Bilim, Felsefe ve Din konusunda en çok merak edilenler

1 İnsanın bilimle ve felsefeyle ulaşamadığı nedir?

İçinde yaşadığımız âlem, içinde nice âlemleri barındıran muhteşem bir sanat harikasıdır. İnsan ise bu âlem içinde en kapasiteli anlama melekesine sahiptir. Duyu organlarıyla âleme açılır, deney ve tecrübelerle hayli kazanımlar elde eder. Aklıyla da bunları yorumlayarak âlemi ve onda meydana gelen şeyleri anlamaya çalışır. Böylece kesin bilgi derecesinde olanları bilimle ifade eder, henüz yorum safhasında olan bilgileriyle ise felsefe yapar. Bilim tarihi, bir yönüyle insanoğlunun âlemi anlama ve yorumlama tarihidir.

Ancak insanın bilimle ve felsefeyle ulaşamadığı ve ilerde de ulaşamayacağı hayli meseleler vardır. “Ben kimim? Bu âlem ne? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Varlıklar bir vazife görüyorlar mı? Benim de bir vazifem var mı? Şu âlemde kısa bir hayat yaşayacak, sonra da toprak olup gideceğim. Acaba bu hayattan sonra başka bir hayat var mı? Varsa nasıl?” gibi sorular bunlardan sadece bazılarıdır.

Bu durumda insanın “bilim, felsefe, din” üçlüsünün tamamına ihtiyacı olduğu görülür. Bilimle âlemi tanır, felsefeyle yorumlar yapar, dinle de yaratılışın gizemini çözer.

Âlem bilimle bilinir, felsefeyle yorumlanır. Ancak bilimin verilerini değerlendirmede ve felsefî yorumlarda hayli eksiklikler ve yer yer problemler görülür. Burada semavi bir unsur olarak din devreye girer. Dinin sahibi ise Allah’tır. Allah, gönderdiği peygamberler ve indirdiği kitaplarla insanlara yol gösterir. Onları dünya ve ahirette mutlu edecek esasları bildirir.

Bir defasında ateist bir felsefe öğretmeniyle dini konulara girmiştik. Muhatabım dini reddedince aramızda şöyle bir muhavere geçti:

- Okulda biz de felsefe gördük. Ayrıca kendi özel merakım sebebiyle okul dışında felsefî araştırmalar da yaptım. Felsefe ufuk açıcıdır, birtakım yönleriyle faydalıdır, ama her şey değildir. Her meseleyi çözemez. Sözgelimi felsefe, yaratılış ve öldükten sonraki hayatla ilgili bir çözüm üretemez.

- Yaratılış kelimesini siz kullanıyorsunuz. Ben “yaratılış” demem, “oluşum” derim.

- Dersinizi bitirip sınıftan çıksanız, tertemiz bıraktığınız tahtayı tekrar sınıfa girdiğinizde anlamlı cümleler ve güzel resimlerle dolu görseniz “Biri bunları yapmış” mı dersiniz, yoksa “Oluşmuş” şeklinde mi değerlendirirsiniz?”

- Ne dediğinizi anlıyorum. Siz bu evreni Tanrı’nın yarattığını söylüyorsunuz. Ben ise bilime inanıyorum. Evet, bilim şu ana kadar varoluşun sırrını çözemedi, ama ilerde belki de yüzyıllar sonra mutlaka çözecektir.

- Bilim yaratılışı izahta tatmin edici olamadığı gibi, şu dünyadan sonraki hayatı da bize anlatamaz. Ne dersiniz, ölümden sonra hayat var mı?

-Hayat sadece şu dünya hayatıdır, yaşar ve ölürüz. Ölünce her şey bitecek, toprak olup gideceğiz.

- Ben bir mümin olarak ölümü yokluk görmüyorum. Her akşam âdeta ölüyor, sabah ise diriliyoruz. Şu dünya sonbaharda kıyameti yaşıyor, ilkbaharda ise yeniden dirilişin sevincini taşıyor. Bize hayatı kim vermiş ise verdiği hayat nimetini elimizden almayacak, ölümden sonra bizi diriltecek ve bize hiç bitmeyen bir hayat verecek.”

- Ahh, keşke dediğin gibi olsa... Keşke hayat sonsuz olsa, hiç bitmese...

Birebir yaşadığım bu olayın benzerlerini nice insan yaşamaktadır. Çünkü bu tür konular hayatın ta merkezinde yer almaktadır.

Felsefenin ilk meselesi Varlık (Ontoloji) konusudur. Felsefenin bu alanında “Varlık / eşya var mıdır yoksa bir hayal midir? Şayet var ise onları var eden var mıdır? Şayet bir yaratan var ise mahiyeti nasıldır?” gibi sorulara cevap bulunmaya çalışılır. Bu sorulara verilen cevaplardan “Ateizm Deizm, Agnostisizm, Septisizm, Pozitivizm, Materyalizm…” gibi felsefî akımlar meydana gelmiştir.

Beşer aklının araştırdığı ve genelde tam da içinden çıkamadığı bu konularda Kuranda da nice ayetler ve yönlendirmeler görürüz. Bunlar bize -sözgelimi- “Su yüz derecede kaynar” gibi bilimsel veriler sunmaz, ama hayata ve âleme nasıl bakmamız gerektiğini bize anlatır.

Bazıları “Nass’larla bir yere varamayız, akıl ve bilim bize yeter” diyebilirler. Ama gözün görme alanlarının ve kapasitesinin sınırlı olması gibi, insan aklının ve bundan meydana bilim ve felsefenin de sınırlı oldukları gözler önündedir. Bu cihetten nasıl ki görme olayında gözden bağımsız olarak ışığa ihtiyaç varsa, âlemin ve yaratılışın esrarını kavrama olayında da vahiy güneşine ihtiyaç vardır.

Binlerce, belki on binlerce yıllık beşerî bilgi birikimi sonucu robotlar yapabilen ve bunlara yapay zekâ yükleyebilen insan “Gün gelir varoluşun bütün sırlarını çözerim” diyebilir. Ama görülen o ki akıl ve bilimle katettiğimiz mesafe “bir arpa boyu yol almaktan ibarettir.”

Bazıları fen derslerinde Allah’tan bahsedilmesinin bilimsel metoda aykırı olduğunu söyler. Hâlbuki durum tam tersidir. Çünkü fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbet edilir.

-Edebiyat dersinde İstiklal Marşı anlatılırken Mehmet Akif’ten söz etmemek,

-Sanat Tarihinde Selimiye Camii anlatılırken Mimar Sinan’a yer vermemek,

-Resim dersinde Mona Lisa tablosu değerlendirilirken Leonardo Da Vinci’yi takdir etmemek düşünülemez.

Bu zaviyeden bakıldığında bu derslerde “Allah” denilmesinin bir sıkıntı olmayıp aksine bir gereklilik olduğu görülür.

19. yüzyılda Avrupa’da Pozitivizm, Materyalizm, Marksizm, Darwinizm, Sekülerizm gibi Hristiyanlığa ve dine cephe alan akımlar ciddi bir şekilde kendini hissettirmişti. Pek çok düşünür dinden soğumuştu. Dine muhabbeti olan bazıları ise “Bir bilgin laboratuvarına girerken paltosunu çıkarır gibi, dini inançlarını kapının dışında bırakır ve öyle girer. Çıkarken yine onları alır ve giyer” diyerek bir çözüm yolu bulmaya çalışıyordu.

Hâlbuki Müslüman bir bilim insanı, böyle tekellüflere maruz kalmadan şöyle diyebilir: “Ben, Allah’ın büyük bir laboratuvarı olan âlemde O’nun sanatını anlamaya çalışıyor, koyduğu kanunları bulmaya gayret ediyorum.”

Özetle, alem, insan, Allah bağlamında bilim, felsefe ve din ele alınmalı, varoluşun sırrı ve manası anlaşılmaya çalışılmalıdır..

2 Alem bütün mü, birlik var mı?

Sınırlarını bilmediğimiz bir âlemde yaşıyoruz. Dünyamız güneş sistemi içinde bir gezegen… Güneşimiz samanyolu galaksisinde bulunan iki yüz milyar yıldızdan bir yıldız. Samanyolunu bir baştan bir başa ışık hızıyla katetmeye kalksak yüz bin ışık yılı yol almamız gerekecek… Samanyolu galaksisi ise, âlemdeki en az yüz milyar olduğu tahmin edilen galaksilerden sadece bir tanesi… Bu kadar geniş olan âlemde bütünlüğü yakalamak, onun tamamını birbiriyle alâkalı olarak görebilmek çok da kolay değildir, ama imkânsız da değildir. Şöyle ki:

Ormanda yürüyüş yaptığımızda irili ufaklı otlar ve ağaçlar görürüz. Bunların tamamına “orman” dediğimizde ise onları parça parça olarak görmekten kurtulur, bütünlüğü yakalarız.

İnsanın vücudunda tam bir bütünlük vardır. Baş, el, ayak gibi azalar birbiriyle irtibatlıdır; mide, akciğer, böbrek gibi iç uzuvlar birbiriyle koordinelidir. Benzeri bir şekilde şu âlemin tamamı bir bütünlük arz eder, âlemde her şey birbirini tamamlar. İnsan küçük bir âlem, âlem ise büyük bir insandır.

Bazı İslami eserlerde 18.000 âlemden söz edilir. Her bir yıldız bir âlem, hatta her bir insan bir âlem olarak değerlendirilebilir. Bir şiirde şöyle denilir:

“Muhyiddinem dervişem.

Hak yoluna girmişem.

On sekiz bin âlemi,

Bir zerrede görmüşem.” [1]

Şeker fabrikasının mamûl maddesi olan şeker, bütün fabrikanın tek elden tanzim edildiğini gösterir. Çünkü fabrikadaki irili ufaklı bütün çarkların elde edilen şekerle alâkası vardır. Benzeri bir alâka hayatla âlem arasında geçerlidir. Âlemi bir fabrikaya benzetirsek her bir canlı bu fabrikada üretilen mamûl madde durumundadır. Böyle olunca en küçük bir canlının koca güneşle, dağlarla, rüzgârlarla… hemen her şeyle bir alâkası ve irtibatı bulunmaktadır. Küçük bir karınca dev bir fabrikaya girse, birbirinden çok farklı âlet ve cihazları gördüğünde şaşırır kalır. Bir bütün olarak fabrikayı göremediğinden muhtemelen bütün bu âlet ve cihazları birbirinden bağımsız zanneder. Hâlbuki fabrikadaki her bir âlet ve cihaz birbiriyle alâkalıdır, birbirinin ihtiyacına cevap vermektedir.

İnsanoğlu şu kâinatta o küçük karıncaya benzer. Kâinat ise dev bir fabrikadır. Gerçi insan şu âlem fabrikasının her tarafını görmüş değildir. Ama aklıyla ve imanıyla bu fabrikanın bir bütünlük arz ettiğini görebilir. Yunus Emre şöyle der:

“Yerden göğe küp dizseler,

Birbirine bend etseler,

Alttan birin çekseler,

Seyreyle sen gümbürtüyü.”

Hayatımız yer ve göğün nimetleriyle gerçekleşir ve devam eder. Mesela gözümüz güneşle alâkalıdır. Güneşin olmadığı bir âlemde gözün de bir anlamı kalmayacaktır. Gökten yağmur yağmasa yerde bir şey bitmeyecektir. Zira “Gök ağlamazsa yer gülmez.”

Yediğimiz gıdaların âlemin tamamıyla alâkası vardır. Mesela daldaki bir elma, ağaca bağlıdır. Ağaç ise kökleriyle yerden gıda alır. Aynı ağaç yapraklarıyla fotosentez yapar, güneşten istifade eder. Böyle olunca hayalen daldaki o elmayı çektiğimizde koca kâinat onun arkasından geliyor görülecektir. Şu âyetler bu mananın bir ifadesi gibidir:

“İnsan, yediklerine bir baksın. Biz (gökten) bolca su indirdik. Sonra toprağı bir yarışla yardık. Oradan ekinler, üzüm bağları, sebzeler, zeytin ve hurma ağaçları, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik. Bütün bunları hem sizi ve hem de hayvanlarınızı yararlandırmak için yaptık.”[2]

İnsan, rızkını topraktan bilir. Şu âyet ise onun başını yere bakmaktan kurtarır, yukarıya çevirtir:

“Rızkınız semâdadır…”[3]

Gerçekten de rızkımızın yetişmesinde hava, su, güneş gibi unsurlar semâdadır. Hatta bilim çevrelerinde dünyamızdaki demirin o ilk teşekkül döneminde uzayın derinliklerinden geldiği ifade edilmektedir.

Kur'ân pek çok âyetlerinde bize âlemdeki bütünlüğü nazara verir. Mesela şu âyete bakalım:

“Allah güneşi bir lamba kıldı.”[4]

Güneşin bir lamba kılınması âlemi bir saray gibi hayale gösterir. Yani o koca güneş bir lamba ise, âlem de bir saray gibidir.

Öte yandan âlemi büyük bir ağaç olarak görebiliriz. Nitekim İslami eserlerde “şeceretü’l-kevn: kâinat ağacı” gibi ibareler kullanılmaktadır.

Öyle görülüyor ki şu âlemde her şey her şeyle bağlıdır. Her şeyde tam bir birlik vardır. Birlik ise Bir’den haber verir. Dünyayı aydınlatan güneş bir, canlılara nefes olan hava bir, hayata vesile olan su birdir… Çevremizde gördüğümüz bir sarıçiçeği dünyanın hemen her yerinde görebiliriz. Keza dünyamızdaki sekiz milyardan fazla insanın hepsi insan olmada ve esas azalarda müşterektir…

Öyleyse sınırlarını bilmediğimiz şu muhteşem âlem tek elden çıkmıştır. Hemen her yeri başka yerlerle münasebettardır ve birbirleriyle tam bir bütünlük arzetmektedir.

 


[1] Abdülbaki Gölpınarlı, Alevi Bektaşi Nefesleri, Remzi Kitabevi, İst. 1963. s. 268. Şiir, Muhyiddin Abdal’a aittir.

[2] Abese, 80/24-32.

[3] Zâriyât, 51/22.

[4] Nuh, 71/16.