Prof. Dr. Hayrettin Karaman ehl-i sünnet midir?

Tarih: 27.06.2018 - 11:15 | Güncelleme:

Soru Detayı

Ehli sünnet bir sitede Hayrettin Karaman'ın yazar olması beni üzdü. Ayrıca hakkında birçok reddiye ve itham var.  Eğer bunlar yalan yanlış iftira olsaydı cevap vermesi gerekmez mi? Sizin o zihniyette olmadığınızı biliyorum ancak bu kişiye sitenizde yer vermeniz çok üzücü.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hayrettin Karaman Hoca, Ehli sünnet bir alimdir.

Kendisine yöneltilen sorulara, eleştirilere ve itirazlara cevap vermektedir.

Sizin de, başkalarının da katılmadığı görüşleri olabilir.

Ancak katılmadığınız görüşleri varsa, bunlara ilgili kaynaklara dayanarak cevap vermek en uygun olanıdır. Maksadını, ifadelerini ve delillerini görmeden ileri geri konuşmanın biz Müslümanlara yakışmayacağını düşünüyoruz.

Hayrettin Karaman Hocanın kendisine yöneltilen eleştirilere bizzat kendisinin verdiği cevaplar şöyledir:

İthamlar ve Cevaplar

Bir mektup:
Saygıdeğer hocam, ne yazık ki, bu işi kendine meslek edinmiş bazı zavallılar sizin adınıza bir kısım ifadeleri toplayarak ve bazılarını da çarpıtarak ve saptırarak internette yayınlıyorlar. Bu yazıları da olabildiğince yaymaya ve hakkınızda olumsuz düşüncelerin oluşmasına çalışıyorlar. 
Bu yazıdaki konulara kısaca temas ederek cevap verebilirsen memnun oluruz. 
Hakkınızı helal edin, sizi bu tür konularla rahatsız etmek istemezdik. Ancak def-i şer de bir hizmettir diye düşündük.
Selam ve hürmetlerimizle..

Cevaplar:
Önce şunu bildirmem gerekiyor: Aşağıdaki ithamların çoğu “Polemik Değil Diyalog” isimli bir kitaptan alınmış. Bu kitap benim kalemimden çıkmış bir kitap değildir. O kitapta birçok kişinin yazıları var. Bana ait olan kısım ise bir konuşmamın başkası tarafından çözülerek yazıya aktarılmasından oluşmuştur ve tabii eksikler, yanlış anlamaya müsait tertipler (sıralamalar) vardır.

İtham konusu meselelere gelince bu konuda geniş bilgi için “Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları” isimli kitabıma bakmak gerekir. 

İtham:
Hayrettin Karaman, 19 Ekim 2007'de kaleme aldığı yazısında bir vatandaşın, "Yaşam söz konusuysa ilaç çalınabilir mi?" sorusuna, maddi durumun yeterli olmaması durumunda hırsızlığın, hukuki ve ahlaki bir sorun oluşturmayacağı cevabını vermişti. Karaman, bir başka soru üzerine zaruret halinde kitap çalınabileceğine dair de fetva veriyor. Karaman'ın fetvalarını sorduğumuz Diyanet İşleri Başkanlığı ise, mazereti ne olursa olsun hırsızlığın caiz olmadığını açıklamıştı.

Cevap:
Kitap çalmanın zaruret olma ihtimali yoktur.
İlaç ve gıda çalmaya gelince; eğer bunlar çalınmadığında hayatı korumak mümkün olmuyorsa (ölüm veya sakat kalma tehlikesi varsa) zorunlu ihtiyaç giderilecek kadar ilaç ve gıda gasp edilebilir ve çalınabilir. Gasp eden veya çalanın imkanı varsa bedelini öder.

İtham:
Kur'an peygambere iman edin demiyor(hayrettin karaman polemik değil diyalog sayfa 37) müslümanlığı peygamberimize tahsis edemeyiz (hayrettin karaman polemik değil diyalog sayfa 40)
bütün insanların müslüman olması kur'anın, dinin hedefi değildir (hayrettin karaman polemik değil diyalog sayfa 41)

Cevap:
Adı anılan kitap benim kalemimden çıkmış bir kitap değildir. O kitapta birçok kişinin yazıları var. Bana ait olan kısım ise bir konuşmamın başkası tarafından çözülerek yazıya aktarılmasından oluşmuştur ve tabii eksikler, yanlış anlamaya müsait tertipler (sıralamalar) vardır.
İtham konusu meseleye gelince bu konuda geniş bilgi için “Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları” isimli kitabıma bakmak gerekir. 
Yukarıdaki cümleler benim görüşüm olmayıp, Bakara suresinin 62. Ayeti ile ilgili ve başkalarına ait bir yorumun naklidir. 
Bana göre:
a) Bütün peygamberlere ve son Peygamber Muhammed Mustafa (asm)e iman etmeyen mümin ve Müslüman olmaz.
b) İslam ismi hem bütün peygamberlerin ve özellikle İbrahim (asm)ın dininin adıdır (Ali İmran: 3/67) hem de Son Peygamberin dininin adıdır.
c) Evet, İslam bütün insanlar için gönderilmiştir ama hedefi fiilen bütün insanların Müslüman olması değildir; Allah bunu bilmekte ve Kitabında da söylemektedir. Bu sebeple davete rağmen Müslüman olmayan insanlara hayat hakkı tanınmış ve onlarla ilgili hükümler konmuştur.

İtham
"din bütünüyle Allahın oluncaya kadar onlarla savaşın ayeti herkes müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın şeklinde anlayamayız. bence din özgürlüğünün olduğu ortam sağlanıncaya kadar." (hayrettin karaman polemik değil diyalog sayfa 40)

Cevap:
Bu sözümde bir yanlışlık yok, eğer “bütün insanlar Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın” diye bir emir olsaydı İslam devletleri, Müslüman olmayan bireylere ve devletlere hayat hakkı tanımazdı.

İtham:
yani burada epeyce bir insan üslümanlarla birlikte cennete giriyor fakat bunlar müslüman değil (hayrettin karaman polemik değil diyalog sayfa 24)

Cevap:
Müslüman olmadığı halde cennete girecek çok insan var, itham eden bunu bilmiyor mu? Allah Teâlâ kitabında “Peygamber gönderip dinime davet etmediğim kimselere azap etmem” buyuruyor. İslam daveti uygun bir şekilde kendilerine ulaşmamış kimseler, mezhebimizin İmamı Mâtürîdî’ye göre, Allah’ın varlık ve birliğine inanırlarsa kurtuluşa ereceklerdir.

İtham:
"Müslümanların çoğu 'Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm'a çağırdığına' inanırlar" (Polemik Değil Diyalog, s. 35); 
"Peygamberimiz 'Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!' demiyor, 'Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 35)

Cevap.
Anılan kitaptaki konuşmamda, bu cümlelerden önce “tek seçenek olarak” ifadesi var. Evet Peygamberimiz kâfirleri tek seçenek olarak İslam’a çağırmadı; ya Müslüman olun, cizye vererek hakimiyetimiz altında kafir olarak yaşayın veya bize düşman olursanız, barışa yanaşmazsanız savaşırız” dedi

İtham:
"Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı" (Polemik Değil Diyalog, s. 36)

Cevap:
Evet bu söz bütün dinlerin mensuplarına yöneliktir. Diyalogun bir amacı karşısındakini kendi dinine davettir; ama diyalog yalnız bunun için yapılmaz, ortak ve meşru bazı işler görmek, bazı hizmetler yapmak, bazı problemleri çözmek, birbirini anlamak ve tanımak… için de yapılır. Ayrıca dinler birleştirilerek bir tek din de yapılamaz. Karşındakini dinine davet edersin, ama kabul etmezse yine başka maksatlarla diyalog yaparsın.

İtham:
"Kur'ân-ı Kerîm'de Ehl-i Kitab'la ilgili devamlı vurgulanan şey; ALLAH'a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur'ân birçok âyette bunu söylüyor; yani 'Peygambere iman edin' demiyor." (Polemik Değil Diyalog, s. 37)
“Peygamberimiz: ‘Yahudi mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor. Diyor ki: ‘Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahrete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar; beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabın da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler.’ Dolaysıyla; ‘Bu takdirde onlar da cennete giderler.’ demiş oluyor.’”
“Şimdi bir adam hem ehl-i kitap olur hem de kâfir olmayabilir mi? Evet, bu mümkün. Bunun delili, işte o 62. ayettir. Bu ayete göre Allah’a şirksiz inanan, ahirete iman eden kâfir değildir.”

Cevap:
Ehl-i Kitab'ın; ALLAH'a iman, âhirete iman edip amel-i salih işlemeleri halinde kurtulacakları Kur’an’da açıkça ifade ediliyor (Bakara: 2/62; Maide: 5/69). Ancak ben, birçok yazımda ve başta adını zikrettiğim kitabımda şunu söyledim: O ayetler, Peygamberimiz hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olamayanlar hakkındadır. Peygamberimiz hakkında doğru bilgiye sahip olduğu halde ona iman etmeyenler için kurtuluş yoktur.

İtham:
Kendini müçtehid olarak görmektedir.
Gazeteci Ahmet Hakan, fî tarihinde Kanal 7’de iken “Günümüz meselelerine cevaplar” başlıklı bir program için Sayın Hayrettin Karaman’ı ekrana çıkarmıştı. Programın başında Karaman’a ilk cümlesi ve ilk sorusu şu oldu:
“Efendim şimdi soracağımız sorulara bir müctehid olarak mı cevap vereceksiniz?”
Hayrettin Karaman: Evet diyor bunun videosunu internetten bulabilirsiniz isterseniz göndereyim.

Cevap:
Bu suç mu, günah mı, ayıp mı? Benim için başkaları “o müctehiddir” diyorlar. Ben de dini meselelerin (daha ziyade yeni meselelerin) çözümüne kör bir taklit metoduyla değil, delillere bakarak çözmeye çalışıyorum. Bu arada büyük müçtehitlere ve ilim adamlarına saygım tam olup onlardan da istifade ediyorum. Günümüzde doktora yapan ilim adamlarının tamamı ictihad yapmaktadırlar; ictihadsız doktora olmaz.

İtham:
Hayrettin Karaman: “İcma bir dönemdeki âlim ve müctehidlerin bir meselede ittifak etmesi anlamında imkânsız bir durumdur. İbn-i Hanbel’de bunun, sahabeden sonra hiç olmadığı görüşündedir. Hem zaten icma vaki olsa bile bağlayıcı değildir, sonraki bir ictihatla bozulur.” diyor. Hayrettin Karaman şunları söylüyor: “Taklid döneminde ictihadı adeta imkansız kılmak üzere, sun’i olarak, olmayasıya ileri sürülmüş bir takım şartlar vardır. İctihadı kapalı tutmak, insanların gözünü kapatmak için ileri sürülmüştür. Bence ne lazım; Arapça bilmek, yeterince kitap, sünnet, siyer bilgisine ihtiyaç vardır. Usul bilmemiz lazım o kadar. Müctehid olursunuz.”[11] Hayrettin Karaman, İslam’ın Işığında Günümüz Meseleleri, Cilt 3, sh. 539

Cevap:
Bu paragrafta bana ait olmayan cümle şudur: “icma vaki olsa bile bağlayıcı değildir, sonraki bir ictihatla bozulur.” Bunun dışındaki ifadeler bana ait olabilir ve doğrudur.

İtham:
Hayrettin Karaman, sapık mut’a nikâhını ictihat farklılığı gibi arzederek Şiilere de şirin gözükme çabasına girmiştir: “Dört mezhepten hiçbir müftü, hiçbir durumda mut’a nikâhına cevaz vermez. Ancak samimi olarak ictihad veya taklid yoluyla farklı görüşte olanlara da fasık diyemeyiz. Hayrettin Karaman, İslam’da Kadın ve Aile, sh. 374, Ensar Yayınları, İstanbul 1996.

Cevap:
“Şiilere şirin gözükme çabası” çirkin bir yakıştırmadır. Bunun dışında kalan cümlelerin şimdi de arkasındayım.

İtham:
Hayrettin Karaman’ın çok tuhaf bir fetvası vardır. Bu fetva onu bazı meşhur sosyete din adamlarıyla farkını sıfıra indirgemiştir. Yeni Şafak Gazetesinde 8 Eylül 2000’de çıkan fetvası şudur: “Kurbanda mezhepler ittifak etmediği için parası sadaka olarak verilebilir.” Sayın Karaman, Ehl-i Sünnetin görüşlerini hiçe saymıştır. Misal; Hanefîlere göre kurban kesmek vaciptir. Yani parası sadaka falan olarak verilmez. Sözde işine geldiği yerde Hanefî olan yeni müctehidimiz, acaba niçin böyle bir genelleme yaparak ahalinin beynini veya akidesine sahip çıkanların midesini bulandırıyor? Anlamak doğrusu pek güç.

Cevap:
Bu itham, okuduğunu anlamaktan aciz, iftırayı mübah sayan bir fasıka ait olmalıdır. Evet, Hanefîlere göre Kurban bayramında kurban kesmek durumu müsait olanlara vaciptir. Ancak ehl-i sünnet Hanefilerden ibaret değildir. “Bir Müslüman, “kurban sünnettir” diyen diğer müçtehitlerden birine uyarak kurban sünneti yerine bedeli kadar yoksula yardım sünnetini yapabilir” demiş isem bunda bir hata yoktur.

İtham:
Kendisinin reformcu olduğunu her ifadesinden anlamak mümkündür. Mesela, sünnete ‘modası geçti’ deme gafletinden: “Sakal ve misvak adet sünnetidir, bir kültürdür… Modası geçti. Öbürü de daha güzel temizlik yapan fırçalar çıktığından önemsizdir. İsteyen yine de kullanır.” Yeni Şafak Gazetesi, 23.04. 2000

Cevap:
www. hayreddinkaraman.net adresli siteme girip arama kutusuna “misvak” yazın karşınıza birçok yazım çıkacaktır. Bunlardan birinden bir kısmını burada cevap olarak naklediyorum; göreceksiniz ki, yine sözüm çarpıtılmış, işlerine gelen kısmı almışlar, gelmeyeni görmezden gelmişler:
Bütün insanlık âleminde hayatı ve hayat yolu bilinen, örnek alınması mümkün bulunan, örnek alındığı takdirde (izinden gidenlere) "seven ve sevilen, hoşnut olan ve ilâhî hoşnutluk devletine eren" birisi olarak yaşayıp ebedî âleme geçme şansı veren tek insan Muhammed Mustafâ'dır (asm). O'nun kemâlinin ve yolunun test edilmeye ihtiyacı yoktur, ondan başka kim varsa hepsinin yol ve yönteminin test edilmeye ihtiyacı vardır; test aracı, mihenk taşı, iyiyi kötüden, sahteyi sahihten, işe yarayanı yaramayandan ayıracak ölçüt O'nun aklı, yaptıkları ve öğrettikleridir. O bir peygamberdir, güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir, ama aynı zamanda bir beşerdir, bütün insanların yaratıldığı asıldan, özden yaratılmıştır, bütün insanlar için ortak olan nitelikleri vardır; acıkır, susar, bazı yiyecek ve içecekleri sever, bazılarını sevmez, hastalanır, tedâvi görür, acı çeker, korkar, sevinir, eşi, çoluk çocuğu olur, vahyin gelmediği konularda ve zamanlarda kendi re'yi (düşünce ve ictihadı) ile hareket eder... O'nun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile ilgilidir. Bir mümin, Hz. Peygamber'in (asm) beşerî olarak sevmediği bir yemeği, rengi, kokuyu, tipi sevse O'nun örnekliğinden ayrılmış olmaz, ama Allah rızâsı ile ilgili bir konuda O'nun yapmadığını yapsa, yaptığını yapmasa örnekliğini terketmiş, yolundan ayrılmış olur. Şu hâlde O'nun örnekliğinden istifâde ederek hedefe ulaşabilmek için müminlerin önünde iki mesele vardır:
1. O'nun örnekliğinin bilgi kaynağı Kur'an ve hadisler (yaptıkları ve söyledikleri) olduğuna göre bu kaynakları defalarca okuyarak bilgi edinmek.
2. Örnek olan davranışlarını böyle olmayanlardan ayırmak ve örnek olanlarını kendine rehber, hayat yolu ve tarzı edinmek. Diyelim ki, seçmede hatâ ettik, bazen örnek olanı olmayanla karıştırdık, niyetimiz iyi, anlamak ve bilmek için tuttuğumuz yol da sağlam oldukça bu yanılgı (ictihad hatâsı) bizi yolumuzdan alıkoymayacak, O'nun örnekliğinden mahrûm kılmayacaktır. Diyelim ki, bir mümin "O'nun şu şekilde sakalı vardı ve dişlerini misvak denilen bir ağacın çubuğu ile temizlerdi, bu iki davranışı da bağlayıcı ve örnek idi, ben de bunları aynen uygulayacağım" dedi, böyle bildi, bu şekilde değerlendirdi ve yaptı; bu davranışı dînin özüne, maksatlarına zarar vermedikçe varsın olsun, o bundan umduğu sonucu alabilir. Bir başka mümin de "Sakal bir kültür, bir beşerî âdet idi, misvak de o gün diş temizliği için bulunan ve bilinen en uygun araç idi, bunlar "dini hayata uygulamada örneklik" alanına giren davranışlar değildi, bugün hem sakal âdeti hem de diş temizleme araçları değişti, ben günümüzde maksada en uygun olanı kullanırım" dedi ve böyle de yaptı, bu mümin de manevî amacına ulaşabilir, O'nun örnekliğini terketmiş olmaz. Geçmişte, büyük âlimlerin ve ahlâk önderlerinin yapıp ettiklerini, sözlerini ve yorumlarını gözden geçirenler, yukarıda yazılanları tasdik husûsunda tereddüde düşmezler. 
Özellikle sakal meselesine gelince, geçmişten günümüze alimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur. 
Rasûlullah (asm), "Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın" buyurmuştur. (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.) Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve'l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes'elûnek, c. II, s. 23-25).

İtham
Hayrettin Karaman: “Kadın okuryazar değildi. Bugün kadın okuyup imza etti mi onu ifade ederken şaşırtma ihtimalleri ortadan kalkar ve ayet bu manadaki şahitliği kapsar.” Hayrettin Karaman burada şu izlenimi vermeye çalışmıştır: ‘Şahitliğin şartı okumak yazmaktır.’ Bu çok yanlış bir yaklaşımdır. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de dâhil Kur’an’ın nüzulü sırasında okuma yazma bilmeyen erkeklerin şahitliği geçerliydi. Zira İslam tarihçilerinin ittifakına göre İslam vahy edilirken Mekke’de 16 veya 17 erkek okuma yazma biliyordu. Ama diğer erkeklerin şahitliği de kabul ediliyordu. Yine söylüyorum, şahitlikte kıstas okuma yazma değildir. Şahitlikle ilgili ayet şöyledir:
“Ey iman edenler! Muayyen bir vade ile borçlandığınız vakit onu yazın. Hem aranızda, bir katip, doğrulukla yazsın. Hiçbir katip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak bulunan kimse, borcunu yazdırsın. Ve Rabbi olan Allah’tan korksun da, o haktan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer borçlu akılsız ve zayıf ise yahut kendisi söyleyip yazdıramayacaksa, velisi dosdoğru söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek olmazsa, o zaman doğruluğundan emin bulunduğunuz şahitlerden bir erkekle iki kadın gerekir ki, biri unutursa diğer hatırlatsın…”
Ve ayet ortadayken, Resulullah’ın uygulaması meydanda iken, Sahabe-i Güzin efendimizin bu konudaki tavırları net iken neden Kitaba, Sünnete ve İcmaya meydan okumaya çalıyorlar? Bu sorunun cevabı belli.

Cevap:
Evet ayet ortada ve şöyle diyor:
“…Eğer iki erkek olmazsa, o zaman doğruluğundan emin bulunduğunuz şahitlerden bir erkekle iki kadın gerekir ki, biri unutursa diğer hatırlatsın…”
Ayet, kadının iki olması gerektiğini, unutma ihtimaline bağlıyor; “yazılı ve imzalı şahitlikte unutma olmaz ve bu takdirde bir kadının da şahitliği geçerli olabilir” diye öyle bir yorum yapmanın reformla filan ilgisi yoktur.

İtham:
Büyük din âlimlerimize hor bakan Karaman bakın masonluğu herkese malumlaşan zat hakkında ne diyor: “Fazlurrahman, Efgânî’nin modernist olduğunu söylüyor, hayır o müceddittir. Modernizm öncesi ıslahatçıdır. ( Gerçek İslam’da Birlik)
“M.Reşit Rıza El Hüseynî, ÜstadAbduh gibi taklide karşı mezhepler arası tercih yapabilen müctehittir.” (Hayrettin Karaman, İslam Hukukunda İçtihat)

Cevap:
Efgani’nin masonluğa girdiğini, sonra onlarla geçinemeyip (maksatlarına itiraz edip) kendinin bir mason locası kurduğunu, Abduh’u da buraya kaydettiğini, sonradan bu yoldan bağımsız ve ittihat etmiş bir ümmet amacına hizmet edilemeyeceğini anladığını, Abduh’un masonluğu terk edip talebesine bunu bildirdiğini, Reşid Riza’nın masonluk aleyhine dört kere fetva yayınladığını kaynak göstererek “Gerçek İslam’da Birlik” kitabımda yazdım.
Onların müceddid ve müctehid olup olmadıkları bir tespit meselesidir; buna katılan da katılmayan da olur.

İtham:
Reformistleri övmede birbirleri ile yarışanlardan olan Hayreddin Karaman, nedense Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’i küçük düşürmek ve onun şanına leke sürmek için elinden geleni yapmaktadır.
Kendi sitesinde yazdığı şu yazı buna misaldir: “Allah Teâlâ Duhâ suresinde Peygamberimize hitaben "Seni yanlış yolda bulup da doğru yola yönlendirmedi mi?" buyuruyor. Şu halde peygamberlere vahiy gelmeden önce onların düşünce ve davranışlarının Allah rızasına uygun olduğunu düşünmemiz ve böyle inanmamız doğru olmaz; böyle olsaydı vahye de gerek kalmazdı.”www.HayrettinKaraman.net

Cevap:
“Hayreddin Karaman, nedense Sevgili Peygamberimiz (asm)’i küçük düşürmek ve onun şanına leke sürmek için elinden geleni yapmaktadır.” diyen bir kimsenin namusu, hayası, Allah’tan korkusu, ahlakı ve şerefi yoktur. Ancak böyle olan bir fasık bu kadar ağır bir itham ve iftirada bulunabilir.
“Peygamberlere vahiy gelmeden önce de onlar, Allah’ın sonradan bildirdiklerini biliyorlardı” demek vahyin değerini hiçe saymaktır. Elbette beşer olarak imkanları sınırlı olduğu için bilemezlerdi, Allah bildirdi ve bildiler. Şûrâ suresinin 52. Âyeti de bunu teyit eder: “İşte böylece sana kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun, ama şimdi onu, dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki, sen doğru yolu göstermektesin”.
Ayrıca Hz. İbrahim’in vahiy gelmeden önce bazı gök cisimlerini tanrı sanmasını da burada hatırlatmak isterim. (En’âm: 6/74-79)

İtham
Hayrettin Karaman; hak mezhepleri İslam’dan ayrı birer kurummuş gibi göstermeye çalışarak halkın aklını bulandırmaya uğraşmaktadır. “Söze İslam’a göre diye başlarsanız, İslam’a göre kadınların erkeklerle aynı safta durup namaz kılması mümkündür ve caizdir. Yani bütün mezheplerin alternatifi olarak… Ama mezhebe göre diye başlarsanız; mesela Hanefi mezhebine göre kadın erkek aynı safta namaz kılamaz.” Hâlbuki İslam tarihinden de bir örnek verememiştir kadın erkek aynı safta namaz kılınmasına. Sanki haşa İslam ve mezhepler birbirlerinin alternatifiymiş gibi gösteriyor.

Cevap
Dediğim doğrudur. İtham bilgisizlikten veya peşin hüküm ve taassuptan kaynaklanmıştır.

İtham
Hayrettin Karaman: “Kadın adetliyken, Kur’an okuyup, namaz kılıp kılamayacağı hususunda ihtilaf vardır. İbn-i Hazm; kılabilir, okuyabilir, der. Çünkü: “Resulullah cünüplük dışında Kur’an okumayı ihmal etmemiştir.” mealindeki haberi, sahabenin dilinden nakil, doğru olan Peygamberin ifadesi olmadığından geçersizdir.” der. Asırdaşı ve hemşerisi İbn-i Rüşt ise bu tür delillere dayanarak; aksi fetva vermiştir. Yani iki müctehid ihtilaf etmiştir. Öyleyse kişi bunlardan tercih ettiği görüşe göre amel eder.” Gerçek Hayat Dergisi, Haziran 2002
hayrettin karaman: Erkekler için yasak (haram olan) altın yüzük, süs için, aksesuar olarak takılan altın yüzüktür. Günlük Hayatımızda Helaller Haramlar isimli kitabımda kaynak ve delillerini bulacağınız yazıda da vaktiyle ifade etmiştim, "alamet, nişan, sembol" olarak takılan altın yüzük, arma, rozet vb. haram değildir. Nişan yüzüğü adı üstünde "nişanlı veya evli olanların medeni durumlarını gösteren bir nişan, bir alamet, bir belliktir ve sakıncası yoktur.” İslam'ın Işığında Günün Meseleleri ve İslam'da Kadın ve Aile
Hâlbuki Resulullah (s.a.v.) bir eline ipeği diğer eline altını alıp şöyle buyurmuştur: “Bu iki şey benim ümmetimin erkekleri için haramdır ve kadınları için helaldir.” Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.v.) hakkı beyan etmişken neden Karaman zıt bir fetva vermeye kalkışıyor acaba? Allah, Kur’an-ı Kerim’de kendi kafasına göre haram-helal fetvası verenler için şöyle buyuruyor:
“Sadece dilinizin yalan olarak vasfettiği bir şeye: “Şu helaldir, şu haramdır.” demeyin ki, yalanı Allah’a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah’a yalan iftira edenler asla felah bulmazlar.”
kaynak: | Harun Çetin
AkademiDergisi.com
http://gercekhayrettinkaraman.blogspot.com.tr/

Cevap:
İtham konusu yaptığı meseleleri bu ithamda kaynak gösterdiği kitaplarımdan okuyun. Orada ne demiş isem şimdi de diyorum.

İtham:
hayrettin karaman: kadına bakarken dokunmadan boşalmak orucu bozmaz şeklinde yanlış bir fetva vermiştir
bk:www.hayrettinkaraman.net/makale/ramazan/1427-13.htm
hayrettin karamanın faize fetva vermesi: "mübrem, gerekli, olmazsa rahatsız edici, zarar verici olan- ihtiyacını gidermek için faizli kredi alabilir."

Cevap:
Burada iki mesele var:
1. Yalnızca bakarken meni gelirse oruç bozulmaz” demişim ve bu fetva yanlış imiş: Ömer Nasuhi Hocamızın Büyük İslam İlmihalinden aynı fetvayı naklediyorum: “Yalnız tutmakla, öpmekle, oynamakla oruç bozulmayacağı gibi mücerret bakmak ve düşünmek neticesi olarak meni akmakla da oruç bozulmaz” (s. 381, mesele numarası: 116)
2. İkinci mesele zaruret halinde faizli ödünç almak. Bu konuyu da yanlış/eksik aktarmış. Benim anlattığım husus “zaruretin ne olduğu”dur ve Mecelle’den naklettiğim bir kaidenin açıklamasıdır. Faize fetva verdiğim filan yok. Zaruretlerin mahzurları mübah kıldığını ise bilmeyen yok sanıyordum ama varmış.

İtham:
Ali Bulaç: Peki hocam, bir Hıristiyan Peygamberimiz için ne demelidir?
H. Karaman: İyi bir insan, iyi bir Müslüman ve Peygamber olduğuna da inanmalıdır. Biz üç dinin mensupları şuna inanmalıyız; Hz. İsa ALLAH'tan vahiy almıştır, Hz. Musa, ALLAH'tan vahiy almıştır. Hz. Muhammed de ALLAH'tan vahiy almıştır. Buna inanmak durumundayız.
İ. Üzüm: Peki ama hocam, Hıristiyanlar niye inanacaklar ki? İnandıkları takdirde Müslüman olmazlar mı?
H. Karaman: Hayır, Müslüman olmazlar.
İ. Üzüm: Olmaz ama bir gevşeme, bir kopma…
H. Karaman: …Bir Hıristıyan veya Musevi, "Hz. Muhammed'in de ALLAH'dan vahiy aldığına inanıyorum," der. Sonra "bu peygember (Hz. Muhammed) benden ne istiyor," sorusunu sorar. Yani, "Ben bir Museviyim ya da Îseviyim, dinimi bırakıp şu ana kadar inandığım ve yaşadığım şeylerden tevbe edip Müslüman olmamı mı bekliyor? Yoksa başka bir beklentisi mi vardır?" Ben diyorum ki, İslâm ulemâsı içinde, Kur'an-ı Kerim'e bakarak Peygamberimizin beklentisinin bundan ibaret olduğuna inanlar var. 
Peygamberimiz "Yahudi mutlaka Müslüman olsun!" demiyor, "Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!" demiyor. Diyor ki; "Yahudiler ve Hıristiyanlar tek ALLAH'a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler) beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler."
Dolayısıyla "Bu takdirde onlar da cennete giderler" demiş oluyor
Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar var mı? Onlar da var… İşte sizin adına diyalog dediğiniz şey bu zaten. Hep şunu söylüyorum; diyalog, "tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı." Böyle bir hedef olamaz zaten. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama diyalog, duvarları kaldırıp, birbirimizi görmemizi sağlayabilir…

Cevap:
Bu ithama daha önce de cevap verdim. Buradaki sözler bir konuşmamdan alınmış, konuşmam tarafımdan kaleme alınmadığı için altını üstüne bağlamazsanız yanlış anlayabilirsiniz. Dikkat edilirse görülecektir ki, bu sözler benim görüşüm değildir, bu konuda alimlerin görüşlerinin naklidir.
Bu konuda benim inancımı defalarca yazdım; yakında köşemde de tekrarladım, şimdi bir daha yazayım:
Peygamberimizin bu hitabını duyan ehl-i kitap ona inanmaz, ama onun “lâ ilahe illallah diyen cennete girer” sözünü kabul eder ve buna bağlı olarak cennete gireceklerine iman ederlerse ortada bir çelişki olur; çünkü Peygamberin (asm) çağırdığı iman doğru ise kendisi de hak peygamberdir, kendisi hak peygamber değilse çağırdığı tevhîd de bağlayıcı, kurtarıcı bir iman esası olmaz. Şu halde Peygamberimize muhatap olan, onun davetini sahih olarak duyan ehl-i kitabın kurtuluşu, onu peygamber olarak tanıyıp inanmalarına bağlıdır. Gördüğü, bildiği halde Kur’an’ı ve Muhammed Mustafa’nın (asm) peygamberliğini inkar eden bir kimse cennete giremez. Son peygamberin rehberliği olmadan ehl-i kitabın, batıl olan inançlarını tashih etmeleri de mümkün değildir; tecrübe, olup bitenler, kiliselerin resmi amentüleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Hayreddin Karaman

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun