değil, daha önce zikrettğimiz, Mü'minûn sûresinin 5-7. âyetlerine istinâd etmiştir. Kezâ bunun tahrimine kail olan bir kısım Mâlikîler de yine daha önce zikri geçen: "...evlenmeye gücü yetmeyenler oruç tutsun" diye emreden hadise istinâd etmişler ve: "Burada Resûlallah (aleyhissalâtu vesselâm) evlenmeye gücü yetmeyenlere oruç tavsiye etmiştir. Eğer istimnâ mübah olsaydı onu tavsiye etmek daha kolaydı..." demişlerdir.

İbnu Cüreyc'e göre Atâ da istimnânın kerâhetine inanmış, Sa'îd İbnu Cübeyr de: "Allâh istimnâ yapan bir ümmete azâb indirdi" demiştir. İbnu Ömer de adem-i cevâzına inananlardandır.

Öte yandan İbnu Abbâs, Mücahid, Amr İbnu Dinâr, Cabir İbnu Zeyd'den cevâzına dair bir kısım rivâyetler gelmiştir. Ancak bu cevâz iki şerden ehven olanı tercih şeklindedir. Meselâ İbnu Abbâs, bu hususta soran: "Câriye ile temâs istimnâdan, istimnâ da zinâdan ehvendir" der. Cevâzına kâil olan Hanbelîler ile bir kısım Hanefiler de aynı şekilde bâzı kayıtlarla buna cevaz vermişlerdir.

Hanefî fukahâsından Şürünbülâlî:

"Bekâr kimseye (kendisini zina, livâta gibi şeylerle harama atacağından) korktuğu şehvetini teskin için istimnâ câizdir. Bu fiilinden dolayı ne sevâb ne de günah kazanır, başa baş kurtarır. Fakat celb-i lezzet için yaparsa günâhkâr olur."

der. Şürünbülâlî'nin şârihi Tahtâvî, evli olan kimseye seyâhat, hayız gibi sebeplerle hanımına temâs müddeti uzasa da aslâ helâl olmayacağını tasrih ettikten sonra, "istimnâya cevâz, iki haramdan hafif olanı tercih etmektir" der ve kerâhat ve tahrimine dâir yukarıda zikrettiğimiz hadislerden bir kaçını kaydeder. Ancak İbnu Âbidin'in Mi'râcu'd-Dirâye'den yaptığı nakilde, istimnânın (şartlar tahakkuk ettiği takdirde) evli için de cevâzına hükmedenlerin olduğu anlaşılmaktadır.

(bk. Prof Dr. İbrahim CANAN, Kütüb-i Sitte)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- İstimna / mastürbasyon, kendi kendine tatminin dini hükmü, zararları, kurtulma yollarıhakkında bilgi verir misiniz?..

38 Allah´ın yasaklarına uyup zina etmeyen gencin, Allah katındaki yeri nedir? Zina etmemenin sevabı nedir ve Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in gençlere bu konuda müjdesi var mıdır?

Kadınla erkeğin nikâhsız birleşmelerine zinâ denmektedir. Zinâ semâvî dinlerin hepsinde haramdır.

İlgili âyetlerden bir kaçı şöyledir:

“Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın.” (En’am, 6/151)

“De ki: Rabbim, ancak gizlisi ve açığıyla her türlü fuhşu, günahı, haksız yere tecâvüzde bulunmayı, bu hususta hiçbir delil indirmediği halde Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (A’râf, 7/33)

“Zinâya yaklaşmayın. Şüphesiz ki o, pek çirkin bir şeydir ve pek kötü bir yoldur.” (İsrâ, 17/32)

Zina dahil her günahtan uzak durmak vaciptir, yani farzdır. Emredilenleri yapmak vacip olduğu gibi, yasaklanan şeyleri yapmamak da onun gibi vaciptir. Bir tek vacibi işlemek bir çok sünnet işlemekten daha sevaplıdır. Bu sebeple, bir kimse herhangi bir günahı işleme imkânı olduğu halde sırf Allah korkusundan dolayı o günahı işlemezse bir vacibi işlemiş olur.

Tabii ki, günahların işlenmesi gibi onlardan sakınmak da o günahların büyüklüğü ve çekiciliği oranında değişir. Bu açıdan baktığımızda, zina suçu çok büyük ve de çok çekici olduğundan -imkânı olduğu halde- Allah korkundan ondan uzak durmak çok büyük sevap kazandıracağına şüphe yoktur.

Nitekim Ebu Hureyre’den nakledilen bir hadiste Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

"Yedi kişi / grup var ki, Allah kendi (arşının) gölgesinden başka gölgenin olmadığı günde, onları (arşının) gölgesi altında gölgelendirecektir: Bunlar:
- Âdil imâm / devlet reisi / yetkililer,
 - Rabbine ibâdet içinde yetişmiş genç,
- Gönlü mescitlere bağlı olan kimse,
- Allah için birbirlerini seven, buluşmaları da ayrılmaları da buna dayalı olan iki kimse,
- Mevki ve güzellik sahibi bir kadının gayri meşru bir isteğine: ‘Ben Allah'tan korkarım’ diyen kimse,
- İnfâk ettiğinde sol tarafının, sağ tarafının ne infâk etmekte olduğunu bilmeyecek kadar gizli sadaka veren kimse,
- Tenhâ yerde Allah 'ı zikredip / düşünüp de, iki gözü dolup taşan kimse.”
(Buharî, Ezan, 36).

Diğer bir rivayete göre, Peygamberimiz (a.s.m) Ashabıyla beraber bulunuyordu. Bir genç çıkageldi ve çok saygısızca:

 "Ya Resulallah! Ben felanca kadın ile arkadaş olmak istiyorum, onunla zina yapmak istiyorum." dedi. Ashab-ı Kiram, bu durumdan çok öfkelendiler. İçlerinden gazaba gelerek genci dövmek ve huzuru Resulullah (asv)'dan çıkarmak isteyenler oldu. Bazıları bağırıştılar. Çünkü genç çok hayasız konuşmuştu.

Sevgili Peygamberimiz (a.s.m) "Bırakın o genci." buyurdu. Resulullah (asv), genci yanına çağırdı, dizinin dibine oturttu. Gencin dizlerini kendi mübarek dizine değdirecek bir şekilde oturttu ve:

 "Ey genç, birinin annenle bu kötü işi yapmasını ister misin? Bu çirkin hareket hoşuna gider mi?" diye sordu. Genç hiddetle:

 "Hayır Ya Resulallah." diye cevab verdi. Resulallah (asv):

"Öyle ise o çirkin işi yapacağın kimsenin evlatları da bundan hoşlanmazlar." Sonra:

"Peki, bu çirkin işi senin kız kardeşinle yapmak isteseler, sever misin?" diye sorduklarında genç :

"Hayır, asla!" diyerek hiddetleniyordu.

"Şu halde insanlardan hiç kimse bu işi sevmez." buyurdu. Sonra Hz.Peygamber (a.s.m) mübarek elini bu gencin göğsüne koyarak şöyle dua etti:

"Allah'ım! Sen bu gencin kalbini temiz kıl. Namusu ve şerefini muhafaza eyle ve günahlarını da bağışla." buyurdu.

Genç, Resulallah (asv)'ın huzurundan ayrıldı. Bir daha günah işlemediği gibi böyle bir kötü düşünce aklından bile geçmeden yaşamış! (Müsned, 5/257)

Bir diğer rivayette Rasûl-ü Ekrem (a.s.m Efendimiz,

“Gençlerinizin en hayırlısı, (sefahetten uzak durmakta ve temkinli davranmakta) ihtiyarlara benzeyendir. Yaşlılarınızın en fenası ise, (başını gaflete sokmakta ve nefsinin arzularına uymakta heva-perest) gençler gibi yaşayandır.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, X/270; İbn Hacer, el-Metalibu’l-Aliye, III/3). buyurmuştur.

“Şu dört şeyden sakınan Cennete girer: “Cana kıyma, haram yeme, zinâ etme, içki içme.” (Câmiü’s-Sağir, 4/1522)

Bu hadis, zina etmeyenin alacağı mükafatı bildirirken,

“Zinâ edenler -eğer tövbe etmemişlerse- haşir meydanına vücutları yanar halde gelirler.” (Câmiü’s-Sağir, 2/542)

hadisi de zina edenin haşir meydanına çıkacağı durumu gözler önüne sermektedir.

Zinâ en büyük günahlardandır. Fakat bu günahtan kurtulmanın yolu elbette vardır. Makbul şekilde tövbe eden her kul gerek dünyada, gerekse âhirette günahların baskısından, şiddetinden, cezâsından ve kendisinden Allah’ın rahmetiyle ve mağfiretiyle kurtulabilir.

Bu nedenle Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Kul bir günah işler ve günahı sebebiyle Cennete girer. Bu şöyle olur: İşlediği günah devamlı hatırındadır. Bu günahtan dolayı Allah’tan utanır ve o günahtan tövbe edip kaçınır. Böylece Cennete girer.” (Câmiü’s-Sağir, 2/554).

İlave bilgi için tıklayınız:

''Gençliğin taşkınlığına kapılmadan kendini ibadete verip isyan etmeyen gence, Allahu Teâlâ hoşnutluk duyar.” diye bir hadis var mıdır?

Nefisle cihad nasıl olmalı ve cinsel baskıdan kurtulma çaresi nedir?

Kıyamet günü Arş'ın gölgesinde gölgelenecek olan yedi grup kimlerdir? Hangi özellikler buna neden olmaktadır?

Gençken mi, yaşlıyken mi ibadet etmek? Peygamberimiz'in gençliğe verdiği önem?

Gençliğin verdiği hevesatlardan kurtulma yolları?

Ahir zamanda genç olmak?

İnsanların en hayırlısı gençken yaşlı gibi görünmek isteyendir,...

Gençliğin Tehlikelerinden Sakınınız

En Hayırlı Gençler

39 Sık sık ihtilam olmak: Rüyada ihtilam sık oluyorsa, bunu azaltmanın bir yolu var mıdır?

Sürekli ihtilam olmanın dinen bir mahzuru yoktur. Ancak sürekli ihtilam olmanın bazı sebepleri vardır. Bu da fazla yemek, haramlara çok bakmak vb. nefsin hoşuna giden şeyleri yapmaktan kaynaklanır.

Ayrıca bir rahatsızlığınız olabilir. Sahasında uzman bir doktora danışmanızı öneririz. Bu rahatsızlığınızdan kaynaklanabilir.

Belinizi sıcak tutmanızı tavsiye ederiz. Haramdan ve açık saçık şeylerden kendimizi korumaya çalışmalyız. Bol yağlı ve vitamini bol şeyleri yiyerek uyumayın. Uykudan dört-beş saat önce yemeği kesiniz.

İmkanınız varsa oruç tutun. Çünkü oruç şehevi duyguları kırar.

Efendimiz (asm) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:

"Ey gençler topluluğu! Kim içinizden evlenmeye güç yetirebiliyorsa evlensin. Çünkü gözü haramdan en çok saklayan, ırzı en iyi muhafaza eden budur. Kim de evlenmeye güç yetiremezse oruca devam etsin. Zira oruç, onun için bir korunmadır."(Buhârî, Nikâh 2-3; Müslim, Nikâh 1-3; Ebu Dâvud, Nikâh 1; Tirmizî, Nikâh l Nesâî, Nikâh 3; İbn Ma'ce, Nikâh 1).

40 Gözdağı verip ailede otoriteyi temin etmek için, erkeğin evine birkaç gün gelmemesi veya tartışma esnasında öfkelenerek hanımına? "Seni sevmiyorum, defol git, senden bıktım, yeter artık, bu evliliğe son verelim!.." demesi, nikâha zarar verir mi?

Aile mukaddes bir müessesedir. Sınırları Kur'an ve hadisin kesin kaideleri ile çizilmiş ciddi bir kuruluştur. Mesela, Bakara, Nisa ve Nur Sureleri bu maksatla okunacak ve incelenecek olsa, Kur'an'ın nikâh ve talak meselesine ne derece ehemmiyet verdiği yakinen görülecektir. Hadis kitaplarında ise bu meseleler müstakil bölümlerde genişçe ve teferruatlı bir şekilde yer almaktadır.

İslam'ın hayat düzeni olan fıkıh kitapları da gözden geçirildiğinde görülecektir ki, nikâh ve talak meseleleri, ciltler dolusu bir muhteva içinde enine boyuna işlenmektedir. Bunun içindir ki, İslamiyet kadar nikâha ve aile müessesesine önem veren bir din ve sistem yoktur.

Evet, aile yuvasını kurmak ne kadar mühimse, yıpranmasına meydan vermeden yaşatmak da o kadar önemlidir ve büyük bir maharet ve akıllılık isteyen bir iştir. Aileyi yıpratan ve yaralayan sebeplerin başında yersiz tartışmalar, lüzumsuz münakaşalar ve manasız tavırlar gelmektedir.

Fakat şu da bir gerçektir ki, hepimiz nefis taşıdığımız için, şöyle veya böyle bir tartışmanın olmadığı aileyi göstermek de mümkün değildir. Burada en büyük rol erkeğe düşmektedir. O, ailede her meselede idarecidir ve sorumluluğu büyük ölçüde omuzunda taşımaktadır. Bunun için, geçimsizliğin büyük ölçüde hanımdan kaynaklandığını biliyorsa, Kur'an'ın tavsiyesine uyarak "öğüt verir", yani elbirliğiyle aileyi yaşatmanın yollarını ararlar. Bunda bir başarı elde edemezse, "yatağını ayırır."

Ancak geçimsizliğin had safhaya vardığı, arabulucuların netice alamadığı zamanlarda boşama ifadelerine müracaat edilebilir. Bunda da talakın üçü birden verilmez, belli aralıklarla teker teker verilir ki, tekrar dönebilecek açık bir kapı kalsın.

Boşamayı ifade eden sözleri, olur olmaz zamanlarda kullanmamak lazımdır. Çünkü böyle ifadeler kızgınlıkla da söylense, korkutmak için, psikolojik bir baskı gayesiyle yahut şaka ile de söylenecek olsa netice değişmez; yerine ve niyete göre birden üçe kadar talak vuku bulabilir.

Sözünü ettiğiniz ifadelerin nikâha zarar verip vermeyeceğine gelince; erkek, hanımına "Defol git, seni istemiyorum." gibi sözleri söylerken, o anda boşama niyetini taşıyor ve bunda da bir veya iki talak niyet ediyorsa, hanım bain talakla boş olur. Bu sözü söyledikten sonra pişmanlık gösterirse tekrar hanımına dönebilir.

Şöyle ki: Bundan sonra kadın iddet bekler ve bu müddet içinde erkek tekrar hanımına dönmek isterse, yeni baştan nikâh yapıyormuş gibi, şahidler ve mehirle birlikte nikâh kıyılır; fakat bu esnada kadının da "kabul ettim" diyerek rızasını belirtmesi gerekir.

Ancak erkeğin eve birkaç gün gelmemesi ve "seni sevmiyorum, senden bıktım, yeter artık, bu evliliğe son verelim, seninle evlendiğime pişmanım" gibi sözler sarf etmesi, nikâhın sıhhatine bir zarar vermese de dili bu çeşit sözlere alıştırmamak lazımdır. Çünkü farkında olmadan aileyi yıkacak bir ifadenin ağızdan çıkması mümkündür.

(bk. Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)

41 Cinsel ilişkiye girildiği zaman, dinimize göre ortamın karanlık olması mı gerekiyor?

Böyle bir şart yoktur; ancak bu konuda bazı tavsiyeler vardır. Cima/cinsel ilişki esnasında üzerin örtülü olması ve fazla ışıklı olmamsı önerilir.

Soyunma sırasında, utanma duygularının korunması için, bu işin perdelenmesi gerekir. Bunun için ya lamba söndürülmeli veya az ışıklı gece lambası bulundurulmalıdır. Çıplak vücutla ortada görünmenin vereceği sıkıntıyı hesaba katmalıdır. Bu durum edebe de aykırıdır.

Bazı erkekler, zifaf gecesinde hem kendi vücutlarını teşhir eder, hem de kadını tamamen soyarak, kaba ve hoyratça davranışlarıyla, gelini sıkıntı içinde bırakırlar. Bu çok yanlıştır.

Soyunma olayında, ayakta büsbütün soyunmaya kalkışmamalı, yalnız üstteki kaba elbiseler çıkartılmalıdır. İç çamaşırlar, yorgan altına girdikten sonra çıkarılmalıdır.

İlişki öncesinde gözler malum hisleri kamçılayıcı meşru şeyler görmeli, duygulara kötü tesir edecek görüntülere takılmamalıdır. Mesela bu vakit gece ise, o andaki mekanın fazla ışıklı olmaması, ışığın söndürülmüş veya -gece lambası gibi- azaltılmış olması uygun olur.

42 Bir kadın, kocası her isteği zaman onunla beraber olmak zorunda mıdır?

Bu konuda en güzeli her iki tarafın da biyolojik ve psikolojik durumlarının gözetilmesidir. Demek ki, kadın ya da erkek, dini, sağlık, ortam, biyolojik ya da psikolojik açıdan bir engel olmadıkça birbirlerinin isteklerine cevap vermeleri gerekir.

Eşlerin cinsel görevden kaçınmaları caiz değildir.

Kadının cinselliğinden yararlanmak kocanın hakkı olduğu gibi, erkeğin cinselliğinden yararlanmak da kadının hakkıdır. Kadın bu hakkı yerine getirmediği zaman günahkar olduğu gibi, erkek de bu hakka riayet etmediği takdirde günahkar olmuş olur.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları bir derece daha fazladır." (Bakara, 2/228)

Bu ayette bahsedilen "bir derece" cinsellik konusunda değildir. Cinsellik konusunda erkek-kadın eşittir. Erkeğin bir derece daha haklı olduğu konu onun kadını gözetmesi, malını koruması, onu idare etmesi, ailenin yükünü çekmesi açısındandır.

Sorunuzla ilgili olarak Allah Resulu (asm) buyuruyor:

"Kocası yanında iken onun iznini almadan bir kadının nafile oruç tutması helâl olmaz. Kadın, kocasının izni olmadıkça, evine hiç kimsenin girmesine izin veremez." (Buhârî, Nikâh 86; Müslim, Zekât 84)

"Kişi cinsel ilişkide karısını çağırdığı zaman, karısı ocak başında yemek pişiriyorsa da kocasının davet cevap versin." (Tirmizî, Radâ` 10)

"Kişi karısını yatağa çağırdığı zaman (bir özrü olmadan) kadın gelmekten kaçınır, kocası da bu sebeple ona kırgın olarak gecelerse, melekler sabaha kadar o kadına lanet ederler." (Buharî, Nikâh 85; Müslim, Nikâh 120)

"Size cennetlik kadınları tanıtayım mı? Onlar bir hata ettikleri veya kocaları tarafından bir haksızlığz uğratıldıkları zaman kocalarına karşı: 'Seni hoşnud etmedikçe uyumayacağım.' diyebilen kocalarına düşkün kadınlardır." (Tefsir-i Kurtubi, III/124)

Aynı şekilde kocanın cinselliğinden yararlanmak da kadının hakkıdır. Bu hakkını almasına yardımcı olmak da kocasının görevidir. Kocanın bu görevini yapmaması, onu suçlu ve günahkar yapar.

Demek ki, kadın ya da erkek, dini, sağlık, ortam, biyolojik ya da psikolojik açıdan bir engel olmadıkça birbirlerinin isteklerine cevap vermeleri gerekir.

43 Kişinin kendi yatağında çıplak olarak uyuması dinimize göre uygun mudur?

Çıplak olarak örtü altında uyumak caizdir. Örtüsüz çıplak uyumak ise, her zaman insanın yanında bulunan melekler bundan dolayı sıkıldığı için, çıplak bulunmak uygun görülmemiştir.

Bu konuda Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Çıplak durmaktan sakının, çünkü sizden ayrılmayan ancak abdest bozarken ve hanımınızla cinsel ilişki yaparken ayrılan melekler vardır, onlardan haya edip onlara karşı saygılı olunuz.(Tirmizi, Edeb, 42)

Yani onlar sizin çıplaklığınızdan utanır ve sıkılırlar.

44 Aynı odada çalışan bir erkek ve bayanın konuşması caiz midir?

Bir Müslümanın başka Müslüman kardeşleriyle ister karşılıklı, isterse sanal ortamda olsun konuşup dertleşmesi güzel bir şeydir. Ancak bu aynı cins olanlar içindir. Bir erkeğin bir kadınla konuşması ise bazı yönlerden dikkat etmeyi gerektirir.

Örneğin aşk, sevgi, gıybet, yalan ve şehevi hisleri uyandıran şeylerden olursa, bu kesinlikle doğru değildir. Bu konuda kişinin evli veya bekar olması fark etmez. Evli birinin günahı ise daha fazla olur.

Fakat dini konularda Allah’ı, ölümü, ahireti ve dini duygu ve düşünceleri hatırlatan konuşmalar olursa veya iş gereği yapılan konuşmalar olursa, elbette bunlar yasak olmadığı gibi sevabı da vardır. Ölçünüz bu olmalıdır. Bu ölçülerle hareket ettiğiniz zaman, günaha girmeyeceğinizi ve kendinizi koruyacağınızı söyleyebiliriz. İş gereği ve ya dini konuda sohbet amaçlı da olsa kadınla erkeğin bir odada yanlız kalmaları caiz değildir.

Ayrıca yaptığınız işi bir de vicdanınıza sormanızı tavsiye ederiz; vicdanınız rahat değilse o işten vazgeçiniz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kadın sesi, erkeğe haram mıdır?

45 Tecavüze uğramış kişi kürtaj yaptırması caiz midir?

"Meşru olmayan bir cenin, şekillenmeden yani ruh üflenmeden önce kürtaj yapılabilir." (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 327) diyen alimler varsa da, ruh üflenmeden de çocuğun (ceninin) asla alınamayacağını, kürtaj yapılamayacağını, bunun asla caiz olmayacağını söyleyen alimlerimiz de vardır. Çünkü,  zina mahsulü de olsa çocuğun hiç bir suçu ve günahı yoktur.

Nitekim, fıkha göre idama mahkum, mesela zina yapmış evli kadın hamile ise çocuğu doğurmadıkça infaz edilemez. Demek ki, çocuk öldürülemiyor.

Tecavüz sonucu dünyaya gelmesinden çocuk ve annesi asla sorumlu olmaz. Çünkü çocuk ve anne masumdur. Hiç bir şeklide, anne ve çocuk bundan dolayı kınanamaz. Suç, sorumluluk ve ceza tecavüz edenedir.

Anne karnındaki bir bebeğe ruhun üflenmesi konusunda detaylı bilgi için tıklayınız.

46 Kadının kayınbiraderler ile olan mahremiyeti ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verir misiniz?

Kayınbirader eşinize nâmahremdir ve dinen yabancıdır. Bunun için onun yanında el ve yüzünüzün dışında bedenini açmaması gerekir. Açamadığı gibi, aynı odada ve mekânda baş başa da kalamaz. Çünkü Peygamber Efendimiz (asm), kocanın erkek akrabalarının, kadın için "ölüm" olduğunu ifade ederek, sakınılmasını tavsiye etmişlerdir. Hadisi şerif şöyledir: Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir defasında, şöyle buyurmuştur:

"Kadınların yanına girmekten kaçının." Bir adam:

"Kocasının (kardeş, amca, amca oğlu gibi) yakınları da mı?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:

"Yakını ölümdür." buyurdu."(Tirmizî, Radâ, 16; Ahmed b. Hanbel, IV/149, 153).

"Yakını" diye tercüme ettiğimiz “hamv” kelimesi, kocanın baba, oğul, kardeş, yeğen, amca, amca oğlu gibi akrabalarının hepsini ifâde eder; sadece kayın, yeğen vs. ile tercümesi tam olmayabilir.

Bu hadisin şerhinde İmam Nevevi der ki:

"Bir kimse âdet ve geleneğe göre, kardeşinin hanımıyla baş başa kalır, işte ölüm budur. Söyleşinin yasaklanması yabancı erkeklerden daha lâyıktır. Hadisin doğru mânâsı da budur."

Yani herhangi bir yanlış bakış veya hatalı bir davranış aile içinde birtakım kötü gelişmelere sebep olabilir. Bunun için tedbirli ve ihtiyatlı olmalı. İslâm'ın bu hususta bize tavsiye ettiği ölçüyü aşmamaya dikkat etmelidir. Bu durum aynı zamanda aile sağlığının da gereğidir.

Netice olarak, eşinizin erkek kardeşinizin yanında tesettürsüz olarak oturması caiz olmaz.

Nevevî,  hadisteki "hamv" kelimesinden maksadın, kadın bekar olsaydı evlenmesi helâl olan kocanın kardeşi, kocanın kardeşinin oğlu, kocanın amcası, kocanın amcasının oğlu, kocanın kız kardeşinin oğlu ve benzerleridir, diye açıklamıştır. Toplumun âdeti bu sayılanlar konusunda epeyce gevşeklik gösterilir, erkeğin erkek kardeşi, kardeşinin hanımıyla yalnız kalır. İşte Resûlullah bunu ölüme benzetmiştir. Yani bu, yasaklamada yabancı olanlardan daha önce gelir.

Kadının kocasının erkek yakınlarıyla yalnız kalmasını Efendimiz (asm)'in ölüme benzetmesindeki gaye farklı şekillerde açıklanmıştır:

* Yakınla yalnız ve baş başa kalmak, günah işlemeye neden olabilir. Böylece dinine zarar vermekle bir açıdan onu öldürmüş gibi olur. Veya  günah işleyerek recm cezası gerekirse, bu durumda kişi gerçekten ölmüş olur.  Yahut da kocası kıskançlığın sevkiyle eşini boşar ve kadın zarar görür.

* Kişinin, kardeşinin veya yeğeninin eşiyle yalnız kalması ölüm makamındadır. Araplar hoş olmayan şeyi ölüme benzetirler.

* İbnu'l-Arabî de der ki: "Bu, yani ölüm, Arapların örnek olarak verdikleri bir kelimedir. Nitekim "arslan ölümdür" derler, yani "arslana yaklaşmada ölüm var" demektir. Bu durumda hadisin ma'nâsı şöyle olur. "Kadın, kocasının yakınıyla yalnız kalmaktan sakınsın, tıpkı ölümden sakındığı gibi."

* Bazı âlimler şu manânın da muhtemel olduğunu söylemişlerdir: "Kadın bir erkekle yalnız kaldı mı âfet kaynağı olur, günaha karşı hiç kimseden emin olunamaz. Öyleyse kadının yakını ölüm olsun, yani kadınla ölümden başka hiç kimsenin yalnız kalması caiz değildir."

* Yakınlarla baş başa kalmanın ölüme benzetilmesi, diğerleriyle baş başa kalmanın bir sakıncası olmayacağı sonuncunu vermez. Kocanın yakını ile yalnız kalması bir başkası ile baş başa kalmasından daha çok olur. Bu sebeple bundan meydana gelecek nefis ve şeytanın telkinleri, yabancıdan gelecekten daha fazladır. Yakının, bir yabancıya göre herhangi bir yadırganmaya uğramadan kadınla teması ve baş başa kalması daha çok mümkün olduğundan, fitne çıkma ihtimali daha fazla olur.

* Kadı İyâz da şunu söylemiştir: "Hadisin ma'nâsı şudur: 'Yakınlarla halvet dinde fitne ve helâke sebep olur. Bu sebeple Resûlullah onu, ölüm helâkine benzetti ve hadisi gayet sert bir ifade ile ifade buyurdu.' "

* Kurtubî der ki: "Hadisin ma'nâsı şudur: "Kocanın yakınlarının, kocanın karısının yanına girmesi kötülük ve fesadda ölüme benzer, yani bu, açık bilinen bir haramdır. Halkın bu husustaki gevşekliği  sebebiyle Resûlullah, ondan sakındırmak ve daha dikkatli olunmasına dikkat çekmek için ölüme benzetti." (Canan, İbrahim, Kütüb-i Site Tercüme ve Şerhi, X/226 vd.)

47 İslam adabına göre, anne ve babanın yatak odalarına çocuklarının girmesinde nelere dikkat edilmelidir?

Evdeki çocuklar, yaşları itibariyle erginlik çağına girenler ve girmeyenler olmak üzere ikiye ayrıldığı gibi; küçük yaşta olanlar da iyiye kötüye, hayra şerre aklı erenler ve ermeyenler olarak ayrı bir tasnife tabi tutulabilirler.

Bu meseleye esas teşkil eden şaşmaz ölçü Nur Suresinin 58. ve 59. ayetlerinde yer almaktadır. Şöyle ki: 

“Ey iman edenler! Köle ve cariyeleriniz ve sizden olup da henüz büluğ çağına ermemiş çocuklarınız, yanınıza girmek için şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah namazı öncesi, öğle vakti elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazı sonrası sizin için üç mahrem vakittir. Bu vakitlerin haricinde yanınıza izinsiz girmelerinde ne size ne de onlara bir günah yoktur. Çünkü onlar sizin yanınıza sık sık girmek zorunda kalırlar, siz de birbirinizi sıkça dolaşırsınız. Ayetlerini Allah size böyle açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyle bilen, her işi hikmetle yapandır.”

“Çocuklarınız büluğ çağına erdiklerinde, kendilerinden önceki büyüklerin izin istemeleri gibi, bu üç vaktin dışında yanınıza girmek için izin istesinler. Ayetlerini Allah size böyle açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapandır.”

Ayet-i kerimede tasnife tabi tutulan üç vakitten sabah namazı öncesi, yataktan kalkıp giyinme zamanıdır; öğle vakti, bilhassa sıcak memleketlerde kaylule adı verilen gündüz uykusu zamanıdır; yatsı namazı sonrası ise, yatmak için soyunulduğu zamandır.

Demek ki, anne, baba hem büyük çocuklarından, hem de karı koca münasebetlerine aklı erebilecek yaşa gelen çocuklarından ayrı bir odada yatarlar. Bu çocuklar da bu üç vakitte veya anne, babanın üzerlerini değiştirdikleri zamanlarda onların bulunduğu odaya müsaadelerini almadan giremezler.

Büyük çocukların anne, babalarıyla olan münasebetlerine gelince; bu hususa şu hadis-i şerif ışık tutmaktadır: Ata bin Yesar anlatıyor: Resulullaha (a.s.m.) bir zat gelerek sordu:

“Ya Resulallah, annemin yanına girerken izin isteyeyim mi?”

“Evet.” cevabını verince, o zat tekrar, 

“Ama ben onunla beraber evde oturuyorum.” dedi.

Resulullah ise, “Ondan izin iste.” buyurdu.

O zat, “Ben onun hizmetini görüyorum.” deyince, Resulullah,

“Annenden izin iste, onu çıplak olarak görmek hoşuna gider mi?” diye sordu.

O zat, “Hayır” dedi. Bunun üzerine Resulullah, 

“Öyle ise her seferinde yanına girerken annenden izin iste buyurdu.” (Muvatta, İstizan:1)

Evet, mesele ayet ve hadislerde özetle böyle yer alıyor. Bu ölçü ve adaba ne kadar uyabilirsek, o nispette rahat ve huzur buluruz.

(bk. Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)

48 Gusül abdestinden önce normal abdest almak şart mıdır?

Öncelikle gusülde farz olan ağzın burnun yıkanması ve bütün vucudun yıkanmasıdır. Niyet etmek, besmele çekmek ve gusülden önce abdest almak sünnettir. Bu sünnetleri hiç yapmasanız da guslünüz geçerlidir. Sizin aldığınız gusül de geçerlidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Gusül Nasıl Alınır...

49 Cinsel konularla ilgili kapsamlı bilgi verir misiniz? Cinsel ilişkiye girme konusunda dinimizin her hangi bir önerisi var mıdır?

İslâmiyet insan yaratılışına uygun en tabiî bir dindir. Bu nedenle müminleri evlenmeye teşvik etmiştir. Evlilik sayesinde cinsi arzular tatmin edilir, iffet ve namus korunur, neslin devamı mümkün olur.

İslâm'a göre cimâ'ın da bir takım adâbı vardır. Bunlar; birleşmeden önce euzü-besmele çekmek; örtü altında olmak; kıbleye karşı olmamak; aybaşı halinde yapmamak, dübürden sakınmak, kadına yumuşak davranmak; o da ihtiyacını giderinceye kadar terketmemek; ikinci defa ilişkide bulunacaksa eteğini yıkamak; gecenin başlangıcında ilişkide bulunacaksa uyumadan önce yıkanmak, hiç değilse abdest alıp öyle uyumak; sevgi ve ilgiyi artırıcı hareketlerde bulunmak ve:

"Allah'ım! Bizden ve bize vereceğin çocuktan şeytanı uzak kıl" diye dua etmek. Kim bu duayı okur da çocuğu olursa şeytan onu saptıramaz (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI, 303; Mansur Ali Nasıf et-Tâc, II, 3082; Gazâli, İhya', Kahire 1967, II, 63-65).

İslâm cinsi arzuların meşru yoldan giderilmesini ister. Kadına dübürden yani anüsten yaklaşmayı yasaklaması Kur'anî nass ile belirlenmiştir. "Allah'ın size emrettiği yerden onlara gidin" (el-Bakara, 2/222) buyrulur. Bu bildiğimiz tenâsül yoludur. Arka yoldan yaklaşmak doğru değildir. Peygamber Efendimiz: "Hanımına dışkı yerinden yaklaşan kimse lanete uğramıştır." buyurur. Başka bir hadîslerinde de:

"Erkeğe veya kadına arka yoldan yaklaşan kimseye Allah, rahmet bakışıyla bakmaz" buyururlar (Mişkâtü'l-Mesâbih, II, 184). Böyle davranmak küçük livata olarak kabul edilmiştir.

Adet gören veya lohusalık halinde bulunan kadınlarla cinsi ilişkide bulunmak haramdır. Nitekim: "Hayız zamanında kadınlarınızla cinsi münasebetten vazgeçin. " (el-Bakara, 2/222) ayeti bunu açıkça ifade etmektedir. Cinsi münasebetten sonra gusletmek farzdır.

(Şâmil İslam Ans.)

İlave bilgi için tıklayınız:

CİNSEL İLİŞKİDE HELALLER- HARAMLAR

Cinsel ilişkide sınırlar nelerdir ve oral yolla yapılan uygulamalar caiz midir?

Gerdek gecesi

50 Kol alçılıyken gusül abdesti alınır mı ve ilişkiye girmek günah mı?

Kol alçılı iken gusül abdesti almak ve ilişkiye girmek caizdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ameliyat olan kimse nasıl gusül alır? Mesh ederek gusül olur mu?..

51 Akrabaların elini öpmek ya da tokalaşmak caiz midir? Namahrem yaşlı erkeğin elini öpmek caiz midir?

Erkeğin şehevi duyguları kadına göre daha geç dönemde kesildiği için, yaşlı da olsa onların ellerini öpmek caiz değildir.

Kadın şehevânî histen kesilmiş yaşta ihtiyar olursa, onunla musafaha yapmada, elini öpmede bir mahzur yoktur. Çünkü, arada hissî bir mahzur kalmamış bulunmaktadır. Ancak erkek kaç yaşında olursa olsun, isterse seksen-doksan yaşında bulunsun, haramlık devam etmektedir.

Bir erkeğin kendisine nikâhı düşebilen yabancı bir kadınla; bir kadının da baba, kardeş, dayı ve amcaları gibi mahremleri sayılan erkeklerin dışında diğer erkeklerle tokalaşması caiz görülmemektedir.

Bu hususta Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) nasıl hareket ettiği bizim şaşmaz bir ölçü durumundadır. Efendimiz, kendisine bîat için gelen sahabî hanımlara şöyle buyurmuşlardır:

“Ben kadınlarla tokalaşmam. Benim yüz kadına söylediğim söz bir kadına söylediğim söz gibidir.”1

Hz. Âişe Validemiz (r.a.) ise Resulullahta (a.s.m.) gördüğünü şöyle nakletmektedir:

“Resulullahın (a.s.m.) mübarek eli hiçbir yabancı kadının eline kesinlikle değmedi.”2

Hadislerdeki ölçü bu şekilde belirtilmektedir. Bundan dolayı gerek iş hayatında, gerekse ailevî münasebetlerde ve bazı merasimlerde erkeğin kendisine yabancı bir kadınla veya bir kadının yabancı bir erkekle tokalaşması hususunda bir ruhsat bulunmamaktadır.

Ayrıca bu bir zaruret de değildir. Yani, “Bu zaruri bir haldir.” diye insan gönül rahatlığı içinde bu yasağı işleme yolunu zorlayamaz. “Zaruret”, ancak insanın “muztar” halde kaldığı, haram olan o şeyi yapmadığı zaman canına, malına ve namusuna bir zarar gelebilecekse ve bu durum da kuvvetli bir ihtimalle tahmin ediliyorsa, ancak o zaman yapılır. Yoksa her akla gelen sıkıntılı bir hâl, her karşılaşılan âcil ve ânî bir durumda “bu zarurettir” diyerek haram olan bir şeyi yapmak ve tatbik etmek gerekir ki, bu, suistimali netice verir. O zaman her önüne gelen kendi ölçülerine göre bir “zaruret” bahanesi ileri sürer, böylece bütün mahzurlu şeyler mübahlaşıverir. Halbuki mesele böyle değildir. Zaruret ancak meşru çerçeve içinde kalmanın imkânsız olduğu hallerde söz konusu olabilir.

Bir Müslüman, sosyal münasebetlerine zarar vermeden meşru daire içinde kalabilir, yaşayabilir.

Öyle ise, “zaruret mecburiyet” prensibini hatıra getirerek erkeklerin nâmahrem olan kadınlarla, kadınların da yabancı erkeklerle tokalaşmasının bugün artık zaruret gerekçesiyle tatbik edilmesinin haklı bir dayanağını bulmak pek o kadar kolay değildir. Çünkü, böyle bir zaruret yoktur. İnsan yapmadığı zaman ne canına ne malına ne de namusuna bir eksiklik ve zarar gelmez.

Çevrenin garip karşılayacağı ihtimalinin, kişinin yabancı kadınla tokalaşmadığı an medenî münasebetlerde bir eksiklik olacağı telâkkilerinin, dikkatleri üzerine çekerek “gerici, yobaz” olarak karşılanmanın haklı sebeplerini bulmak mümkün olmasa gerektir.

Bunlarla birlikte Batı'dan gelen bu yanlış âdet ve “görgü kuralı” yaygın bir şekilde yerleşmiş durumda. Bunun için nasıl hareket etmeli? Hem inancımıza bir halel getirmeyip mesuliyetli bir duruma düşmeden; hem de bunun dinen bir mahzur teşkil ettiğini tam olarak bilmeyen muhatabımızı kırmadan, incitmeden nasıl davranmalıyız?

- Bir kere siz bu hâli bir haram olarak biliyor ve inanıyorsanız, ki öyledir; o zaman bu mahzurlu duruma düşmemek için bir gayret sarf edecek, onu işlemeye meydan vermeyecek, yerine göre hareket etmeye çalışacaksınız.

- Başka bir husus; bir fırsatını bularak muhataba bu durumun dinen haram olduğunu söylersiniz. Zaten onun sizi anlayışla karşılaması, fikir ve inancınıza saygılı olması medenî olmanın bir gereğidir. Siz bu hususta tavrınızı belli ederseniz, ileriki karşılaşmalarda meselenin hallolduğunu veya belli bir mecraya girmiş olduğunu göreceksiniz.

- Bununla beraber, şayet kişi kendisini mecbur hissediyorsa, tokalaşmayı bir günah olarak bilir de yaparsa, mesuliyetini peşin olarak kabul etmiş olduğundan yine haram işlemiş sayılır. Fakat “Bunda bir mahzur yoktur” diye düşünürse, haramı helâl olarak görmüş olacağından ağır bir vebal altına girmiş demektir.

Bu arada şunu da hatırlatalım: Kadın şehevânî histen kesilmiş yaşta ihtiyar olursa, onunla musafaha yapmada, elini öpmede bir mahzur yoktur. Çünkü, arada hissî bir mahzur kalmamış bulunmaktadır. Ancak erkek kaç yaşında olursa olsun, isterse seksen-doksan yaşında bulunsun, haramlık devam etmektedir.

Dipnotlar:

1. Neseî, Bîy’a: 18; İbni Mâce, Cihad: 43.

2. Buharî, Ahkâm, 49; İbni Mâce, Cihad: 43.

52 Abdestte yara bandı ve sargı bezi olan yerler nasıl yıkanır?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Ameliyat olan kimse nasıl gusül alır?..

53 Cenabet(cünüp) iken saç, sakal veya tırnaklarımızı kesmek günah mı?
54 Bir anne çocuğunu cünüp iken emzirebilir mi?

Emzikli bir kadın âdet hâlinde çocuğunu emzirebildiği gibi cünüb iken de emzirebilir. Bu hususta ihtilâf yoktur.

Bilgi için tıklayınız:

- Kendisine gusül farz olan kadın, yıkanmadan çocuk emzirip temizlik yapar, bulaşık yıkayabilir mi?

55 Oruçlu kişinin hayvanla mukareneti keffaret gerektirir mi?

Oruçlu kimsenin şehvetini meşru olmayan yollarla tatmin etmesi kazayı gerektirir, keffâret gerekmez.

Meselâ; ölü ile veya hayvanla cinsel ilişkide bulunmak yahut uyluk arasından, karından, öpmek ve dokunmak suretiyle yahut eliyle oynayarak şehvetini getirmek yahut da uyku halindeki kadınla cinsel temasta bulunmak orucu bozar ve yalnız kaza gerekir, keffâret gerekmez. (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali)

Ancak bunların sadece kazayı gerektirmesi, yapılan işlerin bir günahı olmadığı anlamına gelmez. Konuya, böyle durumların kaza mı yoksa keffaret mi gerektirdiğini açıklama noktasından bakmak gerekir. Yoksa orucunu bilerek bozmak haramdır ve özellikle böyle şeyler yapmanın ayrıca günahı ve sorumluluğu vardır.

56 Doğum kontrol tedbirleri (azil, kaput, ilaç, spiral, vs...) almak, kullanmak caiz mi?

Doğum Kontrol Yöntemi Olarak Kürtaj Dışındaki Tedbirler, Azil ve Rahim Girişini Tıkamak Caiz midir?

A. Konu ile İlgili Naslar:

Kur'ân-ı Kerim'in nâzil olduğu zaman parçasında ve bölgede yaşayanların hâmileliği önlemek üzere başvurdukları yaygın tedbir azildir. Rahim ağzını tıkama tedbiri daha sonraki zamanlara aittir. Azil konusunu doğrudan hükme bağlayan bir âyet mevcût değildir. Hadîslere gelince, aşağıda sıralanacak ve sahîh rivâyetlere dayalı olan rivâyetlerde farklı hükümlere dayanak olabilecek ifade farlılıkları vardır:

Hz. Câbir'in ifadesi şöyledir:

"Kur'ân-ı Kerîm nâzil olurken biz azil yapardık." (Buhârî, Nikâh, 96; Müslim, Nikâh, 136).

Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivâyet ediliyor:

"Biz azil yapıyorduk, Hz. Peygambere'e (s.a.v.) sorduk, "Siz bunu da mı yapıyorsunuz?" diye üç kere sorduktan sonra,

 "Kıyâmet gününe kadar olacak olan olacaktır (Allah'ın takdir ettiğine engel olamazsınız)." buyurdu." (Müslim, Nikâh, 127).

"Azil gizli veiddir (Doğmuş kız çocuğunu diri diri gömerek öldürmenin üstü örtülü bir çeşidididir)." (Müslim, Nikâh, 141)

"Yahûdîler azlin gizli veid olduğunu ileri sürüyorlar." denilince şöyle buyurdular:

" Yahudiler yalan söylüyorlar; Allah Tealâ yaratmayı dileseydi sen onu önlemeyemezdin." (Ebû Dâvûd, Nikâh, 48).

Efendimiz (asm) bir savaş sırasında sahâbe azlin câiz olup olmadığını sorduklarında şu cevabı veriyorlar:

"Size yapmamak gerekli değildir." (Müslim, Nikâh, 128-131)

Bu son hadîsteki ifade "Hayır, yapmamanız gerekir!..." şeklinde de anlaşılmaya müsait görülmüştür.

B. Nasların Yorumu ve Fıkıhta Azil:

Dînin gâyeleri yanında bu hadîsleri değerlendiren İslâm âlimlerinin çoğunluğu -şartlı veya şartsız olarak- azli câiz görmüşler, kadının rahim ağzını kapatarak hâmileliği engellemesini de azle kıyas etmişlerdir. Hadîsleri farklı yorumlayan, câiz kılan hadîslerin, meneden hadîsler tarafından neshedildiğini (önce câiz iken sonra bu hükmün kaldırıldığını) ileri süren İbn Hazm (Zâhiriye mezhebinin imamlarından biridir) gibi birkaç âlim ise azli câiz görmemişlerdir (el-Muhallâ, X / 70).

Azli câiz gören âlimlerin görüşlerini üç gurupta toplamak mümkündür: Mutlak câiz görenler, şartlı câiz görenler, "câiz olmakla beraber mekruhtur, yapılmaması tercih edilmelidir" diyenler.

1. Gazzâlî, Nevevî gibi Şâfiî mezhebi âlimlerinin açık ifadelerine göre bu mezhepte azil câizdir; ancak tenzihen mekruhtur, yapılmaması tercih edilmelidir; dînin gâyesi (neslin korunması ve çoğaltılması) ve azlin yapılmamasını tavsiye eden hadîsler bu hükmün delîli ve dayanağıdır (Gazzâlî, İhyâ, II / 47-48; Nevevî, el-Mecmû', XV / 577).

2. Hanbelî mezhebine göre kadının izin vermesi halinde azil câizdir, kadın izin vermezse kocanın tek taraflı irâdesiyle azil yapması mekruh, hattâ bazı Hanbelîlere göre haramdır (Keşâfu'l- kınâ', III / 112; el-Muğnî, VII / 23-24).

3. Malikî mezhebine göre de kocanın azil yapmasının câiz olması karısının iznine ve rızâsına bağlıdır. (eş-Şerhu'l-Kebîr, II / 266).

4. Hanefîlere göre karısının rızâsı bulunmadan kocanın azil yapması mekruhtur; ancak düşman ülkesinde bulunmak veya toplum ahlâkının bozulmuş olması sebebiyle doğacak çocuğun İslâmî kimlik ve kişilikten uzak yetişmesi ihtimâli gibi sebepler bulunursa koca, karısına rağmen azil yapabilir ve bu azil mekruh olmaz (Kâsânî, Bedâi', II / 334; İbn Âbidin, Radd, III / 176).

Mazeretli azil:

Bazı hallerde kadının izni bulunmasa bile azli câiz kılan sebepler (mazeretler) fıkıhçılar tarafından şöyle açıklanmıştır:

a) Düşman ülkesinde bulunmak ve çocuk doğduğu takdirde düşmanın eline düşerek esir veya köle olması ihtimâlinden korkmak.

b) Toplum ahlâkının ve eğitiminin bozuk olması sebebiyle çocuğun iyi bir müslüman olarak yetiştirilmesinin güç hale gelmiş olması

c) Câriyelerin bulunduğu dönemlerde bunların hâmile kalıp çocuk yapmalarının istenmemesi. Çünkü çocuk yapan câriyenin statüsünün değişmesi, artık çocuk anası (ummu'l-veled) olan câriyenin alınır satılır olmaktan çıkması söz konsudur.

d) Kadının zayıf, emzikli veya hasta olması gibi sebeplerle hâmile kalması halinde zarar görmesi ihtimâlinin bulunması.

e) Kocanın gelirinin az olması veya ibâdet gibi başka faâliyetlere de zaman ayırmak istemesi sebebiyle fazla çocuk yapmayı istememesi.

Hanefîlere göre ilk iki sebep bulunduğunda karının izni şart değildir. Diğer sebepler bulunduğunda azlin câiz olabilimesi için zevcenin izni şarttır; çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "zevcenin izni olmadıkça azil yapılmasını yasakladığı" rivâyet edilmiştir (İbn Mâce, I / 625).

Mazeretsiz azil:

Yukarıda sıralanan veya bunlara benzeyen mazeretler ve sebepler bulunmadığı halde yalnızca çocuk yapma, eğitme ve büyütme külfetinden kaçmak için azil yapılacaksa, buna zevcenin izin vermesi, râzı olması azli câiz kılar mı?

Bu soruya müsbet cevap verenler, "evet, câiz olur" diyenler bulunmuş ve bunlar, "cinsî temasın tamam olması ve çocuk doğurma hakları kadına aittir, kadın bunlardan vazgeçer de azle izin verirse sakınca kalmaz" şeklinde bir delîle dayanmışlardır. Soruya olumsuz cevap verenler, "meşrû bir mazeret bulunmazsa azil, kadın izin verse de tenzihen mekruhtur, daha iyi olanı terketmektir " diyenler ise burada bir de dînin ve ümmetin hakkı bulunduğu, çocuğun olmasında dînin ve ümmetin menfaatinin söz konusu olduğu fikrinden hareket etmişlerdir (Zeydân, el-Mufassal, VII, 257 vd.)

C. Kadının Tedbir Alması:

Kadının -eski uygulamaya göre- rahim ağzını geçici olarak kapatmak, tıkamak sûretiyle hâmile kalmayı önleme tedbiri alması, hüküm ve şartlar bakımından erkeğin azline kıyas edilmiş, "onun gibidir" denilmiştir ( İbn Âbidin, III / 176).

D. Azil ve Rahim Ağzını Tıkama Dışındaki Kontrol Tedbirleri:

Erkek veya kadının hâmileliği önlemek için ilâç kullanmaları konusu oldukça erken devirlerde (yaklaşık yedi asır önce) konuşulmuş, câiz görenler ve görmeyenler olmuştur. Geçmişte yerleşen ve uygulamaya esas olan görüş, çocuk yapmayı devamlı ve dönüşsüz olarak engelleyen ilâç ve tedâvinin câiz olmadığı, geçici engelleme yapan tedbirlerin ise câiz olduğu şeklindedir. (Remlî, Nihâyetu'l-Muhtâc, VIII, 416; Zeydân, el-Mufassal, VII, 260).

Çağımızda bu konuya eğilen âlimlerimiz -bizim de katıldığımız- şu hükmü benimsemişlerdir:

Aşağıdaki şartlar dahilinde hâmile kalmayı engelleyen ilâçlar, tedâvîler ve operasyonlar câizdir:

1. Devamlı ve dönüşsüz olmamak.

2. Zararsızı veya -tıp ve dinî yasaklar bakımından- daha az zararlısı ve mahzurlusu var iken başkasına başvurmamak.

3. Alınan tedbirin taraflardan birine, yapıldığı zaman veya daha sonra önemli bir zarar vermemesi.

4. Mevcût çocuğa veya ileride doğacak çocuğa zarar vermemesi.

5. Alınan ilâcın, başvurulan tedbirin yalnızca spermin yumurtayı aşılamasına mânî olması. Eğer aşılanmış yumurtanın bozulmasına veya ölmesine ve düşmesine sebep olursa bu kürtaj mâhiyetindedir ve câiz değildir.

Meselâ spiral koydurmanın hükmü, etkisi üzerindeki farklı görüşler ve tesbitler yüzünden tartışılmıştır. Bizim daha önce kendilerinden bilgi aldığımız uzmanlar, spiralin, aşılanmayı değil, aşılanmış yumurtanın rahim duvarına tutunarak beslenmesini engellediğini ileri sürmüşlerdi, biz de bu bilgiye dayanarak spiral tedbirinin kürtaj gibi olduğunu söylemiştik. Daha sonra, çok sayıda uzmanla birlikte yaptığımız bir seminer çalışmasında spiralin, daha çok aşılanmayı engellediği, aşılanmış yumurtanın ölümüne sebep olmasının ise daha az ve nadir olduğu ortaya çıktı. Biz de fetvâmızı değiştirdik; "böyle ise câiz olur" dedik. Çünkü fıkıhta hükümler nadir olana değil, gâlip ve çok olana binâ edilir ve şer'an mümkün olduğu, dince sakınca bulunmadığı ölçüde/takdirde insanlar zora sokulmaz.

6. İkinci madde ile de bağlı olarak, alınan tedbirin şer'an (dince) sakıncalı olan bir eylem ve işleme sebebiyet vermemesi. Meselâ kadın veya erkeğin ilâç alarak veya erkek kaput kullanarak -zararsız bir şekilde- hâmileliği önlemelerinin mümkün olması durumunda operasyon câiz olmaz; çünkü bunda avret yerlerini açmak ve -gören, dokunan doktor da olsa, zarûrî olmadığı halde- başkalarına göstermek ve dokundurmak gibi sakıncalar vardır.

57 Hamama gitmek caiz midir? Hamamlar şeytanın evi midir?

Hadis-i şerifte belirtilen hamamlar, tesettüre riayet edilmeyen günahların işlendiği hamamlardır. Kadın erkek birlikte girilen hamamlar veya kadın erkek hamamlar ayrı dahi olsa tesettüre riayet edilmeyen hamamlar, bu sınıfta değerlendirilir.

Râvi, Aişe:

"Resulullah aleyhissalatu vesselam kadınları da erkekleri de hamama girmekten nehyetmişti. Sonradan, izarlarına sarınmış olarak erkeklerin girmesine izin verdi." [Ebu Davud, Hammam 1, (4009, 4010); Tirmizi, Edeb 43, (2803, 2804)]

İlave bilgi için tıklayınız:

HAMAM...

58 Gusül abdestini almanın hükmü nedir. Cünüb durmak caiz midir?
59 Zina yapan bir eşe İslam'ın öngürdüğü müdahele şekli nasıl olmalıdır? Ülkemizde zina yapana recm uygulanmadığına göre, nasıl bir metot izlenebilir?

Kur'an-ı Kerim'de, hangi nedenlerden dolayı boşanmanın caiz olduğu açık bir şekilde belirtilmiştir.

1. Açık Edepsizlik (Zina)

Zina, İslam'da büyük bir suç, şirkle eş anlama gelecek kadar büyük bir günahtır. Zina, aile düzenini yerle bir eden; evlilik bağını zedeleyen korkunç bir fiildir.

Böyle bir fiilin Müslüman bir evde işlenmesi hiçbir zaman düşünülemez. Bu fiili Müslümanın evine reva gören bir kadın ya da erkek, o eve layık olamaz.

"Onlara verdiklerinizin bir kısmını alıp götürmek için onları, sıkıştırmayın. Şayet apaçık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Onlarla iyi geçinin..." (Nisa, 4/19)

"Ey peygamber; kadınları boşadığınız zaman onları iddetleri içinde boşayın ve iddeti sayın. Rabb'iniz Allah'tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yaparlarsa (fuhuş) başka..."(Talak, 65/1)

2. Huzursuzluk Çıkarma, Fikri Anlaşmazlık

İslami bir toplumun, huzurlu bir ortam oluşturması için, toplumun çekirdeğini oluşturan ailenin huzurlu olması gerekir. Ailedeki huzuru ise, birbiriyle çok iyi anlaşan eşler sağlar. Ailedeki temel direkler, dengeli değilse aile yuvası her an yıkılmaya mahkumdur.

Ailedeki huzuru ve sürekliliği sağlamak için, dengesiz olan direğin tamir edilerek düzeltilmesi, düzelmesi mümkün değilse değiştirilerek yenilenmesi, hem aile hem de İslam toplumu adına yararlı olacaktır.

Ailenin temel direklerinden biri olan kadın, kocasına karşı gelip evde huzursuzluk çıkarıyorsa, yani bir evde kadın, kocasının taşıdığı fikre destek vermiyor, köstekliyor, sözlü veya fiili olarak karşı çıkıp davasından döndürmeğe ya da alıkoymağa çalışıyorsa bu kadını boşamak, zaruri hale gelmiş demektir.

Eğer erkek, bu kadını boşamazsa bu durumda iki şık ortaya çıkar:

Birinci şık, erkek karısına aldırış etmez, yoluna devam eder. Ancak, bu durumda evde huzursuzluk başgösterecektir. Huzursuzluğun baş göstermesi ile de, eğer varsa, çocuklar etkilenecek ve sonuçta bunalımlı bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu nesil, belki de Allah'ı tanımayacak derecede dinden, imandan uzak bir nesil olacaktır.

Çünkü kadın, evde devamlı çocukların yanında bulunduğundan dolayı onları daha fazla etkileyecektir. İstikbalde bu çocuklar, mücadeleci bir erkek için büyük bir kayıp ve davasına ağır bir darbe olacaktır. Ayrıca erkek, evde huzurlu bir ortam bulamadığından çalışmalarında başarısız olacak veya en azından istediği seviyeye gelemeyecektir. Birbirlerinin evliyası (dostu) olması gereken mü'min erkek ve kadınlar, evde bu velayeti oluşturamamışlarsa, dışarıda hiç bir zaman oluşturamazlar; iyiliği emredemez, kötülükten alıkoyamazlar. O halde Kur an'ın emrettiği ölçüler içinde kadını boşamak şart olacaktır.

İkinci şık, mü'min erkek, karısının sözüne uyup davasından ve çalışmalarından vazgeçecektir ki, bu da o erkeğin, fasık olmasına ve dinden uzaklaşmasına neden olacaktır. Son yıllarda bunların birçok örnekleri bulunmaktadır.

"De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, Rasulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin. Allah fasık kavmi hidayete erdirmez." (Tevbe, 9/24)

"Ey iman edenler, eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının..." (Teğabun, 64/14)

Allah yolundan alıkoymak için çalışan her kadın, aynı zamanda kocasının da düşmanıdır. Bu düşmandan sakınmanın ve korunmanın yolu, ondan uzaklaşmaktır. Bunun en iyi yolu da, o kadını boşamaktır. Çünkü, bu tür kadınlar iyi kadınlardan değillerdir. İsyankar kadınlar, eğer düzelmezlerse onları boşamak en ideal yoldur.

"Allah, insanları birbirinden üstün kıldığından ve mallarından harcadıklarından dolayı erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler. Onun için iyi kadınlar itaatkar olup, Allah'ın, kendilerini korumasına karşılık kendileri de gizliyi korurlar. Dik kafalılık, şirretlik etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarından ayrılın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhinde başka bir yol aramayın. Çünkü Allah yücedir, büyüktür." (Nisa, 4/34)

Eğer nasihat edilmesine, yataklarından uzaklaşılmasına ve dövülmelerine rağmen, düzelip kendilerine çeki-düzen vermezlerse onları boşanmak en iyi çaredir. Ancak düzelmeleri halinde, aleyhlerinde bir yol aramak yasaklanmıştır.

3. Dünya Hayatını ve Süsünü Allah'a Tercih Etmek

Kadın olsun erkek olsun kişi; yaratılışın temel gayesi olan Allah'a itaat (kulluk) etmek ve O'nun dini için çalışmakla mükelleftir. Yaratılışlarının şuurunda olanlar, hareketlerinin yönünü ona göre düzenlerler. Ve yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve hakimiyet yalnızca Allah'a ait oluncaya kadar çalışmak, inandığını söyleyen herkesin üzerine düşen bir görev ve sorumluluktur. İşte Kur'ani gerçekler:

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım:" (Zariyat, 51/56)

"... Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz..." (Fatiha, 1/4)

"Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki Allah, ne yaptıklarını görmektedir." (Enfal, 8/39)

Yaratılış gayesini unutup dünya hayatının süsünü isteyen kadınları (ya da erkekleri) boşamak, her iman eden mücadele erinin yapması gereken bir davranış olmalıdır.

Aksi halde, bu kadınlar ya da erkekler davetçiye ayak bağı olacak ve engel teşkil edeceklerdir. Bu yüzden onlardan boşanmak, kadın iseler mehirlerini verip onları salmak en iyi yoldur.

"Ey Nebi! Eşlerine söyle: 'Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size müt'a (mehrinizi) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah'ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük mükafat hazırlamıştır." (Ahzab, 33/28-29)

Allah'ın nizamının egemen olması için çalışmayıp dünya hayatını ve süsünü isteyen kadınlar ya da erkekler, Allah'ın nizamının egemen olmasına çalışan davetçilerin önlerinde bir kambur, bir engeldirler. Bu engelin giderilmesi de mü'minler için bir zarurettir. Çünkü yüce Rabb'imiz, dünya hayatını ve süsünü isteyenlerin ahirette nasiblerinin olmadığını bildiriyor. Ahirette nasibi olmayanın, ahirette nasibi olanlarla beraber olması söz konusu olamaz.

"İşte onlar, ahiret verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Onlardan azab hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım edilmez." (Bakara, 2/86)

"Kimler dünya hayatını ve süsünü isterse, onlara oradaki amellerini tam veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. Ama onlar öyle kimselerdir ki, ahirette onlar için yalnız ateş vardır ve yaptıklarının hepsi orada boşa çıkmıştır. Amelleri hep batıl olmuştur." (Hud, 11/15-16)

"Kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız; kim dünya ekinini istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun, ahirette bir nasibi olmaz." (Şura, 42/20)

Dünya hayatını ve süsünü isteyenin, ahiret ekinini isteyenle hiçbir ilgi ve ilişiği olmayacağından, mü'min bir şahsiyetin yapacağı en güzel hareket, dünya süsünü isteyen eşini boşamasıdır. Bu boşamanın nasıl, ne zaman ve ne şekilde olacağını ise İslami esaslar, net bir şekilde ortaya koymuştur.

60 Hayız kanamasından önce görülen lekelenmeler hayız günlerine dahil olur mu?

Eğer kadının gördüğü  lekeler, gerçekten hayız kanından farklı bir şey ise, bu takdirde o bir özür kanıdır ve kadının bu durumda oruç tutması ve namaz kılması gerekir.

Eğer bunun hayız sürecine dahil olup olmadığında tereddüt ediliyorsa, bu takdirde söz konusu lekenin rengine bakmak gerekir. -Normal adet süresi içerisinde görülen “siyah, kırmızı, sarı veya (siyah-beyaz arası) bulanık” renkteki akıntının âdet kanı olduğunda âlimlerin ittifakı vardır.

Hanefi alimleri bu dört renkteki akıntıya, “yeşilimtırak” ve “toprak” renkteki akıntıyı da ekleyerek renklerin sayısını altıya çıkarmışlardır. Şafii alimlerine göre ise, adet kanlarını kuvvetine göre beş çeşit olarak sıralamışlardır: “siyah, kırmızı, pembe (toprak), sarı ve bulanık renkteki akıntı.(V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/458).

Buna göre, bir kadın normal adet süresi içerisinde bu renklerden herhangi birisini gördüğü  zaman, bunu aybaşı hali olarak değerlendirecektir.

Kanaatimizce bu -adetten önce- görülen lekelerin özür lekeleri olduğunu tespit etmek için uzman bir doktora baş vurmakta yarar vardır. Ama kuvvetli bir ihtimalle o görülen lekeler hayız kanıdır. Özellikle rengine bakarak bir karara varabilirsiniz. 

61 Kapalı bir kadına bakmak haram mıdır?

Kadının eli ve yüzü avret olmadığı için bakmak haram değildir. Ancak şehvetle bakıldığı takdirde haram olur. Burada bakan kişi günah işlemiş olur. İş gereği veya ziyaret nedeni ile kadının yüzüne bakılması haram olmaz.

“Hem Kur’ân merhameten kadınların hürmetini muhafaza için hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesât-ı rezîlenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesât ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise kadınları yuvalarından çıkarıp perdelerini yırtıp beşeri de baştan çıkarmıştır.”1

Toplumun bozulmasını netice veren sebeplerden birisi bu sözlerde ifade edildiği gibi, kadınların yuvalarından çıkıp ölçüsüz bir şekilde toplume karışarak, hürmete lâyık bir varlık iken ehemmiyetsiz bir eşya hâline gelmesidir. Bu durumdan kadınlar kendilerine olan hürmeti kaybettikleri gibi, toplum fertlerinin de bozulmasına sebep olmuşlardır.

Açık saçıklığın başını alıp yürüdüğü, hayâ perdesinin ayaklar altına alındığı bir zamanda, Müslümanın vazifesi daha da ağırlaşmakta, imanını muhafaza için daha çok titiz davranması gerekmektedir. Çünkü artık toplumumuzde kadının girmediği yer kalmamış gibidir. Çarşıda, pazarda, otobüste, vapurda, resmî dairelerde çoklukla bulunmaktadır. Bu vaziyet karşısında Müslümanın kendisini toplumdan ayrı ve uzak tutması, her şeyden el etek çekmesi düşünülemez. Fakat inancının icabı bazı prensiplere uymak durumundadır.

İnsanın kendisine yabancı olan kadınla, kadının da kendisine yabancı olan erkekle münasebeti sınırlıdır; belli ölçülere tâbidir. Rabbimiz mü’min erkek ve kadınlara şöyle buyurur:

“Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini korusunlar. Bu onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar...”3

Bu âyetlerde açık bir şekilde, mü’min erkeklerin kendilerine yabancı olan nâmahrem kadınlara, kendilerine nikâhları düşen hanımlara; kadınların da kendilerine yabancı olan erkeklere bakmamaları bildirilmektedir.

Yasaklanan bu bakışın sınırı ve mahiyeti nedir, nasıl olacaktır? Âyetin geçen “gözleri kapamaktan” maksat, gözleri kapatıp başı yere eğerek yürümek, dolaşmak değildir. Zaten bu şekilde davranmak da mümkün değildir. Bir insan tâbiî olarak karşılaştığı erkeği ve kadını görür, bakar. Ancak burada anlatılmak istenen husus, karşı cinse şehvetle, cinsî bir duygu besleyerek bakmaktır. Şehvetle bakmanın ölçüsü de, devamlı olarak birkaç sefer bakıp durmaktır.

Bu ölçüyü de Resul-i Ekrem Efendimizden (a.s.m.) öğrenmekteyiz. Bu hususta Hz. Ali (ra)’ye şöyle buyurmuşlardır:

“Yâ Ali, arka arkaya bakma! Birinci bakış hakkındır, fakat ikinci bakışta hakkın yoktur.”4

Karşı cins insanın gözüne iliştiği zaman, gözlerini ayırmadan bakıp durmamalı, başını çevirmeli. Böylece şehvetle bakma sınırına da yaklaşmamış olur.

Çünkü umumiyetle fuhşun kapısı önce bakışla aralanır. Daha sonra diğer kapılar birbirini açar. Bu sebepten zinaya açılan ilk kapı böylece kapanmış sayılır.

Fahrüddin Râzi, tefsirinde Tevrat’tan şu cümleyi nakletmektedir:

“Harama bakış kalbe şehvet tohumunu eker. Her şehvet de insanda derin hüzünler doğurur.”

Kalbe düşen her günah tohumu, müsait zemin bulup yeşerirse insanın mânevî hayatını tehlikeye sokar. Bir mâneviyat büyüğü olan Zünnün Mısrî’nin dediği gibi, “Gözleri günahlara kapamak korunmanın en güzel yoludur.”

Kendisini haramdan muhafazaya çalışan Müslümanın durumunu da Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle anlatmaktadır:

“Bir kadının güzelliği bir Müslümanın gözüne çarpar da ondan gözünü çevirirse, Cenab-ı Hak o Müslümana lezzetini kalbinde duyacağı bir ibadet bahşeder.”4

Bilindiği gibi erkeğin erkeğe ve yabancı kadınlara avret sayılan, göstermesi haram olan yerleri müçtehidlerin ekserisinin görüşüne göre diz ile göbek arasıdır. Kadının da kendi mahremleri dışındaki erkeklere karşı avret sayılan, caiz olmayan yerleri el ve yüzün dışında kalan vücudunun tamamıdır.

Buna göre kadının, bir erkeğin vücudunun, göbekle dizi arası dışında kalan yerlerine şehvetsiz olarak ve tekrar edilmeden bakması caizdir. Erkeğin de, kadının el ve yüzüne şehvet hissi olmadığı takdirde bakması helâldir. Ancak cinsî bir zevk duyarak erkeğin veya kadının birbirlerinen bu kısımlarına bakmaları yasak sınırına girer.

İnsan, gerek iş hayatında, gerekse bazı zaruret hallerinde, kendisine yabancı olan kadına bakabilmektedir. Yukarıda, mealini verdiğimiz âyetin tefsirinde Tefsir-i Kebir sahibi Fahrüddin Râzi, bu zaruretleri şu şekilde tasnif etmektedir:

* İnsan, evlenmeye niyet ettiği kadının yüzüne ve ellerine bakabilir. Nitekim bir defasında Ebû Hüreyre, Peygamberimizin (a.s.m.) yanında bulunurken bir adam gelerek, Ensar kadınlarından birisiyle evlenmek istediğini söyler. Peygamberimiz (a.s.m.), “O kadına baktın mı?” diye sorunca, o zat, “Hayır!..” der. Peygamberimiz (a.s.m.) tekrar, “Öyleyse git, ona bak, çünkü Ensarın gözlerinde bir şey vardır.”5 buyurur.

Bu hususta şehvetle de olsa bakılabileceği kaydı zikredilmektedir.

* Mahkeme huzurunda, hâkimin veya şahitlerin kadını tanımaları için bakmaları, caizdir. Çünkü burada bir haksızlığın giderilmesi ve bir hakkın yerine gelmesi bahis mevzuudur.6

Fetevâ-yi Hindiye’de şu cümleyi görmek mümkündür:

“Fitne ve şehvetten korkulmadığı takdirde kadının eline ve yüzüne bakmak mubahtır.”7

Yine el-Mühezzeb isimli eserde, “Zaruret olduğu takdirde bir tüccar, yüzü açık bir kadına bakabilir. Kötü bir niyet olmazsa Allah indinde mes’ul olmaz.”8 denilmektedir.

Dipnotlar:

1. Sözler, s. 381.
2. Nur Sûresi, 30-31.
3. Ebû Davud, Nikâh: 43; Tirmizi, Edeb: 28.
4. Müsned, 5: 264.
5. Müslim, Nikâh: 74.
6. et-Tefsîrü’l-Kebîr, 23: 203.
7. Fetevâ-yı Hindiyye, 5: 329.
8. el-Mühezze, II/34.

(Mehmed Paksu, Helal – Haram)

62 Bayan iç çamaşırlarının erkekler tarafından satılması ve bunun bayanlar tarafından alınmasının dinen hükmü nedir?

Bu konuda fıkıh kitaplarımızda bulabildiğimiz mâlûmatlar şunlardır:

Bir şeyin alım-satımının yapılabilmesi için, onda aranân şartlardan biri de o şeyin "mâl-i mütekavvim" olmasıdır. (bk.. Mecelle md.199) "Mâl-i mütekavvim" olması demek, onunla yararlanmanın mübah olması ve el altında bulunması demektir.(bk. Mecelle md.127) Bununla beraber diğer şartlarını da üzerinde bulunduran (Mevcut, teslim edilebilir ve malum olması gibi. bk. meceIle md.197-204) bir satış eşyasının alım-satımı normal hallerde câizdir.

Ancak meselâ bıçâk, "Mütekavvim" bir mal olmakla beraber, "Çabuk, şu bıçağı bana sat, falancayı öldürecegim." diyen birine o bıçağı satmak uygun olmaz. Çünkü bu, şerre ve kötülüğe yardım etmek demektir. Bu durumda sahibi o bıçağı satarsa, şartları bulunduğu için alım-satım sahih, aldığı para da helaldır ama, aynı zamanda bir günah işlemiştir.

İşte böyle, bir helalle bir haramın çatıştığı yerde haramdan kaçılır, varsın helâl da işlenmemiş olsun. "Def i mefâsid celb-i menâfi`den evlâdır."( Mecelle md. 30). Allah (cc.) şöyle buyurur:

"Iyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve düşmanlıkla yardımlaşmayın."(Mâide, 5/2)

Kadın ya da erkek iç çamaşırlarının satışının haram olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak çok mahrem çamaşırları karşı cinslerin imal etmesi veya diğer cinse satması (Allahu a`lem) haram olmasa da mekruh olmaktan da kurtulamaz. Çünkü bu, şahsiyeti zedeler ve hayâyı ortadan kaldırır. Bu da dolaylı olarak kötülüklere kapı açar. Yani burada mahzur üçüncü basamaktadır, bu yüzden de mekruhtur denebilir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, edebini ve hayasını hâlâ muhafaza eden kadınlar, özellikle iç çamaşırlarını erkeklerden almamaya dikkat etmelidirler. Ayrıca bu giysileri açık alanda kurutmak da doğru değildir.

63 Kazi ne demek?

Halk arasında zevk suyu da denilmektedir. Şehvetten dolayı insandan gelen saydam yapışkan bir sıvıdır. Buna erkeklerde mezi kadınlarda ise kazi denilir. Bu sıvının gelmesinden dolayı gusül gerekmez.

64 Erkek karısına arkadan yaklaşırsa dinden çıkmış olur mu?

Hayır, dinden çıkmış olmaz, ama büyük günah işlemiş olur. Zevceye arkasından (dışkı yerinden) yaklaşmak büyük günahlardandır. Peygamber (sav):

"Allah bir kadının dübüründen münasebette bulunana rahmet nazarıyla bakmaz." buyuruyor. (İbni Mace Beyhaki) buyurmuştur. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 238)

İlave bilgi için tıklayınız:

Cinsel ilişkide sınırlar nelerdir?..

65 Cünüpken âdet olduğunu anlayan kadın, cünüplük için ayrı abdest mi almalıdır?

Cünüpken âdet olan kadın, bir gusül abdesti alması yeterlidir. Yani bir defa boy abdesti almakla, hem cünüplükten hem de âdetten temizlenmiş olur.


66 Evlenmeyi düşündüğüm kişi ile yalnız kalmam ve elini tutmam caiz mi?

Bir erkek ve kadının nikahsız olarak ellerinin birbirine değmesi ve yalnız kalmaları da caiz değildir.
Mahrem olmayan kadına bakmak haram olduğuna göre, onlara dokunmak veya tokalaşmak mutlaka haramdır.

Peygamber'e (sav) biat eden kadınlar dediler ki: "Ey Allah'ın Resulü, biat ederken elimizi tutmadınız." Peygamber (sav) "(Ben) kadınların elini tutup tokalaşmam." buyurdu (Ahmed bin Hanbel, Nesâî, İbn Mâce).

Hazreti Aişe (ra) biat ile ilgili şöyle buyuruyor:

"Allah'a yemin ederim ki, Resûlüllah'ın eli bir kadının eline dokunmadı. Sadece sözle onlardan biat aldı." (Müslim).

Peygamber (sav) bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor:

"Sizden biriniz, başına iğne ile dürtülmesi kendisi için helâl olmayan bir kadına dokunmaktan daha hayırlıdır."

İslâm dini, kadınla tokalaşmayı yasaklamakla kadını tezyif etmiyor. Bilakis şerefini kurtarıyor. Kötü niyetli kimselerin şehvetle el uzatmasına engel oluyor. (Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II/170)

Bir kadının eli, yabancı bir erkeğin eline değmesi zaruret yokken haramdır. Bu itibarla, hiçbir ihtiyaca dayanmayan tokalaşmada bu haramlık bahismevzu olur. Yabancı bir erkek yabancı kadınla tokalaşamaz, elini namahremin eline süremez. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sav), yabancı bir kadının elini tokalaşmak için tutmanın ateş tutmaktan daha korkunç olduğunu haber vermiş, namahremin elini tutanın cehennem ateşi avuçlayacağına işarette bulunmuştur.

Bu mahzur, bilhassa genç kadın ve erkekler için daha büyük çapta variddir. Hissî tarafları yok olmuş yaşlılar hakkında ise mahzur daha az nisbette variddir. Hatta iki yaşlı kadın ve erkeğin (hislerinin yokluğu halinde) tokalaşmalarında beis olmayacağı ifade edilmiştir. Bu sebeble, yaşlı kadınların elleri öpülebilir. Yaşlılıkları, yâni hissi bakımdan ölmüş oluşları, böyle bir ruhsata sebeb olur.

Bir erkeğin yabancı bir kadınla tokalaşması ânında cinsî hislerin ayaklanması halinde, aralarında haramlık bahismevzu olur, sıhriyet akrabalığı meydana gelebilir. Bu bakımdan kadın-erkek münasebetlerinde çok titiz olmak gerekir. Zira böyle lüzumsuz bir tokalaşma yahut el öpme anlarında doğabilecek hissî heyecan, karşı cinse duyulabilecek süflî duygu, haramlığa sebeb olabilir, bu kadının kızı bu kimseye haram hale gelebilir. Böyle şüpheli halden uzak kalmak ise en sıhhatli bir tedbirdir. Mümkün olduğu kadarıyla uzak kalmaya gayret edilmeli, süflî bir his doğduydu, doğmadıydı gibi vesveseye mahal vermemelidir.

Hepimizin bildiği gibi bir kızla evlenmeyi düşünmek ve nişanlanmak, evlenmek mânâsında değildir. Bunun için kişinin nişanlısıyla gezip dolaşması ve onunla yalnız kalması kesinlikle haram ve büyük bir vebaldir. Peygamber (sav):

"Herhangi bir kimse, bir kadınla yalnız kaldığı takdirde mutlaka onların üçüncüsü şeytandır."

buyurmuşlardır. Bir çok nişanlılar, tenha yerde yalnız kaldıklarında istenmeyen ve meşru olmayan bir takım menfî neticeler meydana gelmekte ve sonunda herhangi bir nedenle nişan da bozulmaktadır. Geride kalan şey vebal ve iffetsizliktir. Bunun için dinini, dünyasını ve şerefini düşünen kimseler meşru olmayan bu gibi şeylere dikkat etmeleri gerekir. (el-Fıkh'ul-İslâmî ve Edilletuha, VII/25; Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II/112)

67 Zina etmiş bir kadının kızlık zarını diktirmesi caiz midir?

Kızlık zarı veya diğer adıyla bekáret zarı, bütün İslam toplumlarında olduğu gibi bizim toplumda da iffet ölçüsü olarak kabul edilmektedir. Bu zar, cinsel ilişki nedeniyle yırtılabileceği gibi, ağır bir şey kaldırma vb. hallerle de olabilmektedir.

Cinsel ilişkinin haricinde, başka bir sebeple kızlık zarı yırtılmış olan bir kadın, evleneceği erkek veya çevresi tarafından iffetsizlikle itham edilmekten korkuyorsa, bu takdirde kızlık zarını diktirmesinde bir sakınca yoktur. Gayrimeşru bir cinsel ilişkinin yapıldığını gizlemek veya kendisiyle evlenecek olan erkeği yanıltmak, adaletten kurtulmak gibi kötü maksatlarla yapılması ise büyük günahtır.

Evlenmek ve evleneceği kişiden günahını gizlemek için kızlık zarını diktirmek caiz değildir. Çünkü bu durum zaruret değildir. Avret yerini bu sebepten dolayı açmak caiz görülmemektedir.

Tecavüze uğrayan veya düşme gibi bir sebeple masum ve günahsız olduğuna göre ayıbını örtmek ve ifşa etmemek amacıyla onun tamirinde bir sakınca yoktur. Ama keyfi olarak bunu tamir etmek zaruret olmadığı için caiz değildir. Ve avretinin açılması haramdır.

68 Çocuk edinmek ve tüp bebek gibi işlemler için yumurtalık ve er bezi nakli caiz olur mu?

Tüp bebek yapılabilmesi için çiftlerin nikâhlı olması şarttır. Bu yolla çocuk sahibi olabilmek için üç unsurun bir araya gelmesi gerekiyor. Bunlar sperm, yumurta ve rahimdir. Bunların her üçü de birbiriyle evli çifte ait olursa tüpte aşılama yoluyla çocuk sahibi olmakta şer’an bir sakınca yoktur. Bu, normal aşılanma yoluyla çocuk sahibi olamayan karı kocaya uygulanan bir tedavi mahiyetindedir. Karısının yumurtasını, tabii yerinde iken kocasının spermiyle aşılamakla, yumurtayı alıp tüpte aşılamak, sonra rahme yerleştirmek arasında bir fark yoktur; yeter ki bütün bu işlemler zarurete yani başka türlü çocuk sahibi olmanın mümkün bulunmadığı vakıasına dayanmış olsun!

Tüp bebek uygulaması, yukarıdaki şekillerin dışına çıkıldığı ve araya yabancı unsur sokulduğu yani sperm, yumurta ve rahimden biri, karı koca dışında bir başka şahsa ait olduğu takdirde, caiz değildir. Çünkü meşru bir çocuğun gerek sperm ve yumurta, gerekse rahim bakımından karı-kocaya ait olmasında İslam dini bakımından zaruret vardır.

Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasının ise, insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz değildir.

Yumurta nakli yapıldığı takdirde de, o yumurta, yumurta sahibi kadınla nikâhlı olmayan bir erkeğin spermi ile birleştirilmektedir. Kan ve diğer organ nakillerinde, çocuğun oluşumuna katkı bakımından etki yok sayılacak kadar azdır. Rahim kiralama, sperm ve yumurta alma örneklerinde ise çocuğun oluşumuna doğrudan katkı vardır. İslâm bir çocuğun sahîh nesepli olabilmesi için, aralarında geçerli evlilik bağı bulunan bir çiftten olmasını, kadının -kocası ölse veya boşansa bile- bir başkasıyla evlenmeden çocuğunu doğurmasını şart koşmuştur. Sperm, yumurta ve rahim kiralama, alma yöntemleri bu şartlara aykırıdır ve câiz değildir.

Yumurtalık ve er bezi de, nakledildiği kişide genetik şifreyi taşımaya devam ettiğinden erbezi ve yumurtalık gibi üreme bezlerinin nakli haramdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tüp bebekle çocuk sahibi olmak caiz midir, şartları nedir?

69 Dinimizde (cinsel gücü azaltmak için) şap kullanmak caiz midir?

Bu konuda dindar ve uzman bir doktora başvurmanızı tavsiye ederiz. Eğer tıbbi olarak bir zararı varsa, böyle bir yola başvurmak caiz değildir.

Ayrıca insanın fıtratına ters düşen bu tür şeylerden uzak durmak, daha uygun olur. Şehevi arzuları kırmak için oruç tutulması tavsiye edilmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Evlenemeyen kişinin günaha girmemesi için ne tavsiye edersiniz? Cinsel baskıdan kurtulmanın yolları nelerdir?

70 Klozette (alafranga tuvalette) ihtiyaç gidermek veya ayakta ihtiyaç gidermek caiz midir?

Klozet(alafranga tuvalet)leri kullanmak caizdir. Dikkat etmemiz gereken husus necasetin üzerimize değmesine mani olmalıyız.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ayakta bevletmenin (ihtiyaç gidermenin) dinen ve tıbben sakıncası varmıdır?..

71 Regl döneminde türbeye gidip dua etmek günah mıdır?

Hayızlı olan kadın kabir ve türbe ziyaretinde bulunabilir. Ancak hayızlı kadının Kur'an okuması caiz olmadığı için kabir başında Kur'an okuyamaz. Bununla beraber dua edebilir. Dua niyetine Fatiha suresini okuyabilir.

72 Kadınların kendi aralarında avreti nasıldır?

Kadının kadına karşı avret sayılan yerleri, erkeğin erkeğe olan avreti gibidir. Bundan dolayı müslüman kadınlar birbirlerini göbeği ile diz kapakları arasındaki mahalden başka yerlerine bakabilirler. Fakat bir gayri müslim kadın, müslüman bir kadının yalnız yüz ve ellerine bakabilir. Vücudunun başka yerlerine bakması caiz değildir.

Kadının Müslüman bir kadının yanında çocuğunu emzirmesi caizdir.

Kâfir olan kadınlar önünde Müslüman bir hanımın avret yerleri, Hanbelilere göre, mahrem olan erkeğin avret yerleri gibi olup göbek ile diz kapakları arasıdır. Cumhura göre, ev işleri yaparken görünenler dışında, kadının bütün bedeni avrettir.

Bu ihtilafın dayandığı nokta, Nur suresindeki ilgili ayette kastedilen mananın tefsirindeki farklılıktır.

“Kadınlar ziynetlerini ancak kocalarına göstersinler… yahut kendi hanımlarına." (Nur, 24/31)

Hanbeliler ile diğerleri demişlerdir ki: bu kadınlardan kastedilenler, bütün Müslüman hanımlardır. Müslüman kafir ayrımı yoktur. Dolayısıyla Müslüman olan bir hanımın ziynetini kâfir bir kadına açması, Müslüman hanıma açması caiz olan yerler ölçüsünde caizdir.

Cumhura göre bu kadınlardan kastedilenler, özellikle Müslüman hanımlardır. Yani sohbet etme, din kardeşliği gibi özellikleri olan Müslüman hanımlardır. Buna göre, Müslüman bir hanımın batıni (iç) ziynetlerinden hiçbirini kâfir bir kadına ya da kadınlara göstermesi helal değildir.(Tefsiru Ayati’l- Ahkam bi’l – Ezher, II/164)

(bk. Prof. Dr. Vehbe ZUHAYLİ, İslam Fıkhı Ans. s.466)

73 Ayağı alçıda olan birisi cünüb olursa ne yapması gerekir?
74 Kadının sesi haram mıdır? Hanımların mahremi olmayan erkeklere sesleri avret midir?

Kadının sesi hangi hallerde haram olur?

İslâmiyet, kişiyi fitne ve fesada sürükleyen görüntü, davranış ve hallere karşı koruyucu tedbirler alır. Çünkü İslâm'da insanın safiyet ve vakarının muhfazası ve bozulmaması esastır. Bu tedbir ve koruma hem erkek için, hem de kadın için eşit seviyede düşünülür.

Diğer yandan insana verilmiş olan özellik, kabiliyet ve farklılıklar bir başkasının vebal altına girmesine sebep olmamalı, yanlış duygulara kapılmasına meydan vermemeli, nefsini azdırmamalıdır.

Yaratıcı tarafından kadına ihsan edilen sesi de bu çerçeve içinde düşünmek gerekir. Esas itibariyle, başta insan olmak üzere hiçbir varlığın sesi mutlak olarak haram ve günah sınıfına sokulmaz. Çünkü yaratılışında bir haramlık mevcut değildir. Bunun içindir ki, hiçbir âyet ve hadis kadının sesini haram kılıcı bir hüküm bildirmez.

Başta Hanefi ve Şâfiî imamları olmak üzere, mezhep sahibi müçtehid imamlarımızın kanaatleri de bu merkezdedir. Hattâ bütün fıkıh kitaplarında şu hükmü görüyoruz: "Cumhura göre kadının sesi avret değildir. Yani bütün müçtehidlere göre kadının sesi haram değildir."

Şâfiî mezhebi âlimleri ve diğer müçtehidler şöyle derler: “Kadının sesi avret değildir. Çünkü kadın alışveriş yapar, mahkemede şahitlikte bulunur. Bunun için sesini yükselterek konuşmak zorunda kalır."(1)

Kadının sesinin avret olmadığının gerekçesi İslâm'ın ilk uygulamalı devri olan Saadet Asrıdır. Yani Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ve sahabilerin uygulayış biçimidir. Bu uygulanış biçimi üç şekilde görülüyor:

Birincisi: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sahabi hanımlarla konuşması, onların sorularına cevap vermesi, şikâyetlerini dinlemesi, ihtiyaç ve taleplerini karşılamasıdır.
Bir örnek olması bakımından şu hadis-i şerifi nakledelim:

Amr bin Şuayb rivayet ediyor:

Bir kadın yanında kızı ile birlikte Resulullaha (a.s.m.) geldi. Kızın kolunda iki altın bilezik vardı. Resulullah (a.s.m.) kadına sordu:

“Bu bileziklerin zekâtını veriyor musun?”
Kadın, “Hayır, vermiyorum.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Resulullah (a.s.m.) tekrar sordu:
“Peki, kıyamette bu iki bilezik yerine Allah’ın sana ateşten iki bilezik taktırması hoşuna gider mi?” 
Kadın iki bileziği hemen çıkarıp Resulullaha (a.s.m.) uzattı ve “Bunlar artık Allah ve Resulüne aittir.” dedi.(2)

İkincisi: Sahabiler gerek Peygamberimizin hanımlarına, gerekse diğer hanım sahabilere hadis ve benzeri durumlarda soru sorarlar, konuşurlar ve bazı konularda bilgi alırlardı.

Üçüncüsü: Yine sahabe döneminde kadınlar, halifelere şikâyetlerini dile getirirler veya dinî meselelerde diğer sahabilere bilmediklerini sorup öğrenirlerdi.

Bu mesele için de bir örnek verelim:

Kadının biri Hazret-i Ömer’e gelerek, “Yâ Emîrelmü’minîn! Kocam geceleri ibadet eder, gündüzleri de oruç tutar.” şeklinde şikâyette bulundu.

Hazret-i Ömer, “Ne demek istiyorsun? Kocanı geceleri ibadet etmekten ve gündüzleri oruç tutmaktan alıkoymamı mı istiyorsun?”

Bunun üzerine kadın başka bir şey söylemeden çıkıp gitti ve biraz sonra bir daha gelip aynı şikâyetini dile getirdi. Hazret-i Ömer, kadına yine aynı cevabı verdi.

Bu durumu gören Kâ’b bin Sûr söze karıştı ve “Yâ Emîrelmü’minîn, kadının hakkı var. Cenab-ı Hak erkeğe dört kadınla evlenebileceğine müsaade ettiğine göre, dördüncü gün kadının hakkıdır.” dedi.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer kadının kocasını çağırtıp dört günde bir oruç tutmamasını ve her dört gecede bir kadının yanında yatmasını emretti.(3)

Ancak diğer bütün mübah meselelerin mahiyet değiştirip mahzurlu bir hâl almasında olduğu gibi, kadının sesi meselesinde de aynı durum söz konusudur. Kadının sesi mübah, masum ve meşru olmasına karşılık, hangi sebeplerden dolayı “avret” olur, nasıl olursa yasak sınıfına girer, yabancı erkeklerin dinlemesi haram olur?

Kadının sesi yaratılışı icabı dikkat çekicidir. Özellikle ses normalin dışında bir tonda çıkarsa birtakım mahzurları beraberinde getirmektedir ve dinî tabiriyle “fitneye” sebep olmaktadır. Demek ki, haram olan sesin kendisi değil de, kontrol dışı bir mahiyet taşımasıdır.

Ahzab Sûresinin 32. âyet-i kerimesi bu husustaki ölçüyü Peygamber hanımlarının şahsında şöyle veriyor:

Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, yabancılarla câzibeli bir şekilde konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan kimse bir ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin.

Müfessir Vehbi Efendi bu âyeti tefsir ederken, “Söylediğiniz söz fitneye sebep olmasın. Yani cazibeli ve ecânibi şüpheye düşürecek bir halde edalı ve naz ü istiğna ile söylemeyin.” şeklinde izah getirmektedir. Elmalılı’nın ifadesiyle “Yayılarak, kırıtarak, sınık, yılışık” olduğunda “kalbi çürük kötülüğe meyilli kimseler” bir ümide kapılırlar. Bundan dolayı da günaha girilmiş olur.

Vehbe Zühaylî bunu normal konuşmalardan ziyade dinî muhtevada da olsa aynı gerekçe ile mahzurlu görür: “Kadının, Kur’ân şeklinde de olsa, coşkulu ve nağmeli olarak okumakta iken seslerini işitmek haramdır. Çünkü bunda fitneye sebep olma korkusu vardır.”(4)

İbni Âbidîn ise meseleye şu şekilde bir açıklık getirir:

“Tercih edilen görüşe göre kadının sesi avret değildir. Yalnız zekâsı kıt olanlar zannetmesinler ki, ‘biz kadının sesi avrettir' demekle konuşmasını kasdetmiyoruz. İhtiyaç hâlinde ve benzeri durumlarda kadının yabancı erkeklerle konuşmasına cevaz veriyoruz. Yalnız kadınların yüksek sesle konuşmalarını, seslerini uzatmalarını, yumuşatmalarını ve nağmeli bir şekilde okumalarını caiz görmüyoruz. Çünkü bunlarda erkekleri kendilerine meylettirmek ve şehvetlerini tahrik etmek vardır. Kadının ezan okuması da bundan dolayı caiz olmamıştır.”(5)

Bizim de katıldığımız hükmü Faruk Beşer Hoca veciz bir şekilde şöyle dile getirir:

“Kadın her şeyiyle olduğu gibi sesiyle de çekici, büyüleyici ve tahrik edicidir ve aslında bu onun çirkin olduğunu değil, güzel olduğunu gösterir. Birer nimet demek olan çekici yönlerini, bu arada sesini fitneye sebep olmak ve tahrik etmek için kullanırsa, yani konuşmasını kırıla döküle ve kadınsı biçimde yaparsa ya da nağmeli sözlerle normal konuşurken zaten tahrik edici olan sesini daha da etkileyici hale getirirse, sesi avret olduğundan değil de fitneye sebep olacağından haram olur. Vakarlı ve karşısındakine ümit kestirici edayla konuşursa haram olmaz."(6)

Son olarak zamanımızın müfessirlerinden Muhammed Ali es-Sabûnî’nin yorumuna yer verelim:

“Açıkça görüldüğü gibi, eğer fitneden emin ise kadının sesi haram olmaz. Ancak, erkeklerin, kadınları fitne ve fesada götüren hâllerden uzak tutmaları gerekir.”(7)

Sorudaki unsurlara gelince, şiir ve ilahide ses incelip kalınlaştığı, nağmeli olduğu ve câzip bir mahiyete büründüğü için yabancı erkeklerin duyacağı şekilde söylemek beraberinde mahzurları taşımaktadır.

Hanımların sesli olarak zikretmeleri de şayet yabancı erkekler duyacaksa, yine aynı kategoriye girmekte ve birtakım yanlış duyguların uyanmasına sebebiyet vereceğinden ezanda olduğu gibi müsaade edilmemektedir. Ancak kendi aralarında sesli olarak Kur’ân okumalarında ilâhi söylemelerinde ve zikretmelerinde haliyle mahzur olmaz.

Kaynaklar: 

1 Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, 2: 167.
2 Tirmizî, Zekât: 12.
3 Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 349.
4 İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1: 467.
5 Reddü’l-Muhtar, 1: 272.
6 Hanımlara özel ilmihal, 314.
7 Tefsîrü Âyâti’l-Ahkâm, 2: 167.

(bk. Mehmed PAKSU, Aileye Özel Fetvalar)

75 Evli bir çiftin cinsel organlarını görmeleri gusül abdestini bozar mı?

Karşı cinslerin -evli olsun olmasın- birbirinin cinsel organlarını görmeleri gusül abdestini bozmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsandan çıkan sıvılar (mezi, meni, vedi) ve guslü gerektiren haller nelerdir?

76 Erkek arkadaşı ile olan münasebetler nasıl olmalı? Ben yirmi üç yaşnda bir bayanım, başörtülüyüm, eskiden çok dinime bağlıydım, şimdi ise çok uzaklaştım. Erkek arkadaşım ve nefis beni bazı şeler için zorluyordu... Ne yapacağımı bilemiyorum?..

Böylesi haram bir ilişkiyi bitirmeniz çok isabetli olmuş. Şayet erkek arkadaşınızın sizinle evlenme niyeti varsa ailenizle görüşür nişanlanırsınız. Aksi halde bu şekilde harama düşmek doğru değildir. Sizin erkek arkadaşınıza söyleyeceğiniz tek söz budur. Şayet ciddi ise ailenizle görüşür aksi halde erkek arkadaşınızla bu arkadaşlığı devam ettirmeniz doğru değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Niçin tam manasıyla ibadet edemiyorum, Allah'a halis bir kul olamıyorum?

Kadın erkek birlikteliğinde dikkat edilmesi gereken konular nelerdir? Kız arkadaşlarla konuşmanın bir sakıncası var mıdır? Bu konuşma teke tek değil de bir toplumun içinde, sokakta veya birkaç kişinin yanında olursa bir mahzuru var mıdır?

77 Zina eden kişi bunu eşine, evleneceği kişiye söylemesi gerekir mi?

Daha önce zina etmiş birisi, bunu eşine söylemek zorunda değildir. Fitneye sebep olacağından söylememesi gerekir. Söylemediğinden dolayı eşi kendisine haram olmaz.

Kişinin bir günahını -eşi de olsa- başkasıyla paylaşmak ayrıca bir günahtır. Allah’ın gizli kalmasına izin verdiği ve öyle kalmasını istediği bir günahı başkasıyla paylaşmak, O’nun gizlilik hikmetine ve arzusuna aykırıdır.

Kaldı ki, zina gibi bir suçu eşiyle paylaşmaya kalkmak, hayat boyu onun huzursuz yaşamasına da neden olur. Nereden bakarsanız bakın, günahı başkasıyla -özellikle de eşiyle- paylaşmak ikinci kez bir günah olur.

Allah ile kul arasındaki bu günahı, yalnız onun dergâhına arz etmek, bundan dolayı tövbe ve istiğfar etmek gerekir ki, hem dünya, hem de ahiret hayatı mutlu, kutlu olsun.

İlave bilgi için tıklayınız:

Zina yapan birisinin, zina yapmayan birisi ile evlenmesi caiz midir?