Haşir konusunda en çok merak edilenler

1 Hayvanlar da haşir meydanına çıkacaklar mı? Onların ahiret hayatından nasipleri nasıl olacak?

Bu dünya tarlasının verdiği bütün insan ve hayvan mahsulleri mahşer meydanında toplanacaktır. Şu var ki, hayvanların bedenleri hesap safhasından sonra toprak olacaklar, ama ruhları baki kalacaktır. Dünya hayatında her hayvan kendisine takdir edilen vazifesi aksatmadan yerine getirmesinin mükafatını ahirette ruhani bir lezzet olarak tadacaktır. Bu lezzetin mahiyetin bilmemiz elbette imkansızdır. Zira bu dünyada hangi hayvanın bu hayattan ne gibi haz duyduğunu, nasıl lezzet aldığını da bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey varsa o da ahiretin bu dünyadan üstünlüğü nispetinde orada alınacak lezzetlerin ve duyulacak hazların da çok ileri bir seviyede olacağıdır.

Canlılar içinde insanlar ve cinler sorumlu varlıklardır. Allah ın emir ve yasaklarına uymakla görevlidirler; hayatları boyu bir imtihana tabi tutulurlar. Ölünce de ya cennete veya cehenneme girerler. Hayvanlar ise akıldan mahrum olduklarından, günah - sevap, hayır - şer, cennet - cehennem gibi kavramlar onlar için söz konusu değildir.Esas itibariyle ruhun kendisi bakidir, ölmez, yok olmaz, bozulmaz. Ruhun geçici olarak misafir olduğu vücut ise ölür, dağılır. Mahşerde iki sınıf mahluk diriltilecek, hesaba çekildikten sonra sonra cennete yahut cehenneme sevk edileceklerdir.. Bunlar insanlar ve cinlerdir.

"Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında…" (Tekvir, 81/5)

ayeti, hayvanların da mahşer meydanına çıkarılacaklarını haber vermektedir.

"O öyle bir gündür ki, insan kendi eliyle işlediklerine bakar. Kafir de, 'Ne olurdu, ben bir toprak olsaydım.' der." (Nebe, 78/40)

ayeti ise hayvanların mahşer meydanında karşılıklı olarak hesap verdikten sonra bedenlerinin toprak olacağını haber verir.

Abdullah bin Ömer, Ebu Hureyre ve İmam Mücahid in bu ayetin tefsirlerine göre, Cenab-ı Hak mahşer gününde hayvanları alıp ödeştirecek, sonra da onlara, "Toprak olun." buyuracak, sonunda onların hepsinin bedenleri toprak olacak, ruhları ise bakı kalacaktır. Hayvanların cehennem azabından kurtulmalarına gıpta ile bakan kâfirler, kendilerinin de toprak olmalarını arzu edeceklerdir.

Bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm),

"Her hak sahibine hakkını vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan kısas suretiyle hakkı alınacaktır." (bk. Müslim, Birr 15, 60; Tirmizî, Kıyâmet 2; R.Salihın, 204.)

buyurarak, ahirette hiçbir haksızlığın karşılıksız kalmayacağını bildirir.

Nitekim hayvanların ruhları bâki kalacağını ve Süleyman Aleyhisselamın hüdhüdü ve karıncası, Salih Aleyhisselamın devesi, Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi (bk. Alûsî, Ruhu’l-Beyân, 5/226; Kurtubî, 1/372) bazı özel hayvanların hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği ve herbir hayvan nevinin arasıra istimâl için birtek cesedi bulunacağı, rivâyetlerden anlaşılmakla beraber; hikmet, hakikat, rahmet ve rubûbiyet öyle iktiza ederler.

Nur Külliyatı'nda, hayvanların yaratılış gayeleri ne ise, onu en güzel şekilde icra edecek tarzda bir terbiyeden geçirildiklerine ve her türlü meşakkate katlanarak görevlerini ömürleri boyunca yerine getirdiklerine dikkat çekilerek, ahiret hayatında onların da kendilerine mahsus bir mükafat görecekleri şu ifadelerler nazara verilir:

"... Sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbaniyelerinde ve evamir-i Sübhaniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidadlarına göre bir nevi ücret-i maneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar." (Sözler, s.203)

2 Ba's ne demektir? Öldükten sonra yeniden diriliş nasıl olacaktır? Yeniden dirilişi aklın kavraması, kalbin inanması için ne yapmalıyız?

Ba’s, öldükten sonra tekrar diriliş, kabir âleminden mahşere çıkış demektir. Ba’s, bir başka doğumun adıdır. Kabir âlemindeki ruhların bir anda ceset giyerek ahiret âlemine doğuşları, haşir meydanına çıkışları.Bakara Sûresi’nde, insanoğluna, bir ilâhî sitem vardır:

“Siz Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz bir zamanlar ölüler idiniz de sizi o diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve en sonunda Ona döndürüleceksiniz.” (Bakara, 2/28)

Biz, hepimiz, bütün bir beşeriyet bir ölü devre yaşadık. Bu devre, âdem babamız için “balçık” devresiydi. Topraktan süzülen bir sülaleye, kim bilir belki de bir ilâhî programa veya bir genetik yapıya, Cenab-ı Hakk’ın ruh vermesiyle ortaya çıkan bir diriliş, meleklerin nazarına sunulmuştu. Cansız toprak canlanmıştı. Bu olay, daha sonraki insanlarda bir kademe perdeli olarak sergilendi. Bir sebzeyi yiyen insanda, bir süre sonra beyaz kan dediğimiz insan tohumu teşekkül ediyor, ölüler diriliyor. Anne karnında dört ay yarı canlı olarak büyüyen ve bir bakıma ölü hükmünde olan insan bedeni, Âdem babamıza ruh verilmesinin bir başka misaline sahne oluyor ve o rahim karanlığında ruha kavuşuyor, hayatla aydınlanıyor.

Ana rahminde ölülere hayat vermenin bir numunesini böylece sergileyen ilâhî kudret ve hikmet, nice cansızları cana kavuşturarak bitki yahut hayvan haline getiriyor ve o çocuğun annesine gıda yapıyordu. Böyle nice diriliş tecellileriyle beslenip büyüyen insanoğlu, belli bir yaşa gelince imtihan sırrı olarak, şeytanın hücumuna hedef oluyor ve kalbine diriliş hakkında şüpheler atılıyordu: “İnsan öldükten sonra nasıl dirilecekmiş”, diye...Bu ve benzeri bütün şüphelerin cevapları, Kur’an-ı Kerim’de insana öğretiliyor ve insan, Kur’an’a tâbi olmakla şeytana uymak arasında bir imtihan geçiriyordu.

Meryem sûresi 66-67. Âyetler:

“İnsan der ki: ben öldüğüm zaman mı tekrar diri olarak çıkarılacağım? İnsan hiç düşünmez mi ki, kendisi önceden hiçbir şey değilken biz yarattık onu.”

Etrafımızı saran varlıklar âleminden sadece üç varlığı, nutfeyi, çekirdeği ve yumurtayı şöyle bir düşünelim: Birincisinin kâinatla olan münasebetine rahim vasıta olmuş. Bu âlemin mahsûlleri annenin midesine akıyor, oradan da nutfenin imdadına koşuyor.

Yumurtada böyle bir alışveriş yok. O, âlemden alacağını âdetâ depo etmiş. Kuş olup uçmak için tek arzusu, belli bir süre ve belli seviyede ısı. Çekirdekte ise durum daha farklı. O, bu âlemin bir parçası olan toprağa, doğrudan bırakıyor kendini. Kâinatla alışverişini böylece yapıyor. İnsan, yaratılma denince sadece baba sulbünden ana rahmine geçmeyi ve orada dokuz ay olgunlaştıktan sonra dünya yüzüne çıkmayı anlıyor. Ve kendisine ahirette yeniden ve bir anda yaratılacağı haber verildiğinde, bu gerçeği dar zihnine sığdıramıyor. Halbuki, nutfe, yumurta, çekirdek üçlüsüne bir bakabilse, bu dünyada bu farklı kanunları koyanın, mahşerde bir dördüncü tip yaratmayı da sergileyebileceğini hiç de akıldan uzak görmez. 

Resulûllah Efendimizin (asm.) insanoğlunun beş şeyini hayretle karşıladığını ifade buyurduğu meşhur bir hadis-i şerifleri var. Bu beş şeyden birisini de şöyle ifade buyuruyor: 

“Şuna da şaşılır ki, her gün, her gece ölüp dirilip dururken ba’si (yeniden dirilmeyi) inkâr eder.”(Razi, Mefatihu’l-Gayb, II/37)

Gerçekten uyku ölümün bir çeşidi. Ayaklarımız yatakta uzanıyor ama yürüyemiyor. Kulaklarımız açık ama bize bir şey duyuramıyor. Rüya âlemiyle başka âlemlerle alâka kuruyoruz. Bu uyku hâdisesini Allah yaratıyor. Beşerin buna takati yetmez. His âlemimizi bu âlemden çekip bizi başka diyarlarda o gezdiriyor. 

Uyanma bir başka harika. Onun da yaratıcısı Allah. Bizi o gaybi âlemlerden çekip, yeniden bu dünyanın işlerine, onun seslerine, onun renklerine o döndürüyor.

İnsanoğlu her gün ölüp ertesi gün dirilmekle ömrünün günleri sayısınca, ölümün ve dirilişin numunelerini yaşıyor. İşte bu insanın, yeniden dirilmeyi, mahşere çıkmayı, hesap vermeyi inkâr etmesini, Resulûllah Efendimiz (asm.) hayretle karşılıyorlar. Şeytanın diriliş hakkındaki vesveselerinden uzak kalmak istiyorsak nefsimize şu mesajı sıkça tekrarlamalıyız: 

“Uyumaya ve uyanmaya gücü yetmeyen sen, nasıl dirileceğini düşünüyor, buna güç yetiremeyeceğini ölçü alarak dirilişi inkâra kalkışıyorsun. Seni uyutan öldürecek ve uyandıran diriltecek. Seni dünya yüzünden ölüm kanunu ile sildiğinde, onun iradesine karşı koyamayacağın gibi, onun diriltmesine de karşı çıkamayacaksın?” 

İnsanın her gün yaşadığı bu ölüp dirilme hâdisesini, üzerinde yaşadığımız arz küremiz de her yıl yaşıyor.

Bu büyük hâdiseyi Kur’an-ı Kerim şöylece nazarımıza veriyor: 

“Ölüden diriyi, diriden ölüyü o çıkarıyor. Yeryüzünü ölümden sonra o canlandırıyor. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.” (Rum, 30/19)

Dirilişi Anlamak

Nur Külliyatı'ndan Haşir Risalesinde, öldükten sonra dirilmenin kavranabilmesi konusunda şu anahtar cümle geçer:

“Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr-i A'zam, İsm-i A'zamın tecellisiyle olduğundan, Cenâb-ı Hakk'ın İsm-i A'zamının ve her ismin a'zamî mertebesindeki tecellisiyle zahir olan ef'al-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i a'zam bahar gibi kolay isbat ve kat'î iz'an ve tahkikî iman edilir.”

Haşir denilince, insanların yeniden yaratılmasıyla başlayan yeni ve ebedî bir hayat hatıra geliyor...

Bilindiği gibi, İsm-i A’zam bütün esmâyı içine alıyor ve mahşer meydanında bütün İlâhî isimlerin tecellisini görmek mümkün değil. O halde bu ifadeyi “ba’s (diriliş), haşir, mizan, sırat, cennet ve cehennemin” bütünü olarak anlamamız gerekiyor.

O yeni yaratılış ve o ikinci hayat bu dünya ile mukayese edildiğinde, dünyanın bütün saadetleri ve acıları o âlemdekilere göre “gölge” gibi zayıf kalıyor.

Bu gölgeler de, yine esmâ tecellileriyle ortaya çıkarlar, ama bu tecelliler azamî derecede değildirler. Her ismin a’zam mertebesi ahirette tecelli edecektir.

Kışın ölen bitkiler âleminin bahar mevsiminde yeniden yaratılmaları, haşirde bütün insanları birden diriltmesi yanında bir gölge gibi kalır. 

Bu tecelliyi mahşerin dehşeti takip eder. Peygamberlerin bile nefislerini kurtarma derdine düştükleri bir “celâl tablosu” sergilenir. Dünyanın bütün korkutucu hadiseleri o dehşet yanında gölge gibi kalır.  

Onu müteakiben, beşerin bu kadar karışık hesaplarının bir anda görülmesiyle Allah’ın Serü’l-Hisap olduğu  sergilenir. Dünyadaki her türlü sorgu ve muhakeme onun yanında yine gölge kadar zayıf kalırlar.

Bu dünyada  bitkilerin yarı canlı, hayvanların ve insanların canlı oluşları, “taşıyla, toprağıyla hayattar olan cennetteki hayat” yanında yine gölge gibi kalırlar.

Bu  dünyada, “topraktan belli bir zaman sonra çıkan rızıklar, o rızıkların yine kademeli olarak hazmedilmeleri, acıkma için belli bir sürenin geçmesi” cennetteki rızıklanma yanında yine gölge gibi kalırlar.

Dünyanın nehirleri cennet nehirleri yanında, dünyanın köşkleri cennet köşkleri yanında, dünya bahçeleri cennet bahçeleri yanında gölge gibi zayıf düşerler.

Örnekleri artırabiliriz.

Öte yandan, dünyadaki ıstıraplar cehennem azabı yanında gölge gibi kalırken, dünyadaki ateşler de cehennem ateşine nispetle yine gölge kadar hafiftirler.

Biz bu dünyada “gölgeler âleminde” yaşıyoruz. O “asıllar âleminin” kalbimizde kemaliyle yerleşmesi için,

“Tevhid ve vahdette cemal-i İlâhî ve kemal-i Rabbanî tezahür eder.” (Şualar)

gerçeğinden hareketle,  önce bu dünyada tecelli eden isimleri küllî manada düşünmemiz, daha sonra bunların ahirette azamî derecede tecelli edeceklerine nazar etmemiz gerekiyor. Ancak böylece, “bu âlemde bu kadar harika icraatlar gösteren İlâhî isimlerin, ahiretteki  tecellilerinin akıl almaz derecede ileri olacaklarını” anlar ve haşrin ve ahiretin o tecellilerle çok kolayca yaratılacağını rahatlıkla kabul ederiz. Ahiret âlemini ve onun başlangıcı olan haşir hadisesini sadece kendi aklımızın muhakemesine bırakmaz, bu dünyadaki cemal ve celâl tecellilerinden o âlemdeki azamî  tecellilere kolayca intikal ederiz. 

“Cüzi tecellilerde bu kadar harika eserler sergilenirse, elbette azamî tecelliler haşirde ve ötesinde öyle harikalar göstereceklerdir ki, Allah Resulünün ifadesiyle ‘Ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ne de beşerin kalbine, hatırına gelmiştir.’ ” deriz.

Yoksa, insan buradaki tecellileri bile küllî manada düşünmeden, sadece bazı numunelere bakılıp, ahiretin nasıl yaratılacağını anlamaya  kalkışırsa aklı o azamet karşısında bocalar, kalbi  de inanmakta zorlanabilir.

3 Hz. İsa'nın dünyaya / yeryüzüne tekrar gelmesi (indirilmesi) nasıl olacak?

Hz. İsa (as) nübüvvet yönüyle değil, velayet yönüyle tekrar dünyaya gelecek.

Her peygamber gibi Hz. İsa (a.s) da insanları hakka, hakikate davet ediyor, onları Allah’ın varlık ve birliğine inanmaya, Ona kul olmaya çağırıyordu. Bu vazifesinde hiç tereddüt göstermiyor, korku ve endişeye kapılmıyordu. Davasında sebatkâr ve sadıktı. Hz. İsa (as) tebliğ vazifesini taviz vermeden yapmaya devam ettikçe Yahudilerin haset ve kinleri artıyordu.

Sonunda bir hileye girişerek vücudunu ortadan kaldırmaya kadar yeltendiler ve planlarını tatbik sahasına koydular. İçlerinden Tatyanos isimli bir münafığı Hz İsa (as)’nın yanına gönderdiler. Kendileri de 4.000 kişilik bir kalabalıkla evinini etrafını çevirdiler. Tatyanos içeri girdiğinde Hz. İsa (as)’yı bulamadı. Haberi duyurmak üzere dışarı çıkarken, Cenab-ı Hak onun yüzünü Hz. İsa (as)’nın yüzüne benzetti. Yahudiler kendisini görür görmez, Hz. İsa (as) zannederek yakaladılar. Her ne kadar “Ben İsa değilim” diye feryat etse de kimse dinlemedi. Sonunda çarmıha gererek öldürdüler.

Evet, Hz. İsa (as) hâlâ hayattadır, ölmemiştir. Ahir zamanda ise yeryüzüne ineceğini pek çok sahih hadis bildirmiştir. Sahih-i Müslim’de Cabir bin Abdullah’ın rivayet ettiği hadis-i şerifin meali şöyledir:

“Ümmetimden bir cemaat kıyamet gününe kadar hakka yardımcı ve hizmetçi olarak devam edecektir. Nihayet Meryemoğlu İsa iner, Müslümanların emiri O’na der:

'Gel, bize namaz kıldır.' Hz İsa der:

'Hayır, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak sizin bir kısmınız diğer kısmı üzerine emirlersiniz.'(Müslim, İman 247)

Bu ve buna benzer rivayetleri Mektubat’ta tefsir ve izah eden Bediüzzaman şu hususlara dikkat çeker: Dünyayı saran dinsizlik cereyanı çok kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hıristiyanlık, özüne, yani tevhide yaklaşarak hurafelerden ve tahriflerden kurtulacak ve İslamiyet’le birleşecektir. Bir bakıma, Hıristiyanlık bir biçimde İslam’a inkılap edecektir.

Hakiki Hıristiyanlığın İslamiyet’e tabi olması neticesinde hak din büyük bir kuvvet bulacak ve dinsizlik cereyanı karşısında ayrı ayrı iken mağlup olan İslamiyet ve Hıristiyanlık dinleri birleşip büyük bir güç elde ederek onu bozguna uğratacaktır. Bu ittifakı gerçekleştirecek olan ahirzaman Hıristiyanları hakkında sahih rivayetlerde büyük medihler vardır.

Hz. İsa (as)’nın cismen yeryüzüne inmesi konusuna gelince, bu hususu Mektubat’tan dinleyelim:

“...Alem-i semavatta cism-i beşerisiyle bulunan Şahs-ı İsa Aleyhisselam, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini bir Muhbir-i Sadık (Peygamberimiz) bir Kadir-i Küll-i Şey’in (Allah’ın) vaadine istinat ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem Kadir-i Küll-i Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır. Evet, her vakit semavattan melaikeleri yere gönderen ve bazı vakitte insan suretinde va’z eden (Hz. Cebrail’in Dıhye suretine girmesi gibi) ve ruhanileri alem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hatta ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakim-i Zülcelal, Hz. İsa Aleyhisselamı, İsa dinine ait en mühim bir hüsn-ü hatimesi için, değil semay-ı dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hz. İsa, belki alem-i ahiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azime için O’na yeniden ceset giydirip dünyaya göndermek, o Hakîm’in hikmetinden uzak değil, belki Onun hikmeti öyle iktiza ettiği için vaad etmiş ve vaad ettiği için elbette gönderecek. Hz. İsa Aleyhisselam geldiği vakit, herkes Onun hakiki İsa olduğunu bilmek lazım değildir. Onun mukarreb ve havassı (yakınları ve has dostları) nur-u iman ile onu tanır. Yoksa bedahet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.”

4 Sırat köprüsü denen bir köprünün olmadığını iddia edenler var. Ayet ve hadislerde sırat köprüsü hakkında bilgi var mı?

Kur'an-ı Kerim'de sırat, daha çok "müstakim" (doğru) ile sıfatlanarak, Allah'ın rızasına uygun olan ve O'na ileten Tevhid dini ve İslâm dini anlamında kullanılır:

"Kim, Allah'a güvenip dayanırsa muhakkak doğru yola (sırat-ı müstakime) iletilmiştir." (Al-i İmrân, 3/101);

"Muhakkak Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O halde yalnız O'na ibadet ediniz. Bu doğru yol (sırat-ı müstakim)dur." (Al-i İmran, 3/51).

Fakat ıstılahta sırat denilince ahiretteki "sırat" akla gelir. Sırat, mahşer yerinden itibaren cehennemin üzerinden geçerek cennete kadar uzanacak bir köprüdür. Bu köprü, haşir günü cehennemin üzerinde kurulacaktır. Mü'min, günahkâr, kâfir herkes bu köprüye gelecektir. Cennete gidebilmek için bundan başka yol yoktur. Sıratın iki tarafına konulmuş kancalar, oradan geçmeye iyi amelleri yetmeyen kimseleri Allah'ın emriyle çekip cehenneme düşüreceklerdir. İyi amelleri ağır gelenler, kötülükleri sebebiyle tırmalanıp yara almış olsalar bile Sıratı geçeceklerdir. Bazı mü'minler senelerce sürünerek geçeceklerdir. Sırattan geçiş esnasında Peygamberimiz (asm) sırat üzerinde "Kurtar, ey Rabbim, kurtar!.." diye mü'minlere dua edip duracaktır.(Müslim, İman, 84/329).

Ebu Said el Hudrî'nin rivayetinde Peygamberimiz (asm) şöyle buyuruyor:

"Mahşerde muhakeme ve muhasebe işlerinden sonra Cehennemin üzerinde bir köprü (Sırat) kurulur. Allah şefaate izin verir. (Mü'minler) 'Ya Allah selamet ver, selamet ver, diye dua eder durur.' 'Ya Rasulallah, köprü nedir?' diye sorulduğunda; "Kaypak ve kaygan bir yoldur. Orada; kancalar, çengeller ve Necidde bilen sa'dan denilen sert dikencikler gibi dikenler vardır. Mü'minler amellerine göre kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi rüzgar gibi, kimi kuş gibi, kimi iyi cins yarış atları gibi, kimi deve gibi süratle geçerler. Mü'minlerden kimi sapasağlam kurtulur. Kimi de tırmalanmış (hafif yaralı) olarak salıverilir. Kimileri de Cehennem ateşi içerisine dökülür." (Buhari, Müslim, Tirmizi'den naklen Mansur Ali Nasıf, Tâc, V, 394-395).

Ebu Hureyre, Peygamberimizden şöyle rivayet ediyor:

"Cehennemin ortasına sırat (köprüsü) kurulur. Oradan peygamberlerden ümmetleri ile beraber geçenlerin ilki ben olacağım. Peygamberlerden başka o gün kimse konuşamaz, peygamberlerin sözleri de "Ey Allah'ım, kurtar kurtar." olur." (Buhari ve Müslim'den naklen, Tâc, V, 377-378).

Ebû Sa'id el-Hudri'nin rivayet ettiğine göre, Sırat köprüsü, kıldan ince, kılıçtan keskindir. Sırat'ın uzunluğu bin senelik yokuş, bin senelik iniş ve bin senelik de düzlüktür. Bu mesafe bazı insanlar için olacaktır. Her bir kimsenin bu mesafeyi geçmesi, amelleri ile orantılı bir zamanda olacaktır. (Mansur Ali Nasıf, Tâc, V.394; Acluni, Keşfül-Hafa, II, 31). Bazı ulemâya göre Sırat'ın kıldan ince, kılıçtan keskin olduğuna dair rivayetler, bu köprünün üzerinden geçmenin pek müşkil ve zor olduğundan kinayedir.

Mü'minlerin Sırat'ın üzerinden çabuk geçip geçmemeleri, onların haramlara yönelip yönelmemelerine bağlıdır. Kalbine haram işleme düşüncesi gelip de ondan hemen yüz çevirip uzaklaşan kimseler Sırat'tan çabuk geçecektir.

Sırat üzerinde her bir mü'minin yalnız kendisinin faydalanacağı bir nûru vardır. Bu nurdan başkası faydalanamayacaktır. Kimse, başka bir kimsenin nûru içerisinde gidemeyecektir. Nurunun intişarı nisbetinde her bir mü'mini Sırat geniş veya dar olacaktır. Sırat'ın genişliği hadd-i zatında bir ve aynı olduğu halde, üzerlerinden geçenlerin nurları nisbetinde kimisine ince ve sıkıcı, kimisine enli, rahat ve hoş görünecektir.

Yüce Allah şöyle buyurur:

"Ey iman edenler, günahlarınıza samimi bir tövbe ile Allah'a dönün! Umulur ki Rabbiniz, sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların nurları önlerinden ve yanlarından koşar da, 'Ey Rabbimiz, nurumuzu tamamla, bizi bağışla; muhakkak sen her şeye kadirsin.' derler." (Tahrim, 66/8).

Bu âyette, mü'minlerin nurlarından kastedilen, iman ve amelleriyle husûle gelen nurlardır. Özellikle bu nurları Sırat üzerinde onları yedip götürecek ve selamete çıkaracaktır. Münafıklar, karanlıkta kaldıkça mü'minler "Rabbimiz, nurumuzu söndürüp de bizi de kâfirler ve münafıklar gibi karanlıkta bırakma! Varacağımız yere kadar nurumuzu devam ettir ki, bu nurla sevinelim, karanlıkta kalıp perişan olmayalım." derler:

"O gün (sıratta) münafık erkeklerle münafık kadınlar, mü'minlere, bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, derler. Onlara, dönün arkanıza da bir nur arayın, denilir. Nihayet, onların arasına, bir kapısı olan ve içinde rahmet ve dışında azab bulunan bir sür çekilir." (Hadid, 57/13).

Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:

"Sizlerden hiç bir kimse yoktur ki oraya (cehenneme) uğramamış olsun. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, iman edip kötülüklerden sakınanları kurtarırız. Zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız." (Meryem, 19/71-72).

Bir rivayete göre cennetlik mü'minlerin cehenneme uğramaları, üzerindeki sırattan geçmelerinden ibarettir. Herkes bu köprüye gelecek ve cehenneme girecek olanlar da buradan gireceklerdir. Mü'minlerin cennete yollarının cehennemden geçmesindeki hikmet; sevinçlerinin fazlalaşması ve kurtuldukları için şükürlerinin artması ve kâfirlerin üzüntülerinin çoğalmasıdır. Çünkü dünyada düşman saydıkları mü'minlerin kurtulması, kendilerinin cehenneme atılmaları, kâfirler için azab üzerine azab olacaktır.

Mutezile'nin çoğu ve Kadi Abdulcebbâr el-Hemedâni (ö. 415/1025), "Üzerinden geçmek mümkün olamaz; mümkün olsa bile, sırattan geçmek müminlere eza ve cefa çektirir." diyerek sıratı inkâr etmişlerdir.

Halimi (ö. 403/1012) gibi bazı âlimler de, kâfirlerin sırata uğramadan doğrudan doğruya Cehennem'e atılacaklarını söylemişlerdir. Bunlar, bu görüşlerini Ebu Sa'id el-Hudrî'nin rivayet ettiği bir hadise dayandırmışlardır. Bu hadise göre, mahşerde bir münâdi, "Her ümmet dünyada nelere tapıyor idiyse, onların ardına düşsün." diye çağırır. Bunun üzerine münezzeh ve yüce olan Allah'tan başka şeylere, putlara ve heykellere tapagelen ne kadar kimse varsa, onlardan hiçbiri kalmaksızın cehenneme dökülürler. Artık ortalıkta iyi ve kötülerden yalnız Allah'a ibadet etmiş olanlar ve Ehl-i kitabın kalıntılarından başka kimseler kalmayınca, Yahudiler çağırılacak ve onlara "Siz neye ibadet ediyordunuz?" denilecek. Onlar "Allah'ın oğlu Üzeyr'e tapıyorduk." diyecekler. Bunun üzerine onlara, "Yalan söylediniz! Allah hiç bir eş ve oğul edinmedi." denilir. Bunlar susadıklarını söyleyerek Cenab-ı Allah'tan su isteyince, kendilerine serap gibi görünen ateşe götürülecekler ve birbirlerini çiğneyerek cehennem ateşinin içine yuvarlanıp döküleceklerdir. Sonra Hristiyanlar çağırılacak, "Sizler kime ibadet ediyordunuz?" denilecek. "Allah'ın oğlu Mesih'e ibadet ediyorduk." diyecekler. Onlara da "Yalan söylediniz! Allah hiç bir eş ve oğul edinmedi." denilecek. Bunlar da susadıklarını söyleyerek Allah'tan su isteyince, kendilerine, "Haydi suya gelmez misiniz?" diye işaret olunur. Serap gibi görünen cehenneme doğru toplanacaklar ve birbirlerini çiğneyerek cehenneme döküleceklerdir."

Bu hadisin devamında: Geride kalanlara, tanımadıkları bir surette Allah Teâlâ'nın tecelli edeceği, sonra şiddet ve dehşetin kaldırılarak samimi olarak Allah'a ibadet edenlerin secde etmelerine izin verileceği, diğerlerinin -secde etmek istediklerinde- kafalarının üzerine düşecekleri, daha sonra Allah Teâlâ'nın bunlara ilk gördüklerinden başka bir surette (sıfatta) tecelli edeceği bildirilir. Bundan sonra da cehennemin üzerine köprü (sıratın) kurulacağı ve şefaate izin verileceği beyan edilir. (Buhari, Müslim, Tirmizi'den naklen et-Tâc, V, 393-394; metin Müslim'in Sahih'inden özetlenerek alınmıştır, bk. Müslim, Sahih, Kitabül-İman, 81/302).

(Sa'deddin Taftâzani, Şerhul-Makasıd, İstanbul 1305, II, s. 223; Şerhul-Akaid İstanbul 1310; Abdusselâm b. İbrâhim el-Lakkâni, Şerh-u Cevhereti't-Tevhid, Mısır' 1955, s. 235-236; Fahreddin er-Razi, Mefâtihul-Gayb, İstanbul 1308, Kitab-ü Mecmü'atin mine't-Tefâsir, el-Matbaatül-Âmire İstanbul 1319).

(Muhiddin BAĞÇECİ)

5 "Rabbim der ki; hayvanlar benim sessiz kullarımdır, şimdi zulme susuyorlar ama hesap günü konuşacaklar." anlamında bir rivayet var mıdır?

Bu ifadenin aynısına rastlayamadık. Ancak bazı hadis rivayetleri bu manayı çağrıştırmaktadır. Mesela:

“Kim bir canlıyı/hayvanı, bir kuşu haksiz yere öldürürse, kıyamet günü ondan şikâyetçi olacaktır." (Kenzu’l-Ummal, h. no: 39968)

“Kim haksız yere bir serçe kuşunu öldürürse, kıyamet günü Allah onu sorguya çekecektir." (Kenzu’l-Ummal, h. no: 39969)

“Kim boş yere bir serçe kuşunu öldürürse, kuş kıyamet günü onu Allah’a şikayet edecek ve şöyle diyecektir: ‘Ya Rabbi! Şu adam beni (yemek gibi) bir menfaat için değil, (sırf eğlence olsun diye) boş yere öldürdü.' (Nesâî, Dahaya 42; Kenzu’l-Ummal, h. no: 39971)

6 Kâfirlerin, büluğ çağından önce vefat eden çocuklarının ahiretteki durumu ne olacak; cennetlik midirler?

Müslüman olan kimselerin, baliğ olmadan ölmüş çocukları icmâ ile cennetliktirler. Fakat kâfirlerin çocukları hakkında değişik görüşler vardır. Muhakkik ve araştırmacı âlimlerin görüşüne göre kâfirlerin buluğ yaşına ermemiş çocukları cennetliktir.

Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurur:

"Peygamber göndermedikçe azâb verici değiliz." (İsrâ, 17/15)

Malum olduğu gibi, çocuk ve deli olan kimseler mükellef olmadıkları için peygamberlere muhatap da olmazlar.

Başka bir âyette de şöyle buyurulur:

"Hiçbir kimse bir başkasının günahını yüklenemez." (Necm, 53/38)

Bir kimse bir cinayet işlerse, oğlu cinayetinden sorumlu olmadığı gibi, kâfir olan kimsenin oğlu da küfründen sorumlu değildir. En kuvvetli görüş budur.

Buhârî, müşrik çocuklarının durumu üzerine söylenenler hakkında açtığı babda üç hadis kaydeder: Birincisinde tevakkuf (Tevakkuf: Hiçbir hükümde bulunmamak.) ifade edilmiştir; ikincisinde cennette olacakları görüşünü üstün kılan bir hadis kaydedilir; üçüncü hadiste ise cennetlik olacaklarını açıkça ifade eden bir hüküm mevcuttur:

Buharî’nin rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.m)

“Hz. İbrahim’i –bütün insanlara ait çocukların etrafını sardığı bir hâlde- cennette görmüştür.”

Bir rivayette; oradakilerin:

“Ey Allah’ın Resulü! Müşriklerin çocukları da mı cennetteler?” şeklindeki sorularına,

“Evet müşriklerin çocukları da…” diye buyurdu.” (Buhari, Cenaiz, 93, Tabir, 48; bk.Nevevî, Şerhu Müslim).

Şarihler bunda hem üç ayrı görüşe delil ve hem de Buhari´nin tercihini görürler: Ona göre esas olan kâfir çocuklarının cennetlik olduğudur. (bk. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/26-28.)

Nur Külliyatı'ndan Kastamonu Lahikasındaki bir mektupta şöyle buyrulur:

“O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.”

Bu sözler bizi bir anda Asr-ı Saadet’e götürdü. “Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez.” meâlindeki âyetin izahı sadedinde, Allah Resulünden (asm.) Hristiyan çocuklarının durumları sorulmuştu. Verilen bir cevapta Müslüman olmayanların çocuklarının da cennet ehli olduğu ifade buyruluyordu. Bir başka rivayette ise “Onların babalarıyla birlikte olacakları, ama nasıl bir muameleye tabi tutulacaklarını ancak Allah’ın bileceği” ihtar ediliyordu.

Her iki rivayette de çocukların azap çekeceklerine dair bir hüküm yok. Cehenneme girmek başka, azap çekmek başkadır. Cenâb-ı Hak bir kısım meleklerini cennette bir kısmını cehennemde vazifelendirdiği gibi, dilerse çocukların da bir kısmını cennetine bir kısmını da cehennemine koyar. Ama, Onun rahmetinden umulur ki, cehenneme konulan çocuklar da cehennem melekleri gibi, azaptan azade olsunlar ve ebediyen Rablerini tespih ve Ona şükretsinler; yahut o çocuklar A’raf denilen cennet-cehennem arası bir yerde dünya hayatına benzer bir hayat sürsünler.

Gerek fetret ehlinin, gerekse gayr-i müslim çocuklarının cennete girip girmeyeceklerini bu kadar merak etmek, hele onların cennete girmelerini âdeta kıskanır gibi bir ruh haletine girmek biraz tuhaf kaçıyor. Müslümana düşen görev, bu tip yersiz ve sonuca tesir etmeyecek münakaşalarla vakit kaybetmek yerine, o çocuklara el atmanın, onları kurtarmanın yollarını aramaktır.

- Kâfirlerin çocuklarının da cennette 33 yaşında yetişkin bir insan olması gerekmez mi? Onlar masum değil mi?

Kişiler belli bir imtihana tabi tutulup, dünya hayatında nefis, şeytan ve diğer günahlara karşı sabredip mücahede ederek, tabiri caiz ise belli bir emek vererek Allah'ın lütfuyla cennete girecekler. Hiçbir mücahede göstermeyen ve imtihana tabi olmayan çocuklar ve deliler de Allah'ın sonsuz rahmet eseri olarak cennete girecekelerdir. Ancak bunların cennetteki konumu ve lezzeti farklı olcaktır. Onlar cennete ayrı bir güzellik katacaktır. Canıyla, malıyla her şeyiyle islamiyete hizmet eden Hz. Ebu Bekir gibi bir Müslümanla, hiçbir zorluğa katlanmadan cennete girmiş bir cennetlik kimsenin konumunun aynı olamayacağını her insan vicdanında hisseder. Orada herkes halinden ve konumundan memnun ve Allah'a şükreder bir halde olacaktır. Çünkü bu kimseler toprak olmaktan, yok olmaktan kurtulup cennete girmişlerdir.

Âyetlerde, "vildân"ın da cennetliklere hizmet ettiğinin belirtilmesinden hareketle, -vildân’ın cennetliklerin çocukları sayıldığı takdirde- bu durumun hizmet etmekle bağdaşmayacağı söylenebilir. Bizce, bu çocukların ana-babalarına hizmeti ihtiyaçtan kaynaklanan bir durum olmayıp, nimetlerin onların eliyle sunulmasında ayrı bir tat ve güzellik olduğu içindir. "Hizmetçi" kelimesinin zihinlerde çağrıştırdığı mana ile bu çocukların hizmeti arasında önemli farklar olduğu kanaatindeyiz. Bu çocukların hizmeti sıradan bir hizmetçilik değil, anne ve babalarına olan sevgi ve düşkünlüklerini göstermeye yönelik bir hizmettir.

Bu durum hizmetten çok bir nevi lezzettir. Bu hizmetle hem kendileri büyük bir zevk almaktadırlar hem de anne ve babaları. Hareketsiz bir çocuğa karşın hareketli, enerjik çocuk daha sevimlidir. Çocukların hareketliliği, anne ve babalarının etraflarında dönüp durmaları, sağa sola koşuşmaları onların güzelliğine ve sevimli olmalarına ayrı bir güzellik katar. Nitekim, İnsân suresi, 19. âyette, bu hizmetçi çocukların etrafa saçılmış incilere benzetilmesi, onların çokluğunu, meclis ve evlerde sürekli bir faaliyet, hareket ve çeşitli hizmetler içinde olduklarını ve keza renklerinin saflığını ve güzelliklerini ifade etmektedir. İncilerin dizili oldukları ipten sıyrılarak etrafa saçılmasıyla parıltılarının birbirine yansıması sebebiyle ayrı bir güzelliği, gönle hoş gelen, sürur veren ayrı bir özelliği vardır. Bilhassa altın veya ipek sergi üzerine saçılırsa çok daha güzel bir görünüm arz ederler. Sedefinden yeni çıkarılarak etrafa saçılan henüz el değmemiş, üzerine toz konmamış yaş ve taze olan incilerin sürur veren ayrı bir güzelliği vardır.

Bu açıklamalara göre "cennetlik çocukların hizmetçi olması", dünya hizmeti olarak değil, cennetin güzellikleri olarak değerlendirilmelidir. Bu durum cennet çocukları için bir eziyet değil, büyük bir lezzet ve nimettir. Aynı güzellikler büluğ çağına ermeden ölen kâfir çocukları için de geçerlidir, denilebilir.

7 İnsan yeniden dirildiği zaman öldüğü anki gibi mi dirilecek? Öldüğü yaşta, öldüğü ruh haliyle mi uyanacak?

Kaynaklarda verilen bilgiye göre, insan oğlu aynı cesediyle, aynı ruhuyla, aynı yaşıyla dirilecektir.

“Hepsi sıra sıra Rabbinin huzuruna arz olunurlar. Ve onlara şöyle denilir: ‘İlkin sizi nasıl yarattıksa, aynen o şekilde bize döndünüz.”(Kehf, 18/48), “İlkin sizi O yarattığı gibi, dönüşünüz de yine ona olacaktır.”(Araf, 7/29)  mealindeki ayetlerde, insanın tıpkı kendisi gibi haşir olunacağına işaret edilmektedir. Ancak bununla, onun dirildiği anki ruh halini tespit etmek güçtür. Yalnız şunu söyleyebiliriz ki, imanla kabre girmiş, berzah/kabir aleminde bir nevi cennet hayatı yaşamış kimselerin ruh haleti çok güzel olacak, diğerlerinin ki ise, o nispette bozuk olacaktır. Yani, ölüm anındaki halet-i ruhiye ile değil, cennetten bir bahçe veya ateşten bir çukur olan kabirden itibaren başlayan  ve dirildikleri an da devam eden yepyeni bir ruh haletinin olması gerçeği ön plana çıkmaktadır. 

Bununla beraber, cennetliklerin vücutlarında uzaklardan kendini gösteren güzellikler olacaktır. Nitekim,  Efendimiz (a.s.m) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “ Benim ümmetim kıyamet günü, -abdestin bıraktığı izlerden ötürü- yüzlerinde, ve diğer abdest uzuvlarında parlak bir nur olduğu bir halde geleceklerdir. Sizden kim bu parlak nişanesini büyütmek isterse onu yapsın.”(Buharî, Vudu, 3; Mslim, Taharet, 34).

Ebu Said Hudri’nin naklettiğine göre, Peygamberimiz (a.s.m), “Cennet ehlinin cennetteki yaşları 33 olur. Bundan ne fazla ne eksik olmaz. Cehennemliklerinki de öyledir."(bk. İbn Kesir, Vakıa, 56/37. ayetin tefsiri).

Bu hadisten, insanların kabirlerinden 33 yaşında oldukları halde kalkacakları anlamak da mümkündür, normal yaşlarında kalkıp daha sonra ebediyete uygun bir şekilde 33 yaşında tutulacaklarını anlamak da mümkündür.

8 İsrafil (a.s.) Sur'a kaç kez üfleyecektir?

Ebû Ya'la el-Mavsıli'nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre (r.a)'den nakledilen bir hadis-i şerif Sur'u açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir gün Peygamber (s.a.s) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi:

"Yüce Allah gökleri yarattıktan sonra, Sur'u yarattı. Ve onu İsrâfil (a.s)'a verdi. İsrâfil ağzını Sur'a dayamış ve gözlerini de Arş'a dikmiştir. Sur'a üfürmesi için verilen emri beklemektedir."

Ebû Hüreyre diyor ki; ben, "Ey Allah'ın Rasûlü Sur nedir?" diye sordum. O da,

"Boynuza benzeyen bir alettir."

diye cevap verdi. Ben yine, "O nasıl bir şeydir" diye sordum. O da,

"O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah'a yemin olsun ki, yerler ve gökler onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir."

diye cevap verdi...

Bu hadisi şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu hadise göre:
Sur'a üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku ve dehşetten bütün yaratıklar sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün kâinat alt üst olup, bütün canlılar ölecek. Allah yeni bir düzen (ahiret yurdu) kurup hesap günü gelince, üçüncü bir üfürülüşle bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden dirilecekler. Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, Cennet, Cehennem... kıyamet olayları olacak.

İlave bilgi için tıklayınız:

SUR...

9 Mahşerde de Allah'ı görüp konuşabilecek miyiz? İslam'a hizmet etmiş birisi, Allah'ım, ben İslam'a hizmet ettim, şehit, ben yaraları senin yolunda cihat ederken aldım, başkası, malımı senin yolunda harcadım,.. Bunları rahatça Allah'a söyleyebilecekler mi?

"Nice yüzler o gün (sürur içinde) ışıldar, parlar; Rabbine nâzır (onun cemâline bakmaktadır)." (Kıyamet, 75/22-23)

Hasan-ı Basri, Mücahid ve îbn-i Zeyd bu âyeti, "Kıyamet gününde öyle yüzler vardır ki, onlar sevinçlerinden ve nimetlere eriştiklerinden dolayı hoşnut ve güzeldirler." şeklinde izah etmişlerdir.

Mücahid'den nakledilen diğer bir görüşe göre de âyet şöyle izah edilmiş­tir: "Kıyamet gününde öyle yüzler vardır ki onlar, sevinç içindedirler."(1)

İkrime ve Hasan-ı Basri, bu ayet-i kerimeyi, "Kıyamet gününde öyle yüzler vardır ki, onlar, kendilerini yaratan Allah'a bakacaklardır." şeklinde izah etmişler, Taberi de, hadis-i şerifler zikrederek bu görüşü tercih etmiştir.

Abdullah b. Ömer, Resulullah (asm)'ın bu hususta şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Cennetliklerin en aşağı derecesinde olan bir insan, bahçelerine, hanımla­rına, hizmetçilerine ve oturacağı koltuklara bin yıllık bir mesafeden bakacaktır. (Yani bin yılda gidilebilecek kadar bir sahaya sahib olacaktır.) Cennetekilerin, Allah katında en üstünü ise her gün sabah akşam, Allah'ın yüzüne bakacaklar­dır." Resululah sonra: "O gün öyle yüzler vardır ki pınl pml parlarlar. Rablerine bakarlar." âyetlerini okudu.(2)

Allah Teala'nın, kıyamet gününde görüleceği hususunda sahabiler, tabiiler ve selef-i salihîn ittifak etmişlerdir. Allah Teala'nın görüleceği hususunda Ebu Said el-Hudriden, Ebu Hureyre'den, Cabir b. Abdullah'tan, Ebu Musa el-Eş'ari'den, Buhari ve Müslim'de, Süheyb-i Rumi'den, Cabir b. Abdullah'tan Sahih-i Müslim'de, Hz. Ömer (ra)'in oğlu Abdullah'tan, Tirmizi ve Ahmed b. Hanbel'in müsnedinde hadisler rivayet edilmiş ve kıyamette Allah tealanın görüleceği, mütevatir hadislerle sabit olmuştur.

Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

"Bir kısım insanlar: "Ey Allan'ın Resulü, biz kıyamet gününde Rabbimizi görecek miyiz?" dediler. ResuluIIah da "Siz, ayın on dördünde ve altında bulut­ların bulunmadığı bir anda ayın görülmesini tartışır mısınız?" buyurdu. Onlar, "Hayır, Ey Allah'ın Resulü," dediler. Resulullah: "Altında bulutların bulunmadı­ğı bir anda güneşin görülmesi hususunu tartışır mısınız?" buyurdu. "Hayır!.." de­diler. Resulullah: "İşte siz, Rabbinizi böylece göreceksiniz." buyurdu. (3)

Ebu Said el-Hudri diyor ki:

"Resulullah sağ iken bir kısım insanlar ona: "Ey Allah'ın Resulü, biz kıya­met gününde Rabbimizi görecek miyiz?" dediler. Resulullah: "Evet (göreceksi­niz) Siz öğle vaktinde, gökte bulutların olmadığı aydınlık bir anda, güneşin gö­rülmesinde sıkıntı çeker, birbirinizle tartışır mısınız?" buyurdu. Onlar: "Hayır." dediler. Resulullah: "Sizler, ayın on dördünde, gökte bulutların bulunmadığı ay­dınlık bir anda ayı gönnekte sıkıntı çeker, birbirinizle tartışır mısınız?" buyurdu. Onlar: "Hayır." dediler. Resulullah: "Sizler kıyamet günüde, Aziz ve CelİI olan Allah'ı görmekte ancak bu haldeki güneş ve ayı görmekteki sıkıntı ve tartışma­nız kadar bir sıkıntı çekecek ve tartışmada bulunacaksınız." buyurdu.(4)

Cerir b. Abdullah diyor ki:

"Biz Resulullah'ın yanında oturuyorduk. O ayın ondördünde aya baktı ve şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki sizler, bu ayı gördüğünüz gibi Rabbinizi göreceksi­niz ve onu görmekte, kalabalıktan dolayı sıkıntı çekmeyeceksiniz."(5)

Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.) Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"İki cennet gümüştendir. Kapları ve içlerinde bulunan her şeyleriyle. İki cennet de altındandır. Kapları ve içlerinde bulunan her şeyleriyle. İnsanların, altın cennetlerinde Rabblerine bakmaları ile kendileri arasında, sadece Rablerinin yüzündeki azamet perdesi bulunacaktır."(6)

Süheyb-i Rumi, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Cennetlikler cennete girdikleri zaman, Allah tebareke ve teala onlara "Bir şey istiyor musunuz, onu size fazladan vereyim?" der. Onlar da: "Sen bizim yüzümüzü ak etmedin mi? Bizi cennete koyup cehennem ateşinden kurtarmadın mı?" derler. Allah perdeyi kaldırır, cennetliklere, aziz ve celil olan Rablerine bakmaktan daha sevimli bir şey verilmemiş olur."(7)

Dipnotlar:

(1) Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 8/503.
(2) Tirmizi, Tefsir, Sure: 75, 2, Hadis no: 3330
(3) Buhari, Ezan, 129, Rikak, 52; Müslim, İman,299, Hadis no: 182
(4) Buhari, Tefsir el-Kur'an, Sure: 4, 8; Müslim, İmam, 302, 1 Hadis no: 183
(5) Buhari, Tevhid, bab: 24; Müslim, Mesacid, 211, Hadis no: 633
(6) Buhari. Tevhid. 24/ Müslim, İman, 296, Hadis no: 180
(7) Müslim, İmam, 297, Hadis no: 181.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennette rü’yet yani Allah’ı görme olacak mıdır? Rü’yet hakkında İslâm alimlerinin görüşü nasıldır?

10 Kıyamet koptuğunda, biz dirilip bir daha ölmeyecek miyiz; başka imtihanlardan da geçecek miyiz?

Ölüm, ölüm hadisesinin de sonudur. Doğan insan bir daha doğmayacağı gibi, ölen insan da bir daha ölmeyecektir. Bu dünyadan ahirete doğmak demek olan ölüm hadisesini tadan bir insan, bu hadiseyi bir daha tatmayacaktır.

Ahirette imtihan yoktur. İmtihan dünyası bu alemdir. Mahşerde imtihan değil, sorguya çekilme söz konusudur. Bu safhayı takiben saadet veya azap menzillerine gidilecektir. O menzillerde de imtihan söz konusu değildir.

11 Mahşer, yani haşir meydanı nasıldır?

Mahşer: “Mâliki Yevmiddin / Din gününün sahibi” isminin bütün ihtişamıyla tecelli edeceği emsâlsiz meydan. “Doğrudan doğruya herkes kendi Halik’ı ve Mabudu ve Rabbi ve Seyyidi ve Maliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.” hakikatinin herkesçe tadılacağı muhteşem sahne.

Ancak, Allah’ın aziz ve bütün mahlûkatın zelil olduğunun olanca berraklığıyla sergilendiği eşsiz tablo.

O gün değişik bir gün. Güneş, bütün gördüklerini, gece bütün bildiklerini o meydana dökecek.

Bir yanda, vaktiyle ilâhlık dava eden birisi; yüzü yerlere sürtülerek hesaba getirilecek.

Ötede, bir zamanlar “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyen bir başkası, şaşkınlık ve dehşet içinde kıvranacak ve soracak “Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?..”

Kıyamet ile sanki, Lât ve Uzza putlarının karınları yarılacak, ne kadar müşrik dökülecek haşir meydanına!?..

Hintlinin ineği kesilecek, gırtlağından ne kadar sapık fışkıracak!..

Darvin'in maymunu inecek daldan, ne kadar evrimci kusacak o meydana!..

Ve daha nice kurbanlar o mahşerde bir araya gelecekler.

Her batıl din, her yanlış inanç, kendi mensuplarının şahsında orada zilletle sürünecek. Hak batıla galip gelecek. Nefis ve malını Allah’a satan, kul olarak yaşayan, kul olarak ölen azizler de o meydana gelecekler. Ümitle karışık dehşetli bir korkuyu onlar da tadacaklar. Onlar da inceden inceye hesaba çekilecekler.

Allah’ın rahmet ve keremine herkesin muhtaç olduğunu güzelce sergileyecek ve sonunda yollarına devam edecekler; ebedî saraylarına doğru...

12 Peygamberimiz'in mahşerde, ümmetinden kalbinde hardal tanesi kadar iman olup da üzerinde hesabı olmayanlara şefaat edeceği bildiriliyor. Üzerinde hesap olmayanlardan kastedilen nedir?

Kaynaklarda “ümmetinden üzerinde hesabı olmayanlar...” ifadesine rastlayamadık.

Ahmed b. Hanbel’in Hz. Enes’ten yaptığı uzun bir hadis rivayetine göre Resulullah (asm) şöyle buyurdu:

“(…) Allah bana hitaben 'Git, ümmetinden olup da kalbinde hardal tanesi kadar iman bulduğun kimseyi cennete koyup yerleştir.' diyecek; ben de gidip kalbinde hardal tanesi kadar iman bulduğum kimseleri alıp cennete götüreceğim. Ve artık Allah insanların hesabını bitirir ve ümmetimden de geri kalanlar cehennemlik olan diğer insanlarla beraber cehenneme atılacaklardır…”(Müsned, 3/144).

Ehl-i sünnet akidesine göre, kabre imanla girenlerden de cehenneme girenler olacaktır. Yalnız onların avantajı bir gün cehennemden kurtulup cennete girmeleridir. Aslında ilgili hadiste yer alan “ve ümmetimden de geri kalanlar cehennemlik olan diğer insanlarla beraber cehenneme atılacaklardır” manasına gelen ifadeden bunu anlamak mümkündür. Çünkü devam eden bu ifadeden sonra, cehenneme gidenlerden mümin olanların bir gün cehennemden çıkıp cennete girecekleri açıkça ifade edilmiştir.(bk. adı geçen hadis).

Buharî’de de benzer bir hadis rivayetine yer verilmiş ve orada da “İmanlı olup cehennem girenlerin olduğu ve daha sonra oradan çıkıp cennete gireceklerine dair” bilgilere yer verilmiştir:

"Cennet ahâlîsi cennete, ateş ahâlîsi de ateşe girdikten sonra Yüce Allah: Kimin kalbinde bir hardal tanesi ağırlığınca îmân varsa ateşten çıkarınız, diye emreder. Bunun üzerine bu kimseler simsiyah kesilmiş oldukları hâlde çıkarılıp Hayât (yâhud Haya) nehri içine atılırlar ve orada sel uğrağında kalan yabanî reyhan tohumları nasıl süratle yetişirse öylece yetişirler. Görmez misin, bunlar sapsarı olarak ve iki tarafa salınarak (ne güzel) sürerler." (bk. Buharî, İman, 15)

İlave bilgi için tıklayınız:

Cehennemden çıkıp cennete giren insanların üzerinde, cehennem izi olacak mı?

13 Hayvanlar, bitkiler, cinler ve şeytanlar cehennem veya cennete gidecek mi? Onlara da ceza veya yeniden doğma gibi şeyler var mı?

Hayvanlar ve bitkiler bizim gibi imtihana tabi olmadıklarından, ceza görmeleri söz konusu değildir. Ancak bir cihetle bu varlıkların bekaya bakan yönleri vardır. Mesela, hayvanların ruhları baki kalcaktır. Bazı hayvanlara cennette cesed de verilecektir. Bitkilerde esma-i ilahiyyeye mazhar olmak cihetiyle bir nevi bekaları vardır.

Bilindiği gibi canlılar üçe ayrılır; bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Dolayısıyla burada üç hayat mertebesi vardır. Birincisi bitki hayatı, ikincisi hayvan hayatı ve en yükseği de insanın hayat mertebesidir. Bunlardan hayvanlar ve insanlarda ruh vardır, bitkilerde yoktur. Bitkilerde ruhun yerini bir takım kanunlar alır. Büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunları gibi. Aslında bu kanunlar hayvanlar ve insanlarda da hakimdir. Hayvanların ruh mertebeleri, yani ruhun sahip olduğu birtakım duygu ve algılamalar, insanlara göre daha aşağı seviyededir. (Prof. Dr. Adem Tatlı)

Cinler de, İslâm dini açısından iki kısımda incelenirler: Mümin olanlar, kâfir olanlar. İnsanlar gibi cinler de, Peygamberimize (asm) iman ile mükelleftirler. Çünkü Peygamberimiz (asm) onlara da gönderilmiştir. Binaenaleyh ona iman eden, müminler grubuna dahil olur; müminlerle birlikte cennete girer. Ona iman etmeyenler ise şeytanlarla beraber olur; cehennemi boylar.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hayvanlar da haşir meydanına çıkacaklar mı? Onların ahiret hayatından nasipleri nasıl olacak?

14 Öldükten sonra tekrar diriltilmek (haşir) hakkında bilgi verir misiniz?

İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider, cesetleri çürür. Fakat insanın cesedinden bir çekirdek ve tohum hükmünde olacak "acbüzzeneb" tabir edilen küçük bir parçası çürümeyip baki kalacaktır. Cenab-ı Hak, onun üstünde insan cesedini haşirde tekrar yaratır. Bunun bir örneğini bahar mevsiminde görmekteyiz. Allah, kış ve sonbahar mevsiminde sadece kök, tohum ve çekirdekleri kalan ve bir nevi ölmüş olan binlerce çeşit ağaç ve bitkileri, bu kök ve tohumları esas alarak önceki bahardakinin neredeyse aynısı gibi yaratıyor.

Hadiste gelen "acbüzzeneb", kuyruk sokumundaki kemik olabileceği gibi, insan vücudunun esaslarını ve ona ait bilgileri ihtiva eden temel zerre ve atomlar da olabilir. Haşirde Allah, bu atomları esas tutup diğer atomları bunun üzerine inşa edecektir.

İnsan ölüp çürüdüdüğü zaman, ondan ayrılan atomlar yok olmaz. Bu atomlar iki kısımdır; birincisi: İnsana ait bilgilerin şifrelendiği esas atomlar. İkincisi: Bu esas atomlara bağlı olarak insan vücudunu oluşturan diğer atomlar.

Bitkilerin tohumları gibi "acbüzzeneb" denen bu temel atomlar insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerre ve atomlar üzerinde insan bedeni canlanarak teşekkül eder.

İnsanın cünüp iken tırnak ve saçlarının kesilmesinin mekruh olması ve bedenden ayrılan parçaların toprağa gömülmesinin sünnet olması; haşirde tohum hükmündeki atom ve zerreleriyle beraber tekrar iade edilmesi sebebiyledir.

İnsanın bedeni bir tabura benzer. Nasılki bir taburun askerleri istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa kolay bir şekilde tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur oluşturmaktan çok daha kolay ve rahattır. Buna benzer bir şekilde, bir bedende birbiriyle karışıp tanışan ve birbiriyle alaka kuran esas atomlar, Hz. İsrafil'in sur'u ile Allah'ın emrine "lebbeyk"/ "başüstüne" demeleri ve toplanmaları, aklen birinci icaddan daha kolay ve münkündür. Hem bütün ve atomların toplanmaları gerekmez. Tohum ve çekirdek hükmündeki bu "acbüzzeneb" yani temel atomlar ikinci yaratılış olan haşir için yeterlidir. Allah insanların cesetlerini bu şekilde tekrar yaratır ve bu yaratma ilk yaratmadan daha kolaydır.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Ba's ne demektir ? Öldükten sonra yeniden diriliş nasıl olacaktır? Yeniden dirilişi aklın kavraması, kalbin inanması için ne yapmalıyız?..

15 Mahşer gününde herkes biribirinden kaçacakmış; insan anne ve babasından bile kaçacakmış; peki müminler?.. Dünyada iyi işler yapmış olanlar da ailesinden kaçacak ve sıkıntı içinde mi olacaklar?..

Biraz sonra mealini vereceğimiz ayetlerde görüleceği üzere, kıyamet günü, bütün insanlar için bir korku ve yakınlarından kaçış söz konusu olacak gibidir. Konuyla ilgili bir hadis-i şerifte de bu gerçeğe işaret eden ifadeler vardır. Rivayete göre, Hz. Peygamber (a.s.m)

"İnsanlar kıyamet günü yalınayak, çırılçıplak, sörpük ve sarkık, ter, gem gibi boğazlarına takılmış ve kulaktozlarına çıkmış bir halde haşr olunurlar." buyurdu. Hadisi rivayet eden Hz. Sevde diyor ki: Bunun üzerine ben

"Ey Allah'ın resulü! Eyvah! O ne sefillik; insanlar birbirinin ayıbına bakacaklar." dedim. Hz. Peygamber (a.s.m)

"Hayır! İnsanlar -o gün- bunları göremeyecek kadar kendileriyle meşguldür." buyurdu ve "O gün, onlardan her bir kişinin kendisine yetecek kadar işi ve derdi vardır." (Abese, 80/37) mealindeki ayeti okudu." (Buharî, Enbiya, 8, 48).

Ancak, takva sahipleri, Allah'ın veli kulları için hiçbir korku ve üzüntünün olmayacağını ifade eden ayetler de vardır. Demek mahşerin değişik sahneleri olacaktır..

Her iki hususla ilgili birkaç ayeti hatırlamakta fayda görüyoruz:

"Kulakları sağır eden o gürültü koparan/kıyametin koptuğu gün geldiğinde, O gün kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından / çocuklarından kaçacaktır. O gün, onlardan her bir kişinin kendisine yetecek kadar işi ve derdi vardır. O gün bir takım yüzler parlaktır, güleç ve sevinçlidir. Ve o gün bir takım yüzler de var ki, tozlanmış, onları karanlıklar bürümüştür. İşte bunlar, kâfir ve fâcir/yoldan çıkmış kimselerdir." (Abese, 80/34-42).

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki; kıyamet gününün haşmetinden, görülecek hesabın korkusundan insanlar dehşet alacak ve kendisine bir zarar gelebilir düşüncesiyle, dünyada iken en sevdiği kimselerden, en yakın akrabasından bile kaçacaktır. Yani; elinden gelse kaçacak, fakat kaçamayacaktır. Ancak, hesabın görülmesinden sonra, cennetlik olan kimselerin yüzünde, artık üzüntü değil, sevinç olacaktır. (bk. Râzî, XXXI/65, Elmalılı, VIII/541).

"Suçlu olan kimse, o günün azabından sırf kendini kurtarmak için, oğullarını/çocuklarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, yetiştiren tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak vermek ister." (Meâric, 70/11-14).

"Şayet yeryüzünde bulunanların hepsi, o zulüm yapanların her birisine ait olsa, -kıyamet gününde- azaptan kurtulmak için, onu -derhal- fidye olarak verecekler. Ve azabı gördükleri zaman, içlerinde pişmanlık duyarlar. Onların aralarında adaletle hükmolunur. Ve asla haksızlığa uğratılmazlar." (Yunus, 10/54).

Bilindiği üzere, kıyamet günü uzun bir zaman dilimidir. Müminler, Allah'a itaat edenler, ilk zamanlarda hesaplarının durumunun ne olacağını bilmedikleri için veya o günün dehşetli manzarasından korkarlar. Ancak daha sonra, üzüntü ve korkuları kaybolup gidecek, yerini sevinç ve mutluluğa bırakacaktır. Bu hususta, aşağıdaki ayetlerde önemli dersler vardır:

"Rablerinin davetini kabul edenler için daha güzeli (cennet) vardır. Onun davetini kabul etmeyenlere gelince, eğer yeryüzünde bulunanların hepsi ve bir de bunun yanında onun bir misli kendilerinin olsa, kurtulmak için onu fidye verecekler. İşte bunlar için kötü bir hesap vardır. Gidecekleri yer de cehennemdir. O ne kötü bir yataktır!" (Rad, 13/18).

"Ey Âdemoğulları/çocukları! Size kendi içinizden peygamberler gelip ayetlerimi anlattıkları zaman, artık-bilmelisiniz ki- kim Allah’a karşı gelmekten sakınır ve kendini düzeltirse, onlar için ne bir korku vardır ve ne de onlar üzüleceklerdir. Ayetlerimizi yalanlayıp onlara karşı büyüklük taslayanlara gelince, işte onlar cehennemliktirler ve onlar orada ebedî olarak kalacaklardır." (Araf, 7/35-36).

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsanlar öldükten sonra hangi safhalardan geçecektir? Mahşerde insanların çıplak ve yalın ayak olmasını açıklar mısınız?

16 Sur'a üflenipte herkes kabirlerinden çıktıktan sonra, insanlar yakınlarını mahşer yerinde nasıl bulacaklar, nasıl birbirlerini tanıyacaklar?

Konuyla ilgili şu ayetler Haşir meydanında herkesin biribirini bulacağını ve tanıyacağını göstermektedir:

"- O gün kişi kaçar, kardeşinden...
- Anasından, babasından...
- Eşinden ve oğullarından.
- Onlardan her birinin o gün başından aşan işi vardır.
- Yüzler var ki, o gün parıl parıl,
- Güler, sevinir.
- Yüzler de var ki, o gün tozlanmış,
- Onları karanlık bürümüş,
- İşte onlardır kâfirler, haktan sapanlar."
(Nebe, 78/34 - 42)

Bu ayetlerde her insanın akraba ve tanıdıklarıyla karşılaşacağı ve bazılarının bundan rahatsız olup kaçacağı, bazılarının da bundan memnun olacağı bidirilmektedir.

Ayetteki, "kaçma" ile, kelimenin zahiri manası olan, uzaklaşmak, kaçınmak ve sakınmak kastedilmiş olabilir. Bu kaçışın sebebi ise, kovuşturulmadan, hesap sorulmaktan kurtulmayı istemektir. Mesela kardeşi ona, "Sen, malınla bana yardımcı olmadın"; ana-babası, "Bize itaatta kusur ettin"; eşi, "Bana haram yedirdin, şöyle şöyle yaptın"; oğulları da, "Sen bizi iyi eğitip terbiye etmedin ve bize doğruyu göstermedin" derler. Kardeşinden kaçanların ilkinin Hâbil; ana-babasından kaçanların ilkinin Hz. İbrahim (a.s); eşinden kaçanların ilkinin Nûh ve Lût (a.s); oğlundan kaçanların ilkinin yine Nûh (a.s) olacağı söylenmiştir.

Ayetteki "kaçma" ile, uzaklaşma manası değil de, kişinin kendi derdine düşüp, kendi işine bakmasından ötürü, kardeşine, ana-babasına... yardımdan kaçışı kastedilmiştir. Bu manaya göre ayet tıpkı, "Hani tabi olunanlar, tabi olanlardan uzak kalacakları o gün..." ayeti gibi olur. Kişinin, kardeşine yardımdan kaçınması, "O gün, hiçbir dost, hiçbir dosta, hiçbir hususta fayda veremez." (Duhan, 44/41) ayetinde beyan edilmiştir. Biribirlerine hiçbir şey soramayışları da "(O gün) hiçbir kandan dost, hiçbir candan dosta (derdini) sormaz." (Meârîç, 70/10) ayetinde anlatılmıştır.

Bu ifade ile, dünyada iken, kendilerine baş vurup, sığındığı; yardımını istediği bu kimselerin, ahiret yurdunda birbirlerinden (köşe-bucak) kaçışları anlatılmak istenmiştir. Ayetteki bu sıralama ile ilgili olarak, alimler şu İzahı yapmışlardır:

"Ayette adeta, şöyle denilmek istenmiştir: O gün kişi, kardeşinden, hatta ana babasından... kaçar. Çünkü, ana-babası, kendisine kardeşlerinden daha yakındır. Hatta hatta eşinden çocuklarından bile kaçar. Çünkü kişinin kalbi, ana-babasından çok, eşine çocuklarına bağlıdır."

Cenâb-ı Hak daha sonra, bu kaçışın peşisıra, bunun sebebini de dile getirerek şöyle buyurmuştur:

"O gün bunlardan herbirinin, kendine yeter bir işi (derdi) vardır." (Abese, 80/37). (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/515-6)

Bir gün kıyamet kopup dünya hayatı son bulacaktır. Sadece Allah Teâlâ’nın bileceği bir süre geçtikten sonra, sûr’a ikinci defa üflenecektir.

O zaman gökten hayat veren bir su indirilecek, herkes âdetâ bitkiler gibi yeniden canlanacak, kemikleri bile çürümüş olan insanlar, Allah’ın izniyle hiç çürümeyecek olan kuyruk sokumundaki hardal tanesi kadar küçücük bir parçadan (acbü’z-zenebden) yeniden canlanacak, kabirlerinde dirilip kalkacaklardır.

O zaman insanlar dünyada bir gün veya daha az bir zaman kaldıklarını sanacak, Allah’a hamdederek mahşere doğru koşarcasına gideceklerdir.

Ne yazık ki, kendi yaratılışını unutanlar, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye hayretle sorarlar, öldükten sonra yeniden hayat bulacaklarına bir türlü inanmazlar. İşte onlar, ilk önce yaratanın yeniden dirilttiğini göreceklerdir.

MAHŞER

Allah Teâlâ, mahşer gününden söz ederken; “büyük gün,” “bütün insanların, âlemlerin Rabbi huzuruna çıkacağı gün” ifadelerini kullanmaktadır.

O gün, sûr sesini duyanların gözü dehşetle açılacak; o kimseler dört yana dağılmış çekirgeler gibi kabirlerinden fırlayacaklar ve kendilerini çağırana doğru koşacaklar.

İlk insandan son insana kadar herkes bir araya gelecek; o gün yer başka bir şekle büründüğü, dağlar toz gibi savrulduğu, bir çukur, bir tümsek bulunmadığı için; dümdüz, bembeyaz, hiç kimsenin tanıdık bir işarete rastlamadığı bir yerde bütün insanlar toplanacak.

İnsanlar mahşer yerinde, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak çıkacaklar. Kapıldıkları dehşet, korku ve şaşkınlık yüzünden birbirlerine dönüp bakamayacaklar. (Tirmizî, Tefsir, Abese, (3329).)

O dehşetli zamanda güneş insanları yakıp kavuracak, herkes günahı ölçüsünde tere batacak; kimi topuklarına, kimi dizlerine kadar, kimi beline, köprücük kemiklerine kadar, kimi de ağzına ve kulaklarına kadar tere gömülecektir. (Müslim, Cennet 62; bk. Tirmizî, Kıyamet 2, 6)

Hiçbir gölgenin bulunmadığı o dehşetli günde, Allah Teâlâ bazı kimselere özel ikrâmda bulunacak; onları Arş’ının gölgesinde dinlendirecektir.

Bu bahtiyar insanlar:

- Âdil devlet başkanları,

- Temiz bir hayat içinde Rabbine kulluk ederek büyüyen gençler,

- Kalbi mescidlere bağlı Müslümanlar,

- Birbirlerini Allah için seven; buluşmaları da, ayrılmaları da Allah için olan insanlar,

- Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine “Ben Allah’tan korkarım.” diye yaklaşmayan yiğit adamlar,

- Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka verenler,

- Tenhâda Allah’ı anıp gözyaşı dökenler olacaktır. (Buhari, Ezan 36; Müslim, Zekat 91)

AMEL DEFTERİ

Mahşer gününde herkesin önüne, dünyada iken yaptığı bütün iyilik ve kötülükleri gösteren kitapları (amel defterleri) açılacak. Herkese: “Oku kitabını! Bugün kendini sorgulayacak durumdasın.” denecek.

İyilik yapmış olanın amel defteri sağ eline verilecek. O kimse, büyük bir sevinç içinde etrafındakilere “Bakınız şu kitabıma, alınız okuyunuz.” diyecek. Onun hesabı kolay görülecek ve cennetin yüksek yerinde, elini atınca koparacağı meyvelerin arasında, yiyip içerek mutlu bir hayat sürecek.

Defteri sol eline verilenler ise, “Amanın, bu nasıl deftermiş! Yaptığım her şeyi küçük büyük demeden sayıp dökmüş. Keşke bana defterim verilmeseydi de hesabımı öğrenmeseydim. Keşke ölümle birlikte her şey bitmiş olsaydı.” diye yanıp tutuşacak. (bk. Hakka, 99/18-27)

HESAP

Daha sonra insanlar, dünyada yaptıklarından dolayı Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda hesaba çekilecektir.

Ağızlar mühürlenip kapatıldığı için konuşamayacak, onun yerine eller ve ayaklar neler yaptığını bir bir anlatacak, kulaklar, gözler, deriler dile gelip herşeyi haber verecektir. (bk. Yâsin, 36/65))

Elbette iman edip iyi işler yapan, Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından sakınan biriyle, böyle olmayanlar hesaplaşmada bir tutulmayacaktır.

Peygamber Efendimizin (asm) anlattığına göre bu şöyle olacaktır:

"Allah Teâlâ her bir insanla tercümansız konuşacaktır. O zaman insan sağ tarafına bakacak, âhirete gönderdiği iyilikleri görecek. Soluna bakacak, vaktiyle yaptığı kötü işleri görecek. Önüne bakacak, önünde sadece cehennemi görecektir."

"Cenâb-ı Mevlâ, kendilerinden memnun olduğu kullarının amel defterine şöyle bir bakmakla yetinecek, onları ayrıca hesaba çekmeyecektir. Zira hesaba çekilenler azap göreceklerdir."

"Muhammed ümmetinden; büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve sadece Rablerine güvenen yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden cennete girecektir."

"Dünyada en küçük bir iyilik yapan, yaptığı iyiliğin karşılığını mutlaka görecek; en küçük kötülük yapan da bunun cezasını çekecektir."

"Bu hesaplaşma sonunda kimsenin kimsede hakkı kalmayacak, hattâ boynuzsuz koyun bile, boynuzlu koyundan hakkını alacaktır."

MÎZAN

Hesap işi bittikten sonra, dünyada yapılan iyilik ve kötülüklerin ölçülüp tartılmasına sıra gelecektir. Allah Teâlâ kıyamet günü son derece doğru ve hassas teraziler kuracak, böylece kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaktır. Bir hardal tanesi kadar bile olsa, iyi veya kötü herşey tartıya konacaktır.

Tartıda iyilikleri ağır gelenler kurtulacak, muradına erecek; iyilikleri hafif gelenler, derin bir mutsuzluğa gömülecek, bir uçurumun girdabına sürüklenecek ve şayet Allah’ın âyetlerini de inkâr etmişlerse sonsuza kadar cehennemde kalacaklardır.

Dünyada yapılan ibadetler ve iyilikler mizanda ağır gelecektir.

Bazı iyilik ve ibadetler tartıda daha ağır çekecektir. Meselâ “Sübhânallahi ve bi-hamdihî sübhânallahi’l-azîm.” zikri, dilde hafif olmakla beraber Rahmân olan Allah’ı hoşnut eden iki cümle olduğu için, mizana konduğunda ağır gelecektir. “Elhamdülillâh” diye Allah’ı zikretmek de mizanı sevapla dolduran bir ibadettir.

Ama terazide her şeyden daha ağır çeken, güzel ahlâk olacaktır.

SIRAT

Mahşerden sonra cennete veya cehenneme gidebilmek için sıratın üzerinden geçilecektir. Sırat, cehennemin iki yakasına kurulmuş, Peygamber Efendimizin benzetmesiyle, "kıldan ince, kılıçtan keskin" bir köprüdür.

Mü’minler buraya gelince, peygamberler “Allah'ım selâmet ver, selâmet ver!” diye yalvaracaklardır.

Sırattan ilk defa Muhammed aleyhissalatü vesselam ile birlikte ümmeti geçecektir.

Allah’ın hoşnut olduğu kullar, bu köprüden, amellerinin derecesine uygun bir süratle kolayca geçip gideceklerdir. Kimi göz kırpacak kadar bir zamanda, kimi şimşek, kimi rüzgâr hızıyla, kimi kuş, kimi iyi cins at ve deve süratiyle geçecektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

MAHŞER...

17 Peygamber Efendimiz ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ve bunun yetmiş ikisinin hak yol olmayacağını haber vermiş. Ümmetin yetmiş üç (73) fırkaya ayrılması ve Ehl-i sünnetin durumu?

Hadiste geçen fırkaların tayini güç bir meseledir. Hz. Peygamber (a.s.m) Fırka-i Naciyeyi “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yolda olanlar.” olarak tarif etmiştir. Bu hususu nazara alarak, bu gün meşrep itibariyle yüzü geçkin fırkaları, ötekiler deyip dışlamak isabetli olmasa gerek.

Şüphesiz, İslam dininin iman esaslarıyla doğrudan çelişen gruplar da olabilir. Eskiden beri alimlerimiz, kendileri gibi düşünmeyenleri mümkün oldukça tekfir etmemeye gayret göstermişlerdir. Kendisini Ehl-i sünnet olarak gören bizlerin kusurları yok mu? Bu asırda Kur’an’ın ön gördüğü “İman kardeşliği”, her asırdan daha çok önem arz etmektedir. Bunu zedeleyecek tavırlardan şiddetle kaçmak, ihtilaflı konuları münakaşa yapmamak gerekir. Biz Suud’daki Vehhabileri de İran’daki şiileri de Müslüman olarak kabul ediyoruz, varsa kusurlarını Allah’a havale ediyoruz.

Dinsizlik akımlarının omuz omuza vererek bütün semavî dinlerin ortak inanç esaslarına hücum ettiği bir devirde, Müslümanların, değil sadece kendi aralarındaki birliği sağlamak, küfr-ü mutlaka ve sefahate karşı mücadele etmek için semavî dinlerin samimî dindar kesimiyle bile el ele verip, hak dinin temel esaslarını müdafaa etmek boyunlarının borcudur.

Ateist, materyalist bir felsefenin etrafında yüzlerce akım -sırf hak dinin esaslarını silmek, yerine her türlü ahlaksızlığı yapmak adına-  deyim yerindeyse, dinsizlik dini etrafında ittifak edip kenetlenmişken, ehl-i hakkın hak dinin hakikatlerini savunma adına, Allah’ın rızası adına birleşmeleri, birbirinin kusurlarını görmemeleri lazım ve elzemdir. Yoksa, saldırmakta olan ejderhaları, göz ardı edip,  sivrisineğin ısırmasına karşı mücadele etmek gibi komik bir manzara ortaya çıkar.

İlave bilgi için tıklayınız:

"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası ehli necat olacak."  hadisini açıklar mısınız?

18 Kıyamet koptuğunda şimdiye kadar gelmiş geçmiş tüm insanlar nasıl dünyaya sıkışacak? İnsanlar kıyamet koptuktan saonra dünyada mı yoksa evrende mi dirilecek?

Dünya ve içindekiler kıyameti beraber yaşayacak ve haşir meydanı çok geniş olarak yeniden yaratılacaktır. Bu açıdan insanların, cinleri hatta bütün varlıkların orada toplanması bir izdiham oluşturmaz.

Dünyanın güneş etafında dönmekle başı boş bir hareket yapmıyor; ileride kurulacak haşir meydanının etrafını çiziyor. Bu kadar büyük bir meydana ne koysan az gelir.

Sorunuzun ikinci kısmı için tıklayınız:

Mahşerde insanlar ne kadar bekleyecek? Mahşer azabı hakkında bilgi verir misiniz?

19 Mahşerde herkes dilediği gibi savunma yapabilecek mi? Birisi çıkıp -hâşâ- "Allah'ım, ben yaratılmak istemeden sen beni yarattın ve ben istemediğim halde beni imtihana maruz bıraktın. Şimdi zorla katıldığım bir imtihandan dolayı beni hesaba çekiyorsun."

Evvelâ şu hakikati hatırlatmakla mevzuya başlamakta fayda mülâhaza ediyoruz. Hesap sormak, siğaya çekmek, ancak Allahü Azimüşşân'ın hakkıdır; mahlûkatın O'na sual ve hesap sormaya hakkı yoktur. Umum mülkün yegane sahibi, tek hâkimi Allahü Azimüşşân'dır. O Sultan-ı Ezel ve Ebed kendi mülkünde elbette dilediği gibi tasarruf eder. Amma O Âdil-i Hakîm ve Rahîm-i Mutlak'ın bütün tasarrufat-ı hakîmane, rahîmâne ve âdilânedir. Hiç kimse O'nun mahlûkatına O'ndan başka şefkatli ve merhametli olamaz.

Yukarıdaki soruyu soranların görünüşte acıdıkları, gerçekte ise kendi günahlarına özür olarak ileri sürmek istedikleri o şahıs, Cenâb-ı Hakk'ın kuludur. Bizimle ilgisi sadece insaniyet cihetiyledir. Onu, ana rahminde bir damla su halinden rahmet ve inâyetiyle insan şekline getiren, ona akıl ihsan eden ve dünyadan faydalanabilmesi için gerekli bütün maddi ve manevî cihazlarla teçhiz eden Allahü Azimüşşân'dır. Öyle ise, o adama karşı hiç kimse onun Rahîm olan yaratıcısından daha şefkatli olamaz.

Haşir meydanı, hayvanların bile gerek insanlardan ve gerekse birbirilerinden olan haklarının alınacağı, hattâ bir kâfirin Müslümanda olan hakkının dahi hesaba katılacağı bir yüce adalet divânı olarak insanları beklemektedir. Hayvanların birbirinde olan küçük haklarını bile, mahiyetini bilemediğimiz hassas bir teraziyle tartan O Âdil-i Mutlak, elbette ki insanları da o mutlak adaletiyle muhakeme edecektir.

"Allah, kişiye ancak gücünün yeteceği kadar teklif eder." (Bakara, 2/286.)

buyurmakla, kullarına çekemeyecekleri yükleri teklif etmediğini açıkça bildirmektedir. Âdil-i Mutlak olan Allahü Azimüşşân her insana bu dünya imtihanını kazanacak bir akıl ihsan etmiş, akıl hastaları ile sinn-i teklife ulaşmayan çocukları imtihandan muaf tutmuştur.

Mahşer meydanındaki hesap Kur'an da şöyle buyuruluyor:

"O gün insan sınıflarından her birini rehberleriyle (izinden gittiği kimselerle birlikte) çağıracağız. Artık kimin kitabı (defteri), sağından verilirse, onlar kitaplarını, en küçük haksızlığa uğratılmayarak okuyacaklardır." (İsrâ, 17/71).

Herkese "Amel defterini oku!" denilecek (İsrâ 17/14). Her insan da amel defterinde neler yazılı olduğunu anlayacaktır.

"Yüce Allah, kula bu gün şahid olarak nefsin ve şahidler olarak Kirâmen Kâtibin melekleri kâfidir, der ve sonra ağzı mühürlenir ve azaları da dünyada neler yaptıklarını anlatır." (Müslimden et-Tâc, V, 372).

"O gün onların ağızlarını mühürleriz. İşleyip kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şehâdet eder." (Yâsin, 36/65).

Kıyamet gününde biz o müşriklerin ağızlarını mühürleriz. Artık ağızlan konuşamaz olur. Dünyada işledikleri isyanları bize elleri bildirir. Ve dünyada kazandıkları kötü amellerine ayakları şahitlik eder. AlIah Teala bu âyet-i kerimelerde, kıyamet gününde, kâfir ve münafıkla­rın hesap verme şekillerini beyan etmektedir. Enes b. Mâlik diyor ki:

"Birgün biz Resulullahın yanında bulunuyorduk. Resulullah güldü ve: "Neden güldüğümü biliyor musunuz?" dedi. "Allah ve Resulü daha iyi bilir." dedik. Resulullah dedi ki: "Kulun Rabbiyle konuşmasına güldüm. Kul diyecek ki "Ey Rabbim, sen bana zulmetmekten beni beri kılmamış mıydın?" Allah "Evet beri kılmıştım." diyecek. Kul, "Ben kendi aleyhime benim dışımda birinin şahit­lik etmesine izin vermem." diyecek. Allah ise: "Senin aleyhine bizzat kendi şa­hitliğin ve Kiramen Kâtibîn meleklerinin şahitliği kâfidir." diyecek ve onun ağ­zını mühürieyecektir. O kişinin organlarına: "Konuş!.." denecek, organları da yap­tığı işleri anlatacaktır. Sonra kişiye konuşma izni verilecek o da organlarına: "Kahrolun, ezilin. Ben sizi savunuyordum." diyecektir.

20 Kıyamet günü yeniden dirildiğimizde, cennette müminlerin ruhsal durumları, beşeri zaaflarımız, yaşımız, konuşacağımız dil, fiziksel ve bedensel durumlarımız, insanın hürriyeti nedir?

Cennette, herkes otuz üç yaşında olacaktır.

Kin, haset, kıskançlık, kibir, gurur gibi insanî zaaflardan eser kalmayacaktır.

Ruhsal durum, ulvî duygularla bezenmiş olacak ve ulvîyeti nispetinde ulvî şeylerle meşgul olacaktır. Örneğin bazıları güzel yemeklerden fazla lezzet alırken, bazıları ondan bin kat lezzeti, Zat-ı Akdesin cemalini müşahede etmekten alacaktır.

Bazı rivayetlere göre, cennette Arapça konuşulacaktır. Arapçanın yanında ikinci dil olarak  Farsça’ya işaret eden bazı rivayetler de söz konusudur. 

İnsan nefsin, şeytanın ve kör hissiyatın esaretinden kurtulduğu için, hürriyetin zirvesine çıkmış bulunacaktır. Dünyada olduğu gibi elbette hayvanî bir özgürlük değil, insana yakışan bir özgürlük söz konusu olacaktır.

Güzel olan, meşru olan bütün duygularımız, latifelerimiz, akıl ve idrakimiz, dünyadan bin kat daha yükseklere terfi edecek ve arzu ettiği lezzeti alacaktır.

Hülasa, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir kimsenin aklından-hayalinden geçirmediği; nefislerin arzu ettiği ve gözlerin lezzet aldığı her şey; bütün  harika güzellikler, nimetler ve lezzetler -süresiz olarak- cennette olacaktır.

İlave bilgiler için tıklayınız:

MAHŞER

Cennet hayatının özellikleri

Cennet nasıl olacak?

21 Büluğ çağından önce vefat eden çocuklar ahirette ailesinden kaç kişiye şefaat edebilecektir? Mahşer yerinde anne ve babasını hemen tanıyacak mı?

Evet, küçük yaşta ölen çocuklar ailesine şafaat eder. Kaç kişiye şefaat edeceğini de Allah bilir.

Şefaat dediğimiz hadiseyi, Cenab-ı Hak Peygamberimize  (asv) başta olmak üzere tüm enbiyaya, melaikeye, Allah’ın sevgili kulları olan velilere, şehitlere ve küçük yaşta vefat eden masum çocuklara vermiştir.

Fakat şefaat denilince, Allah’ın cennete koymak istediği kişileri Allah’ın sevdiği kişilerin eliyle ve şefaatiyle yaptırmak irade eder. Burada Allah’ın istemediği ve sevmediği veya kurtulmaya hak kazanamayan kişileri hiç kimse yine kurtaramayacaktır.

Dolayısıyla şefaate hak kazanan kişilerin yine Allah’ın rızasını kazanan kişilerdir. Yoksa kafir ve müşrik gibi dünyada Allah’ı razı etmemiş kişiler şefaate istihkak kesp etmeyecektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hesap gününde mizanında kötülükleri ağır gelen mümin kişi, şefaate nail olabilir mi?

22 Mehşerdeki sorgu ne kadar sürecek? Sorgulanacak o kadar çok insan var ki, asırlarca sorgulama işi bitmez gibime geliyor...

Ebû Hureyrenin Peygamberimiz (s.a.s)'den rivayet ettiği bir hadisten öğrendiğimize göre; insanlar, mahşere yürüyerek, binek üzerinde ve ateş azabı içerisinde olmak üzere üç grup halinde sevk edileceklerdir (Buhârî ve Müslim den M.A.Nâsıf, et-Tac, 364).

Tirmizi'nin başka bir rivayetine göre üçüncü grup, yüz üstü sürünerek mahşere çekilip götürüleceklerdir. (et-Tâc, V/365).

İnsanlar ve cinler, mahşerde toplandıktan sonra muhakeme olunmak için çeşitli korku ve sıkıntılar içinde uzun müddet bekletileceklerdir. Bu müddetin bin ila elli bin yıl arası olduğu söylenir. Allah'ın indindeki bir gün, dünya ölçülerindeki bin yıla tekabül etmektedir. Zîra âyette şöyle denmiştir:

"Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir." (Hacc, 22/47).

Ancak, yine Kur'ân-ı Kerîm'in bir başka âyetinde "miktarı elli bin yıl olan bir gün"den de söz edilmektedir (Secde, 32/5). Bu farklılıkla ilgili bir te'vile göre, zamanın değeri mü'min için ayrı, kâfir için ayrıdır. Mü'minlerin mahşerde hesabı kafirlere göre daha kısa sürecek, kafir için elli bin yıl gibi uzayacaktır. Zîra yine âyetle sâbittir ki, aynı müddet ebrâr için daha kısa, kâfirler için daha uzundur:

"O boru öttürülünce, işte o(gün) kâfirlerin aleyhinde pek çetin bir gündür, kolay değil." (Müddessir, 74/9-10).

Mahşer meydanında bütün insanların hesabı aynı anda görülebilecektir.

23 Mahşerde müezzinler uzun boylu mudur?

Müezzin olmak, günde beş defa ezan okuyarak insanları Allah'ın (cc) varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed (s.a.s)'in Allah (c.c.)'nın son peygamberi, kurtuluşa çağıran son elçisi ve insanlığın yegâne ve tek önderi olduğuna, Allah'a kulluk ederek "Kurtuluşa koşunuz! Kurtuluşa koşunuz!.." diyerek davet etmenin fazileti hakkında, Rasûlüllah (s.a.s), şöyle buyurmaktadır:

"Müezzinler kıyamet günü insanların en uzun boylu olanlarıdır." (Müslim ve Ahmed b. Hanbel'den Mansur Ali Nâsıf et-Tâc, el-Câmiu'l-Usûl fi Ehâdis er Rasûl, I/161).

İlave bilgi için tıklayınız:

MÜEZZİN...

24 Kainatın, kıyametten sonra kırk / 40 yıl o vaziyette kalmasının hikmeti nedir?

Hz. Ebu Hureyre “iki nefh (sura üfleme) arasında kırk var” deyince, ona bunun gün, ay yahut yıl mı olduğunu sordular. O bu sorulara karşı hep: “Bunu kesin olarak söyleyemem.” diye cevap verdikten sonra şunu ilave etti: “Sonra Allah gökten bir su / yağmur indirir ve insanlar -bitkilerin bittiği gibi- biterler. İnsanın her tarafı çürür, sadece 'acbu’z-zeneb' (kuyruk sokumu) çürümez. Kıyamet günü halk / yaratma işi bundan inşa edilir.” (Buhari, Tefsiru sureti 78/1; Müslim, Fiten, 141/2955)

- Nevevi, bazı kaynaklarda Ebu Hureyre’den başkasından yapılan bazı rivayetlerde “kırk yıl” ifadesine yer verildiğini belirmiştir. (Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, 18/92) Ancak kaynağın adını vermemiştir.

- İbn Hacer, “kırk” yerine “kırk sene” diyen rivayetlere yer vermiş ve hepsinin zayıf olduğuna işaret etmiştir. (bk. Fethu’l-Bari, 8/552)

- Buna göre önce şu tespiti yapalım ki, “iki üfürüş arasındaki sürenin kırk gün, kırk ay veya kırk sene” olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz. Bu, çok az bir zaman dilimine işaret olmak üzere "kırk an" da olabilir.

- İster gün, ister ay, ister yıl olsun, bizim için -sorudan anladığımız kadarıyla- kırk sayısının hikmeti önemlidir. Bu konuda şu noktalara işaret etmekte fayda vardır:

a) Kırk sayısı, yetmiş sayısı gibi Araplarda çokluğu ifade eder. Buna göre, iki üfürüş arasında belli bir süre vardır.

b) Bir hadis-i şerifte, anne rahmindeki ceninin gelişmesiyle ilgili safhalardan söz edilmiş ve bu safhaların her birisi “kırk günlük” bir süre olarak ifade edilmiştir. (bk. Müslim, Kader,1, h. no 2643)

- İnsanların, kabrin rahminde yeniden diriltilip bir doğumla öte dünyaya ayak basmasının kırk (gün, ay veya sene olarak) ifade edilen bir süreç geçirmesi, anne rahmindeki ilk yaratılış safhaları olan kırk günlük süreçlere uygundur.

- İlgili hadiste: “Allah gökten bir su / yağmur indirir ve insanlar -bitkilerin bittiği gibi- biterler” manasına gelen ifadesi, yaptığımız benzetmeyi desteklemektedir.

Yani, ilk yaratılışta anne rahmine bir babadan “meni” adında bir yağmur söz konusu olduğu gibi, ikinci yaratılışta da “bulutlardan yağmur suyu toprak rahmine düşer ve o rahimdeki insan yine kırk günlük (veya aylık-senelik) bir süreçte tekemmül edip var olacaktır. Bu tasvir,  ilahî sünnet olarak son derece hikmetli görünmektedir.

İkinci dirilişte ilahi kudret esas olmakla beraber, yine de hikmetin de devrede olması “sünnetullah” bakımından anlaşılır bir hakikattir.

25 Kıyamette her şeyin yok edilip yeniden yaratılmasının hikmeti nedir?

Yüce Allah “her nefis ölümü tadar” (Enbiya, 35) buyurmaktadır. Ölüm bir son değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Öyleyse, her insan bir nefis olduğu gibi, insanlık da bir nefistir; dirilmek üzere ölecek. Ve yer küresi de bir nefistir; fani bir suretten baki surete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir; âhiret suretine girmek için o da ölecek” (bk. Nursi, Lem’alar, 26. Lema)

Allah’ın evrende koyduğu kural gereği, her canlı doğar büyür, gelişir, sonra bu gelişim ters istikamette devam edip, sona doğru ilerler. Hac Suresi 5. ayette bu evrensel kanun şöyle ifade edilmektedir:

“Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir 'alaka'dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir 'mudga'dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hale gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.”

Ayetten de anlaşılabileceği gibi bu kanun sadece insan için değil evren için de geçerlidir.

Sözlükte "dikilmek, ayağa kalkmak, durmak ve canlıların Allah huzurunda saygıyla duracakları gün" anlamlarına gelen kıyâmet, dinî kavram olarak, Yüce Allah'ın ezelde takdir ettiği zaman gelince, dünyadaki bütün canlıların ölmeleri, sonra bütün ölmüşlerin Allah tarafından diriltilmeleri, mahşer yerinde toplanmaları, hesaba çekilmeleri ve dünyadaki işlerinin karşılıklarının verilmesidir.

Kıyamet yeni bir oluşu ifade ettiğinden, bu, mevcut alemin ortadan kalkmasını gerektirir. Bu ortadan kalkışın şiddetli olması, onun tam, kesin geri dönülemez oluşunun ifadesidir. Buna ilaveten kıyametin şiddeti ile ilgili sahneler, insanın bu dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasının, hırs ve tutku ile hayata bağlanmasının, bencillik, zulüm, isyan içinde bir hayat sürmesinin yanlışlığını ona daha net bir şekilde hatırlatmaktadır.

Diğer taraftan Allah’ın her şeyi yaratan, her şeyi sahibi olduğu, hiç kimseye hesap vermeyeceği, biz insanların ise ona hesap sorması mümkün olmayan kulları olduğumuz göz ardı edilmemelidir. Bunun yanında O, sonsuz merhametin de sahibidir. Nitekim kıyamet için yeryüzünde hiçbir iyi insanın kalmaması gerekir. Allah Rasulü (asm)'nün

"Kıyâmet ancak kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacaktır." (Müslim, Fiten, 131)

buyurması, Allah Teala’nın mümin kullarına rahmetinin delillerindendir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kıyametle beraber kainat ve yerküresi, ahiret göklerine ve yerlerine mi dönüşmektedir?

Kıyamette, yer ve gökler yok olduktan sonra tekrar yaratılacak mıdır?

Kıyametin kopmasının ve kainatın yıkılmasının mantıki ve bilimsel delilleri nelerdir?

KIYAMET.

26 Yevm'ün-nedameh / Kıyamet gününde herkesin (kafir, Müslüman, münafık, günahkar) pişman olacağı söyleniyor. Bununla ilgili bir hadis-i şerif var mı?

"Yevmu’n-nedame” ile ilgili bir hadis rivayetine rastlayamadık. Ancak bu konuda Hz. Ali (ra)’nin şöyle bir sözü nakledilmektedir:

“Konuşmanın süsü doğruluktur. Allah katından en büyük suç, sürekli yalan söyleyen dilin yalancılığıdır. Nedametin/pişmanlığın en kötüsü kıyamet günü duyulan pişmanlıktır.”(Kenzu’l-Ummal, h. no: 44391).

“Sen o hasret ve pişmanlık gününü, o haklarında ilâhî hükmün yerini bulacağı günü anlatarak uyar onları! Ama onlar gaflet içindeler, hâlâ iman etmiyorlar onlar.” (Meryem, 19/39)

mealindeki ayette de kıyamet gününün pişmanlığının çok dehşetli olacağına işaret edilmiştir.

Ancak bu ayetin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, bu hasret, nedamet ve pişmanlık herkes için değil, orada kaybedenler içindir. Yoksa cennetlik olan kimseler ne diye pişmanlık duysun ki!..

“Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, gerçekten en büyük hüsrana uğramışlardır. Nihayet kıyamet saati kendilerini bastırıverince onlar, günah yüklerini sırtlarına yüklenerek: 'Eyvah! Dünyada işlediğimiz kusurlarımızdan dolayı yazıklar olsun bize!' diyecekler. Dikkat edin: Ne fena yükler götürüyorlar!” (En'am, 6/31)

mealindeki ayette, kimlerin pişmanlık duyacağı açıkça belirtilmiştir. Tabii ki, kâfirlerin yanında -affa uğramamış- günah yükü ağır müminler de pişman olacaklardır...

27 Lavoisier’in "Maddenin Sakımı Kanunu” yani “Hiçbir şey yoktan var olmaz; varken de yok olmaz” ifadesi hakkında bilgi verir misiniz?

“Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”

“Hiçbir şey yoktan var olmaz; varken de yok olmaz” birleşik cümlesi, “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu” adı altında ortaöğretimden başlayarak Genel Kimya kitaplarının ilk sahifelerinde ve  kimyanın temel kanunları arasında yer alır.

Acaba, bu birleşik cümle doğru mudur; gerçekten de hiçbir şey yoktan var olmaz mı ve var olan bir şey yok olmaz mı?

Bu eğer doğru değilse, niçin hâlâ ortaöğretimden başlayarak, öğretim kurumlarımızdaki Genel Kimya kitaplarında kimyanın temel kanunlarından biri olarak yer almakta devam etmektedir?

İslâm İnancı Bakımından Bu Kimya Kanununa Bakış

İslâm inancı bakımından bu kimya kanununa bakıldığında, Allah’ın (c.c.) isimleri, Kur’an âyetleri ve hadislere göre hiçbir şeyin yoktan var olmayacağı cümlesi çok yanlıştır; fakat hiçbir şeyin varken yok olmayacağı da ilk cümlenin tam aksine, doğrudur!

Laik sistemde ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun sınırlamaları içerisindeki okullarımızın resmen kabul edilmiş olan ders kitaplarında rastlanamasa da, Amerika’daki bazı okulların kimya ders kitaplarında “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu” ifadesinin hemen ardından parantez açılıp (Ancak Allah bunu yapabilir!) cümlesinin yazılı olduğu bilinmektedir.

Hiçbir şeyin varken yok olmayacağı ise, zaten bir hakikatin ifadesidir. Bunun İslâm’daki delili ise, Allah’ın (c.c.)“Hafîz” (Muhafaza eden) ve diğer bazı isimleri, bu mevzu ile ilgili Kur’an âyetleri ve hadislerdir.  

Lavoisier Kimdir?

1743-1794 yılları arasında yaşamış olan bu Fransız kimyacı, kimya biliminde teraziyi sistematik olarak devamlı kullanarak kendisinden önce yapılmış deneylerin neticelerini değerlendirmiş; kendi deneyleri ile takviye edilmiş izahlar yapmış ve bunların neticesinde kimya reaksiyonlarına giren maddelerin ağırlıkları toplamının o reaksiyonlardan çıkan maddelerin ağırlıkları toplamına eşit olduğunu, “Maddenin Sakımı Kanunu” olarak ifade etmiştir. Bu kanun ifadesinin kimya bilimi içerisinde  aksinin iddia edilememesi, ancak yirminci yüzyılın başına, Einstein’in “Özel İzafiyet Teorisi”ne kadar devam etmiştir.

Einstein’in Özel İzafiyet Teorisinin Bu Kanuna Getirdiği Değişiklik

1905 yılında, Alman Fizikçi Albert Einstein, maddenin yoğunlaşmış bir enerji olduğunu, enerjinin maddeye, maddenin de enerjiye E=mc² (E: erg-enerji, m: gram-kütle, c: cm/s-boşluktaki ışık hızı) basit formülüne göre dönüşebileceğini bilim âlemine kabul ettirmiştir.

“Einstein’in Özel İzafiyet Teorisi” içerisinde yer alan ve E=mc² formülüyle kısaca ifade edilen madde-enerji eşdeğerliliği ve birbirine dönüşümü bağıntısı, kâinattaki kanunların en mühimlerinden birinin keşfi olarak, bilim âleminde çok mühim bir inkılap teşkil etmiştir.

Bilim ve teknolojide “Atom Çağı”, Einstein’in izafiyet teorileriyle başlamıştır. Atom bombasının yapılabilmesinin başlıca teorik temeli E=mc² ile ifade edilen madde-enerji eşdeğerliliği ve dönüşümüne dayanmaktadır. “Lavoisier’in Maddenin  Sakımı Kanunu” dabundan sonra “Einstein’in Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı Kanunu” olarak düzeltilmiş; fakat önceki haliyle de Genel Kimya kitaplarında yer almakta ve uygulanmakta devam etmiştir.

Niçin Her İkisi de Hâlâ Doğru Kanunmuş Gibi Kabul Ediliyor?

“Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nun daha sonra “Einstein’in Madde ve Enerjinin Birlikte Sakımı Kanunu” şeklinde değiştirilmiş ve düzeltilmiş olmasına rağmen, Genel Kimya ders kitaplarında kimya biliminin tarihçesinde yer alan ve önceki zamanlarda doğru zannedilmiş bir kanun olarak değil de niçin hâlen doğru kabul edilen temel kimya kanunları arasında bahsedildiğinin  ve kimyada uygulandığının, bu mevzu ile ilgilenenlere açıklanmasında fayda vardır.

Bu  Kanunun Doğru Kabul Edilmesine İhtiyaç Duyulan Haller Nelerdir?

Bu  kanunun pratikte doğru kabul edilmesine ihtiyaç duyulan  hallerden biri, adî (nükleer olmayan) kimya reaksiyonlarıyla ilgili kimya problemlerindeki hesaplamaların neticesini daha basit ve yeterli bir biçimde verebilmektir. Çünkü, kâinattaki kütle-enerji eşdeğerliği ve birbirine dönüşümü ile ilgili E=mc² formülünden hesaplanabilecek kütlenin enerji eşdeğeri çok büyük; buna karşılık enerjinin kütle eşdeğeri de çok küçüktür. Isı çıkışıyla meydana gelen en şiddetli (ekzotermik) reaksiyonlarda da maddenin kısmen enerji haline dönüşmesi ile toplam  kütlede meydana gelebilecek eksilme miktarı ve dışarıdan en fazla enerji verilerek gerçekleştirilebilecek (endotermik) reaksiyonlarda da alınan enerjinin maddeye  dönüşmesi ile toplam kütlede meydana gelebilecek artış miktarı, en hassas terazilerle bile tartılabilme sınırının (yüz binde bir gram)  çok aşağısında ve kimyada hesaba katılmasına hiç lüzum olmayacak kadar azdır.

Ekzotermik veya endotermik cinsten âdi kimya reaksiyonlarıyla ilgili problemlerde,  reaksiyonlardaki kütle kaybı veya kütle artışının hesaba dahil edilmemesiyle yapılan hata, kimyacıların çalışma hassasiyetlerinin çok dışında kalır. “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nun tam doğru olmadığı yirminci yüzyılın başından beri bilinmesine rağmenhalen de en büyük ölçekli âdi kimya reaksiyonlarının hesaplamaları da toplam kütlede hiç kayıp veya artış olmamış gibi kabul edilerek yapılır.

Kimya Denklemlerinin Katsayılarını Denkleştirebilmek

Bu  kanunun pratikte tümüyle doğruymuş gibi kabul edilmesini gerektiren diğer bir hal de, kimya denklemlerinin katsayılarının denkleştirilmesinin   lüzumudur. Kimya denklemlerinin katsayıları denkleştirilirken, ekzotermik ve endotermik  âdi kimya reaksiyonlarında E=mc² formülüne göre toplam kütlenin bir miktarının enerjiye dönüşüp eksilmesi veya alınan enerjiden bir miktar kütle meydana gelmesi hesaplamalarının yapılmaması daha uygundur. Böylece, âdi kimya reaksiyonlarında, neticeye tesirinin önemsizliği sebebiyle  gereksiz işlemler ve hesaplar olmaması için, “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nun kimya biliminin uygulamalarında doğru gibi kabul edilmesi bir ihtiyaçtır. Bunun kimya bilimi uygulamalarında kullanılabilmesi için de, Genel kimya ders kitaplarında, kimyanın temel kanunları arasında  yer verilmekte devam edilir.

E=mc² Formülü, Âdi Kimya Reaksiyonlarına da Uygulansa Ne Olurdu?

Basit bir misal verecek olursak, bir gram maddenin enerji haline dönüşerek madde halinden çıkması halinde E=mc² formülüne göre meydana gelebilecek enerji: E=1g x (30 000 000 000cm/s)²= 900 000 000 000 000 000 000erg ’tir. Bunun kalori eşdeğeri ve o kadar kalorinin kaç ton kok kömürünün yanmasıyla meydana gelebilecek ısıya eşdeğer olduğu hesaplanırsa, bir gram maddenin kütlesinin tamamen enerjiye dönüşmesiyle açığa çıkabilecek enerjinin, yaklaşık 7500 ton kok kömürünün bir anda yanmasıyla açığa çıkabilecek ısı enerjisine eşdeğer olduğu bulunur.

Bu misalin neticesini diğer bir şekilde de ifade edersek; ekzotermik veya endotermik âdi kimya reaksiyonlarının tümünde, E=mc² basit formülüne göre teorik olarak toplam kütlede eksilme veya artış aslında varsa da, bu kütle miktarı değişimleri  bahsetmeye hiç lüzum olmayacak kadar az olduğundan; ihmal edilmesi gerekir.

Nükleer Reaksiyonlarda Kütle Kaybı Hesapları İhmal Edilmez

 Nükleer reaksiyonlarla ilgili hesaplarda ise, E=mc²  formülüne göre kütle-enerji eşdeğerliği ve dönüşümündeki toplam kütle değişimi miktarları ihmal edilemez. (Meselâ: Atom bombası, hidrojen bombası, nükleer santraller, güneş ve yıldızlarda meydana gelen çok büyük enerjilerin eşdeğeri olan kütle kayıpları)

Einstein tarafından, aslında 1905 ten itibaren “Lavoisier’in Kütlenin Sakımı Kanunu” değiştirilmiş olmasına rağmen, kimya denklemleriyle ilgili katsayıların denkleştirilmesinde ve  kimya hesaplarında niçin Lavoisier’in bu kanunu tümüyle doğruymuş gibi,  kimya ders kitaplarında yer verilmesinin ve kimyanın uygulamalarında kullanılmakta devam edilmesinin sebebi budur.

Bu Mevzuun İzahının Önemi Nedir?

Lavoisier’in 1789’da neşrettiği “Kütlenin Sakımı Kanunu” tümüyle doğru olmamasına ve Einstein’in 1905’de neşrettiği madde-enerji bağıntısıyla yanlışının belirtilip düzeltilmiş olmasına  rağmen, eski şekliyle pratikte hâlâ doğru kabul edilmesinin yukarıda bahsedilen sebeblerle, kimya öğretiminin ders kitaplarında temel kimya kanunları arasında ve kimyanın tatbikatında hâlâ yer almaktadır. Fakat bunun bahsedilen gerçek yönünü gizleyerek veya saptırarak kötüye kullanmak için, biyoloji biliminde “Darwinizm”le yapılmaya çalışılan manevî tahribatın benzerini, güya kimya bilimine dayanarak yapmaya çalışanlar olabilir.

Bu Mevzudaki Yanlış Saptırmaları Yapanlar Kimlerdir?

Bu mevzudaki yanlış saptırmaları yapanlar, ya bu mevzuun cahili olanlar veya bilerek kötü niyetle hareket eden kişilerdir.  Bunlar, bilhassa yarım-okumuş bazı cahillerin ve dar görüşlü kişilerin zihnini bulandırıp; maddenin ezeliyeti ve inkâr-ı uluhiyet yanlışlarının müdafaasında, “Lavoisier’in Maddenin Sakımı Kanunu”nu kendi inkârlarının sahte bir delili gibi kullanmağa çalışabilir.

Bu durumda, Lavoisier’in ismi ve onun adıyla birlikte bahsedilen “Maddenin Sakımı Kanunu”, belki kıyamete kadar bütün ortaöğretim  ve yüksek öğretim Genel Kimya kitaplarında yer alabilecek; fakat ayni zamanda bazı hakikat tahrifçilerine sahte delil, aldatma ve saptırma vasıtası da olabilecektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah'ın inşa ve ibda diye iki tür yaratması var. Yoktan var etme devam ediyor mu? İbda ve inşa ne demektir? | Sorularla İslamiyet

28 Mahşer yerinin Kudüs olduğu konusunda bir rivayet var mıdır?

Mahşer yerinin Kudüs olduğu hususunu şöyle açıklayabiliriz:

"O dönüş tek bir haykırmadan ibarettir. Bir de bakarsın ki hepsi (kabirlerinden uyanmışlar) yeryüzü-toprağın üstündedirler.” (Naziat, 79/13-14)

mealindeki ayette “toprak” olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı “Sahire”dir. Bu kelimenin ne anlama geldiği konusunda alimler farklı görüşler belirtmişlerdir.

"Sahire”nin anlamları arasında “toprak” olduğu gibi, “Şam bölgesi” manası da vardır. Şam bölgesi ise Kudüs’ü de içine alan geniş bir bölgenin adıdır.

- Kur’an’da insanların kabirlerinden çıktıkları zaman “Sahire”de toplanacaklarına dair ifadeden hareketle, bu kelimenin “yeryüzü, topraktan yüksek bir tepe üstü, Şam’da bir yer, Kudüs’te Beytu’l-Makdis’e yakın bir dağ olarak (hatta bundan önceki ayetlerde haşri inkâr eden kâfirler olduğu için onlara cevap olup CEHENNEM olarak da) değerlendirilmiştir. (bk. Taberi, Maverdi, ilgili ayetin tefsiri)

- Sahire’nin Mekke’de bir yer olduğunu söyleyenler de vardır. (Nesefi, ilgili yer)

- İnsanların dirilip ilk toplanacağı yer alan SAHİRE, lügat manası itibariyle, dümdüz ve bembeyaz toprak manasına gelir. (bk. Razi, Beydavî, ilgili ayetin tefsiri)

- İbn Kesir’e göre, bu yorumların en doğru olan “Sahire’nin bütün yeryüzü” olduğunu diyenlerin yorumudur. (bk. İbn Kesir, ilgili yer)

- Bu konuda (Hz. Peygambere izafe edilen) herhangi merfu bir hadis rivayetine rastlayamadık. Hadis kaynaklarında yer alan bilgiler de tefsir kaynaklarındaki bilgilerdir. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 6/294;  Umdetu’l-Kari, 15/113)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kıyamet koptuktan sonra, insanların hesap için toplanacağı mahşer ...
Öldükten sonra toplanacağımız haşir meydanı nerededir?

29 Haşir meydanında sırat köprüsünden neden geçiyoruz?

Önce şunu belirtelim ki, bu köprünün gerçek mahiyetini bilemiyoruz. Sorudaki itiraz başka konular için de geçerlidir. Örneğin:

- Madem günahımız sevabımız belli, o halde mahşerdeki mahkemeye ne gerek var?  
- Madem günahımız sevabımız belli, o halde bunların tartılmasına ne gerek var?

Demek ki, mesele sadece köprü meselesi değil...

Bu gibi gaybi meseleler hakkında bir ayet ve hadis olmaksızın yorum yapmak kolay değildir. Bununla beraber denilebilir ki, saydıklarımızın varlığının birkaç hikmet vardır:

a) Mahkemede hesap vermek insanı ürkütür, dikkatli davranmaya sevkeder.

b) Günah ve sevapların tartılması, bu hesabın en ince teferruatına kadar soz konusu olacağını gösterir ve insanları daha titiz davranmaya teşvik eder.

c) Özellikle, hesabın sonuçlarını, olumlu veya olumsuz hesapların yol ayırımının göstergesi olan köprü, insanı çok daha dikkatli olmaya yönlendirir.

d) Allah’ın adalet mahkemesinin iki önemli unsuru olan sevap ve günahların tartılması, “zerre miskal” olan hayır ve şerrin ortaya getirileceğinin açık bir mizanı/ölçüsüdür.

Köprü ise, bu hesabın mükemmel bir mükâfat veya korkunç bir sonucunun olduğunu gösteren bir yolculuğun simgesidir.

Âdeta mahkemede verilen karar bir adalet otomatiğine bağlanmış ve insanlara zorunlu bir istikamet gösteren köprüde yürürken hesabının sonucuna göre ya cehenneme düşecek veya kurtulup cennete gitmeye devam edecektir.

e) Demek ki, köprü bir yandan müminlerin itikadında yer alarak onları korkunç bir yolculuğun beklediğini ihtar etmekte, diğer yandan Allah’ın sonsuz adaletinin uygulamalı bir sürecini temsil etmektedir.

30 Bir genç, babamı cehennemlikler arasında gördüm onun yerine ben giderim, demiş midir?

- Sorudaki şekliyle bir hadis rivayetine rastlayamadık.

- Bu bilginin doğru olmadığını gösteren Buhari’nin rivayet ettiği  şu hadis-i şeriftir.

Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: Resulullah (asm) şöyle buyurdu:

"(Hz.) İbrahim, kıyamet günü, babası Azer'i (yüzü) üzerinde bir siyahlık ve toz toprak olduğu halde görür. Babasına: ‘Ben sana dünyada iken, bana asi olma, demedim mi?’ der. Babası ona: ‘İşte bugün ben artık sana asi olmayacağım!’ der.

Bunun üzerine İbrahim (as): ‘Ey Rabbim! Sen yeniden diriltme gününde beni rüsvay etmeyeceğini vadetmiştin. Rahmetten uzak babamın halinden daha rüsvay edici başka ne var?’ diye yakarır.

Allah Teala: ‘Ben cenneti kâfirlere haram kıldım!’ cevabında bulunur. Sonra şöyle nida edilir: ‘Ey İbrahim, ayaklarının altında ne var, biliyor musun?’

İbrahim yere bakar ve kana bulanmış bir sırtlan görür. Derhal ayaklarından tutulup ateşe atılır. (İşte bu, İbrahim'in babasıdır, o çirkin surete sokulmuştur). "(bk. Buhârî, Enbiya 8, Tefsir, Şuara 1)

Görüldüğü gibi bu hadis-i şerifin verdiği bilgi,

 “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Öyle bir günden çekinin ki o gün hiçbir baba evladına asla fayda veremez, evlat da babasına fayda sağlayamaz. Allah'ın vâdi elbette gerçektir. O halde sizi dünya aldatmasın ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın, Allah'ın affına güvendirmesin!” (Lokman, 31/33)

mealindeki ayetle tamamen örtüşmektedir.

31 Mahşer meydanında insanların çıplak olması ile ilgili hadisi açıklar mısınız?

"Diriltilen insanlar mahşer yerine yalın ayak, çıplak ve yaratıldığı gibi sünnetsiz olarak sevkedilecektir." (Müslim, Kitabü'l-Cennet, Bab: 56-58).

İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Sizler kıyâmet günü ayakkabısız, çıplak ve sünnetsiz olarak haşir meydanında toplanacaksınız."

Bu açıklama üzerine bir kadın sordu:

"(Bu durumda) birbirimizin avret yerlerini görmez miyiz?"

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Abese suresinin 37. âyetiyle cevap verdi):

"Ey kadın! O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır." (Tirmizî, Tefsir, Abese)

Alimler bu hadisi yorumlarken şöyle ifade etmişlerdir: Allah, bu dünyada ağaçlara nasıl fıtri bir elbise giydirmişse, hayvanlara yaratılıştan kendilerine uygun bir elbise vermişse, mahşerde de insanlara fıtri bir libas giydirecektir. Ayrıca mahşer meydanına bu şekilde gelen insanlarda, işlediği amellerin faziletine göre taç vb. mükafatlar da bulunulacaktır.

İnsanlar, dünyadayken bir ihtiyaçtan dolayı giydiğimiz kumaştan, deriden yapılmış elbiseler giyerler. Bu dünyada giymemizin nedeni, sıcak ve soğuktan korunmak ve diğer varlıklar içindeki farkımızın ortaya konulması içindir. Bu ihtiyaçlar ahiret aleminde olmayacağı için suni elbiselere de ihtiyaç kalmayacaktır. Bu sebeple mahşer meydanında insanlar, dünyadaki kumaşlardan, derilerden yapılmış elbiseleri giymeyecekler, üryan, yani çıplak olacaklar.

Ancak Allah'ın ağaçalara ve hayvanlara birer fıtri elbise giydirdiği gibi, insana da mahşerde fıtri bir elbise giydirmesi onun hikmetinin bir gereğidir. Elbette bu fıtri elbise tıpkı cild ve deri gibi insanın cesedine yakışan ve rahatsızlık vermeyen güzel bir elbise olacaktır. Bu, Allah’ın hikmetinin şanındandır. (bk. Nursi, Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup)

32 Şehitlerin yaralarının kanaması ne demektir?

Şehitlerin, şehit oldukları zamanki yaralı halleriyle gelmelerinin hikmeti, hayatını Allah yolunda feda eden şehidin şahidi, daima kendisiyle beraber bulunmasıdır.

Demek ki şehidin kıyamet günü haşir meydanına bu şekilde getirilmesi, onun şehitliğine bir şahitliktir. Ne güzel bir şahitlik..

Şehitler için geçerli olan bu müjde, yaralanan gaziler için de geçerlidir.

Şehit, Peygamber Efendimizin haber verdiği gibi, aslî heyetiyle geleceği için kanlı elbisesi ile gömülür; yıkanmaz ve kendisinden şehit kanı giderilmez.

Konuyla ilgili bazı hadisler şöyledir:

“Allah Teâlâ kendi yolunda cihada çıkan kimseye, onu sadece benim yolumda cihad, bana iman, benim resullerimi tasdik yola çıkarmıştır, buyurarak kefil olur. Allah, o kimseyi şehid olursa cennete koymaya, gazi olursa manevî ecre ve dünyalık ganimete kavuşmuş olarak, evine döndürmeye kefil olmuştur.

Muhammed´in canını kudretiyle elinde tutan Allah´a yemin ederim ki, Allah yolunda açılan bir yara, kıyamet gününde açıldığı gündeki şekliyle gelir: Rengi kan rengi, kokusu misk kokusudur.

Muhammed´in canını kudretiyle elinde tutan Allah´a yemin ederim ki, eğer müslümanlara zor gelmeseydi, Allah yolunda cihada çıkan hiçbir seriyyenin arkasında asla oturup kalmazdım. Fakat maddî güç bulamıyorum ki onları sevkedeyim, onlar da bu gücü bulamıyorlar. Benden ayrılıp geride kalmak ise onlara zor geliyor.

Muhammed´in canını elinde tutan Allah´a yemin ederim ki, Allah yolunda cihad edip öldürülmeyi, sonra cihad edip yine öldürülmeyi, sonra tekrar cihad edip tekrar öldürülmeyi çok arzu ederdim.” (Müslim, İmâre 103)

“Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyamet gününde yarasından kan akarak Allah´ın huzuruna gelir. Renk, kan rengi, koku ise misk kokusudur.” (Buhârî, Cihâd 10, Zebâih 31; Müslim, İmâre 105)

“Müslümanlardan bir şahıs, deve sağılacak kadar bir süre Allah yolunda cihad ederse, cennet onun hakkı olur. Allah yolunda yaralanan veya bir sıkıntıya düşen kimse, kıyamet gününde yaralandığı gün gibi kanlar içinde Allah´ın huzuruna gelir. Kanının rengi zağferan gibi kıpkırmızı, kokusu da misk kokusu gibidir. (Ebû Dâvûd, Cihâd 40; Tirmizî, Fezâilu´l-cihâd 21)

Allah yolunda cihad ederken şehit olan kişiyi Allah´ın sorgusuz sualsiz cennete koyacağı Kur´an ayetiyle sabittir:

"Allah, müminlerden mallarını ve canlarını kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat, İncil ve Kur´an´da sabit Allah´ın bir vadidir. Allah´tan başka verdiği sözde duran ve yerine getiren kim vardır? Öyleyse O´nunla yapmış olduğunuz bu alışverişe sevinin. Gerçekten bu büyük başarıdır." (Tevbe, 9/111)

“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, onlar diridirler, Rab´leri katında rızıklanmaktadırlar.” (Âl-i İmrân, 3/169) mealindeki ayetten de ilk bakışta anlaşılan, şehidin öldüğü andan itibaren cennette olduğudur. Şehidin ruhunun cennette olduğuna dair hadisler de bu anlayışın doğru olduğuna şahitlik eder.Peygamber Efendimiz, çok yemin edilmesini ve yeminle konuşulmasını hoş görmemesine rağmen, bazen önemli gördükleri hususları anlatırken, sözlerine yemin ederek başlarlardı. Çünkü onun her sözü doğru ve mutlaka inanılması gereken gerçeklerdi.

Allah Teâlâ da Kur´ân-ı Kerim´in birçok ayetindeki gerçekleri yeminle ifade buyurmuşlardır.  Böylece Peygamberimiz Kur´an´ın bu üslûbuna uyarak bazı sözlerine yeminle başlamışlardır.

Efendimiz´in bu hadiste de bazı gerçekleri yemin ederek ifade ettiğini görmekteyiz. Allah yolunda cihad ederken yaralanan fakat şehitlik makamına ulaşamayıp gazi olarak vefat eden kimse de, yarasının ilk günkü sıcaklığı ve tazeliği içinde kanı akarak ve misk gibi kokarak Allah´ın huzuruna gelir. Yani gazilerin mahşer yerine gelişi de tıpkı vücudundan kanlar akarak ve misk gibi kokarak gelen şehitlerin gelişi gibi olacaktır.

Bu müjde, yaralı, bereli, hatta vücudunun bazı uzuvlarını kaybetmiş olarak hayatını sürdürmek zorunda kalan gaziler için önemli bir teselli kaynağıdır. İslâm toplumları, gazilerine de şehitleri kadar değer vererek onları bağırlarına basmış ve kendilerine lâyık olan saygı ve hürmeti göstermiştir. Özellikle bizim milletimiz çok hassas davranmasıyla meşhurdur.

Aralarında Peygamberimiz´in de bulunduğu askerî güce gazve, Efendimiz´in bulunmadığı askerî birliğe ise seriyye denilmektedir.

Peygamber Efendimiz´in yemin ederek dikkatimizi çektiği ve soru da geçen önemli konu, Allah yolunda şehid olmanın üstün fazileti ve cennetteki eşsiz mükâfatıdır. Tekrar tekrar şehit olmayı istemenin sebebi budur.

Hadislerden çıkarılacak bazı hükümler:

- Allah yolunda ihlasla cihada çıkan kimse iki hayırdan birine nail olur: Ya şehit olup cennete girer, ya gazi olarak ahirette büyük ecir ve sevaba ulaşır.

- Cihad, istisna olan haller dışında, farz-ı kifayedir.

- Şehitler ve gaziler, mahşer yerine şehit oldukları ve yaralandıkları gündeki gibi kanları akarak gelirler. Onların kanlarının kokuları da misk gibidir. Mahşerdekiler onların faziletini bu hallerinden anlamış olurlar.

- Şehit olmayı ve gücünün yetmediği herhangi bir hayrı temenni etmek caizdir.

- Peygamber Efendimiz´in ümmetine olan sonsuz merhameti ve şefkati, onları bütün cihadlara katılma gibi bir mecburiyetten kurtarmıştır.

- Önemli bir hakikati konuşurken söze yeminle başlamak caizdir.

- Toplumun yöneticileri, alimler ve mürşidler insanları cihad konusunda eğitmeli ve sürekli teşvik etmelidirler.

33 İlk önce mezardan diriltilecek kimlerdir?

Konuyla ilgili bazı hadisler şöyledir:

"Övünmek için söylemiyorum, ama ben (dünyada ve ahirette) Ademoğullarınm efendisiyim. Kıyamet günü yer yarıldığında ondan ilk çıkacak olan benim. İlk olarak şefaat edip şefaati kabul olunacak da benim. O gün livâü'l-hamd sancağı elimde olacak ve onun altında Âdem ve ondan sonra gelenler (müminler) bulunacak." (Tirmizî, Menâkıb, 1, Tefsir, 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/282)

- "(İnsanların kabirden) ilk çıkacak olanı benim. (Rablerinin huzuru­na) geldikleri zaman komutanları ben (olacağım). Susturuldukları zaman (onlar adına konuşacak, dertlerini anlatacak) hatibleri ben (olacağım). Tutuklandıkları zaman (kurtulmaları için) şefaati kabul edilecek olan da ben (olacağım). (Allah'ın lûtfundan) ümitsizliğe düştükleri zaman (kendileri için yaptığım şefaatin kabul edildiğine dair) onları müjdeliyecek olan da ben (olacağım), izzet, şerefi ve anahtarlar o gün benim elimde olacaktır. Rabbim katında Ademoğlunun en kıymetlisi de benim. (O gün) etrafımda, örtülüp saklanmış yumurtalar saçılmış inciler gibi olan bin hizmetçi dolaşacak." (Darimi, Mukaddime, 8)

“İnsanların mahşer yerine çıkarılacakları gün kabrinden ilk çıkarılacak olan benim. İnsanların Allah’a vardıkları zaman hatibleri benim. Onların her şeyden ümidlerini kestikleri zaman müjdeleyici benim. Hamd sancağı o gün benim elimdedir. Rabbimin yanında ademoğullarının en değerlisi benim fakat övünmem.” (Tirmizi, Menakıb, 1)

- “Ben peygamberlerin komutanıyım. Bunu övünmek için söylemiyo­rum. Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Övünmek yok! Ben ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım." Övünmek yok!" (Darimi, Mukaddime, 8)

Hadisin senedindeki bütün ravilerin cumhur tarafından sika kabul edildiği nakledil­mektedir. Suyûti d bu hadis için "hasen" işareti koymuştur. (Feyzu'l-Kadir, 3/43)

“Kıyamet gününde Ademoğullarının efendisi benim, Hamd sancağı benim elimdedir. Övünme yok o gün Adem ve diğerleri de hepsi benim sancağım altındadır. Toprak yarılıp kabirden çıkarılacak ilk kimse de benim fakat övünme yok.” (Tirmiz, Menakıb, 1; İbn Mace, Zühd, 17)

Tirmizî, bu hadis rivayetinin hasen sahih olduğunu söylemiştir. (Tirmizi, a.y)

- “Ben, Cennet kapısının halkasını tutup (açılması için) onu tıklayacak olanların ilkiyim.” (Tirmizi, Tefsir, 18; Darimi, Mukaddime, 8; krş. Ahmed b. Hanbel, 3/144, 248)

- “Kıyamet gününde insanlar içinde ilk olarak benim başımdan yer yarılıp açılacak. (İlk olarak ben diriltileceğim). Bunu övünmek için söylemiyorum. Bana Hamd Sancağı verilecek. Övünmek yok! Ben kıyamet gününde insanların efendisi, (sığınacakları kimse olacağım). Övünmek yok! Ben kıyamet gününde Cennete girecek olanların ilki (olacağım). Övünmek yok! Cennetin kapısına gelip halkasını tutacağım. Bunun üzerine (görevli melekler); "Kim o?" diyecekler. Ben de; "Ben Muhammed'im." diyeceğim. Bana hemen (kapıyı) açacaklar. Ben de gireceğim. Cebbar (olan Allah'ı) beni karşılar bulacağım. Hem ona secde edeceğim. O da; "Başını kaldır, ya Muhammed!” buyuracak. “Konuş, (konuşmala­rın) senden dinlenecek. Söyle, (dediklerin) senden kabul edilecek. Şe­faat et, şefaatin makbul olacak." O zaman başımı kaldırıp;

"Ümme­tim! Ümmetim, ya Rabbi!" diyeceğim. O da şöyle buyuracak:

"Ümme­tine git, kimin kalbinde bir arpa tanesi ağırlığında iman bulursan onu Cennete girdir."

Ben de gidip, kalbinde bu kadar (iman) bu­lunan kimseleri Cennete girdireceğim. Daha sonra Cebbar (olan Al­lah'ı yine) beni karşılar bulacak ve ona hemen secde edeceğim. O da; "Başını kaldır, ya Muhammed!” buyuracak. “Konuş, (konuşmaların) senden dinlenecek. Söyle, (söylediklerin) senden kabul edilecek. Şefaat et, şefaatin makbul olacak."

Ben bunun üzerine başımı kaldı­rıp;

"Ümmetim! Ümmetim, ya Rabbi!" diyeceğim. O zaman o şöyle buyuracak,

"Ümmetine git, kimin kalbinde hardal tanesi ağırlığında iman bulursan onu Cennete girdir."

Ben de gidip kalbinde bu kadar (iman) bulunan kimseleri Cennete girdireceğim. (Artık) insanların hesabı bitirilmiş ve, ümmetimden geri kalanlar, Cehennem ehli ile beraber Cehenneme sokulmuştur. O zaman Cehennem ehli;

 "Alah'a hiçbir şeyi ortak koşmayarak ona ibadet etmiş olmanızın size faydası olmadı!" diyecekler. Bunun üzerine Cebbar (olan Allah) öyle buyuracak:

"Azametime yemin olsun ki onları ateşten mutlaka kurtaraca­ğım. "

Ardından onlara (görevli ya haber) gönderilecek ve ateşten, yanmış olarak çıkarılacak, hayat nehrine atılacaklar. Orada, yabani ot tohumunun setin çerçöpü içinde bitmesi gibi bitecek ve gözlerinin arasına;

"Bunlar Allah'ın âzâdlılarıdır." yazılacak, sonra da götürülüp Cennete sokulacaklar. Cenned ehli onlara;

"Bunlar Cehennemliklerdir" diyecekler. Bunun üzerine Cebbar (olan Allah);

"Hayır, bilâkis onlar Cebbâr'ın âzâdlılarıdır" buyuracak. (Ahmed b. Hanbel, 3/144; Darimi, Mukaddime, 8)

Tirmizi’nin garip diyerek zayıflığına işaret ettiği bir rivayet ise şöyledir:

“Toprağın yarılarak kabrinden çıkarılacak ilk insan benim, sonra Ebû Bekir, sonra Ömer… sonra Medîne’nin Bakî mezarlığına geleceğim de onlarda benimle birlikte haşrolacaklar. Sonra Mekkelileri gözetleyeceğim sonra iki Harem arasında onlarla haşrolacağım.” (Tirmizi, Menakıb 18)

Buna göre, haşir meydanında ilk diriltilecek olan Peygamber Efendimizdir. Bundan sonra elbette diğer peygamberler olacaktır.

Peygamberlerden sonra ilk diriltilecek olanlar ise Peygamber Efendimizin ümmeti olacaktır. Bu ümmetin sıralamasının da son hadiste geçtiği şekilde olacağı söylenebilir.