Cami ve Mescid konusunda en çok merak edilenler

1 Ay halindeki kadın camiye girebilir mi?

Hayızlı kadının zaruri durumlar dışında mescidlere girmesi caiz değildir. Zaruri durumlar dışında mescide girmek, orada eğleşmek ve itikâfa çekilmek de caiz değildir. 

Hadiste şöyle buyurulur: "Hiç bir hayızlı veya cünüp mescide giremez." (İbn Mâce, Tahâre, 92; Dârimî, Vudû',116).
 
Şâfiî ve Hanbelîler, hayızlı ve lohusanın kirletmemek şartıyla, mescitten karşıdan karşıya geçmesini câiz görürler. Hz. Peygamber (asv)'in Âişe (r. anha)'ye böyle bir izin verdiği nakledilmektedir. (Müslîm, Hayz, I1-13; Nesâî, Tahâre, 172, Hayz, 18; İbn Mâce, Tahâre, 120).

Hayızlı kadının mescide girip orada kalması, Hanefîler de dahil fakihlerin çoğunluğuna göre câiz değildir. Bununla birlikte bazı İslâm bilginleri, kadınların özel hallerinde mescide girmelerinin hükmü konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlara göre; Rasulullah (s.a.v.) gayri müslimleri dahi mescide almıştır. Buna göre, cünüp kimselerin temizlenmeleri kendi isteklerine bağlı ise de; adetli ve lohusa bayanların temizlenmeleri iradelerine bağlı olmadığından, bu durumundaki bayanların, başta irşad faaliyetleri olmak üzere, camide yapılan dini içerikli hizmetlerden yararlanmak amacıyla camiye girmelerinde bir sakınca bulunmamaktadır.

Din İşleri Yüksek Kurulu'nun konu ile ilgili 2009/116 no'lu mütalaası şöyledir:

"... Dini Soruları Cevaplandırma Komisyonunca değerlendirilen "Hayızlı ve Nifaslı Kadınların Mescide Girmeleri" konusu görüşüldü.

Günümüzde hac ibadeti, şartlar gereği sınırlı bir zaman diliminde gerçekleştirilebilmektedir. Hac için gelen kadınlar, bu süre içerisinde hayız ve nifas gibi kendilerine özgü özel bir hal ile karşı karşıya kalabilmektedirler. Şartlar gereği ömründe bir defa hac yapma fırsatı yakalayan kadınların özel durumlarında Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Haram'ı ziyaret etmeleri, dua ve zikir amacıyla mescidlere girebilmeleri, günümüzde çözüm bekleyen önemli bir dini problem olarak gözükmektedir.

Kadınların adetli iken mescide girmeleri, İslam alimlerinin çoğunluğu tarafından caiz görülmemektedir. Ancak bazı alimler bunu caiz görmektedirler. Bu görüşten hareketle, hacda adetli iken dua, zikir ve istiğfar ile meşgul olmak, Kâbe'yi seyretmek veya Hz. Peygamberi ziyaret etmek gibi amaçlarla Harem-i Şerif'e ve Mescid-i Nebevî'ye girmek isteyen adetli hanımların, buna cevaz veren alimlerin görüşleri doğrultusunda amel edebilecekleri oy çokluğu ile mütalaa edilmiştir."

(Diyanet İşleri Başkanlığı)

2 Camilerin ve mescidlerin fonksiyonları nelerdir?

 

Câmilerin fonksiyonlarını, a) Mabed, b) Yönetim merkezi, c) İlim ve kültür merkezi olarak üç grupta mütalâa etmek mümkündür.

a) Mabed olarak: Esas itibariyle mescidler içinde ibadet edilmek üzere inşa edilmişlerdir. Bu itibarla kudsiyet kazanmışlar ve "Allah'ın evi" adını almışlardır. Kur'an Allah'ın adının anılması için yapıldığını belirtmektedir (Cin, 72/18). İslâm dini toplu ibadeti teşvik etmiştir. Cemaatle kılınan namaz, yalnız kılınandan 25-27 derece daha üstün tutulmuştur. Her renkten ve sınıftan insanın bir araya gelip omuz omuza ibadet etmeleri, sosyal dayanışmanın sağlanmasında önemli bir faktör olmuştur.

b) Yönetim Merkezi Olarak: Hz. Peygamber (asm)'in nübüvvet görevi yanında, devlet başkanlığı, hâkimlik, komutanlık gibi görevleri de vardı. Bu görevler, İslâm devlet başkanının görevleridir. Medine'deki Mescid-i Nebevî O'nun (asm) bu görevlerine uygun olarak devletin idare merkezi özelliği taşımakta idi. Elçiler orada karşılanır, bazen orada misafir edilir, ordu orada teçhiz edilip sefere gönderilir, dâvâlara orada bakılır, devletin hazinesi orada muhafaza edilir ve sarfedilmesi gereken yerlere oradan sarfedilirdi. Câmilerin bu görevleri vilâyetler düzeyinde de aynı idi. Câmiler halkın birbirleriyle ve devletle kaynaştığı bir yer durumundaydı. İlk Osmanlı câmileri de bir devlet merkezi olarak plânlanmış ve bu görev için kullanılmışlardır.

c) Bir İlim ve Kültür Merkezi Olarak: Hiç bir din İslâm kadar ilme önem vermemiştir. Kendisinin "muallim" olarak gönderildiğini ifade eden Hz. Peygamber (asm) Mescid-i Nebevî'deki "Suffe" ile, üniversitelerin ilk temelini atmıştır. Suffe yatılı bir üniversite özelliği taşımakta idi. Hz. Peygamber (asm)'le başlayan ders halkaları değişik ilim dallarını da içine alarak yüzyıllarca, mescidlerde devam etmiştir.

Hz. Peygamber (asm) zamanında değişik sosyal amaçlar için de kullanılan mescid (câmi) bir çok müessesenin temelini oluşturur. Câmilere sığamaz hale gelen bu müesseseler daha sonra külliyeleri meydana getirmiştir. Zamanla câmiler, herkesin okuması için eserlerinirı bir nüshasını buralara bırakan müellifler sayesinde, bir kütüphane hizmeti de vermişlerdir. Satın alınan kitaplarla zenginleştirilen bu kütüphaneler, "hâfız-ı kütüp" adı verilen memurlarca idare ediliyordu. Böylece câmiler ruh ve maddenin bütünleştiği bir merkez durumundaydı.

Câmi Âdâbı: Allah (c.c.):

"Ey Âdem oğulları, her mescidde zînetlerinizi takının." (A'raf, 7/31)

buyurmaktadır. "Zînet"ten maksat edeptir. Câmilerin ilk yapılış gayesi Allah'a ibadettir. Bu bakımdan ibadet esnasında, cemaati rahatsız edecek derecede yüksek sesle konuşmak, soğan-sarmısak gibi kokusu çirkin görülen şeyler yenilerek câmiye gelmek, safları çiğneyerek ileriye geçmeye çalışmak vb. davranışlar hoş karşılanmamıştır. Hz. Peygamber (asm) mescidlere girerken sağ ayağı ile girer ve (euzü billahi azimi vebacehehe ekrame vesalihinehü agdıma eşşeydani ercaim) diye dua ederdi. Mescidlere girildiğinde iki rekat "tahiyyetü'l-mescid"* (câmiye hürmet) namazı kılmak Hz. Peygamber (asm)'in sünnetidir. (İbn Kesir, Tefsir, V, 106)

Konuyla ilgili olarak, Yrd. Doç. Cüneyt Eren'in, "Fonksiyonel Açıdan İslâm'da Mescid" isimli şu makalesini okumanızı tavsiye ederiz:

FONKSİYONEL AÇIDAN İSLÂM'DA MESCİD 

Giriş

İçinde ibadet edilmek üzere tahsis edilmiş mekânlar kendilerine atfedilen mânâ ve fonksiyon ile farklı bir kutsiyete bürünürler. Görüntü maddeden mânâya intikal ederek ruhu muhatap alır hâle gelir. Kısaca ''İnsan rûhuna seslenen müphem bir lisan, gönülleri kendine çeken büyüleyici bir beyan ve sessiz duruşu içinde, Yüce Hakikat adına her dille bir şeyler anlatan bir sırlı tercüman oluverir.'' Bu mekânlara kuşatıcı adı ile kısaca mabed denir. Buralar his dünyamızın varlık ötesine açılan menfezleri, kesret deryasında boğulmuş bedenlerimizin vahdet sahilleridir. Buralar karanlık gecelerin nurlu sabahları, susuz çöllerin su yataklarıdır. Gerçek hayat buralarda olup, buralara uğranılmamışsa hayat yaşanmamış sayılır.

Mescid ve Müteradiflerinin Kelime Anlamı

'Mescid' kelimesi Arapça 'se-ce-de' fiil kökünden sucûd masdarından ism-i mekân kipi ile 'mesced, semâi kullanımı ile mescid' kısaca içinde 'secde edilen yer' demektir. Çoğulu 'mesâcid'tir. 'Se-ce-de' fiil kökünden sucûd masdarı alnı yere koymak, tevazu içinde olmak, eğilmek anlamlarına gelir. (Bkz. İbn Manzûr, Lisânu'l-Arab, III/204) Namaz kelimesi yerine onun bir rüknü olan secdenin kullanılması, önemine binaendir.

Mescid kelimesiyle kısmen eş anlamlı diyebileceğimiz 'Câmi' kelimesi Arapça 'ce-me-a' fiil kökünden ism-i fâil kipinde cem eden, toplayan anlamında, Müslümanların özellikle namaz kılmakla sembolleşen ibadet ettikleri yer, mabed demektir. 'el-Mescidu'l-câmi' kelimesinden kısaltılmış olarak kullanıldığı söylenir. Kur'ân-ı Kerîm'de Cuma Sûresi 9. âyette aynı iştikaktan 'yevmu'l-cumuati' kalıbı dışında 'câmi' kelimesi Kur'ân'da geçmemektedir. O mânâda 'beyt' veya 'beytullah' gibi ifadeler görmekteyiz. Bunlardan 'Beyt' kelimesi Arapça 'gecelemek, akşamı geçirmek' anlamlarına gelen 'bâ-te/ye-bî-tu' fiil kökünden 'ev' anlamında kullanılmıştır. 'Beytullah' kalıbı ise, evin Allahu Teâlâ'ya isnâdı ile 'Allah'ın evi' anlamına gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de 'el-beyt', 'beytullah' ve 'beytu'l-haram' lafızlarıyla Kâbe-i Muazzama kastedilmiştir. Buraya beytullah denilmesinin hikmetleri içerisinde belki de en önemlisi Zât-ı Celâline nispetle orayı şereflendirmesi, şerefini artırması olsa gerektir.

Bu kavramlar içerisinde 'mescid' kelimesi ifade ettiği mesaj yönünden diğerlerinden daha bir önem arz etmekte, herhangi bir kelimeden çok karşımıza bir kavram olarak çıkmaktadır. O hâlde mescid kelimesi insanları cem eden, bir araya getiren, secde/ibadet ettikleri, içinde kalındığı ve bu son özelliği ile Allah'a misafir olunan yer anlamlarının ortak ifadesi diyebiliriz.

Yukarıda zikri geçen 'mescid, câmi, beyt, beytullah' gibi kavramlarla eş anlamlı diyebileceğimiz ayrıca 'mabed' kelimesi vardır. Bu kelime de Arapça a-be-de fiil kökünden ism-i mekân kipinde, 'içinde ibadet edilen yer' anlamında bir kelimedir. Bu anlamı ile mabed kelimesi İslâm âleminin şiarı olan mescidlerin dışında bütün dinlerin ibadet için tahsis ettikleri yerlere de ıtlak olunabilir.

İslâm geleneğinde, özellikle de mahallî farklılıklarıyla birlikte Arap dünyasında insanları toplama, bir araya getirme fonksiyonu itibariyle cuma ve bayram namazlarının kılındığı daha geniş ve daha büyük yapılara 'câmi' denilegelmesi şöhret kazanmıştır. Dolayısıyla bu bölgelerde özellikle cuma ve bayram namazları sadece adına câmi denilen bu yapılarda îfa edilmektedir. Mescid kelimesi ise, yaygın anlayışa göre içinde sadece namaz kılınan yer anlamında kullanılmaktadır. Bu itibarla özellikle memleketimiz dışında İslâm coğrafyasında mescid kelimesi daha yaygın olarak kullanılmaktadır. İngilizce 'mosque' kelimesi de 'mescid' kelimesinden dönüşmüş hâli olarak mücerret, Müslümanların ibadet ettikleri yere genel ad olmuştur. Ülkemizde cuma namazları ayırımı yapılmaksızın içinde 'namaz kılınan yapılar' için yaygın olarak câmi kelimesi kullanılmaktadır. Hacim itibariyle daha küçük yapılara da mescid denildiği gözlemlenmektedir.

İslâm'da Mescidin Yeri ve Önemi

Mescidler insanın yaratılmasındaki kilit hedef ibadetin yapıldığı yerler olup bu yönüyle de İslâm'ın şiarıdır. Dolayısıyla İslâm dini bu kutsal mekânlara çok önem vermiş, buraların imâr edilmesini emir ve tavsiye etmiştir.. Cenab-ı Hakk Tevbe 18. âyette

'Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden, namazlarını dosdoğru kılan, zekâtlarını veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imâr eder. İşte, doğru yola erenlerden olmaları umulanlar bunlardır.'

buyurmaktadır. Âyette geçen 'imâr etme' anlamı hem ümrânı maddî kapsamında inşâ, tamir, tefriş ve hizmetleri, hem de mânevî olarak buralarda başta beş vakit namazlar olmak üzere mevcudiyetlerine sebep teşkil eden her türlü ibadet ü taatin ifâ edilmesi, Müslümanlarca dolup taşması anlamlarına tevil edilir. Efendimiz (sas) bir hadîslerinde'Yeryüzünde Allah'a en sevimli yerlerin mescidler' olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Salât, 53)

İslâm tarihinde bugünkü anladığımız mânâda sadece ibadete hasredilmek üzere bina edilen ilk mescid, daha önce Mekke'den hicret eden ilk muhacirlerin Medine-i Münevvere'nin dış mahallelerinde yer alan Kubâ mıntıkasındaki Amr b. Avfoğullarının hurma bahçesinin bulunduğu yeri düzenleyerek namaz kılmaya başladıkları yerdir. Efendimiz (asM) hicret esnasında henüz Medine'ye varmadan bu bölgeye gelmiş, birkaç gün kalmış ve burayı biraz daha genişleterek Kubâ mescidini inşa etmiştir. Kaynaklarda Mescid'in inşasında en büyük gayretin Ammar b. Yâsir (ra) tarafından göstermiş olduğu zikredilir. Dolayısıyla kendisi hakkında 'İslâm'da ilk mescid bina eden kimse' denilir. Allahu Teâla Tevbe Sûresi 108. âyette bu mescidi:

'İlk günden takvâ üzerine kurulan mescid içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.' 

diyerek vasıflandırmıştır. Efendimiz (asm) cumartesi, bazı rivayetlerde de pazartesi günleri mutad şekilde bu mescidi ziyaret ettiği, burada namaz kıldığı söylenir. Bir rivayette de 'Kim güzel bir şekilde abdest alır, sonra Kubâ Mescidine gelir ve orada namaz kılarsa onun için umre sevabı vardır' (İbn Mâce, İkâme, 198; Tirmîzi, Sâlat, 242) buyurmuştur. Medine'ye vardıktan sonra Mescid-i Nebevî inşâ edilmiştir. Bir peygamber düşünün; ashabı ile birlikte memleketinden, yurdundan, yuvasından çıkartılmış, uzun, yorucu ve meşakkatli bir yolculuktan sonra henüz kendilerini neyi beklediğini bilmedikleri yeni bir diyara geliyorlar ve ilk yaptıkları şey mescid inşâ etmek. Bu durum İslâm'da mescidin ne kadar önem arz ettiğini ifade etme adına çok önemli olsa gerektir.

Mescidlerin Fonksiyonu

İslâm tarihine ve özellikle Efendimiz (asm) ve ashabının (r. anhum) örnek hayatlarına baktığımızda mescidin o dönemde fonksiyonel ruhu hakkında daha isabetli karar verebiliriz. Mescidin misyon ve fonksiyonlarını tespit ve anlamak için Asr-ı Saadet'e bakmak gerekir. Bu mevzuda öncelikle mescid kavramını doğru anlamak onun fonksiyonunu doğru tespit etmemize yardımcı olacaktır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere kulluğun temsil edildiği, ibadetin anlam kazandığı en ulvî makam olan secde kelimesinden türeyen 'Mescid' öncelikle bu kelimenin taşımış olduğu anlamı ifâ etmektedir. Dolayısıyla bir mekâna câmi veya mescid tesmiye edilmesi için şuur altımızda ifadesini bulan, minberi, mihrabı, kubbe ve minaresi olan mimarî bir eser akla gelmemelidir. İslâm şekil dini değildir. Maddeten ziyade esasa ve ruha bakar. Buradan hareketle bu değerlerin temsil edildiği, aynı fonksiyonu ifâ eden her yer mescid hükmüne girer. Belki de günümüzde adına câmi veya mescid denilen nice binalar bu zaviyeden bakıldığında mescid olmayıp, levhasında câmi veya mescid ifadesi bulunmayan nice bina, müessese yurt ve yuva gerçek mescid hükmündedir.

Buradan hareketle mescidin fonksiyonlarını yerine getiren birçok mekânın mescidleştiğini de söyleyebiliriz. O hâlde mescidin ilk fonksiyonu, içinde ibadet edilmesi olmalıdır. Allahu Teâla Bakara 114. âyette:

"Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onun tahribi için uğraşandan daha zalim kim vardır?"

buyururken, bu fonksiyonu 'içinde Allah'ın adının zikredilmesi' olarak ifade etmektedir. Diğer açıdan bu espri muvacehesinde O'nun adının anılmasına engel olmak, bu tür mahallerin karşısında bulunmak, kendi gayesine muhalif hâle getirmek, işlevini daraltmak veya muattal hâle getirmek, Allah'ın adının anılmasını yasaklamak mânâsına gelecektir. Buradan hareketle mescidlerde Allah'ın adının anılmasını men sadece maddî yasaklama anlamına gelmemelidir. Mescitlerde veya mescitlerin işlevlerini yerine getiren bu tür mahallerde vazife yapanlar da, vazifelerinde kusur ederlerse, o nispette âyetin tehdidine muhatap kabul edilir.

İslâm'da ibadet kavramı çok geniş yelpazede tezahür eder. Mücerret namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek ibadetin naslarla şekillenmiş örnekleri olmakla birlikte sadece bunlar değildir. İbadetler ve bunların formatı bizzat din tarafından tespit edilmiştir. Başka türlü olamaz da. Aksi takdirde İslâm âlemşümullüğünü ve esnekliğini kaybeder, sadece şekle bakan ruhbanî bir hüviyete bürünürdü. Oysa İslâm'ın getirmiş olduğu ibadet kavramına daha geniş perspektifle 'ruhunu naslardan aldıktan sonra zaman ve zemine göre ifâ edilen her şey' diyebiliriz. Dolayısıyla bu anlayışın kapsamı içine insan olarak normal günlük yaşantının gereği davranışlar da girer. Bu zaviyeden bakacak olursak mescid ibadet adına her niyet ve davranışın sergilendiği yer olmalı, fonksiyonu da bu anlayışa göre çok geniş bir dairede görülmelidir. İşte İslâm tarihinin o en kutlu sayfalarında mescidin bu geniş anlamı üstlendiğini görmekteyiz.

Evet, mescidler o kutlu dönemde mabed olma dışında sosyal hayatın gereği olması gereken her faaliyetin yapıla geldiği merkezler hüviyetindedir. Bazen, Efendimiz'in (asm) devlet başkanı sıfatıyla Müslümanları idare ettiği, günümüz farklı siyasî anlayışları çerçevesinde değişebilen tesmiyeleri ile millet meclisi/idarî merkez; yerine göre okuma yazma ile başlayan farklı seviyelere göre değişebilen eğitim müesseseleri, medrese, üniversite; günümüz belediye hizmetlerini ifâ eden resmî daireler, ihtiyaca göre daha farklı şekil ve hüviyetlere bürünen noterlik, nikâh dairesi, dâru'l-eytâm, dâru'l-aceze, hastane, kısaca yukarıda özetlemeye çalıştığımız ibadet mefhumu çerçevesi içerisinde içtimaî hayatta birlikte olmanın gereği her türlü ihtiyacın masaya yatırıldığı, tedavi edildiği merkezlerdir.

'Allahın evi' nispetiyle şereflendirilmiş olan mescidler bu mensubiyeti ile tazim, takdis ve hürmete en layık olan mekânlar olmalıdır. Bu hürmet öncelikle yapılış gayelerine uygun olarak yukarıda da temas edildiği üzere oraların her türlü ibadet ü taatin ifâ edilmesi Müslümanlarca dolup taşması anlamlarına gelen mânevî imarı ile gerçekleşir. Efendimiz (asm) mescidlere gelip gitmeyi Allah yolunda cihadla eş tutmuştur: 'Ebu Ümame'den (ra) gelen bir rivayette Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur:

"Temiz (abdestli) olarak kim farz namaz kılmaya yönelirse / devam ederse ona ihramlı olarak hac yapana verilen ecir gibi sevap vardır. Kim duhâ namazını kılmaya yönelirse / devam ederse ona umre yapana verilen ecir gibi sevap vardır. Aralarında gereksiz fiil / söz olmaksızın bir namazdan diğer namaz (vaktine) kadar beklemenin karşılığı yüce makamlarda (illiyyunda) yazılmış (amel) olur."

(Ravi) Ebu Ümame (ra) dedi ki: mescidlere geliş ve gidiş Allah yolunda cihad etmekten (onun parçasından) sayılır. (İbn Hanbel, V, 267) Bu babtan olmak üzere mescidlerde namaz beklemek ayrı bir ibadet kabul edilmektedir: 'Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den (ra): Rasûlullah'ın (ams) şöyle dediğini duydum:

'Kim namaz (vaktini) beklemek için mescitte oturursa, o kişi namazda sayılır.' (İbn Hanbel, V, 332).

Yeryüzünün Mescidleşmesi

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) وَجُعِلَتْ لِيَ الْأَرْضُ مَسْجِدًا وَطَهُورًا "Yeryüzü benim için bir namazgâh ve temizleyici kılınmıştır." buyurmuştur. Bu hadîs ile sadece ibadet için tahsis edilen bir yerinde değil yeryüzünün fıkıhça temiz kabul edilen her noktasında ibadet edilebileceği anlaşılmaktadır. Bu hüküm aynı zamanda Hristiyanlık ve Yahudilikte ibadetin sadece ibadethanelere hasredilmesi anlayışına bir reddiye ihtiva etmektedir. Zîrâ İslâmiyet'te ibadet (cemiyet hayatını kuvvetlendirmek, şahs-ı mânevîyi oluşturmak, birlikten güç almak vb. birçok hikmeti olan mescidlerdeki ibadetlerin naslarla tespit edilen efdaliyet ve kudsiyeti ile birlikte) her yerde eda edilebilir. Bu hüküm ile Allah'ın her yerde hâzır ve nâzır olduğuna vurgu bulunmaktadır. Dolayısıyla her yeri mescid kabul etmek ve orada ibadet etmek mümkündür.

Bu kutlu sözden aynı zamanda yeryüzünün ibadet yeri hâline getirilmesi hedefi de okunmalıdır. Diğer bir tabirle her ne kadar mescid gibi ibadete tahsis edilmiş olan yerler inşa ve imar edilse de, esas olan kâinatın her köşesine kadar uzanmak, oralarda Allah ve Resulü'nün (asm) bayraktarlığını yapma hedefi talep edilmektedir.

Mevzumuzu Merhum Ali Ulvi Kurucu Efendiyi ziyaretimiz sırasında ecdadımızın Mescid-i Nebevî'ye karşı gösterdikleri sevgi ve saygıyı ifade adına naklettiği bir anekdotla bitirelim:

'Efendim' dedi, (böyle başlardı sözlerine) 'Bir kitapta rast geldim de; ecdadımız Osmanlı, Mecsid-i Nebevî'de çalışanların mescide ve Efendimiz'e saygısızlık olur diye, dünya kelâmı etmemeleri için tamimde bulunmuş; araç ve gereçlere sembolik zikir tahsis etmiş, mesela süpürge için (bir defa Subhanallah), temizlik bezi için (Elhamdülillah) ne bileyim faraş için (iki kez Subhanallah) gibi. Çalışan farzu muhal süpürgeye mi ihtiyacı var 'süpürgeyi uzat' demiyor, (bir kez Subhanallah) diyor. Karşısındaki de onu anlıyor, bu şekilde Efendimiz'in ruhaniyetini de incitmemiş oluyorlardı.'

Sonuç

Mabed, içinde ibadet edilmek üzere tahsis edilmiş kutsal mekânlara verilen genel bir addır. Yukarıda da görüldüğü üzere fonksiyonları itibariyle bazen câmi, bazen mescid, bazen el-mescidü'l-câmi gibi ad ve unvanlar ile isimlendirilmişlerdir. Bu tesmiyelerin kullanımı farklı coğrafyalarda halk nezdindeki şöhretine göre değişiklik arz etse de mânâ itibariyle insanları cem eden, bir araya getiren, içinde ibadet edilen Allah'ın evleri olması özelliği ile de Allah'a misafir olunan yerlerdir. Memleketimizde daha çok câmi kelimesi kullanılırken, İslâm coğrafyasında mescid kelimesi daha yaygın olarak kullanılmaktadır.

Mescid bir İslâm şiarıdır. Birlik ve beraberliğin sembolüdür. Zaman zaman mutlu ve sevinçli günlerin bazen acı ve üzüntülü günlerin paylaşıldığı yerler, bazen de kültürel etkinliklerin ifâ edildiği merkezlerdir. Millî ve dinî kimliğimizin gelişiminde çok önem arz eder. Zenginiyle fakiriyle, cemiyetin farklı ve renkli statülerinden köylü veya şehirlisiyle, büyüğüyle, küçüğüyle aynı safta omuz omuza her kesimi bünyesinde cem edebilen yegâne mekânlardır. Mabed olmanın yanı sıra birer eğitim, öğretim okulları, diğer bir tabirle halk üniversitesi vazifesi yapmaktadır. Bu yönüyle de geleceğimizin teminatı konumundadır.

"Mâbeddeki bu güzellik ve mânânın; gözleri, gönülleri dolduran ve doyuran bir mûsikî gibi ruhlarımıza nasıl nüfuz ettiğini anlamak için îmâna uyanmış olmak ve mâbedin kendine has şîvesine de âşina bulunmak şarttır."

3 Camilerde mihrab üzerinde, içinde Zekeriyya Aleyhisselam isminin geçtiği ayetin meali nedir? Neden, fevelli vecheke şetral mescidil haram, değil o da yazılabiliyor?

Camilerde mihrapların üzerinde,

"Rabbi onu, güzel bir şekilde kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Onu Zekeriyya'nın himayesine bıraktı. Zekeriyya Meryem'in bulunduğu mihrâba her girdiğinde onun yanında yiyecek, rızık buldu. 'Bu, sana nereden geldi ey Meryem?' dedi. Meryem; 'O, Allah tarafındandır. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır.' " (Âl-i İmrân, 3/37)

ayetinin, "Zekeriyya Meryem'in bulunduğu mihrâba her girdiğinde,.." manasında "Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyyal Mihrabe" kısmı yazılıdır.

Mihrâb süslemelerinde değişik renk ve stillerde şekillerin yanı sıra, nefis hatlarla "Âyetül-Kürsî" olarak bilinen Bakara sûresinin 255. âyetinin yazıldığı da olur.

Mihrabın hemen üzerine "Zekeriyya, Meryem'in bulunduğu mihrâba her girdiğinde,.." anlamına gelen "Küllemâ dehule aleyhâ Zekeriyyal Mihrabe" (Al-i İmran, 3/37) âyetinin yazılması alışkanlık haline gelmiştir. İslâmî bakımdan mihrabın çevresine böyle bir âyet veya hadis yazımı şart değilse de, cemaatin okuyarak yararlanması için mihrâbla ilgili bir âyetin yazılmasında bir sakınca bulunmaz.

Ancak yukarıdaki âyetin yerine, namazın şartlarından birisi olan "kıbleye yönelme"yi hatırlatan; "Ey Muhammed! Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir" anlamındaki, "Fevelli vecheke şatral-Mescidi'l-Haram" (bk. Bakara, 2/149, 150) âyetinin  yazıldığı da görülmektedir.

4 Cami (mescid) adabı hakkında bilgi verir misiniz?

Câmi Âdâbı: Allah (c.c.):

"Ey Âdem oğulları, her mescidde zînetlerinizi takının." (Araf, 7/31)

buyurmaktadır. "Zînet"ten maksat edeptir. Câmilerin ilk yapılış gayesi Allah'a ibadettir. Bu bakımdan ibadet esnasında, cemaati rahatsız edecek derecede yüksek sesle konuşmak, soğan-sarmısak gibi kokusu çirkin görülen şeyler yenilerek câmiye gelmek, safları çiğneyerek ileriye geçmeye çalışmak vb. davranışlar hoş karşılanmamıştır.

Hz. Peygamber (asm) mescidlere girerken sağ ayağı ile girer ve (euzü billahi azimi vebacehehe ekrame vesalihinehü agdıma eşşeydani ercaim) diye dua ederdi. Mescidlere girildiğinde iki rekat "tahiyyetü'l-mescid"* (câmiye hürmet) namazı kılmak Hz. Peygamber (asm)'in sünnetidir. (İbn Kesir, Tefsir, V, 106) (Nebi BOZKURT)

Mescit içinde abdest alınmaya mahsus bir yer yapılmışsa, burada abdest alınabilir.

Görevli imam ve müezzini bulunan bir mescidde cemaatle namaz kılındıktan sonra, başka bir cemaatın yeniden ezan ve ikametle namaz kılması mekruhtur. Ancak ezan ve ikametsiz olarak, mihraptan başka bir yerde ikinci cemaatin namaz kılmasında bir sakınca yoktur.

Bir mescite sağ ayakla girilir, önce Resulullah (s.a.s)'a salâtü selâmdan sonra, "Allahümme'ftah aleynâ ebvâbe rahmetike (Allahım, bizlere rahmet kapılarını aç)" diye dua edilir. Çıkarken de önce sol ayağı dışarıya atarak, "Allahûmme'ftah aleynâ ebvâbe fadlike (Allahım, bize lütuf ve kereminin kapılarını aç)" diye duada bulunmalıdır. Diğer yandan mescite ilk girişte selâmlama anlamında Allah rızası için en az iki rekât "Tehıyyatül mescit" namazı kılınması sünnet olup, mescitin manevî havasına intibakı sağlar.

Mescitlerde yüksek sesle konuşmak mekruhtur. Ancak vaiz, hatib ve öğrencilerine ders vermekte olan üstad sesini duyurmak için yükseltebilir. Namaz kılanlara zarar vermemek şartıyla Kur'ân-ı Kerîm okuyanların veya Allah'ı zikredenlerin seslerini yükseltmeleri caizdir.

Namaz için mescite gelenlerin, kendi durumuna göre en temiz ve en güzel giysilerini giyinmeleri, cemaatı nefret ettirecek soğan, sarmısak gibi şeyleri namaz öncesinde yemekten sakınması insan, cemaata ve mescide olan saygının gereğidir. Kur'ân-ı Kerîm'de,

"Ey Ademoğulları! Her mescite gidişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyinin." (A'râf, 7/31). buyuruluyor.

Namaz kılanın önünden geçmek caiz değildir. Ancak mescitte ön saflarda boş yer varken arka safa namaza duranın önünden geçip ileri safa gidilebilir. Burada önünden geçilen kimse cami adabına uymayarak kendi saygınlığını kendisi yitirmiştir.

Mescite abdestli olarak girilir. Mescitlere namaz için olmaksızın çocukları, akıl hastalarını sokmak veya mescidin içinden zaruret bulunmadıkça yol gibi geçmek uygun görülmemiştir. (Geniş bilgi için bk. el-Kâsenî, Bedâyiu's-Sanayi, Beyrut 1402/1982, VI, 220, 221; el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980, II, 454 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l Muhtâr, İstanbul 1984 (tıpkı basım), IV, 356 vd., Terceme, Ahmed Davudoğlu, İstanbul 1983, IX, 267 vd.; Ö. Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 240 vd.), (Mefâil HIZLI)

Ayrıca şu konulara da dikkat edilmesi iyi olur:

- Camiye girişte ayakkabılarınızı giriş bölümünde (yerde) bırakmayıp, ayakkabılığa koyunuz. Aksi halde cemaat camiden çıkarken ya sizin ayakkabınıza basarak veya ta ileriye atlayarak ayakkabısını giymek zorunda kalmaktadır. Camiden çıkışta ayakkabılarınızı yukarıdan, ses ve toz çıkartacak biçimde “Pattt” diye bırakmayınız. Sessizce ve eğilerek yere koyunuz.

- Cep telefonlarınızı camiye girmeden önce sessize almayı sakın unutmayınız. Velev ki unutmanız halinde, namazda dahi olsanız (Namaz kılanların huşuunu bozmamanız için) tek elinizle hemen kapatınız. Eğer beş vakit namaz kılan birisi iseniz telefonunuza oyun havaları yerine, unutulma halinde kimseyi rahatsız etmeyecek tondaki kısa uyarı sesleri yükleyiniz.

- Camide sessiz olunuz. Çok çok gerekmedikçe ve özellikle vaaz verilirken veya namaz kılanlar varken dünya kelamı etmeyiniz. Hele hiç tartışmayınız, dedikodu ve gıybet kesinlikle yapmayınız.

- Camiye girişte imamın arkasından (ortadan) başlayarak sağa ve sola doğru saflaşınız. Saflardaki hizalaşmayı, saflarda imamın arkasında duran şahsa doğru ve ayaklarınızı o şahıstan çizilen düz bir çizgiye hizalayarak yapınız. Saflarda ileri, geri durmayınız.

- Müsait yerler var iken cemaatin geçebileceği yerlerde namaza durmayınız ve ön saflarda boşluk var iken arkaya saf olmayınız. Eğer ön saf tam dolu ise imamın arkasından itibaren saf tutunuz. Mecbur kalmadığınız sürece namaz kılanların önünden geçmeyiniz.

- Safları sıkıştırmayı ise imamın arka hizasındaki şahsa (Ortaya) doğru yanaşarak yapınız.

- Cami görevlilerince sık sık ikaz edildiği halde safları, aranızdan (Hadis-i Şerifte belirtildiği üzere) şeytan geçmeyecek bir sıklıkta kapatarak namaza durunuz ve arada boşluk var iken, araya girmek isteyen cemaate ters ters bakmayınız. Eğer sıkışmadan, yanlarınızda boşluk bırakarak bir namaz kılmak istiyorsanız cemaatten ayrılınız ve kendi başınıza namaz kılınız.

- Sadece kendi nefsinizin duyacağı bir ölçüde bir sessizlik içerisinde namaz kılınız ve dua okuyunuz. Kulağınız ağır işitse dahi bunları öyle bir sessizlik içinde yapınız ki yanınızdaki ne okuduğunuzu bilmemeli, duymamalı ve dolayısıyla şaşırıp namazını fesat etmemeli. Bağırmak ve başkalarının dikkatini çekmek zorunda değilsiniz. Namaza başlarken yaptığınız niyetleri, rükû ve secde tekbirlerini, tesbihatı ne kadar içinizden yaparsanız yapın Allah (CC) onu duyar. Çünkü bir Hadis-i Şerifte Allah (CC): “Siz sağır bir kimseye dua etmiyorsunuz!..” buyurmaktadır.

- Temiz elbiseyle ve özellikle kokmayan temiz çoraplarla camiye geliniz. Namaz kılarken halılarda secde edilen yerlere değil de, ayak koymak için ayrılmış yerlere ayaklarınızı basmaya gayret ediniz. Çünkü ayak kokusu olan bir yere secde etmek sizi de tiksindirebilir.

- Eğer çiğ sarmısak veya soğan gibi cemaati rahatsız edecek şeyler yemişseniz camiye gelmeyip, evinizde namaz kılmanız sünnete daha uygundur. Diğer taraftan, başta gül kokusu olmak üzere güzel kokular sürünerek camiye gelmeniz de sünnete daha uygundur.

- Camide tesbihat sırasında, kendinizi tesbihata vereceğiniz yerde oradan buradan tesbih toplayıp, caminin ta uzağındaki cemaata atarak tesbih yetiştirmeye kalkmayınız. Eğer o cemaat cebinde en az 33’ lük bir tesbih taşıyamıyorsa bırakınız parmaklarını sayarak tesbih çeksin...

İlave bilgiler için tıklayınız:

MESCİD

5 Cami ve mescitleri yaptırmanın sevabı nedir?

Kur'ân-ı Kerim'de bir ayette, mescitleri yapacak olanlarda dört ana vasfın arandığı görülmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı gereği üzere kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başka kimseden korkmayanlar imâr eder. İşte bunların doğru yolda olup başarıya ulaşacakları umulur." (Tevbe, 9/8).

Mescitler Allah Teâlâ'ya ibadet amacıyla yapıldığı için büyük bir şerefe sahiptir. Bu yüzden her mescite "Beytullah (Allah'ın evi)" denir.

Sadaka-i câriye, sürekli ecir getiren sadaka anlamına gelir. Bir hadiste sürekli ecir kaynağı olan ameller şöyle belirlenir:

"İnsan öldüğü zaman amel işlemesi kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır. Sadaka-i cariye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih çocuk." (Dârimi, Mukaddime, 46).

Bu hadiste zikredilen sadaka-i câriye; yol, köprü, çeşme, mescid, yoksullar için aş evi, hastahane ve okul gibi hayır yerlerini kapsamına alır. İnsanlar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep olanlar, yol gösterenler ve destek olanlar, gerek sağlıklarında ve gerekse vefatlarından sonra ecir almaya devam ederler.

Hadiste bu konuya şöyle yer verilir:

"Kim iyi bir çığır açarsa, bununla amel edenlerin ecri kadar ecri bu çığırı açan alır. Kötü bir çığır açan da, bununla amel edenlerin günahı kadar günahı yüklenir." (Müslim, İlim, 15; Zekât, 69; Nesâî, Zekât, 64; İbn Mâce, Mukaddime,14; Dârimî, Mukaddime, 44; Ahmed b. Hanbel, IV, 357, 359-361, 362).

6 Ezanda geçen "Haydin felaha!" çağrısını nasıl yorumlarsınız?

Felah, kurtuluş demektir. Kurtuluş kelimesi değişik çevrelerce farklı şekilde yorumlanır.

Bir fakirin âleminde bu kelime, başını sokacağı rahat bir yuva, karnını yetesiye doyuracağı kadar gıda ve örtüneceği bir elbise olarak canlanır. Kısacası, onun kurtuluştan anladığı, fakirlikten ve dilencilikten azat olmaktır.

Bir hastanın dünyasında, bu kelime, şifa ile eş anlamlıdır. Asker, bu kelimeyi terhis mânâsında anlar, talebe ise okulu bitirme olarak değerlendirir. Mazlumun dünyasında kurtuluş, zalimin ölümüdür.

Bunların hiçbirine itiraz edecek değiliz. Ama bunların hiçbirin de gerçek kurtuluş olmadığını çok iyi biliyoruz. Çünkü, bir gün gelecek bütün bu arzular, gerilerde kalacak. Ölümle noktalanan dünya yolculuğundan sonra, bütün bu hedefler mazi olacaklar. O hâlde, gerçek kurtuluş, yani mazi olmayan felah, ebedî necat bunların hiçbirisi değildir.

Fatiha Suresini hemen takip eden Bakara Suresinin beşinci âyetinde mealen

“Felaha (kurtuluşa) erenler de bunlardır.”

buyrulur. Nur Külliyatı'nda bu âyet-i kerimenin tefsiri olarak şu hikmetli ifadeler yer alır.

“Neye felah bulacaklarını tayin etmiyor. Güya o sükûtla der: 'Ey müslümanlar!.. Müjde size. Ey müttaki!.. Sen Cehennem’den felah bulursun. Ey sâlih!.. Sen Cennet’e felah bulursun. Ey ârif!.. Sen rıza-yı İlâhîye nail olursun. Ey âşık!.. Sen rü’yete mazhar olursun.' ve hakeza...” (Sözler)

Bütün bu kurtuluşlar ebediyet yurduyla ve ebedî saadetle ilgilidir. Hiçbiri fâni hayata ve geçici zevklere bakmıyor.

Felah meselesi, Müminûn Suresinde de yer alır. Ve bu surenin ilk âyetinde,

“Müminler muhakkak felah bulmuştur.”

buyrulur. Bu âyet-i kerime ile en büyük kurtuluşun iman dairesine girmek olduğu ders verilir. İman nimetine kavuşan, küfürden ve şirkten felah bulmuştur. En büyük kurtuluş budur. Zira, bunun zıddı ebedî hüsrandır.

Kör olan bir adamın gözü açılsa, onun kurtulduğunu söyleriz.

Neden kurtuldu? Karanlıktan. Gözü önündeki eşyayı fark edememekten. Renk, şekil, biçim, güzellik ve daha nice mefhumların cahili olmaktan. Sadece elinin erişebildiği varlıklara ulaşıp ötesiyle ilgi kuramamaktan. Şimdi artık nazarını güneşe gönderebiliyor.

İmana kavuşmak, görmeye erişmekten çok daha ileri bir felah, çok daha büyük bir kurtuluş: Eseri görüp de yaratıcısını bilememe körlüğünden necat...

Nimette boğulup, onu vereni düşünmeme zindanından kurtuluş...

Bu âlemin sahibi, kim? Beni bu dünyaya kim getirdi? Elimi bileğime, gözümü yüzüme kim taktı? Damarlarımı kim döşedi? Sinir sistemimi kim kurdu?

Böyle, daha nice soruların cevabını bilmemekten kurtuluş...

“Bu mülkün bir maliki var.” deyip nefsini Ona teslim ederek başıboşluktan ve sahipsizlikten kurtuluş...

Kâinatı çok gerilerde bırakan bir ulviyete çıkmakla, bayağılıktan ve aşağılıktan kurtuluş...

Bir sonraki âyette, müminlerin en önemli sıfatı nazara veriliyor:

“Ki onlar, namazlarında huşû içindedirler.”

Bu da bir başka kurtuluş müjdesi: İtaatsizlikten ve isyandan kurtuluş; kibirden, gururdan, gafletten necat. İşte ezanda felah kelimesinin geçmesinin bu ayetle ilgisi vardır.

Bundan sonra, müminin çok önemli iki sıfatı zikrediliyor:

“Faydasız şeylerden yüz çevirmek” ve “zekât vermek”.

Bunları takiben diğer bir sıfata geçiliyor:

“Onlar ırzlarını korurlar.”

İman ve ibadeti takip eden güzel ahlâkın, en önemli şubesi böylece nazara veriliyor: Irzlarını, namuslarını korumak. İffetsizlikten, hayasızlıktan kurtuluş.

Ameller, imanın kuvveti nispetinde işlenir ve ameller işlendikçe de kalp kuvvet bulur.

İmanla amel arasındaki bu kuvvetli ilgi, bir çok âyet-i kerimede imandan sonra hemen salih amelin zikredilmesiyle bize ders verilir.

Bu mânâyı her gün dinlediğimiz ezanlar da bize âdeta haykırırlar. Tekbirleri takiben şahadetler gelir; Allah’a ve Resulûllaha (asm.) iman hatırlatılır. Ve bu şahadet cümlelerini “namaza ve felaha davet” takip eder.

İman etmekle küfür karanlığından kurtulan müminler, ibadet vazifelerini de yerine getirmekle de isyandan uzak kalmaya ve gerçek kurtuluşa ermeye çağrılırlar.

7 Camilerin süslenmesi caiz midir?

Fıkıh kitaplarında camileri süslemenin caiz olmadığına dair genel ve sınırları kesin olmayan bir anlatım vardır. Fakihlerimizin hareket noktaları şunlardır:

Kur'an-ı Kerim "Camileri ancak Allah’a ve ahiret gününe inanlar mamur ederler." (Tevbe, 9/18) der. Mamur etme hem imar ve inşayı, hem de şenlendirip doldurmayı, fonksiyonel kılmayı anlatır. Ayrıca camilerin süslenmesi, güzel kılınması ifadesi de mamur etme ifadesinden anlaşılabilir.

Hz. Peygamber (asm)'in mescidi sade idi. Basit kerpiç duvarlar, üzeri hurma lifleriyle örtülü idi. Süslü camiler yapmak peygamberî örneğe aykırıdır.

Oysa o zaman bundan başkasını yapma imkánı yoktu. Acilen yapılabilen bundan ibaretti. Hz. Peygamber (asm) mescidini öyle yapmakla beraber, daha mükemmelini ve süslüsünü yapmayı yasaklamamıştı. O zaman evler de böyleydi, ama şimdi kimse evlerin mükemmelliğini tartışmıyor.

Bir hadisi şerifte, "camileri süslemenin kıyametin yaklaştığını gösteren işaretlerden olduğu" (bk. Müsned, 3/134) söyleniyordu. 

Oysa camilerin süslenmesinin kıyamet alameti olması, bunun caiz olmadığını anlatmaz. Kıyametin yaklaştığını gösteren her şey kötü değildir.

Bu malzemeden olsa olsa, makul bir gerekçe olmadıkça camileri süslemenin gereksiz ve biraz da hoş olmayan bir iş olduğu anlaşılabilir. Ama günümüzde olduğu gibi camilerin bir kimlik göstergesi olduğu zamanlarda son derecede estetik olmaları adeta bir gereklilik halini almıştır. Diğer yönden süsleyeceğiz diye camilerin rengárenk boyanmaları da bir süsleme değil, bir zevksizliğin göstergesi olmalıdır.

Mescidde namaza duranların görebileceği yerleri süslemek, yaldızlamak ve çeşitli tablolar asmak mekruhtur.

Cami yapımı için alınan paraların süslenmesi için kullanılması da mekruh görülmüştür. Süslemeleri kişiler ancak kendi malından yaptırırlar ya da parayı verene süslemede kullanılacağı söylenerek alınır.

Cami için toplanan paraların, süslemeler yerine cemaate ve çocuklarına hakikatleri öğretmede kullanılması daha iyidir. (bk. Prof. Dr. Faruk Beşer, Fetvalarla Çağdaş Hayat)

İbn Hacer el-Askalânî, konuyu daha detaylı olarak ele almış ve İmam Azam Ebu Hanife'nin cami ve mescitleri süslemeye izin verdiğini belirterek özetle şöyle demiştir:

1. Camilerin süslenip güzelleştirilmesi namaz kılanı meşgul ediyor ise ittifakla mekruhtur.

2. Süsleme, öğünmek ve gösteriş için yapılıyor ise, bu da mekruhtur. Bırakın süslemeyi bu maksatla cami inşa etmek bile mekruhtur.

3. Camiyi sağlam yapma ve bu maksatla kireç gibi maddeler kullan­mak bize göre caizdir, mekruh değildir. Buhârî ve Müslim'in Osman b. Affân'dan rivayet ettikleri: "Her kim Allah için bir mescid inşâ ederse, Allah da onun için Cennette bir köşk inşa eder." Hadis-i Şerifi ile yine Hz. Os­man'ın hilâfeti esnasında mescide yaptığı şeyler bu görüşümüze delildir. Ebû Davud'un rivayet ettiği "Ben mescidleri yükseltmekle emrolunmadım" me­alindeki hadis, bu görüşümüze aykırı değildir. Çün­kü burada yasağa delâlet eden bir şey yoktur. Bir şeyle emrolunmamak, onun mekruh olmasını gerektirmez. İbn Abbas'ın "Vallahi siz yahudî ve hıristiyanların (kilise ve havralarını) süsle­dikleri gibi, mescidleri süsleyeceksiniz" (Ebu Davud, Salât 12) sözü ise, mevkuftur. Hükmen merfû olduğunu kabul etsek bile bu cemaati, meşgul edecek derecede mesci­di nakışlama ve süslemeye hamledilir.

4. Mescidleri, halkın mallarını zorla alarak inşâ etmek haramdır.

5. Vâkıfın (cami inşası için olmayan) vakıf malı ile cami inşâ ettirmesi de haramdır.

İbn Hacer'in bu sözlerinden ve Abdullah b. ez-Zübeyr'in Kâbe-i Muazzama'yı inşa edip binasını yükseltmesinden, camileri sağlam ve yük­sek yapmanın caiz olduğu hükmüne varmak mümkündür. (bk. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları 2/203-204)

8 Cami ve mescitlerde dünyevi konular konuşmak caiz midir? Bu tür konuşmaları yasaklayan ayet, hadis veya sahabi sözleri vs. var mıdır?..

Câmi Âdâbı:

Allah (c.c.):

"Ey Âdemoğulları, her mescidde zînetlerinizi takının." (A'raf, 7/31)

buyurmaktadır. "Zînet"ten maksat edeptir. Câmilerin ilk yapılış gayesi Allah'a ibadettir. Bu bakımdan ibadet esnasında, cemaati rahatsız edecek derecede yüksek sesle konuşmak, soğan-sarımsak gibi kokusu çirkin görülen şeyler yenilerek câmiye gelmek, safları çiğneyerek ileriye geçmeye çalışmak vb. davranışlar hoş karşılanmamıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s) mescidlere girerken sağ ayağı ile girer ve "Euzü billahi azimi vebacehehe ekrame vesalihinehü agdıma eşşeydani ercaim." diye dua ederdi. Mescidlere girildiğinde iki rekat "tahiyyetü'l-mescid" (câmiye hürmet) namazı kılmak Hz. Peygamber'in sünnetidir. (İbn Kesir, Tefsir, V / 106)

Camilerde dünyevi şeyler konuşmak haram değildir; alım-satım yapmak haramdır. Mescitlerde yüksek sesle konuşmak mekruhtur. Ancak vaiz, hatib ve öğrencilerine ders vermekte olan üstad, sesini duyurmak için yükseltebilir. Namaz kılanlara zarar vermemek şartıyla Kur'ân-ı Kerîm okuyanların veya Allah'ı zikredenlerin seslerini yükseltmeleri caizdir. Mescit ve camilerde imama soru sorulabilir ve ondan ders alınabilir.

Camilerde terzilik yapmak, ayakkabı tamir etmek gibi işlerde bulunmak mekruh sayılmıştır. Ücretle çocuklara Kur'ân ve din dersi okutan hocaların camii dershane yapması, yani namaz vakit­leri dışında bu maksatla kullanması hakkında farklı görüşler var, çoğuna göre mekruh değildir. Ücretsiz okutanlar için ittifakla ke­rahet olmadığı tesbit edilmiştir.

Büyük binaların bir bölümü mescid olarak kullanıldığında veya apartman katlarından biri bu maksada tahsis edildiğinde, cami' ve mescidlerle ilgili hükümler bunlar hakkında aynen câri olur mu?

Apartmandaki dairelerden biri buna tahsis edilir ve ora sakinlerin­ce içinde namaz kılınır, dışardan gelenlere de açık tutulursa, mescid ahkâmına tabi olur: İçinde alım-satımda bulunmak, cünüp olarak girmek gibi fiil ve davranışlar haram sayılır.

Büyük binanın bünyesindeki odalardan biri, ya da binanın bir bölümü buna tahsis edilir, ancak bina açık tutulduğu zaman namaz kılınabilir, kapalı tutulduğunda mescid de kapalı kalırsa, o takdirde cami' ve mescidler hükmü bunda câri değildir. İsterse gelip namaz kılanlar men'edilmesin. (Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye, l / 110)

(bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/373-374)

9 Camilere ve Kabe'ye Allah'ın evi veya beytullah demek uygun mudur?

Kur'an-ı Kerim'de Bakara Suresi 125. ayette, Allahuteala Kabe için "beytim", yani evim tabirini kullanmaktadır. Buradan da Kabe'ye "beytullah" denilebileceği anlaşılmaktadır. Camilere de Allah'ın evi demekte bir sakınca yoktur.

"Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: 'Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.' ” (Bakara, 2/125)

İlave bilgi için tıklayınız:

BEYTULLAH.

10 Bazı çevreler, camilerde Muhammed isminin, Allah lafzıyla yan yana konulmasına karşı çıkıyorlar. Bunun bir sakıncası var mıdır?

İnsanların isyan ateşleriyle yanıp kavrulduğu bu ahir zaman fitnesi içinde, neye hizmet ettiklerini kendileri dahi bilmeyen birtakım garip insanlar, her şeyi halletmişçesine kalkmışlar, camilerde Allah ismi şerifinin yanında Allah Resulünün (a.s.m.) mübarek isminin de yer almasını tenkit ediyorlar. Bununla da kalmayıp, haddi tecavüz ile bunun bir şirk olduğunu iddia ediyorlar.

Madem ki tevhitten söz ediliyor, geliniz yan yana yazılan  Allah  ve  Muhammed lafızlarından birincisinin başına “la ilahe illah”, ikincisinin sonuna ise “Resulullah” ifadelerini hayalen koyalım, karşımızda kelime-i tevhidi bulacağız. Tevhidden dem vuranların kelime-i tevhidi hatırlatan bir tasarrufa karşı çıkmaları akıl alacak iş değil.

Bir diğer husus: Semavat ve arza tefekkürle baktığınızda lisanınızdan “Rabbüs semavati vel ard” kelamı dökülür. Siz bu ulvi manayı hatırlamak maksadıyla, sema ve arzın birer resmini evinizin kıble tarafındaki duvarına yerleştirseniz, namaz kıldığınızda sema ve arza ibadet mi etmiş olursunuz? Gerçek bu olmadığına göre, camilerde Resulullah Efendimizin (a.s.m.) Hulefa-i Raşidin'in ve ashab-ı kiramdan bazı seçkin insanların isimleri yazılan ve bunları hatırlatan levhaların asılmasını da bu manada değerlendirmeniz gerekmez mi?

Namaz öncesi, boş hayallerle uğraşacağınıza, Peygamberimizin (a.s.m.) ismini görmekle bir salavat getirseniz daha kârlı çıkmaz mısınız? 

Ve yine, İslâm'ın ilk saffını teşkil eden ve hepimizin imanında, büyük hisseleri bulunan sahabeleri ve onların ileri gelenlerini hatırlayarak kendilerine hayır dualarda bulunsanız ve onların izinden gitmeye bir iştiyak hissetseniz daha iyi olmaz mı? Zaten namaza durduğunuzda bakacağınız mahaller bellidir Caminin duvarlarında neler yazdığı sizi hiç alâkadar etmez. 

11 Mescitte, camide ayak uzatarak yatmak, uyumak (namaz kılınırken) caiz midir?

İslâm dininde caminin büyük bir yeri vardır. Zikir, fikir ve ibâdet yeri olduğu gibi, Allah'ın münacatına mazhar olmak için ayrılmış mukaddes bir yerdir. Bu itibarla zaruret olmazsa camide yemek yemek ve yatmak uygun değildir. Ancak yabancıların camide yatmalarında beis yoktur.

Bunun için eskiden olduğu gibi bugün de hacılar Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebevi'de istirahat edip yatarlar ve kimse de onlara mani olmaz.

Bazı ulemâ camide yatmakta beis yoktur, yabancı (misafir) yatabildiği gibi yerli de yatabilir, diyor. Meselâ İbn-i Hacer şöyle diyor:

"Camide yatmakta beis yoktur, çünkü Suffa ehli daima camide oturup kalkarlardı."(1)

Selef-i salibinin bir kısmı camide yatmak herkes için mekruhtur, diyor(2).

Kaynaklar:

1. Mışkat al-Mesabih, I/453.

2. al-Fetava al-Hindiye, V/321.

(bk. Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar)

12 Abdest alma yerlerine "su israfı haramdır" gibi yazılar yazıyorlar. Bu doğru mudur?

Suyu boşuna açık tutmak israftır ve dolayısı ile haramdır. Bu bakımdan abdest alırken de ihtiyaç haricinde kapatmak gerekir. Suyun önemine binaen Hz. Peygamber Efendimiz (sas) de suya çok değer vermiş, abdest alırken bile gerekenden fazla su kullanılmasını mekruh sayarak yasaklamıştır. Böylece, abdest gibi Allah’ın huzuruna çıkılacak bir işte dahi, fazla su kullanmaktan insanları men etmiştir. Konuyla ilgili olarak nakledilen bir hadîs şöyledir:

Bir gün Peygamberimiz (asv), sahabîlerden birinin abdest alırken suyu israf ettiğini görür. “Bu israf nedir?” diye sorar. Bunun üzerine sahabî, “Abdestte israf olur mu?” diye karşılık verir. Peygamberimiz: “Evet, akan bir nehrin kenarında bile olsan, normal bir miktarın üzerinde su kullanman israf olur.” buyurur.

İslâm’ın israf ve savurganlığı bu kadar şiddetle yasaklamasının elbette ki sebepleri vardır. Şöyle düşünelim: Bugün dünyamızda yaklaşık olarak beş-altı milyar kadar insan yaşamaktadır. Her biri, el yıkarken, diş fırçalarken, abdest alırken veya banyo yaparken fazladan günde 1 litre su harcasa, bu miktar günde 5-6 milyar litre veya 5-6 milyon ton su israfı demektir.

13 Cami ve mescitlerin alt ve üst katlarında imama uyarak namaz kılınabilir mi?

Bir mescidin içi ve arsası mescid olduğu gibi, semaya kadar olan bütün üst tarafı da mescid hükmündedir.

Bu itibarla, çok katlı binalarda, mescit olarak kullanılan herhangi bir katta cemaatle namaz kılınırken, söz konusu kat, cemaati almadığı takdirde, alt veya üstten bu kata bitişik katlarda duran cemaatin, hoparlör veya müezzinin tebliği ile imamın intikallerinden haberdar olmaları halinde, imama uymaları sahihtir. İmamı veya imamı görenleri görmeleri için bölüm veya odaların kapılarının açık olması, şart değildir.

Buna göre, ses bağlantısı olmak kaydıyla cami olarak kullanılan binanın farklı kat ve bölümlerinde, imama uyarak namaz kılınabilir. Ses bağlantısının kesilmesi durumunda ise, imamın hareketlerinin takip edilememesi sebebiyle imama uyanların namazları bozulur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Apartmanın bir katında cemaatle kılınan namaza alt katındakiler uyabilir mi? İmam mikrofon kullanarak sesi ulaştırıyor.

14 Ezan okunurken camiye girilirse, oturarak mı yoksa ayakta mı dinlemek uygundur? Ayrıca camiye girince iki rekat namaz kılmak gerekir mi?

Hanefilere göre, ezanı dinlemek ve müezzine icabet etmek vaciptir; diğer mezheplere göre ise, sünnettir.

Yerde oturan kişinin ayağa kalkması, yürüyen kişinin ise durup ezanı dinlemesi sünnettir. (V. Zuhaylî, el-fıkhu’l-İslamî,1/555)

Şafiilere göre, ezanın okunmakta olduğu esnada camiye giden kimse tehiyyetu’l-mescid namazını kılmaz, yerinde –ayakta- durup muezzine icabet eder. Böylece hem tehiyyetu’l-mescit, hem de müezzine icabet sevabını kazanmış olur. (a.g.y)

Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi, ezan okunduğu zaman herhangi bir şekilde durmak farz veya vacip değildir.

Özetlersek, ezanı dinlemekte iken ne oturmak, ne de ayakta durmak farz veya vacip değildir.

Şafii mezhebine göre, tahiyyetu’l-mescid ibadetini oturmadan yapmak gerekir. Bu sebeple, ezan okunmakta olsa bile, mescidin içerisine giren kimsenin ayakta durup ezanı dinlemesi daha uygundur. Şayet oturursa tahiyyetu’l-mescid sünnetini kaçırmış olduğundan bir mekruh işlemiş olur. (bk. el-Mecmu, 4/51-52, Es-Siracu’l-Vehhac, s.65)

Hanefî mezhebine göre, mescitte oturmakla tahiyetu’l-mescidin vakti geçmiş olmaz. (Durru’l-muhtar/Reddu’lmuhtar, 2/19) Buna göre, Hanefi mezhebine bağlı bir kimse ezan okunurken oturup sonra kalkıp tahiyyetu’l-mescid namazını kılabilir.

Bir mescide her hangi bir namazı kılmak veya farzı eda ve imama uymak niyetiyle girmek de tahiyyetü'l-mescid yerine geçer. Buna göre bir mescide girince oturmadan önce kılınan her hangi bir namaz tahiyyetü'l-mescid yerine geçer.

İlave bilgi için tıklayınız:

TAHİYYATÜ'L-MESCİD...

15 Camilerde neden Peygamberimizin ve halifelerin isimleri vardır?

 “Bunları beşer olarak tasavvur edersek şirk olur." yargısı yanlıştır.

Caminin duvarlarında bu isimlerin asılmasının şirkle hiçbir alakası yoktur. Bu durum, İslam dininin toplum hayatına nakşedilip tesisinde bu zatların katkısını hatırlatıyor. Hz. Peygambere (asm) en yakın insanlar oldukları için hatıralarına saygı gösteriliyor.

Emevilerin Halife Ömer b. Abdulaziz’e kadarki dönemlerde Hz. Ali’ye karşı olumsuz bazı sözler söyleniyordu. Şialarda ise, ilk üç halifeye yer verilmiyordu.

İşte Ehl-i sünnet bu isimlerin hepsini bir araya getirmek suretiyle, ifrat ve tefritten uzak bir itidal çizgiyi benimsediklerini göstermişlerdir.

Hutbede dua etmek çok önemlidir. Bazı alimlere göre hutbenin olmazsa olmaz şartlarındandır. Duayı genel olarak yaptığımız gibi isim vererek de yapabiliriz. Bunun şirkle yakından uzaktan bir alakası yoktur.

- İsimleri verilen bu insanların Resulullah’a olan yakınlıkları sebebiyle, hutbede bile dua edilirken özellikle zikredilir olmuşlardır. Bazı hutbe kitaplarında bunlara ilave olarak Hz. Hamza ve Hz. Abbas’ın da adı geçer.

- Eğer maksat sadece bunların her birisinin bariz bir özelliğini öğrenmek ise denilebilir ki:

Hz. Ebu Bekir’in sadakatı, Hz. Ömer’in adaleti, Hz. Osman’ın haya ve şefkati, Hz. Ali’nin şecaat, ilim ve takvası, Hz. Hasan’ın sulhçu ve barışçı olması; Hz. Hüseyin’in zulme direnmesi ve raşit hilafet taraftarı olması gibi özellikleriyle öne çıkarılmışlardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bazı çevreler, camilerde Muhammed isminin, Allah lafzıyla yan yana konulmasına karşı çıkıyorlar...

16 Camilerde Davud Yıldızı işlemesi normal mi? İki caminin duvar ve cam işlemelerinde Yahudiliğin sembolü olduğunu bildiğim Davud'un yıldızını gördüm. Bu normal mi yoksa bir açıklaması var mı?

Kanaatimizce, Müslümanlar tarafından işlenmiş bu tür nakışların altında bir art niyet yoktur. Bu sadece bir nakış olarak işlenmiş ve başka bir simgeye uygun düşmüştür. Bir Müslüman’ın bile, bile bir Yahudî simgesini kullanmasını düşünemiyoruz. 

Eğer bu tür nakışlar gerçekten çok açık bir tarzda müminleri rahatsız edecek boyutta ise, sizler gibi hamiyetli kardeşlerimiz tarafından o yerlerdeki yetkili-etkili kimselere uygun bir üslupla hatırlatılmalıdır. Eğer onların kazınması zor bir durum ise, bunu hüsnüzan ile tolere etmekte fayda vaydır.

17 Yıkılan bir caminin yeri camiden başka bir amaçla kullanılabilir mi? Satılabilir mi? Yerine ev veya işyeri yapılabilir mi? Yoksa kıyamete kadar ibadethane olarak kalması mı gerekir?

Yıkılan bir caminin bulunduğu arsa, alimlerin bazısına göre el değiştiremez. Orada yeniden cami yapmak veya arsayı öyle boş bırakmak gerekir. Yahut da varsa camiyi yapana veya varislerine terk edilir.

Diğer bir kısım alimlere göre ise,  orayı camiye bağışlayan veya camiyi bina eden kimsenin amacına uygun olarak daha faydalı bir şekle çevrilebilir; örneğin arsası satılıp parasıyla başka bir yerde cami veya Kur’an kursu yapılabilir. Önemli olan vakfiyenin manevî akarını sağlayan ve devam ettiren bir şeklin bulunmasıdır.

Şayet caminin yeniden ihtiyaca cevap verecek bir şekilde yapılmaya müsait bir arsası  yoksa, bu arsayı (caminin şerefini zedelemeyen) bir şekilde kullanmak veya bu şekilde kullanan bir kimseye satmakta bir sakınca yoktur. Yani, satılabilir, ev veya iş yeri yapılabilir. Yeter ki bu yeni yapılarda İslam dinine aykırı bir faaliyet olmasın ve satılan arsanın parası amacı dışında kullanılmasın. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 8/219-221).

Buna göre, bir köy veya mahallede yeni bir cami yapılmış olması sebebiyle, eski caminin ibadet mahalli olarak kullanılmasına ihtiyaç kalmamışsa ve ileride de hiçbir şekilde bu amaçla kullanılmasının ihtimali yoksa, metruk haldeki ilgili yerin yol olarak veya cami yararına başka amaç için kullanılmasında dini bir sakınca yoktur. Buradan elde edilecek gelirin hayır hizmetlerinde kullanılması kaydıyla söz konusu cami arsasına sosyal veya ticari tesisler inşa etmekte de bir sakınca yoktur.

18 Camilerde mikrofon kullanımı caiz midir? TV'deki görüntüye imam diye uymakla, hoparlörden çıkan sese imamın sesi diye uymak aynıdır. Onun için görüntüye ve cihazdan çıkan sese uymakla imama uyulmuş olmaz. Namaz sahih olmaz deniyor, doğru mu?

İmama uyup namaz kılabilmek için İslam bir takım şartlar ve prensipler koymuştur. En azından imamla kendisine uyanlar arasında umuma ait, insanların ve arabaların gelip geçeceği kadar genişlikte bir caddenin, ya da büyükçe bir ırmağın bulunmamasıdır.

O halde cemaate namaz kıldırmakta olan bir imama, radyo ya da televizyon vasıtasiyle uymak sahih değildir. Çünkü belirtilen şartlar gerçekleşmemiştir.

Yukarıdaki hükümden de anlaşılacağı gibi imamın sesini hoparlörle dinlemek ile televizyondaki imama uymak farklı şeylerdir. Bu iki olay birbirine kıyas edilmez.

İlave bilgi için tıklayınız:

Camilerde mikrofon ve hoparlör kullanımı caiz midir?..
 

19 Camilerin fazla ışıklı olması israf değil midir? İslam ülkelerinde durumlar malumken, bizim bu şatafatlı görüntüler altında namaz kılmamız ne kadar doğru?

Evet, dinimize göre israf haramdır. Ancak "İsraf nedir?", sorusuna verilecek cevaba göre durum değişebilir. Nitekim İmam-ı Azam Hazretleri “Hayırda israf olmadığı gibi, israfta da hayır yoktur.” demiştir.(1) Öyleyse hayrı takip eden ve hayra harcayan kimse iktisatsızlık yapmış sayılmaz. Yapılan harcamalar da israf olmaz. Çünkü hayır varsa, maslahat onu gerektiriyorsa israf değildir.

Buna göre ibadethane olan camilerimize yapılan gerekli harcamalar israf sayılmaz. Burada ölçümüz şu olmalıdır: Yapılan işin cemaate, ibadete faydası varsa hayırdır ve israf değildir. Buna karar verecek olan da uzmanlar ve camilerin sorumlularıdır.

Ecdadımızın yaptıkları camiler, onların ibadethanelere ne kadar önem verdiklerinin birer göstergesidir. Yeter ki o camiler ibadetlerle nurlansın. Bizim yaktığımız ışıklar, onun altında yapılan ibadetlerle nurlanacaksa neden israf olsun.

Diğer taraftan bir kimse kendi adına ve kendi harcamaları için israfa giremez. Ancak toplumun istifadesine ve özellikle de ibadethanelerin hizmetine yapılan harcamaların yerine göre israf olmayacağını düşünüyoruz.

Camilerin imar edilmesiyle ilgili şu ayette konumuza ışık tutabilir:

"Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah'tan korkup çekinen kimseler imar edebilirler. İşte bunların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur." (Tevbe, 9/18)

Burada "imar etme" ile mescitlerin maddî anlamdaki imarının yani inşası, onarımı ve bakımının mı yoksa manevî yönden ayakta tutulması için gerekli işlerin yapılmasının mı kastedildiği üzerinde durulmuştur. Âyetin her iki mânaya hatta başka manalara da açık olduğu söylenebilir.

Nitekim Fahrettin Razi ilgili ayetlerde şu açıklamayı yapar: Mescitleri imâr etmek iki kısımdır: Bu, ya onlara devam etmek ve çokça gitmek şeklinde olur; yahut da bu, bildiğimiz manada, binaları imar etmek şeklinde olur. Eğer ayetten maksat bu ikinci mâna ise, buna göre mana şu şekilde olur:

"Kâfirler, mescitleri onarmaya teşebbüs etmezler."(2)

Cami inşası faaliyetlerinde nicelik ve nitelik yönlerinden birtakım aşırılıkların bulunduğu bir gerçektir. Fakat bu konu değerlendirilirken basit mukayeseler yapılarak dindar insanların Allah'a kulluk edilen mekânlara ihtimam gösterme duyguları rencide edilmemelidir.

Unutulmamalıdır ki, Resûlullah (asm) zamanındaki sadelik sadece mescitlere özgü bir özellik değildi. Sosyal ve iktisadî şartların değişmesiyle kişisel yaşantılarında refah düzeyini yükselten, kendi meskenleri ve diğer sosyal faaliyet mekânları için büyük harcamalar yapan Müslümanların mabetlerini eski sadelik ve basitliği içinde korumaları beklenemezdi.

Kaldı ki cami ve mescitlerin ibadetin yanı sıra eğitim ve benzeri alanlarla ilgili önemli fonksiyonları da vardı. Öte yandan dikkatten kaçırılmaması gereken bir husus şudur: Estetik düşüncesinin her şeyden önce günlük hayatın en çok ilgili olduğu mekânlara yansıtılmaya çalışılması çok doğaldır ve cami mimarisi Müslümanlar için sanatı geliştirme ve sanat ruhunu topluma aşılama açısından çok verimli bir alan oluşturmuştur. Günümüzde bu konunun sağlıklı bir planlamaya kavuşturulamamış ve disipline edilememiş olması ise maalesef bu alandaki faaliyetlerin ehil olmayan ellerde kalmasına, dolayısıyla dine karşı haksız eleştirilerin yöneltilmesine yol açmaktadır.(3)

Bu nedenle, ibadethanelerimizin yapımı, onarımı, mimarisi, süslemesi ve ışıklandırılması gibi konularda uzmanların yardımını almak ve ona göre hareket etmek gerekir. Böyle bir uygulamayla yapılacak harcamaların asla israf olmayacağı söylenebilir.

Dipnotlar:

1. bk. Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 1:262; Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân 7:110; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr 5:454.
2. Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/440
3. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu :III/21-22.

20 Mescid-i Nebevi'de kılınan namazlar, diğer mescidlerde kılınan namazlardan niye daha sevaptır?

Evvela, Allah bazı kullarını bazı kullarından daha faziletli kıldığı gibi, kullarının kulluk yapacağı bazı mabetleri diğerlerinden daha faziletli kılması da anlaşılan bir husustur.

Ayrıca, Allah kullarına sonsuz merhametini göstermek için, bazı gün ve geceleri daha faziletli kıldığı gibi, mekân olarak da bazı mevkileri daha faziletli kılması, rahmet fışkıran hikmetinin bir yansımasıdır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (a.s.m)’in ebedî istirahatgâhının bulunduğu bir yere rahmetin sağanak halinde geleceğinde şüphe yoktur. Mescid-i Nebevî'nin bundan payını alması kadar doğal bir sonuç düşünülemez.

Bununla beraber, insanları hac ve umreye teşvik etmek için, o mekânlarda özel bir mükâfat uygulamak, hem o özel kulluğun yapıldığı mekânlara, hem Mescid-i Haram'a, hem de Mescid-i Nebevi'ye yakışır. Çünkü birinin merkezinde tevhidin simgesi olan Kâbe, diğerinin merkezinde Tevhit Peygamberi Hz. Muhammed (a.s.m) vardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

MESCİDU'N-NEBEVÎ.

21 Müezzinin ezan duasını sesli olarak okuması, cemaatin duaya amin demeleri bid'at mıdır?

İbadet ve zikirlerde aslolan tevkifiliktir. Yani Kitap ve Sünnette nasıl belirtilmişse o şekilde uygulanır.

Ezan duasında sünnet olan, kişinin sesini yükseltmeden kendi kendine dua etmesidir. Ancak insanların öğrenmesi için camilerde bazen açıktan okunmaktadır. Bu şekilde insanların öğrenmesi için me’sur duaları açıktan okumakta beis yoktur. Fakat öğrenme gerçekleştikten sonra açıktan okumaya devam etmek uygun olmaz (Fetavay-ı Hindiyye, V, 318). 

22 Camilerin altına tuvalet yapılabilir mi? Bir hoca caminin altına sonradan tuvalet yapılamayacağını söylemiş; işin aslı nedir acaba?

Cami ve mescidler Allah'a ibâdet için yapılır. Müminler günde beş vakit hayatın sıkıntı ve dağdasını bir tarafa bırakarak bu yer­lerde toplanıp hep birlikte Allah'a olan kulluk görevlerini yerine ge­tirir, görüşür, dertleşir, müşkillerini çözer ve birbirine yardım edil­mesi gerekiyorsa bunu düşünürler.

İnanmışlar için bu kadar önemli olan ve ilâhi rahmetin de bolca indiği kutsal yerler sayılan cami ve mescidlerin damında küçük, bü­yük abdest bozmak veya cinsel yaklaşmada bulunmak mekruhtur. Ancak içinde mescidi de bulunan bir evin damında belirtilen şeyleri yapmakta bir sakınca görülmemiştir.

Günümüzde bazı apartman katlarının mescid olarak kul­lanılması bu ikinci şıkka girer. Yani ev içinde mescid hükmünde sa­yılır. Bu bakımdan mescidin üstündeki dairelerde hamam ve tuva­letin bulunmasında bir kerahet görülmemiştir. (Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/371-372.)

Camilerin altında tuvalet yapmak caiz olsa da başka bir yerde yapılması daha uygun olur.

23 Günümüzdeki cami modeli Peygamberimiz (asm) döneminden kalma mı, yoksa sonradan mı böyle olmuştur?

İslâm'da Hz. Peygamber (asm)'in umuma açık olarak ashabı ile birlikte namaz kıldığı ilk mescid Hicret esnasında inşa edilen Kubâ'dır. Hicret'ten sonra Hz. Peygamber (asm) Medine'de Mescid-i Nebevî'yi inşa etti. Bu iki mescidin inşasında Hz. Peygamber (asm) ashabı ile birlikte bir işçi gibi çalışmıştır. Sonraları Medine'de dokuz mescid daha yaptırılmıştır. İslâm'ın yayılmasına orantılı olarak mescidler geniş bir alana yayıldılar. Buhâri'nin, Mescid-i Nebevî' den sonra içinde cuma namazı kılınan ilk mescidin Abd-i Kaysoğulları ülkesindeki Cuvâsa Mescidi olduğuna dair rivayeti (Buhârî, Cumuâ', 11), daha Hz. Peygamber (asm)'in sağlığında mescidlerin ne kadar geniş bir alana yayılmış olduğunu göstermektedir. Cuvâsa, Mekke ve Medine yöresinde olmayıp, bugünkü Riyad ve Zahran arasındadır.

Mimarî: Yapımı yedi ay kadar süren Mescid-i Nebevî 100x100 zira (yaklaşık 48x48 m.) ebâdında mütevâzi bir yapıydı. Kıbleye göre sol tarafta Hz. Peygamber (asm)'in odaları sıralanıyordu. Arka kısmında üzeri hurma lifleri ve dallarıyla örtülmüş, fakir öğrencilerin barındığı Suffe bulunmaktaydı.

İlk câmiler Mescid-i Nebevî örneğinde görüldüğü gibi sütunlu revakların çevrelediği bir avludan ibaretti. Bu plân Eyyûbîler'e kadar pek fazla bir değişikliğe uğramadı. Yeni milletlerin İslâm'ı kabul etmeleri ve onların mimarî anlayışının etkisi, fetihlerle ele geçirilen bölgelerin kültürel tesiri, coğrafî şartları, malzemenin sağladığı bir takım imkânlar câmi mimarisinde gelişmelere yol almıştır. İran, Maverâünnehr, Anadolu, Kuzey Afrika ve Endülüs'te gelişen câmi mimarisi Osmanlılarda Mimar Sinan'la zirveye ulaştı.

İslamiyet belirli bir cami modeli belirlememiştir. Ekonomik şartlara ve bölge mimarisine göre değişik şekillerde camiler yapılabilir. Ancak fazla süsleme ve gösterişe kaçıp israfa girmek doğru değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

CÂMİ...

24 Bina ve işyerlerinde namaz kılmak için ayrılan oda mescit hükmünde midir? Şirketimizde bir oda mescit olarak ayrılmış. Dini kitaplar ve namaz kılınacak yerler var.

Bina ve iş yerlerinde bulunan ve namaz kılmak için tahsisi edilmiş mescitler, namaz kılma ve ibadet hususunda diğer camiler gibidir. Mescitlere ait hükümler bunlar için de geçerlidir.

25 Camiler, mescitler amaç dışı kullanılamaz, diye bir ayet var mıdır?

Zannediyoruz, sorulan ayet, Tevbe suresinin 107. ayetidir; meali şöyledir:

“Şu münafıklardan bazıları, müminlere zarar vermek, küfür ve inkârcılığı yaymak, müminlerin arasına ayrılık sokmak için ve daha önce Allah ve Resûlüne karşı savaşmış  adamı buyur etmek için, bir de tuttular bir mescit yaptılar. Bütün bunlardan sonra bir de kalkıp; “Biz bununla sadece iyilik yapmak istedik.” diye yemin ederler. Oysa Allah şâhitlik eder ki bunlar kesinlikle yalancıdır.”

Bununla ilgili olan Surenin 108. ayetin meali de şöyledir:

“Resûlüm! O Mescid-ı Dırar’da hiç bir zaman namaz kılma! Tâ ilk günden, temeli takva üzerine kurulan mescidde namaz kılman daha münasiptir. Orada maddî ve mânevî kirlerden arınmayı seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever.”

İlave bilgi için tıklayınız:

MESCİD-İ DIRAR

MESCİD

Camilerde dünyevi konular konuşmak caiz midir?

26 Cami ve mescitlere Resul-i Ekrem veya Hz. Muhammed ismi verilebilir mi?

Bahse konu isimlerin bir cami ya da mescide isim olarak verilmesinde dini yönden bir sakınca yoksa da Medine'de bulunan Mescid-i Nebi'nin şanına halel getireceği endişesi ile böyle bir ismin diğer mescidlere / camilere verilmesi uygun olmaz. 

27 Caminin altında faizli işlemler yapan bir bankanın ATM kulübesi bulunmaktadır. Bu durum caiz midir, ne yapmak gerekir?

Camiler İslam'ın en önemli sembollerinden biri olup, Allah adına vakfedilmiş mekanlardır.

Bu sebeple faizli işlemlerin yapıldığı bir kuruluş adına hizmet veren ve onun logosunu taşıyan bankamatik cihazının cami müştemilatından olan bir yere konumlandırılması caiz değildir.

Konu ile ilgili şikayetleri müteselsilen, ilçe müftülüğü, il müftülüğü veya Diyanet İşleri Başkanlığı Din Hizmetleri Genel Müdürlüğüne iletiniz:  (camiyonetimi@diyanet.gov.tr)

28 Kâbe ilk defa ne zaman ve kimin tarafından yapılmıştır?

- Kâbe’nin ilk defa ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı konusunda ihtilâf vardır.

Kur’an-ı Kerim’de Kâbe ile ilgili bazı ayetler şöyledir:

“Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev -mâbed- Mekke’deki Kâbe’dir.” (Âl-i İmrân, 3/96)

"Hani Biz İbrahim'e Beytullah'ın yerini belirlediğimiz zaman şöyle emretmiştik. Bana hiç bir şeyi ortak koşma, benim mabedimi tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve secdeye varanlar için evimi (Kâbe'yi) tertemiz tut."(Hac, 22/ 26)

“İbrahim, İsmail ile birlikte Beytullah'ın (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor.” (Bakara, 2/ 127)

Bu ayetlerden Kâbe’nin Hz. İbrahim’den önce de var olduğu, ancak yıkılıp uzun zaman içinde yerinin kaybolduğu ve Hz. İbrahim tarafından bulunarak yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır.

- İslam'da genel görüş olarak Kâbe'nin ilk olarak Hz. Âdem tarafından yapıldığı ancak ondan geriye sadece temellerinin kaldığı, sonra Hz. Şit Peygamber tarafından yeniden inşa edildiği ve Nuh tufanı sırasında kumlara gömüldüğü ve sonrasında ise ayette belirtildiği üzere Hz İbrahim’in Allah’ın emri ile Kâbe’nin bulunduğu yere gittiği ve Kâbe’nin temellerini bularak o temeller üzerine bugünkü mevcut Kâbe’yi inşa ettiği kabul edilmiştir.

Tarih boyunca değişik zamanlarda çeşitli restorasyon ve inşa muamelesine tabi, tutulan Kâbe’nin en meşhur bir inşası da Hz. Muhammed (asm) 35 yaşında iken yapılmıştır.

Kâbe’yi ilk defa Hz, Âdem’den de önce meleklerin yaptığıyla ilgili bilgiler güvenli bulunmamıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

KÂBE.
Kâbenin Mahiyeti nedir? Bulunduğu yerin, alanının ve yakın ...
Kâbe'nin, dünyanın merkezi olduğu iddiasına ne dersiniz ...

29 Kubbe, paganizm kökenli midir?

- Kubbe, İslam (Kitab-Sünnet)) tarafından önerilmiş bir yapı değildir. Onun için İslam dini bakımından ona özel bir anlam yüklemek doğru değildir.

- Kubbenin Paganizm kökenli olmasının doğru olup olmadığını bilemiyoruz. Ancak Müslümanların bunu doğrudan paganizmden aldıklarını söylemek mesnetsiz bir iddia olur.  

Şunu da belirtelim ki, işin uzmanlarının bildirdiğine göre, Paganizm iki manada kullanılır.

Biri dar anlamda; putperestlik manasında.

Diğeri ise, İbrahimi dinler olarak bilinen üç semavi dinlerin dışında kalan her türlü beşeri dinler anlamında geniş bir anlamda kullanılır.

Buna göre, eğer soruda yer alan “Mimaride kubbe kullanımı paganizm kökenli.” ifadeden maksat “Cami ve benzeri İslam mimarisi içerisinde yer alan kubbelerin doğrudan putperestlerden alınmış” demek ise, bunu ilmen tespit etmek oldukça zordur. Çünkü yaptığımız araştırmalarda, kubbe mimarisinin çok eski kavimlerde ve değişik bölgelerde var olduğunu gördük.

Bütün insanların eskiden beri putperest olduğunu söylemek, İslam kültürü ve düşüncesine aykırıdır. Çünkü ilk insan da bir peygamberdir, tevhidi ders vermiştir.

- Eğer bu ifadeden maksat, semavi dinlerden önce kubbenin var olduğuna işaret etmek ise, bu doğrudur. Zira, kubbe mimarisinin Hz. Musa ve Hz. İbrahim’den de önce olduğuna dair bilgiler vardır.

“Yapılan arkeolojik araştırmalar, şehirciliğin en eski dönemlerinden itibaren Akdeniz’den Çin’e kadar hemen her çevrede kubbenin varlığını kanıtlamaktadır. Mezopotamya’daki Arpaçiya’da bulunan milâttan önce VI. bin yıla ait yuvarlak temelli bir yapının çamurlu harçla birbirine tutturulmuş kerpiç ve taşlarla örülen bir kubbe ile örtülmüş olabileceği düşünülmektedir. Ege ve Akdeniz çevresinde milâttan önce 1500-1200 yılları arasına rastlayan devrin Miken kubbeli mezarları ile temsil edilmesi ilgi çekici bir gelişmedir.” (bk. DİA, 26/31 Selçuk Mülayim)

- Son olarak şunu söylemeliyiz ki, cemaatin rahat nefes alması için gereken hava sirkülâsyonu ve mekânın geniş görünümlü olması gibi çeşitli faydaları olan kubbenin kökeni ne olursa olsun, İslam dini bakımından bir sakıncası yoktur. Çünkü kubbe dini bir ritüelin simgesi değildir. Yalnız bir sanat bir mimari örneğidir.

Bugün bizim kılık kıyafetimiz de yerli değildir...