Hz. İbrahim konusunda en çok merak edilenler

1 Genellikle yemek dualarında ifade edilen Halil İbrahim sofrası / bereketi ne demektir? Halil İbrahim kimdir?

Halil İbrahim denilen Hz. İbrahim (as) peygamberdir. Hz. İbrahim (as) çok cömert ve insanlara bol bol ikram eden bir kimse olduğu için, Halil İbrahim sofrası meşhur olmuştur.

HZ. İBRÂHİM (a.s)

Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ'nın "Halil" dost diye nitelediği ulu'l-azm mertebesinde olan peygamber.

Nuh (a.s)'un çocukları ve torunları, önce Irak'a yerleşmiş ve Fırat nehrinin yakın bir yerinde Babil şehrini kurmuşlardı. Daha sonra, burada yerleşmiş olanlardan bir grup ayrılıp Dicle kıyısında -bugün Musul şehrinin civarında- Ninova şehrini inşâ etmişlerdi. Babil'deki halkın yerlileri olan Nabt kavmi, Süryânî dilini konuşmakta olup Babil şehrini de başkent yapmışlardı. Ninova'da ortaya çıkan Asur devletinde ise başkent Ninova olup, Babil'i hâkimiyetleri altına almıştı. Bir süre sonra Babil'de, Keldânîler, Asurluların hâkimiyetleri altında bulunan Nabt'ların ilim ve kültürüne sahip çıkmıştı.

Babilliler, tek Allah'a inanmayıp putlara ve yıldızlara taparlardı. Putları ve yıldızları, ruhların sembolü olarak kabul ederlerdi. Onların bu inancına "Sâbiîlik" denir. Sâbiîlik; ruhlara ve meleklere ibadet esasından başlar ve giderek yıldızlara, aya, güneşe ve sonunda bunlar adına yapılmış putlara tapmağa varırdı. Babil'de putların hem yapılıp hem de tapıldığı puthaneler vardı. Bundan dolayı devlet yönetiminde bir puthane bakanı bile bulunurdu.

İşte Allah, böyle inançtan yoksun ve medeniyetten uzak bir toplum olan Babil halkına İbrahim (a.s)'ı göndermişti. "İbrahim" kelimesinin manası "cemaat babası" demektir. Nitekim kendisinden sonra gelen peygamberle babası Hz. İbrahim (as)'dir.

Cemaatının "Allah'ın dostu" anlamına gelen "Halîlullah" ünvanına sahip İbrahim (a.s), "Ulü'l-azm" denilen büyük peygamberlerden biridir. "Ulü'l-azm" gayesine erişen diğer peygamberler ise Nuh (a.s), Musa (a.s), İsa (a.s) ve Muhammed (sav)'dir.

Hz. İbrahim (as)'in "halilullah" lakabını alması Allah'a olan sevgi ve bağlılığındandır. Bir rivayete göre Hz. İbrahim (as) insanlara karşı çok cömert olduğu ve onlardan hiçbir şey istemediği için "halilullah" diye nitelendirilmiştir.

İbrahim (a.s)'ın nesebi hakkındaki rivâyetler muhteliftir. Ancak rivayetlerin hepsi Sâm b. Nûh'a vardığında ittifak etmiştir. Babasının ismi Tarih lakabı Âzerî'dir.

Hz. İbrahim (as)'in ismi Kur'an-ı Kerim'de yirmi beş sûrede altmış dokuz defa geçmiştir. Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim (as) değişik isim ve sıfatlarla anılmış ve kendisinden övgüyle bahsedilmiştir. Kur'an'da da geçen sıfatlarının bazıları: Evvâh (çok ah eden), Halim, Munib (Allah'a sığınan), Hanîf, Kânit (Allah'a kulluk eden), Şâkir.

Hz. Peygamber (a.s.m)'de Hz. İbrahim (a.s)'ın faziletini anlatırken şöyle der:

"Kıyâmet günü ilk elbise giydirilen kişi, İbrahim'dir." (Buhârî;, Enbiyâ, 8).

"Bir gece bana rüyamda her zaman gelen iki melek (Cibril ile Mikâil) geldi. Bunlarla beraber gittik, nihayet uzun boylu birinin yanına vardık, (Semaya doğru yücelen) boyunun uzunluğundan başını neredeyse göremeyecektim. O İbrahim (a.s) idi." (Buhârî, Enbiyâ, 8).

İbrahim (a.s) Babil halkına uzun süre hak dini, dünyayı, âhireti, hayatı, ölümü ve yeniden dirilişi anlatmış, en yakını olan babasına ise bu meseleyi inceden inceye izah etmişti. Ancak başta babası Âzer olmak üzere halk, İbrahim (a.s)'a inanmayıp inkâr etmişti. İbrahim (a.s), babasının bu hareketine kızmamış, ona darılmamıştı. Hatta onun için Allah'tan rahmet dileyerek babasına karşı şöyle dedi:

"Sana selâm olsun! Senin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim. Çünkü O, bana karşı lütufkârdır." (Meryem, 19/47).

Bundan sonra İbrahim (a.s), baba ocağını terkederek oradan ayrıldı.

Milletine, putların hiçbir fayda sağlayamayacağını pek çok kere söyleyen ve ancak Yüce Allah'ı üstün niteliklere sahip olduğunu bildiren İbrahim (a.s), milletinin kendisine inanmadığını görünce hemen Nemrud'a gitti. Kur'an-ı Kerîm'de ismi geçmeyen ve o sıralar milletinin başında bulunan Nemrud, sahip olduğu servet ve saltanatıyla kendini ilâh sanmaktaydı.

İbrahim (a.s), Nemrud'a Allah inancından bahsetti. Fakat o reddetti ve İbrahim (a.s) ile Rabbi hakkında münakaşaya girişti. İbrahim (a.s) Allah Teâlâ'nın hem dirilttiğini hem de öldürdüğünü söyleyince Nemrud, kendisinin de bunu yapmağa gücü yettiğini ifade eder. Nemrud, bunu ispat için, iki adamı getirtmiş, birini öldürmüş, diğerini bırakmış; böylece öldürmeğe ve diriltmeğe kâdir olduğunu göstermişti. Bu defa İbrahim (a.s.):

"Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene." (Bakara, 2/258)

deyince, Nemrud şaşırıp kalmıştı.

Bir ara, Allah inancını kabule yanaşmayan halk, bir bayram günü âdetleri üzere puthaneye yemek getirmiş, putlarının önüne koymuş, daha sonra da eğlenme yerlerine gitmişti. İbrahim (a.s)'ı de götürmek istemişler, ancak o, rahatsız olduğu gerekçesiyle gitmemişti. Onlar eğlence yerlerine gidince, puthaneye girip putların hepsini paramparça etmiş, içlerinden sadece en büyüğünü, ona baş vursunlar diye sağlam bırakmıştı.

Bayram eğlenceleri biten halk, yine âdetleri üzere yemeklerini almak için puthaneye gelmiş, ancak puthaneyi harabeye dönmüş bir durumda görünce, putları bu hale getirenin İbrahim (a.s.) olabileceğini düşünmüşler, İbrahim (a.s)'i çağırıp şu şekilde sorguya çekmişlerdir:

"Ey İbrahim! Tanrılarımıza bu hareketi sen mi yaptın?" Hz. İbrahim (as) bu soruya "Belki onu, şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorsa, onlara sorun!" şeklinde cevap verdi (Enbiyâ, 21/62-63).

Halk, putların cansız ve konuşamaz olduklarını itiraf edince İbrahim (a.s) tevhid inancını haykırırcasına şöyle dedi:

"O halde Allah'ı bırakıp da size hiç bir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye taparsınız? Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun! Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" (Enbiyâ, 21/66-67).

İbrahim (a.s)'ın bu savunması, sapıklar tarafından onun suçlu duruma düşmesine yetmişti. Sapıkların lideri Nemrud, İbrahim (a.s)'ın öldürülerek veya yakılarak cezalandırılmasını teklif etmiş ve nihayet ateşte yakılmasına karar verilmişti. Hazırlanan ateşin alevi, en şiddetli ve hararetli duruma geldiğinde İbrahim (a.s)'ı mancınıkla fırlatıp ateşe attılar. Ancak ateşin ve her şeyin sahibi olan Allah, ateşe şöyle emir verdi:

"Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve zararsız ol!" (Enbiyâ, 21/69).

Böylece İbrahim (a.s) ateşten kurtulmuş oldu. O sırada İbrahim (a.s)'a inanan tek bir kişi vardı; o da Lut (a.s) idi.

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"İbrahim aleyhi's-selâm yalnız üç defa (te'vil ile başka bir manaya çevirerek) yalan söylemiştir. Bunların ikisi Aziz ve Celil olan Allah'ın zâtı ve rızası için: Birisi (putperestlere) "Ben hastayım." demesi öbürüsü de "Belki putların şu büyüğü bu işi işlemiştir." demesi. Resulullah üçüncüsü için de şöyle demiştir: "İbrahim günün birinde zevcesi Sâre ile birlikte azılı bir zalime uğramıştı." (Buhârî, Enbiya, 8).

Hadisenin devamı şöyle anlatılmıştır. Hz. İbrahim (as) amcasının kızı olan hanımı Hz. Sâre ile birlikte Mısır tarafına seyahat ederken "Erdün" kasabasına gelmişler; şehrin kralı ile aralarında ilginç bir hadise geçmiştir. Ebu Hureyre, Peygamber (s.a.s)'den rivayet etmiştir. Hz. Peygamber (asm) şöyle anlatmıştır:

"İbrahim (a.s) hanımı Sâre ile birlikte bir şehre gelmişlerdi. O şehirde bir kral veya zâlim bir idareci vardı. Bu zâlime "İbrahim, yanında çok güzel bir kadınla şehre girdi." diye haber gönderdiler. Kral "Ey İbrahim! yanındaki kadın neyin, kimindir?" diye sordurdu. İbrahim (a.s) "(din) kardeşimdir." dedi. Sonra Sâre'ye gelip "Sakın beni yalancı çıkarma, ben bunlara seni kız kardeşimdir, dedim. Allah'a yemin ederim ki, yeryüzünde benden, senden başka iman eden hiç kimse yoktur." buyurdu. Sâre kralın yanına gelince kral (ona kötülük yapmaya) teşebbüs etti. Hz. Sâre kalktı abdest aldı, namaza durdu. Sonra şöyle dua etti: "Yâ Rab! Ben sana ve senin peygamberine iman ettimse, ben kadınlığımı zevcimden başkasına karşı koruduysam (ki şu ana kadar böyleydim) benim üzerime şu kâfiri musallat etme." Kralın nefesi boğuldu; ayağıyla yere vurarak çırpınmaya başladı. Bunun üzerine Sâre "Allah'ım, şayet bu adam ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir." diye dua etti. Bunun üzerine adam rahatladı. Bu hadise üç defa tekrarlandı. Bunun üzerine melik etrafındakilere, "Siz bana şeytan göndermişsiniz. Bu kadını İbrahim (a.s)'e gönderiniz. Hâcer'i de Sâre'ye veriniz." dedi. Bunun üzerine Sâre Hz. İbrahim (as)'in yanına gelerek ona (olayı anlattı) ve "Anladın mı! Allah kâfiri zelil etti; bana bir cariyeyi de hizmetçi verdi." dedi." (Buhârî, Buyû, 100; Hibe, 36).

İbrahim (a.s), o ülkeden ayrıldıktan sonra pek çok yer gezdi. Sonunda Şam'da karar kıldı. Orada kendisine inananlar günden güne arttı. İbrahim (a.s)'e inanların oluşturduğu kitleye "İbrahim milleti" adı verildi.

İbrahim (a.s) Babil'den ayrılacağı zaman, babası için Allah Teâlâ'dan bağışlanma dileyeceğini hatırlamış ve babasının affı için Allah'a şöyle yalvarmıştı:

"Babamı da bağışla! Çünkü o sapıklardandır." (Şuârâ, 26/86).

Babası da olsa kâfirler için dua edilmeyeceğini bilen İbrahim (a.s) bunu, memleketinden ayrılırken verdiği sözden dolayı yapmıştı. İbrahim (a.s)'ın duası kabul edilmedi ve ayeti kerimede bu durum şöyle ortaya kondu:

"Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra akraba bile olsalar puta tapanlar için mağfiret dilemek peygamberlere ve mü'minlere yaraşmaz" (Tevbe, 9/113).

İbrahim (a.s)'in bundan sonraki yaşantısı Lut (a.s), İsmail (a.s) ve İshak (a.s) ile birlikte geçti. Bunlar hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Onları buyruğumuz altında, insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdi." (Enbiyâ, 21/73).

Allah Teâla, İbrahim (a.s)'a on sayfalık bir kitap da vermiştir. Uzunca bir süre yaşadıktan sonra, ömrünün sonlarına doğru Mısır'a gitti. İbrahim (a.s) vefat ettiğinde -kuvvetli rivayetlere göre- Kudüs yakınlarında Halilü'r-rahman denilen yerde defnedildi.

Hanîflik: İbrahim (a.s)'in dinin temeli tevhide (Allah'ın birliğine) dayanıyordu. Ancak zamanla bu inanç unutulmuş ve putperestlik Araplar arasında tamamen yayılmıştı. Buna rağmen birkaç kişide tevhit akîdesinin izleri görülüyordu. Bunlara "Hanif" denirdi.

Hanîf, batıldan uzak, Hakk'a yönelen ve tevhit inancı üzere bir Allah'ı tasdik eden kişi demektir. Kur'an-ı Kerim de "hanîf" kelimesi birkaç yerde geçer. "Hanif" kelimesi daha çok, Hz. İbrahim (as) için Allah'a saf ve temiz bir şekilde ibadet eden bir kul anlamında kullanılmıştır.

Haniflikle ilgili ayetlerde şu ifadeler bulunur:

"Ve hanif olarak yüzünü dine doğrult ve sakın Allah'a ortak koşanlardan olma!" (Yunus, 10/105)

"Sonra da biz, Hanîf olan, müşriklerden olmayan İbrahim'in dinine uy, diye sana vahyettik." (Nahl, 16/123).

İslâm'dan önce Arap toplumunda; Varaka b. Nevfel, Abdullah b. Cahş, Osman b. Hüveyris, Zeyd b. Amr, Kuss b. Sâide gibi kişiler hanifler arasında bulunuyordu. Bunlar; cansız, dilsiz, hiçbir şeye güçleri yetmeyen putların önünde eğilmeyi, onlara yalvarmayı çirkin sayan kişilerdi.

(Mefail HlZLl, Şamil İslam Ansiklopedisi)

2 Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim ile ilgili âyetler hangileridir?

Hani Rabbi İbrahim'i birtakım kelimelerle denemişti. O da, (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): "Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım." dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?" deyince (Allah:) "Zalimler benim ahdime erişemez." dedi. (Bakara, 2/124)

Hani Evi (Kâbe'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin" İbrahim ve İsmail'e de "Evimi tavaf edenler itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik. (Bakara, 2/125)

Hani İbrahim: "Rabbim bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır." demişti de (Allah: "Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o." demişti. (Bakar, 2/126)

İbrahim İsmail'le birlikte Evin (Kâbe'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz Sen işiten ve bilensin." (Bakar, 2/127)

"Rabbimiz ikimizi sana teslim olmuş (Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin." (Bakara, 2/128)

Kendi nefsini aşağılık kılandan başka İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir. (Bakara, 2/130)

Rabbi ona: "Teslim ol." dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum." demişti. (Bakar, 2/131)

Bunu, İbrahim oğullarına vasiyet etti Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti siz de ancak Müslüman olarak can verin." (diye benzer bir vasiyette bulundu.) (Bakar, 2/132)

Yoksa siz Yakub'un ölüm anında orada şahidler miydiniz? O oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde onlar: "Senin ilahına ve ataların İbrahim İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek bir ilaha ibadet edeceğiz; bizler ona teslim olduk." demişlerdi. (Bakar, 2/133)

Dediler ki: "Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz." De ki: "Hayır (doğru yol) Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dini(dir); O müşriklerden değildi." (Bakara, 2/135)

Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene İbrahim İsmail İshak Yakub ve torunlarına indirilene Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız." (Bakara, 2/136)

Yoksa siz gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah'tan kendisinde olan bir şehadeti gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara, 2/140)

Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür." demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim." demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir." deyince o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara, 2/258)

Gerçek şu ki Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçti. (Âl-i İmran, 3/33)

Onlar birbirlerinden (türeme tek) bir zürriyettir. Allah, işitendir, bilendir. (Âl-i İmran, 3/34)

Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Âl-i İmran, 3/65)

İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyandı: ancak O hanif (muvahhid) bir Müslümandı, müşriklerden de değildi. (Âl-i İmran, 3/67)

Doğrusu insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah müminlerin velisidir. (Âl-i İmran, 3/68)

De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız." (Âl-i İmran, 3/84)

De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun. O müşriklerden değildi." (Âl-i İmran, 3/95)

Orada apaçık âyetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse, o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de inkâr ederse şüphesiz Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır. (Âl-i İmran, 3/97)

Yoksa onlar Allah'ın kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar? Doğrusu biz, İbrahim ailesine, Kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülkde verdik. (Nisa, 4/54)

Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da Zebur verdik. (Nisa, 4/163)

Hani İbrahim babası Azer'e (şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum." (En'âm, 6/74)

Böylece İbrahim'e -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. (En'âm, 6/75)

Gece üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup gidenleri sevmem." demişti. (En'âm, 6/76)

Ardından ayı (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: "Bu benim rabbim." demiş fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse, gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum." (En'âm, 6/77)

Sonra güneşi (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim rabbim bu en büyük." demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım." (En'âm, 6/78)

"Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim." (En'âm, 6/79)

Kavmi onunla çekişip tartışmaya girdi. Dedi ki: "O beni doğru yola erdirmişken siz benimle Allah konusunda çekişip tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?" (En'âm, 6/80)

"Hem siz Onun, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaktan korkmazken, ben nasıl sizin şirk koştuklarınızdan korkarım? Şu hâlde 'güvenlik içinde olmak bakımından' iki taraftan hangisi daha hak sahibidir? Eğer bilebilirseniz." (En'âm, 6/81)

Bu, İbrahim'e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir bilendir. (En'âm, 6/83)

Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. (En'âm, 6/84)

De ki: "Rabbim gerçekten beni doğru yola ilet, dimdik duran bir dine İbrahim'in hanif (muvahhid) dinine… O müşriklerden değildi." (En'âm, 6/161)

Onlara kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (9/70)

İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine onun gerçekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok duygulu yumuşak huyluydu. (Tevbe, 9/114)

Andolsun elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldikleri zaman; "Selam" dediler. O da: "Selam" dedi (ve) hemen gecikmeden kızartılmış bir buzağı getirdi. (Hud, 11/69)

Ellerinin ona uzanmadığını görünce (İbrahim durumdan) hoşlanmadı ve içine bir tür korku düştü. Dediler ki: "Korkma. Biz, Lut kavmine gönderildik." (Hud, 11/70)

Karısı ayaktaydı, bunun üzerine güldü. Biz ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik. (Hud, 11/71)

"Vay bana" dedi (kadın). "Ben kocamış bir kadın iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Gerçekten bu şaşırtıcı bir şey!.." (Hud, 11/72)

Dediler ki: "Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir ey ev halkı. Şüphesiz O, övülmeye layık olandır, Mecid'tir." (Hud, 11/73)

İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı. (Hud, 11/74)

Doğrusu İbrahim yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi. (Hud, 11/75)

"Ey İbrahim bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki Rabbinin emri gelmiştir ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azab gelmiştir." (Hud, 11/76)

Böylece Rabbin, seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Yusuf, 12/6)

"Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler." (Yusuf, 12/38)

Hani İbrahim şöyle demişti: "Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara kulluk etmekten uzak tut." (İbrahim, 14/35)

"Rabbim, gerçekten onlar, insanlardan birçoğunu şaşırtıp saptırdı. Bundan böyle kim bana uyarsa artık o bendendir, kim bana isyan ederse elbette sen bağışlayansın, esirgeyensin." (İbrahim, 14/36)

"Rabbimiz, gerçekten ben çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında, ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen insanların bir kısmının kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (İbrahim, 14/37)

"Rabbimiz, şüphesiz Sen bizim saklı tuttuklarımızı da açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz." (İbrahim, 14/38)

"Hamd Allah'a aittir ki O bana ihtiyarlığa rağmen İsmail'i ve İshak'ı armağan etti. Şüphesiz Rabbim gerçekten duayı işitendir." (İbrahim, 14/39)

"Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz duamı kabul buyur." (İbrahim, 14/40)

"Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün beni, anne-babamı ve müminleri bağışla." (İbrahim, 14/41)

Onlara İbrahim'in konuklarından haber ver. (Hicr, 15/51)

Yanına girdiklerinde "Selam" demişlerdi. O da: "Biz sizden korkmaktayız" demişti. (Hicr, 15/52)

Dediler ki: "Korkma, biz sana bilgin bir çocuk müjdelemekteyiz." (Hicr, 15/53)

Dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelip çökmüşken mi müjdeliyorsunuz? Beni ne ile müjdelemektesiniz?" (Hicr, 15/54)

Dediler ki: "Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umut kesenlerden olma." (Hicr, 15/55)

Dedi ki: "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?" (Hicr, 15/56)

"Ey elçiler! (Başka) ne işiniz var?" dedi. (Hicr, 15/57)

Dediler ki: "Gerçekte biz suçlu günahkâr olan bir topluluğa gönderildik." (Hicr, 15/58)

Ancak Lut ailesi hariçtir; biz onların tümünü muhakkak kurtaracağız. (Hicr, 15/59)

Ama karısını (kurtaracaklarımız) dışında tuttuk, o geride kalanlardandır. (Hicr, 15/60)

Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi. (Nahl, 16/120)

O'nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah) Onu seçti ve doğru yola iletti. (Nahl, 16/121)

Ve biz ona dünyada bir güzellik verdik; şüphesiz o ahirette de salih olanlardandır. (Nahl, 16/122)

Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O müşriklerden değildi." (Nahl, 16/123)

Kitap'ta İbrahim'i de zikret. Gerçekten o doğruyu söyleyen bir peygamberdi. (Meryem, 19/41)

Bir zaman o babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? (Meryem, 19/42)

"Babacığım! Gerçek şu ki bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım." (Meryem, 19/43)

"Babacığım! Şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan Rahman'a başkaldırandır." (Meryem, 19/44)

"Babacığım! Gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun." (Meryem, 19/45)

(Babası) Demişti ki: "İbrahim sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursan, andolsun seni taşa tutarım; uzun bir süre benden uzaklaş (bir yerlere) git." (Meryem, 19/46)

(İbrahim:) "Selam üzerine olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim; çünkü O bana pek lütufkârdır." dedi. (Meryem, 19/47)

"Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım." (Meryem, 19/48)

Böylelikle onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup ayrılınca, ona İshak'ı ve (oğlu) Yakup'u armağan ettik ve her birini peygamber kıldık. (Meryem, 19/49)

Onlara rahmetimizden armağan(lar) bağışladık ve onlar için yüce bir doğruluk dili verdik. (Meryem, 19/50)

İşte bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem'in soyundan Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman (olan Allah')ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlar. (Meryem, 19/58)

Andolsun bundan önce İbrahim'e rüşdünü vermiştik ve biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik. (Enbiya, 21/51)

Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?" (Enbiya, 21/52)

"Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler. (Enbiya, 21/53)

Dedi ki: "Andolsun siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." (Enbiya, 21/54)

"Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" (Enbiya, 21/55)

"Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." (Enbiya, 21/56)

"Andolsun, Allah'a sizler arkanızı dönüp gittikten sonra ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım." (Enbiya, 21/57)

Böylece o yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. (Enbiya, 21/58)

"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o zalimlerden biridir." dediler. (Enbiya, 21/59)

"Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik." dediler. (Enbiya, 21/60)

Dediler ki: "Öyleyse onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." (Enbiya, 21/61)

Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" (Enbiya, 21/62)

"Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa siz onlara soruverin." (Enbiya, 21/63)

Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) "Zalimler sizlersiniz, sizler!" dediler. (Enbiya, 21/64)

Sonra yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." (Enbiya, 21/65)

Dedi ki: "O hâlde Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?" (Enbiya, 21/66)

"Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya, 21/67)

Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun." (Enbiya, 21/68)

Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol." (Enbiya, 21/69)

Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık. (Enbiya, 21/70)

Onu ve Lut'u kurtarıp içinde âlemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık. (Enbiya, 21/71)

Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık. (Enbiya, 21/72)

Ve onları kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi. (Enbiya, 21/73)

Hani biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükûa ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut." (Hac, 22/26)

"İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen, yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (Hac, 22/27)

"Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan önce Nuh, Ad, Semud kavmi de yalanlamıştı. (Hac, 22/42)

İbrahim'in kavmi de, Lût'un kavmi de (peygamberlerini) yalanladılar. (Hac, 22/43)

Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de bunda (Kur'an'da) da sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac, 22/78)

(Resûlüm!) Onlara İbrahim'in haberini de naklet.(Şuâra, 26/69)

Hani babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti. (Şuâra, 26/70)

Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz." (Şuâra, 26/71)

Dedi ki: "Peki dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?" (Şuâra, 26/72)

"Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu?" (Şuâra, 26/73)

"Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk." (Şuâra, 26/74)

(İbrahim) Dedi ki: "Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?" (Şuâra, 26/75)

"Hem siz hem de eski atalarınız?" (Şuâra, 26/76)

"İşte bunlar gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi hariç." (Şuâra, 26/77)

"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;" (Şuâra, 26/78)

"Bana yediren ve içiren O'dur;" (Şuâra, 26/79)

"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;" (Şuâra, 26/80)

"Beni öldürecek sonra diriltecek olan da O'dur." (Şuâra, 26/81)

"Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur;" (Şuâra, 26/82)

"Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat;" (Şuâra, 26/83)

"Sonra gelecekler arasında bana bir doğruluk dili (lisan-ı sıdk) ver." (Şuâra, 26/84)

"Beni nimetlerle donatılmış cennetin mirasçılarından kıl." (Şuâra, 26/85)

"Babamı da bağışla, çünkü o şaşırıp sapanlardandır." (Şuâra, 26/86)

"Ve beni (insanların) diriltilecekleri gün küçük düşürme." (Şuâra, 26/87)

"'Malın da çocukların da bir yarar sağlayamadığı günde." (Şuâra, 26/88)

"Ancak Allah'a selim bir kalp ile gelenler başka." (Şuâra, 26/89)

İbrahim de; hani kavmine demişti ki: "Allah'a kulluk edin ve O'ndan sakının, eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." (Ankebût, 29/16)

Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de (elçilerin çağrısını) yalanlamışlardır. Elçiye düşen ise yalnızca açık bir tebliğdir. (Ankebût, 29/18)

Bunun üzerine kavminin (İbrahim'e) cevabı yalnızca: "Onu öldürün ya da yakın!.." demek oldu. Böylece Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için âyetler vardır. (Ankebût, 29/24)

(İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü kiminiz kiminizi inkâr edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız yoktur." (Ankebût, 29/25)

Bunun üzerine Lut ona iman etti ve dedi ki: "Gerçekten ben Rabbime hicret edeceğim. Çünkü şüphesiz O güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Ankebût, 29/26)

Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik ve onun soyunda (seçtiklerimize) peygamberliği ve kitabı (vahy ihsanı) kıldık, ecrini de dünyada verdik. Şüphesiz o ahirette salih olanlardandır. (Ankebût, 29/27)

Bizim elçilerimiz İbrahim'e bir müjde ile geldikleri zaman dediler ki: "Gerçek şu ki biz bu ülkenin halkını yıkıma uğratacağız. Çünkü onun halkı zalim oldular." (Ankebût, 29/31)

Dedi ki: "Onun içinde Lut da vardır." Dediler ki: "Onun içinde kimin olduğunu biz daha iyi biliriz. Kendi karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır." (Ankebût, 29/32)

Hani biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Biz, onlardan sapasağlam bir söz almıştık. (Ahzab, 33/7)

Doğrusu İbrahim de onun (soyunun) bir kolundandır. (Saffât, 37/83)

Hani o Rabbine arınmış (selim) bir kalp ile gelmişti. (Saffât, 37/84)

Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizler neye tapıyorsunuz?" (Saffât, 37/85)

"Birtakım uydurma yalanlar için mi Allah'tan başka ilahlar istiyorsunuz?" (Saffât, 37/86)

"Âlemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?" (Saffât, 37/87)

Sonra yıldızlara bir göz attı. (Saffât, 37/88)

"Ben doğrusu hastayım." dedi. (Saffât, 37/89)

Böylelikle arkalarını çevirip ondan kaçmaya başladılar. (Saffât, 37/90)

Bunun üzerine onların ilahlarına sokulup: "Yemek yemiyor musunuz?" dedi. (Saffât, 37/91)

"Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?" (Saffât, 37/92)

Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi. (Saffât, 37/93)

Çok geçmeden (halkı) birbirine girmiş durumda kendisine yönelip geldiler. (Saffât, 37/94)

Dedi ki: "Yontmakta olduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" (Saffât, 37/95)

"Oysa sizi de yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır." (Saffât, 37/96)

Dediler ki: "Onun için (yüksekçe) bir bina inşa edin de onu çılgınca yanan ateşin içine atın." (Saffât, 37/97)

Böylelikle ona bir tuzak hazırlamak istediler. Oysa biz onları alçaltılmışlar kıldık. (Saffât, 37/98)

(İbrahim) Dedi ki: "Şüphesiz ben Rabbime gidiciyim; O beni hidayete erdirecektir." (Saffât, 37/99)

"Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et." (Saffât, 37/100)

Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. (Saffât, 37/101)

Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): "Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak sen ne düşünüyorsun." (Oğlu İsmail) Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın." (Saffât, 37/102)

Sonunda ikisi de (Allah'ın emrine ve takdirine) teslim olup, (babası İsmail'i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. (Saffât, 37/103)

Biz ona: "Ey İbrahim" diye seslendik. (Saffât, 37/104)

"Gerçekten sen rüyayı doğruladın. Şüphesiz biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz." (Saffât, 37/105)

Doğrusu bu apaçık bir imtihandı. (Saffât, 37/106)

Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik.(Saffât, 37/107)

Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. (Saffât, 37/108)

İbrahim'e selam olsun. (Saffât, 37/109)

Biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. (Saffât, 37/110)

Şüphesiz o bizim mümin olan kullarımızdandır. (Saffât, 37/111)

Biz ona salihlerden bir peygamber olarak İshak'ı da müjdeledik. (Saffât, 37/112)

Ona ve İshak'a bereketler verdik. İkisinin soyundan ihsanda bulunan (muhsin olan) da var açıkça kendi nefsine zulmeden de. (Saffât, 37/113)

Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. (Sâd, 38/45)

Gerçekten biz onları, katıksızca yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri kıldık. (Sâd, 38/46)

Ve gerçekten onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır. (Sâd, 38/47)

"Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir. (Şûrâ, 42/13)

Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki: "Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım." (Zuhruf, 43/26)

"(Ancak) Beni yaratan başka. İşte O beni hidayete yöneltip iletecektir." (Zıuhruf, 43/27)

Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi? (Zâriyât, 51/24)

Hani yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk." (Zâriyât, 51/25)

Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi. (Zâriyât, 51/26)

Derken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz?" dedi. (Zâriyât, 51/27)

(Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler. (Zâriyât, 51/28)

Böylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)?" dedi. (Zâriyât, 51/29)

Dediler ki: "Öyle. (Bunu) Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O hüküm ve hikmet sahibidir bilendir." (Zâriyât, 51/30)

(İbrahim) dedi ki: "Şu hâlde sizin asıl isteğiniz nedir ey elçiler?" (Zâriyât, 51/31)

"Doğrusu biz suçlu günahkâr bir kavme gönderildik" dediler. (Zâriyât, 51/32)

"Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için." (Zâriyât, 51/33)

"(Ki bu taşların her biri) Rabbinin katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir." (Zâriyât, 51/34)

Bu arada müminlerden orda kim varsa çıkardık. (Zâriyât, 51/35)

Ne var ki orda Müslümanlardan olan bir evden başkasını bulmadık. (Zâriyât, 51/36)

Ve ahdine vefa gösteren İbrahim'in( sahifelerinde bulunan şu gerçekler):.. (Necm, 53/37)

Andolsun Biz Nuh'u ve İbrahim'i (elçi olarak) gönderdik, peygamberliği ve kitabı onların soylarında kıldık. Öyle iken içlerinde hidayeti kabul edenler vardır, onlardan birçoğu da fasık olanlardır. (Hadîd, 57/26)

İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: "Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir." Şu kadar var ki, İbrahim babasına: "Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez" demişti. (O müminler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır. (Mumtehine, 60/4)

İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde. (A'la, 87/19)

Hz. İbrahim (as) ile ilgili geniş bilgi için bk. Doç Dr. Ahmet Lütfi KAZANCI, Peygamberler Tarihi, II. Cild.

3 Hz. İbrahim (as) tarafından kurban edilmek istenen Hz. İsmail (as)'in yerine, neden dünyadaki koçlardan biri kesilmedi de gökten indirilen koç kesilmiştir?

Kur’an’da “Büyük bir kurban / fidye” olarak ifade edilen hayvanın kimliği hakkında başkaca bir bilgi verilmemektedir. Onun cennetten veya Sebir dağından getirildiğine dair görüşler birer yorumdur. Doğru da olabilir, yanlış da olabilir. Ancak Kur'an'ın ifadesiyle bu “büyük bir kurban” ve “fidye”dir. Bu açıdan önemi de büyüktür.

Konuyla ilgili ayetler şöyledir:

“İbrahim dedi ki: “Şüphesiz ben Rabbime gideceğim. O beni dosdoğru yola iletecektir.
– “Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsân et!”
–  Biz de ona yumuşak huylu bir erkek çocuk müjdeledik.
– Çocuk, babasıyla beraber yürüyüp koşabilecek çağa erişince, İbrahim ona; “Yavrucuğum! Ben rüyamda seni boğazlıyor olduğunu görüyorum. Bir düşün, ne dersin?” dedi. Çocuk: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” dedi.
– Her ikisi de Allah’ın emrine boyun eğip İbrahim çocuğu alnı üzerine yatırınca
– Biz ona: “Ey İbrahim” diye seslendik.
– “Gerçekten sen rüyanı doğruladın. Şüphesiz, biz iyi iş yapanları böyle mükâfatlandırırız.”
– Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.
–  Biz ona, (oğlunun yerine) büyük bir kurbanı fidye olarak verdik.”
(Saffat, 37/99-107).

Ayette geçen "büyük bir kurbanı fidye olarak verdik" kısmı, Elmalılı Hamdi Yazır, kısaca şöyle açıklar:

"Ve ona büyük bir kurbanlık ile fidye de verdik. Yani İbrahim (as)'e oğlunun yerine kesilmek için büyük bir kurbanlık kurtuluş fidyesi de verdik. Boğazlamaya başlamakla rüya gerçekleştirilmiş olup da "Rüyayı tasdik ettin" diye nida edildikten sonra fidyenin mânâsı ne olabilir? Bunu en güzel açıklayan yön şudur: Deniliyor ki, İbrahim (a.s.) bir oğlu olursa, Allah yolunda kurban edeceğini adamıştı. Sonra unutmuş, rüya bunu hatırlatmıştı. Onun için nida olunduğu zaman rüya gerçekleştirilmiş olmakla beraber adak yerini bulmamış olduğundan bu fidye onu böyle hüküm değiştirmek suretiyle tamamlamış ve ayrıca bir nimet olmuştur. Bundan dolayı İmam-ı Azam demiştir ki: "Çocuğunu kurban etmeyi adayana bir koyun kesmek vacib olur."

"Acaba o büyük kurbanlık ne idi ve büyüklüğü neresindeydi? Çokları cennetten gelme, beyaz ve bir rivayette emlah, yani alaca ve a'yen, iri gözlü bir koç idi demişler ki, Yahudilerin görüşü de buna uygundur."

Bazıları da Sebîr dağından inme bir va'l, yani dağ keçisi demişlerdir.

Büyüklüğünü de bazıları maddî olarak, iri yapılı diye, bazıları da manevî büyüklük ve önemle tefsir etmişlerdir.

"Yalnız bir peygamber değil, belki baba ve oğul iki peygamberin sıkıntısını kaldıran ve özellikle neslinden peygamberlerin sonuncusu gelecek bir peygamberin fidyesi olan ve cennetten gelen bir kurbanlık elbette büyük olur. Bazıları da demişlerdir ki, büyüklüğü ondan sonra sünnet ve din olması itibarıyladır. Ebu Bekir Verrak, bir nesilden değil, doğrudan doğruya yaratılmış olması bakımındandır, demiştir.

Fakat hatırlatmaya hacet yoktur ki, Kur'ân'ın "Büyük bir kurban" ifadesi bütün bunlardan daha kapsamlı ve daha büyüktür. En iyisini Allah bilir."

4 Hz. İbrahim yalan mı söyledi? Kur'an'ı Kerim'de Hz İbrahim (as)'in putları kırdığı, ondan sonra da'' Dedi: "Hayır, ben değil. Şu büyükleri yapmıştır onu. Hadi, sorun onlara eğer konuşabiliyorlarsa!" dediği yazıyor...

Kur’an’da Hz. İbrahim (as)’in yalan söylediğine dair hiçbir ifade yoktur.

Hz. İbrahim ( a.s) halilullah, yani Allah’ın dostudur. Allah’ın dostları olan ve özellikle bu unvan ile meşhur bir peygamber olan Hz. İbrahim (a.s)’ın sizin ifade ettiğiniz bazı sözlerine bakarken, normal bizim gibi insanlardan farklı bir şekilde değerlendirmek gerekir. Şöyle ki, niyetin insanın amelleri içerisinde sevap ve günahı belirleyici rolü vardır.

Hz. İbrahim’in (as) sözlerini alimlerimiz şöyle izah ediyor:

1. “Ben rahatsızım” derken, sizin yaptığınız bu işlerden ve beni yapacağınız davetten rahatsızım, demek istemiştir. Ayrıca

2. Hanımı için “kardeşim”
derken de dini açıdan kardeşimdir, demek istemiştir.

3. “Putların büyüğü yaptı”
ifadesinde ise olay şöyledir: Onlar bunu kim yaptı deyince, İbrahim (as) onları düşünmeye sevketmek için sanki: “Belkide putların en büyüğü yapmıştır, ne dersiniz bunu yapabilir mi?” demek istemiştir. İşte niyetin bu şekilde olması sözün yalan olmadığı anlamına gelmektedir.

Güzel niyet ile, çirkinler güzel olur; kötü niyet ile de güzeller çirkinleşir.

“Niyette öyle bir hâsiyet vardır ki; seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder.” (Mesnevî-i Nuriye)

Seyyie; kötü ve kötülük, hasene ise güzel ve güzellik mânâsına geliyor.

Zatında kötü olduğu halde niyet ile iyiler sırasına geçen işler için, genellikle, şu misâl verilir:

İki insanın arasını bulma niyetiyle yalan söylenebilir. İslam Ordusu hakkında bilgi isteyen gayri müslim bir ordu komutanına İslam’ın zarara uğramaması için elbette yalan söylenebilir ve böyle bir yalan fevkalade caizdir. Yalan zatında çirkindir, seyyiedir; ama niyet hayırlı olunca o da hasene olur. Yalanın yaygın olarak ve pervasızca söylendiği günümüz dünyasında, elbette Hz. İbrahim (as)’in bu gibi sözleri bizim yalanlarla karıştırılmaması gerekir.

Meselâ, kıtal yani adam öldürmek zatında kötü bir iştir, bir seyyiedir.

“Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.” (En’am, 6/151)

Ama, Hak yolunda ve haklı olarak yapılan “kıtal”, hasene olur ve “cihat” ismini alır.

Yetim malı yemek de bir seyyiedir. Değil yenmesi, ona yaklaşılması bile yasaklanmıştır. Ama, bu yaklaşmadaki maksat, o malı korumak olursa durum değişir ve seyyie hasene olur.

“Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.” (En’am , 6/152)

Sahasında ehil ve yetkili bir insan, İslâm aleyhindeki neşriyatı takip edebilir. Menfi yazıları okumanın güzel olmadığı açıktır. Ama niyet, bu yanlış fikirlere cevap vermek olunca bu seyyie de haseneye döner.

Peygamberlerin işlediği bazı –bize yanlış gelen– fiillere nasıl bakmamız gerekir?

Günahlar, büyük ve küçük olmak üzere iki kısımdır. Büyük günahların başlıcaları şunlardır: Adam öldürme, zina, içki içme, ana babaya karşı gelme, kumar, yalancı şahitlik, dine zarar verecek bid'atlara taraftar olmak.1

Bütün peygamberler gerek peygamberliklerinden önce, gerekse peygamberliklerinden sonra hiçbir şekilde büyük günah işlememişlerdir.

Ancak, bazı peygamberler hata yoluyla, unutmak veya daha iyiyi terk etmek suretiyle bizim bildiğimiz şeklin dışında "zelle" denen bazı hatalar işlemişlerdir.2 Hz. Âdem (as)'in cennette iken yasak ağacın meyvelerinden yemesi zelleye misal olarak verilebilir. Hz. Âdem (as), yasak meyvelerden yemekle bizim bildiğimiz mânâda bir günah işlememiş, daha iyi olanı terk etmiştir. Çünkü, ağaçtan yemeleri kendilerine haram kılınmamış ki, bir günah şeklinde düşünülsün. Neticede de, bu hatalarından dolayı cennet nimetlerinden mahrum kaldılar. Cennette günah ve sevap mefhumunun olmaması bu günahın, bilinenden başka bir şeklinin olduğu da anlaşılır.

Cennet nimetlerinden birisi de, orada "tuvalete gitme" gibi bir ihtiyacın mevcut olmadığıdır.3 Cennette yenip içilen şeylerin artıkları olmadığından Hz. Âdem (as) ve Havva, cennette büyük ve küçük abdest yapmıyorlardı. Avret mahalleri elbise veya bir nurla kendilerinden gizlenmişti.4

Yasak ağacın meyvelerinden yemeleri avret yerlerinin açılmasına, küçük ve büyük abdest gibi eza verecek şeylere sebep olacağı için Cenab-ı Hak o ağaçtan yemelerini men etmişti.5

Nitekim, yasak ağacın meyvelerini yedikleri anda, daha önce hiç görmedikleri avret yerleri açılıverdi. O yerlerin açılması uygun olmadığı için yaprakla örtünmeye başladılar.6

Hz. Âdem (as)'in yasak ağacın meyvesinden yiyerek cennetten çıkarılmasında kaderin hissesini unutmamak gerekir. Çünkü, Cenab-ı Hakk'ın insanı yaratmasındaki hikmet ve maksadın gerçekleşmesi, ancak Hz. Âdem (as) ve Havva'nın cennetten yeryüzüne inmesiyle mümkün olmuştur. Ebu'l-Hasen-i Şâzelî, Hz. Âdem (as)'in zellesi hakkında şöyle der:

"Ne hikmetli bir günah ki, kıyamete kadar gelecek insanlara tövbenin meşru kılınmasına sebep olmuştur."7

Hz. Yunus'un (a.s.) zellesine gelince:

Hz. Yunus (a.s.) peygamberlikle vazifelendirildikten sonra, kavmini îmâna davet etmeye başladı. 33 yıl gibi uzun bir müddet tebliğde bulunduğu halde, yine de halk üzerinde bir tesir vücuda gelmemişti. Bu durum Yunus Aleyhisselâmın canını sıktı. Bu sıkıntıdan kurtulma ümidiyle, Cenab-ı Hakk'ın izni olmadan kavmini bırakıp ayrıldı. Bir peygamber, Rabbinden izin almadan bulunduğu yerden ayrılamazdı. Hz. Yunus (a.s.) bu hareketiyle efendisinden kaçmış bir köle durumuna düşmüştü.8

Ancak Hz. Yunus'un (a.s.) bu hareketi vazifeden kaçış veya vazifeyi verene karşı bir isyan mânâsında anlaşılmamalıdır. Yunus (a.s.) sadece İlâhî davete uymayan halktan uzaklaşmıştır. Bu hareket peygamberlerin dışındaki insanlar için hata sayılmaz. Peygamber için de azabı gerektirecek bir günah değildir.

Bununla beraber, Cenab-ı Hak, zor şartlar altında kalsa da Hz. Yunus (a.s.) gibi davranmamasını Peygamberimize (a.s.m.) tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Ey Muhammed! Sen Rabbinin hükmüne kadar sabret. Balık sahibi Yunus gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti." 9

Evet, peygamberlerin "zelle"lerine bir günah gözüyle bakmamak gerekir. Çünkü, günah azabı gerektiren bir şeydir. Peygamberler ise zellelerinden dolayı herhangi bir cezaya uğramayacaklardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur’an’da Hz. İbrahim’in “hastayım” diyerek yalan söylediğinin bildirilmesi, Tevrat’ta peygamberlerin büyük günah işledikleriyle ilgili verilen bilgilerin de doğru olduğu anlamına gelmez mi?

Kaynaklar:

1. Barla Lahikası, s. 179.
2. Muvazzah ilm-i Kelâm, s. 184; Fıkh-ı Ekber Şerhi, s. 154; Risale-i Hamidiye, s. 491.
3. Müslim, Cennet 15.
4. Tefstr-i Kebir , 14:49; Hak Dini Kur'ân Dili, 3:2140.
5. Hülasatül-Beyan , 2:4748.
6. A'raf Sûresi, 22.
7. Risale-i Hamidiye , s. 611.
8.Hülâsatü'l-Beyan , 2: 4748.
9. Kalem Sûresi, 68/48.

5 Hz. İbrahim ateşe atılırken, neden Hz. Cebrail’in yardımını kabul etmedi?

Önce şunu belirtelim ki, söz konusu bilgiler ayet veya hadis kaynaklı değildir.

Mutemer b. Süleyman et-Teymi’nin bazı arkadaşlarından naklettiğine göre, Hz. İbrahim bağlanıp ateşe atılacağı zaman, Hz. Cebrail gelip “Senin bir ihtiyacın var mı?” diye sormuş, o da “Sana bir ihtiyacım yok.” demiştir. (bk. Taberi, Enbiya 68. ayetin tefsiri)

Semarkandî’nin temriz siğasıyla (rivayete göre, deyip) bildirdiğine göre, Hz, İbrahim bağlanıp ateşe atılacağı sırada Hz. Cebrail, “Ya Rab! Senin kulun İbrahim senden (sana olan bağlılığından) dolayı ateşe atılıyor.” dedi. Allah da “Eğer senden yardım dilerse ona yardım et!” diye buyurdu. Tam ateşe atılmak üzere (ve mancınıktan atılıp havada) iken Hz. Cebrail, “Kurtulmak istiyor musun?” diye sordu. Hz. İbrahim, “Hayır! Senin yardımına ihtiyacım yok.” dedi. Cebrail, “Peki seni kurtarması için Allah’a yalvarmayacak mısın?” deyine de Hz. İbrahim, “Onun benim durumumu bilmesi, bir şey söylememe ihtiyaç bırakmamaktadır.” diyerek cevap verdi. (bk. Semarkandi, Razî, İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

Bu rivayetten anlaşıldığına göre, Hz. İbrahim’in bu tavrı “haliliyet makamına” (Allah dostu olma unvanına) uygun bir sadakatin eseridir.

Rivayette geçtiği üzere, Allah’ın Hz. Cebrail’e “Eğer senden yardın dilerse ona yardım et!” diye buyurması, onun böyle bir yardım dilemeyeceğinin ipuçlarını da taşımaktadır. Ve bu sahne aynı zamanda “Allah’ın dostu” olmak için ona karşı gereken tevekkül ve samimi bağlanmanın boyutunu da gösteriyordu.

Sebepler planında en büyük bir sebep, bir kurtuluş vesilesi olan Hz. Cebrail’in yardımını dahi kabul etmemesi, gerçekten onun “Allah’ın dostu” iltifatına layık olduğunu dost ve düşmana göstermiştir.

6 Hristiyanlar, Hz. İbrahim'in Kâbe'yi inşa etmediğini iddia ediyorlar. Bu iddiaları gerçek midir?

Hz. İbrahim (as)’in Kâbe’yi inşa etmediğine dair hiçbir tarihi belge ve sağlam kanıt yoktur ve olamaz da. Aksine Kur'an-ı Kerim'de ve tarihi kaynaklarda inşa ettiği yazılmaktadır.

Sorudaki iddiaların hiçbir ilmi değeri yoktur. Bunlar, var olan bir önyargıyı pekiştirmeye yönelik hayal mahsulü bir kuruntudan öteye geçemez.  Çünkü,

a. Hz. İsmail (as)’in Mısır’dan evlenmesi -şayet doğru ise- Kâbe’yi inşa etmediğinin delili olamaz. Çünkü, Hz. İsmail Mekke’den Mısır’a gidip bir kadınla evlenmesi mümkün olduğu gibi, Mısır’dan Mekke’ye gelen bir ailenin kızıyla evlenmesi de mümkündür. Bunlar asla imkânsız şeyler değildir.

b. Hz. İsmail’in çocuklarının Arabistan’ın kuzeyinde yaşadıklarına dair -kesin kanıt olsa bile- onun Mekke’de Kabe’yi inşa etmediğine delil olamaz. Çünkü, Arabistan’ın kuzey tarafı yaşamaya daha elverişli ise, insanların o bölgeye göç etmeleri kadar tabii bir şey olmaz. “Türkler, eğer gerçekten Orta Asyalı bir kavim olsaydı, Orta Asya’nın merkezinde otururlardı...” şeklinde bir değerlendirmenin ne kadar değeri varsa, bunun da o kadar değeri vardır.

c. Hz Hacer ve Hz İsmail’in paran çölünde yaşadığına dair Tevrattaki bir ifade de onun Mekke’de yaşadığını göstermektedir.

Nitekim, Tevrat'ın

“Rab, Sina’dan geldi ve onlara Sâir’den doğdu; Paran dağlarında parladı ve mukaddeslerin on binleri içinden geldi. Onlar için sağında ateşli ferman vardı.”(Tesniye, Bab 33, Âyet: 2)

ayeti, açıkça şunu gösteriyor  ki; “Sina’dan gelme”, Hz. Mûsa (as)’a ve Sîna dağında ilâhî hükümlerin Ona verilmesine;  “Sâir’den doğma”, Hz. İsa (as)’a ve Ona İncil’in verilmesine; “Paran dağlarında parlama” ise, Efendimiz (asm)’in Mekke’de çıkacağına işarettir. Zira Paran, Arapça okunuşuyla Faran'dır. Faran ise, Mekke’nin eski bir ismidir.

Ayrıca Paran'ın Mekke olduğuna, Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin Bölümündeki, Hz. İsmail (as)’ın Paran çölünde oturduğunu anlatan cümleler de delildir. Zira Hz. İsmail (as) Mekke’de oturmakta idi. Demek, Kitab-ı Mukaddes’in işaretiyle de Faran, Mekke’dir. Tevrat’ın ifadesiyle; Allah “Faran dağlarından parladığını” beyan buyurmuştur. Bu parlama, Hz. Muhammed (asm)’dan başka kim olabilir?

d. Kırk yönden mucize olan Kur’an’ın bu konuda açık beyanları ortada iken, bu gibi Siyonist spekülasyonları kale almak İslam inancıyla bağdaşmaz...

7 Hz. İbrahim'e daha mı fazla selam ve bereket verilmiş ki, Allah'dan ona verdiği gibi Hz. Muhammed'e de vermesini istiyoruz?

"Hz. İbrahim'in aline selam ve bereket verdiğin gibi Hz. Muhammed'in aline ve ashabına da bereket ver." demenin hikmeti çoktur.

Hz. İbrahim (as)'in nesli peygamberdir. "Nasıl ki onun peygamber olan nesline selam ve bereket verdiysen Muhammed (sav) ümmetine de selam ve bereket ver." diye dua edilmiş olunur.

Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından öğretilen tüm bu (dua ve selamlar) ile, ona Hz. İbrahim (as) ve onun âline salât, rahmet ve bereketin aynısını indirmesi için Allah'a dua edilmektedir. Allah, Hz. İbrahim'e (a.s) yer yüzünde başka hiç kimseye ihsan etmediği bir nimet vermiştir.

Peygamberliği, vahyi ve Kitab'ı hidayet kaynağı olarak kabul eden Müslüman, Yahudi yahut Hristiyan olsun, bütün insanlar Hz. İbrahim (as)'in önderliğini kabul etmiştir. O halde Hz. Peygamber'in (s.a.s) söylemek istediği şudur:

"Allah'ım! Hz. İbrahim'i bütün peygamberlere inananların sığınağı yaptığın gibi, beni de bütün peygamberlerin sığınağı yap ki; risalete inanan hiç kimse benim peygamberliğime inanma nimetinden mahrum olmasın." (Mevdudî, a.g.e., IV/ 454-455).

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberimiz'e (s.a.) salavat getirmenin önemi hakkında bilgi verir misiniz?..

8 Hz. İbrahim ve İsmail’in Arapların atası olmadığı iddiasına ne dersiniz?

Bu sorunun ve iddianın özeti şudur: Bazıları diyorlar ki, Hz. İsmail’in Arapların atası olduğu iddiası Müslümanlara aittir. İslam öncesi dönemde Hz. İsmail ile Araplar arasında bir bağlantıyı gösteren herhangi bir bilgi yoktur.

Bu iddiaya birkaç yönden cevap verilebilir:

a) Kur’an’da Kâbe’yi inşa edenlerin Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail (as) olduğu açıkça ifade edilmiştir:

“İbrâhim ile İsmâil beytullah’ın temellerini yükseltirken şöyle dua ediyorlardı: Ey bizim Kerîm Rabbimiz! Yaptığımız bu işi kabul buyur bizden! Hakkıyla işiten ve bilen ancak Sen’sin.” (Bakara, 2/127)

b) Sahih hadislerde rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (asm), kendisinin ve bağlı olduğu Kureyş kabilesinin Hz. İsmail (as)’in neslinden olduğunu ifade etmiştir:

"Cenab-ı Hak İbrahim'in evlatlarından İsmail'i, İsmail'in evlatlarından Benî Kinane'yi, Benî Kinane'nin evlatlarından Kureyş'i, Kureyş'ten Benî Hâşim'i, Beni Hâşim'den de beni seçti." (Müslim, Fedâil, 1)

Bu ifadeyle  Hz. Peygamber (asm),  kendi soyunu, Mekke'de büyümüş ve orada peygamber olarak gönderilmiş olan Hz. İsmail'e ulaştırmaktadır.

"Ey İsmailoğulları! Ok atınız, sizin atanız da mahir bir ok atıcı idi." (Buhâri, Enbiyâ, 12)

mealindeki sahih hadiste de Hz. Peygamber (asm)’in Hz. İsmail (asm)’i Arapların atası olarak andığını görmekteyiz.

Kur’an ve sahih hadislerde bu bilgi olduktan sonra, bir müminin bu konuda tereddüt etmesi düşünülemez.

c) Bu konuda tereddütler uyandırmaya çalışanlar, cahiliye döneminde Hz. İsmail’den söz eden şiir ve hitabelerin olmadığını delil getiriyorlar.

Şayet cahiliye döneminde böyle bir bilgi yoksa bile, bu Hz. İsmail’in Arapların atası olmadığına delil olamaz. Çünkü, bunu ispat etmek için cahiliye döneminde ne kadar şiir ve sözlü/veya yazılı makale varsa hepsini gördükten sonra böyle bir iddia ve bir ihtimal olarak ortaya çıkar. İddiacıların böyle bir iddiaları olamaz, çünkü bu mümkün değildir.

d) Kâbe’nin Mekke’de olması, Arapların eskiden beri Kâbe’ye saygı göstermeleri, hatta Mekke dışındaki kabilelerden de bu yüzden saygı görmeleri Kur’an’la sabittir. Kureyş Suresi tek başına buna yeterli bir şahittir. Çünkü aksi olsaydı, elbette inkârcı Araplar tarafından  itiraza uğrardı.

e) Mealini vereceğimiz şu ayette Hz. Peygamber (asm) ve akrabası olan Arapların Hz. İbrahim (as)’in soyundan geldiği açıkça ifade edilmektedir:

“Allah yolunda gereği gibi cihad edin. Sizi insanlar içinde bu emanete ehil bulup seçen O’dur. Din konusunda, size hiçbir zorluk da yüklemedi. Haydin öyleyse babanız İbrâhim’in milletine ve yoluna! Bundan önce de bu Kur’ân’da da size Müslüman adını veren O’dur. Ta ki Resul size şahid olsun, siz de diğer insanlar nezdinde Hakkın şahitleri olasınız. Haydin namazı hakkıyla ifa edin, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. O sizin biricik mevlanız, efendinizdir. O, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcıdır.” (Hac, 22/78)

f) Hz. Peygamberin dedesi Abdulmuttalib, Cahiliye döneminin meşhur Hanif (Hz. İbrahim’in tevhid dinine bağlı) bir kimsedir. Onun putlara secdeyi reddettiği ve İbrahim ile İsmail’in yaptığı Beytullah’ın dışında başka bir şeye secde etmeyeceğini (yani: Beytullah’a karşı durarak Allah’a secde edeceğini) söylemiştir. (el-Bidaye ve’n-Nihaye, 3/323)

g) Yine Hz. Peygamber (asm)'in dedesi Abdulmuttalib Kureyş ile Huzaa kabilelerini barıştırırken, “Biz İbrahim ve İsmail’in soyundanız” diyerek iki kabilenin ortak yönlerine dikkat çekmiştir. (bk. el-Maverdi, A’lamu’n-nübüvve, s. 215)

İlave bilgi için tıklayınız:

Hz. İbrahim (a.s.) hangi ırktan gelmektedir?

Peygamber Efendimiz hangi millettendir?

Hz. Muhammed (asm)'in soyunun Hz. İbrahim'e dayanmadığı iddia ...

9 Biz şüphe etmeye İbrahim'den daha layığız, hadisi ne manaya geliyor?

Cevap 1:

Öldükten sonra dirilişin delillerinden olan, geçmiş milletlerde yaşanmış diriliş hadiseleri içinde Hz. İbrahim’in kıssasının ayrı bir yeri ve önemi vardır.

Bu ibretli kıssa mealen şöyledir:

"İbrahim de rabbine demişti ki: 'Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.' Rabbi de O'na: 'İnanmadın mı?' dedi. O da: 'Evet, fakat, kalbim mutmain olsun diye.' dedi. Allah buyurdu ki, 'O halde kuşlardan dört tane al, yanında alıkoy, sonra her bir dağın başına bir parça koy. Sonra onları çağır, koşarak sana gelirler. Bil ki, Allah her şeye kadîrdir.'" (Bakara, 2/260)

Müfessirler Hz. İbrahim'in böyle bir talepde bulunmasının sebebi hakkında çeşitli rivâyetler zikretmişlerdir.(1) Razî bu hususta on iki sebep saymıştır. Bunlardan birisi de kendi hatırına gelen şu vecihtir:

Nasıl ki, ümmet peygamberin risâlet iddiâsının doğruluğunu bilmede onun elinde meydana eden bir mucizeye ihtiyâç duyuyorsa, peygamber için de böyle bir durum söz konusudur...

Durum böyle olunca, şöyle denmesi uzak değildir: Melek, İbrahim (a.s)'a gelip, O'na Allah seni insanlara resûl olarak gönderiyor, diye haber verince, İbrahim (a.s) da bir mucize istemiş ve "Rabbim bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster." tâ ki, gelenin şeytan-ı racîm değil de melek-i kerîm olduğu hakkında kalbim mutmain olsun demiştir.(2)

Kanaatimizce, Hz. İbrahim (a.s)'in bu isteği, Hz. Mûsâ'nın "Rabbim bana görün, sana bakayım." (A'râf, 7/143) şeklindeki istek ve iştiyâkının bir benzeridir. Biri Allah'ı, diğeri ise dirilişi görmek istemiştir. Hz. Mûsâ'nın Allah'ı görmek istemesi Allah hakkındaki bir şüpheden değil de, bilâkis Allah'ı çok iyi tanıyan biri olmasından kaynaklanan iştiyâkından dolayı olduğu gibi, Hz. İbrahim de, Allah'ın diriltmeye olan büyük kudretini bilmesi neticesinde, bu fiili bi'l-müşâhede, ayne'l-yakîn olarak görmeye iştiyâk duymuştur.

Nitekim müfessirlerin tamamına yakın büyük bir çoğunluğu Hz. İbrahim (a.s)'in bu isteğinin bir şüpheden dolayı değil, sadece bu hâdiseyi gözüyle görüp kalbinin mutmain olması, itminânla dolması için olduğunu söylemişlerdir. Çünkü, insan rûhu haber verilen şeyleri gözüyle görmeyi arzu eder. Bu yüzden, "Haber muâyene (gözle görmek) gibi değildir."(3) denilmiştir.

Ayrıca Hz. İbrahim'in bu isteği dirilişin mahiyeti değil, keyfiyeti hakkındadır. İbrahim (a.s), "Nasıl diriltiyorsun?" demiştir, "Acaba diriltir misin?"(4) dememiştir. Keyfiyeti sormak ise, ancak san'at-ı ilahiyye'nin esrârını görmeye olan şevk ve arzudan dolayıdır.(5) İnsanların ilimce en kâmil olanı, bilinmeyenleri bilmeye en fazla rağbetli olanlarıdır.(6)

İbrahim (a.s) dirilişin pek çok yollarla olduğunu biliyordu. Yaratılışı gereği bunları bilmek istedi.(7) Bu yüzden ölülerin hangi yolla diriltileceğini görmek istedi. Böylece İbrahim (a.s), dirilişe delîl hakkında ayne'l-yakîn mertebesine ulaşmaya olan aşırı muhabbetinden dolayı, nazarî ve bürhanî ilimden zarurî ilme intikâl etmeyi istemiştir.(8)

Kutub'a göre ise, "Bu arzu imânın varlığına, kemâl ve istikrarına bağlı olmayan bir arzudur. Bir bürhan istemek veya imânın takviyesi için değildir. Başka bir şeydir, başka bir tadı vardır..."(9)

Böylece hemen bütün müfessirler Hz. İbrahim'in bu isteğinin kesinlikle bir şek ve şüpheden dolayı olmadığını, Cenab-ı Hakk'ın yeniden diriltme fiilini, bi'l-fiil görmek ve keyfiyetine muttali olmak için olduğunu, ifâde etmişlerdir. Eğer İbrahim (a.s)'a böyle bir şek ârız olsaydı bu şekden dolayı mahcûbiyet duyup, böyle bir talepte bulunamazdı. Allah katında bu derece nâzının geçtiğini bildiğine göre, böyle bir kusuru yok demektir. Hem Allah'ı bu derece bilen O'na böylesine duâ ve niyâzda bulunan  birisinin O'nun ölüleri diriltmeye kadir olduğu hakkında şüphe etmesi düşünülebilir mi!?

Allah'ın, Hz. İbrahim (a.s)'in imân bakımından insanların en kuvvetlilerinden olduğunu bildiği halde, "imân etmedin mi?" diye sormasının sebebi, Hz. İbrahim'in cevap verdiği şekilde cevâp vermesini sağlayarak, bu cevabın dinleyenlere büyük faydalar kazandırması içindir. (10) Yani Cenâb-ı Hak bu suâli Hz. İbrahim'in "evet" sözüyle ifâde ettiği imânını insanlara göstermek için sormuştur ki, böylece dinleyenler onun maksadının ayne'l-yakîn mertebesine ulaşmak olduğunu bilsinler.(11) Çünkü Cenab-ı Hak onun imânını bildiği halde bu soruyu sorduğuna göre, bu sorudan maksat başka bir şeydir.(12) Razî böyle bir izâhdan önce, buradaki suâl'in takrir (yani, inandın! O halde böyle bir soruyu sormanın sebebi nedir?) manâsında olmasının da muhtemel olduğunu söylüyor.(13)

Hz. İbrahim (a.s)'in, "evet, fakat kalbim mutmain olsun diye" sözünün manası ise, delillerle elde edilen ilme zarûrî ilmin ilâvesiyle sukûnet ve itminânın artmasıdır. Çünkü, delîllerin âşikâr olması kalb için daha sükûnet verici, basîret ve yakîni daha çok açıcıdır.(14) Bu ifâde Hz. İbrahim'in şekk içinde olmadığının açık bir delîlidir. Aksi halde böyle cevâp vermezdi.(15) Belki o zaman "şek ve şüphem izâle olsun diye" şeklinde bir cevap vermesi gerekirdi..

Cevap 2:

“Biz şüphe etmeye İbrahim'den daha layığız.” hadisinin manası, "Eğer İbrahim (a.s) şüphe etseydi, biz bu şüpheye daha layık olurduk. Biz şüphe etmediğimize göre, İbrahim (a.s) şüphe etmemiştir."(16) demektir.

Yani "Şayet peygamberlere şüphe arız olması söz konusu olsaydı, ben buna öbürlerinden daha çok layığım. Görüyorsunuz ki bende hiçbir şüphe yok. Öyleyse bilin ki, Hz. İbrahim hiçbir şüpheye düşmemiştir." demektir.

Bu hadisle ilgili şu teviller de yapılmıştır:

- Hadîs Hz. İbrahim (a.s)’in şüphe içinde olduğunu kabul eden bir topluluğu reddetmek için söylenmiştir. İlgili ayetler gelince, bazı kimseler, “İbrâhîm şüphe etti” demişlerdi. Hz. Peygamber (asm); onların yanlış düşündüklerini bildirmek, kendi tevazusunu ve Hz. İbrâhîm’e olan takdirini göstermek için öyle buyurmuştur.

- Peygamberimiz “Biz” derken kendini değil, şüphelenmesi caiz olan ümmetini kastetmiştir.

- Hz. İbrâhîm, ilme'l-yakîn derecesinden bizzat müşahede etmek suretiyle ‘ayne'l-yakîn mertebesine yükselmeyi istemiştir. Bunun için Rabb’inden, ölüleri nasıl dirilttiğini görmeyi dilemiştir. Hz. Peygamber (asm) de bu manayı kastederek, “Biz buna ondan daha layığız.” buyurmuştur. Yoksa ne kendisi ne de Hz. ibrâhîm, şüphe etmemiştir.

- Aslında bu ifadesiyle Hz. İbrâhîm kendi ümmeti için, onların kalplerindeki şüphe izale olsun diye Rabb’inden, ölüleri nasıl dirilttiğini görmeyi istemiştir.

- Hz. İbrahim (a.s)’den Allâh’ın diriltmesi konusunda değil, ölüleri nasıl dirilttiğinin keyfiyeti konusunda bir şüphe söz konusu olmuştur.

- Bu şüphe, peygamber olmadan önce henüz çocukken olmuştu.

Kaynaklar:

1. Bu rivâyetler hakkında bk. Taberî, III, 49-50; Vahidî, Esbâb-u Nuzuli'l-Kur'ân, s. 87-89.
2. Razî, VII, 34 .
3. Zerkeşî ekser şarihlere göre bu sözün hadis olmadığını ifâde ediyor (Aclûnî, s. 237). Ancak bu söz hadîs olmasa da manâsı çok doğrudur. Bir şâir de bu hususta şöyle demiştir: Fakat gözle görmede latîf bir manâ vardır.  Bunun içindir ki, Halîl (İbrahim a.s.) gözle görmeyi istemiştir (Aclûnî, s. 237).
4. Afîf Abdulfettah Tabbara. Maa'l-Enbiyâ fi'l-Kur'âni'l-Kerîm, Beyrut, 1989, 17. bsk.,  s.120.
5. Sabûnî, en-Nübüvve ve'l-Enbiyâ,  Mektebetu'l-Gazalî, Dımeşk, 1985, 3.bsk., s.72.
6. Merağî, III, 27.
7. Şa'rânî, el-Yevâkıt ve'l-Cevâhir, II, 142.
8. İbn Aşûr, III, 38.
9. Kutub, fî Zılâl, I, 302.
10. Zemahşerî, I, 391; Nesefî, I, 132; Ebu's-Suud, I, 256.
11. Bursevî, I, 323.
12. Razî, VII, 35.
13. Razî, VII, 35.
14. Zemahşerî, I, 391; Nesefî, I, 132.
15. Razî, VII, 35.
16. Bu hadîs değişik şekillerde izâh edilmişse de, en meşhûr manâ budur. Bu hususta bütün teviller için bk. İbn Kesîr, III, 323; Hazin, I,  411;  Alûsî, III, 27.

10 Tevrat ve İncil'de, Kabe'yi Hz. İbrahim'in inşa ettiğine dair bir bilgi neden yok?

a) Yahudiler, kendilerinin özel bir millet olduğuna inandıkları için, dini referanslar söz konusu olduğunda da yalnız kendilerini düşünürler. Bunun “peygamberlerin çoğunlukla kendilerine gelmesi, onların Hz. İbrahim’in soyundan gelmeleri” gibi faktörler yanında, tarihleri boyunca hep başka milletlerden hep gülle-i tahkir ve sille-i tedip gördükleri için onlara karşı daima teyakkuz halinde bulunmuş, düşmanca bakmış ve şeref namına olan her şeyi kendilerine mal etme alışkanlığını kazanmışlardır.

Bu yüzdendir ki, Arapların medar-ı iftiharları olan Kâbe gibi bir mabedin, üstelik Hz. İbrahim gibi Yahudilerin de dedesi olan bir peygamberin inşa ettiği bir tevhid simgesinin şöhret bulmasını hiç, ama hiç istememişlerdir.

Bir kısım çağdaş Yahudilerin Hz. İsmail’in Mekke’ye hiç uğramadığını, hatta onun Arapların dedesi olmadığına dair saçma iddialarda bulunmaları da bu söylediklerimizin doğruluğunun göstergesidir.

- "Milli ilah, milli din" anlayışını benimseyen Yahudilerin, Kâbe gibi Araplara mal olmuş İbrahimi bir mabetten söz etmeleri beklenemez.

- Hıristiyanların fanatikleri de Yahudi ideolojisini benimsemişlerdir. Onlar da Kitab-ı mukaddesin yegâne bir semavi kitap olduğunu kabul ederek bunu da iki ehl-i kitaba tahsis ettikleri için, dini simgesel değeri olan Kâbe’nin asıl tarihi arka palanının ön plana çıkmasına izin vermemişlerdir.

- Özellikle, Müslümanların Kudüs kıblesini terk edip Kâbe'ye yönelmeleri bu her iki Ehl-ikitabı oldukça kızdırmış ve Kâbe'ye karşı özel bir nefret uyandırmıştır. Bunların bu düşmanlıklarını, bu nefretin bir tezahürü olan “Fil” vakasından anlamak mümkündür.

b) Önce şunu belirtelim ki, Kur’an’a ters düşen her ifade yanlıştır. Çünkü, Kur’an baştan sona Allah’ın kelamıdır. Ondan asla yanlış bir bilgi olmaz. Yeter ki yanlış tevil ve yorumlar olmasın..

Dolayısıyla, Yahudilerin ve Hristiyanların bu iki peygambere “kral” demeleri kesin bir yanlıştır.

- Aslında, Yahudiler de Hz. Davud’un Zeburun’a, Hz. Suleyman’ın Emsallerine inanırlar ve bunları Kitab-ı Mukaddese de almışlardır. Bu husus tek başına onların da bu iki zatın peygamber olduklarına inandıklarını göstermektedir.

- Ancak Yahudiler, hayatları boyunca hep ezildikleri için, bu ezikliğin verdiği aşağılık psikolojisinden ötürü, din ekseninde hayat sürmelerine rağmen, dünyevileşmiş ve dünya saltanatına büyük önem vermişlerdir.

Bu sebeple, hem peygamber hem de bulundukları memleketin reisi olmaları haysiyetiyle bu iki peygambere “kral” unvanını kullanmayı tercih etmişlerdir. Yani dünyaya ait güçlerini, dine ait güçlerinden üstün gördükleri için kral unvanını tercih etmişlerdir.

İlk cevabımızda da dediğimiz gibi, Hristiyanlar zaten Yahudi kültürüyle beslenmiştir.

11 Enbiya 69. ayette sadece, "selametli ol", denseydi yetmez miydi?

- Ayette “Selmatli ol!..” denseydi, yeterli olabilirdi. Ancak yüce Allah Kur’an’da “berden ve selâmen” (soğuk ve selametli ol) demek suretiyle Hz. İbrahim’in bu büyük mucizesini anlatırken de başka bir mucize göstermek istemiştir. O da soğukluğuyla yakıp donduran ateşin bir çeşidinin varlığı gerçeğidir.

- Eğer yalnız “Selametli ol!..” denilseydi, insanlar böyle bir ateşin varlığına dikkat etmez ve Kur’an’ın -o güne göre- bir ilmi mucizesi olan bu hakikate vakıf olmazlardı.

Nitekim ayetin “soğuk ve selametli ol” ifadesine dikkat eden bazı muhakkik müfessirler bu gerçeğe işaret etmişlerdir.

Örneğin İbn Abbas şöyle demiştir: Allah eğer sadece “Soğuk ol!..” deseydi, İbrahim ateşin soğuğu sebebiyle ölecekti. (bk. Taberi, Beğavi, Razi, ilgili ayetin tefsiri)

 İbn Abbas gibi, Hz. Ali ve Ebu’l-Aliye’nin de benzer yorumları vardır. (bk. İbn Kesir, ilgili yer)

- Bediüzzaman Hazretleri de bu konuda (mealen) şu görüşlere yer vermiştir:

Ateşin bir derecesi var ki, bürudetiyle ihrak eder (soğukluğu ile yakar). Yani ihrak gibi bir tesir yapar... Bir tefsir diyor: سَلاَمًا demese idi, bürudetiyle ihrak edecekti. Demek ki Allah “selamen (selametli ol)” lafzıyla  bürudete diyor ki: "Sen de hararet gibi bürudetinle ihrak etme." Demek, o mertebedeki ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem ateştir, hem berddir. Evet, hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza halinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için, şu tarz bürudetle, etrafındaki su gibi mayi şeyleri incimad ettirip, manen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecatına ve umum enva'ına câmi' olan Cehennem içinde, elbette "Zemherir"in bulunması zarurîdir. (bk. Sözler, s. 261)

- Demek ki ayette yalnız “berden”(soğuk ol!) denseydi, ateş burudetiyle (soğukluğuyla) yakar öldürürdü. Şayet sadece “selamen”(selametli ol) denseydi, ateşin soğuk derecesi olan “nar-i beyza” bilgisi gizli kalır ve Kur’an-ı Hakimin bu yöndeki mucizesi anlaşılmazdı.

12 Hz. İbrahim'in eşi Hacer Arap mıdır?

Kur’an-ı Kerim’de kendisinden söz edilmeyen Hz. Hacer, Tevrat’a göre Mısırlı bir cariyedir. (Tekvîn, 16/1)

İslâmî kaynaklarda Hacer’in Mısırlı ve Kıbt krallarından birinin kızı olduğu belirtilir. Babasının Menfis halkından ve oranın kralı bulunduğu nakledildiği gibi, Hacer’in Hz. İbrahim’in Mısır’a varışında iş başında bulunan firavunun cariyelerinden olduğu da rivayet edilmektedir. (Taberî, Tarih, I, 245)

Onun Ümmülarab’dan (Ümmülarîk) veya Yaķ denilen köyden yahut Nil yakınındaki Ensına kasabasının bir köyünden olduğu da rivayet edilmektedir. (İbn Hişâm, Sire, I, 6; Aynî, Umdetü’l-kari, X, 16)

Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber (asm)', İbrahim’in eşi Sare ile birlikte zalim bir hükümdarın hüküm sürdüğü bir şehre geldiklerini, hükümdarın Sare’ye göz koyduğunu, fakat Allah’ın onu koruduğunu, sonunda da bu melikin Sare ile birlikte Hacer’i de kendisine vererek geri gönderdiğini bildirmektedir. (Buhârî, Büyû, 100; Hibe, 28, 36)

 Diğer taraftan Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Mısır’ı fethettiğinizde halkına iyi davranın; çünkü onlara karşı ahdimiz ve onların bizimle akrabalığı vardır.” (Müsned, V, 174; Müslim, Fezailü’s-sahâbe, 227)

Sare ile evlenen Hz. İbrahim’in uzun süre çocuğu olmamıştı. Bundan dolayı zaman zaman Allah’a yalvarmış ve “Rabbim bana sâlihlerden olacak bir evlât ver!” (Sâffât, 37/100) şeklinde dua etmiştir.

Sare kocasının evlat hasreti çekmesine üzülmüş ve ona Mısır’dan getirdiği cariyesi Hacer’i ikinci eş olarak takdim etmiştir. Bu evlilikten İsmail dünyaya gelmiş, fakat Sare onun doğumundan sonra Hacer’i kıskanmaya başlamış, bir müddet sonra da kocasından Hacer’i ve oğlunu evden uzaklaştırmasını istemiştir.

Bunun üzerine bir süre tereddüt gösteren Hz. İbrahim, Allah’tan aldığı emir üzerine Hacer ile oğlunu evden uzaklaştırmış ve onları Mekke’ye Kabe’nin bulunduğu yere götürmüştür. O sırada tamamen ıssız olan Mekke’nin kupkuru vadisine getirilen Hacer Hz. İbrahim’e, “Bizi hiçbir ekinin bitmediği ve kimsenin yaşamadığı bu vadiye bırakıp gidecek misin?” diye sormuş, Hz. İbrahim de bunu Allah’ın emriyle yaptığını ve böyle yapmaya mecbur olduğunu söylemiştir.

Bununla birlikte oğlunu ve karısını bu ıssız yerde âdeta ölüme terk etmek Hz. İbrahim’e çok zor gelmiş ve Allah’a şöyle dua etmiştir:

“Ey Rabbimiz, ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben neslimden bir kısmını senin Beytülharâm’ının (Kâbe) yanında ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Sen de insanlardan bir kısmının gönlünü onlara meylettir ve çeşitli meyvelerle onları besle ki sana şükretsinler.” (İbrahim, 14/37)

Hacer, ıssız Mekke vadisinde Hz. İbrahim’in bırakmış olduğu az miktardaki su ve erzakın tükenmesi üzerine İsmail’in susuzluktan ölmesinden korkarak telaşlanmış, çaresizlikten Safa ile Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelmiş, bu sırada oğlunun bulunduğu yerden zemzem suyunun çıktığını görmüş ve bu vadide kendisine su ihsan eden Allah’a şükretmiştir.

Hz. Peygamber (asm), “Allah İsmail’in annesine rahmet etsin. Eğer suyun önünü kapamasaydı zemzem akıp giden bir ırmak olurdu.” demiştir. (Müsned, I, 347; Buhari, Enbiya, 9)

Hz. İsmail’in büyümesinden sonra Allah’ın Hz. İbrahim’den onu kurban etmesini istemesi ve İbrahim’in bu emri yerine getirmeye çalışması üzerine şeytan tarafından iğva edilmek istenen Hacer durumu tevekkülle karşılayarak şeytanın iğvasına kapılmamış, İsmail’in kurban edilmek istenmesine rıza göstermiştir.

Hacer çevreden gelenlerle beraber Mekke’de yaşamış, orayı imar etmiş ve doksan yaşında vefat ederek Hicr’e defnedilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hz. İbrahim hangi ırktan gelmektedir?
Hz. İbrahim, neden Hz. Hacer ve Hz. İsmail'i Mekke'de bırakıp gitmiştir?