İçinde yaşadığımız âlem, içinde nice âlemleri barındıran muhteşem bir sanat harikasıdır. İnsan ise bu âlem içinde en kapasiteli anlama melekesine sahiptir. Duyu organlarıyla âleme açılır, deney ve tecrübelerle hayli kazanımlar elde eder. Aklıyla da bunları yorumlayarak âlemi ve onda meydana gelen şeyleri anlamaya çalışır. Böylece kesin bilgi derecesinde olanları bilimle ifade eder, henüz yorum safhasında olan bilgileriyle ise felsefe yapar. Bilim tarihi, bir yönüyle insanoğlunun âlemi anlama ve yorumlama tarihidir.
Ancak insanın bilimle ve felsefeyle ulaşamadığı ve ilerde de ulaşamayacağı hayli meseleler vardır. “Ben kimim? Bu âlem ne? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Varlıklar bir vazife görüyorlar mı? Benim de bir vazifem var mı? Şu âlemde kısa bir hayat yaşayacak, sonra da toprak olup gideceğim. Acaba bu hayattan sonra başka bir hayat var mı? Varsa nasıl?” gibi sorular bunlardan sadece bazılarıdır.
Bu durumda insanın “bilim, felsefe, din” üçlüsünün tamamına ihtiyacı olduğu görülür. Bilimle âlemi tanır, felsefeyle yorumlar yapar, dinle de yaratılışın gizemini çözer.
Âlem bilimle bilinir, felsefeyle yorumlanır. Ancak bilimin verilerini değerlendirmede ve felsefî yorumlarda hayli eksiklikler ve yer yer problemler görülür. Burada semavi bir unsur olarak din devreye girer. Dinin sahibi ise Allah’tır. Allah, gönderdiği peygamberler ve indirdiği kitaplarla insanlara yol gösterir. Onları dünya ve ahirette mutlu edecek esasları bildirir.
Bir defasında ateist bir felsefe öğretmeniyle dini konulara girmiştik. Muhatabım dini reddedince aramızda şöyle bir muhavere geçti:
- Okulda biz de felsefe gördük. Ayrıca kendi özel merakım sebebiyle okul dışında felsefî araştırmalar da yaptım. Felsefe ufuk açıcıdır, birtakım yönleriyle faydalıdır, ama her şey değildir. Her meseleyi çözemez. Sözgelimi felsefe, yaratılış ve öldükten sonraki hayatla ilgili bir çözüm üretemez.
- Yaratılış kelimesini siz kullanıyorsunuz. Ben “yaratılış” demem, “oluşum” derim.
- Dersinizi bitirip sınıftan çıksanız, tertemiz bıraktığınız tahtayı tekrar sınıfa girdiğinizde anlamlı cümleler ve güzel resimlerle dolu görseniz “Biri bunları yapmış” mı dersiniz, yoksa “Oluşmuş” şeklinde mi değerlendirirsiniz?”
- Ne dediğinizi anlıyorum. Siz bu evreni Tanrı’nın yarattığını söylüyorsunuz. Ben ise bilime inanıyorum. Evet, bilim şu ana kadar varoluşun sırrını çözemedi, ama ilerde belki de yüzyıllar sonra mutlaka çözecektir.
- Bilim yaratılışı izahta tatmin edici olamadığı gibi, şu dünyadan sonraki hayatı da bize anlatamaz. Ne dersiniz, ölümden sonra hayat var mı?
-Hayat sadece şu dünya hayatıdır, yaşar ve ölürüz. Ölünce her şey bitecek, toprak olup gideceğiz.
- Ben bir mümin olarak ölümü yokluk görmüyorum. Her akşam âdeta ölüyor, sabah ise diriliyoruz. Şu dünya sonbaharda kıyameti yaşıyor, ilkbaharda ise yeniden dirilişin sevincini taşıyor. Bize hayatı kim vermiş ise verdiği hayat nimetini elimizden almayacak, ölümden sonra bizi diriltecek ve bize hiç bitmeyen bir hayat verecek.”
- Ahh, keşke dediğin gibi olsa... Keşke hayat sonsuz olsa, hiç bitmese...
Birebir yaşadığım bu olayın benzerlerini nice insan yaşamaktadır. Çünkü bu tür konular hayatın ta merkezinde yer almaktadır.
Felsefenin ilk meselesi Varlık (Ontoloji) konusudur. Felsefenin bu alanında “Varlık / eşya var mıdır yoksa bir hayal midir? Şayet var ise onları var eden var mıdır? Şayet bir yaratan var ise mahiyeti nasıldır?” gibi sorulara cevap bulunmaya çalışılır. Bu sorulara verilen cevaplardan “Ateizm Deizm, Agnostisizm, Septisizm, Pozitivizm, Materyalizm…” gibi felsefî akımlar meydana gelmiştir.
Beşer aklının araştırdığı ve genelde tam da içinden çıkamadığı bu konularda Kuranda da nice ayetler ve yönlendirmeler görürüz. Bunlar bize -sözgelimi- “Su yüz derecede kaynar” gibi bilimsel veriler sunmaz, ama hayata ve âleme nasıl bakmamız gerektiğini bize anlatır.
Bazıları “Nass’larla bir yere varamayız, akıl ve bilim bize yeter” diyebilirler. Ama gözün görme alanlarının ve kapasitesinin sınırlı olması gibi, insan aklının ve bundan meydana bilim ve felsefenin de sınırlı oldukları gözler önündedir. Bu cihetten nasıl ki görme olayında gözden bağımsız olarak ışığa ihtiyaç varsa, âlemin ve yaratılışın esrarını kavrama olayında da vahiy güneşine ihtiyaç vardır.
Binlerce, belki on binlerce yıllık beşerî bilgi birikimi sonucu robotlar yapabilen ve bunlara yapay zekâ yükleyebilen insan “Gün gelir varoluşun bütün sırlarını çözerim” diyebilir. Ama görülen o ki akıl ve bilimle katettiğimiz mesafe “bir arpa boyu yol almaktan ibarettir.”
Bazıları fen derslerinde Allah’tan bahsedilmesinin bilimsel metoda aykırı olduğunu söyler. Hâlbuki durum tam tersidir. Çünkü fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbet edilir.
-Edebiyat dersinde İstiklal Marşı anlatılırken Mehmet Akif’ten söz etmemek,
-Sanat Tarihinde Selimiye Camii anlatılırken Mimar Sinan’a yer vermemek,
-Resim dersinde Mona Lisa tablosu değerlendirilirken Leonardo Da Vinci’yi takdir etmemek düşünülemez.
Bu zaviyeden bakıldığında bu derslerde “Allah” denilmesinin bir sıkıntı olmayıp aksine bir gereklilik olduğu görülür.
19. yüzyılda Avrupa’da Pozitivizm, Materyalizm, Marksizm, Darwinizm, Sekülerizm gibi Hristiyanlığa ve dine cephe alan akımlar ciddi bir şekilde kendini hissettirmişti. Pek çok düşünür dinden soğumuştu. Dine muhabbeti olan bazıları ise “Bir bilgin laboratuvarına girerken paltosunu çıkarır gibi, dini inançlarını kapının dışında bırakır ve öyle girer. Çıkarken yine onları alır ve giyer” diyerek bir çözüm yolu bulmaya çalışıyordu.
Hâlbuki Müslüman bir bilim insanı, böyle tekellüflere maruz kalmadan şöyle diyebilir: “Ben, Allah’ın büyük bir laboratuvarı olan âlemde O’nun sanatını anlamaya çalışıyor, koyduğu kanunları bulmaya gayret ediyorum.”
Özetle, alem, insan, Allah bağlamında bilim, felsefe ve din ele alınmalı, varoluşun sırrı ve manası anlaşılmaya çalışılmalıdır..