Orucun Gözüyle Bilim

Siz bu satırları okuduğunuz sırada Ramazan girmiş olacak.
Ben de, aynı sıralar, belki herkes gibi, geçen Ramazan yaşadığım tereddütleri,
çalkantıları yeniden yaşıyor olacağım. Mesele aç yada tok olmak meselesi değil.
Benimkisi bir yetki kavgası. Şimdiye kadar dilediğini dilediği zaman yemeye
alışmışken, şimdi sadece emredilen vakitte yemek zor geliyor. Nefsime, aç kalmaktan
çok, terbiye altına girmek ağır geliyor. Ancak, istese de, istemese de, bundan
böyle, rızkı, ancak Rezzak`ın, yani Rızkı Veren`in emriyle yiyecek veya yemeyecek.
Gerçi, Rızkı veren`i, arasıra unutsa da, çok şükür, inkâr ettiği yoktu. Ancak,
şimdi, her iftar vakti, her imsak vakti, herkes gibi, o da, kulağını dört açmış
halde gaipten bir emri bekliyor olacak: "Artık, yiyebilirsin" veya
"Artık yiyemezsin." Böylece her lokmayı yutuşta veya yutamayışta bir
defa daha anlayacağım ki; bana rızık veren ne toprak, ne su, ne güneş, ne ağaç,
ne de insanlardır. Rızkı veren, şimdi şu iftar vakti, emrini beklediğimiz kim
ise, O`dur. O bir`dir, O`nun izni olmadan rızıklanamayız. O halde O`nun izniyle
yemeliyim, O`nun istediği gibi yaşamalıyım.

Oysa, nefis kendi istediği gibi yaşamak isterdi. Meselemiz
de buydu. O`nun istediği gibi yaşamak, yada kendi bildiğim gibi yaşamak. Yaşayışım
üzerinde kim yetki sahibi olacaktı? O mu, ben mi?

Görünüşte, bunun cevabı açık olmakla birlikte, günlük hayatımızda,
bu iki tercih arasında gidip geliriz. Nedense, yaşayışımız üzerinde O`nun hüküm
sahibi olduğunu açıkça göğüslemekten kaçınır nefsimiz. Garip ki, kendisinin
kendi başına buyruk yaşamak istediğini de mertçe telaffuz edemez. Ama, kendisini
terbiye edenin O olduğunu söylememek için nice kurnaz manevralar, nice incelikli
kaçamaklar icad eder. Hep iki arada, bir derededir.

Nasıl mı?

Sözgelimi, Cenâb-ı Hak, şimdi bana, o can yakıcı soruyu sorsa: "Ben kimim,
sen kimsin?" Ne cevap verirdim? Ne cevap verirdik?

Başkasını bilmem ama, ben bir gaflete bulunup, "Ben benim,
Sen Sensin" diye cevap verirdim. Doğrusu, bu medeniyetin terbiyesiyle terbiyelenmiş
aklım, bu cevapta bir yanlış görememişti. Üstelik; elimde kalem-kitap, yıllar
yılı eğitimini gördüğüm bilime göre, pekâlâ, "tarafsız", "objektif",
"nesnel", "yansız" bir cevap bu.

Ne ki Cenab-ı Hak, sırf bu cevabı için nefsi cezalandırmış,
ateşe atmış değil miydi? Bunun için insan ateşe atılır mıydı? Hem zaten nefis
de, onca yanması kâr etmemiş ki, cevabında ısrar eder: "Ben benim, Sen
Sensin." Ama, neden sonra, açlıkla terbiye edilir de, bir başka türlü konuşur:
"Sen benim Rabb-i Rahimimsin, ben Senin âciz bir abdinim."

Nihayet, bu cevabı gördükten sonra anladım ki, nefis bir gerçeği
saklıyormus; Tarafsız değil, tam tersine, bir hükmü söylememek, kabul etmemek
için diretiyormuş. Anlaşılan tarafsızlık, objektiflik idealini gözden geçirmem
gerekti.

"Ben benim" demek, "Ben kulum" dememekti.
Yada "Ben kul değilim" demekti. "Sen Sensin" demek, "Sen
Rabbimsin" dememekti "Sen Rabbim değilsin" demekti. Ortada bir
tarafsızlık niyeti olmadığı gibi, aslında bu birbirine zıt hükümler arasında
tarafsız kalmak mümkün de değildi. Buna göre asıl mesele, taraflı yada tarafsız
olmak değil, hangi taraftan olmam gerektiği idi. "Tarafsız" sandığım
hâl, "ben kul değilim" demekten yana olmaktı. "Sen Rabbimsin"
dememek için bir kaçamaktı. Oysa, kaçacak yer yoktu.

İşte bu kıyasla, nicedir dilimin altında sakladığım sözde tarafsızlıkların
yakası bir bir açıldı. Kendimi; nasıl "abd" değil de "ben"
diye tanımlıyorsam, sair eşyayı da bir tarafsızlık yaftası içinde, "mahluk"
olmaktan, "masnu" olmaktan, "mevcud olmaktan çıkarmıştım. Bana
göre, onlar "varlıklar"dı, "varolanlar"dı. Oysa, yıllardır
öğrenciliğini yaptığım Risale-i Nur eserlerinde, bir kez olsun rastlamamıştım
bu kelimeye. Orada, ısrarla "mevcudat"tan, "masnuat"`tan,
"mahlukat"tan bahsediliyordu. Ama, ben yine tarafsızlığımda ısrar
edip bunlardan meselâ, "mevcudat"ı, "varlıklar" diye, "var
olanlar" diye sadeleştirdiğim olmuştu. Oysa, "mevcudat"ın gerçek
karşılığı "varedilenler" olmalıydı; "var olanlar" değil.
Şimdi anlıyorum ki, bu iki kelime arasında bir dünya görüşü gizliydi.

Gerçek şu ki, kâinat mevcuddur, mahluktur, masnudur. Yani,
kâinat varedilmiştir, yaratılmıştır, yapılmıştır. Varedilenler bir Vareden`e
işaret eder; yaratılanlar bir Yaratan`ı gösterir, yapılanlar bir Yapan`dan
haber verir. Halbuki, "varolanlar"`bir Vareden`e ihtiyaç duymaz. "Varlıklar"
zaten vardır ki, onları açıklamak için, Yapan`a veya Yaradan`a gerek yoktur.

Demek, "mevcudat", "masnuat", "mahlukat"
kelimelerini seçerek aslında bir dünya görüşünü seçmiş oluruz. Bir ucunda yaratılanların,
bir ucunda Yaradan`ın olduğu iki kutuplu bir gerçeği yakalamış oluruz. "Var
eden- var edilen", "Yapan-yapılan", "yaratılan-Yaratan"
ekseni içindeki yerimizi alırız. Yani yapılmışlığımızı, var edilmişliğimizi
dile getiririz.

Oysa, "var olan" kelimesini seçerek, bir yanda kendi
başınalığımızı ima eden, diğer yanda, sadece kendimize yer verdiğimiz ve neredeyse
yerine kendimizi koyduğumuz için, Var eden`e gerek duymayan, Yaradan`ı olmayan
bir dünyada bir Firavun zavallılığıyla yaşamayı tercih etmiş de olabiliriz.
Ki bu tercih, adı üzerinde bir seçimdir. Hiç de tarafsız değil.

Garip ki, günümüz biliminin genel-geçer dili de "yaratılmış"lığı
veya "yapılmış"lığı ima eden her sözü taraflı olduğu için reddeder.
Bilimin sözü geçen ustalarına göre, "varlık", "varolan"
gibi kelimeler tarafsızdır. Evet, bu kelimeler hiç de olmazsa, kâinatın yaratıldığı
gerçeğine taraflı değildir. Peki ya, kâinatın kendi kendine varolduğu iddiasına
tarafsız mı? Elbette hayır! "Varlık" kelimesi kâinatın ezeliyetini
ilan edip, Yaratıcısı olabileceği ihtimalini baştan yok sayar. Zaten bu da bilimcilerin
dünya görüşünün yansımasıdır. Onlara göre, kâinatın yaratılmış olması diye bir şey söz konusu değildir. "Kâinat yaratılmıştır" dememek için, gerekirse,
ona ezeliyet vermeye hazırdırlar. Hem zaten, yaratılmış olsa bile, artık o iş
milyarlarca yıl öncesinde kalmıştır; nasılsa kâinat artık rüşdünü ispatlamıştır
ve kendi kendine işlemektedir. Bugün Yaratıcı`ya ihtiyaç yoktur. Eşya yapılmaz,
kendi kendine olur veya oluşur.

Nefsim de, bilim de ağız birliği etmişler, aynı dili konuşuyorlar.
Hani bilimin ustasına "Sen kimsin, Ben kimim?" diye sorulacak olsa,
"Ben mahlûkum, Sen Haliksın" dememek için bin dereden sular getirecek.
"Tarafsız" olacaktı, "objektif olacaktı, ama illa da, gerçeği
teslim etmekten kaçacaktı.

Nefsim de kaçıyor, "Ben benim" derken asıl niyetini
saklıyor. Oysa, niyeti Rabbi kabul etmemektir ve ondan da Ötede, kendisini kendisinin
Rabbi yapmaktır. Tercih etmemiz gereken şıklar burada bir defa daha netleşir.
Kendi kendimizin rabbi mi olalım, yoksa bir Rabbin kulu mu olalım?

"Ben kendime malikim` mi diyelim, yoksa "benim Malik`im O`dur"
mu diyelim?

Nitekim, Risale-i Nur`a göre, "kâinatın kapıları" burada yaptığım tercihe
göre açılır veya kapanır. Hatta bütün insanlık tarihi bu tercihin bir yanında
olanlarla, diğer yanında olanlar diye özetlenebilir. Eğer kişi kendini kendine
malik sayarsa, kendini Cenab-ı Hakk`ın mülkü saymaz. Kendini Cenab-ı Hakk`ın
mülkü saymadığı gibi. Her şeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk`ın mülkünü onlara,
sebeplere dağıtır. "Evet, nasıl mîrî malından [devlet malı] kırk parayı
çalan bir adam bütün hâzır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir.
Öyle de `kendime mâlikim` diyen adam, `her şey kendine maliktir` demeye ve itikad
etmeye mecburdur."

O mecburiyetledir ki, "ben benim" diyen adam, "her
şey var olmuştur" der ve öyle itikad eder. Bu yüzden, felsefenin gölgesi
altındaki bilimin dili ve oruçsuz nefsimin dili deterministtir. "nedenselci"
dir. Esbap peresttir, tabiatçıdır. Meyveyi ağaçtan, ağacı topraktan, yağmuru
buluttan ister. Nimetleri sebeplerden bilir, sebeplere tesir verir.

Meyveyi ağaçtan bilmek zorundadır, çünkü ona meyveyi vereni
inkâr etmiştir. Meyveyi vereni inkâr etmek zorundadır, çünkü kendisini O`nun
hükmü altına sokmak istemez, kendini O`nun mülkü saymak istemez.

Şimdi oruçluyuz. Diyelim ki, şu an önümüzde güzel bir meyve
vur, ama yiyemiyoruz. Oysa, meyveyi yemek için bütün sebepler hazırdır. Dalından
koparılmıştır; gereğinde, ücreti ödenmiştir, iştahımız yerindedir. Ama yine
de "yiyebilirsin!" emrini bekliyoruz. Çetin bir imtihandır bu. Sadece
yemek-yememek imtihanı değildir. İki dünya görüşü arasından birinde yerimizi
almak zorundayız. "Meyveyi yapan ağaç değildir, çünkü ağaçtan kopardığım
halde onu yiyemiyorum. Demek meyveyi veren başkasıdır. Meyve verilmiştir, varolmuş
değil" mi diyeceğiz? Yoksa, "Meyve zaten, öylesine varolmuştur"
deyip, meyveyi ağacın yaptığını ima ediyor mu olacağız? "Meyveyi onu verenin
izni olmadan yiyemediğime göre, ben de O`nun emri altındayım" mı diyeceğiz?
Yoksa, "Meyve öylesine varolduğuna göre, onu yemek için kimsenin iznini
almam gerekmez" mi diyeceğiz. "Ben benim" mi diyeceğiz?

Oysa, "Ben kulum` diyemediğimiz sürece, "Sen Rabsin"
de diyemiyoruz. Rabbimizi görecek pencere, kendi ubudiyetimizi gördüğümüzde
açılır. O`nun Rububiyetini, yani terbiye ediciliğini ancak kendi üzerimizde
O`nun terbiye eserlerini gördükten, duyduktan sonra, görmeye, duymaya başlarız.

Şimdi karnımız aç ve daha önemlisi, O aç olmamızı istediği
için açız. Yani, O`nun terbiyesi altındayız. Hazır, karnımız açken, kendimize
bir daha sorsak: Neredeyim? Nefsimden yana mı, Rabbimden yana mı? Bilimin "tarafsızlığı"ndan
yana mı, yoksa kul gibi konuşmaktan yana mı?

Ramazan`ınız mübarek ola.

Dr. Senai Demirci

Okunma sayısı : 10.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun